OYUN TEDAVİSİ – Modaliteler (2) (9-27)

                                                                       -9-

                  T e r a p i  süresince, tedavici ile çocuk arasında öyle bir hava oluşmalıdır ki, çocuk, kendini “olduğu gibi” terapist’e gösterebilmelidir. Çocuk kabul edildiğini sezdiği anda, kendine karşı olan ‘güven’(self-confidence)i artar.

                  Çocuk hemen her zaman kendi özel dünyasında yaşar ve pek az sayıda erginler onu gerçekten anlayabilirler. Modern zamanlarda sosyal yaşamda ve aile içinde öyle bir ivedilik ve baskı vardır ki, bu, çocuğun büyüklerle olması ya da oluşması gereken yakın, samimi (intimate) yakınlığı tehdit etmektedir. Çocuğun kişiliğini belirtmesi ve sırlarını ortaya koyması ya da paylaşması için zamana ve yakın ilgiye gereksinimi vardır. Eğer yabancılar ona yaklaşıp onu kullanmaya kalkışırlarsa, o da o kez ‘kimliğini’ savunur.
 

                  Virginia Axline’a göre (s.73-75), “Non-Direktif Oyun Tedavisi”nin sekiz ana öğeleri şunlardır:

(1) Terapist çocukla “yakın, sıcak ve arkadaşça” bir ilişkiyi en kısa bir zamanda kurabilmelidir.
(2) Terapist çocuğu “gerçekten olduğu gibi” kabul etmelidir.
(3) Terapist, ilişkide çocuğun kendini “serbestçe ifade edebileceği” bir ortam yaratmak zorundadır.
(4) Terapist, çocuğun “duygularının farkında olmalıdır” ki, çocuk onları ifade ettiği zaman, o ‘geri-itilim’ (feed-back) mekanizması ile çocuğa bir “içgörü” (insight) oluşacak şekilde yansıtsın. Eğer çocuk bir şans verilirse ve “kendi problemlerini kendi çözebilme” durumuna gelirse, terapist buna büyük bir saygı gösterebilmelidir. ‘Değişim’ yapmak, çocuğun sorumluluğudur.
(5)  Eğer çocuk, şans verilirse, ve “kendi problemlerini kendisi çözebilme” konumuna gelirse, Terapist buna büyük bir saygı gösterebilmelidir. D e ğ i ş i m   y a p m a k  sorumluluğu çocuğa aittir.                                                    
(6)  Terapist çocuğun hareket ya da konuşmasını “yönlendirmeye gayret etmez”; çocuk liderdir ve terapist onu izler.                                                              
(7) Terapist, “terapi sürecini aceleye getirmez”. Bu, yavaş gelişen doğal bir olaydır.
(8)  Terapist, yalnızca, “terapi’yi gerçek dünyaya bağlayan yönlerde” kısıtlamalarda   bulunabilir.

                   Burada sizlere Virginia Axline’ın Amerika’da Çocuk Psikiyatrisi eğitimi alan hemen herkesin “Oyun Tedavisi” konusunda bir numaralı kitabı olan “Play Therapy”(10), tipik bir vak’anın terapi’de nasıl izleneceği konusunda bir örnek vermek istiyorum. Ben de Türkiye’de, ofis ya da üniversitede gruplara ders verirken, ‘Oyun Tedavisi’ konusunda daima onun kitabını örnek aldım.

                                                                    V a k’ a :

                   Altı yaşındaki OSCAR, terapist’e annesi tarafından getiriliyor.Oscar’ın babası, iki yaşında iken öldürülmüştü ve aynı gün çocukcağız gayet ağır kızamık hastalığına tutulmuştu. Bunun üzerine Oscar, şehir dışına, bir akrabasının bakımına gönderilmişti. 

                                                                       -10- 

Bunlar yetmiyormuş gibi anne, akut bir akıl hastalığına tutularak üç ay hastanede yatmak zorunda kalmıştı. Nihayet kendine gelerek bir sekreterlik bulabilmiş ve bir bakıcı da bularak Oscar’ı eve geri almıştı. Kadın yetersiz bir bakıcıydı ve  evde çok kalmadı, ayni şekilde birçokları da kısa sürelerle geldi gitti. Hiç şüphe yok ki Oscar’ın kimseye hiç güveni yoktu. Sergilemeye başladığı semptomlar da ileri derecede agresyon, isyankarlık, olumsuzluk, güvencesizlik ve bağımlılık idiler. Annenin  kendisi de çok sinirli, sabırsız olmuştu.W.M. Axline’ın “Play Therapy” adlı ünlü kitabının bu vakası, hasta ile nasıl uyumlu bir terapötik bir ilişki kurulabilineceğinin klasik bir örneğidir (s.76-84). Annenin psikoloğa geldiği ilk seans şöyle oluşmuştu:

ANNE :   İşte bu Oscar. Allah bilir ki onunla ne yapabilirsiniz bilmem, ama o işte burada.
TERAPİST (Çocuğa) :   Benimle oyun odasına gelmek ister misin?
OSCAR :   HAYIR! Kapa çeneni! (haykırır.)
ANNE (O da bağırarak) :   Oscar! Terbiyeni takın! Şımarıklığı bırak!
OSCAR (Herzamankinden daha yüksek sesle) :   Hayır! Hayır! Hayır!
ANNE:   Evet? İşte sen! Benim seni buraya neye getirdiğimi sanıyorsun? Gezmeye mi?
OSCAR (Ağlamaklı bir sesle):   İstemiyorum!

                  Bu noktada terapist kendi kendine sormalı: Ne yapmalıyım? Kucağına alıp, ‘Aha, sen ne cici büyük bir çocuksun, gel de oyun odasına gidelim ve oynayalım’ diye oyun odasına taşımalı mıyım? Bu, Oscar’ı ‘olduğu gibi kabul etmek’ olamaz. Belli ki oğlan gitmek istemiyor. Ya da, sesinde bir hayıflanma edası,“Oscar, bak annen seni buraya ta nerelerden getirdi, sen de oynamak istemiyorsun”  mu demeli? Ama bu kendi duygularının bir refleksiyonu, hem de çocuğu bir nevi suçlama gibi olur, “Vay sen küçük, minnet bilmez şımarık” bağlamında. En iyisi terapist, çocuğun duygularını aksettirecek şekilde bir soru sormalı.

TERAPİST:   Sen benimle beraber gelmek istemiyorsun gibime geliyor.
OSCAR: HAYIR! (Terapist’e yüzü ile mimikler yapar, yumruğunu da sıkarak ona doğru kaldırır.): Çeneni kapa!
ANNE:   Eğer sen oyun odasına gitmezsen, ben seni burada sonsuza dek bırakırım!
OSCAR (Annenin eteğine yapışarak, ağlamaklı bir sesle): Beni bırakma! (Histerik bir şekilde ağlar.)
TERAPİST:   Oscar, annesi kendisini burada bırakma tehdidinde bulununca, korktu. (Bu, Oscar’ın duygularının tanımlanması ama aynı zamanda annenin kritik edilmesi oluyor. Anne sinirlenir):
ANNE:   Pek ala, bu durum karşısında birşeyler yapmak zorundayım. Allah rızası için, Oscar, sen eğer çeneni kapayıp da bu hanımla oyun odasına gitmezsen, seni terkedeceğim! Ya da, başkalarının bakımına vereceğim!
OSCAR (Acıklı bir sesle):   Beni bekleyecek misin? Ha? Ben odadan geri geldiğimde burada olacak mısın?
ANNE:   Tabii bekleyeceğim, tabii uslu olursan.
OSCAR:   Vadediyor musun anne?
ANNE:   Evet, vadediyorum.

                                                                           -11-

OSCAR (Elini, annenin eteğinden, sanki ölümden kaçarcasına terapistin eteğine dolayarak):   Beni bekleyecek misin?
TERAPİST:   Sen, annenin burada beklemesi için onun söz vermesini istiyorsun.
OSCAR:   Anne, söz veriyor musun?
ANNE:   Veriyorum!

(Terapist ve Oscar, oyun odasına giderler. Terapist, kapıyı kapamaya yeltenir.)
OSCAR (Bangır bangır):   Kapıyı kapama! Kapıyı kapama! (Gözyaşları yanağından aşağıya süzülür.)
TERAPİST:   Sen, benim kapıyı kapamamı istemiyorsun. Eğer kapıyı kaparsam, burada kalmaktan korkacağını düşünüyorsun.

(Terapist bu sözlerle çocuğun hislerini tanımladığını ifade ediyor, ama bir yandan da düşünüyor: ‘Acaba, buraya geldiğimizde, temel kurallarımız gereğince kapıyı kapamak zorundayız!’mı demeliydi? Yoksa, yaptığı gibi çocuğun kararına uyarak onun kendisinin karar vermesini mi tercih etmek daha doğru olurdu? Terapist yineliyor:)

TERAPİST:   Sen benim kapıyı kapamamı istemiyorsun, çünkü kapıyı kaparsam burada kalmaktan korkacaksın. Tamam, kapıyı açık bırakacağız, sen de rahat hissettiğin zaman kapıyı kaparsın!
(Bu şekilde, terapist, sorumluluğu Oscar’a bırakmış oluyor.)
OSCAR (Sanki kumandayı ele aldığının farkında, gitgide daha saldırgan olur):   Buradaki herşeyi kırıp dökeceğim!

(Şimdi terapist düşünmek zorunda: Kurallar gereğince çocuğa burada bazı ‘limitler’in varolduğunu mu hatırlatmalı ve, “Sen buradaki oyuncaklarla oynayabilirsin, ama kırıp dökemezsin!” mi demeli, ya da, “Diğer çocuklar da bu oyuncaklarla oynuyor, sen onları kıramazsın!” diye mi yanıtlamalı. Ama tüm bunlar, çocuğun sunduğu materyalin ‘içeriğinin duygularına’ hitap etmekten çok, yalnızca ‘içeriğinin’ tuzağına düşmek olurdu.)

TERAPİST:   Sen şimdi kendini biraz kabadayı hissediyorsun.
OSCAR (Terapist’e bakarak):   Senin de hakkından geleceğim!
TERAPİST:   Sen kendini hala kabadayı gibi hissediyorsun!
OSCAR:   Ben.. (Birdenbire gülerek) Ben… (Oyun odasının etrafında dönerek ve bazı şeyleri terapist’e göstererek sormaya başlar.)  Bu ne?

(Bu da terapist için yeni bir sınav. Çocuğa, “Sen onun ne olduğunu mu soruyorsun?” ya da basitçe, “O bir telefon” mu demeli? Seans’ın ilerlemesi için en iyi seçim, mümkün olduğu kadar ‘sade’ kalmaktır.)

TERAPİST:   O bir oyuncak telefon.
OSCAR:   Onu da parçalayacağım!
TERAPİST:   Sen, telefonu da parçalamak istiyorsun!
OSCAR (Yüzünde bir gülümseme ile):   Ya, ben eşyaları ve milleti paramparça etmeye bayılırım!
TERAPİST:   Sen eşyaları parçalamaktan ve millete acı vermekten hoşlanıyorsun.
OSCAR (Sakin bir eda ile):   Ya, öyle. Ooo, şuna bak, tabaklar. Ben evcilik oynayacağım. (Masayı hazırlamaya başlar, sonra telefonun ahizesini kaldırır ve telefonla konuşmaya başlar.) Alo, Mary o sen misin? Evet, ben evdeyim. Yemeği hazırlıyorum. (Terapist’e dönerek) Akşam yemeğini hazırlıyorum, öyle değil mi?

                                                                        -12-
 

TERAPİST:   Sen yemeği hazırlıyorsun.
OSCAR (Telefon’a dönerek):   Ya, yemeği hazırlıyorum. Yemeğe neyimiz var? (Sesinin tonu, sanki Mary’nin ona ne hazırladığını sorduğunu ima ediyor. Terapist’e dönerek soruyor)  Neyimiz var?
TERAPİST:   Sen benim bu akşam, yemek için neyimizin olduğunu söylememi mi istiyorsun?
OSCAR:   Evet, bana çabuk söyle.

(Şimdi soru şu: Terapist hemencecik “yemek için neyimiz var olduğunu bilmek mi istiyorsun?”diye yanıt vermeli veya “Sen ne arzu edersin?” mi demeli ya da “Sen benim sana yanıtı  söylememi istiyorsun değil mi?” yi seçmeli? Herhalde menü hakkında konuşarak ilerlemek daha uygun olacak. Oscar bu arada telefonda konuştuklarını kelime kelime bizlere nakletmeye devam ediyor.)

OSCAR:   Ne? Sen bizim burada bir bebek evi (doll house) olup olmadığını mı bilmek istiyorsun? (Terapist’e dönerek) Bizim burada bir bebek evimiz var mı? (Halbuki, bebek evi açıkça ortada durmaktadır.)
TERAPİST:   Evet, bizim burada bir bebek evimiz var.
OSCAR:   Oyuncak askerlerimiz de var mı?
TERAPİST:   Evet, oyuncak askerlerimiz da var. (Oscar bunu da tekrarlar.)

(Oscar böylece oyun odasındaki tüm oyuncakları teker teker saymakta ve saydırmaktadır. Terapist, -yorulmaksızın- her soruya yanıt vermektedir. Oscar ne yapmaya savaşıyor? O, tabii her sorusunun yanıtını zaten bilmekte. Peki, bildiği halde neden sormaya devam ediyor? Bunu yapmazsa Oscar terapist ile yoksa nasıl iletişim kurabilirdi? Bu, onun gerçekten yapması gereken ve yapmaya çalıştığı şey. Oscar, göze görünen hemen her şeyi sorduktan sonra telefona hitap ediyor.)

OSCAR:   Yani sen şimdi benim hanımı öpmemi mi istiyorsun?

(Terapist, doğal olarak o anda çocuğa çok fazla duyarlılık gösterip gösteremeyeceği konusunda bir an tereddüt ediyor. O anda ne söylemeli, “Beni gerçekten öpmek ister misin?”, ya da Oscar’ın söylediğini -birşey söylemeden- yapmasına izin mi versin? Nihayet terapist söylüyor:)

TERAPİST:   Sen bayanı öpüp öpmeyeceğini mi bilmek istiyorsun? 

(Oscar kibarca yaklaşır ve hanımın elinden öper; sonra birden çalışma masasına koşarak oyuncak çekici alır ve tahta platform üzerindeki ahşap çivilere vurmaya başlar. Odanın kapısı hala açık. İşte bu an, terapist için diğer bir test: Kapı hakkında ne yapsın? Çocuk çekiciyle müthiş bir gürültü çıkarıyor; hazır o böyle yüksek tonda gürültü yaparken terapist kapıyı -hiçbir şey olmamış gibi- kapasın mı? Yoksa Oscar’a hitap ederek onun bu konuda fikrini mi sormalı? Dışardan biri gelip de gürültüyü engellemek için -doğal olarak- kapıyı mı kapasa? Eğer öyle olsaydı, terapist herhalde Oscar’a ya kapının kapanmasına razı olmak ya da yaptığı gürültüyü durdurmak arasında bir seçim yapmaya davetiye çıkaracaktı. Tüm bunların hiçbiri olmakszın seans sessizlikle bitti.)

                  (Ertesi hafta terapi’ye geldiğinde, Oscar kapıyı kendi arzusuyla kapadı, Bu, hiç şüphesiz, çocuk ile terapist arasındaki ilişkinin iyiye doğru gittiğinin bir kanıtıdır: Ya terapist’e olan güveni artmıştır ya da Oscar’ın kendine olan güveni ve yeni bir bağımsızlık arayışı gündeme gelmiştir.)

                  Özet olarak oyun tedavisinde gördüğümüz şey terapist’in çocuğu ‘olduğu gibi kabul etmesi’, ‘ona seçenek tanıması’, acele edip onun duyguları ile oynayacağına, hemen hemen sorulan her sorunun, altını çizercesine, yinelenip çocuğa sunulması oluyor. Bizim deneyimlerimiz de yorumun çok daha sonra, özellikle çocuğun bir az içgörü kazandıktan ve kendi veri’lerini kendisi ortaya koyduktan sonra gelmesidir.

                                                                     -13-

                  AXLINE Ekolü’nün devamı olarak, onu izleyen 1960’lı ve 70’li yıllarda, diğer bir terapist: Clark MOUSTAKAS  Detroit-Michigan’da, Merrill-Palmer Yuva’sında, “non-directive” terapi’nin önde gelen isimlerinden biri oldu ve bu alanda birkaç kitap yazdı: “The Child’s Discovery of Himself” (Çocuğun Kendi Kendini Keşfi), “Psychotherapy With Children” (Çocuklarla Psikoterapi), “Teaching as Learning” (Öğrenirken Eğitim) ve bizce en önemlisi: “Children in Play Therapy” (Oyun Tedavisinde Çocuklar). Öneminden ötürü, bu sonuncu kitabının (11) öğelerini ve onun terapi felsefesini tartışacağız.

                  MOUSTAKAS’da da, Axline’da olduğu gibi, oyun odası erginlere göre düzenlenmemiş; oyuncaklar, çocuğun kendi seçenek ve yorumuna yardım edecek şekilde gruplanmıştır. Terapi öğelerini, onun kendi ağzından dinleyelim (s.2-10).

                 “D a v r a n ı ş l a r, terapi’de en temel öğedir. Oyun Terapisi, çocuğun kendini tümüyle özgür ve duygularını rahatça ifade edebileceği ‘davranışlar’ olarak düşünülebilir. Bu ortam sayesinde, çocuk, zamanla, erişeceği “duygusal içgörü” (emotional insight) sayesinde, güvence, yeterlilik ve değerlilik duygularını kazanır. Bu, bir şahıstan diğerine aktarılabilir. Bunlar “öğretilemez”, fakat “öğrenilir.”
         
                  “Çocuk-merkezli terapi’de üç temel öğe: “inanç”(faith), “kabullenme”  (acceptance) ve “saygı”dır (respect). Bunların hangi sıra ile gelişebileceğini önceden tahmin etmek olası değildir. Gelişir ve birbirleriyle pekişirler. “İnanç” ya da “güven”, duygusal yapılanma ve büyüme için en esaslı elemandır. Bu, çok özel bir şekilde gelişir, büyür. İşte çocukların dedikleri:
                   “… Siz, hayatımda bana inanan ilk kişi oldunuz. Ve böylece, kendimin bir değeri olduğunu hissedebildim… şimdi zamanımı alıp, etraftaki olayların nasıl olup bittiğini anlamaya çalışabiliyorum… sanırım siz bana ‘kendime inanmam’ için bir şans verdiniz ve sonuç ta böyle oldu..” Başkasına güvenen, daha doğrusu onun tarafından güvenildiğine inanan kimse, kendine de inanmaya başlar. Oyun terapisi esnasında terapist “Hm-hm… Evet… görüyorum.. O ne isterseniz olabilir.. onu nasıl görüyorsun?” gibi “nötral” sözler sarfedebilir; çocuk, yalnızca bu söylenilen sözcüklerle değil, ondan daha önemlisi, terapist’in onları ifade ediş şekli ile kendini ‘kabul edilmiş’ ve ‘güvende’ hisseder.

                  Bu “kabullenilme” duygusu bazen kritik edinildiğinde yahut ‘hayır’ denildiğinde “tehdit” gibi hissedilebilir. Ama kritiğin ardından cezalandırılma gelmeyince, bir süre sonra, çocuk ‘evet’ ile ‘hayır’ın terapötik etkisi altında, daha gerçekçil bir kişilik ve davranış biçimine ısınmaya başlar. Bu kabullenilme duygusuna hizmet eden davranış öğesi, “hürmet”dir (*).  Terapist her zaman çocuğu saygıyla, “sempati” ile selamlar ve kabullenir. O, çocuk hakkında çok yakından ilgili ve “kaygılı”dır! (concerned.) “I shall honor his feelings”  (Duygularını onore edeceğim!), diyor

                  Benim Moustakas’ın samimi, insani tekniğini hafif kritize etmem, onun bu son açıklamaları üzerinedir. Şöyle ki:

————–
(*) Ben derslerimde, aile terapi’lerinde her zaman üstünde durur, altını çizerim: Bizim kültürümüz, çocuklarımızı, bazen kendi canımızın ötesinde ‘sevme’miz gerektirdiğini bize dikte eder, evet, dünyada belki hiç bir diğer kültür bizim kadar çocuklarını ‘sevmez’ ama, ‘saygı’yı pek bilmeyiz; çoğu zaman, o bir yanlış yaptığında döveriz, tenkit ederiz, zira o sanki bizim malımızdır: Hem severiz hem döveriz ve bu bir eğitim, koruma ve sevgi’dir. Belki öyledir ama, dünyadaki en büyük saygısızlıktır da!

                                                                         -14-

                  Terapist’in kendisinin -benim ve birçok terapist’lerin olmaları gerektiği gibi- analiz edilip edilmediğini bilmiyorum; o yıllarda eğitimde olan bizlere terapi için öğretilen “olmazsa olmaz” kurallardan bir ikisi şöyleydi: Lütfen “sempati” ile “empati”’yi birbirinden ayırın. Sempati, küçük bir çocuğa, bir acısı ya da kaybı olan bir dostumuza, olay anında gösterdiğimiz “dostluk, yakınlık” simgesidir, terapi ile ilgisi yoktur. “Vah, vah, çok üzüldüm, ya, benim başıma da gelmişti! Üzülme, geçer!” iyi bir dostluk işaretidir ve bir paylaşımdır. Çocuğun kırılan oyuncağı yerine bir yenisini alırsınız ve onu mutlu edebilirsiniz, bu da bir iyilik, insanlık ve sempati’dir. Ama empati, “kendinizi bir başkasının ayakabbıları içine koymak ve onun gibi hissedip onu anlamaya çalışmaktır! (Putting youself in somebody’s shooes and try to understand to feel like him.) Bu itibarla, ister küçük ister büyük olsun, acı çeken birine bunun ifadesi için şans verdikten sonra, belki şöyle “Evet, anlıyorum, çok acı çekiyorsun.. Gerçekten zor bir durum.. sana nasıl yardım edebilirim?” demeli, işte bu “terapi”dir, yahut “terapötik” bir yaklaşımdır. İ.E.) Çoğu kez, Moustakas gayet iyi bir insan olarak yaklaşıyor, yaklaşımı terapinin bir çok öğelerini çeriyor, ama bazen araya gerekli mesafeyi koyamıyor gibi geldi bana. Mamafh kitabında genç terapistler için çok yararlı olabilecek “Sınır Koyma” (Setting of Limits) gibi bir bölümü de var.

                 Onun tipik seans’larından birinden küçük bir parça verelim:

               “Johnny, çok aktif, dört yaşlarında bir erkek çocuk. Hevesle oyun odasına giriyor. İlk konuştukları, evde ebeveynlerinle son haftalarda neler olup bittiği. Dolaysız, bebekevine yaklaştı, ıslıklarla, şarkılarla içindki tüm eşyayı odanın ortasına yığdı. Kendinden pek beklenmeyecek bir sözcük dağarcığı ile alabildiğine konuşarak birtakım öyküler anlattı. Kendisine ‘ne’ olmasını istediği sorulduğunda, “Hem küçük… hem büyük…” yanıtını verdi. Seans şöyle devam etti.)

J.: (Oyuncak süt şişelerine yaklaştı, birini seçip ağzına koydu. Birkaç saniye emdi ve sonra yerine koydu.) Ben birkaç yudum daha almak istiyorum ondan!
T.: Sen bir yudum daha almaya karar verdin.
J.: Ama bu sefer kocaman bir yudum alacağım. Gerçekten büyük bir yudum! (Dediğini yapıyor, şişeyi yine yerine koyuyor, sonra bir bebek figürü ile kauçuk bir kedi alıyor ve çok ince bir sesle) : Whoo, whoo, whoo. Meow, meow, meow. (Kediyi bebekevinin damına doğru tutuyor) Kedicik şimdi oraya zıplayacak. Bebek de oraya zıplayacak. Yavru kedi aşağı atlıyor, bebek de aşağı atlıyor. Ona bak! Ona bak! Ona bak! (Bir az sonra bir kadın figürü alıyor.) O bir izci ve işte burada. O, elinde bir kamçı koşuyor, elinde bir kamçı koşuyor.
T.: O koşuyor, koşuyor, koşuyor! (Elindeki kamçıya bir şekilde gönderme yapmalıydı. İ.E.)
J.: O buz üstünde kayıyor, nereye giderse buzda kayarak gidiyor. O heryerde. (Kauçuk bir bıçak alıyor eline) İşte elinde et bıçağı.. O bıçakla biçiyor, biçiyor, biçiyor…
Y.: Elindeki et bıçağıyla kıyıyor, hm?
J.: Ya, o metal kayaklarla kayıyor ama yalnızca buz üzerinde. O şimdi üzerinde elbisesi olmaksızın kayıyor, çünkü bu buz sıcak. (Bebeğin elbiselerini soyuyor!)
T.: Çünkü şimdi birşey giymeye gereksinim yok.”

                  Terapist, bir az aşağıda seans’ın değerlendirmesini yapıyor: Johnny’nin ana olumsuz davranışı: “regression” (gerileme!), çünkü süt şişesinden süt emiyor. Konuşması zaman zaman çocuksu, sonra olgunlaşarak şarkı söylüyor, çok mutlu. Onun, kadın figürünün (ve bir iki seans sonra kayan kendisinin) elbiselerini çıkarmasını, çocuğun “sıcak buz üzerinde kayması” ile yorumluyor.

                                                                         -15-

                   Yorumlarda göze görünür bir hata yok, terapötik davranış da pek ala kabul edilebilir derecede: Çocuğa istediği yaptırılıyor ve seçenekleri için saygı gösteriliyor. Ama eksiklik, yorumlarda. Yukarda da işaret ettiğim gibi, kadın eline kamçı aldığında, bu konuşma konusu olmalıydı. Bu, bir ‘şiddet’ simgesidir. Çocuğun kadını soyması, çocuğun  Ö d i p a l  durumda olduğunu açıkça gösteriyor. Bir iki seans sonra J.’nin kendisi (daha doğrusu kendini temsil eden ve sıcak buzda kayan bebek) soyunduğunda terapist’in ne dediğini bilmiyoruz, ama belli ki, çocuk, Ödipal sıkıntıdan kurtulmak için, zaman zaman bebek kalmayı, zaman zaman şövalyeler gibi şarkı söyleyerek, annesini soymayı, yani büyümeyi arzu ediyor. Bu ikilemini en başta söylemişti zaten. Ya ‘bıçak’ ne anlama geliyor? Acaba annesi çocuğun ‘bilinçötesi Ödipal duyguları’ anladı da, “pipi”sini kesmek için mi ardından geliyor? Terapist’in aklından hiç çıkarmaması gereken ve bu tema’nın zaman zaman diğer oyun şekillerinde ortaya çıkıp çıkmayacağını saptaması ve çözümünde çocuğa yardım etmesi, terapinin can noktası. Bu problemler zamanında yorumlanmadıkça, seanslar yararlı olabilir, ama esas görevimiz, fantazi’lerin oluşuma uygun bir ortam hazırlamanın ötesinde, fantaziler oynanınca onları çocuğun anlayabileceği düzeyde, onunla yüzleşerek usulünce yorumunu yapmak.

                   MOUSTAKAS’ın, zamanında yirmi-otuz sene sonrasını görerek çocuk-aile terapisine yaptığı katkılardan biri de, bir anneye küçük kızıyla birlikte evde nasıl “oyun tedavisi” oynayabilecekleri gibi yeni “evde terapi” ekolüne bir başlangıç yapmasıdır. Altmış’ların uzun ve yorucu, masraflı analiz tedavileri, hemen hemen on yılda bir ‘mekan’ değiştirerek oyun sahalarına (Baseball, Football,) ve Doğu Sporları Salonlarına (Karate vb.), şimdilerde “Tiyatro Terapi”sine döndüğü gibi, ailelere gitgide daha eğitici, öğretici konsültasyonlara bulunuyoruz; zira ailelerin çoğu yeni, modern trend’lere dönük. Bu konuda Amerika’da önder hocalardan Prof. Dr. I. Stanley GREENSPAN’ın, Özgür Yayınlarından çıkmış üç çevirisini yapmış bulunuyorum: “Meydan Okuyan Çocuk”, “Özel Gereksinimli Çocuk-Otistik Spektrum” ve “Bebeklerde ve Çocuklarda Sağlıklı Ruhsal Gelişim”. Bunlarda, aileye her gece, çocukla çok özel “Floor Time” (Yerde Oyun Zamanı) öneriliyor. Çocuğa felaket de, şifa da ona en yakın ‘çevre’ olan aileden temin edilmiş oluyor.

                 ÖZGÜR’den 2007 yılında basılmış bir kitabımda: “İndigo Çocuklar : Mit ya da Gerçek” Amerika’da, California’da, Jodere Group Tarafından 2004’de yayımlanmış bir eserden söz ettim: “İNDİGO ÇOCUKLARIN (ve Ergin İndigo’ların da) TİNSEL TEDAVİSİ”; yazarlar, Musevi bir haham olan Wayne DOSİCK, Ph.D., eğitimli bir ilahiyat doktoru ve eşi, eğitimli bir Sosyal Çalışma Uzmanı, Ellen Kaufman DOSICK, havra’da grup halinde yaptıkları çalışma yanında, muktedir ailelere, kendi evlerinde, genellikle bodrumlarda, özel döşenmiş, mum ve şamdanlarla bezenmiş, basit sandalye ve masa’larla, -sözüm ona- problemli İNDİGO ÇOCUKLAR’la, kart’larla, sözcükler’le birtakım “sevgi” oyunları oynadıklarından bahsettim. Oldukça da etkili gibi görünüyor, çünkü terapi çocuğun kendi evinde, onu hayata bağlayan en önemli öğe: anne ile, yenilenmiş ve takviye edilmiş olarak, sistematik bir şekilde sahneleniyor. Sorumluluğu üzerine almış aile böylece bedava günah çıkartıyor.

                                                                      -16-

                   “Unstructured-Non Directive” daha ziyade psikanalitik oriyantasyonlu terapist’ler için daha uygun düşmekle beraber, “Structured-Directive” (Yapılandırılmış-Yönlendirilmiş) terapi de, bazı seçkin vakalarda etkin olarak uygulanmaktadır. İşte, Dr.Charles E. SHAEFER’in editörlüğünü yaptığı (21) “Çocuğun Oyunun Tedavisel Kullanımı” adlı kitabından aldığımız örnekleri size sunalım.
 
 1) Yeni doğmuş bebek – kardeşler arası çekişme ve yarışma vak’aları (sibling rivalry): LEVY’nin başlattığı bu yöntemde, terapist kırılabilir, bükülebilir cinsten bir ‘anne’ ve bir ‘bebek’ oyuncak bebek alır, ayrıca da, doğan yeni bebeğin karşıt cinsi bir plastik bebeği elinde tutar. Çocuğa sorar: Anne memeleri ne içindir bilir misin? Bilmezse söylenir. Terapist, kil’den yapılı bir parçayı, oyuncak anne bebeğin üstüne ‘meme’ olarak koyar, çocuktan da  diğer ‘meme’yi yerleştirmesini ister. Terapist anne ve meme emen bebeği bir iskemleyi oturtarak, çocuğa açıklar: “İşte bu anne, bu da onun bebeği. Yeni doğan bebeğin erkek (ya da kız) kardeşi onları görmeye gelir ve bu vaziyeti gözler; acaba ne hisseder?” Gerektiğinde, düşmanlık olsun diye, şu sözler de eklenebilir: “İşte böylece kötü, kötü, kötü bebek, annesinden süt emiyor!” Bir terapi sürecinde, sık sık tekrarlanabilir.

 2) Balon patlatma terapisi:
                Yine LEVY, şişirilmiş rengarenk bir sürü balonu, bilinçli ya da bilinçötesi nedenlerle duygularını yeterlice ifade edemeyen (suppressed or repressed) çocuklara, oyun odasında, iğne, tırnak, dart tabancası vb. ile patlattırır, beraberinde vahşice bir ses de çıkartır. Bazen çocuğu hazırlamak için hazırlayıcı yüksek sesle konuşma, şarkı söyleme, bağırma gibi seanslar da yapılabilir.

 3) Oyun arkadaşı-yaşdaş hücumu: Bu, özellikle gerekli agresif yanıtı veremeyen, kendini suçlu hissedip cezalandırılmayı bekleyen çocuklarla oynanabilir. İki aynı cinsten yapma bebekler, biri kabadayı diğeri çekingen, karşı karşıya getirilerek provoke edilir ve çocuk duruma alıştırılır.

 4) Büyükler tarafından kontrol ya da cezalandırılma: Aynı şekilde, çocuğu rahatsız eden ev ve çevre koşullarını hayata geçirerek, çocuğun agresif, fakat kontrollü, oyuna katılması ve aktif olarak rol alması sağlanır, ama her keresinde “duygular” sorulur.

 5) Ayrılık olayları (Separation: Death, divorce, military service – Ölüm, boşanma, askerlik):
                  Çocuğun öyküsüne göre, benzer bir vak’a, örneğin babanın ya da annenin uzağa gideceği, belirsiz bir şekilde sahnelenir ve durum çocuğa sorulur: O ne düşünüyor, ne hissediyor?

 6) Kötü rüyaların ya da fantazilerin yinelenmeleri: Basit durumlarda, yinelenen tema hakkında çocuğa ne hissettiği konusunda sorular sunulur, daha ciddi durumlarda yapma bebeklerle oynanır. Yazar, annesiyle bir çatışması olan on yaşında bir kızın, rüyasında sık olarak “yeşil bir cadı” tarafından azarlanması, aşağılanması vak’asında konuyu dolaysız olarak alıp konuşmakla (Bebek Evi kullanılsa daha iyi olur, zira hiçbir çocuk, annesinin sevgisini kaybetmeyi göze alamaz.. Her şey oyun halinde kalmalı. İ.E.) çocuğu, annesi hakkında dolaysız olarak annesinden neden nefret ettiğini konuşturmayı başarabilmişti.

                                                                         -17-

                  Tabii bu tür dolaysız-direktif oyuna itiraz edenler, şu noktaları ileri sürüyorlar:

a) Özellikle terapi yaşantısı pek çok olmayanlar, örneğin işe yeni başlamış asistanlar, çocuğun “yorumlayıcı ve bütünleyici” (interpretative and integrative) yetilerini önceden gerçekçil olarak ölçememiş ya da daha o duruma gelmemiş çocukları, erken olarak bu durumlarla yüz yüze bırakıp, masif bir sıkıntı ile onları üzebilir, korkutabilir.

b) Bazı çocuklar duyguların açıklanmasına, genel olarak, diğerlerinden daha muhafazakar, yavaş ve duyarlı olabilir. Önce bunun değerlendirilmesi yapılması gerekir.

c)   Bu tür yüzleştirmelerin (confrontations) çocuğun tedavisine ne denli olumlu bir etkide bulunabileceği konusunun da terapist tarafından sık sık değerlendirilmesi yapılmalıdır. Doğal olarak iyi bir süpervizyon, olumsuzlukları kolayca önleyebilir. Böyle bir deneyime girerken, çocuğun ailesini, olası bir sıkıntı-anksiyete yükselişinden de haberdar etmelisiniz.

                  Bizim elli beş yıllık deneyimimiz, pek ender vak’alar hariç, çocuğu, onun duyarlılıklarını, savunma mekanizmalarını ve hislerini ifade edebilme yeteneklerini iyice öğreninceye kadar n o n – d i r e k t i f  yöntemle başlamaları, duyarlı çocuklarda ve “cinsiyet tacizleri”nde (sex-abuse) vak’alarında  çok daha korumalı olarak davranmalarını tavsiye ettirtir. Çocuğu iyice anladıktan ve onun size güvence hissettiğini gerçekten bildikten sonra, d o l a y s ı z  şekiller denenebilir. Aranızda iyi bir diyalog ve iletişim olduktan sonra, bu tür “d o l a y s ı z” oyunların, çoğu kez, “serbest-çocuğun seçeneği” bir oyundan sonra hemen hemen otomatik olarak geldiğini kendiniz gözlemleyeceksiniz.

                                                                         *

                  O y u n’u tarihsel ve kültürel bakımlardan anlamaya ve yorumlamaya kalktığımızda, büyük Hollandalı tarih üstadı ve bilim doktoru Johan HUIZINGA’yı (10) (1872-1945) anmadan geçemeyiz. Amerika’da Hint Edebiyatı dersleri verecek kadar Hindistan kültürüne vakıftı. Leiden Üniversitesi rektörlüğünde bulundu, 1942’de Nazi’ler tarafından gözaltına alınarak ölünceye kadar onların denetimi altında kaldı.

                  “Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme” adlı kitabının 1938’deki ilk baskısının önsözünde, ‘İki ayağı üzerinde dikilebilen: Homo erectus’ insan türünün, … Aydınlanma Çağının saf iyimserliği içinde hayal edildiği kadar akıllı olamadığı ortaya çıkınca,’ diyor Huizinga, ‘Homo sapiens’ (akıllı insan) adının türümüze eskiden sanıldığından daha az uygun olduğu açıkça belli oldu ve bu ilk tanıma bir de ‘Homo faber’ (Alet, imalat yapabilen insan)’in eklenmesinin uygun olacağına inanıldı. Oysa bu ikinci terim bizi tanımlamaya çok daha az uygundu; çünkü faber birçok hayvanı niteleyebilir ve imal etme konusunda doğru olan, oyun oynama konusunda da doğrudur: Birçok hayvan oyun oynar. Buna karşılık Homo ludens, yani (oyun oynayan insan)-ki bu terimlerin isim babasıdır- terimi bana, imal etmek kadar esaslı bir işlevi ifade ediyormuş ve buna bağlı olarak da Homo faber teriminin yanında yer almayı hak ediyormuş gibi gelmektedir…’ diyor.

                  O y u n’un doğa ve anlamını, bir “kültür” olgusu olarak gören HUIZINGA (sa.16-30), ‘Oyun, kültürden daha eskidir,’ diyor, ‘hayvanlar kendilerinin oyun oynamalarını öğretmesi için insanın gelmesini beklememişlerdir. İnsan uygarlığı genel oyun kavramına hiçbir temel özellik katmamıştır. Hayvanlar tamamen insanlar gibi oyun oynamaktadırlar. Oyun, en basit biçimlerinde bile ve hayvan hayatının içinde, tamamen fizyolojik bir olgudan veya fizyolojik olarak belirlenen psişik bir tepkiden daha fazla bir şeydir. Oyun, anlam bakımından zengin bir işlevdir. Oyunda, yaşamın doğruden gereksinimlerini aşan ve eyleme anlam katan bağımsız bir öğe ‘oynamaktadır’. Her oyun bir anlam taşır.

                                                                      -18-
    
              Huizinga’ya göre, oyun’un kökenleri ve temeli konusunda birbirinden farklı görüşler vardır (s.17) :

a)     Kimileri oyunun kökeninin ve temelinin, y a ş a m   s e v i n c i  f a z l a l ı ğ ı n d a  n  kurtulma biçimi olarak algılarlar;
b)     Canlı varlık, doğuştan gelen bir  t a k l i t  yeteneğinin hükmü altındadır;
c)     Canlı varlıklar, bir  g e v ş e m e  gereksinimi içindedirler;
d)    Varlıklar, oyun yoluyla, hayatın onlardan talep edeceği ciddi faaliyetlere  h a z ı r l ı k   a n t r e n m a n ı  yapmaktadır;
e)     Oyun, insanı  b e n l i ğ i n e  s a h i p  ç ı k m a s ı n ı  sağlar;
f)      Oyunu, kelimenin modern anlamında bir ‘bütünsellik’ olarak adlandırabiliriz; onda, hayatın herkes tarafından hemen tanınabilen ve kesinlikle temel bir kategorisiyle karşı karşıya bulunmaktayız; bundan dolayı da oyunu, bütünselliği içinde kavramak ve değerlendirmek zorundayız.
 g)     Özü ne olursa olsun, oyun  m a d d i  bir şey değildir. Daha hayvanlar aleminde bile fiziksel hayatın sınırlarını aşmaktadır. Sadece güç etkileri tarafından yönetilen bir dünyaya ilişkin determinist anlayışın bakış açısından, oyun, kelimenin tüm anlamıyla ‘superabundance’tır (bolluk), yani  g e r e k s i z d i r,  i r r a s y o n e l d i r .
  
                  Oyunun diğer özellikleri’ne gelince:

 . Her oyun, herşeyden önce,  g ö n ü l l ü  bir eylemdir. Emirlere bağlı değildir.   Olsa olsa, bir oyunun zorunlu temsili olabilir. Her ne olursa olsun, insan ve sorumlu yetkin için, isterse  i h m a l   e d e b i l e c e ğ i  bir şeydir. Oyun keyfe kederdir. Oyun, bir görev değildir.
 . Oyun, her an  e r t e l e n e b i l i r  veya  i p t a l  edilebilir.
 . Oyun,  ö z g ü r l ü k t ü r, serbestliktir. Oyun “gündelik” veya “asıl” hayat değildir. Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine özgü eğilimleri olan geçici bir faaliyet alanına girme bahanesi sunmaktadır.
 . Oyun, ‘güzelliğin’ ve ‘kutsallığın’ zirvelerine kadar çıkarak ciddi olanı ardında bırakabilir.
 . Oyun, katı kurallarla oynanır, eğer bu kurallar izlenmezse, oyun çöker (Paul Valéry).
 . Oyun, en gelişmiş biçimleri içinde, insana bahşedilmiş  e s t e t i k   a l g ı l a m a  yeteneğinin en soylu öğelerini oluşturan  r i t m  ve  a r m o n i  ile doludur. Oyun’un ‘güzel’e (hiç olmazsa ‘mükemmelliğe’) doğru bir eğilimi vardır. Bu estetik faktör, oyuna her yönden baskı yapan düzenli bir ‘biçim yaratma’ saplantısıyla özdeştir.
 . Oyun’un özellikleri arasında en önemlisi,  e y l e m i n  hayattan  m e k a n  o l a r a k ayrılmasıdır. “Yalıtılmış ve sınırlı” olma, kendisine özgüdür.
 . Oyun alanının sınırları içinde kendine özgü ve mutlak bir  d ü z e n  hüküm sürer.
 . G e r i l i m, oyun’da, gözle görülebilen bir niteliktir. Gerilim, belirsizlik ve şansı işaret etmektedir. İnsanda, genel olarak gevşemeye, tavsamaya yönelik bir eğilim vardır. Oyunda ise her şey ‘başarılmak’ zorundadır.
 . Her oyun’un ‘benzersiz’ ya da ‘kendine özgü’, hatta biraz da ‘gizemli’, ‘esrar havası içinde ortaya çıkma’ya meyli vardır.

                 “Oyun’un ‘benzersiz’, ‘kuraldışı’ olma öğesi, en çarpıcı bir şekilde, oyunun gönüllü olarak büründüğü, e s r a r  havası içinde sahnelenmektedir. Küçük çocuklar bile, oyunlarını esrarlı bir hale getirmek için ellerinden geleni yaparlar, bu şekilde onları daha çekici kılarlar. Gündelik hayatın kural, örf ve adetlerinin, çocuk oyun alanı içinde bir değerleri yoktur. Motto şudur: ‘Biz başkayız ve başka bir şekilde hareket ederiz.’

                                                                      -19-

                  “Antropolojik çalışmalar bize gösteriy ki, ilkel toplumların ibadete yönelik ayinlerinde (Initiation – İnisiasyon), gençler, yetişkin erkeklerin bu tür törenlerine davet edildiklerinde, genel kuralların dışında kalanlar yalnızca bu yeniyetmeler değildi. Kabile içindeki tüm kavgalar askıya alınmış, bütün kan davaları ertelenmişlerdi. Kabilenin sıradan hayatının kutsal oyunlar nedeniye geçici olarak iptal edilmesini, birçok daha gelişmiş kültürlerde de görüyoruz, örneğin E s k i   R o m a’da,  Tanrı SATURNES onuruna düzenlenen şenlik, karnavallarda da bunun benzerini görmekteyiz. Yakın geçmişimizde, sınıfsal çıkarların daha fazla kontrolünde olan ve daha sert bir düzen koruma-asayiş anlayışına bağlı olan, daha katı yerel örf ve adetlerin ağır basmasına karşın, seçkin grupların, özellikle üniversite öğrencilerinin, işçi kurumlarının, meslek gruplarının ‘kabul edilebilir’ taşkınlıklarına, gösterilerine, yürüyüşlerine -kontrol altında- bir gösterim alanı daima tanınmıştır. (Amerika Birleşik Devletleri’nde, hemen hemen tüm üniversite öğrencileri, “İlkbahar Tatili”nde (Spring Break) neredeyse tümüyle çıplak olarak, ellerde bira şişeleri ve kulak patlatıcı müzik’le, Florida Eyaletinin Atlas Okyanusu’na bakan kumsallarında (Fort Lauderdale) tatil yaparlar. Bu, “an extensive display of noisy, disorderly conduct carried on defiance of authority and discipline” (Çok geniş kapsamda, otorite ve disipline karşı düzenlenmiş gürültülü ve düzensiz bir hareket) olarak nitelendirilmekle beraber, yasa dışı hemen hiçbir şey yapılmaz. Belli ki, gençliğe bazı özel hallerde, sübap’ları açarak,  agresyon’larını kontrol altında sergileme şansı verilmelidir. İ.E.)

                  “Öteki” olmanın kolaylığı ve oyunun g i z i, ‘maskeli balo’da da ortaya çıkar. Burada oyun’un ‘alışılmamış karakteri’ tüm varlığıyla mevcuttur. Kılık değiştiren veya maske takan kişi, “başka bir kişiyi oynamaktadır.” “Çocuk, başka bir kişidir!” Çocukça dehşet, zincirinden boşanmış eğlence, k u t s a l   a y i n  ve  m i s t i k   h a y a l   g ü c ü, maskeli balo ya da kılık değiştirme alanının tümüne, çözülmez bir şekilde işlemektedir..
                  “Özetle oyun, ya fazlasıyla tek yanlı hareket etmeye yönelten bir eğilimin zorunlu ödünlemesi, ya da, hayatta gerçekleştirilmesi olanaksız arzulanan bir kurmaca aracılığıyla yatıştırılması ve böylece ‘kişisel benlik duygusunun korunmasının sağlanmasıdır.’ Yukarıda belirtilen şık’ların hepsindeki ortak nokta şu: Oyun’un, oyun olmayan başka bir şey karşısında ortaya çıktığı ve bazı biyolojik dürtüsel beklentilere yanıt verdiği varsayımı.

                 “Oyuncunun neden hırstan gözü döner, neden binlerce kişi kalabalık futbol maçında çılgınlığa varan bir heyecan yaşar? Oyunun bu yoğunluğu, hiç bir biyolojik çözümleme tarafından açıklanabilmiş değildir, ve zaten oyun’un özü, bu  a ş ı r ı   t a h r i k   e t m e  gücünde bulunmaktadır.

                 “D o ğ a, oyun’u bize heyecan, sevinç ve matraklık’la (grap) birlikte vermiştir. Bu sonuncu öge, yani oyunun ‘z e v k’ yanı (aardigheid) (aard=doğa), tüm çözümlemeleri ya da mantıksal yorumlamaları reddeder. Bu öge, ‘SpassWitt’ olarak da nitelendirilebilir. Oyunda, hayatın herkes tarafından hemen tanılabilen ve kesinlikle temel bir kategorisiyle karşı karşıyayızdır. Oyun’u, kelimenin modern anlamında  b ü t ü n s e l l i k  olarak değerlendirebiliriz, ve oyun’u bütünselliği içinde kavramak ve değerlendirmek zorundayız.

                 “Oyun’un varlığı, hiçbir uygarlık basamağına, evren’i kavrayışın hiçbir biçimine bağlı değildir. Oyun’un varlığı inkar edilemez niteliktedir.”
                                                                                                       

                                                                         -20-

          
                                O y u n’ u n   K ü l t ü r   İ l e   İ l i ş k i l e r i

                   “O y u n’ u n   i ş l e v i n i  hayvan ya da çocuk hayatında değil de k ü l t ü r’ün içinde ele alarak, biyoloji ve psikoloji’nin “oyun” kavramını terkettikleri yerden işe başlamaktayız. Oyun’u, ‘kültür’ün içinde, bizzat kültür’den önce var olan, kültür’e eşlik eden ve bu kültür’ü başlangıcından, içinde bulunduğumuz döneme kadar damgalayan, gündelik hayattan ‘farklılaşmış bir eylem niteliği’ olarak algılamaktayız.

                  “Özellikle söz konusu olan şey, o y u n  adını verdiğimiz hayat biçimine özgü olarak bulunan haliyle bir niteliktir. Faaliyet biçimi olarak, anlam yüklü biçim olarak ve toplumsal işlev olarak oyun: İşte inceleme konusu budur.

                  “O y u n’u , bir toplumsal yapı olarak, çok sayıdaki somut biçimleri içinde ele alabiliriz. Oyun’u, doğrudan doğruya, oyuncunun tarzına uygun olarak, asıl anlamı içinde anlamaya çalışabiliriz. Eğer oyun’un belirgin imgelerin kullanılımına, gerçeğin belli bir temsiline dayandığını fark edersek, bu durumda ilk çabamız, bu imgelem ya da doğrudan bu ‘temsili’ değerinin anlaşılması yönünde olacaktır. Bunların bizzat oyun üzerindeki etkilerini gözleriz ve bunu yaparken de, oyun’u, kültürel hayatın bir faktörü olarak kavramaya çalışırız.

                  “İ n s a n   t o p l u m u n u n   b ü y ü k   i l k e l   i ş l e v l e r i : ibadet ve tören’ler, zaten oyunla iç içedirler. İnsanın iletişim kurabilmek, öğrenebilmek ve emredebilmek amacıyla kendisi için yarattığı şu ilk ve yüce araç olan ‘d i l’i bir düşünelim!

                  “İnsan, DİL sayesinde nesneleri ayırmakta, tanımlamakta, fark etmekte, tek kelimeyle, adlandırmaktadır. Başka bir deyişle, ‘şey’leri ‘zihin’ alanına yükseltmektedir. ‘Dil’in yaratıcısı olan ‘zihin’, “oyun” oynayarak, ‘madde’yle, düşünülen ‘şey’ arasında sürekli olarak gidip gelmektedir. S o y u t’un her ifadesinde  bir  s i m g e  vardır ve her simge de bir  k e l i m e   o y u n u  içermektedir. Böylece insanlık, doğa evreninin yanındaki hayal edilmiş ikinci evren olan “varoluş ifadesi”ni hep yeniden yaratmaktadır.

                 “M i t o s’ları da ele aldığımızda görürüz ki, bunlar da, “gerçeğin dönüştürülmesi” (metamorfoz’a uğratılması) ya da “hayal edilmesi”dir; ama buradaki süreç, gündelik dilden daha karmaşadır. İlkel insan, mitos’un yardımıyla dünyevi algıları açıklamaya çalışmakta ve ‘insani’ şeylerin temelini ‘tanrısal’da aramaktadır. Mitos’un gerçek görüntüsü verdiği değişken fantazilerin her birinde, “ciddiyet” ile “şakacılığın” sınırlarında yer alan  y a r a t ı c ı  bir zihin vardır.

                  “Son olarak  i b a d e t  konusunu ele alalım. İlkel topluluk, kendine, dünyanın esenliğini güvenceye alma olanağını sağlayan kutsal ayinlerini, adaklarını (ŞAMANİZM – İ.E.), bağışlarını ve törenlerini, kelimenin gerçek anlamıyla, b a s i t   o y u n l a r  biçiminde gerçekleştirmiştir. E f s a n e  ile  i b a d e t’in kaynaklarından,  k ü l t ü r  hayatının büyük faaliyetleri doğmaktadır: Sosyal düzen ve hukuk, ticaret ve endüstri, sanat ve zanaat, şiir, bilgelik ve bilim. Demek ki bunlar, köklerinin bir kısmını,  o y u n s a l   e y l e m  alanından almaktadırlar.”

                                                                       -21-

                 Kültür’den bahsederken, onu oluşturan en önemli öğelerden biri olan  t a r i h’ten söz etmeden geçemeyiz. HUIZINGA, oyunun, gelecekte ergin olacak çocuğun gelişindeki rolünün öneminden söz ettiği kadar, ün yapmış “Homo Ludens” (11) kitabında, insanlığın ta ilk evrelerindenberi süregelmiş olan bir tür ‘oyun’ olan  t ö r e n l e r  ve  s a v a ş l a r  hakkında da geniş bilgiler verir ve yorumlar yapar. İşte onun, bir Fransız araştırmacı olan M. GRANET’nin 1919’da Paris’te basılmış “Çin’de Eski Bayramlar ve Şarkılar” (Fetes et Chansons Anciennes de la Chine) adlı bir eseriyle, yine Paris’te 1929’da basılmış “Kamu ve Özel Hayatlarıyla Çin Uygarlığı” (La Civilisation Chinoise, La Vie Publique et La Vie Privée) adlı eserlerinden aldığı kısımlarından sizlere bazı özetler sunuyorum (s.77).

                   “GRANET, kutsal klan’ların mevsim dönümü bayram ve törenlerin verimliliği ve üretkenliği özendirmeye yönelik çeşitli yarışmalarda kutladıkları bir durumu, Çin uygarlığının tamamen ilkel bir aşaması olarak betimlemektedir. Bu  t ö r e n l e r i n,  o y u n  ve  y a r ı ş m a l a r ı n  tek tek başarısı, arkaik topluluk zihniyeti içinde, grubun elde ettiği refaha yönelik derin inanca bağlıdır. Adaklar veya kutsal danslar başarılı olmuştur. Bu andan itibaren her şey iyi gider, yüce güçler onlardan yanadır, evrensel düzen korunmuştur, kabilenin ve üyelerinin kozmik ve toplumsal mutluluğu sağlama alınmıştır. Hiç kuşkusuz, bu duygunun bir dizi rasyonel (uslamsal) çıkarmasının sonucu olduğunu düşünmemek gerekir. Söz konusu olan şey, daha çok, bir hayat bilinci, az çok formüle edilmiş bir ‘inanç’ halinde billurlaşan bir rahatlama duygusudur.

                   “Granet’nin tarihöncesi Çin’e ilişkin betimlemesine geri dönersek; erkeklerin bulunduğu evde erkekler tarafından kutlanan ‘kış bayramı’, yoğun bir dramataik karaktere bürünmektedir. Hayvan dansları, yeme içme alemleri, bahisler (iddia) ve marifet gösterileri, bir coşku ve huşu sarhoşluğu içinde düzenlenmektedir. Kadınlar, bunların dışında tutulmaktadır, fakat törenin zıtlaşmalı karakteri gene de sürmektedir. Ayinler, esas olarak, ‘rekabet’ ve ‘birbirini geçmeye’ dayanmaktadır: Bir grup ev sahibi, diğeri de konuklar. Gruplardan biri ‘güneş’i, ‘ısı’yı, ‘yaz’ı kapsayan ‘Y a n g’ ilkesini yansıtırken, diğeri de ‘ay’ı, ‘soğuk’u ve ‘kış’ı kapsayan ‘Y i n’ ilkesini simgelemektedir.”

                  Yazar devam ediyor:

                  “Çin halkı tarafından yurtlandırılmış olan büyük toprakların üzerinde, prensliklerin ve bölgesel imparatorlukların gelişmesi, var olduğu kabul edilen ilkel ‘ikilik’in yerine sonsuz sayıda ‘rakip’ grubun (Spor gibi!) geçmesine yol açmıştır. Kabile gruplarının benzer mevsimlik yarışmaları, toplumun hiyerarşik yapılanmasının tabanını sağlamaktadır. Feodalleşme süreci, yarışlarda savaşçılar tarafından elde edilen perestijden kaynaklanmıştır: ‘Erkekler arası dayanışma örgütlerini harekete geçiren ve kış mevsimi süresince onları ‘danslı düello’lar içinde karşı karşıya getiren  r e k a b e t  zihniyeti, kurumsal gelişmenin kökeninde yer almaktadır.(sa:77) ’ ”

                   “Şimdi de Yunanistan tarihinden alınma iki örnek:

                                                                      -22-

                   “Efsaneye göre, İ.Ö. vıı. yy.da, Euboia (Eğriboz) adasının iki kenti: ‘Khalkis’ ile ‘Eritria’ arasındaki savaş, tamamen bir  y a r ı ş m a  biçimi altında yürütülmüştür. Bu savaşta, çarpışma kurallarını hükme bağlayan resmi bir anlaşma, A r t e m i s   tapınağına konulmuştur. Çarpışmanın yeri ve zamanı bu belgede belirtilmiştir. Mızrak, ok, sapan gibi her türli ‘fırlatılabilen’ silahlar yasaklanmış, yalnızca kılıç ve kargıya yer verilmiştir.”

                    Daha iyi bilinen ikinci örnek ise şudur:
                  “Yunanlılar ‘Salamis’ zaferinden sonra, ödül dağıtmak üzere ‘Isthmus’a gitmişlerdir. En başarılı savaşçılara verilen bu ödüller, ‘ariesteia’ adını taşımaktadır. Şefler bir birinci, bir de ikinci için aday belirleyerek, oylarını ‘Poseidon’ tapınağının sunağına bırakmışlardı. Her şef, birincilik oyunu kendisine vermiş, fakat çoğu ikinciliği THEMISTOKLES’e yöneltmiş; o da böylece oy çokluğunu sağlamıştır; ancak, karşılıklı kıskançlıklar bu kararın onaylanmasını engellemiştir.”

                  “Ünlü tarihçi HERODOTOS, ‘Mycales’ çarpışmasını anlatırken, Pers’lerle Helen’ler arasındaki yarışmanın ‘aethla’ ödülünü H e l l e s p o n t u s   A d a l a r ı  olarak ilan etmektedir; ama bu herhalde o dönemin yaygın bir metaforudur. Herodotos’un, savaştaki yarışma değerine ilişkin kuşkuların olduğu açıkça ortadadır. Herodotos, Pers imparatoru KHSHAYARSHA’nın (Yunanca’da: Xerxes) sarayında toplandığını hayal ettiği savaş kurulunda, Mardonius’un (*) Yunanlıların aptallıklları konusunda kınayıcı sözler sarf ettiği konusundadır. Mardonius’a göre, Yunanlılar, kendi aralarındaki savaşları  t ö r e n s e l   b i r   ş e k i l d e  ilan etmekte, sonra da kazananın da kaybedenin de zararına olacak bir şekilde, büyük ve düz bir çarpışma alanı bulmaya çalışmaktaydılar. Uyuşmazlıklarını tellallar ya da elçiler aracılığıyla çözmeye çalışmakta, ama eğer çarpışma kaçınılmaz bir hale gelmiş ise, saldırılara karşı en iyi korunacakları bir yer bulmaya çaba sarfederdiler. (Sa:123-4)’ ”

                   Daha birçok tarihsel dokümantasyonların ötesinde, ilerideki sahifelerde, H u i z i n g a, eski zamanlara oranla, t o p l u m s a l  oynanan oyunların, gitgide daha ciddileşerek hemen hemen yalnızca bir ‘kazanma hırsı’ ile ‘sadece iddialı yarışma’ niteliğine döndüğünden ve gerçek ‘ruhunun gitgide yok olduğundan’ yakınmaktadır.

MARDONIUS :  İran’da Kral 1. Dareios’un (Daryüs) kızı Artazostra ile evli olan baş kumandan. Yunanistandaki kolonileri olan Ionia’daki tiranları görevden alarak huzur yarattı. Xerxes’i (Kserkses) Yunanistan’ı işgal etmeye yöneltenlerden biri olduğu gibi, Salamis’teki Pers yenilgisinden sonra Xerxes’i Asya’ya geri dönmeye ikna etmiştir. Kendisi büyük bir ordu ile Yunanistan’da kaldı, mamafih Atina’yı diğer müttefiklerinden ayıramadı. Attika’dan çekilirken, İ.Ö. 479’da, Plataia’da yapılan savaşta yenilerek öldü.

                                                                       -23-

             Yukarıdaki görüşleri daha geniş çapta inceleyen Mihali CSIKSZENTMIHALYI’in    (5), “Oyun’un Katılıkları” (The Rigors of Play) adlı makalesinden yaptığımız bir özeti okuyucularımıza sunmak isteriz:

             “İnsanlığın başlangıçlarındanberi filozoflar, o y u n’un, ‘insan özgürlüğünün muhteşem bir gösterisi’ olduğunu ileri sürerler. PLATO’ya göre hayat, ‘oyun’ olarak yaşanmalı.  Friedrich SCHILLER’e göre, ‘Bir insan, oyun oynadığı sürece tümüyle de insandır!’ J.Paul-SARTRE der: ‘Bir insan, kendini özgür duyumsadığı anda bu özgürlüğü kullanmak ister. En kolay yanıt da ‘oyun’dur.’

              “Sporun başını çektiği  o y u n c u  sayısı, tüm spor branşlarında bütün dünyada artmakla beraber, oyunculuktan beklenen faydalar, atalarınmızınkinden farklı yöndedir. Bizlerin ‘neden oyun oynandığı’ polemiği, gitgide daha ‘sınırlı’ ve ‘steril-verimsiz’ bir konu haline gelmektedir. Örneğin modern ‘bowling’, Eski Akdeniz çiftçilerinin oynadığı ‘boccie’ dedikleri, çimen üzerinde oynana tarihi bir oyundan kalıntıdır. O oyunlarda, biçim ve kural yönlerinden birçok esneklikler vardı ki, bugünün oyunlarında bunlara izin verilmemektedir.

               “S a t r a n ç (chess) bile, iki kişiyi son derece heyecanlandıran, gizemli bir zeka çatışmasının simgesidir. Bu, eskiden, kahve ya da brandi eşliğinde, neşeli ve çatışmalı bir hava içersinde oynanırdı. Şimdi, eminim, çok daha yüksek teknik bir düzeyde ve daha küçük yaştaki çocukların düzeyine indi. Bu oyun, şimdilerde, birtakım turnuva saatleri, özel skor (kayıt) deftercikleri; insanlara akıl veren, yol gösteren kitaplarla, örneğin ‘Satranç Sırları’ (Chess Secrets), ‘Satrancı Kazanma Tuzakları’ (Winning Chess Traps), ‘Gizli Tuzaklar’ (Pitfalls), ‘Hileler’ (Swindles) vb. donanmamızı gerektiriyor. Öyle görünüyorki, yalnızca oyundan zevk alma açısından, kişilerin duydukları haz azaldı, zira tüm odak ‘kazanmak’ üzerine ayarlanmış gibi.

               “Eski zamanlarda ise, yine hiç konuşmasalar da, karşılıklı oturmuş iki dost, birbirlerine tuzak kurmakla meşguldü, ama, onlar daha önceden bildikleri ve yaşadıkları bir ritmi izliyorlardı. Şimdi, saatler, ziller, uyarıcılar hızınızı kontrol ediyor. İnsanlar birbirleriyle sanki ‘insan’ olarak temasta değil. Eskiden yaratıcı, şakacı, estetik, birlikte hoş bir zaman geçirmeyi hedefleyen bir amaç vardı. Şimdikiler steril, vıcık vıcık bir ruh haleti içinde, plastiklerle kaplı kauçuk masalar üstünde oynuyorlar oyunu.

               “Son zamanlarda en göze çarpan değişiklik  d a ğ a   t ı r m a n m a  sporunda oldu. 1920’lerde, 30’larda bu spor, Bavyera’lı, Avusturya’lı ve Güney Tyrol’lü İtalyanların elindeydi. Bu spor, tüm dünyaya olduğu kadar, Amerika’ya da sıçradı. O zamanlar, aynı zamanda yakın dostlar da olan sporcular, bu sporu yalnızca bir ‘kayaya tırmanmak’ için değil; tüm tepeleri, vadileri huşu içinde seyreden, doğadan haz alan, jeolojik, estetik, tarihsel ve hatta spiritüel boyutlarını özümleyen kimselerdi. Şimdi ise yalçın bir kayaya yalnızca, belki sadece onun dış görünüşü, sarplığı için ve arkadaşlarıyla birlikte gayet basit ama son derece modern bir teknik düzeyde etkileşimde bulunarak tırmanıyor. Tepeye çıksa bile nadiren etrafına bakınıyor. Estetik ve ruhsal duyumun adı bile geçmiyor. Buna biz artık ‘oyun’ diyemeyeceğiz zira, “insan, ancak oynadığı ve ondan haz alabildiği zaman ‘en çok insan”dır.

               “Özet: Oyun, kişileri, başlangıçlardaki sosyal ve kültürel çevresiyle etkileşimde tutan bir işlev idi; modernizasyon ve globalleşme ile, basit, birçok aletlerle kolaylaştırılmış fakat son derece özelleşmiş, küçük ve kendi içinde pek de o kadar önemli olmayan bir yaşantı haline geliyor görünümde.”

                                                                       -24-
 
                Biraz aşağıda göreceğimiz üzere, çocuklarla terapi, FREUD’un 1880’lerde yaptığı gibi, “psikanalitik” yaklaşımla başlamış, sonra diğer terapi modaliteleri çıkmıştır. Çocuklarla terapi, xx. yy.’ın başlarında, Amerika’ya Avrupadan olan göçlerin neden olduğu ‘psikopatik-antisosyal’ davranışlara bir çare bulmak için açılan klinik, ıslahhane vb. yasal oluşumlarla başlamıştır. Aynı yüzyılın birinci çeyreğinde, Melanie KLEIN, Viirginia AXLINE, New York’ta René SPITZ, Loretta BENDER’in Bellevue Hastanesi’nde ve daha sonraları Anna FREUD’un Londra’daki Hampstead Kliniği’ndeki çalışmalarıyla yaygınlaşıp gitmiştir. O zamanlar, özellikle “out-patient” kliniklerinde, V. Axline’ın ilk vak’asında söylediği gibi, çoğu kez, terapi için, şikayetleri bilmeye, hatta öykü almaya gerek yoktu. Dosya, zamanla gelişiyordu.

               Bugün, her tür vak’a için “klasik psikanaliz” hemen hemen tümüyle terkedilmiş gibi: Çok uzun, günler haftalar ve hatta yıllar alan, pasif bir sistem. Piyasaya çıkan çok kudretli psikotropik ilaçlar, insanın hayattan beklentilerini, fonksiyone olabilmeyi aylara indirgiyor. Revaçta olan, “Psikanaliz prensipli psikoterapi”, yani aynı yorum yöntemleri işliyor , fakat daha yüzleşmeli, dolaysız, terapist’in rolü daha aktif. Axline’da da görmüştük, terapist, çocuğun söylediklerini ayna gibi yineleyerek görülenleri aksediyor, yanına küçük küçük yorumlar ekliyor. Bugün, kullanılan terapi modalitesi ne olursa olsun, çocuğun sergilediği davranış konusunda gönderme yapıyoruz. Çocuk hala istediği oyunu seçiyor, fakat örneğin aşırı agresif çocuklar için dart, kontrolü geliştirmek için “touch-box” (dokunma boks’u), yani, eldivenlerle karşı karşıya yarışmadayız, amma vurmak yok, yalnızca dokunmak puvan almak için yeterli. Kişisel terapimizin ötesinde çocuğu Doğu Spor’larına ya da Tiyatro’ya da havale ediyoruz. Ofis’te, B e b e k – e v i (Doll-House) yüz yıldanberi değerini hala kaybetmemiş mıknatıs gibi çekici bir düzen. Babası evden ayrılmış, ya da sabahları okula gitmekte tereddüt eden (school phobia) ya da korkulu, sıkıntılı rüya gören çocuklarda, yeni doğmuş bebek kardeşleri olan kıskanç ‘kurbağalar’da, sizin davet etmenize gerek yok, çocuk hemen o eve yöneliveriyor. Ev, ahşaptan yapılı, basit, belirli odaları ve oturmaya yeterli koltuk, sandalye, izlenecek T.V. ve telefon alıcısını içerse yeter. Bebek, anne, baba figürlerinin ahım şahım fabrike edilmiş boyalı, pahalı materyalden yapılı olmasına da gerek yok. Etrafına renkli bir bez sarılı mandal, tel, ip, kürdan, kolaylıkla işi görebilir. (1960’larda ben Harvard’da Çocuk Psikiyatrisi eğitimi alırken, hoca, piposunu temizlediği bükülebilir kalın temizleyici tellerden saniyeler içinde istenen bebeğin yapılabileceğini bana öğretmişti.) Çocuğun zaten bilincini işgal eden, ama korkusundan bilinç-öncesi’ne (pre-conscious) yerleşip birikmiş çatışmalar, semptom haline döndürüldüğünden, oradan ifade edilmek için kendini çıkmaya zorlarlar. Böylece, “yansıtma”  (projection) savunma mekanizma’sını kullanarak, öfke, hatta küfür, oyuncak bebeği üçüncü şahıs gibi kullanarak kolayca ifade edebilir. Eğer çocuk tereddütlü ise, örneğin terapist bebek-evi’nde yatakta yatan oyuncak bebeğe yaklaşarak, ‘Bu çocuğun gözleri hala faltaşı gibi açık. Vakit gece yarısını geçmiş. Ne dersin, korkulu rüyalar mı görüyor? Bir hırsızın gelmesinden mi korkuyor? diye yönlendirme yapılabilir. Terapist, figür’leri manipüle ederek, “Bu çocuk annesine kızgın galiba, acaba neden?’ diyebilir, kukla’yı eline alıp bağırıp çağırabilir, araya anne ya da baba girdiğinde kukla’yı çocuğun eline vererek onu yanıt verme konusunda yüreklendirebilir. Tüm bunlara karşıt olarak, eğer çocuk bu tür etkileşime hazır değilse, ‘bebek-evi’ne şöyle bir bakar, yaklaşmaz bile. Lütfen zorlamayın.

               Bu tür yaklaşımları -gerçeğe mümkün olduğu derecede yakın- hazırlayabilmek, onun davranışlarını daha iyi yorumlayabilmek ve terapi zamanında gerektiğinde çocukla paylaşabilmek, üstesinden gelinmesi hususunda yardımcı olabilmek, çocuk hakkında yapılmış olan yakınmaların fiziksel ve sosyal gelişimindeki gedikleri saptayabilmek için,

                                                                       -25-

aileden, ta hamilelikten başlayarak bir  g e l i ş i m   ö y k ü s ü  alınması gerekir. Örneğin hamilelik planlanmış mı idi? Kaçıncı hamilelik? Anne bir ‘düşük tehdidi’ ile karşı karşıya kaldı mı? O sürede herhangi bir ilaç kullanıyor muydu? Bir kaza, kanama geçirdi mi? Çocuk büyürken geçirdiği hastalıklar, ailede önemli kayıplar oldu mu? Ateşli bir hastalıktan sonra “havale” geçirdi mi? Yatağını ıslatmaya devam ediyorsa, bu ailede, örneğin babada da var mı idi? (Ailevi bel kemiği çatlağı rahatsızlığı: “spina bifida occulta”) Bayılmasa bile, zaman zaman kendisi hakkında evde ya da okulda, “..dalıp dalıp gidiyor, ama hatırlamıyor. Yemek yerken çatalı elinden düşüyor, ya da yazarken kalemi… tahtada tebeşiri…sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor…” gözlemleri oluyor mu (Petit-mal)? Tüm bunları hekimlik mesleğinden gelmeyen psikolog kardeşlerimizin bulup çıkarmasını ve çara bulmasını beklemiyoruz; ama, çocuğun davranışlarının, onun fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün bir göstergesi olduğunu ve öykü alma esnasında bu türlerden herhangi bir yakınma var idiyse, bir nörolog ya da psikiyatr ile bir danışma-konsültasyon yapması gerekeceğini dostça anımsatıyoruz.

                Prensip olarak tüm aile birlikte davet edilir. Çocuğa görüşmeye neden gittiği uygun bir lisanla anlatılmalıdır. Çocuktan gizli kulağınıza birşeylerin ‘pıs pıs’ edilmesine izin vermeyin, çocuğu kaybedersiniz. Onun konusunda hiçbir gizem söz konusu olmamalıdır. Anımsarım, bir baba, on bir yaşındaki kız çocuğunu, sürekli, açıkta ‘mastürbasyon’ yaptığı şikayetlerle bana getirmişti. Niye annesi değil, bilemem. Ofisten içeriye girmeyip önce benim kulağıma söylemek ve kızını devre dışı bırakmak istedi. İzin vermedim. Başlangıç hep birlikte olmalı ve ilk söz, söyleyebildiği kadar çocuğun olmalı. Alışıldığı gibi, birçok ebeveynler, şikayet listesini, nefes nefese size yetiştirmeye çalışır, çocuk da, boynu bükük, bir kez daha yabancı bir profesyonele şikayet ediliyor olur. Halbuki, ona kendini bildirme sorumluluğu verilirse ve aile gerekli olduğunda kullanılırsa bu iyi bir başlangıç olur. Uzun öykü alınırken çocuk zaten birşeyler çizmek ya da pazıl’larla (puzzles-yap boz takımları) oynamak ister. O zaman, ona, kendisi hakkında konuşulduğunu, sizleri her an kesebileceğini, çünkü “onun saatı” olduğunu hatırlatın. Arada bir, bilerekten durarak, onun fikrini de alın. Böylece daha başlangıçta, aile-çocuk-terapist üçgeninin bir çalışma ortaklığına dönmesi gerektiğini gözlemlemiş ve kaydetmiş olur. Evlilik, özel aile hayatı, -varsa- ailenin sosyal problemleri için, ayrı, özel bir seans yapılır ve nedeni de çocuğa söylenir.

                Mümkünse hastayı ve ailesini kapıda siz de yardımcınızla birlikte karşılayın. Çocukla birden aşırı şakacı, kucaklayıcı olmayın. Sekiz, özellikle dokuz yaşından büyük çocuklara “sen” diye hitap etmeyin. İlerde ‘sen’ ve ‘siz’i karışık kullanabilirsiniz. Odayı terketmek, başka şeyler yapıp yapmamak konusunda sınır koymaktan çekinmeyin, ama onları daha başlangıçta ferman gibi okumaya gerek yok. Agresif bir çocuk harekatına başlayınca, hemen ne ‘yapamayacağını’ tatlılıkla söyleyebilmelisiniz. Gözünüz hep çocukta olmalı

                Özellikle hekim olmayan terapist’lere biraz yardımcı olsun diye, çocuk ve aile’den gelen bilgileri, aşağıdaki format’a göre kaydetmeniz çok yararlı olur. Böyle bir “ilk seans”, bir saatten daha fazla zaman gerektirebileceğinden, çocuğun normal gereksinimlerini, örneğin su içmek isteyip istemediğini, tuvalete gitmek gerekip gerekmediğini sormaktan çekinmeyin. Yiyecek bir şey, belki açıktaki bir bonbon’dan başka bir şey sunmayın. Eğer dışardan McDonalds’tan köfte ve patates kızartması ile geliyorlarsa, önce bekleme odasında bitirmesini, sonra seans’ın başlamasını tavsiye edin. Son yıllarda moda olan ve fakat gerçekten bir gereksinim olan su şişelerine gayet tabii izin var.

                Son olarak, terapi’ye “sempati”nin değil “empati”nin esas olduğunu unutmayın. Bu, bildiğiniz gibi, “kendinizi çocuğun ayakkabıları içine koymaktır.” Çocuğun ya da ailenin keder ve problemlerini, kibarlık olsun diye azaltmak ya da hafifletmek düşüncesiyle, “merak etmeyin geçer, bugünlerde herkesin böyle problemleri var!” gibi genellemelerle akıl hocalığı yapmaktan, başkalarından örnekler vermekten sakının. Kimsenin çocuğuna da “kurtarıcı” olmayın, yapamayacağınız gibi, bu bizim ödevimiz değil. Bizler yalnızca yardımcıyız.

                                                                          -26-

                                                           O Y U N C A K L A R

                  Oyun, özellikle bireysel bazda ve küçük çocuklarla, o y u n c a k l a r  ile oynanır. Ta Melanie Klein’ın başlangıç terapilerinden beri, oyun odasının gayet basit ve sade, kırılmaz, ahşap eşyalarla donatılması; telefon, radyo, pil, batarya, gürültülü ve karmaşa işlemli mekanik araç ve oyun malzemesinden uzak kalınması tavsiye edilmiştir. Bir köşede akan sulu bir musluk olması yararlı bir gereksinimdir. Prensip itibariyle çocuğa ve ailesine, pek ender durumlar hariç, çocuğun oyuncaklarını getirmesi tavsiye edilmez ve cesaretlendirilmez; zira, öncelerden de söylediğimiz gibi, oyun odası, çocuğun eğlenebileceği bir oyuncak sergisi değil problemlerini yansıtarak kısmi yanıtlar ya da alternatifler üretebileceği, kendi-kontrol (self-control) kazanabilceği bir ortam olmalıdır. Bu nedenle, top, dikkati toparlamakta kullanılan çalışma materyali, boyalı kalem seti, yeterli derecede boş kağıt, domino, satranç, amiral battı gibi yarışma oyunları, ucu künt-yapışkan dart’lar, zarlarla oynanabilecek “çıkış-iniş-düşüş” seti (chute), pelüş kedi, köpek vb hayvanlar, kuklalar; kil ve “parmakla boyama” (finger painting) takımı, tabiatıyla bir köşeye konulmuş “Bebek-evi” (Doll-House) yeterlidir. Oyun sonunda oyuncaklar beraberce toplanır ve eski yerlerine konur. Çocuk yaptığı boya, çizgi vs.’yi annesine göstermek isterse buna sınırlı oalarak izin verilir, ya da sona, bitme anına bırakılır. Terapist’in durumu genel olarak edilgendir: Çocuk gelince onunla karşı karşıya oturulur ve gülümsenir, “hadi evcilik oynayalım”, ya da “konuşalım” denmez. Çocuk başlar ve terapist onu izler.

               Hazır konu “oyuncaklar”dan açılmışken, bu önemli tedavi aracının, tarih boyunca başlayış, gelişim şekillerini ve farklı zamanlarda oyunun ötesinde oynadıkları daha ciddi rollerden de bahsetmek isterim. Bu konuda yazılan en mükemmel kitaplardan biri, bir pediatrist olan Dr. Elizabeth Lodge REES (20) tarafından yayımlanan: “Bir Doktor Oyuncaklara Bakıyor” (A Doctor Looks At Toys) dur. Bu kitabın ilk bölümlerini sizlere şöylece özetliyorum.

               “Her oyuncağın, ister bir bebek, asker, otomobil ya da atlanan ip olsun, yalnızca dünyaya sessizce sunulmayıp, insanoğlunun kurduğu uygarlıkların ta başlangıçlarındanberi onlara kendilerine özgü bir anlam veren bir öyküleri vardır. Çocukların olduğu her yerde oyuncaklar vardır, yoksa ya orada kalmazlar ya da birşeyler yaratırlar. Her ulus, kim olursa olsun, çocukların kız ya da erkek oluşlarına göre, cinslerine has, benzer kategorilerde oyuncaklar yaratmış veya sağlamıştır: Erkekler için avlanma ve savaş araçları, fiziksel yeti ve kudret geliştiren yardımcı alet edavat, kızlar için ise bebekler, annenin ev içinde ve mutfakta kullandığı kap kacak ve diğer güncel öteberi.

               “T o p, hemen her kültürün ana oyun materyalidir. Bu, lastikten, kauçuktan, taştan, ahşaptan ya da kumaştan, hatta gazete parçaları veya topraktan yapılmış olabilir. Değnek, sopa, ok, dart, kılıç, mızrak, her zaman oğlanların elleri altındadır. Bunların orijini, insanlık tarihinin başlangıçlarına kadar gider. Domino, zar oyunları, satranç gibi daha ilerlemiş-yerleşim evreleri oyun malzemelerinin başlangıçları için eski Pers imparatorluğu (İ.Ö. 5.-6. yy.lar) işaretlenmekle beraber, Londra’da, “British Museum”da, İ.Ö. 2400 tarihlerinden kalma, karelere ayrılmış, karşılıklı iki kişi için imal edilmiş bir oyun tahtası özenle sergilenmektedir. Roma’lılar zamanında  (İ.Ö. 5.,4. ve 3. y.y.’lar ve hemen İ.S.) dış alanlarda birdirbir, uzun eşek, saklambaç, sırıkla yürüme, uçurtma uçurtma, aşık atma gibi yarı-kollektif oyunların oynandığı elimizde mevcut Latince kitaplarda resimlerle gösterilmiştir.

              (Çocuk yaşlarımda, 1940 tarihlerinde olacak, ya birilerinden duydum, ya da Fransızca bir dergi veya yayımdan okumuştum, “Satranç” <Chess-İng.-; Le Jeu d’échecs-Fr.> oyununun varlığını ve çok zekice kullanılışını gösteren küçük bir fıkradan bahsediyordu, hiç unutmadım. Benden sonra kaybolmasın diye, ben de sizlere hikaye ediyorum.

                                                                         -27-

               İsadan birkaç yüz önceki imparatorluk yıllarında, İran’da zamanın Şah’ının çok hasta küçük bir çocuğu varmış. Oğlancık yemeden içmeden kesilmiş ve ölüm döşeğindeymiş. Şahın tüm ahü vahına ve en yüksek ödül vaatlerine karşın, devrin ulema hekimleri çocukcağızın derdine bir deva bulamamış. Saraya günün birinde oldukça yaşlı, sade giyim kuşamlı bir adamcağız gelerek yavrucağı tedavi edeceği iddiasında bulunarak izin istemiş. Tabii derhal gerekli izin verilmiş ve kendine sarayda bir oda tahsis edilmiş. Gün be gün, bir deri bir kemik kalmış çocuk sağlığını kazanmaya başlamış, yüzüne renk gelmiş, velhasıl bir iki ay içinde sağıltımlı olarak ayağa kalkmış. Ziyadesiyle mutlu olan Şah, adamcağıza, “Dile benden ne dilersin ey kul?” diye, beklendiği gibi, bir alicenaplıkta bulunmuş. Adamcağız da Şah’a, kendisinin esas olarak bir çiftçi olduğunu, tarlasında ekin ektiğini, biraz refaha kavuşması için buğdaya gereksinimi olduğunu söyledikten sonra, Şahın tahtının yakınında altın kaplı bir masa üzerinde duran ‘Satranç’ tahtasını işaretle: “Bütün niyazım, başlangıçtaki birinci kareye yalnızca bir tek buğday tanesi, ve ondan sonra gelenlerin her birine de, bir evvelkinin iki misli tane koyarak sonuna kadar bu minval üzere gidilmesi Şehinşahım!” diye arzda bulunmuş. Ucuza kurtulduğunu sanan Şah bunu derhal kabullenip icraı için gerekli emirleri vermiş ve fakat birkaç saat içinde, Şah dahil bütün saray halkı, memleketteki tüm buğday ambarlarında depolanmış buğdayın istenilen miktara yetmeyeceğini idrak ederek, Şah, adamın zekasını tekrar be tekrar takdir etmiş ve istenilen buğday yerine birkaç kese altınla adamcağıızın gönlünü alarak işin içinden çıkmış. İ.E.)

              “Dünya müzelerinde sergilenen oyuncakların en eskisi, İ.Ö. 2000 yıllarında Eski Mısır’da imal edildiği iddia edilen yapıtlardır.  Bunlar, ana maddesi fildişi, cam ya da taş ve kurşun, bronz’dan yapılı hayvan figürleri idi. Bunlar arasındaki en ilginç ve göze çarpan oyuncak ise, ‘çeneleri oynayabilen, ahşaptan yapılı bir kaplan ve timsah’ idi.

              “Çeşitli oyuncaklar arasında  o y u n c a k   b e b e k   ve   k u k l a l a r (puppets), gerek çeşitleri ve gerekse oynadıkları sosyal ve medikal-psikolojik rol ve doyumluluk bakımından, en zengin grubu oluştururlar:  İlk bebek, Ebeveyn bebek, Sihirbaz bebek, Moda bebek, Özel İşaret bebekleri, Takla atan bebek, Ağlayan bebek, Konuşan bebek, Sabun bebek, Kauçuk bebek, Selüloid ve Deri bebek, Metal bebek, Güzellik Kraliçesi bebekler (Barby dolls) -ve bugünlerde de Dua eden bebek-, toplumların gelişim düzeylerinde, çevrenin beklenti ve istencelerinin farkında olan küçük kızın, onların yaşamlarını kendi düzeyinde bir paylaşma ve özdeşme gayet ve gereksinimini simgeler bunlar.

               “Oyuncak bebeklerin tarihçesi, insanların kabileler halinde yaşadıkları devirlerde, kabilelerin ‘korku’ ve ‘ümit’lerini simgeleyen tören ve dualarla ilintili, çok ciddiye alınan nesnelerin öyküleriyle doludur. Özel yapılmış bebekler, birçok insanı hastalıktan korur ya da kurtarırdı. Bu yüzden, arkaik devirlerden kalma bebeklerin bazılarının basitçe bir çocuk oyuncağı mı yoksa geçmiş yaşamların kabilesel dini bir simgesi olduğu ayrımını yapmak çok güç olabilir. Bugün bile HOPİ Hintlileri’nin (*) “Kochina” bebekleri, onların görkemli dini törenlerinde kullanılmaktadır.

—————
(*) HOPİ’ler (ya da eski isimleriyle MOKİ’ler), U.S.A.’da, “Pueblo (tipik teraslı köy evleri anlamına gelir) Hintlileri”nin (Amerikan Yerlilerinin), Arizona’nın kuzey doğusunda, Navaho yerleşim alanlarında yaşıyan, sayılara altı bine indirgenmiş bölümüdür. Dilleri ‘Şoşon’ olup, kendilerinin zaman ve mekan konularındaki oriyantasyonlarının sembolüdür; yani, kabileye yakın yerlerde oluşan olaylar yakın zamanlarda, uzaklarda oluşan olaylar ise çok eski zamanlarda oluşur gibi algılanır. ‘Kochina’ ya da ‘Kachina’ (Kaçina) bebekleri ise, kız ve erkek çocukların altı yaşa geldiklerinde katıldıkları “Yaşdönümü-İnisiasyon” törenlerinde, çok çeşitli tanrıların, ruhların, ölmüş ataların ve gökteki bulutların birleştirilmiş sembolü olan maskeleri yüzlerine taktıkları gibi, ellerinde taşıdıkları koyu siyah maskeli tasvirleri içeren bebeklerdir. Hala ana-erkil aile tipi yaşayan bu kabilelerin gözledikleri büyük törenler, bu”Başlangıç”ların ötesinde, “Kışdönümü-Soyal” ve ağustos ayında, “kiva” adındaki, asırlarönce oradan neşet ettikleri dört yeraltı mağarasında, ağızlarına canlı yılanları aldıkları ayinlerdir. 
 

                                                                   -Devam edecek-

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>