OYUN TEDAVİSİ – Modaliteler (4) (43-65)

                                                                             -43-

                                                  PSİKANALİTİK  GÖRÜŞLER


A c a d e m i k   P s i k o l o j i , daha çok, tüm çocuklar tarafından oynanan “tipik” oyunları inceler.

P s i k a n a l i t i k   L i t e r a t ü r  ise, kişisel (individual) oyunlar ve onların yorumu üzerine kuruludur.

O y u n   olayının,  ‘olgusal’ –  fenomenolojik olarak tek genel bir yorumu yoktur. Oyunda, onu tarifleyen ve niteleyen birçok ögelerin (determinants) varoluşuna inanılır. Bu ögeler, yani oyunu motive eden faktörler nelerdir?

1.          H a z  ö ğ e’s i :     <Pleasure Principle>
             Çocuğun materyali, onun deneyiminden gelir. Eğer bir çocuk bebek ile oynuyorsa, ya da baba-anne-hırsız-polis rollerini oynuyorsa, bu realite’den gelir. Oyunlarda, haz arzusunun doyumu güdülür. Örneğin bebekle oynayan bir çocuk, kendisi anne olma arzusunu tatmak ve tatmin etmek ister. Çocuk, çabuk büyümek isteyebilir, ya da bir otomobil gezisini anlayarak tekrarlayabilir (fantasy gratification). Peki ya diş hekimine gidip de ‘ağrı’ yı yaşayan bir çocuk neden “dişçi” oyununu oynar?  Burada prensip, “korku-zıddı” (counter-phobic) bir mekanizmadır, yani, çocuk diş hekimi’nin “şiddet’i (?) ile özdeşerek’ (identification with agressor) ondan korkacağına, ‘o’ olarak korkusunu yenmeye çalışır.

2.          İ ş l e v s e l   H a z :     <Functional Pleasure>
             K. Buhler’e göre, çocuk, bir az aşağıda Piaget’nin görüşlerini bildirirken bahsededeceğimiz gibi, “Ludic Symbolism”i kullanır, yani çocuğun oyundan elde etttiği haz, tamamiyle yaşantısıyla ilgilidir (pleasure experienced in pure performance). Burada, ‘başarı’nın verdiği olumlu duygu, ‘haz’ söz konusudur. Mamafih, birçok vak’alarda, başarı olmadan da haz duyulabilir (gratification pleasure) ki performans’a ait olandan ayırt edilmelidir.

3.       Y i n e l e m e   Z o r l a m a s ı :     <Repetition Compulsion>
           Bu “yineleme zorlaması”, yani bir takım düşünce ya da hareketlerin tekrar tekrar sahnelenmesi, bir bireyin, o anda tümüyle özümlenmesi gereken bir şeyi ‘asimile’ edemeyip, ‘geviş getirircesine’, kontrol edebilmek, ya da üstesinden gelebilmek amacıyla sık sık tekrarlamasıdır. Çocuk da oyunu, bu prensibe dayanarak, yineler durur. Yani “Repetition Compulsion”, ego’nun asimilatif (yineleyerek içerikleştirme, hazmetme) çabasıdır. Oyun, bunun sahnelenme sürecidir.
 
 
                                                                      -43-

              Hayatta, birçok ‘tekrar’lar vardır; işe girip-çıkma, evlenme-boşanma, yaşlılık demans’ında anlamsız görülen tekrarlamalar. İd’den gelen bir impuls, ‘mastery’ (üstesinden gelebilme) çabasıyla, ego’yu onu tekrar tekrar yinelemeyi zorlayabilir. Bu tür kimselere ‘Janus face’: Janus yüzlü, derler. Bilindiği gibi Janus, eski Roma’da, “Kapılar Tanrısı” idi ve birbirinin zıt yönlerine bakan iki yüzü vardı. Bu demektir ki, bir ‘yüz’, “kader”i (fate)  temsil eder ve diğeri de, bu kaderi kontrol etmeye çalışır. Freud’ün yorumu ise şöyledir : “Travma’yı edilgen olarak yaşayan ego, bu kez aktif olarak, yinelemelerle onu kontrol etmeye ve üstesinden gelmeye çalışır.”

              Buna paralel olarak, çocuk da, hayatta çektiği ıstırapları, kötü yaşantıları, aktif olarak tekrar yaşatarak onların konrolüne çalışır. Genellikle çocuklar, acı yaşantıları ister anımsasınlar ister anımsamasınlar, unutmazlar ve oyunla yinelerler (abreaction): Yukarki dişçi hikayesinde olduğu gibi.

             A s i m i l a s y o n’ da, ‘tekrarlama’ ve ‘aktif rol alma’ olaylarının yanında, gerçek hayatta, daha kudretli ve yeni bir rol alınmış olur.

             Y a s   t u t m a (mourning) da, bu ‘yineleme zorlaması’, “asimilatif faz”ın aktif bir parçası olur. Normal ‘Yas tutma’da, yas tutulduğu sürece, aşamalı (gradual) bir asimilasyon (çocuğun dış nesneleri içine özümsemesi, kendiyle entegrasyonu-bütünleşmesi) vardır. Acı duyguları bu surette yavaş yavaş silinir.

             S a v a ş   N ö r o z l a r ı’nda (War Neuroses)’da, travma, rüya ve düşlemelerle yinelerek, aynı yollarla çözüme kavuşturulmaya uğraşılır.
                                          O Y U N ‘ U N    N İ T E L İ K L E R İ

 .   Oyun’un “Ödüllendirici”, yapmayı istediğimiz, sevdiğimiz diğer şeylerden farklı, özel bir niteliği vardır (differentia specifica);
  . “G e r ç e k d ı ş ı = unreal” niteliği. ‘Gerçek’ (reality) ile ‘fantazi’ arasındaki sınır sanki silinmiştir. Hayalden hepimiz hoşlanırız;
 .  Oyun sayesinde, çevre ile olan ‘özümseme’ (assimilation)  ve ‘üstesinden gelme’ (mastery) ilintilerinden daha önce bahsetmiştik;
  . Sanki ‘gerçek’ten bir süre için “izinli ayrılış” (leave of absence) – tatile çıkma, sıkıntılardan uzak kalma;
  . Aynı şekilde ‘superego’dan da belirli bir süre için izin;
  . PIAGET’nin de kuvvetle vurguladığı gibi, çocuğun -bilmeksizin- oyundan kazanacağı ‘eğitim’ (education) ve ‘öğrenme’ (learning) de de önemli rol oynar;
  . Oyun, bireylerin, ‘fantazi’ ve ‘güncel rüyaların’ (day-dreams) arzu doyuran (wish-fulfillment) niteliklerini de içerir;
 . Oyun, alınan ‘haz’zın yanında, gelişim süresince ebeveynler ve sosyete tarafından sık sık uygulanan, ama pek de hoşlanılmayan bazı ‘kural sınırlamaları’ için yeniden bir ‘alışma’ şansı verir.
 
                                                                         -44-

               FREUD’a göre, her oynayan çocuk, bir  ş a i r  gibi davranır; duyumsal yatırım’ına (affective cathexis) karşın, çocuk hala ‘gerçek dışı’ ve ‘oyun’u ayırt eder ama sanki ayırdetmez gibi oyununa devam eder. Bu konuda, Sigmund FREUD’un 24 ciltlik “The Collected Works, Vol.IV, sa.:177”deki “Şairin Gün Düşlemesi” adlı makalesinden yaptığımız kısa bir özeti sunuyoruz:

               “Şairler, kendilerinin de dedikleri gibi, kendileri ile biz-sıradan kişilerin arasındaki mesafeyi azaltmaya çalışırlar ve her insanoğlunun içinde bir şair’in yattığına ve en son insanın en son nefesine kadar şairliğin ölmeyeceğine inanırlar.

               “Bu işlere yakından bakabilmek için ilk kez çocuğu incelemeliyiz. Çocuğun en çok sevdiği ve onu en çok meşgul eden olay, o y u n’dur. Diyebiliriz ki, hemen her çocuk, oynarken sanki hayali bir yazar gibi hareket eder. Çocuk, oyunu ile kendi dünyasını yaratır; materyali, kendine doyumluluk sağlayacak bir şekilde yeniden düzenler. Bunları da büyük bir ciddiyetle yapar ve heyecanını oyuna katar. Oyun’un ‘karşıt’ı ciddi bir uğraşı değil, fakat ‘gerçek’tir (reality). Oyun dünyasına yatırdığı geniş çaptaki ruhsal-duygusal yatırıma (cathexis) karşın, çocuk, gerçeklik dünyasının da tümüyle farkındadır. İstediği anda da dış ve gerçekçil dünyadan bazı materyali ‘ödünç’ alır. İşte bu, ‘gerçek’ ile olan yegane bağdır ki, çocuk, oyununu “gün-düşlemesi”nden ayırt eder.

               “Şimdi; yazar da çocuğun oyunda yaptığını yapar, gayet ciddiye aldığı bir fantazi dünyası yaratır. Aynı şekilde, bu ‘fantazi’yi ‘gerçek’ten ayırt edebilmesine karşın, büyük bir duygululuk sergiler. Her ikisinde de “dil” kullanır; ‘oyun’ denir, ‘oyuncular’ denir. İnsanlar büyüyünce, küçükken oynadıkları oyunlardan elde ettikleri hazzı bırakmışa benzerler; fakat insanların sosyal hayatını bilen herkes, onların daha önceden elde ettikleri zevki kolay kolay elden çıkaramayacağını bilir. Bizler esasta hiçbir şeyi tamamen atmayız, yalnızca bir şeyi başka bir şeyle değiş tokuş ederiz. Sonuçta, oyundan vazgeçen insan büyüyünce  h a y a l l e r   y a r a t m a y a  başlar. Örneğin “gün düşlemeleri” (day-dreaming) ile hayali şatolar yaratır. Ben şahsan insanların hayatları boyunca sürekli olarak hayal yarattıklarına inanıyorum.
 
               “Çocuklar yalnız ya da grup halinde oynayabilirler; o anlarda kendi dünyalarına gömülmüş gibidir, ama oyunlarını erginlerden saklamazlar, hatta umursamazlar bile. Bunun tam zıddı: “ergin”ler, günlük hayallerini başkalarına söylemekten utanırlar, onları, en gizli hazineleri ve sırları gibi saklarlar. Onları söylemektense, yaptıkları yanlış işleri itiraf etmeyi yeğlerler. Bunda en önemli faktör, o ergenin yalnız kendinin öyle fantazileri yaşadığı inancıdır. “Gün düşlemeleri”, kanımca, çocukluk oyunlarının bir devamından ibarettir.”
 
            
               Psikanalitik literatürde, Berlin’de, Melanie Klein’dan daha önce Dr. Hug Helmuth’ un altı yaşından daha küçük çocuklara oyun tedavisi uyguladığı yazılıdır ama elimizde hiçbir ayrıntı yok. Klasik olarak çocuklarda oyun terapisinin ilk hocası, Melanie KLEIN olarak kaydedilir. Onun ilk vak’ası, 1919’da, beş yaşındaki Fritz olarak kaydedilmiştir. Melanie Klein anılarında ilk kez Fritz’in annesine öğüt vermekle başladığını ama sonra analize çevirdiğinden bahseder.(“The Psychoanalysis of Children”, 3rd print Delacorte Press, N.Y. 1975; orig. Hogarth Press, Eng 1932.) Melanie Klein ve Anna Freud’un değerli görüş ve analizlerini, biraz ilerde, “Terapi” Bölümünde ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.
          
                                                                       -45-
                                                               

               Melanie KLEIN, analize biraz geç başlamakla beraber, Freud’un öğrencisi ve analizand’ı  olan Karl ABRAHAM’dan gördüğü yakın süpervizyon, artı, kendi ‘iyi’ anneliğinin göstergesi olarak, çocuk analiz ve tedavisinde çarçabuk ün yaptı. İlk “nesne ilişkileri”, “iyi meme-iyi anne-iyi dünya; kötü anne-kötü meme-kötü dünya” benzetmeleri ile onun sayesinde başladı ve daha sonraları WINNICOTT, daha bilimsel şekilde “object-relations” kavramını tüm psikoloji dünyasına, tüm ilişkilerin başlangıcı ve temeli olarak kayıt ve kabul ettirdi.

                Klein’ın tedavi yöntemi şuydu: Çocuğun sunduğu materyali derhal analize etmek ve yorumlamak. Esas, çocuğun sergilediği sıkıntı’nın (anxiety) ve ‘savunmaları’nın (defense mechanisms) açıklanması. Bu, sanki büyüklerle ‘serbest çağrışım’ (free association) yapmaya benziyor. Klein, analizi çocuğun evinde ve onun oyuncaklarıyla oynamakla başlamıştı; ama sonraları, ‘aktarım’ın (transference) ve terapi’nin uygulandığı yerin çocuk için olan önemimi takdir ederek, çocukla oyun tedavisinin çocuğun evinde yapılmaması gerektiği konusunda salık verdi.  

                Melanie Klein’ın en önemli Oyun Tedavisi analiz vak’ası, onun 1920-1923 yılları arasında izlediği Rita (2y. 9 ay) idi. Çocuk hakkında şikayetler gece karabasanları (night terrors), fobi’ler, özellikle ‘hayvan fobi’leri (animal phobies) idi. Çocuk yalnız bırakılmaktan da korktuğu gibi annesine karşı da ‘ikilem’ (ambivalence) hissediyordu. Konulan tanı “Obsesyon Nöroz’u ve ‘Erken Çocukluk Depresyon’u idi. Bu nedenlerle çocuk oyun oynayamıyordu, zira, annesi ile olan ilişkilerinin olumsuz niteliğinden dolayı, ‘oyun, inhibe edilmişti.’ Klein, vak’anın küçük olması nedeniyle bu vak’ayı da hem evde ve hem de yuva’da (nursery school) izlemenin sakıncalarından bahsediyor. Bir ara çocukla birlikte yuva’nın bahçesinde yalnız kalmışlardı ve durumu hem anne ve hem de teyze uzaktan izliyordu. Çocuk, terapistle yalnız kalınca, kendisine “kötü bir kadının hücum edeceğinden” yakınmıştı ve analist, bunu derhal en ince ayrıntılarıyla ona analiz etmişti. Çocuk, mamafih, ebeveynlerin dönmesiyle birden çok iyi hissetmişti. Analist burada bir “Olumsuz Aktarım”dan (negative transference) bahsediyor. Klein, bir kez daha ihtar işaretini veriyor: Psikanalitik süreç ya oyun odası ya da konsültasyon odasında yer almalı, zira “aktarım”, ancak o koşullarda oluşabilir.

                 Yine Melanie Klein’ın notlarına dönüyoruz. Diğer önemli bir vakası, 1923’de, yedi yaşında bir kız çocuğu idi.. Kızcağızın ana problemi okulu sevmeme ve yeterli derecede devamlılık gösterememe idi. Zihinsel gelişiminin pek de normal olmadığı düşünülmüştü. Anne ile olan ilişkileri okul başlayıncaya dek güvenceli, duyarlı ve iyi olarak nitelendirilirken, okul başladıktan sonra bu gözle görülür bir yavaşlama ve sessizliğe dönüşmüş. Klein, bu konuları konuşmaya ve analize etmeye kalktığında, çocuk büsbütün suskunluğa dönmüş (negative transference). Terapist bunun üzerine oyun odasına, konuşma yerine, bir kutu oyuncakla gelmiş: Tren, araba’lar, yapı tuğlaları, bez bebekler vb. ve havanın derhal bir etkileşime dönüştüğünü kaydetmiş. Kız ve erkek bebeklerle de bir tür cinsel oyunlar oynayarak çocuğun bu konudaki sıkıntılarını dışlamayı başarmış. 

                  Melanie Klein’a göre,  o y u n   m a t e r y a l i  şunları içermelidir:
                  Bir kutu içinde, iki boyda, küçük, ahşaptan yapılı kadın, erkek, kız, oğlan kuklalar. Evler, tuğlalar, arabalar, trenler; yeterli kağıt ve makas, tebeşir, boyalar, zamk, sicim. Odada akan su olmalı, yer yıkanabilmeli. Bir iki sade iskemle; oyuncakların konduğu dolap, ya da oyuncak kutusu (toybox). Bu sonuncusu, aktarım için çok önemlidir. Çocuk, kendi oyuncaklarını da getirebilir. Oyuncaklar hakkında genel kural: Küçük, basit ve mekanik olmayan materyal. Küçük -plastik- kase, tabak ve kase’ler de olabilir. Zamk -ya da selofan teyp-, olası bir tamir için çok elzemdir.

                                                                        -46-

                  Oyun terapisinden en önemli beklenti:  A g r e s y o n (şiddet) k o n t r o l ü’dür. Çocuk tarafından arada bir oyuncak kırılabilir ve bu nedenle çocuk suçlu hissedebilir. Eğer kızgınlık, yalnız oyuncaklara değil de direkt olarak kardeşe, ebeveynlere yöneltilmişse, bunun için gerekli yorum yapılmalı. Eğer çocuk herhangi bir şekilde şiddet gösterisini terapist’e doğru yöneltirse, o, böyle bir şiddete tahammül edemeyeceğini söylemeli. Bununla beraber, terapist, oyunun süreci nedeniyle sergilenen davranıştan dolayı, kendinin ‘rahatsızlık’, ‘düşkırıklığı’ gibi sübjektif (öznel) duygularını hiçbir zaman ifade etmemeli.

                Oyun esnasında eğer bir oyuncak kırılırsa, bu tesadüfi olabileceği gibi, çocuğun, ‘oral’ evresinden arta kalmış bir agresif hareket de olabilir. Çoğu kez, çocuk, hele yaşı küçük olduğu derecede, bu hareketinden korkar ve kendisine belki de aynı agresif bir tarzda yanıt verilebileceğini düşünür. Moral ya da eğitimsel demeçler vermektense, olay şu ya da bu şekilde ‘tamir’e (reparation) dönüştürülür.

                 Oyun tedavilerinde yapılan yorumlar, çocuğun sergilediği semptomların altında yatan “sevgi” –  “öfke” ve “mutluluk, doyumluluk” – “depressive-persecutory anxiety” (depresif durum ve şüphe (Bu, Melanie Klein’ın kuramlarına göre, bebeğin anneye karşı duyduğu güvensizlik duygularının kliniğine verilen isim) arasındaki gidiş gelişler üzerine yapılmalıdır.

                 Tabiatıyla, psikanalitik yaklaşımda çok kullanılan tema, “b i l i n ç a l t ı n ı n   y o r u m’u” dur. Bu ne dereceye dek yapılmalı? Ufak bir çocuğun odanın ortasında oturup etrafına tuğlalarla bir duvar yaptığını düşünelim. Bunu “uterus içinde bir çocuk” olarak yorumlamaktansa, “odada bir çocuk” yorumunu yapmak daha gerçekçil olur. Eğer çocuk, ailesinin temsilcisi olarak dört figür seçerse, terapist, bunun, onun ‘ailesini temsil ettiğini’ söylemelidir. Buna benzer olarak, eğer çocuk, figür’lerden ‘kardeş’ olanını, ya da ‘baba’yı oyundan dışarı çıkarıyorsa , terapist çocuğa, kardeşini ya da babasını, annesiyle yalnız kalma kaygısıyla dışarı çıkardığını söylemelidir, “Sen anneni kendine istiyorsun!” Eğer çocuk bu yoruma itiraz ederse -ki bir ‘olumsuz aktarım’ın (negative transference) göstergesidir- analist bunun karşıt-yorumunu yapmalıdır: “Sen beni, kızgın ya da düşkırıklığına uğramış annen yerine koyuyorsun!”. Oyunu yarım bırakan çocuk, çok kez, materyali yeniden düzenler, hatta analist’i de içeren sahneler yaratarak, onun fikrini -dolayısıyla- kanıtladığını sahneler. Bazan yükselen ‘sıkıntı’ (anxiety) ve ‘suçluluk hissi’ (guilt) nedeniyle, çocuk oyunu durdurabilir, i.e. çekmeceden yeni oyuncaklar çıkarır, ya da ‘altını ıslatmış küçük kardeşini kurular’. Tüm bunlar, çocuğa yorumlanmalıdır.

                 Analist Melanie Klein, oyunun psikanalitik dinamikleri hakkında bizleri aydınlatmaya devam ediyor.
                 Ona göre, eğer bir çocuk, oyun oynarken bunu birden durdurursa (interruption), burada bir “Oyun bastırılması”ndan (Play inhibition) bahsederiz ki bu çok anlamlıdır. (?Netleşmemiş anne-çocuk ilişkileri?)

                 Analist bu konuda aşağıdaki örnekleri veriyor:

                                                                        -47-

                 1) Küçük bir çocuk tanı için gönderilmiş. Bu arada ailesi de uzak bir yere seyahate çıkmış. Çocuk tanı çalışmalarında oyun odasında oyun oynarken oyununu birdenbire, “Yeter!” diye durdurmuş. Çocuk, olası ebeveynlerin uzağa gitmesine bir tepki vermiş olabilir. Burada yoruma gerek yok; eğer yapılsaydı, çocuk semptomu olası yinelemeye devam edecekti.

                 2) Peter, 3y. ve 9 ay, erkek çocuk. Nörotik görünüşlü; oynamayı hiç bilmiyor. Düşkırıklığına hiç direnci yok. Anneye çok bağlı, mamafih ilişkiler ikilemli.Yaz tatilinde, 18 aylıkken, anne-babanın yatak odasında kalmış ve cinsel ilişkilere tanık olmuş. Erkek kardeşi doğduğundan itibaren tüm oyuncaklarını kırmış. Bizle çalışmaya geldiğinde iki oyun atını birbirleriyle tokuşturdu durdu. Yorum: Atlar, ona insanları simgeliyordu. Terapinin birinci seansında bu çarpıp yere yıkılan atların etrafını tuğlalarla kapladı, “Onlar ölü,”, dedi, “ben onları gömdüm!” Bu at mezarlığının önüne de bir oyuncak araba koydu (babasının penisi!) ve tüm oyuncakları parçaladı (interruption-kızgınlığını belirtme ve araya girme!), “Noel hediyesi istemiyoruz!”

                 İkinci seansta, iki at meydanda çarpışıyor (Küçük erkek kardeşi ve kendisi!).  Atlar, kıçlarıyla da birbirleriyle toslaştı. (Kendisinin 18 aylıkken gözlemlediği gibi), “Anne ve babanın genitalleri tosladı (bumped together) ve kardeş doğdu!”
                 Bu arada oyuncak kutusundan aldığı bir erkek figür’ünü babaya fırlattı (al b..’unu geri!) “İşi bitti onun!” Bu, aynı zamanda, çocuğun babasına olan kızgınlığını da ifade ediyor. Başka kırık bir materyalle bir erkek figür’e saldırması da bunu ayrıca kanıtlıyor. Anne ile baba arasındaki cinsel beraberlik, çocukta kıskançlık, sıkıntı ve şiddet yaratmıştı. Tüm bunlar çocuğa yorumlandı, sonuçta, o da, sonraki seanslarda çok daha ılımlı oynadı. Unutmayın ki, masa üzerinde duran oyuncaklara çocukların yüz vermemesi hemen hemen imkansızdır.”

                 Çocuklarda bir  i ç g ö r ü (insight) olup olmadığı analizde çok tartışılan konulardan biridir. Benim eğitim aldığım yıllarda (Harvard, 1963-1965), Klein’ın zamanının tersine, çocuklarda yeterli içgörü -hiç olmazsa erginlik-öncesi hatta ergenlik devrelerine kadar- olmadığı kanaatı vardı. Bakın Melanie Klein, çocukların terapi esnasında gösterebilecekleri  i ç g ö r ü   k a p a s i t e s i (insight capacity) hakkında ne diyor?

                 “Küçük çocukları, terapi esnasında yaptığımız yorumları anlamaya kapasiteleri var mıdır? EVET. Eğer onların sergiledikleri oyunlar, anında yorumlanırsa, ilk kez duygusal olarak, zamanla da bilinçsel (conscious) ve zihinsel (intellectuel) olarak anlayacaklardır.

                 “Hatta iddia edilebilir ki, küçük çocukların ‘içgörü kapasitesi’, görüşlerini klişe’leştirmiş bir ergin’den daha ileridir. Çocuklarda ‘bilinç’ ve ‘bilinç-ötesi’ sınırlarının, birbirlerine erginlerden daha yakın olduklarını unutmayalım. O nedenle, ‘bastırma’lar (repression), çok kudretli olamaz.

                                                                      -48-

                 “Bir az yukarıda bahsettiğimiz Peter, benim o fırlatılan nesne’nin babası olduğu yorumuma ilk anda itiraz etmişti. Bu kolaylıkla anlaşılabilir, zira çocuklar, nöroz’larına karşın, tüm gün beraberlerinde bulundukları ve sevgi ve korunmalarına gereksinim oldukları ‘sevgi’ nesnelerini kolaylıkla feda edemezler. Ama bakın ne oldu: Peter, 3. seans’ta da aynı oyunu oynadı ve ben de aynı yorumu yaptım. Bu kez, çocuk bir süre düşündü ve: “Eğer ben bir baba olsaydım ve biri beni arkadan tekmeleyip öldürmek istese, acaba ne düşünürdüm?” Çocuk, bu içgörü ile, babasına olan korkusunun, ona karşı yönelttiği şiddet (aggression) duygularının sonucu olduğunu böylece kabullenmiş oluyordu.”

                 Klein’ın öğrencilerinden dört yaşında bir çocuk, agresif bir oyun ve onun yorumlamalarından sonra, ertesi gün:
                 -Oyunu bırak, konuşalım, demiş.
                 -Ne konuşalım?
                 -DÜN hakkında!
                 Analist, bir gün önceki olayları yineleyince, çocuk yorumları olduğu gibi kabul ettikten sonra sormuş:
                 -Benim böyle korkulu durumlarımda ben ne yapmalıyım?

                 Melanie Klein, oyunda çocukların genellikle kullandıkları  s e m b o l i k  d i l  ve  f a n t a z i lerden şöyle bahsediyor:

                 “Analitik oyunda y o r u m l a m a’nın amacı, çocuğun sıkıntılarını azaltmaktır. Bunda, çocuğun kendi oyun lisanına uygun düşen  s e m b o l i k  b i r  d i l  kullanılır, tıpkı ‘rüya analizi’ gibi. Yalnız unutmamak gerekir ki, her çocuk, kendine özgü heyecan ve yaşantıları için özel bir sembol kullanabilir, bunları genelleştirmemelidir. Çocuğun oyun’da sembolleri kullanabilmesi, onun yalnız ilgilerini ifade etmekle kalmaz, problemler hakkındaki fantazilerini, sıkıntılarını ve eğer varsa suçluluk hislerini, insanlar yerine nesne’lere yöneltmeye hazırlar. Bunun sonucu oyunda bir rahatlık hisseder.

                 “Peter ile de konuştuğumuz gibi, onun oyuncağını kırması, erkek kardeşini incitmesi yerine kullanılmış ‘yedek’ (substitute) bir işlevdir; böylece kendi hislerini ifade etmiştir ama, kardeşini incitmemiştir. Eğer bir çocuk  f a n t a z i  üretmezse, onun ciddi psikolojik sorunları var demektir. 

                 “O y u n  sırasında hemen daima bir a k t a r ı m (transference) mevcuttur ve dolayısıyla da, bunun hemen yorumlanması gerekir. Terapist, ona, daha erken yaşlardaki duygusal yaşantılarını anımsatır ve bu duyguların, terapötik bir ortama yansıtılmalarını (projective identification) sağlar. Benim kendi tedavi felsefemin esası, çocukta gelişmiş olan  s ı k ı n t ı (anxiety) ve onlara karşı oluşmuş  s a v u n m a l a r (defense mechanisms) ile çalışıp, çocuğu sıkıntsız bir ruh durumuna getirmektir. Bu da sanıldığı gibi hiç de kolay bir iş değildir. Anımsarım, bir ara çocuklara yeni bir yöntemi uygularken, benim bu uygulamamın çocukları daha çok sıkıntıya soktuğunu görünce analistim ve süpervizörüm Karl Abraham’dan yardım istemiştim ve o da bana şu yanıtı vermişti: ‘Bu yöntem, ilerde daha iyi sonuç getirecektir, devam et!’ Devam ettim ve sonuçta da öyle oldu.”

                                                                         -49-

                 Hazır a k t a r ı m’dan (transference) bahsetmişken, diğer büyük bir dev, Anna FREUD’un hem bu konu ve hem de Melanie Klein’ın “Oyun Tedavisi” hakkında söylediklerini şöyle bir özetleyelim:

               “Mrs.Melanie Klein’ın çocukları gözlemek için ortaya koyduğu  o y u n   t e d a v i s i  cidden yararlı bir tekniktir. Bu şekilde, çocuğun değişik tepkileri, agresif-impulsif davranışları, oyuncakları tarafından temsil edilen kişilere karşı sempati ya da nefretleri izlenebilir. Tüm bunlar, özellikle küçük yaşta konuşma melekeleri tüm gelişmemiş çocuklar için, değerli bir ortamdır.

                 Bununla birlikte, Anna Freud’un, Melanie Klein’ın metodolojisi’ne, daha doğrusu, uyguladığı yorumlamalara iki itirazı vardır:

                 1) S e r b e s t   ç a ğ r ı ş ı m  (Free association): Anna Freud’a göre, Klein’ın yorumu olan çocuğun sembolik oyunu, ergin’in ‘serbest çağrışım’ına eşit olamaz. Eğer çocuk, bir lambaya takılmışsa, anne-baba’nın ‘primal scene’ine (Çocuğun tanık olduğu ilk cinsel akt) tekabül edebilecek bir sembol olan iki arabayı birbirine agresif olarak çarpıştırmışsa ya da kırmışsa, bunlar gerçekte olmamıştır, ama çocuk olayları bu şekilde imgelemiştir. Bu yorumlar, her ne kadar doğru da olsa, çocuğu etkiler (suggestibility). Analiz’e gelmiş bir ergin, kendini analiz’e hazırlamıştır; onda bir motivasyon ve terapötik davranış (attitude) mevcuttur. Klein’a göre böyle bir hazırlanıştan zaman kazanılmaktadır, ama, çocuğun  d a v r a n ı ş ı, erginlerin ‘gayeye yönelik davranışı’nın (purposeful attitude) aynısı değildir. Analist’in yorumladığı olaylar, örneğin arabaların çarpışması, çocuğun sokak ya da T.V. yaşantılarının tekrarı olabilir. Ayrıca, çocuk, impuls’lerini değiştirmek (modification) için bilinçli bir çabada bulunmaz. 

                 2) A k t a r ı m  (transference) : Bizim itirazımız, bir çocuğun, ergin’de olduğu gibi, bir “aktarma nöroz”una girip girmeyeceğidir. Bugün bizler, bir çocukta, “aktarım itkileri”nin (Transference  impulses) hangi şekilde ve ne yolda ‘ifade’ye dönüştüklerini bilemiyoruz. Bence, çocuğun analist’e gösterdiği ilgi, bir ‘transferans’dan çok, “duygusal bir bağlantı”dır (affectionate attachement). Çocuk, yalnızca sevdiği kimselere inanır. B ü y ü k l e r d e, ‘direnç’ ve ‘olumsuz’ (negative) aktarım, uzun zamanda çözülebilir ve hastanın yararına kullanılabilir.

                 “Ç o c u k’ta, analist’e karşı geliştirilecek ‘olumsuz itki iletişimi’ne gereksinim yoktur. Oyun bir eğlence’dir (fun) ve çocuğa, ‘olumlu bağlılık’la (positive attachment) daha kolay erişilebilir. E r g i n, tamirini arzu ettiği nörotik belirtileri önceden tasarlayarak, tedavi’de üzerinde çalışmak amacıyla analist’e aktarır. Yani, ‘evvelden mevcut semptom’larını, analistiyle olan ilişkisinde onunla değiş tokuş eder’. Ç o c u k  için ise, onun ‘eski’ (ki zaman boyutu bakımından çok ‘yeni’) s e v g i  ilişkilerini “yenileriyle değiştirmeye” (yani ebeveynlerini değiş-tokuş yapmaya) gereksinimi yoktur.

                 “Çocuğun analist’i çocuğa bir GÖLGE (Jung’un ‘shadow’u) olmalıdır, bu yeterlidir.”

                                                                        *     *

                                                                         -50-

                 Psikanalitik literatürden konu ederken, son yılların en büyük analistlerinden biri olan Erik (Homburger) Erikson’un, The Psychoanalytic Quarterly, Vol.VI, 139-214, 1937’de yayımlanmış olan ‘P l a y’ (Oyun) makalesini özetlemeden geçemeyeceğim.

               “Fikir bağlantıları (thought associations), fantazi ve rüyalar, ergin analizinde bizleri dağların ardındaki gizemli ülkelere götürürler. Çocuk analizinde ise bu yollar, görünebilirliklerini kaybederler; o takdirde başka yollara başvurmak gerekir. O y u n, bunlardan biridir. Çocuk, gerçek nesnelerin etrafında, oyun yoluyla, sürekli olarak fantazi saçar.

                 “O y u n  hakkında daha evvelce yapılmış psikanalitik yorumlar şöylece özetlenebilir:

Robert WALDER: “Bitmemiş süreçlerin, çocuğun zihnine yaptığı baskıyla, oyunda, travmatik yaşantıların yinelenmeleri yoluyla üstlerinden gelinir. Oyun, halihazırdaki gereğinden farzla mevcut (surplus) enerjinin, isterse ‘arzu doyurucu’ (wish- fulfillment), isterse ‘işlevsel’ (functional) bir haz duymak için yitirilmesidir”, der.

Sigmund FREUD: “Oyun ile, “Tekrarlama kompülsiyonu”nun (Repetition compulsion) yanında, evvelden yaşanmış pasif  (edilgen) yaşantıya, onun zıddı yeni, aktif bir boyut yeniden sunulur.”

BOEHLER,  Walder’in formülasyonunu prensip olarak kabullenerek, şunu ekler: “Performans’ta, işlevin başarılı olup olmadığına bakmaksızın bir haz alımı vardır” der.

GROOS:  “Çocuk, oyun yoluyla öğreneceği yaşantıları, kayıpları ve kazançları, sanki geleceğe bir hazırlık olsun diye, kendini eğitiyormuş gibi hisseder.”

        “O y u n – V ü c u t  E g o’su  Oluşumu” (Body-Ego Formation)  İlintisi:

                 “İnsan vücudu’nun ‘ev’ imajını temsil ettiği poetik fantazi’de, günlük konuşmalarda, şaka’lara, burlesk’de, ilkel lisanda yeterlice belirtilmiştir. Bu itibarla, herhangi bir çocuktan ‘bir ev çizmesini’ sorduğunuz zaman, bu çocuğa kendinin ve diğerlerinin vücutları hakkında bir his uyandırmış olursunuz. Böylece, “body-ego” oluşumu ile “ev” arasında dolaysız bir ilinti mevcuttur. Bu konuda, bizler, Harvard Koleji’nin 1. sınıf öğrencilerinden yirmi tanesine, bir takım oyun materyali vererek ‘bu materyalin arzuya bağlı olarak yapılandırılmasında (configuration) kullanılımını” sorduğumuzda, bu gençlerin, erken çocukluk çağlarında zihinlerine yerleşmiş olan ‘beden-ego’larıyla ‘ev’ lere verdikleri şekil ve postür arasında direkt bir ilişki bulmuştuk. Yine Harvard analistlerinden Dr. Henry A. MURRAY (*)’ye  göre fetus’un “Intra-uterine” (Uterus-içi) yaşamı, çocuğun doğumdan sonraki gelişiminde, özellikle “oral” safhadaki “entrojektif” ve “projektif” mekanizmalar, anne’yi (dünya’yı) kontrol edebilme gayretine yönelik “anal” evre ve onun sonrasında, ‘fallik’ (aktif-yaratıcı) faaliyetlere geçmeden önceki, işeme fonksiyonu’nun anlam ve içeriği, çocuğun, bu az bilinen “Uretral evre”yi (Urethral phase) ‘mastır’ etme yolundaki vücudu ile olan temasları, erken yaşlardan itibaren çocuğun body-ego fonksiyonunun gelişmesinde ve algılanmasında önemli rol oynarlar. Dr. Murray bu bulgularını , kendi icadı olan T.A.T., Klinik konferanslar, otobiyografi, cinsel gelişim öyküsü, hipnotik deneyimler ve ‘Beta Ink Blot’ testleriyle zenginleştirmiş ve sonuçları doğrulamıştır.

——————————-
(*) Dr. Henry A. Murray: , “fallik” evre’den önceki “Uretral Faz”ın (Urethral Phase) varlığını Freud’dan daha net ve fonksiyonel bir şekilde açıklamıştır. 1960’larda Harvard’ta ve Boston Psikanalitik Sosyete’de bana hocalık yapmıştır. Ergen’lerde, çocuk ve ergin’lerde, Herman RORSCHACH’ın ilk kez, bugün bile genellikle kullanılan en popüler projektif kişilik test’lerinden biri olan “Rorschach” (1923) yerine, birtakım duygular ve davranışları betimleyen ve onlara göndermeler yapan on iki farklı resimden oluşan T.A.T.’yi <Thematic Apperception Test> (1935) icat eden psikiyatrist.

                 
                                                                        -51-

                 “Oyun, prensip itibariyle  p r e – g e n i t a l  evre’nin bir göstergesidir. Edith STERBA, 1935’de yayımladığı “Yeme Bozuklukları Hakkında Bir Vak’a” (Ein Fall von Esstörung) adlı makalesinde, aldığı çok zorlu bir tuvalet eğitimi sonu, kaka’sını rektum’da tutacağına salıvermeyi öğrenmiş küçük bir kızın, lokmaları ağzında nasıl tuttuğundan ayrıntılı olarak bahsetti. Küçük kız lokmaları ağzında bir gülle gibi biriktirir, sona tükürürmüş. Belli ki ağız, anüs’ün inhibisyonu ortadan kalktıktan sonra, onun yerini almıştı. Bu bir “yedekleme” (substitution) ve “yer değiştirme”dir (displacement).

                 “Bu şekilde  “vücut deplasmanları” (alışkanlıklar ve semptom’lar) ile ‘oyun’da sergilenen çeşitli serbest deplasmanlar arasında bir seri kombinasyonlar sergilenebilir. Bu nedenle çocuklar, özellikle idrar ya da dışkılarını boşaltma fonksiyonlarında zorluk gösterenler, içi boş kasa veya çanakları, tuvalet kağıtlarının mukavva kutularını deplasman materyali olarak sıklıkla kullanırlar.

                 “Çocuğun, psiko-seksüel gelişimini de göz önünde tutarak, o y u n   e v r e l e r i n i  prensip olarak üç bölüme ayırabiliriz:

I.    O t o k o z m i k  Oyun   (Autocosmic  Play) :  Bu, en ilkel oyun şeklidir. Çocuk, kendi vücudunun önemli parçaları, örneğin el ve ayak parmakları, ağzı ile oynar.Bu, kendi kendine bir dünya yaratma şeklidir.

II.   M i k r o k o z m i k  Oyun   (Microcosmic Play) :  Çocuk, kendi büyüyen vücut ve zihin yapısına paralel olarak, oyuncak dünyasından bir repertuvar hazırlayarak, örneğin blok’ları üstüste koyarak, mevcut minyatür dünyasını genişletir. Bu yolla da, kendi vücut, ruhsal ve sosyal yaşantılarını dışlar (externalization) ve aynı zamanda dramatize de eder.

III.  M a k r o k o z m i k   Oyun   (Macrocosmic Play) :  Çocuk bu düzeyde, dış dünyada mevcut normal boyuttaki nesnelere uzanır ve yaratıcı düşünceleri, adeta bir “trans” halinde onlar üzerinde sergiler.

     
                 “F a l l i k   E v r e’deki  (Phallic Stage) (Pre-genital, cinselliğe ermeden önceki son düzey) Oyunlar:

                 “Bu devrenin başında çocuklar “strum” (barsak gibi içi boş kapalı yerler; içine kapanılacak manastır) fantazileri ile meşguldürler: etrafa, şuraya buraya dokunarak iç kısımların gizemlerini keşfetmek isterler. Aynı zamanda da karanlıktan, karanlık odalardan ve mezar rüyalarını görmekten korkarlar. Bu tür korkulardan kaçacak ve onları koruyacak biricik yer,  a n n e   v ü c u d u d u r, ama o da babanın hükümranlığı altındadır. Bu, ümitsiz bir yarışmaya dönüşür (Ödipal Karmaşa – Oedipus Complex). Kız çocukta ise kendi vücudu ona belirsiz bir umut ve aynı zamanda da, yeni tehlikeler vadeder.

                 “Bu düzeyde e r k e k  çocuk savaş ve suç oyunları (intrusion) oynar; k ı z  çocuk ise, kendi vücudunun koruyuculuğunun temsilcisi olarak evcilik oynar, hayvan besler.

                                                                          -52-

                 “Freud,  ‘pregenitality’ yi (Genitallik öncesi evre), dürtü’lerin, vücut ve nesne’ler arasındaki ilişkileri pekiştiren bir seri “narsisistik organ yatırım’ları” (narcissisitic organ cathexes) olarak görür. Böylece, bu safha, yalnızca duygusal ilişkilerin tüm kalıp’larını (Patterns) öğretmekle kalmayıp, çocuğun yaşantısının, ‘mekan’ içindeki (spatial) boyutlarını da sunar.Yani o, ilişkide bulunduğu nesneyle ‘uzay’içinde kurduğu ilişkileri, kendi vücudu ile dış dünya arasında da kurmuş olur.

                 “Özet olarak; psikanalitik görüşe göre, d ü r t ü’ler, doğuştan itibaren bilinen psiko-seksüel gelişim düzeylerini birer birer geçerken, orijinal  e v r e’lere ait özellikler halinde, çocukların davranışlarında sergilenirler. Yani bir çocuk, o r a l  evre’nin niteliği olan “içe alma”ya (Incorporation: oral-respiratory, nutritional, sensory-tactual); ya da  a n a l  evre’nin özelliği olan “tutucu-çıkarma, eleme”ye (retentive-eliminative: muscular, anal-rectal)  ve f a l l i k   e v r e’nin karakteristiği olan “zorla içeri girme, tecavüz”e (intrusion: Motor, phallic-urethral ) meyilli kişilikler gösterirler. Mamafih  k i ş i, bu önceden belirlenmiş filojenetik (soygelişim) ve ontojenik (kişisel gelişim) gelişim boyunca, söz konusu olan “o r g a n   ç e ş i t l e r i” (organ modes), kendi orijinal karakterlerinden bir dereceye kadar esneklikle değişebilirler; zira, gerçek dünya, bir nebze yansıtmaya izin verebilen toplumda, bazı karakter öge’lerinin ifadeleri için, sınırlı olarak sergilemeye esneklik gösterebilir. O y u n – sahne dünyası da, kişilere, bu ‘organ mode’larıyla, fizyolojik bakımdan ‘zararsız’, sosyal yönden ‘kabul edilebilir’, fiziksel olarak çalışılabilir ve psikolojik yönden ‘doyumluluk’ getirebilecek vücut-dışı hareketlerle deneme yapma ve gerektiğinde onları değiştirebilme şansını verir”.  

                 Çocuk Psikiyatrisinin tarihinin, yirminci yüzyılın başında “anti-sosyal-Suça yönelmiş” (delinquent) çocuklara yardım için Chicago, New York ve Boston’da açılan birtakım kliniklerle başladığından bahsetmiştik. Sonra bunlar çocukların hemen her tür ruhsal, eğitimsel ve sosyal gereksinimlerini karşılamak üzere “Çocuk Rehberlik Klinikleri”ne (Child Guidance Clinics) dönüştü. 1960’larda “Çevre Ruh Sağlığı” (Community Mental Health) ulusal programları, gerek Amerika ve gerekse dünyanın diğer devletlerinde, hem ergin ve hem de çocukları kapsayan, tedavi sunan ve okullara, mahkemelere konsültasyon veren, lokal olarak halkın hizmetinde kurumlar olarak çığ gibi büyüdü ve yayıldı. Tedavi modaliteleri olarak da, başındanberi süregelen analitik, psikoterapötik, bilişsel (cognitive), kişisel, grup, oyun tedavileri yanında, daha sonraki bölümlerde de ayrıntılarıyla örneklerini vereceğim diğer yaklaşım stilleri ortaya çıktı, örneğin Doğu Sporları (Karate, Tekvando, Judo vb.) sahneye girdi. Ama son yıllarda, eskiden hemen her yetişen genç kıza bale-piano düosunu sunan toplum, şimdi ç o c u k  t i y a t r o l a r ı n a  merak sarmış bulunuyor. Zaten, Milli Eğitim Bakanlığı da, 2000 yılından itibaren İlköğretim Okullarında ‘Tiyatro’yu zorunlu bir ders olarak programına soktu. Bu konuda, aşağılarda üstat İsmayıl Hakkı BALTACIOĞLU’ndan ve zamanımızın çocuk oyunları ve tiyatro arasındaki ilintilerin gerçek duayeni sayın Prof. Dr. Özdemir NUTKU’dan daha ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Şimdilik onlardan sadece birer inci alalım:

                 “Okulda sahneye çıkan çocuktan yetkin bir oyuncu olması istenmez, ilerde hangi mesleğe girerse girsin, amaç, toplumda sorumluluk sahibi, başkalarını düşünen, birlikte çalışmaya uyum gösteren bir birey olmasıdır.”
                                                                                  İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu

               “Çocuk tiyatrosu başlıbaşına bir sanattır. Oysa, başka değerleri de kapsar. Bir yandan düşünsel, öte yandan estetik gelişmeyi sağlaması gereken çocuk tiyatrosu, aynı zamanda çocuğun kişiliğinin sağlam temeller üzerine kurulmasında da yardımcı olur.”
                   
                                                                                     Prof.Dr.Özdemir Nutku
                                                                        -53-

                     Çocuk gelişiminde çok önemli bir evre olarak bilinen:                 “geçici nesne’leri” (transitional objects) kullanma kavramının isim babası olan Donald W. WINNICOTT (24,25), 1940’lardanberi yapageldiği araştırmaları, “Transitional  Objects and Transitional Phenomena” (Geçici Nesneler ve Geçicilik Olguları) adlı bir eseri 1951’de yayımladı. (Eser, Metis Yayımları tarafından, Tuncay Birkan’ın çevirisiyle Türkçe’ye de kazandırılmıştır.)

                     Winnicott, “gelişim”in esasının ‘yineleme’ olduğuna inanır. Çocuklar, daha doğar doğmaz, “oral-erogenotic” (ağız-cinsiyet alanı) bir merkez olan ağızlarına, başparmaklarını ve diğerlerini sokarak hazla emmeye meyillidirler. Birkaç ay sonra da, her iki karşıt seks’ten bebekler, birlikte ‘yapma-kukla bebeklerle’ oynamaya başlarlar. Annelerin çoğu, onların sanki bağımlı göründükleri bu oyunları oynamalarına izin verirler.

                    Bu, bebeğin ‘kendisi’nin dışındaki geçici olarak ilintide bulunduğu nesnelere  t r a n s i t i o n a l   o b j e c t s (geçici nesneler) ve olaylara da  t r a n s i t i o n a l   p h e n o m e n a  (geçici olaylar) adı verilir. Bu ilişkilerin niteliklerinde gözönünde bulundurulacak noktalar şunlardır:

 1) Nesne’lerin (objects) yapısı,
 2) Bebeğin, ‘nesne’yi, ‘ben-değil’ olarak tanımlamayabilmesi için gerekli yeteneği,
 3) Nesne’nin ‘uzaysal’(spatial) yeri: Kenarda, dışta, içte;
 4) Bebeği ‘nesne’ hakkında düşünmeye, yaratmaya, bölmeye, başlamaya ve imal etmeye olan kapasitesi,
 5) D u y g u s a l  tipte bir nesne-ilişkilerine başlayabilmesi.

 P s i k a n a l i t i k   k u r a m’a göre:

 1) Anne memesi, ilk ‘geçici nesne’ seçeneğidir,
 2) ‘Geçici nesne’ kavramı, “gerçeklik denemesi”(reality testing)den önce gelir,
 3) ‘Geçici nesne’ seçimine bebek, ‘sihirli’ (magical) bir nitelikle ve ‘kendi kudretinden’ (omnipotent) gelen bir istek ile başlar; bunların tekrarı ile “kas erotizm”i ve “uyum sağlamak” (coordination) hazzı gelişir.
 4) ‘Geçici nesne ilişkileri’, ergin cinsel yaşamda bir “fetiş”(seks’i temsil eden herhangi bir nesne)’ye dönebilir,
 5) ‘Geçici nesne ilişkisi’, bebekliğin 2. yılında, ‘cinsiyet alanı’nın ağız’dan makat’a (anus) kayması nedeniyle, geçici bir süre için, “dışkı-kaka” ile özdeşim şeklinde belirebilir. Çocuk, kaka’sıyla, o sanki bedeninin bir parçası imiş gibi, rahatlıkla oynayabilir. Tuvalette de, bazen, kaka’sını yaparken, ‘vücudumun bir kısmını düşürüyorum’ gibisinden geçici korkulara kapılabilir, aptesini tutabilir ya da banyodan suyla kaybolmasını engelleyebilir.
 
                  Bu kavrama yürekten inanan ve anne-bebek ilişkilerini ‘bütün-parça’ geçici nesme ilişkisi olarak gören en önemli diğer kişi, oyun tedavisinin başlatıcısı Melanie KLEIN’dır. Ona göre bebek, daha yukarılarda bir yerlerde kısmen söz konusu edildiği gibi, ilk kez, anne’yi meme olarak görür ve zamanla, meme’nin anne’yi temsil ettiğini (partial-kısmi nesne) algılar. Bu analist’in dünyaca ünlü görüşü şudur: “Good breast = good mother = good world; “bad breast = bad mother = bad world” (İyi meme = iyi anne = iyi dünya, kötü meme = kötü anne = kötü dünya). Bu algılar, çocuğun, kendisini annenin artık bir uzantısı olarak görmeyip de “farklılaşmaya” (differentiation) ve “dış dünya ile ilişki kurmaya” (establishing the relations with the external world) başladığının en kat’i ve sağlıklı işaretleridirler.

                                                                      -54-

                  Yine Melanie KLEIN’a göre (1934), “geçici nesne, esası zihinsel (mental) ne içsel ve ne de dışsal bir kavram değildir, bir ‘sahiplenme’dir (possession). Bebek, ‘anne ve diğerleri’nin ona yararlılığını sağladıktan sonra (tabii ilk kez, bu söylenen nesnelerin, ‘dışarda’ olarak algılanmaları gerekir!) onları  i ç s e l l e ş t i r i r (internalization). Böylece ‘dış nesne’, ‘iç nesne’ye dönüşür. Bebek ancak bundan sonra, yani “içselleşmiş dış nesne’yi” ‘iyi’ ya da ‘faydalı’ olarak benimsedikten sonra, geçici nesneleri kullanarak, gelişimine devam eder.

                  Anne, fizikselden çok duygusal olarak, daha başlangıcındanberi kendi memesini hemen hemen yüzde yüz oranda, tamamiyle vermekle yükümlüdür. Ancak bu şekilde bebek, yukarıda da yazıldığı gibi, ‘meme’nin ‘anne’nin -önce kendisinin tümü, sonra bir parçası- olduğu hayalini (illusion) bir gerçeğe döndürebilir. Bebek, ‘özerklik’ kazanıp, meme’nin anne’nin bir parçası olduğunu ve istediği her an artık kullanamayacağı gerçeğini keşfettiğinde, geçici bir düşkırıklığına uğrar (disillusionment). Diğer bir deyimle, bebeğin “sevme kapasitesi”, öznel (subjective) bir olay olarak başlar. Annenin, çocuğun gereksinimi olduğu sütü (memeyi) verişi, bebekte sanki bir ‘dış nesne yaratma’ konusundaki yetisini -ve gereksinimini- karşılamaktadır. Klein, bu düşkırıklığına “depresif pozisyon” (depressive position) ismini vermişti. Memeden kesme (weaning) ve onu izleyen hayal kırıklığı, sütten kesmeye çocuğun hazır olduğu bir devrede: Genellikle 12-18 aylar arası, kolaylıkla başarılabilir. Bebeğin, memeye her istediği anda sahip olamayaşından dolayı duyumsadığı düşkırıklığı”  (frustration) için FREUD, “No advance without frustration!” (Düşkırıklığı olmadan, ilerleme olamaz!) bildirisinde bulunmuştu. Bu düşkırıklıklarıyla bağdaşabilmenin başlangıcı, ilerde, “uyum sağlama”nın temel öğesi olan “problem çözebilme yeteneği”ne de hazine değerinde bir “yatırım” olacaktır. 

                  W i n n i c o t t’a göre, o y u n’un değeri, psikanalitik yönden şudur:
 
                  Gelişmekte olan küçük bebek için, dış dünyanın g e r ç e ğ i n i  kabullenme görevi, hiç bir zaman bitmez. Hiç bir insan, i ç  ve  d ı ş   g e r ç e k l e r e  uyum sağlama çabasından izinli olamaz. Bu didişmede, çocuğun rahatlık bulduğu bir ‘ara’ periyodu vardır ki, bu da o y u n’dur. Çocuk, oyun’un yarattığı haz içinde ‘kaybolur’.
                     
                                                                                          
                                                                       -55-

                   Dünyaca ünlü Eğitimbilimci, Tıp ve Felsefe doktoru Hans ZULLIGER (1893-1965)(26), 16-21 Nisan 1951 tarihleri arasında, HEIDELBERG Üniversitesi’nde, “Psikosomatik Tıp Kürsüsü”nde verdiği “Çocukta Oyunla Tedavi” konusundaki konferanslarını, aynı isimde bir kitap halinde yayımladı. (Cem Yayınları, İstanbul 1997’de Kamran Şipal’in klasik güzellikteki çevirisinden Türkçeye kazandırılmıştır!) Konumuza ve kitapçığımıza kazandıracağı değerden dolayı, siz okuyucularımıza özetlemeyi görev biliyoruz.

                   Eser, bize çok sayıda, eğitsel örnekler veriyor. Biz ise, bilimsel temelleriyle ilgileneceğiz ve arada bir çok ilginç vak’a özetleri de gelecek.

                   ZULLIGER, çocuğun gelişimini üç önemli evre’ye ayırıyor ve oyun’un anlam ve etkinliğini, işlevini bu alanlarda ayrı ayrı inceliyor.

 I. BÖLÜM :      M a n t ı k l ı   d ü ş ü n c e  (Logical thinking)  ö n c e s i :

                   “Bu çağda çocuk,  a n i m i s t i k (İlkel kabilelerin, tüm doğa olaylarının, canlı ya da cansız ayırdetmeksizin, ruhsal güçlere bağlı olarak, oluştuğuna inanan bir düşünüş sistemi. Özetin sonunda, FREUD’un “Totem ve Tabu”sunun özetini sunduğumuzda, bu konuları tüm ayrıntılarıyla okumak fırsatını elde edeceksiniz.) –  büyüsel-s i h i r s e l   d ü ş ü n m e (magical thinking) düzeyindedir.

                   “Çocuk Psikoterapisi ile uğraşabilmenin ilk koşulu, çocuklardaki  m a n t ı k   ö n c e s i (pre-logic) simgesel düşünüşü anlamaya çalışmaktır. Örneğin, bir tahta parçasıyla oynayan çocuk, ona paçavralardan bir giysi uydurur, onunla konuşur, isteklerini anlamaya çalışır, ne düşündüğünü sorar ve kendi ağzıyla, tahta parçalarına yanıtlar verir, ikili söyleşilere  koyulur, yiyecek ve içecek sunar, karton kutulardan ‘beşik’ yapıp onu içine güzelce yatırır.

                   “Üç yaşında bir oğlan, bir ikindi vakti, bir zeplin’in köy üzerinden uçup gittiğini görmüş, sonra da anne ve babasının hayranlıkla zeplin’den söz açtıklarında, ‘keşke biz de böyle bir hava gemisiyle bir yolculuk yapsak!’ diye de bir dilekte bulunmuş. Ertesi sabah uykudan uyanınca, çocuk, annesine anlatmış: “Zepline bindim, zepline bindim, sen de vardın anne, babam da vardı!”

                   “Bir ara, Frankfurt’tan bir bayan bana şunları anlatmıştı:
                     Gök gürlemesinin, şimşeklerin kenti kasıp kavurduğu bir akşammış. Nerdeyse iki buçuk yaşındaki oğlunu götürüp yatağına yatırmış. Oğlan beşikte ayağa kalkmış; oracıktaki bir düğmeyi açıp kapatarak elektriği yakıp söndürüyor, bir yandan da gururla şöyle diyormuş: ‘Jürg (çocuğun adı) de şimşek çaktırıyor, bak anne!”

                   “Artık emeklemeyi öğrenmiş, memeden yeni kesilmiş on bir aylık bir çocuk, şöyle bir o y u n uyduruyor: Et kırmızısı lastik bir topu kaldırıp kendisinden uzağa fırlatmakta, sonra da ağlayıp sızlayarak, üzgün ve mahzun, topu aramakta, onu bulacağım diye sağa sola seğirtmektedir. Topu bulunca da, neşeyle bir çığlık atıp iki eliyle ona

                                                                       -56-

sarılmakta, topu bağrına bastırıp ısırmaya çalışmakta, ağzından akan sularla topu ıslatmaktadır. Derken, yeniden, kaldırıp topu atmakta, emekleyerek ardına düşmektedir. Çocuk ne mesaj veriyor bize? O, memeden kesilme gerçeğini hem benimsemeye yanaşmamakta, hem de onunla uzlaşmaya, razı olmayı denemektedir (Üstesinden gelme-Mastery).

                   “Altı yaşındaki bir kızın davranışında ise bu  s i h i r s e l  özellik bütün açıklığıyla karşımıza çıkmaktadır. Kendisinden sekiz yaş büyük ablasıyla bozuşan kız, ablasının topunu çalıyor, sonra, eline bir bıçak alıp topu delik deşik ediyor. Bu işi yaparken, bir yandan da öfkeden gözü  dönmüş, ablasına şöyle bağırmakta: ‘Al! Al işte! Al sana! Nasılmış ha? Nasılmış?’ Besbelli, topa inen bıçak darbeleri, kızın, gelişmesinin o anında, ‘düşman’ gözüyle baktığı ablasına indirmek istediği bıçak darbelerinin yerini tutmaktaydı.

 II. BÖLÜM :  Ç o c u k s a l   T o t e m i z m ’ i n   D ı ş a v u r u m u

                    İlkel kabilelerdeki totemistik davranışlar, yani bir insan, hayvan ya da bitkinin  totem-tabu olarak algılanması, bu algılanan ‘parça’nın olduğu bir ‘bütün’ olarak yorumlanması, Latince terimiyle pars pro tuto, gelişen bir çocukta da, her kültürde, gözlemlenebilir.

                    Dr. ZULLINGER’in gözlemlerinden biri, FREUD’un çıkardığı “İmago” dergisinde 1927’de yayımlanmıştı. Biz de buraya alıyoruz (sa:.41-43).

                    “Alfred, köyünde ‘Horoz Kasabı’ (Güggeli Kasabı) diye isim takılmış ve bundan kıvanç duyan beş yaşında bir oğlan çocuğuydu. Günlerden bir gün, öğle vakti, evde, annesi ve babası arasında bir patırdı çıkmıştı. Çevre, yoksul bir çevreydi. Baba, bir fabrikada çalışıyor, keçi besliyor, çok başlı bir aileyi geçindiriyordu. Aile, köyün kıyı bucağında ufak, viran bir evde oturuyordu. Kavga sonucu, anne de baba da evi o günlük terketmişlerdi.

                    “Annesini döven babasına içerleyen küçük Alfred, evin arkasına koşarak oradaki bir örs üzerine oturmuş, bağıra çağıra ağlamaya başlamıştı. Alfred’in kendi söylediğine göre, bir tavuğa ‘veriştiren’ bir horoz çarpmış dikkatine. O saat gözünü kan bürümüştü oğlanın. Fazla düşünmeden hemen yerinden kalkmış, horozu yakaladığı gibi odun yarılan sundurmada almış soluğu. Oradaki yaklaşık otuz santimetre boyunda geniş ağızlı bir baltayı kaparak, hayvanın kellesini uçurmuş, sonra da uçurduğu kelleyi alıp gübreliğe atmıştı. Yaptığı son iş, kestiği horozu bir güzel kızartıp yemek olmuştu.

                    “Burada şunu görmekteyiz: Beş yaşındaki Alfred, babasının annesine karşı zalimane davranışını, horozun tavuğa karşı davranışı ile bir tuttuğu için, baba=horoz özdeşliği (identification) doğmaktadır: B a b a , o ğ l a n   i ç i n   t o t e m   h a y v a n ı n a   d ö n m e k t e d i r . Alfred’in horoza yaptığının ÖDİPUS’un babasına yaptığından geri kalan yeri yoktur. Üstelik, “totem hayvanı” öldürüldükten sonra Alfred tarafından yenilmektedir. Totem Hayvanı’nın yenilmesi, ağız yoluyla (Oral incorporation) bir  b a b a   ö z d e ş l i ğ i n i n (*)  doğmasını sağlamaktadır.

———————–
(*) Anna FREUD’ün isim annesi olduğu ”Saldırgan ile özdeşim” (Identification With Aggressor) eğer bu öyküde olduğu gibi zamanında çözülmezse ve özdeşim tamamlanmazsa, tarihte olduğu gibi bugün de ilkel kabilelerde izlediğimiz ’öldürdüğü adamın kalbini yeme’ ya da ’boynunda taşıma’ adetleri, ayni totemik özelliğe sahiptir.

                                                                      -57-
 III. Bölüm : H a y a l   k u r a b i l m e – f a n t a z i  evresi

                    “Üç çocuklu (5,5 y. erkek ‘Ödipal-üretral’, 4 y. erkek: anal-üretral, 2,5 y. kız: oral, anal) bir ailenin çocukları, anne ve büyük ebeveynleryle, kalabalık bir aile yapısı içinde yaşıyorlar. Baba savaşa gitmiştir. En büyüklerinden başlayarak, bir gün, çocuklar aralarında S a n g o i  Ülkesi diye gizemli bir ülke yaratır ve bir sürü ses kalabalığından ibaret b e r i  diliyle aralarında anlaşırlar. Çocuklar, bu özel ve gizemli ülkeyi ziyaret etmek için puding’den yapılı bir dağa tünel açarak gitmek zorundadırlar. Orada bir sürü tatlı içit’ler, nefis kurabiyeler de vardır (Oral!) O memlekette yalnızca çocuklar bulunmaktadırlar, kendileri gibi, amma o çocuklar son derece bakımsız ve cılızdırlar (Projeksiyon!) Sangoi’de birçok hayvan bulunup, en sevdikleri, boyları evlerinin tavanından yüksek fillerdir (Fallik!) Bu fillerin çok büyük kaka yaptıklarını da gözlemlerler, o denli ki, bu kaka’lardan yalnız bir tanesi, evlerinin bütün sebze bahçesini gübrelemeye yeter (Anal!). Geceleri, nereden geldiği belli olmayan su şellaleri akar durur ve tüm çocuklar bu suyla yıkanırlar, oynarlar (Üretral!)

                   “Durumun analizini yaparsak, kolayca görürüz ki, çocuklar, kendi gelişim düzeylerine paralel olarak hayal-fantazi kuruyorlardı ve o düzeyde işlevde bulunuyorlardı: Yiyip içme, büyük kakalar, filler ve su fiskiyeleri. Belli ki, bütün hayvanlar, insanların yerini tutmuşlardı. Düşünüş, sihirsel-büyüsel (ve ‘arzu doyurucu’ = wishful-thinking’), totemik bir özellik gösteriyordu. Tüm bu hayali yaşam, bir ara büyük-ebeveynlere de söylenmesiyle birlikte, babanın askerden dönmesi ve annenin yeni bir bebek sahibi olmasıyla sona erdi.” (Parantez içi ekler benimdir. İ.E.)

                   Hazır antropolojik konulara gelmiş ve çocuğun gelişiminde t o t e m  ve   t a b u’nun, A n i m i s m ’in  belirtileri söz konusu olmuşken, HOBART’ın tarihi, epik yapmış “Ontojeni (kişisel gelişim), Filojeni(tür gelişimi)nin bir tekrarından ibarettir!” sözünün ne denli yerinde olduğuna bir kez daha tanık olalım. Yani, eğer canlılar dünyaya bir tek hücre olarak gelmişler ve bugün hala tek hücreli (amip)lerin varlıklarının yanında, çok hücreli-memeli-en mükemmel ‘hayvan’ olarak insan mevcutsa; ve bir analoji-benzetme yaparsak, nasıl insanoğlu tek hücre halinde döllenip, dokuz aylık intra-uterin hayatta, kendi türünün on milyonlarca yıl boyunca geçirdiği evrimi, yani balık-kurbağa-sürüngen evrelerini tamamlayıp en son ait olduğu insan türü’nün bir ferdi olarak doğuyorsa; aynı  e v r i m s e l   y i n e l e m e , psiko-sosyolojik anlamda, bebek iken, on milyonlarca yıl evvel yaşanmış totemik hallerin tekrarlanması, büyüyünce, yeniyetmelik yıllarında dışarıya ‘avlanmaya’ gitmesi, türünün babasıyla şu ya da bu şekilde özdeşmesi ve insan olarak özerkliği şeklinde sosyal yaşam (bilinçötesinden c o l l e c t i v e  u n c o n s c i o u s’un JUNG- da yardımıyla) tekrar hayata geçiyor.. Bu nedenlerle, sizlere FREUD’un en çok saygı gören ve hepimizin başlangıçlarına, totem’e, kudret sembollerine, aile içi evlenme tabu’suna, din’lere başlangıç teşkil eden inanç sistemlerinin tomurcuklarını veren “TOTEM and TABOO” (Totem ve Tabu) makalesinin bir özetini yapacağım.
 

                                                                      -58-

        Sigmund FREUD’un “T o t e m   v e   T a b u”sunun (Totem and Taboo) özeti          (S. Freud’un “Collected Works” ve “Cumhuriyet Yayınları – Niyazi Berkes’den alımlarla)

                  Avustralya yerlileri arasında  T o t e m i z m  sistemi, bütün  d i n s e l  ve  t o p l u m s a l  kuramların yerini almaktadır. Avustralya boy’ları, küçük küçük birtakım klan’lara ayrılmışlardır. Bunların her biri, kendi totem’inin adını alır.  TOTEM, kuram olarak, yenebilen ya da tehlikeli ve korkunç bir hayvan, ender olarak da bir bitki (ya da yağmur, su vb.) bir “doğa” varlığıdır. Totem’in bütün klan’la özel bir ilişkisi vardır. Totem, herşeyden önce, klan’ın  a t a’sıdır. Bunun yanında, onun koruyucusu ve gözeticisidir de. O, çocukları tanır ve korur. Klan halkı bu nedenlerle adeta bir tutkuyla klan hayvanını öldürmez ve yemez. Zaman zaman yapılan şölenlerle, bu yasaklanmış hayvanlar yenebildikleri gibi, bu totem’lerin hareketleri ve özellikleri törenlerle temsil edilir. Buna, yazımızın sonunda döneceğiz.

                 Psikolog-Antropolog FRAZER’e göre, totem bağı, kan ya da aile bağı’ndan daha güçlüdür. Totem’in ‘anne’ tarafından geçme durumunun, ‘baba’ tarafından geçme durumundan daha önce olduğu muhakkak gibi görülüyor. Kabile’lerde kural (ki aynı zamanda yasa’dır) şudur: Aynı totem’e bağlı olanlar, birbirleriyle cinsel ilişkide bulunamazlar. Bu, “tabu”dur. Bu kural, “dıştan evlenme”yi  (exogamy) zorlar. Bu yasak bozulduğunda, cezası genellikle ölümdür. Kadın ya da erkek, klan arkadaşları tarafından öldürülür. Bazan vaka, ‘zaman aşımı’na uğrayabilir.

                 Yeni Güney GAL’de, Ta-ta-thi boy’unda, bu suşu işleyen erkek öldürülür; kadın, öldüresiye dövülür ya da mızraklanır. Çocuk doğurmakla sonuçlanmayan sevişmeler için aynı ceza uygulanır, ama arada yorum farkı vardır. T o t e m , kalıtım yoluyla geçer. Örneğin, baba  KANGURU’ya bağlıysa ve örneğin EMU toteminden bir kadınla evlenirse, kız ve erkek tüm çocuklar EMU olur. Baba, EMU olan kızıyla cinsel ilişkide bulunabilir. Totem’in ‘baba’ tarafından geçmesi durumunda, baba ve çocuklar KANGURU olur; o zaman baba, kızıyla ilişkide bulunamaz, ama oğul, anayla ilişkiye girebilir. Genel kurul: Aynı totem’den gelmiş herkes kan akrabasıdır, yani bir ailedendir. 

                 Rahip L. FISON’un: “Topluluk Evliliği”nde belirttiği üzere, birden fazla erkek, birden fazla kadın üzerinde kocalık haklarına sahiptirler. Anneler aynı olmadığı halde, tüm çocuklar kardeş sayılırlar. Avustralya yerlilerinin çoğu, “evlilik grupları” (f r a t r i) denen iki parçaya ayrılmışlardır, bunlar da dört “ikincil fratri”lere ve tümüyle, on iki  t o t e m  grubuna ayrılırlar. Her topluluk “egzogam”dır. Bu tür kuramlarla, sanki ensest (aile içi cinsiyet) korunmuş oluyor.

                 Bu  “ensest korkusu”, bugün bile birçok toplumlarda da izlenmektedir:
                 YENİ HEBRID’lerde, L e p e r s  Adası’nda, oğlan çocuk, annesinin evini belirli bir yaşta (belli ki ergenliğe yaklaşırken) terkeder, diğer oğlanlarla birlikte bir kulübede yaşar. Yemek yemek için annesinin evine gidebilir, ama orada eğer kız kardeşine rastlarsa, oradan hemen uzaklaşır. Yolda kız kardeşine rastlarsa, kız hemen bir çalılığın arkasına gizlenir. Oğlan, kız kardeşinin ismini bile ağzına alamaz. Anne, yemeği oğlanın kulübesine getirdiğinde, onunla hiçbir şey konuşmadan yalnızca yemeği onun önüne kor, döner gider.

                                                                       -59-

                 YENİ BRİTANYA’da, G a z e l l a  yarımadasında, bir kız, evlendiği andan başlayarak erkek kardeşiyle konuşamaz, onun adını bile ağzına alamaz, ismini ancak bir simge ile anlatabilir.
 
                 YENİ MECKLENBURG’da, kardeş çocukları birbirlerine yaklaşmaz, ellerini sıkmaz ve birbirlerine armağan vermezler. Biri diğerine beş-on adım mesafeden seslenir. Bir kız kardeşle cinsel ilşkide bulunma suçunun cezası, asılma yoluyla ölümdür.

                  SUMATRA’da  B a t t a’lar  arasında, bir erkeğin kendi kız kardeşiyle birlikte bir toplantıda bulunması yasaktır.

                 ZULU’da, K a f i r’ler arasında, bir adam, kaynanasından utanır ve onun bulunduğu yerde birlikte olamaz. Zulu’lu bir kadın bu konuda şu yorumu yapıyor: “Onun, kendi karısını büyütmüş olan memeleri görmesi doğru değildir.”

                                                                      *      *
 
                 T a b u  (Taboo) sözcüğü Polinezyaca bir sözcüktür. Bunun, bugüne dek bulunmuş en uygun bir karşılığı yoktur. Bizler için ‘tabu’, a) ‘kutsal-kutsallaştırılmış’tır (sacred)’, b) ‘tehlikeli, yasak, kötü’ (dangerous-forbidden) anlamlarına gelir.
                  WUNDT, tabu’ için, “insanlığın yazılmamış en eski yasası dır” diye yazar.  Northcote THOMAS, Encyclopaedia Britannica’daki makalesinde şunları der:
 
                 “Tabu’nun amaçları çeşitlidir:

a) Önemli kişilerin (başkan, rahip) ve benzerleriyle eşyanın kötülüklerden korunması,
b) Zayıfların, örneğin kadınlar ve çocuklar, korunması,
c) Belli besinleri yeme, ‘ceset’le kalmama ve ona dokunmama,     
d) Doğum, erdirme (initiation), evlenme, cinsel etkinlikleri koruma -seremoniler-,
e) İnsanları, tanrıların ve cinlerin öfkesinden ya da gücünden koruma,
 f) Mal, mülk, tarla, araç koruması.

                 Tabu yasağını çiğneyen bir kimsenin, sanki tehlikeli “güç yükünü emmiş gibi”, tabu olan şeyin kendisine girdiğine inanılıyor. Buna biraz ilerde gene döneceğiz.

                 Şimdi burada biraz da  A N İ M İ Z M’ den bahsetmek isteriz.
 
                 A n i m i z m, dar anlamda, “ruhla ilgili kavramlar kuramı”, geniş anlamda ise, genellikle “tinsel varlıklar” kuramıdır. İlkel İnsanların inancına göre, dünya, insanlara iyilik ya da kötülük yapan birçok ruhsal varlıklarla doludur. D o ğ a  olaylarının nedenleri, c i n’lere ya da  ş e y t a n’lara yüklenir. Yalnızca hayvanlar ve bitkiler değil, cansız şeylerin de ruhlarla canlandırıldıklarına inanmaktadırlar. İnsanlarda da, bulundukları yerden ayrılarak başka varlıklara geçebilen ruhlar vardır.  C i n l e r , bedenden kurtulmuş ruhlardır.

                                                                      -60-

                 İlkel insanların bu d u a l i s m: ruh ve beden ikiliği görüşüne, ‘düş’ ve ‘ölüm’ olaylarıyla vardıklarına şüphe yoktur. ANİMİZM’e genel olarak bir düşünce sistemi olarak bakabiliriz. O, tüm dünyayı, bir noktadan, bir “süreklilik”(continuité-continuity) olarak kavrayan bir açıklama verir. Böylece, üç dünya  d ü ş ü n c e  sistemi var oluyor demektir:
 
                 1) A n i m i s t i k (Mythic) -Sonraları, ‘din’i doğuracak olan mit’sel (mythic) esasları taşır- ,
                 2) D i n s e l  düşünce sistemi, ve,
                 3) B i l i m s e l  düşünce sistemi.

                 İ l k e l l e r d e  çok rastladığımız  b ü y ü  ve  s i h i r  konularına gelince:

BÜYÜ :  Belirli koşullar altında insanlara nasıl davranılıyorsa, r u h’lara da öyle davranma yoluyla, yani onları hoşnut etme, uzlaştırma, bizi kayırmalarını sağlama, gözlerini yıldırma, güçlerini ellerinden alma, kendi istenci altına sokma yoluyla etkileme sanatı’dır.

SİHİR :  Sihir, temel olarak, ruhlarla uğraşmaz; bildiğimiz özel psikolojik yöntemler yerine, özel araçlar kullanır. Bu daha eski ve daha önemli bir animizm tekniğidir. Sihir, çok çeşitli amaçlara hizmet eder: D o ğ a  olaylarını, insanın istencine bağımlı kılar; insanı, düşmanlarından ve tehlikelerden korur; insanlara, düşmanlarına zarar verme gücü kazandırır. Sihir’, E.B. TYLOR’un dediği gibi, “zihinde kurulan bir ilişkiyi, gerçekte olan bir ilişki sanmak”tır. Sihirle, yağmur da yağdırılır ve meyve de verdirilir. Toprağın verimli olması yolunda halen kullanılan sihir pratiğinden biri de, JAVA’nın bazı yerlerinde, pirinçlerin çiçeklenme zamanında, geceleyin tarlada cinsel çiftleşme yapma adetidir.

                 FRAZER’e göre, öykünme ile yapılan sihir’e “homeopathic” sihir (benzeri ile yapılan etki, tedavi yöntemi.İ.E.) der. Yani, yağmur yağmasını isterseniz, yağmur gibi görünen ya da yağmuru anımsatan bir şey yapmanız yeterlidir. Sihrin diğer bir türü de, kötülük edilmesini istenen kişiden herhangi bir şey, örneğin saç, tırnak ya da giysisinin bir parçanın alınması ve onlara düşmanca bir şey yapılmasıdır (örneğin yakma, toprak altına gömme, denize -akan suya-atma İ.E.). Ayni şekilde ad. İsim, bir adamın kişiliğinin bir parçasıdır; onun için adamın ya da onun ruhunun ismi bilinirse, o adı taşıyanın üzerine de etki gücü kazanılmış olur.

                 Eğer insanın dünya anlayışının, yukarda söylenen evrimini kabul edersek, yani  “animistik”  evreden sonra “dinsel” evre ve ondan sonra “bilimsel” evre geldiğini kabul edersek, ‘düşüncelerin salt erki’nin gelişmesini, bütün bu evrelerde izlemekte güçlük çekmeyiz. A n i m i s t i k  evrede insan, salt erk’in kaynağının kendisi; D i n s e l  evredeyse tanrılar olduğuna inanır. Yaşama karşı  B i l i m s e l  tavırdaysa, artık insanın salt erk’ine yer kalmamıştır: İnsan küçüklüğünü (ve sınırlılığını, tabiyetini, ölümlülüğünü, İ.E.) kabul etmiştir ve bir boyun eğme duygusu içinde bütün diğer doğal zorunluklar gibi,  ö l ü m’e de boyun eğmiştir. 

                                                                        *      *

                                                                          -61-

                 Tekrar  T o t e m  konusuna dönersek, “totem”i “fetiş”ten farklı kılan şey, onun  t e k  bir şey değil, genellikle bir hayvan ya da bitki türü olabileceğiidir.

                  En az üç  t o t e m  türü sayılabilir:

1) Tüm  b o y’un ortak totem’i olan ve kuşaklardan kuşaklara geçen “boy-klan totemi”,
2) Boy’un tüm erkek ya da kadınlarıyla ilgili olan “cinsellik” totemi, ve,
3) ‘Birey’le ilgili olan ve çocuklarına geçmeyen “bireysel totem”.

                  T o t e m i z m , ‘toplumsal’ olduğu kadar ‘dinsel’ bir sistemdir de; zira, toplumsal sistem, genellikle, dinsel sistemin izlerini yaşatır.

                  B o y  tarafından bazen totem hayvanlarından örnekler yetiştirilir, ve “tutsak” olarak korunur. Ölü bulunan bir totem hayvanının öldürülmesi gerekirse, bu, ancak,  b a ğ ı ş l a n m a   i s t e ğ i   a y i n l e r  ve  t ö v b e   t ö r e n l e r i’yle yapılır. B o y , totem’inden korunma ve sabır bekler. Totem olan hayvanın bir ev yakınında görülmesi, çoğu kez bir ‘ölüm’ haberi sayılır, totem, kendisinin olanı almaya gelmiştir.

                 Bir  b o y’un üyeleri, totem’le ilişkilerini birçok anlamlı yolla güçlendirmeye çalışırlar: Totem hayvanının derisini giyip ona dıştan benzemeye çalışarak ona öykünürler, totem’in resmini vücutlarına dövdürürler. Doğum, erkekliğe erdirme (initiation) ya da cenaze alayı gibi törenlerde totem’le bir özdeşme (identification) süreci, ‘davranış’ ya da ‘söz’le yapılır. Boy’un bütün üyeleri, totemlerine benzeyen kılıklara girerek ve onlar gibi devinimler yaparak dans eder, bunlar da birçok sihir ve din ereğine hizmet eder. Sonunda, totem hayvanının ayinlerle öldürülmesi törenlerine sıra gelir.  Tüm bunlara ya da çeşitli türlerine, Şamanlık törenlerinde de rastlamaktayız.

                          TOTEMİZM’İN KÖKENİ ÜZERİNE GÖRÜŞLER

a)  S o s y o l o j i k   Görüşler

                  Sosyolog S. REINACH, Totemizm’in, “Sosyal dürtü’nün aşırı bir gelişmesi”nden (une hypertrophie de l’instinct social) ibaret olduğunu söyler.

                  Emile DURKHEIM da, 1912’de yayımlanan “Din Yaşamının İlkel Biçimleri” adlı yapıtında, t o t e m’in, “toplumsal dinin bir simgesi” olarak kaydeder.

                  FRAZER, psikolojik görüşünün ötesinde, GILLEN ve SPENCER isimli Orta Avustralyalı iki araştırıcının bulgularına dayanarak, şunları ileri sürmektedir:

                  Orta Avustralya’da yaşayan ARUNTA  Boy’larında şu yapı ve işlevler gözlenmektedir:

——————–
(*) Fetiş:  Kişinin, duygusallık hissettiği kimseden -genellikle haberi olmadan-, cinsel bir simge olarak, onu temsilen aldığı herhangi bir cisim, örneğin firkete, saç, elbise parçası vb.

                                                                        -62-

 1)  A r u n t a   B o y’u , bir takım  t o t e m  oymaklarına ayrılmıştır. Ama, totem, kalıtsal değildir, bireyler tarafından belirlenir;
 2)  T o t e m  oymakları  “egzogam” değildirler;
 3)  T o t e m  oymağının işlevi, ‘sihir’ yoluyla yenebilen totem hayvanını üreten ve  I n t i ş i u m a  denilen bir ayin yapmaktan ibarettir;
 4)  Arunta’ların gebelik ve yeniden doğuş üzerinde ilginç inançları vardır. Onlara göre, kendi totemlerinden bir ölünün ruhu, yeniden doğmak için, bazı yerlerde pusuda bekler ve buralardan geçen kadınların vücuduna girer. Çocuk doğduğu zaman, anne, çocuğunu hangi ruhta gebe kalarak doğurduğunu bildirir.  İşte bu, çocuğun totem’ini belirler.  Aynı şekilde, onların inancına göre, gerek ‘ölü’nün ve gerekse ‘yeniden doğan’ın ruhları,  Ş u r i n g a  denen ve bu yerlerde bulunan garip birtakım taş parçalarına bağlıdır. Bu kavim-boy, gebeliğin, cinsel ilişkinin sonucu olduğunu bilmeyen en ilkel türlerinden biridir.

b)   P s i k o l o j i k   Görüşler

                  FRAZER’e göre, t o t e m , ilkel topumlarda, bireyleri korkutan tehlikelerden kaçmak için, ruhun sığındığı güvenceli bir sığınaktır.

                  Hollandalı yazar G.A. WILCKEN’e göre, ‘totemizm’le ‘ruh göçü’ arasında bir bağ vardır. Yaygın inanca göre, “ölülün ruhunun göçtüğü hayvan bir kan akrabası, bir ata olur ve onun nedeniyle saygı görür.”

                  Mac LARINAN ve birçok yazarlar, egzogami’nin, boy’larda ensest’in önüne geçmek için yaratılmış bir kurum olduğuna inanırlar. Bu fikrin orijininin de, kadına zorla sahip olunduğu birçok eski, vahşi adetlerin artıklarından çıkmış olabileceği kanaati vardır.

c)   F R E U D’un   P s i k a n a l i t i k   Görüşleri

                  FREUD’a göre, kıskanç (Ödipal) baba, erginlik çağına gelen oğullarını kovarak, “çadırımdaki kadınlara hiçbir erkek eli değemez!” kuralını koyar. Zamanla bu kural, alışkanlık haline gelerek, “yerel öbek içinde evlenmek yasaktır” biçimini almıştır. Yerel öbeklerinin adlarının devekuşu, karga, kanguru, kuş vb. olduğunu düşünürsek, kural şuna döner: “Aynı hayvan adını taşıyan yerel öbek içinde evlenmek yasaktır; bir kuş diğer kuşla evlenemez!”

                   Başlangıçlarda birkaç kez sözü geçen, “tabu, kutsal totem’i yeme” ve “kurban” konularında şunları ekleyelim:

                   W. Robertson SMITH, 1907 de yayımladığı “İbranice, Finikece ve Arapça gibi Sami Dillerini Kullananların <Semites> Dini-” (The Religion of The Semites)  adlı yapıtında, “sunak”ta  k u r b a n   v e r i l m e s i  adetini, eski dinlerin ayinlerinde temel bir bölüm olduğunu gösterir. K u r b a n , eski kabilelerde, T a n r ı’yı barıştırma ya da kazanma amacıyla ona bir tür armağan sunma anlamına geliyordu. Garip nokta şu idi ki,  T a n r ı , ‘bitki’ türünden gelen kurbanları yalnızca kendisine sakladığı halde, ‘hayvan’ türünden gelen kurbanları, kendisine tapınanlarla paylaşıyordu. Dinsel görev, toplumsal

                                                                      -63-

borçların bir parçası idi. Hiçbir bayram, kurbansız kutlanmazdı. Bir bedeviyle birlikte bir lokma yiyen ya da sütünden bir yudum içen bir kimsenin artık ondan bir düşman olarak yakınmasına gerek yoktu. K u r b a n   Y e m e ğ i’nde bulunan her konuğun, kurban hayvanının kanına katılması, o  b o y’da suç işleyen bir bireyin bütün  b o y  tarafından öldürülebileceği kuramının iki ayrı anlatımıdır. Yani, kurban bayramı b o y’un bir organı gibidir; kurban kesen topluluk, topluluğun tanrısı, kurban edilen hayvan, hepsi bir kandandır ve aynı oymağın bir parçasıdır.  O kurbanı yemek, (a t a l a r ı n  kanını  e n t e r n a l i z e   e t m e k , İ.E.) kutsal bir bağ yaratmaktadır.

                   Bu iş yapıldıktan (yani, t o t e m  hayvan öldürüldükten ve topluca çiğ çiğ yenildikten sonra), öldürülen hayvan için  a ğ l a n m a k t a d ı r ,  y a s   t u t u l m a k t a d ı r . Niye? Yanıt: Suçluluk duygusu.  Zira, PSİKANALİZ bize, totem kurbanının gerçekte baba’nın yerine konmuş bir şey olduğunu göstermektedir.

                   DARWIN’in de ilk kez gösterdiği gibi, “ilkel insan sürüsü”nde, bütün kadınları kendine saklayan, büyüyen oğulları sürüden kovan güçlü, korkunç bir baba vardı. Şimdi FREUD, t o t e m’in oluşumuna, totem hayvanının yenilmesine ve ardında da  y a s  tutulmasına ışık tutan şu varsayımı sunuyor: “Bir gün sürüden kovulmuş olan kardeşler birleşir, babalarını öldürerek yer ve böylece babanın sürüsüne bir son verirler. Güçlü ilk baba, bütün kardeşlerin kıskandığı ve korktuğu bir örnektir. Şimdi onu yeme yoluyla, onunla özdeşleşmiş olmakta ve her biri onun gücünden bir parça kazanmaktadır.

                   İnsanlığın belki de ilk bayramı olan  t o t e m   ş ü k ü r ü , bu cinayetin birçok şeyi, en başta toplumsal örgütlenmeyi, ahlak kurallarını ve  d i n i   b a ş l a t a n  bu unutulmaz olayın yinelenmesi ve anılması olmuştur.

                   Siyasetle hiçbir ilgim olmamakla beraber, her ulusun toplumsal yaşam ve tarihinde, evvela çok saygı gösterdiği (içinden belki de kıskandığı, kişisel baba yerine koyduğu?), milletçe takdir edilmiş ve yüksek makamlara konulmuş değerli kişiler yetişmiştir. Osmanlılarda, bir savaş bozgununda hemen sadrazamlarının cellat edilmeleri, üzerinde çalışılması gereken bir konudur. Cumhuriyet tarihimizde de, zamanında çok saydığımız, geçirdiği uçak kazasından sonra neredeyse ‘peygamber’ mertebesine konmuş bir siyasi kişinin ve daha başka benzerlerinin, bir seri toplumsal olaylardan sonra, asılıp, idam edilip, defnedilip, bir süre sonra, sanki suçlu hissedilmiş gibi yeniden “itibarlarının iadeleri”, Freud’un makalesinin derin anlamı ve değeri konusunda bizleri düşündürmelidir. 

                                                                      -64-

                   OYUN’UN  BİLİŞSEL (Cognitive)  GELİŞİMDEKİ  ROLÜ

                  Mrs. Lieberman (U.S.A.) 1965’de 93 “yuva” (kindergarten) öğrencisinde gözlemler yaparak “Oyunculuk ve Yaratıcılık” (Playfullnes and Creativity) adlı bir makale yazdı. Yaptığı gözlemlerin ana hatları şunlardı:

 . Ne kadar sıklıkla, oyun esnasında çocuk spontan fiziksel hareketler yapıyor?
 . Çocuk oyunda ne kadar spontan mutluluk ve neş’e sergiliyor?
 . Çocuk oynarken çevresi ile ne dereceye dek bir iletişime giriyor?

                  Tüm bu gözlemlerde çocuğun temel zekasının da bir rolü olduğunu kabullenmekle beraber, ‘Oyunculuk’: Oyun oynayabilme yetisi ile çeşitli yaratıcı yetilere sahip olma arasında olumlu bir etkileşim bulundu.

                  Çocuk oyun oynarken, iletişim ve mesafe duyu ve yeteneğini de arttırır. Büyük bir olasılıkla, her oyunun bir çocuğa çok özel ve yeni bir yaşantı getirdiği bir gerçektir. Her oyunla, çocuğun ‘kendini ifade etme’ (self-expressiveness) ve ‘kendini ödüllendirme’ (self-rewarding) yaşantısı artar. Böylece, Piaget’nin de belirttiği gibi, gelecekteki  “u y u m s a l” (adaptive) yanıt ve süreçlere (subsequent adaptive responses) potansiyelini arttırır.

                   Brian Butlon-Smith 9 kindergarten kız çocuğunda tabak takımları ve bebekler; aynı kindergarten’de 9 erkek çocuğunda araba, tır ve blok’lar ile bilişsel gözlemler yaptı. Her iki cins çocuklar, ellerindeki materyali ‘tarif’lerinde birbirlerine eşdeğerdi, ama ‘cinse özel’ kullanış yorumlarını, ait oldukları cinsiyet gurubunda daha açıkça belirttiler.
 
                   Tic-Tac-Toe (Kağıt üzerinde, iki yatay ve iki dikey çizgi çizilerek kolayca elde edilebilen dokuz haneli bir kare içinde, iki kişinin sırayla birer birer, toplam üçer taş koyarak, düz ya da çapraz olarak bir sıra yapabilme yoluyla yeneni belirleyen basit ama yarışmalı bir oyun) oyununda da,  c i n s l e r e   ö z e l  farklılıklar saptanmıştı:
 
ERKEK:  Kazananlar (Winners):  Stratejist’ler, aritmetikte iyi ve çabuk karar verebilenler,
                Çekimserler (Drawers):  Daha az özgün, ebeveyn ve öğretmenlerine daha bağımlı;

KIZ:        Kazananlar:  Agresif, oğlansı (tomboyish) davrananlar,
                Çekimserler:  Pasif, hanımkızlar.
 
 
                                                                      -65-

 K ü l t ü r e l   açıdan bakarsak:

F İ Z İ K S E L    B A Ş A R I  (Skill)  Oyunları :  ‘Avcılık’ ve ‘mızrak atan’ kültürlerde seçenek ve eğitim’de değer kazanır.

Ş A N S  Oyunları :  Yetenek’den ziyade şans ana faktör olduğundan, gerçek yeteneklerin çoğu kez cezalandırıldığı oyunlar; ya da, d i n s e l – k u t s a l  törenlerde sonu belirten kararın, yetiden çok inanç sistemlerine bağlı olan oyunlar.

S T R A T E J İ   Oyunları :  İtaat ve sadakat’in ve diplomatik davranışların (diplomacy) ön planda olduğu oyunlar.

 Genellikle, o y u n (play), eğlence ve y a r ı ş m a   o y u n l a r ı (games) ve  b i l i ş s e l   g e l i ş i m  arasında bir bağlantı olduğuna inanılır.
                                                                 -Devam edecek-                

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>