ELLİBEŞ YILDAN SEÇMELER

 

 

 

                                           Prof. Dr. İSMAİL ERSEVİM

 

 

55 YILLIK RUH  HEKİMLİĞİMDE

 

İLGİNÇ  VAKALAR

55 YILLIK RUH HEKİMLİĞİMDE

İLGİNÇ  VAKALAR

 

 

 

                                                                  Ö n s ö z :

 

 

            Dünyaca ünlü Amerikalı psikiyatr Irving YALOM’dan sonra, ruh hekimleri de ilginç

vakalarını, önemli saydıkları anılarını yayımlamaya başladılar. Elli beş yıllık gerçek insan ıstırabı ve gizi ile dolu mesleki hayatım, her saygı değer diğer meslekler gibi, çoğu kez yorucu ve fakat

ödüllendirici. Tıptan mezuniyet sırasında ettiğimiz HIPPOCRATES yemini ve ayrıca PSİKİYATR ve ANALİST olmamın (Boston Psikanalitik Enstitü, 1965-6) getirdiği gizemlilik sonucu hiçbir vak’amı sırf “ilginç,

tuhaf, hayret verici vb.” yapma nedenlerle hiçbir yerde afişe etmedim. Yalnız, başta yeni yetişen öğrencilerin, psikoloji ve psikiyatri asistanlarının, özellikle teşhis (Tanı) ve (Tedavi) yönlerinden

bizlerin deneyimlerinden yararlanacaklara hiç şüphe yoktur. Kaldı ki, bu alanda gitgide bilgi ve deneyim sahibi olan entelektüellerin de, genel kültür alanlarını zenginleştirmek ve “insan denen meçhul”ün

(L’Homme: C’est inconnu – Dr.Alexis Carrel, 1936)  hala tüm olarak bilinemeyen gizemli taraflarını, bir hayal mahsulü olarak değil, gerçek öykü olarak zevkle okuyacaklarını tahmin ve ümit

ederim.

 

 

            Saygılarımla.

 

 

 

                                                                                             

Prof.Dr.İsmail Ersevim

                                                                                             

Kadıköy, Ocak 2007

2558888

 

İ Ç İ N D E K İ L E R :

    :

  1. Mühendis Beyin öyküsü                             sa:
  2. Eşref Peygamber,                                       sa:
  3. İran’lı Manuçehr’in öyküsü                        sa:
  4. Beni öldürmeye niyetlenmiş insan             sa:
  5. Ödipus Kompleks                                       sa:
  6. Macar göçmen Karl                                    sa:
  7. Teksas’lı Stanley                                        sa:
  8. Watertown’lı Ermine                                  sa:
  9. Walpol’lu sanık                                          sa:
  10. Springfield’li Üstteğmen George               sa:
  11. Re-inkarne Philip                                        sa:

      12. Çok kişilikli Gertrude                                 sa:

      13. İndigo Sema                                                sa:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-1-

 

 

 

 

 

No: 1   MÜHENDİS BEY’in öyküsü

 

 

 

 

 

            Vak’anın kahramanı, dünyaca ünlü ruh hekimimiz Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman

tarafından Toptaşı Bimarhanesinden Bakırköy’e taşıyıp, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin, 30 No.lı koğuşunu  İstanbul Üniversitesi’nin resmi ikametgahı yaptığı 1926’dan Çapa – Gureba

Hastanesine taşındığı 1955 yılına kadar ikamet ettiği-Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinin gedikli bir hastası. 1940’larda, İkinci Dünya Savaşı esnasında hastaneye yatırılmış, herkesin tanıdığı ve saygı

gösterdiği gerçek bir makine mühendisi. “İntern” olarak kaldığım beş, asistanlık yaptığım üç yıl boyunca benim hastam olarak kaldı. Psikiyatrı’de, öğrencilere staj’larda, Schizophrenia-

Hebephrenic Tip’i (yani gerçek ile ilişkisini kesmiş, hala geçmişten paranoid bir takım fikirleri “laf salatası- salade de mots- words’ salad” şeklinde sürekli konuşan kronik bir hasta.

Ağzında piposu, pijamaları üzerine giydiği robe-de-chambre’ı, grileşmiş saçları ve koltuğunun altında taşıdığı evrak dosyasıyla gerçekten asil bir hava sergilerdi.) temsil eden klasik bir vak’a idi.

Ben onun öyküsünü, ilk kez 26 Temmuz 1949’da henüz öğrenci iken yazmış ve o öyküm “Eşref Peygamber “ adlı hikaye kitabımın (İstanbul, 1954) 1. Basımında ve daha sonraları, 2000 yılında, Özgür Yayınları,

İstanbul tarafından “Bir Doğumun Hikayesi” olarak basılmış 2. Basımında aynen yayımlanmıştı. Hastanın genel durumunu anlatmak için o iki sayfacığı burada tekraralıyorum.

 

            “Sıcak yaz günü, akasyanın serin gölgeliğine oturmuş, daha doğrusu yarı

uzanmışlardı. Hal ve tavırları görmüş geçirmiş, olgun insanları andırıyordu. Ssnki üzerlerine ilim adamlarına özgü, ciddiyetten giysiler giymiş gibiydiler. Yüz hatları, duygularını ifade edebilmek için daha

derinleşmiş ve labirentleşmişti. Konuşmalarına elimde olmayarak kulak misafiri oldum. Biri diyordu:

 

                “Efendim, dünyada var olan tüm canlıların beyinleri iki büyük bölüme ayrılır: A Beyni, B Beyni. Ender zekalılar, bu

arada benimki, A’ya aittir. Bunlar, doğadaki genel elektron akımına uyarak, periyodlarını tamamlarlar. Yıllardan beri insan, hayvan ve benzeri üzerinde yaptığım araştırmalara göre, onların her biri, bir an,

periyodunun bir devresinde, ses dalgaları gibi titreşim yapmaktadır. Ruhi haller de bunun göstergesinden ibarettir. Fakat ne yazık ki, yaratıkların çoğu B beynine sahiptir ve kimselere bir faydaları

dokunmadan ölmeye mahkumdurlar. Emrim altındaki klinikte bulunan hastaların hemen hepsi böyledir ve eninde sonunda ölecekler…

 

                “Beyin yapılarının böyle farklı oluşu, bileşimindeki atomların farklı oluşlarındandır. Dünyada var olan tüm cisim ve

şeylerin şekilleri, eni boyu, hepsi benim Erkanı Harbiye’deki doksan sekiz bin üç yüz otuz üç numaralı dosyamda mevcuttur. O kırmızı dosyayı elde etmek için yüz Bulgar, iki yüz Rus, dört yüz Alman casusu

yıllarca benimle uğraştı, bir sonuç alamadı. Aynı şekilde, bu casuslar, benim psiko-dinamo adını verdiğim

bir ruh makinesinin planları için çabaladılar, ama nafile. Psiko-dinamo öyle bir makine ki, insanı önüne oturtuyorsunuz, alnına bir, tabanına da

bir elektrod  koyup, veriyorsunuz cereyanı. İbre size o şahsın gelmişini, geçmişini, hayattaki tüm işlemlerini, hatta torunlarını, dedelerini, bu dünyada ve ahrette yaptıkları ve yapacakları her şeyi bütün

ayrıntılarıyla sergileyen grafiği çiziyor. Zaten A ve B beyinleri de böylece ayırt edilebiliyor… Ya, anam babam…”

 

 

 

 

 

-2-

 

 

 

                İkincisi, birincinin bir nefes alışından yararlanarak sözü ele aldı:

 

“Efendim, yüksek kişiliğinizin de bildiği gibi, buradaki bütün inşaatı ben yaptırttım. Gerek ameliyathanenin, gerekse yeni yapılan yemekhanenin tüm

makine ve motor parçalarının üzerinde ‘Made in England’ damgasını görürsünüz ama inanmayınız, aslında hepsi Alman malıdır. Şimdi efendim, bana hak vermez misiniz ki, eğer İngiltere, Fransa ve

Almanya, benim, onların Başbakanlarıyla görüştüğüm sırada, sağlam temellere dayanan bir anlaşma yapmış olsalardı, İkinci Dünya Savaşı çıkmaz ve biz bu hale düşmezdik.”

 

                Aldı beriki:

                “Efendim, dünyada türlü türlü allahlar var; yemek allahı, gezmek allahı, uyku allahı; giyinmek, kuşanmak, uyku, mide

allahları ve ilah. Ben de bütün bunların…”

 

                Daha da devam edip, belki Olimpos Dağı’nın tepesinde oturduğunu da söyleyecekti ama, arkalarında bir gölge

belirdi:

                -Beyler, Hoca gelecek, lütfen koğuşa girin..”

 

 

            Mühendis Bey, yıllar boyu kaldığı Üniverite Kliniğinde hep ayni görünümü

sergiledi. Yemek yediği ve gazete okuduğu zamanların dışında sürekli kendi kendine konuşur, bir şey sorduğunuzda gayet kısa olarak, terbiyeli bir lisanla gereksinimini söyler ve yine devam ederdi. Eğer

karşısında durursanız sizi de muhatap alır, ama ayrılırsanız hiç bir tepki vermezdi. Belli ki kendi dünyasına gömülmüş, hiç bir uyumsuzluk göstermeyen, aldığı askeri disiplini hiç şaşmadan sürdürebilen bir

karaktere sahipti. Hiç ağzını bozduğunu ya da birileriyle agresif bir dalaşa girdiğine tanık olmadım. Sağlığına, kişisel temizliğine de çok dikkat ederdi. Eğer ona yaklaşıp kişisel bir soru sorarsanız, ya da

onunla ilişiği olmayam bir konu hakkında konuşursanız, sizi kısa bir süre dinler, söylenenlerle marjinal olarak ilgili bir iki sözcük söyledikten sonra gene kendi monoloğuna başlardı. Hayatı gerçekten

monoton bir seyir arzediyordu.

 

                Bir akşam, mutad olduğu üzere, Servis’ten geçerek odama giderken, Servisin görevli

ve hizmetlileri olan Onbaşı ve bir yardımcısından sonraki üçüncü yatağı işgal eden Mühendis Beyi selamladığımda yüzünde şimdiye dek hiç görmediğim bir mutluluk hali sezdim. İçimde bir his beni ona yöneltti

ve, çoğu zaman yaptığım gibi, yatağının kenarına ilişerek dostane konuşmaya başladım:

            -Hayrola Mühendis Bey, bir yerlerden bir selam, bir kelam mı var, pek mutlu

görünüyorsunuz?

            Herzamankinden çok daha düzgün bir dil ve kendinden emin, ciddi bir edayla, adeta bana

bir müjde verircesine:

            -Mutluyum, dedi, çok mutlu. Erkanı Harbiyedeki dosyanın sırrı nihayet çözüldü. Ben haklı

çıktım, beni ödüllendirecekler.

            -Tebrikler. Haberi ne zaman ve nasıl duydunuz?

            -Bu gün… Öğleden sonra. Biliyorsunuz benim A beynim, Ankara’da olup bitenleri

elektromagnetik kısa dalgalarla derhal alır, ya anam babam. Artık mücadele bitmiştir. Sulh yapıldı. Bu iş bitti artık. Ve gülümsemeye devam etti.

 

 

 

 

 

 

 

-3-

 

 

            Odamda çalışmama bir türlü konsantre olamadım. “Artık mücadele bitmiştir… Bu iş

bitmiştir…” sözcükleri kulağımda yineleyip duruyordu. Ya o mutluluk hali? Yıllardır, sanki nahak yere sürekli ‘ıstırap çekiyor’u büyük bir ciddiyetle oynayan bu kişi, birden, ‘mutlu’yu oynamaya başlamıştı.

Olası, Mühendis Beyimiz çok ciddi bir karar almıştı. Derhal dışarıya çıkarak bir bahaneyle Onbaşı Ali Efendiyi de Servis dışına alarak, nöbetçi doktoru  Burhan Bey ağabeyimize vaziyeti izah ettim. O da

durumun ciddiyetine inandığından, Mühendis Beyi bir iki gün yakın takibe almayı, bu gece için ise her saat başı yatağında çek etmeyi kararlaştırdık. Saat tam on ikide, ben, onbaşı ve Burhan Bey eşzamanlı

olarak Mühendis Beyin yatağına geldiğimizde onu yarı baygın, bitkin bir şekilde bulduk. Yorganı kaldırdığımızda, yatak kanlara bulanmıştı ve her iki bileğinden hala kanlar sızıyordu. Bir jiletle bileklerini

kesmişti. Hemen ilk müdaheleyi yaptıktan sonra yan binadaki ameliyathaneye taşıdık ve hastayı kurtarabildik. Ertesi gün onu ziyaret ettiğimde, geçmiş olsun diyerek yanağından öptüğümde, bana acı acı

gülümseyerek bakıyordu. Ben ona, “Biz sizi çok seviyoruz ve daha çok zamanlar bizimle birlikte kalmanızı arzu ediyoruz,” dedim. Gözleri doldu, “Sizin de A beynine sahip olduğunuzdan emindim, dedi, beni çok

iyi okudunuz!”  

 

 

Kıssadan Hisse:

 

            Bilebildiğimiz kadar ş i z o f r e n i , on sekiz ile otuz erginlik yaşları arasında

ortaya çıkan, kişiyi, yaşadığı ortamın gerçeklerinden çekip mutlak bir yalıtım içine koyan; giyim kuşamına dikkat ettirmeyen, traş, banyo vb günlük uygarlık bakım alışkanlıklarını ihmal ettiren: işi varsa

işine, okula gidiyorsa okuluna gitmemeye güden, duygudurum (affect) bakımından künt, nedenli nedensiz ağlama, gülme gibi duygusal variyasyon’lar gösterten psikotik, ciddi bir hastalıktır. Ş i z o f r

e n i  terimi ilk kez 1880’lerde BLEULER tarafından kullanılmıştı. Anlamı, Eski Yunanca’da: “Yarılmış-Ruh, zeka”dır. Yukarda tarif edilen genel tablo, onun dört klasik şeklinden biri olan “Basit-

Simple” tipidir.Bazen bu, “Paranoid” şekli alır ki hasta hezeyanlarla doludur, hayaller görür, sesler işitir. Dolayısyla, kendini korumak niyetiyle, olası saldırganlara kendisi saldırır.

“Balmumu gibi sertleşme” (Flexibilitea Cerea) ile kendini belirten “Katatonik” tipleri, her nedense, yıllar önce gördüğümüz miktarda artık görmüyoruz. Bunda hastanın elini, kolunu, vücudunun

kısımlarını elinizle düzenleyerek bir heykel haline koyabilirsiniz. Hasta sanki tümüyle sağır ve dilsizdir. Ama, bir korunma (defense) olarak dış dünyadan yalıtılmayı taklit eden bu hasta, aniden

‘açılarak’ müthiş bir ajitasyon ve saldırganlık gösterebilir: “Katatonik Eksitasyon”. Bu tanısı en kolay tip, Elektro-konvülzif tedaviye en iyi yanıt verirdi. Yukardıda öyküsünü dinlediğiniz Mühendis

Bey, dördüncü tipi simgeliyordu: “Hebefrenik” Tip. Sürekli, bir “laf salatası” şeklinde karmaşa sözcüklerle konuşan tip. Tedaviye en dirençli. Bugünkü gençlerde, agresyon, paranoya önde geliyor ve

“Atipik Psikoz” tanısı gitgide daha fazla kullanılıyor. Şizofreni tanısının daha karmaşa olmasının nedenlerinden biri de uyuşturucuların işin içine girmesi: Sıkıntı ve boşluk hisseden, kendini ‘aşağı ve

yetersiz’ duyumsayan kişi, uyuşturucu ile o pek de hoş olmayan

 

 

 

 

 

-4-

 

 

 

duygulardan, sözüm ona uzaklaşıyor: onların yarattığı çözüşme (split), gereksiz agresyon (undue aggession), ruhsal

semptomları maskeliyor. Hiç şüphe yok ki, daha çok karşılaştığımız bu son türlerin tedavisi de çok güç.

 

            Şizofreni’nin tedavisi var mı? Şüphesiz var, özellikle 1952’denberi kullanılan

pheno-

thiazine’ler, 1963’denberi piyasaya giren haloperidol ve son yılların çabuk aksiyona

giren, yan etkileri de önemli derecede az görülen yeni tip trankılazır’larla: Zuclopenthixole, Risperidon ve en son çok şey vadeden Katiapin’lerle ümitlerimiz yükseldi. Hele hastalık ilk

altı ay içinde yakalanmışsa. 1950’lerde şizofreni’ye “Ruhbilimin kanseri” derlerdi. 1868’de Amerika’da, New Jersey’de, “Acaba akliye hastaneleri kapanacak mı?” diye ulusal bir sempozyum düzenlenmişti ve ben

de Rhode Island Eyaletinin Akliye Müsteşarı olarak davet  edilmiştim. O günün son kararı, sanırım bugün de geçerli olan şu motto idi: “Tıptaki tüm ilerlemelere karşın, öyle görünüyor ki hastane dışı

tedavinin ne derece etkin ve yaygın olursa olsun, akıl hastaneleri daima bir düzeye kadar mevcut kalacaklar.” Onların sürekli müdavimleri hemen hemen yalnızca kronik şizofreni’lerden

ibaret.

 

Türkiye’mizde hastanelerimiz nitelik ve tedavi bakımından yeterli, fakat coğrafik distribüsyon, yani nüfusumuza oranla sayı

yeterin çok altında. En büyük eksiğimiz “Çıkış sonrası – Post- discharge’, “Rehabilitasyon” merkezleri, “Gün ya da Gece Hastaneleri-Day or Night Hospitals”ın eksikliği. Koruyucu Tıbbın

“Hastalık Öncesi Koruma Programları” da

(Primary Prevention) sağlık programlarımız arasında mevcut değil.

 

M ü h e n d i s   B e y vak’asından öğreneceğimiz en büyük ders bence şu: İnsan, ne kadar hasta olursa olsun, gene de insan.

Psiko-dinamik açıdan, hasta yıllarca, hezeyanlarına sığınarak, yani onları yaşattığı sürece hastane gibi koruyucu bir çevrede yaşamını sürdürebiliyor, ama arada bir şu gerçeği duyumsayabilecek kadar içgörüsü

var: Hayatı, büyük bir olasılıkla bu hastanede sürecek ve bitecek, yılların yatırımı eğitim, oşağanüstü zeka ve sınırlılığını hissettiği nice hakları hiçbir zaman kullanamayacak. En asil yol, intihar.

Teşebbüs dahi bir tatmin sağlıyor: “Hiç olmazsa denedim.” diye yetiniyor hasta.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-5-

 

 

No:2   EŞREF PEYGAMBER

 

 

 

 

 

            Mühendis Bey’in Öyküsünde söz konusu olan Öykü Kitaplarımda yer alan, esasında 1. Basıma

isim veren hikaye, diğer ünlü hasta: Eşref Peygamber’e ait. Söylemeyi arzu ettiğimiz her şeyi ancak tüm hayat macerası ifade edeceğinden, onun da öyküsünü kitaptan aynen alıyoruz.

 

            “Mehtaplı bir gece.. Yüzlerce yıl ve yüzyıllar, sürekli gülümsemesinden usanmayan

ay, tüm güzelliğiyle parlamakta. Doğa dilsiz, bülbüller yorgun, ağaçlar sessiz, yapraklar uykuda.

 

                Yıl Rumi 1328. Eşref, pos bıyıklı, yirmi yaşlarında yağız bir delikanlı. Yolcu treninin arkasına bağlanan göçmen kara

vagonlardan birinin kapısına oturmuş, bacaklarını aşağıya sarkıtmış, uyumakta olan yer ve göğün sessizliğini bozan düzenli, ritmik tik-tak’lar içinde, güzel kasabasını, Filibe’yi izliyor. İşte o, şimdi,

teker teker sönen ışıklarıyla, uzaklarda gözden kaybolmakta. Bundan böyle gözlerinde “benim gerçek vatanım” diye canlandırmaya çalıştığı bir Yurd’un hayali var. Ağzında tezek sarılı sigara, bir elinde

imameli tesbih, sonsuzluğa akan zaman seline dalmış gidiyor.

 

                Eşref ertesi gün öğleden sonra İstanbul’a ayak bastı. Küçücük bir cami avlusundaki kırk kişilik açık hava

yatakhanesinde yatacak yerini yurdunu garantiledikten sonra, Sultanahmet’ten aşağı ana caddeyi boyladı. Gözüne bir aşçı dükkanını kestirip içeri daldı:

                -Selamünaleyküm usta…

                -Ve aleykümselam evlat.

                -Usta, beni boğaz tokluğuna yanına çalışmaya alır mısın?

            Aşçı ustası bu irice, gürbüz, bıyıkları kulağına erişen yiğidi boydan boya bir

süzdü:

                -Nerelisin sen?

                -Göçmenim usta, Filibe’liyim… Yeni geldim…

                -Okuyup yazman var mı?

                -Eh, ilkokulu bitirdik, az çok mğürekkep yalamışlığımız vardır…

                -Öyleyse yapış bakalım şu tenekelere; çeşmeden suyu doldur getir, sonra da otur, sebzeleri ayıkla.

 

                Eşref sevinçle boş peynir tenekelerine sarıldı. Allahın ona daha bu dünyada iken bile birçok kapıları açacağına ve

sonunda Cennete gideceğine emindi. İşte hemencecik rızkını temin edivermişti, ondan gerisi Büyük Yaratcıcı’ya kalmıştı. Beş vakit namazını inanç ve imanla kılardı. Keşke tüm insanlar ona benzeselerdi, onu

dinleselerdi. Tanrıya bu bağlılığından ötürü, bir gün, O, muhakkak Eşref’i ödüllendirecekti. Pek yakında dinsiz insanların hakkından gelecekti. O günler yakındı, hem de ek yakın…

 

                Eşref, iki gün bütün gücüyle çalıştı.  Ustası şimdilik kendisinden memnun görünüyordu. Öyle idi ama, namaz kıldığı

zamanlar ona niye yan yan bakıyordu acaba? Ustası onun Ulu Tanrıya boynunun borcu aolan dini görevini çok mu görüyordu? İslamın beş şartından hiç mi haberi yoktu? O mutylaka dinsiz bir adamdı, evet dinsiz,

Allahsız. Onun bir iblisten farkı yoktu. Artık dünyayı bu sefillerden kurtarmalıydı. İçinden gelen ilahi bir kudretle, bir cuma namazından sonra yuvalarından fırlamış gözlerle yerinden kalktı, elindeki

tesbihi bir kenara fırlattı, namaz takkesini geriye eğdi, kendine şaşkın şaşkın bakan ustasının boğazına sarıldı, sıktı, sıktı, sonra gerilerek böğrüne şiddetli bir tekme attı, adamcağız yığıldı kaldı.

Eiref, gönül huzuru içinde tekrar seccadesine oturdu, bir kafiri temizleyecek kudreti kendine verdiğinden dolayı Ulu Tanrıya dua etti ve yeni esinlemeler için niyazda bulundu.

 

 

 

 

 

 

-6-

 

 

                Etraftan geçenlerin tesadüfen gördüğü yaşlı aşçı, yardım için kaldırıldığı hastaneye giderken daha yolda son nefesini

teslim etti. Dükkana gelen görevlilere Eşref hiç direnç göstermeden teslim oldu. Çıkarıldığı mahkemenin de ilk duruşmasında “Allah, peygamber, duygu, vazife, kafir, iman, temizlik, vahiy” vb sözler ettiği

için evvela Adli Tıp Müşahedehanesi’ne, sonra da Toptaşı Bimarhanesi’ne sevk edildi. O gün bu gün adı ‘Eşref Peygamber’.

*

 

Eşref Peygamberi, hemen her tıp ailesine mensup kişiler gibi, Bakırköy’de stajyerliğimde tanıdım,asistanlığımda samimileştik, hatta dost olduk

diyebilirim. Kışın soğuğunda pek dışarlarda dolaşmaz, Servis’te hastabakıcılara yardım ederdi. Mevsimlerde ve özellikle yazın; beyaz takke, beyaz gömlek, beyaz caket ve beyaz fotin giyer, bembeyaz pos

bıyıklarının nurlaştırdığı yüz çizgilerinin olanca samimiyet ve sıcaklığıyla bir ‘temenna çakar’ ve derdi: “Yazı getirdik, Doktor Bey, Allaha şükür… Allaha hamdolsun.” Naylon bir poşete doldurduğu bisküi,

yemiş, çikolata, şeker ve saireyi servis servis pazarlamaya çıkarırdı.

 

Eşref’in güler yüzle satışa çıkardığı öteberiye millet gönlünden kopanı verir, o, kuruşları saymaksızın cebine atar ve Hazreti Allahın vahiyle

işaret buyurdukları kimselere tütün, sigara, gazete ve yiyecek alırdı. Bu vahiylerin kaynağı genellikle dıştan olup şöyle gelişirdi: parası biten bir alkolik, yahut gereksinimi hiçbir kez bitmeyen bir

dejenere psikopat, geceden Eşref’in çekmecesine bir pusula koyar, o da sabahleyin Servis’te sevinçle, yüksek sesle okurdu:

-Dinleyin, dinleyin, bana vahiy geldi, dinleyin…

 

“Ey Eşref Kulum..

 

            “Eğer bu dünyayı ve gerçek hayat olan diğer dünyayı kazanmak istersen; Tarık

kuluma bir paket sigara, Onbaşı Sati kuluma bir paket incir, Mubassır Hüseyin kuluma bir çift çorap hediye et.. Keza, Mustafa Onbaşı da şu sıralarda fazla zayıf, bir parça tereyağı ve reçel himmet

et..

                                                                                                                            

                                                                                                                            

Hürmetler ederim

                                                                                                                             İmza:

Hazreti Allah

 

 

                Eşref Peygamber, kendisine yönlendirilen bu görevin derhal yapımına girişirdi. Adı geçen kişiler için de, “Bunlar

yarın Ahrette benim takipçilerim olacaklar, onlara şefaatta bulunacağım,” derdi.

 

                Birçok kendini bilmez, bu saygıdeğer adamı dolaysız sorularla köşeye sıkıştırmak isterlerdi, örneğin:

                -Eşref Peygamber, bu hastaneye neye geldiniz?

                -“Sana burada vahiy gelecek!” dediler. Muhakkak geleceğini biliyor ve bekliyorum. Hazreti Allah birgün bana

Peygamberlik Kılıcı’nı gönderecek

                -Sen adam öldürmüşsün, hiç suçludan Peygamber olur mu?

                -Ben ölsün diye vurmadım. Musa Aleyhisselam da bir kıptiyi iki tokatta öldürmüştü.

                -Peki, Peygamber olarak ne kerametleriniz var sizin?

                -Hastalıklar için muska yazarım: “Ya Allah, ya Muhammed, ya Eşref!” Onu sürekli olarak üstünde bulunduran sıkıntıdan

muhakkak kurtulur. İstersem yağmur yağdırırım, istersem kar.

                -Şimdi yağdırır mısın?

                -(Semaya bakarak) Şimdi bulut yok ki…

                -Başka?

                -Başka; Mevleviler gibi döner, uçarım (Kollarını açar, Saba makamındaki Mevlevi Peşrevini mırıldana mırıldana,

meleksi bir yüzle dans ederdi): Bakınız, bakınız, uçuyorum.

 

                Psikiyatri Kliniğine staj yapmaya gelen genç kızlar, onunla beraber resim çektirmek istemişler, “Hay hay” demiş, “Sen

nasıl Peygambersin böyle, resim çektiriyorsun, günah değil mi?” O gülümseyerek cevabı yapıştırmış: “Ben asri Peygamberim!”

 

 

-7-

 

 

            Hastanenin su sıkıntısı çektiği günlerden birinde, hastanın biri banyoya girmiş,

sular da kesilmiş. Sıcak suyu dökününce tabii ki yanmış ve feryadü figanla dışarıya fırlamış. Eşref Peygamber de bu hali görmüş. Sonradan bana yazdığı bir şiiri göstererek şu yorumu yapmıştı:

 

“Doktor Bey, biz istiyorduk bu meselenin hallini,

                 Valilerden biri “dağ”dan gelmişti, diğeri “kır”dan,

                 Biz istedik gökten inme melek olsun,

“Gök”ten, “ay”dan indirdik, yine fayda etmedi.”

 

            (Pek çok anlam ifade etmez gibi görünen bu mısraların ardındaki kinaye şu: Eşref

Peygamber, o zamanın İstanbula atanmış üç önemli Vali Beylerin soyadlarıyla oynuyor. O zamanın önemli kişilikleri olan  o valiler şunlardı: Lütfü Kırdar, Muhittin Üstündağ ve Hastanenin Asabiye Şefi ve daha

sonra İstanbul Belediye Başkanı ve Valisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay.)

 

                Eşref Peygamber, Toptaşı Bimarhanesi’nin Bakırköy’e naklolunduğunun dokuzuncu yılında, o zamanın başhekimi merhum

hocamız, efsane olmuş Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Beyefendiye başvurarak bir süre için taburdcu edilmesini rica etmiş ve şu şiiri yazmış:

 

                “Başhekim Bay Mazhar Uzman’a:

 

                Beyefendi, beni çıkar, yeter artık çektiğim

               Çıkarmana sebep olsun bulup esrar içtiğim.

 

                Dışarıya çıkınca da kat’iyetle içmem, bil

                Bir iş bulup beş on kuruş kazanaraktan geçinirim, bil.

 

                Gazeteler, mecmualar, karagözcük satarım

                Bir handa bir oda bulup akşamları yatarım.

 

                Olmaz benim şimden sonra kimselere zararım,

                Gayrı çıkmak istiyorum, kat’idir bu kararım.

 

                                                               Teşrinievvel (Ekim) 1935”

 

            Muhterem hocamız onun arzusunu kırmayarak taburcu etmiş ise de, hemen birkaç ay

sonra, Eşref Peygamber, dışarda uyumluluk sağlayamayarak yine dini hezeyanlarına devam ettiğinden tekrar Bakırköy’e getirilmiş, fakat bu kez, üzerinde esrar bulunduğu için, o zamanların Adli Servisi olan 10.

Koğuşa konmuş, bir süre de orada kalmış. Eşref Peygamber, bu dört bir yanı adeta surlarla çevrili, sıkıcı yer hakkındaki izlenimlerini şu mısralarla yansıtmış:

 

                “Bu servisin duvarları fırlatıyor ıstırap,

                Istıraba hedef olan vücut olmaz mı harap?

 

                Her ilacı, tedavisi meşakkatle sıkıntı

                İstirahar nükteleri gam suyuyla akıntı.

 

                Ceza yeri olduğundan darüşşifa olamaz,

                Şefkat yurdu bir kuş olsa üzerine konmaz.

 

                Sinop, Bodrum kalesinden farklı değil bu servis,

                Diken olur devran-ı alem içinde olur nergis.

 

                Deli şair sözüdür bu saçmalarla hazin,

                Edebiyat güllerinde bülbül dili bileyin.

 

                                                               Eşref Dilken”

 

-8-

 

 

 

                Eşref Peygamber boş zamanlarında hemen hemen sürekli okurdu. Günlük olayları yakından izler, derin ve karmaşa

konularda, tamamlayamadığı eğitiminden acı acı yakınırdı:

 

                “Gördükçe ben güzelce eş’arı

                Adavet beslerim cehaletime,

                Andırır mısralar çünkü ezharı,

                Yanarım pek ilimsiz haletime..”

 

                Şimdi (1954), Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin Hırdavat Deposu’nun bir köşeciğinde   Eşref

Peygamber’in, -kimbilir ne zaman ve eğer- görünüşte pek bir değer ifade etmez bir izlenim uyandırabilecek sayısız mısraları yatar. Çoğunun gerçek edebi bir değer taşımamasına karşın, Bakırköy’ün çok renkli,

tarihsel simalarından biri olan bu insan kişinin, anılarına hürmeten, manzumelerinden iki kıt’a daha alıyoruz:

 

                     A H R E T   Y O L U

 

                Ahret yoluna giden kimsenin,

                Göğsünde parlayan iman olmalı

                Hükmü olmaz dolu olan kesenin

                Cennete girmeye ferman olmalı.

 

                O dünya bakidir bu dünya fani,

                Yeisle, kederle dolmuş her yanı

İçimde yaşayan mahluk-u cihanın

Bun u anlamaya izanı olmalı..

 

*      *

 

 

Yıllar yılları, Eşref Peygamber’in saçlarında aklar karaları kovaladı. Kırk bir bahar, kırk bir kışı, Echo’yu arayan Narcissus örneği

izlediler.

 

Yıl 1953. Yine mehtaplı bir gece. Yüzlerce, binlerce yüzyıl sürekli gülümsemekten hala usanmamış ay olanca güzelliğiyle parlamakta. Doğa dilsiz,

bülbüller yorgun, ağaçlar suskun, yapraklar uykuda.

 

Eşref Peygamber, altmış yataklı servisin loş zemin katında, basit, madeni bir karyolada, son nefesini vermek üzere. Gece nöbetçi doktoruyum. Yedi

yıllık dostum, kendisine açılmış gökyüzü kapılarına dönük yüzüyle, her zamankinden daha mutlu, fısıltı ile konuşuyor:

“Allah bana Peygamberlik Kılıcı’nı gönderiyor. Eriyor’um ben artık!”

 

Ve dostlar, artık Eşref Peygamber muradına ermiş bulunuyor.

Tanı:  Kronik Bronşit + Amfizem.

 

                                                                              (“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954 &

2000,

                                                                                “Prophet Eshref”, Exposition Press, New York 1984)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-9-

 

 

 

Kıssadan hisse:

 

            Eşref Peygamber de hiç şüphesiz müzmin (chronic) bir şizofreni hastası.

Tip:Paranoid.

Elimizde, onun çocukluk yılları, anne-baba-çocuk ilişkileri hakkında, bilimsel olarak analiz edip hastalığına neden olabilecek

veri ya da veriler yok. Ana memleketi Bulgaristan, kültürü bize çok yakın. Zaten psikozlarda, nörozlarda daha emin olduğumuz psikanalitik yorumlara pek yer yok. O konuda kat’iye yakın bildiğimiz, erkek

bebeklik devresinde anne kaybının ilerde psikoza yol açabileceği. Eşref’e geçmişi sorulduğunda, “Ben Peygamber doğdum, Peygamber olarak yaşıyorum,” yanıtını verirdi. O herhalde memleketinden ayrılmadan önce

hastaydı, yoksa o yaşta evden ayrılma böyle bir sonuç doğuramaz.

 

            FREUD, insanlarda iki temel içgüdü vardır der: Cinsel ve Agresif. Bunlar,

iyi kontrol edildiği takdirde, kişi, toplumda layık olduğu yere varır. Öğrenme, her tür sevgi, iş, inisiyatif, cinsel ilişki, motivasyon, toplumun değer yargılarıyla koşullaştırıldığı zaman, başlangıç ve

devamını, bir tür ruhsal enerji olan ‘agresyon’dan aldıkları kudret’e borçludurlar. Eğer bu dürtüler kontrol edilemezlerse, cinsel sapıklıklar ve kendine dönük (intihar) ya da dışarıya yönelmiş (yaralama,

öldürme) aşırı agresyon sergilenir ki, bu tür motive edilmiş hastaların, kendiliğinden oluşan ya da birtakım insani, yasal “af”larla elde edilebilecek şifası yoktur. Peygamber Eşref, iki-üç

sene içinde, kontrol altında yaşadığı hastaneden taburcu edilseydi, daha birçok cinayetler işleyebilecekti. Ümit ederim ki yasa yapıcılar, hukukçular bu satırları okur ve inanırlar. Eşref, Bakırköy Ruh ve

Sinir Hastalıkları Hastanesi gibi, bazı hasta sahiplerinin mantıki sayılabilecek olası idari itirazlarına karşın, dünyanın en şefkat verici kurumlarından biridir. Eşref, “yüceltme” (sublimation)

dediğimiz bir savunma mekanizmasıyla, kendi zayıf ego’sunu ve aşağılık duygularını, hayatı boyunca başkalarına nezretme yoluyla şifasını buldu (compensation). O halde, gelin şu enternasyonal yasayı

her branş uzmanı kimse kabul etsin: “Bir akıl hastası, bir cinayet ya da geri döndürülemez cinsel -şiddet suçunu, mazeretinden dolayı hapishaneye konma yerine,

sağlıklı olsaydı alabileceği ceza süresini, bir akliye kurumunda geçirmelidir.” Her bu tür suç işleyen kimsenin akıl hastası olması gerekmez gibi görülebilirse de, pratikte hiç farkı yoktur. On sekiz

aylık bir bebeğe sözüm ona seks uygulayan bir zihne, ruha hangi toplumun gereksinimi var? Öz ailesinden anasını ya da babasını öldüren bir kimse, üç sene (tedavi dahi görse!) tüm agresif duygularının

kolaylıkla kontrol edilebildiği bir kurumda insani muamele görüp de dışarı çıkınca, mantıkla hiç ilgisi olmayan bir seri cinayetlerin peşpeşe geleceğinden hiç şüpheniz olmasın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-10-

 

 

 

No: 3   İRAN’LI  MANUÇEHR’İN ÖYKÜSÜ

 

 

 

 

Yıl 1955, aralık ayı. Haziran 4’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden, Çapa’ya taşınmamızdan hemen sonra, rahmetli

meslektaşım Rahmi abiyle beraber yeni mekanımızda uzmanlık sınavımızı vererek bir ilke imza atıyoruz: “Ruh ve Sinir Hastalıkları Mütehassısı” unvanını alıyoruz. Zaten Adli Tıp uzmanı olan Rahmi abi memleketi

olan Gaziantep’e bir ziyarete giderken, ihtisas süresi boyunca rapor vermediğimden dolayı resmen asker kaçağı olan bendeniz, Fatih Askerlik Şubesine teslim olarak, Eylül 1’de başlamak üzere, Ankara’ya Yedek

Subay Okulu’na iki aylık hizmete koşuyorum. Yeni de evlenmiş olduğum için en heyecanlı an, tabii mezuniyetten sonra çekeceğim kura. Söylendiğine göre iki açık yer var: biri, İstanbul, Kasımpaşa Deniz

Hastanesi, diğeri Kırklareli’nde kıta’ hizmeti. Nörolog kardeşim (Prof.) Dr. Turgut’la (o da yeni evli ve benim gibi İstanbul’da yaşıyor) birbirimize iyi şanslar dileyerek ellerimizi torbaya sokarak talih

kuşumuzu yakalamaya çalışıyoruz. Daha sıkıntılı olan ben kura bildiri kağıdının birini, onun parmakları arasından adeta kaparak çekiyorum: İstanbul. Allah bana acımış. Fahri asistanlığım esnasında, Sirkeci,

Ankara Caddesi’nde emekli olmak üzere olan ve gözlerinden şikayeti olan Adli Tıpçı bir doktor R. Beye damar içi iğneler, Narkoanaliz vs. için yardıma geldiğimden, o binada, 47 numara. ikinci katta, dış

penceresi Vilayet’e bakan bir oda kolaylıkla buluyor ve kiralıyorum. Askerlikten izin verildiği gibi, öğleden sonraları saat 15’den sonra, ben önde, emirberim arkada, tabanvayla offise geliyoruz. İSMAYİL

adlı romanımda ayrıntılarıyla belirttiğim gibi, tüm öğrenciliğim boyunca psikiyatri kliniğinde “intern” olarak kalmışım, Türkiye’nin dünyaca tanınmış hocalarından en iyi bir şekilde yetiştirilmişim. Üstüne

üstlük, gene fahri olmak kaydıyla başasistanlığa kabul edilmişim. Bol bol kısmet (hasta) beklemekten başka yapacak bir şeyim yok. Bilgime güveniyorum, kliniğim mükemmel, ister psikoz ister nöroz, kolaylıkla

üstesinden gelirim sanıyorum. Ve, kapıları açtığımdan üç gün sonra i l k  v a k’a m  t e ş r i f   e d i y o r. Beni izleyin.

 

Kapı tıkırdıyor ve yardımcı Hamdiye hanım, içeriye ilk hastamı buyur ediyor. “Hoş geldiniz” diye el sıkışıyorum, koltukta yer

gösteriyorum ve kendimi takdim ediyorum. Kişi, 50 yaşlarında, temiz giyinmiş, kravatsız, hafif değirmi sakallı, esmerce bir zat, gösterilen yere oturuyor. Selamlaşmadan sonra ben soruyorum:

-Beyefendi, şikayetiniz nedir? Size nasıl yardım edebilirim?

Adamcağız, biraz sıkıntıyla yanıtlıyor:

-Şey,  nasıl söyleyeyim, bilmem daha önce bu alanda hiç tecrübeniz var mı, ama ben… ben kim olduğumu bulmak istiyorum. İsmim

Manuçehr ama….

-Yani, kim olduğunuzdan şüphe mi ediyorsunuz? Hafızanızda bir bulanıklık mı var? Bayılır mısınız?

-Size hikayemi başından anlatayım. Ben İran’lı, Azarbaycan Türklerinden bir tüccarım. Tebriz’liyim. On iki yıldanberi de

İstanbul’da yaşıyorum, Aksaray’da. Garip olan şey şu oldu ki… Aman Allahım, ne müthişti o. Bir az su rica edebilir miyim?

 

 

-11 -

 

                                 

 

Hemen kapıya koşum Hamdiye hanımdan su rica ediyorum, bir teşekkürden sonra bey devam ediyor:

-Evet, bu sabah uyandım, yatakta yanımda bir kadın yatıyor. Ben ona tuhaf tuhaf bakınca o bana, “Ne o bey, niye bana öyle yaban

yaban bakıyorsun?” dedi. Ben de, taaccüple

‘Bey mi? Ne bey’i?’ dedim.

-Ayol, şaka mı ediyorsun, ben senin sekiz yıllık eşin Nezihe. Evlilik cüzdanını mı getireyim, yoksa Ba’bek ile Tac’ı içerden

çağırayım da bizi çıplak çıplak görsünler mi?

            -Valla, Allah şahittir ki ben seni bilmiyorum. Seni hayatımda ilk kez görüyorum. Biz

evliyiz diyorsun, iki çocuktan da bahsediyorsun. Kaç yaşında onlar?

            -Oğlan Ba’bek yedi, kız Tac beş buçuk. Şaka yapma yahu.

 

            Böylece hastam, alelacele tıraş olduktan sonra soluğu Sirkeci’de almış ve kimseleri de

bilmediğinden, bilse dahi aklının bu ayıbını(?) kimseyle paylaşamayacağından, Ankara Caddesi boyunca tırmanıp doktor levhalarına bakmaya başlamış. Benim ismimi görünce de içeri dalmış. Olay

bu.

 

            -Ne dersiniz Doktor Bey, ben bunadım mı acaba?

            -Yok beyefendi, bunama bu denli çarçabuk ve tümüyle oluşan bir olgu olarak görülmez.

Unutkanlık ve şaşkınlıklar, yıllar sürebilen bir tempo ile gitgide kametini artırarak  kişiyi gerçek yaşamdan ve özellikle hafıza ve sürekli etkileşim direnen çalışma hayatından maalesef uzaklaştırmak

zorunda kalır. Beyin hücreleri bir dejenerasyona uğradığından ve yenilenemeyeceğinden. sonuç maalesef  hiç de iç açıcı değildir.

            -Tuhaf ama, bu kadar süreli bir unutkanlık olabilir mi?

            -Hayır, bu çok deaha ciddi bir olay. Unutkanlıklar, günlük yaşamamızda bilerek ya da

bilmeyerek gösterdiğimiz zihinsel performansın kale alınmayacak derecede küçük bir yüzdesini, hatta bindesini oluştururlar. Anahtar, para, ısmarlanan birşey, bir tanıdığın ismi ve benzeri, normal yorgunluk,

zihnin aşırı yüklenmesi, uykusuzluk hatta duygusal sebeplerle nörotik olarak sahneye girip bizlere bazı şeyleri unutturabilir; ama bunlar genellikle az sürelidir, az bir gayretle, bilinç ötesine havale

edilmeden “bilinç öncesi” (preconscious) alandan bilinç alanına getirilebilirler. Her gün, işimiz bittikten sonra, bilinçli olarak “Artık benim eve gitme zamanım geldi, şimdi… benim evim neredeydi?”

diye düşünüyor muyuz? Hayır. Hemen hemen otomatik bir şekilde bir araçla ya da yürüyerek evimize döneriz. O zaman belki gün boyunca eşimize söz verdiğimiz, ya da birşeyler satın almayı düşündüğümüz bazı

şeyler aklımıza gelebilir, geç de olsa tamamlamaya çalışırız, ya da aklımızda bir tür yanıt ve çözüm yolu bularak, yarına havale ederiz. Tüm bunlar normaldir. Size birazdan olayı açıklayacağım, ama gerçekten

ilk kez şunu bilmek istiyorum: Bu on iki yıl boyunca İran’dan hiç bir haber gelmedi mi? Eski, affedersiniz, ilk ve esas eşiniz sizi hiç aramadı mı? Rüyalarınız hiç bir anahtar vermedi mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

-12-

 

 

-Hayal meyal hatırlıyorum doktor bey, yıllar önce İran’dan bir iki telefon, mektup filan geldi. Kimden geldiğini bilmediğim (?)

için zarfı açmadan gerisin geriye gönderdim. Telefonda da ses hiçbir anlam ifade etmedi. Sık sık adres değiştirerek izimi kaybettirdim, halbuki İstanbula her geldiğimde, işine göre yedi sekiz gün kalır ve

dönerdim. Herşey bana çok doğal geldi. İstanbulu çok beğenirdim, belki birgün ailemle buralarda yaşarız diye düşünürdüm ama böylesini hiç hesaba katmamıştım.

-İş hayatınızda, çevre ile ilişkilerinizde güçlük çektiniz mi, başlangıçta? İş yaptığınız kimseler size, tabii olayı bilmeden,

İran’a dönüşünüz konusunda, ya da aileniz için birşeyler sormadılar mı, söylemediler mi?

-Belki söylemişlerdir ama, ben pek ka’le almadım. Geldiğimde genellikle Sirkeci’deki otellerde kalır, işimi bitirdikten sonra ya

tren ya da otobüs ile dönerdim.Uçmaktan pek hoşlanmam. Doğru, esnaftan biraz tuhaf bakışlar ve sorular gelmeye başlayınca Aksaray’a taşındım, Fatih’te bir dükkan açıp bakkallıkla iştigal etmeye başladım.

Birkaç yıl içersinde de şimdiki eşimle tanışıp hemen evlendim… ve, bildiğiniz gibi iki çocuğum oldu ondan. Müsaade eder misiniz, bir sigara içebilir miyim?

-Kusura bakmayın, hayır; duman bana dokunuyor. Daha su, kahve filan ister misiniz?

-Yok, teşekkür ederim. Bu bulmacayı halletmek için beynim zonkluyor, ama nafile.

-İran’daki  eşinizle nasıl geçinirdiniz? Çocuklarla ilişkiniz? Hiç ayrıladınız mı birbirinizden?

-Gayet iyi idi. Hanım asil bir aileden geliyordu, öğretmendi. Hayır, ayrılmayı hiç düşünmemiştik. Ondan da iki çocuğum vardı,

iki kız, Gül ve Ayşe, hanımınki de Hatice idi. (O anda hastanın gözleri dolmuştu, neredeyse ağlayacaktı. Belli ki doğruyu söylüyordu.)

 

Bu hararetli karşılıklı konversasyondan sonra odaya garip bir hüzün ve sessizlik çöktü. Hastam, geçirdiği şoku uzman bir hekimle

paylaşmanın kısmi rahatlığı içindeyken ben de olayın bilimsel olasılıklarını zihnimde tasarlamaya çalışıyordum. Bir iki dakikadan sonra sessizliği bozan ben oldum:

-Evet sayın Manuçehr beyefendi. Bu gerçekten psiko-sosyal bir trajedi. Yasal ve sosyal bakımdan karşılaşabileceğiniz problemleri

ikimiz de kolayca görebiliyoruz sanırım. Size elimden gelen yardımı yapacağım. İlk iş olarak bu olan nedir, size onu izah etmeye çalışacağım. Yalnız, bu olay başlamadan bir kaç yıl evvel, Azerbeycan’da hiç

bir kaza geçirdiniz mi? Özellikle baş travma’sı, yani otomobil, kamyon kazası. Bir yerlerden düşme, bayılma? Acaba çocukluğunuzda hiç ateşli bir hastalık geçirip havale geçirdiniz mi?

-Havale dediğiniz de nedir?

-Ateşli bir hastalık ya da düşme sonucu bir şuur kaybı? Sar’a – konvülziyon? Hiç hastanede yattınız mı bu nedenlerle?

VAKA 4:   BENİ ÖLDÜRMEYE NİYETLENMİŞ İNSAN

 

            İstanbul’da, askerlik süremin ve muayenehane’min son günlerini yaşıyorum. Gene, ben,

emirerimin beraberimde olmadığı bir gün, şu olay başımdan geçti. Bunu da, önceki üç öykü gibi, hayatımı yuazdığım “İsmayil”den alıyorum.

                       

 

“Akliyecinin muayenehanesi bu, acayip şeyler olmaya devam ediyor. Şimdi bahsedeceğim olayın, bir az evvel söylediğim simsar olayıyla yakından

uzaktan bir ilgisi olup olmadığını bilmiyorum, ama bir gün öğleden sonra, ofisimde gazete okurken, Hamdiye Hanım kapıyı tıklattı ve:

-Bir Bey sizi görmek istiyor, dedi.

-Buyursun!

Otuz beş kırk yaşlarında, vasat giyinmiş orta boylu bir bey içeri girdi ve,

-Selamünaleyküm, dedi.

-Aleykümselam. Buyrun.

Adam, kısa bir tereddütten sonra:

-Beyim, dedi, benim niyetim sizi öldürmek. (Eliyle yan tarafını işaret etti, ama tabancaya benzer bir şey çıkarmadı cebinden.)

Şaşırmıştım, ama istifimi bozmadım. Saldırganlığa lüzum yoktu, soğukkanlılıkla,

-Siz acaba doğru adreste misiniz, beyefendi? dedim, görüyorsunuz ben vatani görevimi yapıyorum ve benim ismim Teğmen İsmayil. Bir yanlışlık olması?

Ben evliyim ve kimsenin kızıyla karısıyla hiç bir ilgim yok.

-Biliyorum, dedi adam sırıtarak, zaten isminizi okuyaraktan girdim.

Yüzümde acı bir gülümseme, düşünüyordum. Adam acaba kaçığın biri mi? Aklına esti, girdi içeri? Birisi kötü bir oyun mu oynuyor? Ben çok ciddi bir

adamım, hayatımda kimseye eşek şakası yapmadım, ama kim bilir. Binanın ikinci katındayım ve arkam pencereye dönük. Elimi daha telefona atmadan herif beni iki gözümün arasından vurabilir. Pencereyi açıp

atlamaya kalkışmak? Hiç düşünme bile. Adam kapının yanında, askerime de o gün tesadüfen izin vermiştim, bir memleketlisi gelmişmiş de. Dışarıya bağırsam ya da Hamdiye hanımı çağırmaya yeltensem? Adam kapıya

yakın. Pek cüsseli biri değil, hayatımda kaba kuvveti pek denemedim ama göğüs göğüse boğuşabilirim belki, ya tabanca? Gizli bir bıçak? Yook, kahramanlık taslamanın sırası değil, gene en iyisi psikoloji

oynamak.

 

-Siz benim ismimi önceden biliyor muydunuz, yoksa geçerken mi ilk kez okudunuz?

-Yok, önceden bilmiyordum. Aşağıdan geçiyordum, isminizi okudum: İsmayil Bican. Belki “Bican” beni daha çok etkiledi yani, ‘cansız’. Hoşuma gitti

ve ben de burdayım.

Tuhaftı. Paranoyak’lar böyle yorumlar ve yansalar yapabilirler. Bozmadan,

-Kahve ya da çay içer misiniz, diye sordum.

Bir az şaşkınlıkla,

-Yoo, teşekkür ederim o kadar fazla zamanım yok.

-Beni önceden tanımadığınıza memnun oldum, demek önceden tasarlanmış ya da yanlış bir bilgi, ailenize bir ırza geçme, bir kan davası yok. Güzel,

çok güzel. Şimdi… Niye beni öldürmek

istiyorsunuz? Birine mi kızdınız? Hayattan, birilerinden intikam mı almak istiyorsunuz? Evet, isterseniz öldürebilirsiniz, ama bakın tam karşısı

Vilayet. Kapıda da silahlı bir jandarma var. Vali, benim Hocam. Siz daha aşağıdaki kapıdan çıkmadan yakalarlar, size de yazık olur bana da. Aileniz, çocuklarınız var mı? Bir yardıma ihtiyacınız var mı? Size

yardım edebilir miyim?

 

 

 

 

 

 

 

 

-  -

 

 

 

 

 

Belli ki, intihara teşebbüs edenlerde de yaptığımız gibi, zaman kazanıp onu lafa tutup -eğer mümkünse- mantıksal bir konuşma ya da pazarlık

tasarlıyordum. Taktiğim gerçekten çalışıyor olmalıydı. Öyle ya, siz birden tanımadığınız bir adamı öldürmeye girişiyorsunuz, o size çay kahve ikram ediyor ve yardım edebilir miyim diye soruyor. Hiç olmazsa

onu provoke etmiyordum. Bir az daha şaşkın ve yumuşak,

-Evet, dedi, bir karım ve iki çocuğum var.

-Maşallah. Kaç yaşındalar?

-Biri beş diğeri üç buçuk. Şu anda işsizim, bir az maddi sıkıntı çekiyoruz.

-Sana yardım etmemi ister misin? Uykun, iştahın nasıl? Benzin bir az soluık. Dur bakayım, burada bazı eşantiyonlar var, vitaminler vesaire, belki

sen ve ailen kullanabilirsiniz. Ve, ilaç dolabına seğirttim. Adam büsbütün çözülmüş ve kendine gelmişti.

-Yok, yok, doktor bey, zahmet etme. Sabah sabah seni rahatsız ettim (halbuki öğleden sonraydı.) Gideyim artık.

 

O yerinden kalktı ben de gülümseyerek ona yaklaştım. El skışırken ona vadettim:

-Bu anımız aramızda kalacak, kimseye söylemeyeceğim.

Gerçekten de o gittikten sonra ne polise bildirdim ve ne de şu ana kadar bu vakadan hiç kimseye bahsettim. Her şey olabilidi. Gerçeği

hiç bir zaman bilemeyeceğim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>