OYUN TEDAVİSİ – Modaliteler (3) (28-42)

                                                                        -28-

                  “Modern devirlerde, hekimliğe çok özel bir şekilde pratik bir katkıda bulunan bir bebek türü, müteveffa Dr. Julian CHASE’in eşinin mucidi olduğu “CHASE Bebekleri”dir. Bayan Chase, bir hobi olarak, arkadaşları ve dostlarının çocukları için bezden bebekler yapardı. 1910’da, Amerika’nın Connecticut Eyaletinin merkezi olan Hartford’daki bir hastanenin başhemşiresi, Bn. Chase’den, öğrenci hemşirelerin eğitiminde kullanılmak üzere ‘hayat-canlı’ boy’da bir bebek dikmesini rica etti. O zamana kadar öğrenciler, sıvıları içinde tutan mekanik mide’leri içermeyen, samanla doldurulmuş bez bebekler (dummies) kullanırlardı. Bu bebekler, kız ve erkek anatomik yapıtlarının ötesinde, burun ve kulak kanalları bile enjeksiyonlara hazır bir şekilde imal ediliyor ve kullanılıyorlardı.

                  “Bu tip  m e d i k a l   b e b e k’lerin ataları; Avrupa’da, özellikle Fransa, İtalya ve Almanya’da, 16. ve 19. y.y.ları arasında “anatomi” eğitiminde kullanılmışlardı. Bu ‘bebekler’, genellikle çift ve kız olanları hamile olarak yapılırlardı. Kollar ve omuzlar fildişi menteşelerle vücuda bağlı olup, hareket ettirilebilirlerdi. Vücudun diğer parçaları da, örneğin karıniçi organları, muayene ve tedavi için de çıkarılabilecek şekilde yapılmışlardı.

                  “Bundan yüzyıllar öncesi, Ç i n l i l e r, tıp’ta “fildişi bebekler” kullanmışlardı. Hiç bir doktora, kendinden yukarı sosyal klastaki bir kadına, muayene amacıyla bile dokunma izini verilmediği için, öyle bir hanım hastalandığında, vücudunun hasta organını böyle bir bebekle tarif ederdi. Şöyle ki, elini bir perde aralığından ileri uzatır, doktor da ancak onun nabzını sayabilirdi. Sonra, hasta, parmağıyla, fildişi bebeğin ‘hasta’ organını işaretlerdi. Bazen de hanımefendinin nedimesi, figürü alıp doktora bizzat kendisi onun üzerinden bilgi verirdi. Bu tür bebeklere: “Lady Doctor Dolls” (Bayan Doktor Bebekleri) ismi verilmişti. Bunların, evlenmek üzere olan genç kızlara, anneleri tarafından bir hediye olarak verilmesi adettendi.

                  “Amerika Birleşik Devletlerinin “İç Savaşı”nda, Güney Birliklerini temsil eden ‘Confederate Army’ Müzesinde, “Casus Bebek”, ziyaretçileri hala mest eder. Söylentilere göre bu bebek, Gen. Patton Anderson’un yeğeninin kumanda ettiği kıtalarda elden ele geçerek, normalden büyük, yapma kafasında, yaralılara ilaç taşırmış. Daha yakınlardan örnek verirsek, II. Dünya Savaşı’nda, yukardaki gibi ‘mesaj’ taşıyan bebeklerin de kullanıldığı söylenir.”
                  Biz hekimler, özellikle psikolog-psikiyatr, sosyal çalışma uzmanları ve adli tıpçılar, bugün bebekleri, mahkemelerde “ç o c u k   c i n s i y e t   i s t i s m a r ı” vakalarında başarı ile kullanamaktayız. Diğer bir gözlemim de, elli beş yıl psikiyatri praktisinden sonra, kız çocuklarının da, değişen zamana ve alışılagelmiş sosyal rollerin değişme sürecine ayak uydurarak,  “doll-house” oyunlarına eskiden olduğu kadar rağbet göstermemeleridir.

                                                                           *

                                                                        -29-

                   Ç o c u k  v e  o y u n  ilişkilerinde, şimdiye kadar, ilerde de aynen olacağı gibi, İngilizce konuşan ülkelerin, yayınları genellikle İngilizce dilinde olan diğerlerinin görüşlerini aktardık ve aktarmaya devam edeceğiz. xvııı. yüzyılın düşünce, hak ve özgürlüklerinin lideri, ROUSSEAU, VOLTAIRE gibi düşünürlerin yurdu ve xx. y.y.’ın başında Viyana’dan “Avrupa’nın kültür merkezliği”ni ele geçiren Paris-Fransa’dan, nedense beklendiği kadar psikolojik, psikanalitik hamleler gelmedi. Freud’un havarilerinin çoğu Amerika’da yeşerdi, daha sonraları da, yine bu Yeni Dünya, psikiyatri konusunda , hem teori ve hem de pratik alanlarda tüm dünyaya liderliğini kabul ettirdi. Fransa’dan da PIAGET gibi, hayatını Çocuk Gelişimi ve Zeka’sına vakfetmiş bir devin ötesinde, genel psikanaliz alanında yalnızca bir LACAN geldi ve o da, özellikle memleketimizde, hakkında yazılan bir iki kitapdan öteye bir iz bırakamadı. Ama bu demek değildir ki Fransa’da hiçbir şey olmuyor, hayır, bu yüksek kültürlü devletin, belki günlük yaşamda lisanı eskisi kadar yaygın bir şekilde geçer akçe kullanılmıyor gibi görünüyor, fakat Fransa hala Fransa’dır. İşte zamanımızın tanınmış Fransız büyük hocalarından, Prof. Jean CHATEAU’nun (4), “Ç o c u ğ u n   O y u n u” (Le Jeu de L’Enfant) isimli klasik ders kitabından yaptığım küçük bir çeviriyi okuyucularımıza sunuyorum.

              Kitabın birinci bölümünde, Prof. Chateau,  o y u n u n   m o t o r   ö ğ e’ sini ele alıyor. “Oynamak, haz almaktır,”, diye başlıyor; “Küçük çocuklarımız için oynamak, eğlenmektir,” diyor, “O bunu, daha hatta beşikte iken bile, ayaklarını, ellerini sallayarak, sesini kullanarak ifade eder. Yürümeye başlayınca evcil koyunlarla ve kumrularla, daha sonra da evdeki küçük şeylerle kendini eğlendirir. Onun için oyun, arayıp da haz bulacağı herhangi bir şeyi arama özgürlüğünden başka bir şey değildir. Ne kadar sevse de, bonbonları yemek, oynamak değildir ama haz doğmaksızın oyun olamaz. Özellikle çocuk, üç yaşından sonra, oynamak isterse, bu, ne dürtülerini tatmin ve ne de organlarını fiziksel olarak geliştirmek için değildir: mutlaka, mutlaka istediği, arzu ettiği içindir.

              “O y u n, çocuğun ‘gelişim’inin ve ‘kendiyle bütünleşme’sinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Hayvanlar da oynar. Doğa, onların spontan-kendiliğinden hayat bulan fizyolojilerinin son sınırlarını belirtmiştir. Az oynayanlarda da çok oynayanlarda da, oyun, hayvan türlerinin gelişmelerine yardım eder. (Bu kitabın değeri, insan ve hayvan bebeklerini kısmi de olsa kıyaslamasından da geliyor.)

              “Çocuk, oyununu, iş gibi önceden hesaplamaz; bu yeti, anide gelişir ve sahnelenir. Psikanalist’ler, pek de abartmayarak, oyunun çocuğa erotik bir haz verdiğini iddia ederler. Böyle olsun ya da olmasın, çocuk, sıradan bir oyunun verdiği haz ile erotik bir oyunun arasındaki farkı bilir. Çocuk, “haz” (pleasure) prensibine uyarak hazdan haza koşar: bir oyun oynar, haz duyar; sonra, bir çikolata yer, yine haz duyar. Çocuğun oyundan aldığı zevk, cinsellikten aldığının tersine, aktif ve işlevseldir. Çocuk, oyun zevkini yineleye yineleye  m o r a l  değerlere varır. Diyebiliriz ki, çocuğun oyununun motor ögesi, moral bir öge’dir; ladik (oyunsal) haz da moral bir hazdır. Hayvanların oyunlarının insanlara kıyasla daha fonksiyonel ve ‘aşağı’ (inferior) ve ‘yüksek’ (superior) nitelikleri ortaya koymalarında bir araç olarak da kullandıklarını gözlemleriz. Hayvanlarda, ister dürtüsel ister fonksiyonel olsun, ‘üstünlük’ (superiority), daha yaşamsal bir değer taşır. Uygarlaşmış ve ‘alet kullanan’ (Homo sapiens) insanda, oyunlar, taklit ve hayali, sanatı, bilimselliği ve hatta din gibi inanç sistemlerini de içererek, daha mantıki, sosyal değerlerle daha işbirlikçi ve yarışmacı bir şekilde, her iki tarafın da önceden kabul ettikleri kurallara uymaya çalışarak oluşur. Çoğu kez de, o kuralların doğru uygulanmaları için, bir hakem tayin edilir (Homo ludens).

                                                                        -30-

                “Unutmamak gerekir ki, hayvan yavruları çok daha hızlı gelişir ve insan yavrularının yıllarca izlemek zorunda olduğu sıkı moral ve sosyal disiplini izlemezler. Bir  b a b u n, doğduğundan on beş gün sonra yürümeye başlar ve dokuz aylıkken, türünün tüm cinsel işlevselliklerini pratiğe koyabilir. Üstüne üstlük, kırk beş yaşına kadar da yaşar. İnsanlara kıyasla babun’ların çocukluk süresi, genel yaşamlarının beşte biri kadardır. Bu, insanlarda, gençlik çağını da katarsak, üçte biri kadardır, yani oldukça kısadır.

                “Bir  ş e m p a n z e, yedi aylıkken, köpek dişleri hariç, hayatboyu taşıyacağı dişlere sahip olur. Onun on aylıkken eriştiği ‘kemikleşme’ düzeyi, yedi yaşındaki bir çocuğunkine eşittir. O, altı aylıkken küçük adımlarla yürüyebilir, bir yaşında da dimdik-erekt haldedir.

                “BUYTENDICK, mamafih, yazmıştı: ‘İnsan ve hayvan yavrularını, motor hareketlerin hakim olduğu ilk evrelerin ötesinde karşılaştırmak çok hatalı olur, zira, insan yavrusu yaşam için anne -ya da benzeri- bir bakıcıya, koruyucuya sürekli olarak gereksinimi vardır.”

                                                                          *

                 Doğrudur. ‘Konuşan hayvan’ olan insan, “yaşam mücadelesi”nin dışında hayvanlardan çok daha karmaşa, entellektüel ve sosyal amaçlara yönelik ilişkiler ve etkileşimler içinde olmak zorundadır. Doğa, hayvan cinslerinin türlerinin bekaı için otomatik sistemi kurmuş: Balıklar suya yüz binlerce yumurta bırakıyor; kediler üç-ile yedi arasında yavru yapıyor hem de yılda birkaç kez ki bazıları yaşayabilsin. İklim şartları değişince, tarihten önceki çağlarda olduğu gibi, hayvanlar daha yaşanabilir bölgelere hicret ediyor, yeşeren ve yücelen ağaçlara erişip kendini besleyebilmek için, ‘mütasyon’a uğrayıp, zürafa gibi boyunları uzuyor, buna uyamayanlar telef oluyor.

                 Yakın geçmişte, bir belgeselde, susamuru, kunduz gibi hem karada hem suda yaşayan -geçit-hayvanlarının, ‘sırf keyif’ için, tepelerden karda kayak yaptıklarını ve bundan hoşlandıklarını göstermişti. Bir dereceye kadar ‘haz’ ve ‘başarı’ hissedilmiş ve ‘kaydedilmiş’ olabilir. (*)

                 Prof. Chateau’nun da eserinde defalarca tekrarladığı gibi, küçük çocuk, ‘an’ı yaşayan varlıktır, tıpkı hayvan yavrusu gibi; ileriyi düşünemez ve planlayamaz. Onun oyunu, bir deneme, bir iş olup bir ‘alıştırma’ değildir; ‘varlığı’nın bir kanıtıdır ve düşünen bir varlık düzeyine gelinceye kadar bilincinde olmadığı ‘geleceğe bir yatırımdır’; oyundan aldığı haz, ‘kendi’nin bir uzantısıdır. Duyumsadığı haz, ‘sonuç’tan değil, yaptığı ‘etkinlik’ ve ulaştığı ‘üretkenlik’tendir.
————————————–
(*) Ben size, kitabın sonuna, aile albümümden, eşimle ‘satranç oynayan’ (?) Van melezi kedimiz Ciciş’imizin -halen on üç yaşında-, daha iki yaşındayken, patisiyle yaptığı hareketini gösteren resimleri ekliyorum (Resim: 7). Ciciş herhalde oyunun tüm kurallarını bilmiyordu, kazanıp kazanmama diye bir çabası da yoktu; olsa olsa çok bağlı olduğu annesi(?)ni taklit ederken, onun belki daha erken bir zamanda ve daha fazla mama vermesini umuyordu, bilmiyoruz. (Biz, bilmiyorum aşırı bir ilgi mi gösterdik, fakat ikisi dört yaş küçük ikiz kardeşler Pamuk ve Kaya, üçünün oynarken, hatta Ciciş’in piyano’nun tuşuna bastığı anda -beni taklit!- çektiğimiz video’ları sandalyelere oturmuş izler hallerini, tekrar filme aldığımız zaman da, hem kendilerini hem de T.V.’deki izlenimlerini aynı merakla gözlemlerler. Tenis oynanırken, Kaya, kolaylıkla topu ileri geri izlediği gibi, topa kimin servis yapacağını tahmin ederek, gözlerini, zamanından evvel o tenisçiye yöneltir!

                                                                       -31-

                Biz hocalar, öğrendiğimiz bilgileri aktarırken, maalesef hemen her zaman yabancı kaynaklara başvurmaktayız. Nedenler belli: Araştırma ve bulgular, daha uluslararası bir dilde ve tüm dünyayı kapsayacak bir şekilde heryerlere taşınabiliyor.

                İşte sizlere, 18 ağustos 1994’te, tesadüfen Sabah gazetesinde okuduğum, belki dikkatleri çok çekmemiş, iddiasız küçük bir makaleyi, içeriğinin hem kalpten gelişi ve hem de kardeş uzmanlıkta olduğu halde, analist bir ruh hekimi kadar içgörülü ve heyecan verici satırları ışınladığından dolayı, hem de bir Üniversite kliniğinden değil de, Anadolu’nun SSK Gaziantep Bölge Hastanesi’nden, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı çok sayın Dr. Orhan Menetlioğlu’ndan, gururla alıyorum:

                “O y u n,  çocuğun özgürlüğüdür,” diyor. Mesleği gereği her gün çocuklarla haşır neşir olan doktor Menetlioğlu’na göre, “çocuk oynadıkça, duyguları keskinleşip, yetenekleri gelişiyor.”

                Uzmanın gözlemlerine göre, “çocuklar, oyunlarına sürekli kendinden birşeyler katıyor, yaşantısını oyuna yansıtıyor. Oyun çocuk için aynı zamanda üzüntülerini, kaygılarını ve korkularını aktarma aracı da. Bu yolla sıkıntılarını ve iç bunaltılarını dışa vurup, kaygılarının yükünden kurtuluyor.

                “O y u n, bir ayağı hayal, öteki ayağı gerçekler dünyasında bir köprüdür. Çocuk, oyun aracılığı ile bu iki dünya arasında anlamlı bir bağ kurar. Bilinmezlerle dolu çevresini oyun süzgecinden geçirerek, kendisi için anlaşılır duruma getirir. Dilinin yetersiz kaldığı yerde, ‘oyun dilini’ kullanır. Oyun, çocukların en doğal anlaşma ortamıdır. Biraraya gelen iki küçük çocuk, daha birbirinin adını öğrenmeden oynamaya başlarlar. Oyun, onların ortak dilidir. Oyunun çekiciliği, üç yaşından itibaren çocukları işbirliğine iter. Böylece oyun, çocuğun toplumsal bir varlık olarak gelişmesinde en doğal bir ortam olur.”

                Dr. Menetlioğlu, oyun’un, ‘ç o c u ğ u n   g e l i ş m e s i  ve  k i ş i l i k   k a z a n m a s ı  için, ‘sevgi’den sonra gelen ikinci en önemli ruhsal besin olduğunu, oyundan yoksun bir çocukluk düşünemeyeceğini’ de sözlerine ekledi.”
      
                                                                          *

                Volümü küçük de olsa, “oyun” hakkında yazılmış bu telif kitabımda, Amerika’da eğitim alırken bizlere tavsiye edilen, zamanları hiçbir şekilde ‘geçmeyen’ ve ‘eskimeyen’, uluslararası üne -layıkıyla- hak kazanmış, eğer yanılmıyorsam Türkçelerini görmediğim iki ünlü kitabın özetlerini takdim edip ansiklopedik bilgilerinizi böylece biraz takviye ettikten sonra, o y u n’un felsefe, kuram ve uygulanmalarında, xx. y.y.’ın ilk yarısından başlayıp son yarısında gelişmiş, ama şimdiden sonra hiçbir şekilde tekrarlanamayacak çalışmaları ve onların sonucunda insanlığa sunulan hazineleri, ilgili antropolojik ve analitik bilgilerle de süsleyerek sistematik bir şekilde vermeye devam edeceğiz.

                                                                        -32-

   TOPLUMDA İNSANLARIN OYNADIĞI OYUNLAR (Games People Play)
                  (Eric BERNE, M.D. (2)   (s.13-20,48-65,69-86)  (Transactional Analysis’in kurucusu)

                  Kitabın konusunun ‘ o y u n’ olması nedeniyle, “Transactional Analysis”  (İşlemsel Analiz) ekolünün kurucusu Dr. Eric Berne’in, 1964’de yayımlanmış ve üç yıl içinde 600,000 adet satmış kitabından bazı özetler sunmak isteriz. Bu müthiş rekorun sırrı, Dr. Berne’in, insanlararası etkileşimi esas alarak, günlük hayatımızda hemen her gün ne tür ‘oyunlar oynadığımızı’ açık ve seçik sergilemiş olmasıdır.

                  Kitabın giriş kısmında, Berne, 1961’de ilk basımı yapılan “Psikoterapi’de İşlevsel Analiz” (Transactional Analysis in Psychotherapy) daha genişçe yorumladığı “Toplumsal alış-veriş = karşılıklı etkileşim”i (Social intercourse) bizlere özetliyor. Şöyle ki:

                  “René SPITZ, yeni doğmuş bebeklerin uzunca bir süre diğer insanlarla temastan uzak tutulduğunda, sonu ölüme kadar gidebilen, aralıklarla ortaya çıkan, duygusal ve fiziksel bir hastalık konumuna girebileceklerinden söz eder. Bu gözlem, bebeklerin daha doğuştan “uyarım-açlığı”na (stimulus-hunger) sahip olup, “fiziksel yakınlığa” (physical intimacy) gereksinimleri olduğunu ima eder. Benzeri bir durum, ergin’lerin de, “duygusal-dürtüsel bir yoksunluğa” (sensory deprivation) maruz kaldıklarında, ‘geçici psikotik hallere (transient psychosis) tutuldukları görülür. Sosyal yaşamda, hapishanelerde, özellikle “hücre hapsi”ne uzun süreler mahkum edilmiş olanlarda “hapishane psikoz’u” pek sık görülen ve politikal bir fırtına yaratan bir olaydır.

                  Organik alanda, böyle bir yoksunluk, merkezi sinir sisteminde bazı ciddi değişikliklerin oluşumunu cesaretlendirir ya da tetikler. Bunların arasında en önemlisi, “beyinsapı”ndaki (brain-stem) “retiküler aktive edici sistem” ki (reticular activating system) (*) çevreden yeterli derecede, neredeyse sürekli olarak uyarılmazsa, sinir hücrelerinde dejenerasyon oluşur. Benzeri haller, yetersiz beslenme sonucu da ortaya çıkar. Bu anlamda, ‘uyarı açlığı’, insan organizmasında, yaşam açısından ‘yiyecek açlığı’na paralel bir gösteri sergiler. Yemekle ilgili olumlu ve olumsuz durumlar, örneğin açlık, susuzluk, gurme yemek pişirme ve yeme sanatı vb. ve onlarla ilintili izlenimler, yemek alanından duyu alanına kolaylıkla aktarılabilirler.

                 Özetle, diyebiliriz ki, bir insan yavrusu, doğduğu andan itibaren, sosyal, psikolojik ve biyolojik kudretlerle sürekli olarak yakından temasta bulunmak zorundadır; bunlar sağlanmazlarsa, o onlara ulaşmaya çabalar; annesinin korumasından daha kurtulamadığı zamanlar bile, ‘birşeyler alabilmek’ için bazı ödünler vermeye zorlanır. Böylece, tümüyle biyolojik dürtülerle başlayan bir ‘uyarı açlığı’, bu gereksinimleri elde etme yolunda kısmen “tanınma – recognition” açlığına döner.(**). Çevredeki insanoğullarının bu çabaya verdikleri ilk yanıt, genellikle bir ‘okşama’dır (stroking); bu, durumua göre, ‘çimdikleme’ye (pinching), ‘parmak ucuyla etrafında şöyle bir döndürme’ye (flip with a finger-tip) dönebilir. Tüm bunlar, Tüm bunlar, “başka birilerinin varlığını tanıma”nın temel taşları olup, sosyal aksiyon’un en küçük ünitesidir de. Bu ‘dokunma’lara verilen herhangi bir karşılık: ‘gülümseme’ (smiling), aynı şekilde ‘dokunma’ ya da ‘okşama’ (touch, stroke), i ş l e v s e l (transactional) birimler olup, ‘sosyal alışveriş’in (social intercourse) artık resmen kurulduğunun kaydıdırlar. Bu ‘ödün’ değiş-tokuşu, savunma mekanizmaları açısından bir “yücelme”yi (sublimation) temsil eder.   

—————
(*) RETİKÜLER Uyarı ve AKTİVASYON: parmak uçlarımızı karşı karşıya getirip şöyle bir çıtlattığımızda, çıkan sesin gözler, yüz ve boyun kasları dahil, tüm boynumuzu onun geldiği yöne çevirten, esasında Omuriliğin (medulla) “MLF-Medial Longitudinal Fasciculus” (MLF-İçsel Uzunlamasına Fasikül) lif kümeleri yoluyla iletilen uyarı.
(**) Aynı şeyler hayvan yavrularında da izlenebilir.

                                                                        -33-

                  O y u n’un kuramı göz önünde tutulduğunda, ‘herhangi bir sosyal birlikteliğin’, ‘hiçbir birliktelik olmaması’ üzerine olan biyolojik üstünlüğü deneysel olarak kanıtlanmıştır. S. Levine’in hayvanlarla yaptığı çok ilginç bir deney, kayde değer. Onun fare’ler üzerine yaptığı çalışmalarda, okşanan, ellenen ve ilgi gösterilen fareler, hayvancığın fiziksel ve ruhsal gelişiminde denek hayvanlarından çok daha farklı, üstün bir tablo göstermesinin yanında, bu hayvanların “lösemi”ye (kan kanseri) karşı çok daha olumlu bir direnç gösterebilmişlerdi. Aynı yumuşak dokunmalar ve hatta ağrılı elektrik-şok’lar, farelerin sağlığını çok daha yüksek düzeylerde sürdürebilmelerine yardım etmişti.

                   Z a m a n, insanoğlunun hayatında diğer bütün yaratıklardan çok daha önemli bir yer tutar. Onun ezeli ve ebedi sorunu, zamanını nasıl yapılandırabileceğidir. Buna, “proğramlaşma” da diyebiliriz. Bunun üç önemli öğesi mevcuttur: 1) Materyal, 2) Sosyal, ve, 3) Kişisel. İş ya da çalışma, dışsal gerçeği belirten, en genel uyarlama aracıdır. (‘Çalışma’ yerine ‘aktivite-faaliyet’ demek daha doğru olur, zira Sosyal Psikiyatride her tür sosyal temas, bir tür çalışma olarak kabul edilebilir.)

 1)  M a t e r y a l   p r o ğ r a m l a m a, yukarıda da söylendiği gibi, dış gerçekler dolayısıyla yapılır. Burada temas’ın dokunma, okşamanın ötesinde çok daha karmaşa sosyal bir fonksiyon olmasına karşın, esas aynıdır. Birçok sosyal temas, “verilerin, ana ilkelerin süreçlenmesi”ni (data processing) içerir. Örneğin eğer işiniz bir kayık ya da motor yapımı ise, birçok tahmin, planlama ve ölçü alma ve daha sonra, gereken çalışmaya katılmanız o işin genel öğeleridir.

 2)  S o s y a l   p r o ğ r a m l a m a, geleneksel ritüelleri (ya da yarı-ritüelleri) temel öğe olarak kabullenir. Bunların en belirgin gösterisi; iyi, kibar, kabul edilebilir bir sosyal davranışın sergilenmesidir. Her aile, çocuklarının, temiz giysilerle, sabah selamlaşmalarını ve alışılagelmiş adet ve gelenekleri doğal ve etken bir şekilde kullanmalarını arzular. Kişiler, iş yerindeki hiyeraşik çalışma kurallarına göre, evrensel ya da lokal önem taşıyan tenkit ve uyarılmalara da kabul edilebilir bir şekilde yanıt vermekle yükümlüdürler. Saçma gibi görünecek ama, yemeklerde rahatlıkla geğirenler, geğirdikten sonra bir kadına hitap edip onunla çıkmamalıdır; tersi de doğrudur: sosyetede kadınlara çıkma teklifinde bulunduğunuzda, onlarla yemek yerken geğirmemeniz gerekir. Bu ve benzeri ‘kabul edilemeyecek’ hareket ya da aksiyonlar, kişiselleştirilmediği takdirde, zamanla, arkadan gülünen veya sadece başkasına bahsedilen ‘eğlence ve  o y u n’lardan (pastimes) öteye geçemez.

 3)  K i ş i s e l   p r o ğ r a m l a m a, sosyal proğramlamanın doğal bir sonucudur. Sürekli birlikte bulunulan faaliyet proğramlarında, zamanla, önceden konuşulmamış kural ve düzenlemeler içinde sınıflandırılabilecek ‘hata’lar (foul) yapılır. Bunlar da genellikle ‘oyun’ tarifine uyarlar. Aile ve evlilik hayatı, yıllar yılı beraberlikten sonra, bu tür ‘oyun’ları ve onların değişik şekillerini içerir.
 
                   Biz bu şekilde, kabaca “sosyal faaliyet birtakım oyun oynamaları içerir” deyince, bu, mutlak surette çoğu kez ‘eğlence’ ya da ‘kişiler birbirlerine ciddi olarak bağlanmış değildirler’ demek olmaz. Futbol oynayan ya da başka atletik gösteri yapan kimseler, gerçekten eğleniyor olmayabilirler. Keza, kumar oyunları, dağ sporları, atışlar vb. de gerçekten ciddi ve hatta sonu ölümle sonuçlanabilir olabilir. Huizinga, vahşi ayin ve eğlenceleri bile  o y u n  sınıfına sokar. İntihar, aşırı alkol ve uyuşturucu alışkanlıklarını, suçluluk ya da şizofrenik gösterileri şakacı, sorumsuz veya barbarik olarak nitelendirmek doğru olmaz. Problem, insan heyecanlarının ‘ha’ deyince o anda şu veya bu şekilde gösteri alanına girmeleri değildir; ama onların “düzenlenmeleri” (regulation) ve bu düzenlenmelerin kurallarına uyacak şekilde sergilenmeleri beklenir. Eğer onlar, kabul edilemez bir şekilde pratiğe konursa, insan heyecanları, daha doğrusu o heyecanları ifade

                                                                          -34-

eden insanlar cezalandırılırlar. Heyecanlar, can sıkıcı hatta ölümle sonuçlanabilecek düzeyde ciddi olabilir; ama “sosyal cezalandırma”, ancak kurallar bozulduğunda uygulanır.

                    Sosyal Proğramlama’da konu ettiğimiz  o y u n, eğlenceler (pastimes), gerçek hayatın yaratabileceği gerçek yakınlığın “yedek”leridir (substitutes), yani o anları sürekli yaşama yerine, tüm sorumluluğu almadan ve tümüyle angaje olmadan, deyim doğruysa bir tür “arama-tarama” egzersizleridir. “Gerçek yakınlık” (intimacy), kişisel, genel olarak da dürtü’lere dayanan proğramlaşmalar şiddet kazandığında ortaya çıkar ve yavaş yavaş, daha derinlerde saklı olan motif’ler, itirazlar ve kısıtlamalar sahneye dökülmeye başlar. “Dürtü-açlığı”nı (stimulus-hunger) tatmin eden yanıtlar, “tanınma-açlığı” ( recognition-hunger) ve “yapılanma-açlığı” dır (structure-hunger). Bu sonuncusu, “dürtü-açlığı”nın benzeri yaşayabilme (survival) değerlerine sahiptir. Gerek “dürtü-açlığı” ve gerekse “tanınma-açlığı”, birlikte, biyolojik bir yıkımla sonuçlanabilecek “duygusal- ve biyolojik-açlık” gereksinimlerini önleme ihtiyacını ifade eder. KIERKEGAARD’a göre, “tanınma-açlığı”, aynı zamanda, yapılandırılmış zamandan doğacak “can sıkıntısı”nı (anxiety) engelleme gereksinimini belirtmeye hizmet eder. Bu, herhangi bir süre için işlevsellikte kalabilir, ve, “sıkıntı”, “duygusal açlık” ile aynı anlama gelen ve benzer sonuçları doğurabilen bir öğe haline gelebilir: “Varoluş sıkıntısı” (existentialistic anxiety!)

                    Böylece, ‘kişi’nin, “zamanını düzenleyebilmesi”, onun en önemli yaşam öğelerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Tek kişi, zamanını iki şekilde yapılandırabilir:  f a a l i y e t (activity) ve  h a y a l   k u r m a (fantasy). Kişi, başkalarıyla beraberken de “yalnız” hissedebilir. İkiden fazla kişiler bir araya gelince, zaman, şu mod’lardan biri ile düzenlenebilir -karmaşalık sırasıyla-: (1) Ritüel’ler, (2) ‘Pastimes’ tipi oyunlar, (3) Daha belirli, birlikte paylaşılabilen tipte ‘oyun’lar (games), (4) Yakınlık (intimacy) ve, (5) Sıkıntı (anxiety) -ki bunların herhangi birinin uygulanması sonucu doğabilir-.

                    Bu şekilde, o y u n l a r   o y n a y a r a k  uygulanan  s o s y a l   t e m a s, kişinin bedensel ve ruhsal dengesini bütünleştirir:

1) Günlük ‘yaşam’ın ya da yalnızca ‘varoluş’un yarattığı “sıkıntı”nın giderilmesi;
2) Zararlı, t e h l i k e l i  durumların önlenmesi;
3) ‘O k ş a n m a’nın sağlanması; ve,
4) Y e r l e ş m i ş   d e n g e n i n   d e v a m ı  sağlanmış olur.

                    Hiç şüphesiz tüm bunlar, ego’nun sağlıklı ‘savunma mekanizmaları’dırlar.”

————–
TRANSACTIONAL ANALYSIS : Size birkaç satırla şu ilgili açıklamada bulunmayı uygun gördük. BERNE’e göre, Klasik Psikanaliz’deki ‘Savunma Mekanizmaları’, bu analizde yerini ‘kazanılan avantajların incelenmesi ve kullanılınmı’na bırakır; yani ‘bilinçaltına teslim olmak’ yerine, ‘bilinçli seçenekler’ söz konusudur ve daha işlevsel, pratik’tir. Bireyleri en fazla tatmin eden ‘yakınlık’(intimacy) ve ‘oyunlar’dır (games).  Tabii ‘Grup dinamikleri’ ve ‘Bilinçötesi dürtü ve davranışlar’ gözardı edilemez. Herhangi bir grup’ta, görünüşler-ses-postür-davranışlar değişebilir (Ego states). Bunların analizi şu demektir: Davranış değişiklikleri + Duygularda değişimler. Ebeveynler (Parents)= Ruh-Ötesi Nitelik’leri (extra-psychic qualities); Ergin’ler (Adults)= ‘Yeni-Ruh Halleri’ni (neo-psychic) ve Çocuklar (Children) ise= İlkel-Ruhsal (archeo-psychic) nitelikleri taşır ve sergiler. 
                                                                          -35-

                   ANALİSTLER’İN OYNADIĞI OYUNLAR (Games Analysts Play)
                                Martin SHEPERD, M.D. – Marjorie LEE (22) (s.43-51)

                     Yazarların vak’a ve örneklerine girmeden önce, bir “analist” kimdir, bunu açıklamak isterim. Zira Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, eminim binlerce psikiyatr-ruh hekimi olmasına karşın, “analist” yetiştiren bir kurum yoktur. Ben böyle bir eğitimi Amerika’da, 1960’larda, “Boston Psychanalytic Society”’dan aldım. New York ve Chicago ve benzeri büyük kentlerde, Fransa Paris’te, Almanya Berlin’de, Avusturya Viyana’da -ki zaten Dr. Sigmund FREUD’le 1885’lerde başlamıştı-, İngiltere Londra’da böyle uluslararası eğitim kurumları mevcuttur.

                     Bir analist, çoğu kez, hiç olmazsa başladığında, tıp fakültesini bitirmiş, ardından üç ya da dört yıl bir akıl hastanesinde ya da üniversite kliniğinde çalışarak uzmanlık imtihanını vermişbir hekimdir. Freud, maamafih, diğer kardeş sosyal bilimlerde, örneğin sosyal çalışma uzmanı, psikolog, eğitimci vb. uzman olup da hekim olmayan, fakat kendinden veya öğrencilerinden gerekli süpervizyon  (denetim) ve eğitimi almış bilim insanlarına, “Lay Analyst” ismini vererek onları da analist kategorisine koymuştur. Bunların en mükemmel örnekleri Erik ERIKSON ve Selma FREIBERG’tir. İnsanoğlunun, hele hele aşırı duyarlı ve yardıma gereksinimi olan kimselerin fiziksel ya da psiko-somatik şikayetleri veya rahatsızlıkları olma yüzdesi hayli yüksek olduğundan, hekim olan analist’in, olmayanlara özellikle bu konuda olan avantajı açıktırır. Eğitim yıllarımızda -fakültelerin en uzun sürelisi olması, artı, uzmanlık yılları, gece nöbetleri, acil durumlarda karar verebilmek ve hastanın gözünde natürel bir ‘şifacı’ simgesi oluşumuz, bizi ‘farklı’ yapıyor. Bu fark, reçete yazabilmemizin çok daha ötesindedir.

                     Bu alanda çalışan hepimiz için en iyi (müşterek-bileşik) terim, ‘terapist’ olmamızdır. Her tür kisvemizin altında, biz terapistler, her şeyden evvel bir ‘insan’ız; diğer insan kardeşlerimizin ‘psikolojik’ sorunlarını, makul bir görünüş ve davranış çerçevesi içinde, gerekli ‘empati’yi göstererek, onlara, problemlerini çözme yolunda ‘yardım etmekle yükümlüyüz.’ Benim Amerika’dan döndüğüm son 18 yıl içinde en çok yapmaya savaştığım şey, terapist’lere terapi vak’aları için süpervizyon vermek, akıl hocası ya da kurtarıcı olmamak. Tarafsızlık, empati: kendini karşısındakinin pabucu içine koyup ‘onun gibi’ hissetmeye çaba göstermek, örneğin, eğer hastanız boşanmış ise, ya da anne veya babasını kaybetmişse, “Ah, vah vah, bana da olmuştu!” gibilerden dostça -sözüm ona- sempati göstermek yerine, “Görüyorum zor zamanlar geçiriyorsunuz; size nasıl yardımcı olabilirim?” diye nötral-olumlu bir köşeden bir empati ile başlayıp, ona, sorunlarının yanıtını bulması yolunda yardım etmeniz, çeşitli alternatif-yedek düşünce ve fikirleri, enine boyuna ölçüp biçmeniz ve, maalesef çoğu kez yapıldığı gibi, akıl-çözüm vermek ya da doğrudan yanıtlar dikte etmek yerine, onu yanıt bulmaya yönlendirmeniz: işte yapmanız gereken bunlar. Bu da bir usta-çırak ve özel eğitim meselesi. Resmi bir eğitim kurumu ve yeterli süpervizör olmadığı sürece, problem devam edeceğe benzer.

                    Tüm koşulları standart sayalım, yani iyi eğitimli bir terapist: “terapi oyunu’nu” kuralları ile oynamaya ant içmiş bir profesyonel, ve şefkate, sevgiye, kucaklanmaya susamış bir hasta. Burada insani faktörler işe giriyor ve bazen, en basiretliler bile insani hatalar yapabiliyor. İşte yazarlar bu “insani faktörleri”, o y u n l a r  olarak nitelendiriyorlar. Şimdi onları dinleyelim.

                                                                        -36-

                    “Hastalar, prensip olarak, terapistlerine hayrandırlar ve onu bir ‘rol modeli’ olarak görürler. Eğer terapist, bilinçli olarak, böyle bir rolü ‘besliyorsa’ ve hasta da buna göre tepki veriyorsa, bu ‘saklı bir narsisism’dir. Böyle vak’alarda sonuçtan pek fayda beklemeyiniz. FREUD’un üzerinde önemle durduğu ‘aktarım’ (transference) ve ‘karşıt aktarım’ (counter-transference) olaylarının gelişebileceğini kabullenip, gerekli önemi vermekle beraber, bir tür ‘nöroz’ sayılabilecek bu olayları, işler tavında iken, karşılıklı konuşarak çözümlemek mümkündür. Fakat, örneğin eğer terapistte, kendisi gibi, eşinden ayrılmış, genç ve güzel, heyecanlı ve cinsel bir varlık olan bir hastaya karşı, kontrol edilebilir hisler duyarsa, bunları tümüyle yadsıyarak, sözüm ona nötral, hatta soğuk bir nevale olmanın hastaya ve terapötik ilişkiye hiçbir faydası yoktur; zira, eğer terapist kendi duygusallığını yadsıyorsa, o zaman, ‘sözüm ona’ nötralitesini türlü  o y u n l a r a  başvurarak sahnelemeye çalışacaktır.

                    “Hemen tüm hastalara ortak olan genel kaygı, onların ‘kendilerine karşı olan güven’in eksikliğidir’ (Self-doubt). Tamir edilecek ilk bölüm budur. Böyle bir kimsenin, dürtülerine, özellikle cinsel kökenli olanlara güveni yoktur….. Cinsiyetin ötesinde yalnızlık, sıkıntı, agresyonlarını kontrolde zorluk, öfke patlamaları, derdini söylese kendini bir zavallı yerine koyma korkusu, çocukluğundanberi şu ya da bu nedenle onu adım adım izleyen suçluluk duyguları, sonu gelmeyen ‘keşke’ler vb. ….. Karşısında ‘terapist’ kisvesinde ‘iyi’ bir insan. ‘Beni besle!’ (Feed me!) diyor, ya da öyle duyumsuyor, ‘Bana bak, beni sev… ve karşılığında seni kutsayacağım!..’ (Take care of me, love me. And in return, I will worship you!)

                    “Başarılı bir terapide, terapistleriyle iyi insani ilişkilerde bulunan hastalarda bu nörotik ‘kendinden şüphe etme’ semptomu kaybolur. Genel sonuç, ‘saygılı, özel bir dostluk, düşkünlük’tür. Eğer hasta ta başından terapistine güveniyor idiyse, güvensizlik içinde söylediği: ‘Ben küçükken hep yalan söylerdim… Kardeşimin en sevdiği oyuncağı kırmıştım bir kez… Ben çok mastürbasyon yapardım… Annemden nefret ederdim…’ gibi itirafların kolayca üstesinden gelir, zira bunları söylerken terapist ona kızmaz, hastasını cezalandırmaz. ‘Oh, ne iyi etmişsin!’ de demez. Ama bunlar soğuk -sözüm ona nötral bir yüzle, aklı belki de başka yerde- bir tutumla yalnızca ‘Hhmmmnn’ diyerek dinliyorsa, büyük bir olasılıkla kendisi ‘oyun oynuyor’ demektir.”

                    Şimdi sizlere, yazarların sınıflandırdıkları ‘oyun’ların en çarpıcılarından birkaç örnek verelim:

I.    SIKINTIYI YADSIMA OYUNLARI

A.  S a p t ı r m a , o y a l a m a  (Diversion)
     Artık monoton hale gelmiş iletişimi, mekanik bakımından alevlendirme. En kolayı: Hastaya yer değiştirtme, koltuk ya da sofa’dan sandalyeye çevirme (Daha az cinselleştirme?)
     Hastanın seanslarının azaltılamsı, çoğaltılması ya da ücretin yükseltilmesi.
 
B.  Hastaya, artık tekdüze-yeknesak hale gelmiş y a ş a m   t a r z ı n d a bir değişiklik yapmayı:  örneğin ‘Saçlarının yapısını değiştir. Elbiseni, ne bileyim parfümünü değiştir, sana mini-etek daha  çok yaraşır… Bana gördüğün ilginç bir rüyanı anlat!’ (Tell me a dream!)

——————-
  (*) Birçok analistler, aktarım ve karşıt-aktarım olmazsa, gerçek terapinin olamayacağına inanır.

                                                                      -37-

   C.   Ö n d e r l i k  telkinlerinde bulunma  (Asking leading questions)
1)  Hasta : ‘Çok yorgunum. Patronum beni gece saat 8:30’a kadar çalıştırdı.’
     Terapist: ‘Farzet ki ona bu işte bir gün daha çalışamayacağını söylesen?’ (Suppose?)
     Hasta: ‘İş.. gün içeri, gün dışarı… Hep aynı şey… Bıktım…’
     Terapist: Eğer sekreterine seninle yatmasını sorsan ne olur?’ (What do you think would happen if…?)

2) Hasta: ‘Bill’i (eşi) seviyorum, onun için hiç fark etmez…
Terapist: ‘Eğer siz hamile kalırsanız, nasıl hissedeceğinizi düşünürsünüz?
Hasta (sararmış): Hamile mi?
Terapist: Evet. Eğer dışardan, tesadüfen hamile kalsanız?
Hasta: Tanrım! Biz ikimiz de evliyiz. Dışarıya ne söyleriz?  Eğer….. yapsak, ne hissedersiniz acaba? (How would you feel if?..)

II.    BİLGİSİZLİĞİ YADSIYAN OYUNLAR 

       Z ı t l ı k l a r  oyunu  (Opposites) :  Rüyada görülen, arzu edilen, şikayet edilen şeylerin, bazen Hastanın söylenilenin tam tersi arzuları olduğu bilinir, ama bu 0/0 100 böyle olamaz. İşte Terapist’lerin içine düşebileceği  ö n y a r g ı  çukurları:
      1)  Hasta: ‘Ben eşimi gerçekten seviyorum.’
           Terapist: ‘Bana öyle geliyor ki, siz ondan nefret ettiğinizi saklıyorsunuz!’
      2)  Hasta: ‘Benim annem son derece berbat bir kişi. Ondan gerçekten nefret ediyorum.’
           Terapist: ‘Bana öyle geliyor ki, siz onu ne derinden sevdiğinizi söylüyorsunuz.’
     3)   Hasta: ‘Ben bugün o derece eli açık-alicenap hissettim ki, <Birleşik Musevi Derneği>ne  beş bin dolar hibe ettim.’
           Terapist: ‘Çocukluğunuzda size verilmemiş olan sevgiye karşılık olsun diye verdiğinizi  tahmin ediyorum. Eğer öyleyse, bu alicenaplıktan çok, birşeyler alabilmek için verdiğinizi düşündürüyor.’

III.   DÜŞMANLIK HİSLERİNİ MASKELEYEN OYUNLAR

     A    Y ü z l e ş t i r m e  (Confrontation) :  Yüzleştirmek, terapi sürecinde, hastanın yararına da kullanılabilecek bir araçtır, örneğin hastaya yararlı bir açıklama ve yorum yapmak. Ama terapist ‘oyun’ oynuyorsa, motivasyonu olumsuz olduğundan, bunu, kendi saldırganlığını, yetersizliğini vb. uslamlamak için yapacaktır.
       1)  Terapist: ‘Senin eşin bir ‘kadın’ istiyor, halbuki sen hala küçük bir kızsın.’
       2) Terapist: ‘Eğer sen gelecek sefer de seansa içkili gelirsen, terapiyi bitiririm!’
       3) Terapist: ‘Sen kendinin bir nemfomanyak (seks delisi) olduğunu kabul et!’
       4) Terapist: ‘Eğer sen eşinle düzenli cinsel ilişkide bulunmazsan, onun sana sadık kalacağını umma!’
       5) Therapist: ‘Sen kendini hala “büyük” görüyorsun ama, ortadaki resim senin çocukluğundan kalma otistik bazı gösterilerden ibaret!’

                                                                          -38-

 B.    İ l e r i – g e r i  ç e v i r g e ç  (Reversing switch) oynamak
                   Bu, terapist’in kendi düşmancıl-saldırgan (hostile) birikimini önlemek için kullandığı çok zeki bir gereçtir. Beğenilmeyen şey, hemencecik hastaya geri havale edilir. (I’d  like to ask you?)  Örnekler:
1) Hasta (erkek): ‘Siz bir ineğe benziyorsunuz!’
    Terapist (kadın): ‘Size sormak isterdim: Bu inekler hakkındaki aşırı zihinsel uğraşınızın  gerçek sebebi ne olabilir acaba?’
 2) ‘Bu sizin analiziniz, benim değil!’ (This is your analysis, not mine!)
    Hasta: ‘Bana öyle geliyor ki, beni hemen her zaman on ile otuz dakika arasında bekletip zaman aşımı yapıyorsunuz. Merak ediyorum, acaba çocukluğunuzda ne oldu da hep geç  kalıyordunuz?’
    Terapist: ‘Hadi canım. Unutmayın ki bu benim değil sizin analiziniz.’

IV.      TEMASIN KAYBOLDUĞUNU YADSIYAN OYUNLAR

             A.  S e s s i z   t e d a v i  (The Silent treatment)  
                   Sessiz oturup hastasını tüm dikkatiyle dinlemek başka, terapist’in kafasının farklı sularda seyri başkadır. Hasta da, terapist’inin ne düşündüğünü, notlar alıp analiz mi yaptığını,  yoksa durumu açmak ya da yorumlamak için kendine mi yardım ettiğinin ayrımını yapamaz. Terapist’i denemek için oturma durumunu değiştirme vb. konusunda ona bir soru sorabilir, bu da terapist’i uyandırır ama onun diyeceği ‘devam ediniz!’ den fazla bir şey değildir genelde.

              B.  Y i n e   t e k r a r l a y ı n  (Say that again!)
                   FREUD, bazı hastaların rüyalarını ikinci kez tekrarladıklarında, aradaki bazı kısımlarını atladıklarını kaydetmişti. Aynı şey, yani bir ‘yokluk’ (absence) hali uyanıklık halinde de   olmuşsa -ki bu kendini terapist’in ellerini oğuşturması, duruş pozisyonunu değiştirmesi, boğazını temizlemesi, piposuyla oynaması vb. hallerle belirlenir-, hastaya söyledikleri tekrarlattırılır. Bu, esasında hastanın doktora bir hediyesidir.”                     

                                                                           *
                      
     
                                                                        -39-

                     OYUN TEDAVİSİ’NE (Play Therapy) BAŞLANACAK ÇOCUKTA
                                                           Ö Y K Ü   A L M A

İlkgörüşme:   Mümkünse, ailenin tüm fertlerinin (anne, baba, kardeşler ve eğer varsa bakıcı, birlikte yaşanan büyük ebeveynler) katılımıyla yapılması en idealdir. Bakımda çok önemi olmayan yaşlılar, yeni doğmuş ya da etkileşimde pek bulunmadığı bir kardeş, katılmayabilir. Babalar genellikle katılmaktan çekinir ve problemleri yadsırlar. Yalnız bilgi vermek bakımından değil, çocuğun hangi güce yanaştığı, ailede problemlerin nasıl tartışıldığı konusunda da bu ‘ilk’, önemlidir.

Yakınmalar:  Çocuğa ve aileye, ne nedenle yardım istedikleri sorulur. Bir tek şikayetin içine dalıp ayrıntılara girmektense, genel tabloyu daha göze görülebilir bir biçimde çizebilmek için, yakınılan alanların başlıkları saptanır. Şikayetlerin tek tek, ne zamandanberi, hangi sırayla geliştiklerini saptamak önemlidir. Sorunlara hemen yanıt vermeye kalkmayın. Halihazır süregelen fiziksel bir rahatsızlığı varsa, ayrıntıları kaydedin, gerekirse çocuğun doktoruyla temasa geçin.

Aile Yapısı:  Anne, baba, yaşları, işleri, çalışıp çalışmadıkları; çocuğun hayatında ikincil olarak sözü ve emeği geçen diğerleri (significant others).

Hamilelik Öyküsü:  Planlı bir gebelik mi idi? Daha öncesinden düşük? Hamilelik esnasında, eğer varsa, geçirilen rahatsızlıklar. Bayılma, kanama oldu mu?

Doğum ve İlk Aylar:  Normal ya da Sezaryen doğum? Boy ve ağırlık? Nefes almakta güçlük? Hiçbir komplikasyon? Gazlı bebek mi idi, allerji’ler ve diğer rahatsızlıklar? Ne kadar zaman meme emdi?

Diğer Gelişimsel Etap’lar:  Emekleme, yürüme, ilk cümleleri söyleyebilme, ayağa dikilme ve yürüme, tüm sözcüklerle konuşma ne zaman oldu? Tuvalet eğitimi; anne’den ayrılabilme kolay mı, zor mu? Hareketli miydi, sakarlığı var mıydı, öfke nöbetleri? Oyuncaklarını arkadaşlarıyla paylaşır mıydı?

Okul Çağı:  Okula ilk başladığında, evden kolay ayrıldı mı? Sınıftaki davranışı ve arkadaşlarıyla geçimi nasıl? Spor’a ilgisi ne? Bu periyot’ta baba ile olan ilişkiler: Birlikte oynuyorlar mı? Beraber işyerine veya alışverişe gidiyorlar mı? Başka kardeşi doğmuşsa ona nasıl davranıyor? Derslerle arası nasıl, ödevlerini zamanında yapıyor mu, geç kalma, ihmal, yalan söyleme vb. var mı? İzinsiz, tehlikeli ateş yakma, hayvanlara eziyet etme, yatağını hala ıslatma mevcut mu?

Genel Değerlendirme:  Çocuğun “genel” davranış, paylaşım ve kendine düşen sorumlulukları nasıl algıladığı, söylenen yakınmaların aile içinden mi, dışından mı, yoksa her iki taraftan da mı geldiği saptanır. “Bir terapi”ye, özellikle “oyun terapisi”ne gereksinim olup olmadığına birlikte karar verilir. İlaçlık bir şey varsa, bunun gerekip gerekmediği ve nasıl uygulanacağı konusunda da ailenin rızası zorunludur.

                   Görülüyor ki, bunlar, yalnızca “oyun tedavisi” için değil, diğer tür tedaviler için de temel süreçlerdir. Oyun tedavisinde çocuk, problemlerini davranışına olduğu kadar oyuncaklara hemen aktarabileceğinden, bunların birlikte saptanması son derece önemlidir; yoksa çocuk, türlü nedenlerle, problemini küçümseyebilir, saklayabilir. Yoksa, çocuğun annesiyle yapacağınız telefon konuşmalarından alacağınız bilgilerle çocuğu pek biryerlere götüremezsiniz.

                                                                         -40-

                  O Y U N   T E D A V İ S İ   İ Ç İ N   S E Ç İ M   GÖ S T E R G E L E R İ

                  Çocuğun tedavisini, uzmanlığını yapmış bir psikiyatr ya da mastır’ını tamamlamış ve ofis açmaya  yasal olarak izin verilmiş bir psikolog ya da pedagog üstlenir. İlaç gerektiğinde, bu sonuncular, hekim olmadıklarından, öyle biriyle konsültasyon yapmak zorunda kalırlar. Oyun Terapisi ilacı gerektirmediğinden bir hekimin ortaklaşa çalışması hiç de elzem değildir, fakat, yukarda da söylendiği gibi, organik vakalara kurban gitmemek için, uzman bir hekimden gerektiğinde bir denetim almak ufkunuzu genişletebilir.

                   Çocuk Psikiyatrisi, Çocuk Tedavi Klinikleri’nin 20. yy.’ın başlarındanberi açılıp hizmet vermelerine karşın, ancak 1953 yılından itibaren, Amerika Birleşik Devletleri’nde, resmen, Psikiyatri’nin bir “alt-uzmanlığı” (sub-specialty) olarak kabul edildi. Bu demekti ki, Genel Psikiyatri’de uzmanlığını bitirmiş bir hekim, iki yıl daha müddetle Çocuk Tedavi Klinik ya da Hastanelerinde, Üniversite Klinik’lerinde özel eğitim ve süpervizyon alır, ondan sonra “Çocuk Psikiyatrist”i olur. Bu arada, “Ergenlik-Yeniyetmelik Psikiyatrisi” (Adolescent Psychiatry) de “Çocuk Psikiyatrisi” eğitimi içinde öğrenilir. Çocuk, büyümüş de küçülmüş bir varlık olmadığına ve gelişimini ergin olamadan tamamlayamayacağına göre, bugüne bugün birçok nörolog’ların ya da yalnızca ergin psikiyatr’ların ergenler hakkında söz sahibi olmalarını pek yerinde bulmuyorum. Çocuk, kişilik bakımından daha gelişmemiş bir varlıktır. Birçok akıl hastalıkları ergenlikten sonra, “gerileme” (regression) savunma mekanizmasıyla ortaya çıkar. Bu bakımdan, “Şizofrenik” bir çocuğun, ergin şizofrenik’ten daha fazla iyileşme şansı vardır, zira gelişmesinin başındadır. Ergin şizofrenik, gerekli donanımlara sahip bulunur görünmesine karşın hayatla yüzleşememiş ve iflas etmiştir.

                    Ç o c u k   r u h   h a s t a  l ı k l a r ı n ı, Uluslararası DSM (Diagnostic Manual – Tanı Elkitabı)’na göre sınıflandırmak en doğrusu olmakla beraber, o işin ayrıntılarını anlatmak, ayrı bir kitap malzemesi olacak kadar uzundur. Onun için ben, Anna FREUD’un “Tüm Eserleri”nin 7. cildi olan “The Writings of Anna Freud, 1966-70” (Anna Freud’un Eserleri), University Press 1971’den aldığım klinik entite’leri, sergilenen görüntüleri esas alarak, şöylece bir özetlemeyi öngörüyorum.

   
    Ç o c u k l a r ı n   S e m p t o m l a r ı :

I. Gerçek Genel Semptomlar :

        1)  Bedensel (somatik) ve ruhsal (psişik) süreçlerin, hayatın ilk aylarında oluşması gereken‘farklılaşmama’sından doğan  p s i k o s o m a t i k  gösteriler. (Oyun tedavisini denemeyin!)
        2)  Gelişme sürecindeki ‘İd’ (ilkel benlik) ile ‘Ego’ (İd ile uzlaşabilen ve gerçekle bağdaşabilen ‘Ben’) eksik gelişimler. (Oyun tedavisini deneyin!) 
        3)   ‘İd’-ilkel benlik ile onun ürünlerinin ‘Ego’ içine dalbudak salıp, “çocukluk psikozu” (infantile psychosis), “otizm” (autism), “ara-sınır bozuklukları”  (borderline) ve “anti-sosyal davranışlar” (delinquency) sergileyen hastalar. (Oyun tedavisini hiç denemeyin!)
        4)   Libido (cinsel dürtü ve enerji) bakımından, dış nesne’lere yatırımları sağlıklı gelişmemiş deprese” çocuklar. (İlaç tedavisi yanında deneyebilirsiniz!)
        5)  Agresif – saldırgan, kendini inciten, kaza yapan çocuklar (atypical depression?); sergiledikleri şiddet kabul ya da kontrol edilebilir düzeyde ise, ilaç tedavisi yanında, (seçenekli olarak) denenebilir.

                                                                         -41-
   
      6)  Tümüyle olgunlaşmamış, geri zekalı izlenimi veren, sosyal bakımdan iyi beslenmemiş çocuklar. Az yorum yaparak, pratik birşeyler öğreterek, her seferinde bir adım atarak (Sınırlı evet!).
         7)  Organik-Beyin hasarı saptanmış çocuklar; Mongolism (Kat’iyetle hayır!).

II.  Diğer Uyumsuzluk ve Sıkıntı Göstergeleri:

         8)  Korku ve sıkıntılar. En yararlı olabileceğiniz alan. Terapi: Oyun, sanat, yorum!
         9)  Yapısal, çevresel oluşagelen travmatik olaylardan ve eksikliklerden dolayı, psikolojik bakımdan “tümüyle gelişmemiş” (socially immature) çocuklar. Evet, ama yavaş tempo ile. Gaye: Terapi ile, ‘problem çözebilme yeteneği’nın artırılması, olumlu özdeşim. Bu tür çocuklarda, “oyun” terapisini, “Davranış Terapisi” (Behavior Modification) ile birleştirmek ve genellikle ödüllendirmeyi seçmek, iyi sonuçlar verir. (Bu tip çocukları, zekası az gelişmiş olanlardan ayırt etmek gerekir!) Bu  çocuklar, psikoloji-pedagoji eğitini almış kardeşlerimizin de en başarılı oldukları alandır. İkaz: Çocuk, size karşı bir ‘bağımlılık’ (dependency) geliştirebilir, zira, “siz çok iyisiniz, herşeyi biliyorsunuz!”. Sınır koymaktan çekinmeyin. (Reçete: Sosyal eğitim! Sempati yerine empati!)
         10)  Okul başarısızlığı, dikkat bozukluğu, yarı agresif davranışlar, unutkanlık, çevreden şikayet, inatçı davranışları için uslamlama yapanlar, maymun iştahlılık. (Sınırlı olmak kaydıyla, cezalandırmadan çok ödüllendirme, aileyle yakın çalışma ve aynı sistemin evde uygulanması, dikkatini artırmak için “alıştırmalar”. Oyun tedavisi: Evet!)
         11)  Çevre ve sosyal yaşamda başarısız, yetenekleri sınırlı ve yetersiz (inadequate personalities). Az gelişmiş dahi olsa, bir yetisini bulup, ‘yardımcı’ (supportive) terapi ve tasarım-seramik-el sanatları gibi becerilerini geliştirmek. Bir meslek okulunu bitirip hepimizi şaşırtabilir. Mamafih, hayata ergin rolünde uyum, kendini geçindirme, hala garanti değil. Torun sahibi olmayabilirler.
         12)  Ağrılı, histerik bayılmalı, somatik (kısa ve geçici, dikkat çekici arazları olanlar)  Plan: Oyun Tedavisi + Yorum; kendinden memnun olabilecek becerilerini bulup geliştirme?
         13)  Uyuşturucu – Alkol – Madde bağımlılığı (Hiç denemeyin bile!)

                 Şunu belirtmek isterim ki, yukarki önerilerimde, Anna FREUD’dan yalnızca “sınıflandırma” başlıklarını ve oyuun tedavilerinin uygulanıp uygulanamayacakları konusunda bazı fikirler aldım. Hangi tedavi yöntemleriyle birleştirilmeleri, benim elli beş yıllık kişisel deneyimimin görüşüdür. 13. madde, yani ‘uyuşturucu bağımlılığı’, o devirlerde düşünülemezdi bile.

                 Çocuklarla çalışırken, empati’nin ötesinde, onlarda bir “güven” hissi yaratmak zorundasınız ve onu “seviyorsunuz”. Yoksa ne oynarsanız oynayın, temelde pek fark etmez. Özellikle kişsel, gelişimsel devrelere bağlı geçici sıkıntılar, cinsel kimlik, başarılı olmak ya da olmamak, deprem gibi “post-traumatic neurose” (travma sonrası oluşan nöroz) -ki benim üç vakamı okuyacaksınız- vak’aları genellikle yüz güldürücüdür. Bunlardan birinde, ayrıntılarını yazmadığım, cinsel kimlik arayan 10,5 yaşında bir erkek çocuğu, okulda kız arkadaşlarının eteklerini aşağıya çekiyordu. Akşamları da, babası geldiğinde, adamcağız yemek pişirirken, çocuk, çok sevdiği annesiyle beraber yatak odasında, uzanarak, ‘Cine-5’de ergin film’leri gözlüyorlardı. Bu çocuğu altı ay içinde başarı ile tedavi ettikten sonra, ailenin bana “ne oynadığımızı” sorduğunda, verdiğim yanıtın “Hiç, yalnızca Amerikan Poker’i” dediğimde duydukları hayreti sözcükler ifade edemez.

                                                                      -42-

                Şimdi, o y u n’un bilimsel olarak tohumlarını attığı ilk devrelerden, yani FREUD’un “Analitik Psikoloji”nin temellerini atmaya başladığı 1880’lerden başlayarak, tarihsel gelişimi boyunca geçirdiği evreleri ayrıntılarıyla belirtelim. Oyun ya da herhangi bir terapi’nin “analitik” oriyantasyon’lu olduğunu söylemek be anlamak için, izninizle, bir analist olarak bu sanatın bir az ayrıntılarına girmeyi boynuma bir borç bilirim. FREUD’u, Melanie KLEIN, Anna FREUD; sonra zamanının psikoloji devi ve Bilim’in efendileri Jean PIAGET’ler, WINNICOTT’lar, ERIKSON’lar ve diğerleri izleyecektir.

                                                                

                                                                   -Devam edecek-                                           

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>