Aylık arşivler: Aralık 2014

Çocuk Psikolojisi

Ç o c u k    P s i k i y a t r i s i :                        -1-

 

 

ÇOCUKLARDA KENDİNE GÜVEN

 

 

 

İnsanları algı açısından birbirlerinden farklı kılan şey, kendi duygusal ve düşünsel çevrelerine göre anlamaları ve yorum yapmalarıdır. İnsanın davranış biçimine, g e r e k s i n i m l e r  ve  m o t i v a s

y o n l a r ı  yön verir. Psikolog  Maslow’a göre (1954),  i n s a n, örgütlenmiş bir bütündür ve ancak bütünü ile motive olur.  Dikkatimizi sadece o andaki görünürdeki dürtü üzerine yoğunlaştırırsak,

bütünü gözden kaçırmış oluruz.

 

Maslow, insanın, algılarına yön veren gereksinimlerinin ne şekilde doyumluluk bulduğunu ve bu doyumluluktan sonra onun varabileceği noktaları, yapabileceği aşamaları gösteren bir “G e r e k s i n i m   p i r

a m i d i” ile insan gereksinimlerinin bir sıralamasını yapmıştır. Bu sıralamada en alt sırayı, bedenin yaşamı için elzem olan  “biyolojik gereksinimler” alır. Bu taban gereksinimlerin doyurulmasından

sonradır ki daha üst düzeyde bulunan “psikolojik” gereksinimler doyum için sıraya girebilirler.

 

*

 

 

*                     *

 

*           ‘Kendini        *

Gerçekleştirme’

(Self-realization)

 

*                ‘İtibar-Kudret’          *

Gereksinimi

(Power)

*            ‘Sevgi’ Gereksinimi (Love)      *

 

*                ‘Güven’ (Trust) Gereksinimi          *

*             ‘Fizyolojik, Biyolojik’ Gereksinimler            *

———————————————————————-

 

Gereksinim piramidi’nde görülen gereksinimleri, zamanında yeteri kadar doyuma ulaştırmış kişinin kendine güveni vardır. Bu öge, onun çevreyle olan ilişkilerinde de güvenli bir ortam yaratmasına neden

olur. Özgüven, insanı çalışmaya ve başarılı olmaya daha hızlı motive eden bir etkendir.

 

-2-

 

 

İnsanoğlu, doğumdan yetişkinlik yıllarına kadar ve yetişkin yaşamı boyunca, kendisine özgüveni olup olmaması açısından, 3 ayrı  d a v r a n ı ş   b i ç i m i  sergiler:

 

1.       Bazıları, yalnız kendini düşünür ve kendi çıkarları uğruna, başkalarını, agresif bir şekilde arka plana itebilirler,

2.       Bazıları ise, başkalarının hak ve çıkarlarına, kendi  hak ve çıkarlarından daha fazla önem verirler ve dolayısıyla da, başkalarının, kendi haklarını çiğnemesine fırsat verirler,

3.       Üçüncü ve ‘özgüveni’ yansıtan davranış biçimi ise, insanların, önce kendi hak ve gereksinimlerini düşünmekle beraber, başkalarının hak ve duygularını da hesaba katarak, onlara saygı gösterip

gerektiğinde ‘adil’ (fair) şans vermeleridir.

 

K e n d i n e   g ü v e n,  “kişilik” gelişiminin en önemli yapıtaşlarından biridir. “Kişilik”, yaşam boyunca gelişmesine devam eder. Doğal olarak, “kişiliğin” nasıl geliştiği, ta 1900’lerdenberi,

başta FREUD olmak üzere, önce psikanalist’lerin, sonra da “nesne ilişkileri” teorisyenlerinin ana tartışma kalelerinden biri olmuştur.

 

F r e u d, çocuğun hemen doğumundan sonra, özellikle yaşamının ilk on iki ayı boyunca -ki bunu ORAL=Ağıza ait, bağımlılık devresi adını vermiştir- annesinin hemen hemen bir kopyası olup, bebeğin, ilerki

kişiliğinin, en önemlisi annenin onun hakkında ne hissettiği ve ona nasıl baktığı ile orantılı olduğunu ileri sürmüştü. Aşırı bağlılık, kişlik ve kendi-güvence yetersizlikleri, alkolizm ve hatta

şizofreni’nin nedeni oluyordu. Onun öğrencisi Karl ABRAHAM ve daha sistematik ve derin çalışmalarıyla, onun da öğrencisi Melanie KLEIN, “Nesne-Object” kuramlarının banisi oldu. Çocuğun

kendine olan öz güveni, annesine yakından bağlı olduğu gibi (İyi anne-iyi meme-iyi dünya; Kötü anne- kötü meme- kötü dünya kuramı), etrafındaki diğer nesneler ile olan ilişikilerin niteliğine bağlıydı.

 

Özgüven konusuna çok büyük katkılarda bulunmuş diğer bir psikanalist de, on yıl önce kaybettiğimiz Erik ERIKSON’dur. Freud ve Melanie Klein’ın hekim ve psikanalist olmalarına karşın, bu yazar, sanat

tarihçisi idi ama en çok saygı gösterilen, dünyaca daha çok kabul edilmiş psikanalitik kuramları sundu. Erikson hayatı sekiz gelişim evresine böldü, ve hayatın ilk altı ayını içeren ilk bölümüne “Trust

vs. Mistrust”, yani (Temel Özgüvence, karşıtı, Kendine Güvensizlik) adını verdi. Tıpkı Melanie Klein’da olduğu gibi, bu faz’da, annenin sıcak, içtenlik dolu ve sürekli ilgi ve sevgisinin, çocuğun tüm

hayatını etkileyecek bir şekilde sonuç doğurduğunu iddia etti.

 

Psikanaliz sanki güzel sanatların bir koludur; sır ve karmaşa görünen vakalar, saatlerce, hatta yıllarca bir nakış ibi incelenebilir ve insan ruhunun labirentlerine inebilirsiniz. Fakat bugünün pratik

hayatı, sekiz, dokuz yaşında problem göstermeye başlayan bir çocuğu size tanı ya da terapi için getirdiklerinde, artık “acaba 6 aylıkken sütten kesildi de böyle mi oldu?” düşüncesine, olası gerçek de olsa,

pek cevaz vermiyor; iş, “Peki, öyle olmuş ya da olmamış, şimdi durumu nasıl tamir edeceksiniz?” gerçeğine gelince, ister istemez, çocuğun, ailesinden başlayarak, içinde bulunduğu iç ve dış çevreleri ve

çocuğun bunlarla olan etkileşim ve problem çözebilme yeteneğine dönüyorsunuz ki eldeki iskambil kağıtları farklı. Onun için psikanaliz ölmemiştir ama, pratikte, daha ele alınır, göze görülür yöntemlere

başvurmak zorundasınız. Bu nedenlerle, Prof.Dr. Adnan Kulaksız’ın (Ergenlik Psikolojisi) ve “Hayatı sevmek, kendinizi sevmekle başlar!” erdemli sözcüklerin sahibi Prof.Dr İlkay Kasatura’nın “Kişilik ve

Özgüven” adlı kitaplarından (Evrim Yayınları, İstanbul 1998) çok yararlandım. Teşekkürlerimi sunarım.

 

 

 

 

 

 

 

-3-

 

 

Yukarda “Gereksinimler Piramidi”ni incelediğimiz Maslow, en üst düzey olan ‘Kendini gerçekleştirme’yi başarmış meşhur ve önemli kişilerle konuşarak

onların  k i ş i l i k   ö z e l l i k l e r i n i  saptamıştır. “Özgüven” ve “Kendini Gerçekleştirme” arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından bu özellikleri gözden geçirelim:

 

1.          G e r ç e ğ i   d o ğ r u   b i r   ş e k i l d e  a l g ı l a r l a r. Bu bireyler, zihinsel güçleri sayesinde, yaptıkları değerlendirmelerde duygu ve heyecanlarının etkisinden sıyrılarak

tarafsızlıklarını koruya- bilirler. Onlar, bilinmeyenden korkmazlar.

 

2.             Kendilerini, d i ğ e r   i n s a n l a r ı   v e   d o ğ a y ı,  o l d u ğ u  g i b i   k a b u l  e d e r l e r. Kendilerini gerçek- leştiren insanlar, kendilerini tüm eksiklikleriyle olduğu

gibi kabul ederler. Sevgi, güvenç, ait olma, şeref, özgüven gereksinimlerini de yetenekleri içinde doğal bir şekilde kabul eder ve karşılamaya çalışırlar.

 

3.         D a v r a n ı ş l a r ı   k e n d i l i ğ i n d e n,  s a d e   v e  d o ğ a l d ı r. Yapaylıktan uzaktırlar. İçten olmayan sevgi, takdir, saygı gösterilerine hiç raslanmaz. Küçük şeyleri büyütüp

şikayet etmezler. Düşünce ve isteklerinin ne olduğunun çok iyi farkındadırlar.

 

4.         H a y a t a  o r i y a n t a s y o n l a r ı,  k e n d i   d ı ş ı n d a k i   p r o b l e m l e r  ü z e r i n e y o ğ u n l a ş m ı ş t ı r. Dünyaya çok geniş bir açıdan bakarlar. Sade,

gösterişsiz bir nevi filozofturlar.

 

5.         Y a l n ı z   k a l m a y a   g e r e k s i n i m l e r i  vardır. Fiziksel dünyayla teması kesme, ayrılma, çekilme eğilimindedirler. Soğukkanlıdırlar, araya mesafe koyarlar. Aciz ve durmadan

sızlanan bir adam durumuna katiyen düşmezler.

 

6.         G ü ç l ü   b i r   i r a d e y e   s a h i p  olup, çevreye, sıradan bir insandan çok daha az bağımlıdırlar. Hayatın güçlükleri karşısında bile kendilerine yeterli ve dengelidirler.

 

7.         Her an  h a y a t ı n  k ı y m e t i n i   y e n i d e n   t a k d i r   e d e r l e r. Yaşamın özelliklerini her an yeniden görür, takdir eder, duygulanırlar. Doğaya hayrandırlar. D u y g u s a

l   z e n g i n l i ğ i algılamakta çok zengindirler.

 

8.         Z i r v e   y a ş a n t ı l a r ı (Peak experience) olagandır. Daha çok  “ö z”e  y ö n e l m i ş l e r d i r. Müzik, felsefe, yaşamı simgeleme gibi kavramlarla uğraşırlar.

 

9.         İ n s a n l a r l a,  t o p l u m l a   o r t a k l ı k   d u y g u s u n u   ç o k   s e v e r l e r . Sevgi ile o kadar yüklüdürler ki, insanlarla paylaşım duygusunu çok yaşarlar.

 

10.            Kişilerarası ilişkilerde  ç o k   i ç t e n d i r l e r.

 

11.        D e m o k r a t   b i r  ö z y a p ı l a r ı  vardır. Din, ırk, millet, eğitim, siyasal, güç farkı gözetmek- sizin huylarını beğendikleri bütün insanlara dostça davranırlar. İnsanlara

öğretebilecekleri şeyler yanında, herkesten bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar. Her insana,  i n s a n  oldukları için saygı gösterirler.

 

12.        A r a ç’ l a   a m a ç’ı,  i y i’ y l e   k ö t ü’ y ü    b i r b i r i n d e n   a y ı r m a l a r ı  farklıdır. Tutarlı, ahlaklı k işilerdir. Yaşamdan, yaptıklarından zevk alırlar.

 

 

 

-4-

 

 

 

13.      F e l s e f i   b i r   e s p r i   a n l a y ı ş l a r ı   v a r d ı r. Saldırgan değildirler. Mizah ve nüktelerinde felsefe vardır. Başkalarını küçük düşüren, inciten esprilere gülmezler.

 

14.        Y a r a t ı c ı d ı r l a r.  Hangi işi yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları işte yaratıcı düşüncelerin izleri vardır.

 

15.        İ ç i n d e   y a ş a d ı k l a r ı   k ü l t ü r ü   a ş m ı ş l a r d ı r. İçinde yaşadıkları kültürde uyumlu gözükmelerine karşın, kültürün tüm kalıplarını ve norm’larını benimsemezler.

Kültürün, onları yoğurup biçimlendirmesine izin vermezler.

 

x    x

            Herkes, Maslow piramidinin en üst noktasında yer alan “kendini gerçekleştirme” aşamasına ulaşamayabilir. Önemli olan, insanın ‘ne  olması’ gerekiyorsa ona ulaşabilmesi,

k e n d i   p o t a n s i y e l i n i   g e r ç e k l e ş t i r e b i l m e s i d i r.

 

 

            Erich FROMM (1941), R ö n e s a n s  ile özgürlüğünü kazanan kişinin, kendi- sini psikolojik olarak soyutlanmış hissetmesine dikkat çekmiştir. Ekonomik gelişme ile oran-

tılı olarak kişiler arasındaki yarışma-rekabet artmış, birey kendisini yalnız, güvensiz ve endişeli hissetmeye başlamıştır.

 

Gerçekten de, teknoloji’nin devasa adımlarına ve yıldızlar dünyasına, planetlere gerçekçil olarak varılabilmesine karşın, insanoğlu direkt insani iletişim yerine telefon, e-mail, ‘chat’, araba, tren, vb.

yollarla kendilerini birbirlerinden gitgide soyutlamakta ve yalıtmaktadırlar. Kişisel insani faktörler, etkinliklerini gitgide kaybetmekte ve yerini yapay vasıtalara ve teknik üstünlüğüne terketmektedir. Bir

düğmeye basmakla, uzaktan kumandalı ‘laser’ ya da güdümkü mermi ya da hidrojen atom bombalarının bir anda insanlığı mahvedebilme gerçeğinin de Democles’in kılıcı gibi başımızın üstünde asılı olması ve

sürekli olarak ölümcüllüğümüzü hatırlatması da caba. Yaşam artık bir ‘sıkıntı’ ögesine dönüşmüştür.

 

 

GENÇLİKTE  BİREYSELLEŞME

            Batı uygarlıklarında çocuğun ya da gencin benliğinin kendine özgü bir şekil kazanarak sağlıklı bir toplumsal etkileşim için bireyselleşmesi gerekli görülmektedir.

 

Böylece, psikolojik gelişimin kurallarına göre, ‘sağlıklı’ olarak yetişen bireylerden oluşan bir kültür, bağımsızlığı gerçekleştirememiş bireylerden oluşan bir kültür ile kar-

şılaştırıldığında, bağımsız ve özerk bireylerin oluşturduğu bir kültür, toplumsal bir gelişim

yönünden de daha çok amacına ulaşabildiği saptanmıştır. Ancak, batı ülkelerinde çok boyutlu bir gelişim gayretlerinde, olumlu sonuçlar yanında bir “yalnızlık”, bir “tedirginlik” de ortaya çıkmıştır.

Toplumsal yaşamda bir doyumsuzluk, bir mutsuzluk var. Belki bunun sonucu, özellikle genç kesimde, alkol, madde bağımlılığı, intihar girişiminin artması gibi patolojik belirtiler, özünde saldırganlık bulunan

suçlu davranışlar yüksek oranda görülmeye başlanmıştır.

 

 

 

 

-5-

 

ERGENLİKTE  KİŞİLİĞİN  GELİŞMESİ

K i ş i l i k, başka bir deyişle, ‘bireyin sosyal ve psikolojik tepkilerinin tümüne’ verilen bir isimdir. Kişilik, ‘bir kimsenin kendine göre belirli bir özelliği olması’ durumudur, ya da, onu ‘başkalarından

farklı kılan bütün ayırıcı özelliklerine sahip olma’ durumudur. Aynı şekilde, kişilik, ‘o bireyin sosyal, ahlaki, zihinsel ve fiziksel özelliklerinin dinamik bir bütünleşmesidir’ diye de tarif edilebilir.

 

‘Karakter’, ‘huy’, ‘benlik’, ‘kimlik’ gibi terimler de eşdeğer anlamda kullanılmakla beraber, “kişilik” sözcüğü çok daha kapsamlıdır. Örneğin ‘karakter’ daha çok ahlaki yönü, ‘huy-mizaç’ ise daha çok

duygusal ve davranış yönlerini açıklayan kavramlardır. ‘Benlik’, bireyin kendisi ile ilgili algılamalarından ve değerlendirmelerinden oluşur. ‘Kimlik’ ise zaman zaman ‘benlik’ ve ‘kişilik’ yerine

kullanılmaktadır. Üstüne üstlük, kişilik, birey büyüdükçe ve geliştikçe değişime de uğrar.

 

Küçük çocuk, büyürken bir takım değişiklik düzeylerinden geçer ama, bu değişimlerin anlamını farkedecek ve yorumunu yapacak bir içgörüye sahip değildir. Ancak ergenlik çağlarında ‘kimlik’ gelişir, daha

doğrusu kimliğini tüm boyutlarla kavramaya başlar ve “ben kimim?”, “hangi hareket ve karar doğru?”, “nasıl davranmalıydım?” sorularına yanıt arar. Ergenler, çevrelerindeki insanların ‘benzer’ görüşlerinin

bir bileşimini yapmaya çalışırlar. Eğer ergen’in dünya görüşü ve değerleri diğer önemli kişilerden belirgin bir şekilde farklılaşıyorsa, o zaman ergen bir “rol ve kimlik karmaşası” (identity crisis)

ile karşı karşıyadır demektir. Bu fırtınalı dönem, çeşitli şekillerde geçiştirilip çözülebilir. Bazı gençler bu ‘deneyim ve arayış’ dönemlerini geçirdikten sonra kendilerine bir hedef tayin edebilir ve ona

doğru ilerlerler. Bazı ergenler de kimlik karmaşasını hiç yaşamaz, anne-babaların değer yargılarını oldukları gibi kabul ederler. Bu tür gençlerin kimlikleri daha erken belirlenir.

“Kimlik Karmaşası” terimini ilk kez kullanan Erik Erikson’dur. Ona göre, bireyin hayatında kişilik gelişiminde “ergenlik” dönemi çok önemlidir. Yine hatırlatalım ki kişilik, doğum anından itibaren

gelişmeye başlar, Ödipal çağın sonu onun niteliğini belli eder, ama ergenlik devri, bir kişiliğin ilk kez dış dünyaya sergilendiği ve test edildiği devredir. Daha önceki hatalar ve uyumsuzluklar çocukluğa

atfedilebilir ama artık kazın ayağı böyle değildir. Bu zamanda kişiliğe eklenen yeni öge c i n s e l l i k katmanıdır. Genç, özellikle kendi cinsel kimliğine yönelik kuşkular taşıyorsa, bu onda bir karmaşaya

neden olabilir.

 

Prof.Dr. Adnan Kulaksızoğlu’nun MUSSEN’den kaydettiğine göre (Ergenlik Psikolojisi, Remzi Kitabevi, 3. Basım, İstanbul 2000), “insan” denen biyo-psiko-sosyolojik varlığın kişiliğinin gelişiminde etken

olan faktörler şunlardır:

 

1. GENETİK ve BİYOLOJİK Faktörler

            Birçok kişisel özelliğin, örneğin saldırganlık, sinirlilik, sosyal olma vb. “çevre”den çok “genetik faktörler”e bağlı olduğu, psikanalistler dahil, birçok bilim adamları tarafından artık

kabullenilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-6-

 

 

T e k  y u m u r t a   i k i z l e r i’nde yapılan araştırmalar, birçok ruhsal bozuklukların özellikle şizofreni’nin, normal ya da iki ayrı yumurta ikizlerinin o/o 15 olasılık şansına karşın, tek

yumurta ikizlerinin birinde oranın o/o 86 civarında olduğunu belirtmiştir. BEDEN YAPISI, FİZİKSEL GÖRÜNÜŞ, YÜZ’ün yapısı, BOY ve AĞIRLIK büyük oranda genetik olarak belirlenir. “Fiziksel” bakımdan, görünüş

dahil, kuvvetli-üstün olma, çocuğun kişiliği üzerinde çok olumlu bir rol oynar.

Bilinen bir gerçektir ki, okul başarısı düşük olan çocuk ve ergenlerin olumlu bir ‘benlik’ kavramı geliştirmeleri çok güçtür.

 

Özet: Genetik etkenler, fiziksel özellikleri belirler,

Fiziksel özellikler de, kişinin özelliklerini etkiler.

“Bilişsel Gelişme”nin, büyük ölçüde, doğumla getirilen ‘zihinsel kapasite’ye bağlı olduğu bilinmektedir. Herkes, sosyal düşünce aşamasına  ulaşamaz. Bu, hemen her olayı “sorgulayan ve kuralın arkasında yatan

mantıki nedeni anlamaya çalışmayan” bir grup gençler, “Kural Yönelimli” diye adlandırılır.

 

2.   KÜLTÜREL  Etkenlerin Kişilik Gelişimi Üzerine Etkileri

Hepimizin davranışının çoğunda, yaşanan çevredeki  k ü l t ü r’ün yansıması vardır. YEMEK YEME Biçimi, TEMİZLİK ALIŞKANLIĞI, GİYİM Tarzı, DİL’İ KULLANMA ve KONUŞMA Biçimi, KONUŞMA ve ZAMANI KULLANMA

stilimiz, DİNİ İNANÇLAR ve KALIPLANMIŞ YARGILAR hep kültürümüzün ürünü, hatta kültürün ta kendisidir.

Kültür denen şey de somut, katı bir öge değildir. Kültürü yapan insanlar olduğuna göre, her toplumda farklı insan grupları (sub-groups) mevcuttur. Bunların büyük bir kısmı, hala geleneksel bir biçimde

yaşarlar ve dolayısıyla da, ‘özgün’ bir gençlik dönemi için, toplumun diğer bölümündekilere paralel bir şekilde, hazır olmayabilirler.

 

 

3.  Kişilik  Gelişiminde  SOSYAL  SINIFLARA  Bağlı  Etkenler

 

Sosyal bilimlerdeki araştırıcılar, toplumdaki bireyleri ekonomik düzeyleri, mesleki ve eğitim durumlarına bağlı olarak gruplara  s o s y a l   s ı n ı f l a r a  ayırmak eğilimindedirler. Toplumumuz da böyle

sosyal bir tabakalaştırmadan masun değildir.

 

Sınıflandırma, çeşitli ‘numara’ gruplarına göre yapılır. İKİ sınıflı ayırımda, sosyo-ekonomik düzeyler  a l t  ve  o r t a  diye ayrılırlar. A l t  düzeyi işçiler, diğer bir deyimle “mavi yakalılar – blue

collared” oluşturur. Bunların çoğu ilkokul mezunu olup vasıfsız işçilerdir.  O r t a  düzey, “beyaz yakalı – white collared” ya da “önlüklü” diye anılıp, orta ya da yüksek meslekde çalışanlardan

oluşmuştur.

 

Toplumu beş farklı sosyal sınıf olarak düşündüğümüzde, ayrım:

1)      Y ü k s e k,  2) O r t a n ı n  ü s t ü,  3) O r t a,  4) O r t a n ı n  a l t ı  ve  5) D a r  gelirli olarak yapılır. Mamafih, sosyal araştırıcılar toplumu -daha gerçekçil ve pratik olarak- :

1)       A l t ,  2)  o r t a , ve  3)  ü s t olarak da üç sınıfa ayırırlar.

 

 

 

 

 

 

 

-7-

 

 

 

Her düzeydeki ailelerin, çocuklarına ait beklentileri ve tutumları farklı olabilir ve gerçekten farklıdırlar da. Anne-baba beklentileri de çocuğun ‘kişilik’ özelliklerini biçimlendirirler. Kiminde para ve

prestij, kiminde yalnızca yüksek okul mezuniyetin adı, kiminde de niteliği ne olursa olsun baba işinde istihdam ön plandadır. Ülkemizde yapılan araştırmalar, ‘alt’ sosyo-ekonomik düzeyde olan ailelerin

beklentilerinin çok daha düşük düzeyde bir eğitim beklentisi içinde olduklarını saptamıştır. Bunun nedeni herhalde bir an evvel hayata atılıp eve ekmek parası getirebilme gereksiniminden gelmektedir.

Anadolunun birçok ücra köşelerinde zeka, para, ya da arzu olsa dahi, o civarda bir yüksek okulun mevcut olamamaması, yüksek okullara girişin gerek yapılış şekli ve gerekse içeriğinin zor bir yarışma haline

konulması, çocukların cinslerinin kız ya da erkek olmaları gerekçeleriyle herkese eşit haklar tanıma prensibini ihlal etmektedir.

 

Aynı şekilde toplum, “ikilemli mesajlar” vermeye devam etmektedir; örneğin :  ö z ü r l ü l e r . Bir taraftan oların da herkes gibi yaşamaya hakkı savunulmakla beraber, Meclisten geçmiş yasalara karşın, bu

vatandaşlarımızda eğitim ve özellikle istihdam-iş sahibi olma ileri derecede ihmal edilmektedir. İnsan hakları, politikacıların eline kalmış bir oyuncak haline getirilmiştir.

 

 

4.  Kişilik  Gelişiminde  PSİKOLOJİK  Faktörler

CROW ve CROW’a göre (1956), her ergen, hayatını şu sıralanmış istek ve arzular doğrultusunda yönlendirmek ister:

a)      Büyüme, gelişme ve kudretli olma,

b)      İlerleme, olgunlaşma ve değişme,

c)      Bireysel bağımsızlık kazanma,

d)      Başarı ve güven kazanma,

e)      Beğenilme ve takdir edilme,

f)       Olumlu sosyal ilişkiler kurma, ve

g)      Mutlu olma istekleri.

Kişilik gelişiminde, bireyin kendini algılama ve değerlendirmesine ilişkin geliştirdiği görüşler, b e n l i k   k a v r a m ı’nı oluşturur. Benlik kavramı, Carl ROGERS’in geliştirdiği F e n o m

e n o l o j i k (Varlıkçı-egzistansiyalistik) B e n l i k  K a v r a m ı’nda önemli bir yer tutar.Bu kavrama göre, her birey, kendisinini merkez olduğu bir evrende

yaşar. Herkesin kendine özgü, ‘gerçek’ olan olguları vardır.

 

Bireylerin birbirlerinden farklı tepkiler göstermeleri, çevrelerini farklı olarak algılamaları ve farklı yorumlamaları, ‘farklı’ kişilik ve benlik sahibi olmalarındandır.

 

B e n l i k  kavramı üç grupta incelenebilir:

1)      ‘Kendi’ algıladığı benlik,

2)      ‘Başkalarının’ algıladığı benlik, ve

3)      İ d e a l   b e n l i k.

 

İDEAL BENLİK, ergen’in ne olmak istediği ve ne olmaktan çekindiğidir. Ergenlerin, kendilerini anlama ve tanıma konusu zihinlerini çok meşgul eder ve dolayısıyla, çocuklardan daha çok ‘benlik bilinci’ne

sahiptirler.

 

 

 

 

 

-8-

 

 

İnsanoğlu, benlik kavramına uygun ve tutarlı bir biçimde davranma eğilimindedir. Bireylerin ‘benlik’ kavramları, ‘öğrenmeler ve çevreyle ilişkiler kurma’ yolu ile oluşur, olgunlaşma ve yeni öğrenmeler sonucu

değişip gelişebilir. E r g e n’in kendisi hakkındaki izlenimlerinin, ‘benlik’ kavramının yanında, ilerde nasıl bir insan olmak istediğine dair bir öngörüsü vardır. Bunun yanında, ergin’in bir

“benmerkezciliği” vardır. Onlar, ‘soyut düşünme’ fazında bulunduklarından, diğer insanların düşüncelerini de kolayca kavramlaştırabilirler, dolayısıyla da bazan başkalarının düşüncelerindeki ‘yönlendirmeler’

ile kendi düşüncelerindeki yöneldiği konuları birbirinden ayıramaz. Arada bir başkalarının kendine baktığını, kendisinin başkalarının gözünde bir ilgi odağı olduğunu düşünecek kadar paranoid dahi

olabilirler.Hatta, kendilerine ‘hayali’ seyirciler yaratarak onlar tarafından izlenmekten utanırlar da. Doğanın bir “hilkat-yaratılış garibesi”dir ki, genç-ergen, daha ilerdeki hayat dönemlerinde

ulaştığında, önceki dönemleri anımsamaz bile, Zira her şey, ‘olması gerektiği gibi’ bir büyüme ve gelişim planına göre gerçekleşmektedir.

 

ÖZGÜVEN EĞİTİMİNDE ANNE BABANIN ROLÜ

 

Çocuklarımızın çağdaş yaşamda kendilerine güvenli bir şekilde yetişebilmeleri için, onun “iyi çocuk, uslu çocuk” rolünün ötesinde, anne-babaların görevlerini şu beklentilere göre yapmaları beklenir:

 

. Çocukların kendilerini iyi ifade etmelerine yardımcı olmak, onları yüreklendirmek,

. Kendilerini önemsemek,

. Gerektiğinde şikayet edebilmek,

. Değişmeye hakları olduğunu bilmek,

. Onlara örnek olmak,

. Onların gereksinimi olan desteği vermek,

. Yapıcı eleştiriler yapmak,

. Görüş alanlarını genişletmelerine yardımcı olmak

. Hayata hazırlamak,

. Bağımsızlaşmalarına yardımcı olmak,

. Kötümserlik aşılamamak,

. Sorunları çözme yollarını öğretmek,

. Duygularını kontrol etmelerine yardımcı olmak,

. Karar vermelerine yardımcı olmak.

 

 

Okulda başarı göstermek için çaba harcayan ve yeterli bir bilgi donanımını ile okulunu bitiren genç birey, okul başarısı oranında hayat başarısı gösterememektedir. Bunun nedeni, b a ş a r ı y ı  çok yönlü

bir kavram olarak görmemek, özgüven gelişiminin sadece okul başarısına değil, “kişilik gelişimi” ve “hayata hazır yetiştirilmeye” bağlı olduğunu anlayamamaktır. Bir çocuğu hayata hazır bir hale getirmek

demek, onun ‘hangi’ konuda, ‘kimlerden’ yardım ve destek alabileceğini, toplumda insan ilişkileri ile ilgili kuralları, fiziksel ve psikolojik sağlığın önemini bilerek bu konularda dikkatli ve bilgili

olmayı, kendini savunabilmeyi, yasal haklarını ve sınırlılığını öğretmek demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-9-

 

 

 

Bizim toplumumuzda anne baba, kendi kendine yetebilmeyi öğrenmiş ve bireyselleş-miş çocuklarının bir gün “yuvadan” ayrılacaklarına ve kendi kanatlarıyla uçacaklarına kendi-

lerini hazırlamalıdırlar. Çocuğun kendine güvenli bir şekilde bağımsızlaşması için, anne baba-

nın ölçüsüz bir sevgi ile çocuklarının gelişimlerini engellememeleri gerekir.

 

Aile içi küçük ayrılıklar, çocuk yetişkinlik yaşamına gelinceye kadar bir çok kez yaşanır: Kamplar, tatiller, yaz okulu ve geziler gibi. Yuva, bunların ilki olabilir. O zaman,

ailenin tavrı şu olmalı:

-Yuvada bir çok arkadaşın olacak. Çok güzel oyunlar öğreneceksin. Öğretmenin çok güzel şeyler öğretecek. Oradaki arkadaşlarını eve de çağırırız.

-Yatılı okula gittiğinde, derslerini, o düzen içinde ne kadar kolay yapacaksın. Eve geldiğin zaman da sana sevdiğin yemekleri hazırlayacağız.

 

 

ANNE BABA BENLİK SAYGISININ GELİŞMESİ İÇİN NASIL BİR EĞİTİM UYGULAMALIDIR?

 

Bunun dersini vermek kolay, sonradan otopsi yapar gibi, ama bu, zaten ailenin yaşam felsefesinin, dünya görüşünün, kendilerinin ve çocuklarının varoluşlarını anlamlaştırma gayret ve felsefesinin içindedir.

Deneyimsiz genç bir anne, hemen daima, komşularına ya da doktora bebeğine daha uygun bir mama ya da vitamin verme hususunda kuşkusuzca soru sorabilir, ama mesele “güven” e gelince, kimse bu şeffaf, sınırları

iyi çizilmemiş öge’nin, özellikle o yaşlarda varlığının bile farkında bile değildir. Herkesin sorduğu soru şu: Çocuklarınızı sever misiniz? Yanıt genellikle şudur: Hem de nasıl, onlar için canımı bile

veririm. Bu çoğu kez doğru, ailelerimiz çocuklarını o kadar “severler ki” , bu demektir ki onlar için hemen her şey yaparlar; eğitimi için en pahalı okullara gönderirler, sınıfta kalma şansı varsa geçmesi

için hocalar, rüşvetler daha neler? Peki onları h a y a t  o k u l u n d a n   k i m  m e z u n  edecek?

 

Yine de, birtakım önerileri sunmak zorundayız:

 

  1. Hiçbir koşula      bağlanmamış SEVGİ, listenin başında gelir. Bu, çocukların her yaptıklara      şeye gözü kapalı imza atmanız gerekiyor demek değildir. Eğer kendinizi      seviyorsanız,

    kendinize özgüveniniz varsa, hatanızla sevabınızla çocuğunuz      da sizi sever.

 

  1. PROBLEM ÇÖZEBİLME      YETENEĞİ’ni onlara iletebilmek.

Sanki bir matematik problemi gibi, güncel psiko-sosyal problemler de çözümlenmelidir. Bunun için gereken koşullar şunlardır:

a)      Sorun’un tanımlanması,

b)      Olası çözüm şekilleri. Bunda, kendiniz kadar çocuklarınızın düşüncelerine yer verin ve saygı gösterin,

c)      Çözümleri değerlendirmek: ‘Deneme ve varsa, hataları değerlendirme” (Trial and error, prensibi),

d)      En iyi çözümün hangisi olduğunda, mümkünse birlikte karar vermek,

e)      Kararın nasıl uygulanacağını adım adım saptamak, kişilere sorumluluk vermek,

f)       “Geri itilim” (Feed-back) mekanizması kullanmak: Belirli bir süre sonra bir araya gelip sonucu değerlendirmek, gerekirse yeni kararlar almak.

 

 

 

 

 

-10-

 

 

 

3) GÜVEN DUYGUSU ifade edilmelidir,

 

4) BAŞARILAR ÖVÜLMELİDİR

 

5) SUÇLULUK DUYGUSU AŞILAMAKTAN KAÇINILMALIDIR

 

Anne baba. çocukları çalışmaya teşvik etmek için bazan çok yanlış bir şekilde anlamsız ifadeler kullanırlar:

-Sen çalışmıyorsun ama, annenle benim çalışmaktan sırtımızın kamburlaştığını görüyorsun herhalde,

-Parayı sokaktan mı topluyoruz?

-Bana başağrısı veriyorsun, ya da, seni görünce yüreğim fena fena çarpıyor.

Ailelerinin bekledikleri karneyi eve getiremeyip de intihar eden çocukların sayısı her yıl korkunç derecede artmaktadır.

 

6) DAVRANIŞLAR TAKDİR EDİLMELİDİR :

 

Çocuğunuzda, mükemmel olmasa da beğenilebilecek davranışları izleyin ve söylemekten çekinmeyin:

. Çok esprilisin,

. Ne güzel, başkalarına yardım etmekten hoşlanıyorsun,

. Arkadaşlarınla çok iyi bir iletişim kurabiliyorsun, bravo sana,

. Çok çalışkansın, hepsinden önemli: sorumlu bir öğrencisin,

. Senin masanı düzenleme şekline bayılıyorum, vb.

 

1)      MÜKEMMELLİYETÇİLİKTEN UZAK DURMA:

 

“İyi, dokuz almışın ama, sen on’luk bir öğrencisin, o kadar çalışmana yazık değil mi?”

 

2)      ANNE BABANIN ÖNCE KENDİLERİNİ TANIMALARI GEREK;

 

3)      OLUMSUZ DÜŞÜNCELERİ ENGELLEMEK:

 

Pek çok genç, en küçük bir yanlışlık yapmakla, kendilerini aşağılamayı adet edinmiştir: “Ne kadar aptalım!”, “Ne kadar sakarım!”, “Ne kadar çirkinim!”, “Ne kadar beceriksizim!” gibi. Gençler bu ifadeleri

kullanırken evebeynler: “Hiç de sersem değilsin, hiç de çirkin değilsin ama zaman zaman kendine iyi bakmadığın oluyor; Hiç de beceriksiz değilsin, cesaretin kolay kırılıp bırakıp

gidiveriyorsun, tekrar dene!” demeliler. Özgüvenin gelişmesi, kendini sevmek, kendisi hakkında

olumsuz düşünmekten vazgeçmekle mümkündür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-11-

.

Size son bir öğütler listesi daha sunayım:

 

 

 

     TÜM BİR KENDİNE GÜVEN GELİŞİMİ İÇİN GEREKLİ REÇETELER

 

1.       Kendinizin, size özgü bir kişiliği olduğunu ve bu dünyada bu rolü oynamak üzere özel bir yere sahip ve yerine getireceğiniz bir seri amaç dizisi güttüğünüze yürekten inanmanız gerekir.

2.       Farkındalığınızın sınırlarını genişletin ve sizi, çok daha geniş alanlara yayılmanızı engelleyen artık sabit fikir haline gelmiş yanlış ‘ben zaten hep yanlış yaparım” gibi düşüncelerinizi terkedin.

 

3.       Sınırsız potansiyelinizi geliştirme yolunda, bir amaç seçin, onu uygulamak için bir plan hazırlayın ve bu planı, benzeri önerileri önceden reddeden ya da başarınızı önlemek için bir seri özürler

sunan (gerçekte altbilinçten beslenen) bilincinize sunun.

 

4.       Tüm problemlerinizi, Doğa’nın size verdiği evrensel zeka ve kudret çerçevesi içinde inceleyip hayatınızı,. istediğiniz doğrultuya yöneltin.

5.       Her ne denli basit ya da zaten biliyorum kategorilerine girebilecek dahi olsa, günlük işlevselliğiniz süresince, bir an için gözünüzü kapatıp o soyut düşünceleri somuta çevirin; iş sırasını bir

haritada yol güzergahınızı işaretler gibi tek tek belirleyin ve o haritayı gözünüzde canlandırın.

 

6.       Günlük düşüncelerinizde, olası başarısızlığınızın nedenlerini makul bir şekilde analiz etmeye çalışır ve hatta bu konuda güvenilebilir kişilerden fikir sorabileceğinizin ötesinde, başarılı olduğunuz

durumların nedenlerini göz önüne getirerek sağlıklı bir kıyaslama yapmaktan hiç çekinmeyin.

 

7.       ‘Zaman’ın sizi kontrol etmesi yerine, ‘siz’ zamanı kontrol etme konusunda üstat olun.

 

8.       Bağımlılık, suçluluk hissi, korku ve üzüntü gibi gelişmeyi baltalayan ve mutsuzluk yaratan öğeleri önce kendiniz, kuvvetli bir irade ve sağduyu ile sevgi, hayal edebilme, merak, nükteli ve şakacı

olabilme, başkalarıyla iyi ilişkiler kurma yeteneğinizi geliştirme ile değiştirebileceğiniz konusunda bir prensip kararı alın ve bunu derhal uygulamaya başlayın.

 

9.       Bu gayretler sonucu, tüm çabalarınıza karşın aradığınız sulh ve sükunu, kendinizle olması gereken barışıklığı elde edemezseniz, uzman bir psikolog ya da psikiyatr’la terapi seanslarına başlayın.

Mümkünse, “Meditasyon” sanatının bir öğrencisi olun. Bu, hayatınız boyunca yapabileceğiniz en verimli bir yatırım olacaktır.

 

10.   Ve, son olarak, kendinizin “seçebilme yetisi” olan ve seçtikten sonra, belirli uygulamalarla “arzu ettiğiniz hemen her şeyi başarabilme” konusunda gereken azim ve kudrete, başarılı her diğer insan

gibi, daha doğuştan sahip olduğunuz inancınızı hatırlamanızı yeğlerim.

 

Prof.Dr. İsmail Ersevim

 

 

 

 

 

HAYVAN FIKRALARI

-Hayvan Fıkraları –

 

 

 

 

BREMEN KENTİ ÇALGICILARI

   (Jacob & Wilhelm Grimm; Masallar I , Cumhuriyet Dünya Klasikleri, No.31, 1999)

 

 

Vaktiyle bir adamın bir eşeği varmış. Bu eşek çuvalları bıkmadan usanmadan yıllarca değirmene götürmüş. Fakat artık gücü kalmamış, işe yaramaz bir hale düşmüş. Sahibi onu boş yere beslemek istemiyormuş. Eşek

de işlerin yolunda olmadığını sezmiş, başını alıp çıkmış, Bremen yolunu tutmuş. Orada kent çalgıcısı olabileceğini sanıyormuş.

 

Eşek böylece az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; yolda boylu boyunca yatan bir av köpeğiyle karşılaşmış. Hayvan, koşmaktan yorulmuş köpekler gibi soluyup duruyormuş. Eşek sormuş:

-Ne soluyup duruyorsun böyle bakayım, bekçi baba?

Köpek:

-Sorma, demiş, yaşlandım. Günden güne güçten düşüyorum. Avda koşamıyorum diye sahibim beni öldürmek istedi…Ben de kaçıp kurtuldum. Bundan sonra karnımı nasıl doyuracağımı bilmem!

Eşek:

-Sana bir şey söyleyeyim mi, demiş, ben Bremen’e gidiyorum… Kent çalgıcısı olacağım… Benimle gel, sen de bandoya gir! Ben lavta çalarım, sen de davul…

 

Bu öneri köpeğin hoşuna gitmiş. İkisi birlikte yola çıkmışlar. Aradan uzun zaman geçmemiş. Yolun kıyısında bir kedi görmüşler. Kedinin suratından düşen bin parça oluyormuş.

Eşek:

-Ne o? İşin sarpa mı sardı yoksa, yaşlı palabıyık? demiş.

-İnsanın başında ateşler yanarken nasıl neşeli olur? Artık yaşım ilerledi. Dişlerim kütleşti… Farelerin peşinde koşacağıma sobanın arkasında oturup pinekliyorum. Bu yüzden hanımım beni suya atıp boğmak

istedi. Ben kaçıp kurtuldum ama son pişmanlığın yararı olmuyor. Şimdi nereye gideyim?

-Bizimle birlikte gel. Müzikten anladığın bilinir.. Oraya varınca kent mızıkacısı olursun!

Kedi bu sözü hoş karşılamış, onlarla birlikte yola çıkmış.

-2- (Bremen Kenti Çalgıcıları)

            Bu üç yurt kaçağı bir çiftliğin önünden geçerken selamlık kapısının üstünde cıyak cıyak öten bir horoz görmüşler; eşek:

-Sesin insanın iliğinbe kemiğine işliyor… Neyin var kuzum? demiş. Horoz:

-Havanın güzel olacağını haber verdim. Bugün bizim sevgili hanımımızın günüdür. “Kristkind”ciğin gömleğini yıkamıştı. Onu kurutmak istiyor. Ama yarın pazar, konuklar gelecek. Onun için hanım hiç acımadan

aşçı kadına söyledi. Yarın benim  çorbamı yiyecekmiş. Nasıl olsa bu akşam kellem uçacak. Bari ben de gırtlağım yırtılıncaya kadar bağırayım dedim.

Eşek:

-Zavallı albaş, demiş, öyleyse bizimle gel daha iyi. Biz Bremen’e gidiyoruz. Nerede olsan ölümden daha iyisini bulabilirsin. Sesin güzel… Hepimiz bir arada şarkı söylersek hoş bir şey olacak kesin.

Horoz bu öneriyi beğenmiş. Dördü birlikte yola çıkmışlar.

 

Bunlar bir günde Bremen’e varamamışlar. Akşam olunca bir ormana gelmişler, burada geceleyelim demişler. Eşekle köpek büyük bir ağacın altına uzanmışlar. Kediyle horoz da dallara çıkmışlar, ama horoz en

tepedeki dalları daha güvenli bulmuş, oraya uçup tünemiş. Horoz uykuya dalmadan önce bir kez daha çevresine bakınmış. Uzakta küçük bir ışık görür gibi olmuş, arkadaşlarına seslenmiş: “Işık

görünüyor,yakınlarda bir ev olsa gerek!” demiş.

Eşek:

-Öyleyse kalkalım, hemen oraya gidelim. Burada rahat edilmiyor demiş.

Köpek orada birkaç parça kemik, biraz et bulursa pek hoşuna gideceğini düşünmüş.

 

Bunun üzerine ışığın bulunduğu yana doğru yola koyulmuşlar. Yaklaştıkça ışığın parıltısı artmış. Sonunda haydutların barındığı eve gelmişler.

İçlerinde en irisi eşek olduğu için pencereye o yaklaşmış, içeriya bakmış. Horoz sormuş:

-Neler görüyorsun, babacan?

Eşek:

-Neler mi görüyorum? demiş. Kurulmuş bir sofra… Üstünde her türlü yiyecek, içecek var… Haydutlar oturmuş, keyif çatıyorlar.

Horoz:

-Tam bize göre bir iş, demiş.

Eşek:

-Ah sorma kardeş demiş, şu sofranın başında biz olsak ne olurdu sanki?

 

Haydutları buradan nasıl kaçıralım? diye her kafadan bir ses çıkmış. Sonunda bir çare bulmuşlar: Eşek ön ayaklarını kaldırıp pencereye dayayacak. Köpek eşeğin sırtına çıkacak. Kedi köpeğin üstüne tırmanacak.

Horoz da uçacak, köpeğin tepesine konacak!

Dedikleri gibi yapmışlar. Sonra biri işaret verince hep bir ağızdan şarkı söylemeye başlamışlar: Eşek anırmış, köpek havlamış, kedi miyavlamış, horoz da ötmüş. Sonra şangur şungur pencereden içeri

dalıvermişler!

-3- (Bremen kenti çalgıcıları)

Haydutlar bu korkunç bağırışmayı duyunca oldukları yerden havaya fırlamışlar. İçeriye herhalde bir hortlak girdi sanmışlar. Evden çıkıp ormana doğru kaçmaya başlamışlar.

O zaman dört ahbap sofranın başına kurulmuşlar, haydutların artıklarına saldırmışlar. Sanki kırk yıldan beri açmış gibi, yemekleri atıştırmışlar.

Dört çalgıcı işlerini bitirince ışığı söndürmüşler. Herkes kendi keyfine göre rahat edebileceği bir yer aramış: Eşek gübrelerin üzerine uzanmış, köpek kapı arkasına, kedi ocakta sıcak külün yanına, horoz da

bir tüneğin üstüne…

Yol yorgunu oldukları için az sonra da hepsi uykuya dalmış.

 

Vakit gece yarısını geçmiş. Haydutlar uzaktan bakmışlar, artık evde ışık yanmıyor, her yan da sessiz. Elebaşıları:

-Boş yere mantara basmamalıydık ama oldu! demiş.

İçlerinden birini oraya yollamış, eve baktırmış. Gönderilen adam her yanı sessiz bulmuş, mutfağa girmiş. Lamba yakmak istemiş. Kedinin parıldayan gözlerini yanık ateş sanmış, kükürtlü bir çöp almış, bunu

ateşte tutuşturmak istemiş. Ama kedi şakadan anlar mı? Hemen adamın suratına atılmış, tırmık içinde bırakmış.

 

Haydutun korkudan ödü patlamış, arka kapıdan fırlayıp kaçmak istemiş ama oracıkta yatan köpek üstüne saldırmış, bacağını ısırmış. Adam avludan, gübrelere basıp kaçarken eşek de arka bacaklarıyla hatırı

sayılır bir çifte savurmuş. Bu gürültülere uyanan horoz da:

-Ö ö rö ö… diye avazı çıktığı kadar ötmeye başlamış.

Haydut alabildiğine koşarak soluk soluğa elebaşının yanına gelmiş:

-Sormayın demiş, evde korkunç bir cadı oturuyor. Suratıma doğru tısladı, uzun tırnaklarıyla yüzümü gözümü tırmaladı. Kapının önünde bir herif duruyor. Elinde bir kama var. Bacağıma sapladı. Avluda bir

karakoncoloz yatıyor. Beni meşe sopasıyla patakladı. Damda da yargıç oturuyor: “Getirin şu keratayı bana!” diye bar bar bağırıyordu. Zor kaçıp kurtuldum ellerinden…

 

O günden sonra haydutlar bir daha eve girme gözüpekliğini gösterememişler ama burası dört Bremen çalgıcısının pek hoşuna gitmiş. Artık buradan çıkıp gitmek istememişler.

 

Şeyhi’nin      H A R N A M E’si

Bir eşek var idi zaif ü nizar             “Bir eşek vardı, zayıf ve düşkün… Yük elinden çok kırık

Yük elinden katı şikeste vü zar       (hırpalanmış)  ve inleyici..”

 

Gah odunda vü gah suda idi.         “Kah odunda ve kah suda idi; gece gündüz kahırda, sıkın-

Dün ü gün kahr ile kısuda idi.        tıda idi.”

 

Ol kadar çeker idi yükler ağır        “O kadar ağır yükler çekerdi ki (derisindeki) yara(lar)

Ki teninde tü komamıştı yağır       teninde tüy bırakmamıştı.”

 

Nice tü kalmamıştı et vü deri         “Tüy nerede? Eti, derisi bitmişti; yükler altında (dökülen

Yükler altında kane döndü deri       teri, kana dönmüştü.”

 

Arkasından alınca palanı                “Arkasından palanı alınınca geriye kalan sanki köpek

Sanki it artuğıydı kalanı                 artığıydı.”

Bir gün ıssı eder himayet ana         “Bir gün sahibi onu korur, yani ona bir iyilik göstermek

Yani kim gösterür inayet ana         ister.”

 

Aldı palanını vü saldı ota               “Palanını aldı, (eşeği) ota saldı, (eşek) otlayarak biraz

Otlayurak biraz yüridi öte              öteye yürüdü.”

 

Gördi otlakda yürür öküzler      “Otlakta yürüyen öküzler(i) gördü; gözleri ateşli, göğüs-                               Odlu gözler ü gerli göğüzler                                            leri gerili

(ydi).

Sömürüp öyle yerler otlağı         “Otlağı yiyip sömürürler(di) ki kıl(lar)ını çekince yağ                             Ki kılın çekicek damar yağı           (ları) damlardı.”

 

Boynuzu ba’zısının ay gibi            “Bazısının boynuzu ay gibi(ydi), kimisinin halka halka

Kiminün halka halka yay gibi        yay gibi(ydi).”

 

Har-ı miskin eder iken seyran        “Miskin eşek, bakıp gezinirken, sığırları görüp şaşa kaldı.”                   Kaldı görüb sığırları hayran

 

Ne yular derdi ne gam-ı palan        “Ne yular derdi, ne palan kaygısı; ne yük altında hasta-

Ne yük altında haste vü nalan        lanmak, inlemek.”

 

Acebe kalur ü tefekkür eder           “Hayrette kalır, düşünür, kendi yaşayışını gözünün

Kendi ahvalini tasavvur eder          önüne getirir.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Harname -(2)-

 

 

 

Ki biriz bunlarunla hilkatde                       “(Düşünür) ki: Biz, yaradılışta bunlarla biriz. Elde, ayakta,

Elde ayakta şekl ü suretde                          kılıkta aynıyız.”

 

Bunların başlarına tac neden                      “(Öyleyse) bunların başlarına taç ne için? Bize bu fakirlik,

Bize bu fakr ü ihtiyac neden                      bu ihtiyaç neden?”

 

Bizi ger arpa ok u yay etti                          “Gerçi arpa bizi ok gibi (inceltip) yay gibi büktü; (fakat)

Bunların boynuzın kim ay etti                    bunların boynunu ay biçimine kim koydu?”

 

 

 

Vezni:          Fe i la tün / me fa i lün / fe i lün

Fa i la tün /     =    =     / fa’lün

 

 

(Nihad Sami Banarlı, Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı, Lise 2

Remzi Kitabevi, İstanbul, 1990)

TOTEM VE TABU

 

ANTHROPOLOGY

 

 

 

 

                     Sigmund FREUD’un “T o t e m   v e   T a b u” (Totem and

Taboo) sunun özeti

 

(S. Freud’un “Collected Works” ve “Cumhuriyet Yayınları – Niyazi Berkes’den alımlarla)

Hazırlayan :     Prof.Dr. İsmail ERSEVİM

 

            Avustralya yerlileri arasında  T o t e m i z m  sistemi, bütün  d i n s e l  ve  t o p l u m s a l  kuramların yerini

almaktadır. Avustralya boy’ları, küçük küçük birtakım klan’lara ayrılmışlardır. Bunların her biri, kendi totem’inin adını alır.  TOTEM, kuram olarak, yenebilen ya da tehlikeli ve korkunç bir

hayvan, ender olarak da bir bitki (ya da yağmur, su vb.) bir “doğa” varlığıdır. Totem’in bütün klan’la özel bir ilişkisi vardır. Totem, herşeyden önce, klan’ın  a t a’sıdır. Bunun yanında, onun

koruyucusu ve gözeticisidir de. O, çocukları tanır ve korur. Klan halkı bu nedenlerle adeta bir tutkuyla klan

hayvanını öldürmez ve yemez. Zaman zaman yapılan şölenlerle, bu yasaklanmış hayvanlar yenebildikleri gibi, bu totem’lerin hareketleri ve özellikleri törenlerle temsil edilir. Buna, yazımızın sonunda

döneceğiz.

 

            Psikolog-Antropolog FRAZER’e göre, totem bağı, kan ya da aile bağı’ndan daha güçlüdür. Totem’in ‘anne’ tarafından

geçme durumunun, ‘baba’ tarafından geçme durumundan daha önce olduğu muhakkak gibi görülüyor. Kabile’lerde kural (ki aynı zamanda yasa’dır) şudur: Aynı totem’e bağlı

olanlar, birbirleriyle cinsel ilişkide bulunamazlar. Bu, “tabu”dur. Bu kural, “dıştan evlenme”yi  (exogamy) zorlar. Bu yasak bozulduğunda, cezası genellikle ölümdür. Kadın ya da erkek, klan

arkadaşları tarafından öldürülür. Bazan vaka, ‘zaman aşamı’na uğrayabilir.

 

            Yeni Güney GAL’de, Ta-ta-thi boy’unda, bu suşu işleyen erkek öldürülür; kadın, öldüresiye dövülür ya da

mızraklanır. Çocuk doğurmakla sonuçlanmayan sevişmeler için aynı ceza uygulanır, ama arada yorum farkı vardır. T o t e m , kalıtım yoluyla geçer. Örneğin, baba  KANGURU’ya bağlıysa ve örneğin EMU

toteminden bir kadınla evlenirse, kız ve erkek tüm çocuklar EMU olur. Baba, EMU olan kızıyla cinsel ilişkide bulunabilir. Totem’in ‘baba’ tarafından geçmesi durumunda, baba ve çocuklar KANGURU olur; o zaman

baba, kızıyla ilişkide bulunamaz, ama oğul, anayla ilişkiye girebilir. Genel kurul: Aynı totem’den gelmiş herkes kan akrabasıdır, yani bir ailedendir. 

 

            Rahip L. FISON’un: “Topluluk Evliliği”nde belirttiğiüzere, birden fazla erkek, birden fazla kadın üzerinde kocalık

haklarına sahiptirler. Anneler aynı olmadığı halde, tüm çocuklar kardeş sayılırlar. Avustralya yerlilerinin çoğu, “evlilik grupları” (f r a t r i) denen iki parçaya ayrılmışlardır, bunlar da dört “ikincil

fratri”lere ve tümüyle, on iki  t o t e m  grubuna ayrılırlar. Her topluluk “egzogam”dır. Bu tür kuramlarla, sanki ensest (aile içi cinsiyet) korunmuş oluyor.

 

            Bu  “ensest korkusu”, bugün bile birçok toplumlarda izlenmektedir:

             YENİ HEBRID’lerde, L e p e r s  Adası’nda, oğlan çocuk, annesinin evini belirli bir yaşta (belli ki ergenliğe

yaklaşırken) terkeder, diğer oğlanlarla birlikte bir kulübede yaşar. Yemek yemek için annesinin evine gidebilir, ama orada eğer kız kardeşine rastlarsa, oradan hemen uzaklaşır. Yolda kız kardeşine rastlarsa,

kız hemen bir çalılığın arkasına gizlenir. Oğlan, kız kardeşinin ismini bile ağzına alamaz. Anne, yemeği oğlanın kulübesine getirdiğinde, onunla hiçbir şey konuşmadan yalnızca yemeği onun önüne kor, döner

gider.

 

            YENİ BRİTANYA’da, G a z e l l a  yarımadasında, bir kız, evlendiği andan başlayarak erkek kardeşiyle konuşamaz, onun

adını bile ağzına alamaz, ismini ancak bir simge ile anlatabilir.

           

 

 

(TOTEM ve TABU, 2)

 

 

            YENİ MECKLENBURG’da, kardeş çocukları birbirlerine yaklaşmaz, ellerini sıkmaz ve birbirlerine armağan vermezler. Biri

diğerine beş-on adım mesafeden seslenir. Bir kız kardeşle cinsel ilşkide bulunma suçunun cezası, asılma yoluyla ölümdür.

 

            SUMATRA’da  B a t t a’lar  arasında, bir erkeğin kendi kız kardeşiyle birlikte bir toplantıda bulunması

yasaktır.

 

            ZULU’da, K a f i r’ler arasında, bir adam, kaynanasından utanır ve onun bulunduğu yerde

birlikte olamaz. Zulu’lu bir kadın bu konuda şu yorumu yapıyor: “Onun, kendi karısını büyütmüş olan memeleri görmesi doğru değildir.”

 

*        *

           

            T a b u  (Taboo) sözcüğü Polinezyaca bir sözcüktür. Bunun, bugüne dek bulunmuş en uygun bir karşılığı

yoktur. Bizler için ‘tabu’, a) ‘kutsal-kutsallaştırılmış’tır (sacred)’, b) ‘tehlikeli, yasak, kötü’ anlamlarına gelir.

            WUNDT, tabu’ için, “insanlığın yazılmamış en eski yasası” der. Northcote THOMAS, Encyclopaedia

Britannica’daki makalesinde şunları der:

           

“Tabu’nun amaçları çeşlitlidir:

a) Önemli kişilerin (başkan, rahip) ve benzerleriyle eşyanın kötülüklerden korunması,

b) Zayıfların, örneğin kadınlar ve çocuklar, korunması,

c) Belli besinleri yeme, ‘ceset’le kalmama ve ona dokunmama,      

            d) Doğum, erdirme (initiation), evlenme, cinsel etkinlikleri koruma,

            e) İnsanları, tanrıların ve cinlerin öfkesinden ya da gücünden koruma,

            f) Mal, mülk, tarla, araç koruması.

 

            Tabu yasağını çiğneyen bir kimsenin, sanki tehlikeli “güç yükünü emmiş gibi”, tabu olan şeyin kendisine girdiğine

inanılıyor. Buna biraz ilerde gene döneceğiz.

 

 

            Şimdi burada biraz da A N İ M İ Z M’den bahsetmek isteriz.

           

A n i m i z m, dar anlamda, “ruhla ilgili kavramlar kuramı”, geniş anlamda ise, genellikle “tinsel varlıklar” kuramıdır.

            İlkel İnsanların inancına göre, dünya, insanlara iyilik ya da kötülük yapan birçok ruhsal varlıklarla doludur. D o ğ a 

olaylarının nedenleri, c i n’lere ya da  ş e y t a n’lara yüklenir. Yalnızca hayvanlar ve bitkiler değil, cansız şeylerin de ruhlarla canlandırıldıklarına inanmaktadırlar. İnsanlarda da, bulundukları yerden

ayrılarak başka varlıklara geçebilen ruhlar vardır.  C i n l e r , bedenden kurtulmuş ruhlardır.

 

            İlkel insanların bu d u a l i s m: ruh ve beden ikiliği görüşüne, ‘düş’ ve ‘ölüm’ olaylarıyla vardıklarına şüphe yoktur.

ANİMİZM’e genel olarak bir düşünce sistemi olarak bakabiliriz. O, tüm dünyayı, bir noktadan, bir “süreklilik”(continuité-continuity) olarak kavrayan bir açıklama verir. Böylece, üç dünya  d ü ş

ü n c e  sistemi var oluyor demektir: 

  1. A n i m i s t i k (Mythic) -Sonraları, “din”i doğuracak olan mythic esasları taşır- ,
  2. D i n s e l  düşünce sistemi, ve,
  3. B i l i m s e l  düşünce sistemi.

     

     

     

    (TOTEM ve TABU, 3)

İ l k e l l e r d e  çok rastladığımız  b ü y ü  ve  s i h i r  konularına gelince:

 

BÜYÜ :  Belirli koşullar altında insanlara nasıl davranılıyorsa, r u h’lara da öyle davranma yoluyla, yani onları hoşnut etme,

uzlaştırma, bizi kayırmalarını sağlama, gözlerini yıldırma, güçlerini ellerinden alma, kendi istenci altına sokma yoluyla etkileme sanatı’dır.

 

SİHİR :  Sihir, temel olarak, ruhlarla uğraşmaz; bildiğimiz özel psikolojik yöntemler yerine, özel araçlar kullanır. Bu daha

eski ve daha önemli bir animizm tekniğidir. Sihir, çok çeşitli amaçlara hizmet eder: D o ğ a  olaylarını, insanın istencine bağımlı kılar; insanı, düşmanlarından ve tehlikelerden korur; insanlara,

düşmanlarına zarar verme gücü kazandırır. Sihir’, E.B. TYLOR’un dediği gibi, “zihinde kurulan bir ilişkiyi, gerçekte olan bir ilişki sanmak”tır. Sihirle, yağmur da yağdırılır ve meyve de

verdirilir. Toprağın verimli olması yolunda halen kullanılan sihir pratiğinden biri de, JAVA’nın bazı yerlerinde, pirinçlerin çiçeklenme zamanında, geceleyin tarlada cinsel çiftleşme yapma

adetidir.

 

            FRAZER’e göre, öykünme ile yapılan sihir’e “homeopathic” sihir (benzeri ile yapılan etki, tedavi

yöntemi.İ.E.) der. Yani, yağmur yağmasını isterseniz, yağmur gibi görünen ya da yağmuru anımsatan bir şey yapmanız yeterlidir. Sihrin diğer bir türü de, kötülük edilmesini istenen kişiden herhangi bir

şey, örneğin saç, tırnak ya da giysisinin bir parçanın alınması ve onlara düşmanca bir şey yapılmasıdır (örneğin yakma, toprak altına gömme, denize -akan suya-atma İ.E.). Ayni şekilde a d . İsim, bir adamın

kişiliğinin bir parçasıdır; onun için adamın ya da onun ruhunun ismi bilinirse, o adı taşıyanın üzerine de etki gücü kazanılmış olur.

 

            Eğer insanın dünya anlayışının, yukarda söylenen evrimini kabul edersek, yani  “animistik”  evreden sonra “dinsel” evre

ve ondan sonra “bilimsel” evre geldiğini kabul edersek, ‘düşüncelerin salt erki’nin gelişmesini, bütün bu evrelerde izlemekte güçlük çekmeyiz. A n i m i s t i k  evrede insan, salt erk’in kaynağının

kendisi; D i n s e l  evredeyse tanrılar olduğuna inanır. Yaşama karşı  B i l i m s e l  tavırdaysa, artık insanın salt erk’ine yer kalmamıştır: insan küçüklüğünü (ve sınırlılığını, tabiyetini,

ölümlülüğünü, İ.E.) kabul etmiştir ve bir boyun eğme duygusu içinde bütün diğer doğal zorunluklar gibi,  ö l ü m’e de boyun eğmiştir. 

 

*        *

 

            Tekrar  T o t e m  konusuna dönersek, “totem”i “fetiş” (Herhangi bir cisim, örneğin firkete, saç,

elbise parçası, genellikle karşı cinsten, cinsel bir simge olarak alınır.İ.E.) ten farklı kılan şey, onun t e k  bir şey değil, genellikle bir hayvan ya da bitki türü olabileceğiidir.

 

            En az üç  t o t e m  türü sayılabilir:

  1. Tüm  b o y’un ortak totem’i olan ve kuşaklardan kuşaklara geçen “boy-klan totemi”,
  2. Boy’un tüm erkek ya da kadınlarıyla ilgili olan “cinsellik” totemi, ve,
  3. “Birey”le ilgili olan ve çocuklarına geçmeyen “bireysel totem”.

     

T o t e m i z m , ‘toplumsal’ olduğu kadar ‘dinsel’ bir sistemdir de; zira, toplumsal sistem, genellikle, dinsel sistemin

izlerini yaşatır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(TOTEM ve TABU, 4)

 

 

            B o y  tarafından bazen totem hayvanlarından örnekler yetiştirilir, ve “tutsak” olarak korunur. Ölü bulunan bir totem

hayvanının öldürülmesi gerekirse, bu, ancak,  b a ğ ı ş l a n m a   i s t e ğ i   a y i n l e r  ve  t ö v b e   t ö r e n l e r i’yle yapılır. B o y , totem’inden korunma ve sabır bekler. Totem olan

hayvanın bir ev yakınında görülmesi, çoğu kez bir ‘ölüm’ haberi sayılır, totem, kendisinin olanı almaya gelmiştir.

 

            Bir  b o y’un üyeleri, totem’le ilişkilerini birçok anlamlı yolla güçlendirmeye çalışırlar: Totem hayvanının

derisini giyip ona dıştan benzemeye çalışarak ona öykünürler, totem’in resmini vücutlarına dövdürürler. Doğum, erkekliğe erdirme (initiation) ya da cenaze alayı gibi törenlerde totem’le bir özdeşme

(identification) süreci, ‘davranış’ ya da ‘söz’le yapılır (Aynı eylemleri, ‘şamanlık’ törenlerinde de izlemekteyiz. İ.E.). Boy’un bütün üyeleri, totemlerine benzeyen kılıklara girerek ve onlar

gibi devinimler yaparak dans eder, bunlar da birçok sihir ve din ereğine hizmet eder. Sonunda, totem hayvanının ayinlerle öldürülmesi törenlerine sıra gelir.

 

 

TOTEMİZM’İN KÖKENİ ÜZERİNE GÖRÜŞLER

 

a)  S o s y o l o j i k   Görüşler

 

            Sosyolog S. REINACH, Totemizm’in, “une hypertrophie de l’instinct social” (Sosyal dürtü’nün aşırı bir

gelişmesi)nden ibaret olduğunu söyler.

            Emile DURKHEIM da, 1912’de yayımlanan “Din Yaşamının İlkel Biçimleri” adlı yapıtında, t o t e m’in, “toplumsal

dinin bir simgesi” olarak kaydeder.

            FRAZER, psikoljik görüşünün ötesinde, GILLEN ve SPENCER isimli Orta Avustralyalı iki araştırıcının

bulgularına dayanarak, şunları ileri sürmektedir:

            Orta Avustralya’da yaşayan ARUNTA  Boy’larında şu yapı ve işlevler gözlenmektedir:

            1)  A r u n t a   B o y’u , bir takım  t o t e m  oymaklarına ayrılmıştır. Ama, totem, kalıtsal değildir, bireyler

tarafından belirlenir;

            2)  T o t e m  oymakları  “egzogam” değildirler;

            3)  T o t e m  oymağının işlevi, ‘sihir’ yoluyla yenebilen totem hayvanını üreten ve  I n t i ş i u m a  denilen bir ayin

yapmaktan ibarettir;

            4)  Arunta’ların gebelik ve yeniden doğuş üzerinde ilginç inançları vardır. Onlara göre, kendi totemlerinden bir ölünün

ruhu, yeniden doğmak için, bazı yerlerde pusuda bekler ve buralardan geçen kadınların vücuduna girer. Çocuk doğduğu zaman, anne, çocuğunu hangi ruhta gebe kalarak doğurduğunu bildirir.  İşte bu, çocuğun totem’ini belirler.  Aynı şekilde, onların inancına göre, gerek ‘ölü’nün ve gerekse ‘yeniden doğan’ın ruhları,  Ş u r i n g a  denen ve bu

yerlerde bulunan garip birtakım taş parçalarına bağlıdır. Bu kavim-boy, gebeliğin, cinsel ilişkinin sonucu olduğunu bilmeyen en ilkel türlerinden biridir.

 

 

b)   P s i k o l o j i k   Görüşler

 

            FRAZER’e göre, t o t e m , ilkel topumlarda, bireyleri korkutan tehlikelerden kaçmak için, ruhun sığındığı

güvenceli bir sığınaktır.

            Hollandalı yazar G.A. WILCKEN’e göre, ‘totemizm’le ‘ruh göçü’ arasında bir bağ vardır. Yaygın inanca göre, “ölülün

ruhunun göçtüğü hayvan bir kan akrabası, bir ata olur ve onun nedeniyle saygı görür.”

 

 

 

 

(TOTEM ve TABU, 5)

 

 

            Mac LARINAN ve birçok yazarlar, egzogami’nin, boy’larda ensest’in önüne geçmek için yaratılmış bir kurum

olduğuna inanırlar. Bu fikrin orijininin de, kadına zorla sahip olunduğu birçok eski, vahşia detlerin artıklarından çıkmış olabileceği kanaati vardır.

 

 

c)   F R E U D’un   P s i k a n a l i t i k   Görüşleri

 

            FREUD’a göre, kıskanç (Ödipal) baba, erginlik çağına gelen oğullarını kovarak, “çadırımdaki kadınlara

hiçbir erkek eli değemez!” kuralını koyar. Zamanla bu kural, alışkanlık haline gelerek, “yerel öbek içinde evlenmek yasaktır” biçimini almıştır. Yerel öbeklerinin adlarının devekuşu, karga, kanguru, kuş vb.

olduğunu düşünürsek, kural şuna döner: “Aynı hayvan adını taşıyan yerel öbek içinde evlenmek yasaktır; bir kuş diğer kuşla evlenemez!”

 

            Başlangıçlarda birkaç kez sözü geçen, “tabu, kutsal totem’i yeme” ve “kurban”

konularında şunları ekleyelim:

 

            W. Robertson SMITH, 1907 de yayımladığı “The Religion of The Semites” (İbrani’ce, Finike’ce ve Arap’ça gibi

Sami dillerini kullananların dini-İ.E.) adlı yapıtında, “sunak”ta  k u r b a n   v e r i l m e s i  adetini, eski dinlerin ayinlerinde temel bir bölüm olduğunu gösterir. K u r b a n , eski kabilelerde, T a n

r ı’yı barıştırma ya da kazanma amacıyla ona bir tür armağan sunma anlamına geliyordu. Garip nokta şu idi ki, T a n r ı , ‘bitki’ türünden gelen kurbanları yalnızca kendisine sakladığı halde, ‘hayvan’

türünden gelen kurbanları, kendisine tapınanlarla paylaşıyordu. Dinsel görev, toplumsal borçların bir parçasıydı. Hiçbir bayram, kurbansız kutlanmazdı. Bir

bedeviyle birlikte bir lokma yiyen ya da sütünden bir yudum içen bir kimsenin artık ondan bir düşman olarak yakınmasına gerek yoktu. K u r b a n   Y e m e ğ i’nde bulunan her konuğun, kurban hayvanının

kanına katılması, o b o y’da suç işleyen bir bireyin bütün  b o y  tarafından öldürülebileceği kuramının iki ayrı anlatımıdır. Yani, kurban bayramı b o y’un bir organı gibidir; kurban kesen topluluk, topluluğun tanrısı, kurban edilen hayvan, hepsi bir kandandır ve aynı oymağın bir parçasıdır.  O kurbanı yemek, (a t a l a r ı n  kanını  e n t e r n a l i z e   e t

m e k , İ.E.) kutsal bir bağ yaratmaktadır.

 

            Bu iş yapıldıktan (yani, t o t e m  hayvan öldürüldükten ve topluca çiğ çiğ yenildikten sonra), öldürülen hayvan için  a

ğ l a n m a k t a d ı r ,  y a s   t u t u l m a k t a d ı r . Niye? Yanıt: Suçluluk duygusu.  Zira, PSİKANALİZ bize, totem kurbanının gerçekte baba’nın yerine konmuş bir şey olduğunu

göstermektedir.

 

            DARWIN’in de ilk kez gösterdiği gibi, “ilkel insan sürüsü”nde, bütün kadınları kendine saklayan, büüyüyen oğulları

sürüden kovan güçlü, korkunç bir baba vardı. Şimdi FREUD, t o t e m’in oluşumuna, totem hayvanının yenilmesine ve ardında da  y a s  tutulmasına ışık tutan şu varsayımı sunuyor: “Bir gün sürüden

kovulmuş olan kardeşler birleşir, babalarını öldürerek yer ve böylece babanın sürüsüne bir son verirler. Güçlü ilk baba, bütün kardeşlerin kıskandığı ve korktuğu bir örnektir. Şimdi onu yeme yoluyla, onunla

özdeşleşmiş olmakta ve her biri onun gücünden bir parça kazanmaktadır. (Osmanlı-Türk literatüründen bir örnek: Hz.Hamza düşmanı tarafından şehit edildikten sonra eşi savaş alanına atılır,

kocasının katilini elleriyle yakalayarak kalbini deşer ve onu yer! İ.E.)

 

            İnsanlığın belki de ilk bayramı olan  t o t e m   ş ü k r ü , bu cinayetin birçok şeyi, en başta toplumsal örgütlenmeyi,

ahlak kurallarını ve  d i n i   b a ş l a t a n  bu unutulmaz olayın yinelenmesi ve anılması olmuştur.

 

_________________

 

 

 

 

                                                                 Ş A K R A ‘lar  (6)                                     

 

Şakra’lar :

VÜCUDUN GİZEMİNİN ALTI TEMEL MERKEZİ

 

Alain DANIELOU (Shiva Sharan)

University Books, New York 1955

 

*

 

Swami Vishnu-devananda

The Complete Illustrated Book of YOGA

Harmony Books, N.Y. 1988

 

 

Swami Vishnu-devananda

The Complete Illustrated Book of YOGA

Harmony Books, N.Y. 1988

 

 

 

 

                      Ajna Chakra                         

                   

               Hakina Devi.

Sambu.                                                                    Sahasrara Chakra

               “Zihin” (mind)

öğesi.                                                            (Binlerce taçyapraklı Lotus)

 

 

                     

 

                     Anahata

Chakra

                         Kakina

Devi.                                                                       Visudha Chakra                       

                  (4)“Hava” (air)

öğesi.                                                                    Sakina Devi.

                                                                                                                (5)”Eter” (ether) öğesi

 

 

 

                Swadhishatana

Chakra                                                             

                   Rakina Devi.

Vishnu.                                                                Manipura Chakra

                  (2)“Su” (water)

öğesi.                                                             Lakina Devi. Brahma

                                                                                                                 (3)“Ateş” (fire) öğesi.

 

                  

 

                                 Mooladhara

Chakra

                                  Dakini Devi. Brahma.

                              (1)“Dünya” (earth) öğesi.                      (O T O N O M İ

K  SİNİR SİSTEMİ)

 

 

 

ELLİBEŞ YILDAN SEÇMELER

 

 

 

                                           Prof. Dr. İSMAİL ERSEVİM

 

 

55 YILLIK RUH  HEKİMLİĞİMDE

 

İLGİNÇ  VAKALAR

55 YILLIK RUH HEKİMLİĞİMDE

İLGİNÇ  VAKALAR

 

 

 

                                                                  Ö n s ö z :

 

 

            Dünyaca ünlü Amerikalı psikiyatr Irving YALOM’dan sonra, ruh hekimleri de ilginç

vakalarını, önemli saydıkları anılarını yayımlamaya başladılar. Elli beş yıllık gerçek insan ıstırabı ve gizi ile dolu mesleki hayatım, her saygı değer diğer meslekler gibi, çoğu kez yorucu ve fakat

ödüllendirici. Tıptan mezuniyet sırasında ettiğimiz HIPPOCRATES yemini ve ayrıca PSİKİYATR ve ANALİST olmamın (Boston Psikanalitik Enstitü, 1965-6) getirdiği gizemlilik sonucu hiçbir vak’amı sırf “ilginç,

tuhaf, hayret verici vb.” yapma nedenlerle hiçbir yerde afişe etmedim. Yalnız, başta yeni yetişen öğrencilerin, psikoloji ve psikiyatri asistanlarının, özellikle teşhis (Tanı) ve (Tedavi) yönlerinden

bizlerin deneyimlerinden yararlanacaklara hiç şüphe yoktur. Kaldı ki, bu alanda gitgide bilgi ve deneyim sahibi olan entelektüellerin de, genel kültür alanlarını zenginleştirmek ve “insan denen meçhul”ün

(L’Homme: C’est inconnu – Dr.Alexis Carrel, 1936)  hala tüm olarak bilinemeyen gizemli taraflarını, bir hayal mahsulü olarak değil, gerçek öykü olarak zevkle okuyacaklarını tahmin ve ümit

ederim.

 

 

            Saygılarımla.

 

 

 

                                                                                             

Prof.Dr.İsmail Ersevim

                                                                                             

Kadıköy, Ocak 2007

2558888

 

İ Ç İ N D E K İ L E R :

    :

  1. Mühendis Beyin öyküsü                             sa:
  2. Eşref Peygamber,                                       sa:
  3. İran’lı Manuçehr’in öyküsü                        sa:
  4. Beni öldürmeye niyetlenmiş insan             sa:
  5. Ödipus Kompleks                                       sa:
  6. Macar göçmen Karl                                    sa:
  7. Teksas’lı Stanley                                        sa:
  8. Watertown’lı Ermine                                  sa:
  9. Walpol’lu sanık                                          sa:
  10. Springfield’li Üstteğmen George               sa:
  11. Re-inkarne Philip                                        sa:

      12. Çok kişilikli Gertrude                                 sa:

      13. İndigo Sema                                                sa:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-1-

 

 

 

 

 

No: 1   MÜHENDİS BEY’in öyküsü

 

 

 

 

 

            Vak’anın kahramanı, dünyaca ünlü ruh hekimimiz Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman

tarafından Toptaşı Bimarhanesinden Bakırköy’e taşıyıp, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin, 30 No.lı koğuşunu  İstanbul Üniversitesi’nin resmi ikametgahı yaptığı 1926’dan Çapa – Gureba

Hastanesine taşındığı 1955 yılına kadar ikamet ettiği-Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinin gedikli bir hastası. 1940’larda, İkinci Dünya Savaşı esnasında hastaneye yatırılmış, herkesin tanıdığı ve saygı

gösterdiği gerçek bir makine mühendisi. “İntern” olarak kaldığım beş, asistanlık yaptığım üç yıl boyunca benim hastam olarak kaldı. Psikiyatrı’de, öğrencilere staj’larda, Schizophrenia-

Hebephrenic Tip’i (yani gerçek ile ilişkisini kesmiş, hala geçmişten paranoid bir takım fikirleri “laf salatası- salade de mots- words’ salad” şeklinde sürekli konuşan kronik bir hasta.

Ağzında piposu, pijamaları üzerine giydiği robe-de-chambre’ı, grileşmiş saçları ve koltuğunun altında taşıdığı evrak dosyasıyla gerçekten asil bir hava sergilerdi.) temsil eden klasik bir vak’a idi.

Ben onun öyküsünü, ilk kez 26 Temmuz 1949’da henüz öğrenci iken yazmış ve o öyküm “Eşref Peygamber “ adlı hikaye kitabımın (İstanbul, 1954) 1. Basımında ve daha sonraları, 2000 yılında, Özgür Yayınları,

İstanbul tarafından “Bir Doğumun Hikayesi” olarak basılmış 2. Basımında aynen yayımlanmıştı. Hastanın genel durumunu anlatmak için o iki sayfacığı burada tekraralıyorum.

 

            “Sıcak yaz günü, akasyanın serin gölgeliğine oturmuş, daha doğrusu yarı

uzanmışlardı. Hal ve tavırları görmüş geçirmiş, olgun insanları andırıyordu. Ssnki üzerlerine ilim adamlarına özgü, ciddiyetten giysiler giymiş gibiydiler. Yüz hatları, duygularını ifade edebilmek için daha

derinleşmiş ve labirentleşmişti. Konuşmalarına elimde olmayarak kulak misafiri oldum. Biri diyordu:

 

                “Efendim, dünyada var olan tüm canlıların beyinleri iki büyük bölüme ayrılır: A Beyni, B Beyni. Ender zekalılar, bu

arada benimki, A’ya aittir. Bunlar, doğadaki genel elektron akımına uyarak, periyodlarını tamamlarlar. Yıllardan beri insan, hayvan ve benzeri üzerinde yaptığım araştırmalara göre, onların her biri, bir an,

periyodunun bir devresinde, ses dalgaları gibi titreşim yapmaktadır. Ruhi haller de bunun göstergesinden ibarettir. Fakat ne yazık ki, yaratıkların çoğu B beynine sahiptir ve kimselere bir faydaları

dokunmadan ölmeye mahkumdurlar. Emrim altındaki klinikte bulunan hastaların hemen hepsi böyledir ve eninde sonunda ölecekler…

 

                “Beyin yapılarının böyle farklı oluşu, bileşimindeki atomların farklı oluşlarındandır. Dünyada var olan tüm cisim ve

şeylerin şekilleri, eni boyu, hepsi benim Erkanı Harbiye’deki doksan sekiz bin üç yüz otuz üç numaralı dosyamda mevcuttur. O kırmızı dosyayı elde etmek için yüz Bulgar, iki yüz Rus, dört yüz Alman casusu

yıllarca benimle uğraştı, bir sonuç alamadı. Aynı şekilde, bu casuslar, benim psiko-dinamo adını verdiğim

bir ruh makinesinin planları için çabaladılar, ama nafile. Psiko-dinamo öyle bir makine ki, insanı önüne oturtuyorsunuz, alnına bir, tabanına da

bir elektrod  koyup, veriyorsunuz cereyanı. İbre size o şahsın gelmişini, geçmişini, hayattaki tüm işlemlerini, hatta torunlarını, dedelerini, bu dünyada ve ahrette yaptıkları ve yapacakları her şeyi bütün

ayrıntılarıyla sergileyen grafiği çiziyor. Zaten A ve B beyinleri de böylece ayırt edilebiliyor… Ya, anam babam…”

 

 

 

 

 

-2-

 

 

 

                İkincisi, birincinin bir nefes alışından yararlanarak sözü ele aldı:

 

“Efendim, yüksek kişiliğinizin de bildiği gibi, buradaki bütün inşaatı ben yaptırttım. Gerek ameliyathanenin, gerekse yeni yapılan yemekhanenin tüm

makine ve motor parçalarının üzerinde ‘Made in England’ damgasını görürsünüz ama inanmayınız, aslında hepsi Alman malıdır. Şimdi efendim, bana hak vermez misiniz ki, eğer İngiltere, Fransa ve

Almanya, benim, onların Başbakanlarıyla görüştüğüm sırada, sağlam temellere dayanan bir anlaşma yapmış olsalardı, İkinci Dünya Savaşı çıkmaz ve biz bu hale düşmezdik.”

 

                Aldı beriki:

                “Efendim, dünyada türlü türlü allahlar var; yemek allahı, gezmek allahı, uyku allahı; giyinmek, kuşanmak, uyku, mide

allahları ve ilah. Ben de bütün bunların…”

 

                Daha da devam edip, belki Olimpos Dağı’nın tepesinde oturduğunu da söyleyecekti ama, arkalarında bir gölge

belirdi:

                -Beyler, Hoca gelecek, lütfen koğuşa girin..”

 

 

            Mühendis Bey, yıllar boyu kaldığı Üniverite Kliniğinde hep ayni görünümü

sergiledi. Yemek yediği ve gazete okuduğu zamanların dışında sürekli kendi kendine konuşur, bir şey sorduğunuzda gayet kısa olarak, terbiyeli bir lisanla gereksinimini söyler ve yine devam ederdi. Eğer

karşısında durursanız sizi de muhatap alır, ama ayrılırsanız hiç bir tepki vermezdi. Belli ki kendi dünyasına gömülmüş, hiç bir uyumsuzluk göstermeyen, aldığı askeri disiplini hiç şaşmadan sürdürebilen bir

karaktere sahipti. Hiç ağzını bozduğunu ya da birileriyle agresif bir dalaşa girdiğine tanık olmadım. Sağlığına, kişisel temizliğine de çok dikkat ederdi. Eğer ona yaklaşıp kişisel bir soru sorarsanız, ya da

onunla ilişiği olmayam bir konu hakkında konuşursanız, sizi kısa bir süre dinler, söylenenlerle marjinal olarak ilgili bir iki sözcük söyledikten sonra gene kendi monoloğuna başlardı. Hayatı gerçekten

monoton bir seyir arzediyordu.

 

                Bir akşam, mutad olduğu üzere, Servis’ten geçerek odama giderken, Servisin görevli

ve hizmetlileri olan Onbaşı ve bir yardımcısından sonraki üçüncü yatağı işgal eden Mühendis Beyi selamladığımda yüzünde şimdiye dek hiç görmediğim bir mutluluk hali sezdim. İçimde bir his beni ona yöneltti

ve, çoğu zaman yaptığım gibi, yatağının kenarına ilişerek dostane konuşmaya başladım:

            -Hayrola Mühendis Bey, bir yerlerden bir selam, bir kelam mı var, pek mutlu

görünüyorsunuz?

            Herzamankinden çok daha düzgün bir dil ve kendinden emin, ciddi bir edayla, adeta bana

bir müjde verircesine:

            -Mutluyum, dedi, çok mutlu. Erkanı Harbiyedeki dosyanın sırrı nihayet çözüldü. Ben haklı

çıktım, beni ödüllendirecekler.

            -Tebrikler. Haberi ne zaman ve nasıl duydunuz?

            -Bu gün… Öğleden sonra. Biliyorsunuz benim A beynim, Ankara’da olup bitenleri

elektromagnetik kısa dalgalarla derhal alır, ya anam babam. Artık mücadele bitmiştir. Sulh yapıldı. Bu iş bitti artık. Ve gülümsemeye devam etti.

 

 

 

 

 

 

 

-3-

 

 

            Odamda çalışmama bir türlü konsantre olamadım. “Artık mücadele bitmiştir… Bu iş

bitmiştir…” sözcükleri kulağımda yineleyip duruyordu. Ya o mutluluk hali? Yıllardır, sanki nahak yere sürekli ‘ıstırap çekiyor’u büyük bir ciddiyetle oynayan bu kişi, birden, ‘mutlu’yu oynamaya başlamıştı.

Olası, Mühendis Beyimiz çok ciddi bir karar almıştı. Derhal dışarıya çıkarak bir bahaneyle Onbaşı Ali Efendiyi de Servis dışına alarak, nöbetçi doktoru  Burhan Bey ağabeyimize vaziyeti izah ettim. O da

durumun ciddiyetine inandığından, Mühendis Beyi bir iki gün yakın takibe almayı, bu gece için ise her saat başı yatağında çek etmeyi kararlaştırdık. Saat tam on ikide, ben, onbaşı ve Burhan Bey eşzamanlı

olarak Mühendis Beyin yatağına geldiğimizde onu yarı baygın, bitkin bir şekilde bulduk. Yorganı kaldırdığımızda, yatak kanlara bulanmıştı ve her iki bileğinden hala kanlar sızıyordu. Bir jiletle bileklerini

kesmişti. Hemen ilk müdaheleyi yaptıktan sonra yan binadaki ameliyathaneye taşıdık ve hastayı kurtarabildik. Ertesi gün onu ziyaret ettiğimde, geçmiş olsun diyerek yanağından öptüğümde, bana acı acı

gülümseyerek bakıyordu. Ben ona, “Biz sizi çok seviyoruz ve daha çok zamanlar bizimle birlikte kalmanızı arzu ediyoruz,” dedim. Gözleri doldu, “Sizin de A beynine sahip olduğunuzdan emindim, dedi, beni çok

iyi okudunuz!”  

 

 

Kıssadan Hisse:

 

            Bilebildiğimiz kadar ş i z o f r e n i , on sekiz ile otuz erginlik yaşları arasında

ortaya çıkan, kişiyi, yaşadığı ortamın gerçeklerinden çekip mutlak bir yalıtım içine koyan; giyim kuşamına dikkat ettirmeyen, traş, banyo vb günlük uygarlık bakım alışkanlıklarını ihmal ettiren: işi varsa

işine, okula gidiyorsa okuluna gitmemeye güden, duygudurum (affect) bakımından künt, nedenli nedensiz ağlama, gülme gibi duygusal variyasyon’lar gösterten psikotik, ciddi bir hastalıktır. Ş i z o f r

e n i  terimi ilk kez 1880’lerde BLEULER tarafından kullanılmıştı. Anlamı, Eski Yunanca’da: “Yarılmış-Ruh, zeka”dır. Yukarda tarif edilen genel tablo, onun dört klasik şeklinden biri olan “Basit-

Simple” tipidir.Bazen bu, “Paranoid” şekli alır ki hasta hezeyanlarla doludur, hayaller görür, sesler işitir. Dolayısyla, kendini korumak niyetiyle, olası saldırganlara kendisi saldırır.

“Balmumu gibi sertleşme” (Flexibilitea Cerea) ile kendini belirten “Katatonik” tipleri, her nedense, yıllar önce gördüğümüz miktarda artık görmüyoruz. Bunda hastanın elini, kolunu, vücudunun

kısımlarını elinizle düzenleyerek bir heykel haline koyabilirsiniz. Hasta sanki tümüyle sağır ve dilsizdir. Ama, bir korunma (defense) olarak dış dünyadan yalıtılmayı taklit eden bu hasta, aniden

‘açılarak’ müthiş bir ajitasyon ve saldırganlık gösterebilir: “Katatonik Eksitasyon”. Bu tanısı en kolay tip, Elektro-konvülzif tedaviye en iyi yanıt verirdi. Yukardıda öyküsünü dinlediğiniz Mühendis

Bey, dördüncü tipi simgeliyordu: “Hebefrenik” Tip. Sürekli, bir “laf salatası” şeklinde karmaşa sözcüklerle konuşan tip. Tedaviye en dirençli. Bugünkü gençlerde, agresyon, paranoya önde geliyor ve

“Atipik Psikoz” tanısı gitgide daha fazla kullanılıyor. Şizofreni tanısının daha karmaşa olmasının nedenlerinden biri de uyuşturucuların işin içine girmesi: Sıkıntı ve boşluk hisseden, kendini ‘aşağı ve

yetersiz’ duyumsayan kişi, uyuşturucu ile o pek de hoş olmayan

 

 

 

 

 

-4-

 

 

 

duygulardan, sözüm ona uzaklaşıyor: onların yarattığı çözüşme (split), gereksiz agresyon (undue aggession), ruhsal

semptomları maskeliyor. Hiç şüphe yok ki, daha çok karşılaştığımız bu son türlerin tedavisi de çok güç.

 

            Şizofreni’nin tedavisi var mı? Şüphesiz var, özellikle 1952’denberi kullanılan

pheno-

thiazine’ler, 1963’denberi piyasaya giren haloperidol ve son yılların çabuk aksiyona

giren, yan etkileri de önemli derecede az görülen yeni tip trankılazır’larla: Zuclopenthixole, Risperidon ve en son çok şey vadeden Katiapin’lerle ümitlerimiz yükseldi. Hele hastalık ilk

altı ay içinde yakalanmışsa. 1950’lerde şizofreni’ye “Ruhbilimin kanseri” derlerdi. 1868’de Amerika’da, New Jersey’de, “Acaba akliye hastaneleri kapanacak mı?” diye ulusal bir sempozyum düzenlenmişti ve ben

de Rhode Island Eyaletinin Akliye Müsteşarı olarak davet  edilmiştim. O günün son kararı, sanırım bugün de geçerli olan şu motto idi: “Tıptaki tüm ilerlemelere karşın, öyle görünüyor ki hastane dışı

tedavinin ne derece etkin ve yaygın olursa olsun, akıl hastaneleri daima bir düzeye kadar mevcut kalacaklar.” Onların sürekli müdavimleri hemen hemen yalnızca kronik şizofreni’lerden

ibaret.

 

Türkiye’mizde hastanelerimiz nitelik ve tedavi bakımından yeterli, fakat coğrafik distribüsyon, yani nüfusumuza oranla sayı

yeterin çok altında. En büyük eksiğimiz “Çıkış sonrası – Post- discharge’, “Rehabilitasyon” merkezleri, “Gün ya da Gece Hastaneleri-Day or Night Hospitals”ın eksikliği. Koruyucu Tıbbın

“Hastalık Öncesi Koruma Programları” da

(Primary Prevention) sağlık programlarımız arasında mevcut değil.

 

M ü h e n d i s   B e y vak’asından öğreneceğimiz en büyük ders bence şu: İnsan, ne kadar hasta olursa olsun, gene de insan.

Psiko-dinamik açıdan, hasta yıllarca, hezeyanlarına sığınarak, yani onları yaşattığı sürece hastane gibi koruyucu bir çevrede yaşamını sürdürebiliyor, ama arada bir şu gerçeği duyumsayabilecek kadar içgörüsü

var: Hayatı, büyük bir olasılıkla bu hastanede sürecek ve bitecek, yılların yatırımı eğitim, oşağanüstü zeka ve sınırlılığını hissettiği nice hakları hiçbir zaman kullanamayacak. En asil yol, intihar.

Teşebbüs dahi bir tatmin sağlıyor: “Hiç olmazsa denedim.” diye yetiniyor hasta.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-5-

 

 

No:2   EŞREF PEYGAMBER

 

 

 

 

 

            Mühendis Bey’in Öyküsünde söz konusu olan Öykü Kitaplarımda yer alan, esasında 1. Basıma

isim veren hikaye, diğer ünlü hasta: Eşref Peygamber’e ait. Söylemeyi arzu ettiğimiz her şeyi ancak tüm hayat macerası ifade edeceğinden, onun da öyküsünü kitaptan aynen alıyoruz.

 

            “Mehtaplı bir gece.. Yüzlerce yıl ve yüzyıllar, sürekli gülümsemesinden usanmayan

ay, tüm güzelliğiyle parlamakta. Doğa dilsiz, bülbüller yorgun, ağaçlar sessiz, yapraklar uykuda.

 

                Yıl Rumi 1328. Eşref, pos bıyıklı, yirmi yaşlarında yağız bir delikanlı. Yolcu treninin arkasına bağlanan göçmen kara

vagonlardan birinin kapısına oturmuş, bacaklarını aşağıya sarkıtmış, uyumakta olan yer ve göğün sessizliğini bozan düzenli, ritmik tik-tak’lar içinde, güzel kasabasını, Filibe’yi izliyor. İşte o, şimdi,

teker teker sönen ışıklarıyla, uzaklarda gözden kaybolmakta. Bundan böyle gözlerinde “benim gerçek vatanım” diye canlandırmaya çalıştığı bir Yurd’un hayali var. Ağzında tezek sarılı sigara, bir elinde

imameli tesbih, sonsuzluğa akan zaman seline dalmış gidiyor.

 

                Eşref ertesi gün öğleden sonra İstanbul’a ayak bastı. Küçücük bir cami avlusundaki kırk kişilik açık hava

yatakhanesinde yatacak yerini yurdunu garantiledikten sonra, Sultanahmet’ten aşağı ana caddeyi boyladı. Gözüne bir aşçı dükkanını kestirip içeri daldı:

                -Selamünaleyküm usta…

                -Ve aleykümselam evlat.

                -Usta, beni boğaz tokluğuna yanına çalışmaya alır mısın?

            Aşçı ustası bu irice, gürbüz, bıyıkları kulağına erişen yiğidi boydan boya bir

süzdü:

                -Nerelisin sen?

                -Göçmenim usta, Filibe’liyim… Yeni geldim…

                -Okuyup yazman var mı?

                -Eh, ilkokulu bitirdik, az çok mğürekkep yalamışlığımız vardır…

                -Öyleyse yapış bakalım şu tenekelere; çeşmeden suyu doldur getir, sonra da otur, sebzeleri ayıkla.

 

                Eşref sevinçle boş peynir tenekelerine sarıldı. Allahın ona daha bu dünyada iken bile birçok kapıları açacağına ve

sonunda Cennete gideceğine emindi. İşte hemencecik rızkını temin edivermişti, ondan gerisi Büyük Yaratcıcı’ya kalmıştı. Beş vakit namazını inanç ve imanla kılardı. Keşke tüm insanlar ona benzeselerdi, onu

dinleselerdi. Tanrıya bu bağlılığından ötürü, bir gün, O, muhakkak Eşref’i ödüllendirecekti. Pek yakında dinsiz insanların hakkından gelecekti. O günler yakındı, hem de ek yakın…

 

                Eşref, iki gün bütün gücüyle çalıştı.  Ustası şimdilik kendisinden memnun görünüyordu. Öyle idi ama, namaz kıldığı

zamanlar ona niye yan yan bakıyordu acaba? Ustası onun Ulu Tanrıya boynunun borcu aolan dini görevini çok mu görüyordu? İslamın beş şartından hiç mi haberi yoktu? O mutylaka dinsiz bir adamdı, evet dinsiz,

Allahsız. Onun bir iblisten farkı yoktu. Artık dünyayı bu sefillerden kurtarmalıydı. İçinden gelen ilahi bir kudretle, bir cuma namazından sonra yuvalarından fırlamış gözlerle yerinden kalktı, elindeki

tesbihi bir kenara fırlattı, namaz takkesini geriye eğdi, kendine şaşkın şaşkın bakan ustasının boğazına sarıldı, sıktı, sıktı, sonra gerilerek böğrüne şiddetli bir tekme attı, adamcağız yığıldı kaldı.

Eiref, gönül huzuru içinde tekrar seccadesine oturdu, bir kafiri temizleyecek kudreti kendine verdiğinden dolayı Ulu Tanrıya dua etti ve yeni esinlemeler için niyazda bulundu.

 

 

 

 

 

 

-6-

 

 

                Etraftan geçenlerin tesadüfen gördüğü yaşlı aşçı, yardım için kaldırıldığı hastaneye giderken daha yolda son nefesini

teslim etti. Dükkana gelen görevlilere Eşref hiç direnç göstermeden teslim oldu. Çıkarıldığı mahkemenin de ilk duruşmasında “Allah, peygamber, duygu, vazife, kafir, iman, temizlik, vahiy” vb sözler ettiği

için evvela Adli Tıp Müşahedehanesi’ne, sonra da Toptaşı Bimarhanesi’ne sevk edildi. O gün bu gün adı ‘Eşref Peygamber’.

*

 

Eşref Peygamberi, hemen her tıp ailesine mensup kişiler gibi, Bakırköy’de stajyerliğimde tanıdım,asistanlığımda samimileştik, hatta dost olduk

diyebilirim. Kışın soğuğunda pek dışarlarda dolaşmaz, Servis’te hastabakıcılara yardım ederdi. Mevsimlerde ve özellikle yazın; beyaz takke, beyaz gömlek, beyaz caket ve beyaz fotin giyer, bembeyaz pos

bıyıklarının nurlaştırdığı yüz çizgilerinin olanca samimiyet ve sıcaklığıyla bir ‘temenna çakar’ ve derdi: “Yazı getirdik, Doktor Bey, Allaha şükür… Allaha hamdolsun.” Naylon bir poşete doldurduğu bisküi,

yemiş, çikolata, şeker ve saireyi servis servis pazarlamaya çıkarırdı.

 

Eşref’in güler yüzle satışa çıkardığı öteberiye millet gönlünden kopanı verir, o, kuruşları saymaksızın cebine atar ve Hazreti Allahın vahiyle

işaret buyurdukları kimselere tütün, sigara, gazete ve yiyecek alırdı. Bu vahiylerin kaynağı genellikle dıştan olup şöyle gelişirdi: parası biten bir alkolik, yahut gereksinimi hiçbir kez bitmeyen bir

dejenere psikopat, geceden Eşref’in çekmecesine bir pusula koyar, o da sabahleyin Servis’te sevinçle, yüksek sesle okurdu:

-Dinleyin, dinleyin, bana vahiy geldi, dinleyin…

 

“Ey Eşref Kulum..

 

            “Eğer bu dünyayı ve gerçek hayat olan diğer dünyayı kazanmak istersen; Tarık

kuluma bir paket sigara, Onbaşı Sati kuluma bir paket incir, Mubassır Hüseyin kuluma bir çift çorap hediye et.. Keza, Mustafa Onbaşı da şu sıralarda fazla zayıf, bir parça tereyağı ve reçel himmet

et..

                                                                                                                            

                                                                                                                            

Hürmetler ederim

                                                                                                                             İmza:

Hazreti Allah

 

 

                Eşref Peygamber, kendisine yönlendirilen bu görevin derhal yapımına girişirdi. Adı geçen kişiler için de, “Bunlar

yarın Ahrette benim takipçilerim olacaklar, onlara şefaatta bulunacağım,” derdi.

 

                Birçok kendini bilmez, bu saygıdeğer adamı dolaysız sorularla köşeye sıkıştırmak isterlerdi, örneğin:

                -Eşref Peygamber, bu hastaneye neye geldiniz?

                -“Sana burada vahiy gelecek!” dediler. Muhakkak geleceğini biliyor ve bekliyorum. Hazreti Allah birgün bana

Peygamberlik Kılıcı’nı gönderecek

                -Sen adam öldürmüşsün, hiç suçludan Peygamber olur mu?

                -Ben ölsün diye vurmadım. Musa Aleyhisselam da bir kıptiyi iki tokatta öldürmüştü.

                -Peki, Peygamber olarak ne kerametleriniz var sizin?

                -Hastalıklar için muska yazarım: “Ya Allah, ya Muhammed, ya Eşref!” Onu sürekli olarak üstünde bulunduran sıkıntıdan

muhakkak kurtulur. İstersem yağmur yağdırırım, istersem kar.

                -Şimdi yağdırır mısın?

                -(Semaya bakarak) Şimdi bulut yok ki…

                -Başka?

                -Başka; Mevleviler gibi döner, uçarım (Kollarını açar, Saba makamındaki Mevlevi Peşrevini mırıldana mırıldana,

meleksi bir yüzle dans ederdi): Bakınız, bakınız, uçuyorum.

 

                Psikiyatri Kliniğine staj yapmaya gelen genç kızlar, onunla beraber resim çektirmek istemişler, “Hay hay” demiş, “Sen

nasıl Peygambersin böyle, resim çektiriyorsun, günah değil mi?” O gülümseyerek cevabı yapıştırmış: “Ben asri Peygamberim!”

 

 

-7-

 

 

            Hastanenin su sıkıntısı çektiği günlerden birinde, hastanın biri banyoya girmiş,

sular da kesilmiş. Sıcak suyu dökününce tabii ki yanmış ve feryadü figanla dışarıya fırlamış. Eşref Peygamber de bu hali görmüş. Sonradan bana yazdığı bir şiiri göstererek şu yorumu yapmıştı:

 

“Doktor Bey, biz istiyorduk bu meselenin hallini,

                 Valilerden biri “dağ”dan gelmişti, diğeri “kır”dan,

                 Biz istedik gökten inme melek olsun,

“Gök”ten, “ay”dan indirdik, yine fayda etmedi.”

 

            (Pek çok anlam ifade etmez gibi görünen bu mısraların ardındaki kinaye şu: Eşref

Peygamber, o zamanın İstanbula atanmış üç önemli Vali Beylerin soyadlarıyla oynuyor. O zamanın önemli kişilikleri olan  o valiler şunlardı: Lütfü Kırdar, Muhittin Üstündağ ve Hastanenin Asabiye Şefi ve daha

sonra İstanbul Belediye Başkanı ve Valisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay.)

 

                Eşref Peygamber, Toptaşı Bimarhanesi’nin Bakırköy’e naklolunduğunun dokuzuncu yılında, o zamanın başhekimi merhum

hocamız, efsane olmuş Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman Beyefendiye başvurarak bir süre için taburdcu edilmesini rica etmiş ve şu şiiri yazmış:

 

                “Başhekim Bay Mazhar Uzman’a:

 

                Beyefendi, beni çıkar, yeter artık çektiğim

               Çıkarmana sebep olsun bulup esrar içtiğim.

 

                Dışarıya çıkınca da kat’iyetle içmem, bil

                Bir iş bulup beş on kuruş kazanaraktan geçinirim, bil.

 

                Gazeteler, mecmualar, karagözcük satarım

                Bir handa bir oda bulup akşamları yatarım.

 

                Olmaz benim şimden sonra kimselere zararım,

                Gayrı çıkmak istiyorum, kat’idir bu kararım.

 

                                                               Teşrinievvel (Ekim) 1935”

 

            Muhterem hocamız onun arzusunu kırmayarak taburcu etmiş ise de, hemen birkaç ay

sonra, Eşref Peygamber, dışarda uyumluluk sağlayamayarak yine dini hezeyanlarına devam ettiğinden tekrar Bakırköy’e getirilmiş, fakat bu kez, üzerinde esrar bulunduğu için, o zamanların Adli Servisi olan 10.

Koğuşa konmuş, bir süre de orada kalmış. Eşref Peygamber, bu dört bir yanı adeta surlarla çevrili, sıkıcı yer hakkındaki izlenimlerini şu mısralarla yansıtmış:

 

                “Bu servisin duvarları fırlatıyor ıstırap,

                Istıraba hedef olan vücut olmaz mı harap?

 

                Her ilacı, tedavisi meşakkatle sıkıntı

                İstirahar nükteleri gam suyuyla akıntı.

 

                Ceza yeri olduğundan darüşşifa olamaz,

                Şefkat yurdu bir kuş olsa üzerine konmaz.

 

                Sinop, Bodrum kalesinden farklı değil bu servis,

                Diken olur devran-ı alem içinde olur nergis.

 

                Deli şair sözüdür bu saçmalarla hazin,

                Edebiyat güllerinde bülbül dili bileyin.

 

                                                               Eşref Dilken”

 

-8-

 

 

 

                Eşref Peygamber boş zamanlarında hemen hemen sürekli okurdu. Günlük olayları yakından izler, derin ve karmaşa

konularda, tamamlayamadığı eğitiminden acı acı yakınırdı:

 

                “Gördükçe ben güzelce eş’arı

                Adavet beslerim cehaletime,

                Andırır mısralar çünkü ezharı,

                Yanarım pek ilimsiz haletime..”

 

                Şimdi (1954), Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin Hırdavat Deposu’nun bir köşeciğinde   Eşref

Peygamber’in, -kimbilir ne zaman ve eğer- görünüşte pek bir değer ifade etmez bir izlenim uyandırabilecek sayısız mısraları yatar. Çoğunun gerçek edebi bir değer taşımamasına karşın, Bakırköy’ün çok renkli,

tarihsel simalarından biri olan bu insan kişinin, anılarına hürmeten, manzumelerinden iki kıt’a daha alıyoruz:

 

                     A H R E T   Y O L U

 

                Ahret yoluna giden kimsenin,

                Göğsünde parlayan iman olmalı

                Hükmü olmaz dolu olan kesenin

                Cennete girmeye ferman olmalı.

 

                O dünya bakidir bu dünya fani,

                Yeisle, kederle dolmuş her yanı

İçimde yaşayan mahluk-u cihanın

Bun u anlamaya izanı olmalı..

 

*      *

 

 

Yıllar yılları, Eşref Peygamber’in saçlarında aklar karaları kovaladı. Kırk bir bahar, kırk bir kışı, Echo’yu arayan Narcissus örneği

izlediler.

 

Yıl 1953. Yine mehtaplı bir gece. Yüzlerce, binlerce yüzyıl sürekli gülümsemekten hala usanmamış ay olanca güzelliğiyle parlamakta. Doğa dilsiz,

bülbüller yorgun, ağaçlar suskun, yapraklar uykuda.

 

Eşref Peygamber, altmış yataklı servisin loş zemin katında, basit, madeni bir karyolada, son nefesini vermek üzere. Gece nöbetçi doktoruyum. Yedi

yıllık dostum, kendisine açılmış gökyüzü kapılarına dönük yüzüyle, her zamankinden daha mutlu, fısıltı ile konuşuyor:

“Allah bana Peygamberlik Kılıcı’nı gönderiyor. Eriyor’um ben artık!”

 

Ve dostlar, artık Eşref Peygamber muradına ermiş bulunuyor.

Tanı:  Kronik Bronşit + Amfizem.

 

                                                                              (“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954 &

2000,

                                                                                “Prophet Eshref”, Exposition Press, New York 1984)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-9-

 

 

 

Kıssadan hisse:

 

            Eşref Peygamber de hiç şüphesiz müzmin (chronic) bir şizofreni hastası.

Tip:Paranoid.

Elimizde, onun çocukluk yılları, anne-baba-çocuk ilişkileri hakkında, bilimsel olarak analiz edip hastalığına neden olabilecek

veri ya da veriler yok. Ana memleketi Bulgaristan, kültürü bize çok yakın. Zaten psikozlarda, nörozlarda daha emin olduğumuz psikanalitik yorumlara pek yer yok. O konuda kat’iye yakın bildiğimiz, erkek

bebeklik devresinde anne kaybının ilerde psikoza yol açabileceği. Eşref’e geçmişi sorulduğunda, “Ben Peygamber doğdum, Peygamber olarak yaşıyorum,” yanıtını verirdi. O herhalde memleketinden ayrılmadan önce

hastaydı, yoksa o yaşta evden ayrılma böyle bir sonuç doğuramaz.

 

            FREUD, insanlarda iki temel içgüdü vardır der: Cinsel ve Agresif. Bunlar,

iyi kontrol edildiği takdirde, kişi, toplumda layık olduğu yere varır. Öğrenme, her tür sevgi, iş, inisiyatif, cinsel ilişki, motivasyon, toplumun değer yargılarıyla koşullaştırıldığı zaman, başlangıç ve

devamını, bir tür ruhsal enerji olan ‘agresyon’dan aldıkları kudret’e borçludurlar. Eğer bu dürtüler kontrol edilemezlerse, cinsel sapıklıklar ve kendine dönük (intihar) ya da dışarıya yönelmiş (yaralama,

öldürme) aşırı agresyon sergilenir ki, bu tür motive edilmiş hastaların, kendiliğinden oluşan ya da birtakım insani, yasal “af”larla elde edilebilecek şifası yoktur. Peygamber Eşref, iki-üç

sene içinde, kontrol altında yaşadığı hastaneden taburcu edilseydi, daha birçok cinayetler işleyebilecekti. Ümit ederim ki yasa yapıcılar, hukukçular bu satırları okur ve inanırlar. Eşref, Bakırköy Ruh ve

Sinir Hastalıkları Hastanesi gibi, bazı hasta sahiplerinin mantıki sayılabilecek olası idari itirazlarına karşın, dünyanın en şefkat verici kurumlarından biridir. Eşref, “yüceltme” (sublimation)

dediğimiz bir savunma mekanizmasıyla, kendi zayıf ego’sunu ve aşağılık duygularını, hayatı boyunca başkalarına nezretme yoluyla şifasını buldu (compensation). O halde, gelin şu enternasyonal yasayı

her branş uzmanı kimse kabul etsin: “Bir akıl hastası, bir cinayet ya da geri döndürülemez cinsel -şiddet suçunu, mazeretinden dolayı hapishaneye konma yerine,

sağlıklı olsaydı alabileceği ceza süresini, bir akliye kurumunda geçirmelidir.” Her bu tür suç işleyen kimsenin akıl hastası olması gerekmez gibi görülebilirse de, pratikte hiç farkı yoktur. On sekiz

aylık bir bebeğe sözüm ona seks uygulayan bir zihne, ruha hangi toplumun gereksinimi var? Öz ailesinden anasını ya da babasını öldüren bir kimse, üç sene (tedavi dahi görse!) tüm agresif duygularının

kolaylıkla kontrol edilebildiği bir kurumda insani muamele görüp de dışarı çıkınca, mantıkla hiç ilgisi olmayan bir seri cinayetlerin peşpeşe geleceğinden hiç şüpheniz olmasın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-10-

 

 

 

No: 3   İRAN’LI  MANUÇEHR’İN ÖYKÜSÜ

 

 

 

 

Yıl 1955, aralık ayı. Haziran 4’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden, Çapa’ya taşınmamızdan hemen sonra, rahmetli

meslektaşım Rahmi abiyle beraber yeni mekanımızda uzmanlık sınavımızı vererek bir ilke imza atıyoruz: “Ruh ve Sinir Hastalıkları Mütehassısı” unvanını alıyoruz. Zaten Adli Tıp uzmanı olan Rahmi abi memleketi

olan Gaziantep’e bir ziyarete giderken, ihtisas süresi boyunca rapor vermediğimden dolayı resmen asker kaçağı olan bendeniz, Fatih Askerlik Şubesine teslim olarak, Eylül 1’de başlamak üzere, Ankara’ya Yedek

Subay Okulu’na iki aylık hizmete koşuyorum. Yeni de evlenmiş olduğum için en heyecanlı an, tabii mezuniyetten sonra çekeceğim kura. Söylendiğine göre iki açık yer var: biri, İstanbul, Kasımpaşa Deniz

Hastanesi, diğeri Kırklareli’nde kıta’ hizmeti. Nörolog kardeşim (Prof.) Dr. Turgut’la (o da yeni evli ve benim gibi İstanbul’da yaşıyor) birbirimize iyi şanslar dileyerek ellerimizi torbaya sokarak talih

kuşumuzu yakalamaya çalışıyoruz. Daha sıkıntılı olan ben kura bildiri kağıdının birini, onun parmakları arasından adeta kaparak çekiyorum: İstanbul. Allah bana acımış. Fahri asistanlığım esnasında, Sirkeci,

Ankara Caddesi’nde emekli olmak üzere olan ve gözlerinden şikayeti olan Adli Tıpçı bir doktor R. Beye damar içi iğneler, Narkoanaliz vs. için yardıma geldiğimden, o binada, 47 numara. ikinci katta, dış

penceresi Vilayet’e bakan bir oda kolaylıkla buluyor ve kiralıyorum. Askerlikten izin verildiği gibi, öğleden sonraları saat 15’den sonra, ben önde, emirberim arkada, tabanvayla offise geliyoruz. İSMAYİL

adlı romanımda ayrıntılarıyla belirttiğim gibi, tüm öğrenciliğim boyunca psikiyatri kliniğinde “intern” olarak kalmışım, Türkiye’nin dünyaca tanınmış hocalarından en iyi bir şekilde yetiştirilmişim. Üstüne

üstlük, gene fahri olmak kaydıyla başasistanlığa kabul edilmişim. Bol bol kısmet (hasta) beklemekten başka yapacak bir şeyim yok. Bilgime güveniyorum, kliniğim mükemmel, ister psikoz ister nöroz, kolaylıkla

üstesinden gelirim sanıyorum. Ve, kapıları açtığımdan üç gün sonra i l k  v a k’a m  t e ş r i f   e d i y o r. Beni izleyin.

 

Kapı tıkırdıyor ve yardımcı Hamdiye hanım, içeriye ilk hastamı buyur ediyor. “Hoş geldiniz” diye el sıkışıyorum, koltukta yer

gösteriyorum ve kendimi takdim ediyorum. Kişi, 50 yaşlarında, temiz giyinmiş, kravatsız, hafif değirmi sakallı, esmerce bir zat, gösterilen yere oturuyor. Selamlaşmadan sonra ben soruyorum:

-Beyefendi, şikayetiniz nedir? Size nasıl yardım edebilirim?

Adamcağız, biraz sıkıntıyla yanıtlıyor:

-Şey,  nasıl söyleyeyim, bilmem daha önce bu alanda hiç tecrübeniz var mı, ama ben… ben kim olduğumu bulmak istiyorum. İsmim

Manuçehr ama….

-Yani, kim olduğunuzdan şüphe mi ediyorsunuz? Hafızanızda bir bulanıklık mı var? Bayılır mısınız?

-Size hikayemi başından anlatayım. Ben İran’lı, Azarbaycan Türklerinden bir tüccarım. Tebriz’liyim. On iki yıldanberi de

İstanbul’da yaşıyorum, Aksaray’da. Garip olan şey şu oldu ki… Aman Allahım, ne müthişti o. Bir az su rica edebilir miyim?

 

 

-11 -

 

                                 

 

Hemen kapıya koşum Hamdiye hanımdan su rica ediyorum, bir teşekkürden sonra bey devam ediyor:

-Evet, bu sabah uyandım, yatakta yanımda bir kadın yatıyor. Ben ona tuhaf tuhaf bakınca o bana, “Ne o bey, niye bana öyle yaban

yaban bakıyorsun?” dedi. Ben de, taaccüple

‘Bey mi? Ne bey’i?’ dedim.

-Ayol, şaka mı ediyorsun, ben senin sekiz yıllık eşin Nezihe. Evlilik cüzdanını mı getireyim, yoksa Ba’bek ile Tac’ı içerden

çağırayım da bizi çıplak çıplak görsünler mi?

            -Valla, Allah şahittir ki ben seni bilmiyorum. Seni hayatımda ilk kez görüyorum. Biz

evliyiz diyorsun, iki çocuktan da bahsediyorsun. Kaç yaşında onlar?

            -Oğlan Ba’bek yedi, kız Tac beş buçuk. Şaka yapma yahu.

 

            Böylece hastam, alelacele tıraş olduktan sonra soluğu Sirkeci’de almış ve kimseleri de

bilmediğinden, bilse dahi aklının bu ayıbını(?) kimseyle paylaşamayacağından, Ankara Caddesi boyunca tırmanıp doktor levhalarına bakmaya başlamış. Benim ismimi görünce de içeri dalmış. Olay

bu.

 

            -Ne dersiniz Doktor Bey, ben bunadım mı acaba?

            -Yok beyefendi, bunama bu denli çarçabuk ve tümüyle oluşan bir olgu olarak görülmez.

Unutkanlık ve şaşkınlıklar, yıllar sürebilen bir tempo ile gitgide kametini artırarak  kişiyi gerçek yaşamdan ve özellikle hafıza ve sürekli etkileşim direnen çalışma hayatından maalesef uzaklaştırmak

zorunda kalır. Beyin hücreleri bir dejenerasyona uğradığından ve yenilenemeyeceğinden. sonuç maalesef  hiç de iç açıcı değildir.

            -Tuhaf ama, bu kadar süreli bir unutkanlık olabilir mi?

            -Hayır, bu çok deaha ciddi bir olay. Unutkanlıklar, günlük yaşamamızda bilerek ya da

bilmeyerek gösterdiğimiz zihinsel performansın kale alınmayacak derecede küçük bir yüzdesini, hatta bindesini oluştururlar. Anahtar, para, ısmarlanan birşey, bir tanıdığın ismi ve benzeri, normal yorgunluk,

zihnin aşırı yüklenmesi, uykusuzluk hatta duygusal sebeplerle nörotik olarak sahneye girip bizlere bazı şeyleri unutturabilir; ama bunlar genellikle az sürelidir, az bir gayretle, bilinç ötesine havale

edilmeden “bilinç öncesi” (preconscious) alandan bilinç alanına getirilebilirler. Her gün, işimiz bittikten sonra, bilinçli olarak “Artık benim eve gitme zamanım geldi, şimdi… benim evim neredeydi?”

diye düşünüyor muyuz? Hayır. Hemen hemen otomatik bir şekilde bir araçla ya da yürüyerek evimize döneriz. O zaman belki gün boyunca eşimize söz verdiğimiz, ya da birşeyler satın almayı düşündüğümüz bazı

şeyler aklımıza gelebilir, geç de olsa tamamlamaya çalışırız, ya da aklımızda bir tür yanıt ve çözüm yolu bularak, yarına havale ederiz. Tüm bunlar normaldir. Size birazdan olayı açıklayacağım, ama gerçekten

ilk kez şunu bilmek istiyorum: Bu on iki yıl boyunca İran’dan hiç bir haber gelmedi mi? Eski, affedersiniz, ilk ve esas eşiniz sizi hiç aramadı mı? Rüyalarınız hiç bir anahtar vermedi mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

-12-

 

 

-Hayal meyal hatırlıyorum doktor bey, yıllar önce İran’dan bir iki telefon, mektup filan geldi. Kimden geldiğini bilmediğim (?)

için zarfı açmadan gerisin geriye gönderdim. Telefonda da ses hiçbir anlam ifade etmedi. Sık sık adres değiştirerek izimi kaybettirdim, halbuki İstanbula her geldiğimde, işine göre yedi sekiz gün kalır ve

dönerdim. Herşey bana çok doğal geldi. İstanbulu çok beğenirdim, belki birgün ailemle buralarda yaşarız diye düşünürdüm ama böylesini hiç hesaba katmamıştım.

-İş hayatınızda, çevre ile ilişkilerinizde güçlük çektiniz mi, başlangıçta? İş yaptığınız kimseler size, tabii olayı bilmeden,

İran’a dönüşünüz konusunda, ya da aileniz için birşeyler sormadılar mı, söylemediler mi?

-Belki söylemişlerdir ama, ben pek ka’le almadım. Geldiğimde genellikle Sirkeci’deki otellerde kalır, işimi bitirdikten sonra ya

tren ya da otobüs ile dönerdim.Uçmaktan pek hoşlanmam. Doğru, esnaftan biraz tuhaf bakışlar ve sorular gelmeye başlayınca Aksaray’a taşındım, Fatih’te bir dükkan açıp bakkallıkla iştigal etmeye başladım.

Birkaç yıl içersinde de şimdiki eşimle tanışıp hemen evlendim… ve, bildiğiniz gibi iki çocuğum oldu ondan. Müsaade eder misiniz, bir sigara içebilir miyim?

-Kusura bakmayın, hayır; duman bana dokunuyor. Daha su, kahve filan ister misiniz?

-Yok, teşekkür ederim. Bu bulmacayı halletmek için beynim zonkluyor, ama nafile.

-İran’daki  eşinizle nasıl geçinirdiniz? Çocuklarla ilişkiniz? Hiç ayrıladınız mı birbirinizden?

-Gayet iyi idi. Hanım asil bir aileden geliyordu, öğretmendi. Hayır, ayrılmayı hiç düşünmemiştik. Ondan da iki çocuğum vardı,

iki kız, Gül ve Ayşe, hanımınki de Hatice idi. (O anda hastanın gözleri dolmuştu, neredeyse ağlayacaktı. Belli ki doğruyu söylüyordu.)

 

Bu hararetli karşılıklı konversasyondan sonra odaya garip bir hüzün ve sessizlik çöktü. Hastam, geçirdiği şoku uzman bir hekimle

paylaşmanın kısmi rahatlığı içindeyken ben de olayın bilimsel olasılıklarını zihnimde tasarlamaya çalışıyordum. Bir iki dakikadan sonra sessizliği bozan ben oldum:

-Evet sayın Manuçehr beyefendi. Bu gerçekten psiko-sosyal bir trajedi. Yasal ve sosyal bakımdan karşılaşabileceğiniz problemleri

ikimiz de kolayca görebiliyoruz sanırım. Size elimden gelen yardımı yapacağım. İlk iş olarak bu olan nedir, size onu izah etmeye çalışacağım. Yalnız, bu olay başlamadan bir kaç yıl evvel, Azerbeycan’da hiç

bir kaza geçirdiniz mi? Özellikle baş travma’sı, yani otomobil, kamyon kazası. Bir yerlerden düşme, bayılma? Acaba çocukluğunuzda hiç ateşli bir hastalık geçirip havale geçirdiniz mi?

-Havale dediğiniz de nedir?

-Ateşli bir hastalık ya da düşme sonucu bir şuur kaybı? Sar’a – konvülziyon? Hiç hastanede yattınız mı bu nedenlerle?

VAKA 4:   BENİ ÖLDÜRMEYE NİYETLENMİŞ İNSAN

 

            İstanbul’da, askerlik süremin ve muayenehane’min son günlerini yaşıyorum. Gene, ben,

emirerimin beraberimde olmadığı bir gün, şu olay başımdan geçti. Bunu da, önceki üç öykü gibi, hayatımı yuazdığım “İsmayil”den alıyorum.

                       

 

“Akliyecinin muayenehanesi bu, acayip şeyler olmaya devam ediyor. Şimdi bahsedeceğim olayın, bir az evvel söylediğim simsar olayıyla yakından

uzaktan bir ilgisi olup olmadığını bilmiyorum, ama bir gün öğleden sonra, ofisimde gazete okurken, Hamdiye Hanım kapıyı tıklattı ve:

-Bir Bey sizi görmek istiyor, dedi.

-Buyursun!

Otuz beş kırk yaşlarında, vasat giyinmiş orta boylu bir bey içeri girdi ve,

-Selamünaleyküm, dedi.

-Aleykümselam. Buyrun.

Adam, kısa bir tereddütten sonra:

-Beyim, dedi, benim niyetim sizi öldürmek. (Eliyle yan tarafını işaret etti, ama tabancaya benzer bir şey çıkarmadı cebinden.)

Şaşırmıştım, ama istifimi bozmadım. Saldırganlığa lüzum yoktu, soğukkanlılıkla,

-Siz acaba doğru adreste misiniz, beyefendi? dedim, görüyorsunuz ben vatani görevimi yapıyorum ve benim ismim Teğmen İsmayil. Bir yanlışlık olması?

Ben evliyim ve kimsenin kızıyla karısıyla hiç bir ilgim yok.

-Biliyorum, dedi adam sırıtarak, zaten isminizi okuyaraktan girdim.

Yüzümde acı bir gülümseme, düşünüyordum. Adam acaba kaçığın biri mi? Aklına esti, girdi içeri? Birisi kötü bir oyun mu oynuyor? Ben çok ciddi bir

adamım, hayatımda kimseye eşek şakası yapmadım, ama kim bilir. Binanın ikinci katındayım ve arkam pencereye dönük. Elimi daha telefona atmadan herif beni iki gözümün arasından vurabilir. Pencereyi açıp

atlamaya kalkışmak? Hiç düşünme bile. Adam kapının yanında, askerime de o gün tesadüfen izin vermiştim, bir memleketlisi gelmişmiş de. Dışarıya bağırsam ya da Hamdiye hanımı çağırmaya yeltensem? Adam kapıya

yakın. Pek cüsseli biri değil, hayatımda kaba kuvveti pek denemedim ama göğüs göğüse boğuşabilirim belki, ya tabanca? Gizli bir bıçak? Yook, kahramanlık taslamanın sırası değil, gene en iyisi psikoloji

oynamak.

 

-Siz benim ismimi önceden biliyor muydunuz, yoksa geçerken mi ilk kez okudunuz?

-Yok, önceden bilmiyordum. Aşağıdan geçiyordum, isminizi okudum: İsmayil Bican. Belki “Bican” beni daha çok etkiledi yani, ‘cansız’. Hoşuma gitti

ve ben de burdayım.

Tuhaftı. Paranoyak’lar böyle yorumlar ve yansalar yapabilirler. Bozmadan,

-Kahve ya da çay içer misiniz, diye sordum.

Bir az şaşkınlıkla,

-Yoo, teşekkür ederim o kadar fazla zamanım yok.

-Beni önceden tanımadığınıza memnun oldum, demek önceden tasarlanmış ya da yanlış bir bilgi, ailenize bir ırza geçme, bir kan davası yok. Güzel,

çok güzel. Şimdi… Niye beni öldürmek

istiyorsunuz? Birine mi kızdınız? Hayattan, birilerinden intikam mı almak istiyorsunuz? Evet, isterseniz öldürebilirsiniz, ama bakın tam karşısı

Vilayet. Kapıda da silahlı bir jandarma var. Vali, benim Hocam. Siz daha aşağıdaki kapıdan çıkmadan yakalarlar, size de yazık olur bana da. Aileniz, çocuklarınız var mı? Bir yardıma ihtiyacınız var mı? Size

yardım edebilir miyim?

 

 

 

 

 

 

 

 

-  -

 

 

 

 

 

Belli ki, intihara teşebbüs edenlerde de yaptığımız gibi, zaman kazanıp onu lafa tutup -eğer mümkünse- mantıksal bir konuşma ya da pazarlık

tasarlıyordum. Taktiğim gerçekten çalışıyor olmalıydı. Öyle ya, siz birden tanımadığınız bir adamı öldürmeye girişiyorsunuz, o size çay kahve ikram ediyor ve yardım edebilir miyim diye soruyor. Hiç olmazsa

onu provoke etmiyordum. Bir az daha şaşkın ve yumuşak,

-Evet, dedi, bir karım ve iki çocuğum var.

-Maşallah. Kaç yaşındalar?

-Biri beş diğeri üç buçuk. Şu anda işsizim, bir az maddi sıkıntı çekiyoruz.

-Sana yardım etmemi ister misin? Uykun, iştahın nasıl? Benzin bir az soluık. Dur bakayım, burada bazı eşantiyonlar var, vitaminler vesaire, belki

sen ve ailen kullanabilirsiniz. Ve, ilaç dolabına seğirttim. Adam büsbütün çözülmüş ve kendine gelmişti.

-Yok, yok, doktor bey, zahmet etme. Sabah sabah seni rahatsız ettim (halbuki öğleden sonraydı.) Gideyim artık.

 

O yerinden kalktı ben de gülümseyerek ona yaklaştım. El skışırken ona vadettim:

-Bu anımız aramızda kalacak, kimseye söylemeyeceğim.

Gerçekten de o gittikten sonra ne polise bildirdim ve ne de şu ana kadar bu vakadan hiç kimseye bahsettim. Her şey olabilidi. Gerçeği

hiç bir zaman bilemeyeceğim.

ROMAN DİLLERİ, No.: IV İTALYANCA

     -1-

                                                             ROMAN Dilleri  :    VI

                                                                 PORTEKİZCE

                      PORTEKİZCE, Avrupa’da, İberik yarımadasının Atlas Okyanusuna bakan penceresinde, Trakya kadar

bir araziyi işgal eden bir ulusun kullandığı dil olmakla beraber, Güney Amerika’da Brezilya başta olmak üzere, Cebelitarık’ın hemen dışındaki Asor Adaları ve Madeira;  Afrika’nın eski sömürgelerinde ve

Asya’nın doğu sahilinin bazı kısımlarında (Macao) hala kullanılan, İspanyolca’ya oldukça benzeyen bir lisandır. Amerika’da bulunduğum yıllarda 1967-1990, Massachusetts Eyaletinin güney doğusuna, Rhode

Island’a doğru uzanmış bölgesinde yerleşmiş birçok Portekiz ailesiyle tanıştım. Daha ziyade ayakkabıcılık ve el işlerine dayanan küçük sanayi ile meşgul olurlardı. Dini festivallerine davet ederlerdi beni.

Sade giyinir, sade konuşur, ilişkilerinde yüzeysel gibi davranan çok içgörülü insanlar olarak tanıdım onları. SALEM Üniversitesinde İspanyolca kursları aldığımdan, onlarla İspanyolca konuşmaya çalışırdım,

ama gülümseyerek, söylediğim sözlerin Portekizcesini tekrarlarlar, dolaysız tenkit edeceklerine, konuşmayı hemen bir şarkıya döndürürlerdi. Siz ısrar ederseniz, sizi İngilizce konuşmaya davet ederler. (Aynı

davranışı “Fransız milli gururu” olarak nitelendirdiğim durumlarda da görebilirsiniz. Montreal’de bir lokantaya gidiyorsunuz, ve Fransız garson hanıma, oldukça iyi bir Fransızca ile menü’den bir yemek

istiyorsunuz, aldığınız yanıt İngilizce’dir!) Geçmişlerine ve yaşam adetlerine çok bağlıdırlar. Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak kabul edilen ve pek çok turist çeken Lizbon’u 1993’de ziyaret

etmiştim. Geniş asfaltlı ve heykelli sahil yolları, geniş caddeler ve fakat sessiz, pasif, medeni fakat edilgen izlenimi veren orta halli halk sokakları doldurmuş. Tarihçilerin de kabul ettikleri gibi,

Portekiz, İspanya ile birlikte -eşzamanlı- 13. yy.’dan başlayarak en şaşaalı zamanlarını 15. ve 16. yy.larda geçirip dış dünyada sömürge sahibi idiler. Tabii artık Christopher Colombus, Vasca de Gama

yalnızca anılacak büyüklerdir; Okyanusun tam kenarında, dış ticarete açık, ama dağlar ve ormanlarla kaplı ortalama 92.ooo km kare arazi ve on milyon nüfusuyla, balık, orman ve ağaç ürünleri, balık, sardalye

vb. ürünlerinin dışında hemen hiçbir sanayii olmayan, kenarda kalmış, izole bir memleket izlenimini bıraktı bende. Tarihin ilk çağlarından: Neanderthal ve Paleolitik zamanların arkeolojik kalıntılarına sahip

olmakla birlikte, kesintisiz: Kelt’lerin, Fenike’lilerin, Roma’lıların, Emevi’lerin, İspanya’nın istilasına maruz kalmış, uzun uzun savaş ve rejim değişiklikleri göstermiş bu küçük devlet ne yazık ki

tarihsel görgüsünü edebiyat ve sanata pek az aktarabilmiş, sesini pek az duyurabilmiştir. 13. yy.’da bir tür şarkı ve şiir karışımı olan “cancioneiro”larıyla meşhurdular. Bu lirik şiirler üç tür idiler:

cantiga de amor” <Karşılıksız aşk şarkıları>, “cantiga de amigo” <dost-aşığın şarkıları>, ve, “cantigo de escarnia e maldiger” <alay ve sevgi şarkıları>. Son

yüzyılın tanınmış sanatkarları: tanınmış soyut ressam: Maria Helena Vieria de Silva; yazarlar: J.B. Santos, Filipe Pires, A. victoria de Almeida ve benim gözdem, Nobel’li (1998), 1922 doğumlu José Saramago

(Körlük, Umut Tarlaları, Bütün İsimler, Ölüm Vir Varmış Bir Yokmuş, bu yıl -2009- çıkan Filin Seyahati vb. Halkın çoğu Hıristiyan, muhafazakar <o dereceye ki, bugün Lizbon’da bir çift erkek çorabı almaya

kalkışsanız, şu isimlerle karşılaşacaksınız: “peuga”, “meia de homem”, “meia curta”, “miote”, “mieta” ve “tornuca”. Yılların birikimi sadakatle saklanır.>, musevi ve müslüman. Polis istasyonları’nın adı

Portekiz’de “Esquadra, Brezilya’da “Delegacia”; Yiyecek dükkanları Portekiz’de “mercearia”, Brezilya’da “Vende”.  Halbuki dil İspanyolca’dan pek az farklı, fakat pratikte daha karmaşık ve daha az romantik ve

belirsiz, yılların sürüklediği alışkanlıklar, kurallar ve telaffuzlar. Küçücük arazide dört lehçe var: 1) Kuzey Portekizce: Galicia lehçesi; 2) Orta Portekizce; 3) Güney Portekizcesi: Lizbon havalisi, ve, 4)

Ada Portekizcesi: Brezilya ve Madeira’dakiler. Bu muhafazakarlık ve kültür alanında ve ekonomideki sınırlılığı onları konserve haline sokmuş. Roman dilleri arasında da benim en az bilebildiğim ve hakkını

verebildiğim dil. Saramago’yu okurken bu dünyaya aktarılmamış hüzün dolu ama asil nefesi hep duyumsarım. İşte, büyük üstadın “Baltasar ve Blimunda” <Gendaş Yayınları, İstanbul 1999> adlı eserinden

ödünç aldığım şu satırlar, Portekiz halkının gizemli, mazokistik, kader-
lerine boyun eğmiş izlenimi veren hayatları hakkında bizlere gerekli içgörüyü veriyor. “… Sete-Sois, sakat haliyle o çamurda sürüne

sürüne Lizbon’a giden ana yolu takip etti, sol elinden mahrum, bir parçasını İspanya’da bir parçasını Portekiz’de bırakmıştı, hepsi İspanya tahtına oturacak kişinin belirlenmesi uğruna düzenlenmiş stratejik

bir savaş yüzünden, Avusturya Charles’ı mı yoksa Fransa Philip’i mi onu belirlemek için bir Portekizlinin zaten şansı yok, ister sağlam tek kollu olsun, Portekizlinin şansı yok, ister sağlıklı ister sakat

olsun…”

                       Şimdi gelin, PEI’nin bilimsel araştırmaları ve benim kişisel temaslarımla Portekizce’yi daha yakından analiz edelim. Bir kez, f o  n o l o j i (ses birimlerini, dil yapısı

bakımından inceleyen dilbilim kolu) yönünden, Fransızların ‘burun’-nazal (nasal) tonuna benzer bir tinnitus ile konuşurlar, özellikle üzrine ‘vurgu’ yapmak (stress) zorunda kaldıkları zaman.

İngilizce’de örneğin “measure” (ölçü) sözcüğünü telaffuz edililirken kullanılan dil-‘damak’ kombinasyonu, modern İspanyolcada hemen hemen hiç görülmemesine karşın, Portekizcede bol bol kullanılır. “Heceleme”

(spelling), Portekizliler için adeta bir moda değişimi gibi, obsesif-tutku halini almış bir dil pratiğidir. Her iki üç senede bir, Portekizli ve Brezilyalı akademisyenleri bir araya gelip, dil

fonetiğinde yapılan ‘reform’(?)lar konusunda bir araya gelir giderler. (Son yüzyılda, Norveç Dil uzmanları da hiç olmazsa dört kez bir araya gelerek gereken revizyonları yapmışlardır!)

                   

Özet olarak, Portekiz dilbilimcileri, ısrarlarında bir “archaism” – ‘eski sözcük ve terimleri kullanma’ alışkanlığı sergilerler.  Pei’nin görüşüne göre, hemen bütün diğer Romans dillerinde önem, sözcüğün

‘tümü’ne odaklandığı halde, Portekiz bilgibleri hala sözcüğü olulşturan orijinal parçaların yeniden inşaı ve ifadesiyle meşguldürler. Örneğin, “to have=malik olma” fiilini alalım, ve

<chamarei> = ‘I shall call’ (onu çağıracağım!) ı söyleyeceğimizi düşünelim; onlar, “chama-lo-ei” yi (I shall call him), etimolojik olarak : “to call-him-I have”i tercih eder.

‘Gelecek’(future) ve ‘future perfect subjunctive’ (şartlı mükemmel geleceği) kullanmayı yeğlerler: <parti depois de terem falado” = I left after day had spoken t0-Onlar

konuştuktan sonra ayrıldım” diyeceklerine, kelimesi kelimesine, <I left after to have-they spoken = malik olduktan sonra- onlar konuştular> derler. Nesne zamirleri (object pronouns),

Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca’da adet olduğu üzere, fiilden evvel kullanılmazlar, ama Portekizce’de, hala eski form izlenir. Örneğin, İspanyolca’da: <le hablo = onunla konuşuyorum>,
İtalyanca’da <gli parlo>, Portekizce’de: <fallo-lhe> olarak ifade edilir.                                                                  

                     Vokabüler de daha

sert yankı verir; birbirleriyle çok ortak sözcükleri olduğu halde, İspanyolcadaki <pencere = ventana –ventillasyonla ilgili->, Portekizcede <janela>dır. İspanyolcadaki <yemek

yemek = comer>, Portekizcede <jantar>dır.

                       PORTEKİZCE, Portekiz ve Brezilya’nın resmi dilidir. İlk Portekizce metin, 1192 yılı için tesbit edimiş olup, bunu

izleyen iki yüzyıl boyunca, Katalanya dışındaki tüm İberik Yarımadası ozanları, yapıtlarında GALICIA Portekizcesini kullanmıştır. Castille ve Aragon Krtallıklarının birleşmesi üzerine Arap hakimiyeti

yarımadadan uzaklaşınca, tarihçilerin yazdığına göre, “MUSTARİP” -Acı çeken- Lehçesi ortaya çıkmış, xıv. y.y.’a kadar hakimiyeti elinde tutmuş; xıv. y.y.’da bir LEON, xv. y.y.’da da bir ARAGON lehçesi

yarımadayı hakimiyeti altına almıştır. Bu karmaşa anında, Galicia lehçesi de xv. y.y.’da gerilemiş, onun yerine 1500’de KASTİLYA Lehçesi resmi dil olmuş; kısa bir zamanda da standart Portekizce’nin

yerleşmesiyle Portekizce ile Galiçya Lehçesi birbirlerinden kat’i olarak ayrılmışlardır. Gariptir, hemen tüm Portekizlileri İsyapanyolların bildiği Portekizceden çok İspanyolca bilirler ve öyle konuşurlar;

bunun tersi pek doğru değildir. 

                                                                    G R A M E R

      Portekiz ALFABESİ 24 harften oluşmuştur; bunların 5’i

sesli (As vogais)<a,e.i.o.u>
                                                                                              19’u sessizdir (As 

consoantes) :

      A  (a)    :   Aynen Türkçe’de olduğu gibi telaffuz edilir. ‘Vurgusuz’ A’lar (‘e’ ve ‘o’ lar da)  yumuşatılarak kapalı seslendirilir. O anda, ‘a’nın ‘ı’ya

dönüşü vardır. O anda bu ünlü’lerin ardından genizden çıkan bir sessiz ‘m’ ve ‘n’ geliyorsa, ya da
                        ‘a‘=üstü umlatlı a (maalesef bilgisiyar onu işaretleyemiyor, biz de

aynını İspanyolca’da da yaptığımız gibi, üstü ‘umlat’lı ‘a,e.n’ vs.yi, iki nokta arasında ve ‘koyu’ olarak yazmayı yeğledik.) kullanılıyorsa, sesli harf, g e n z e l  bir şekilde telaffuz edilir, m  ve  n 

yuvarlatılarak adeta yutulur gibi söylenir.
     
                   Birçok sözlükler, bizlerin yararlandıkları dahil, bu yuvarlanmayı “yumuşak g=ğ harfi ile göstermeyi seçerler.) Örnekler: tempo

<téğpu>, santo <sağtu>, compra <koğprı>, pente <peğti>; m ve n  sessizleri sözlük sonunda yine yutulur: som (soğ), fim

<fiğ>.

                        International-Küçük Portekizce Lügat, İnci Kut, İnkilap Kitabevi, İst. bunu şöyle açıklıyor:”Til” denilen özel işaret yalnızca ‘a’ harfinin üzerinde kullanılarak

bu vurgulu sesliyi ‘genzel’ yapar, yani ‘a’ sesi “ao” ya da “ağ” gibi okunur:
                        irm.a. <iRmaw>, maç.a. <masağ>,

     

(be)

        (ce) :   a, o, ve u’dan önceki sözcüklerde <k> gibi telaffuz edilir:
                        örnekler:                                              

camara (f) <kamara> (oda, kamera)
                                                                                       corpo (m)   <korpu> (beden)
                                                                                       culpa (f)      <kulpa> (kabahat, suç)
                        e, i ‘den önce <se, sı, si>

gibi:             cereal (m)   <sırial>  (tahıl)
                                                                                       céu (m)        <sev>   (gökyüzü)     
                                                                                       circulo (m)   <cirkulu> (daire, çember)
                                                                                       cesta    (f)     <seşta>    (sepet)

      CH sessizleri : “ş” sesi verir: chave (f)<şavi>:

anahtar 

      D   (de)     Brezilya Portekizcesinde:                   diabo   (m)    <diabu>  şeytan   

      Ç   (cedilha – s)            
                       

vurgusuz ‘i’den -ve bazen-
                        ‘e’den önce:  ‘c’ gibi ;
                        ‘des': ‘dış’ gibi         
                                                                                        
      E   (e)        Açık-vurgulu :  ‘e’ gibi;                       eficiente (adj) <ifiséğt(ı)

> etkili
                         Kapalı-vurgusuz: ‘ı’ – ‘i’ arası             espera   (f)     <işpera>   bekleme
                                                                                        equador () <ikuador>  ekvatör

      F   (efe)     Türkçe’deki ‘f’ gibi okunur.

     

G   (ge)      İngilizce’de olduğu gibi, ‘kalın’ ‘g’ okutulmak istendiğinde, g’nin önüne
                         kalın ünlü’ler: a, o, u ve ünsüzler: l, r konur: <ga, go, gu> ve <gla,

gru>:
                         grupo (m) <grupu>=grup;  granizo(m) <granizu> dolu;
                         e, i gibi ince ünlüler, ‘g’ yi, ‘j’ okutur:  género (m)<jénıru>: cins, tür,
                         génio (m) <jényu>: yaratılış.

        (aga)    Hiç bir yerde okunmaz (Fr. ‘H muet!): historia (f) <işturya>: tarih,
                        

hospicio (m) <uşpisyu>: Hastane, -özellikle -akıl hastanesi-

       I     (i)            Türkçedeki ‘i’ gibi  okunur: incoerente (adj.)

<iğkuıreğli>: tutarsız;
                          indirecto,ta (adj.) <iğdirétu>: dolaylı          

        (jota)     sesi’nin

yazıda,  “g” ve “j” sesleriyle ifade edilir. Genel kural şudur:
                         ‘e’ ve ‘i’ ünlülerinden önce <g> harfi,
                         tüm ünlü’lerden önce <j> harfi kullanılır.

Örnekler: ginastica(f)<jinaştika>
                         (cimnastik); Jiga <ji-gı>; jacto <j.a.k-tu>

      K     (ka)    Türkçe’deki ‘k’

harfi gibi okunur. 

      L     (ele)    Özellikle kalın sesli’lerle, Türkçe’deki ‘l’ gibi:  Litro (m) <litru>: litre

      M    (eme)  Türkçe’deki ‘m’ harfi

gibi; eğer bir sesli (ünlü) harften sonra geliyorsa, hafifçe genzelleşir. Örneğin: moto(f) <motu>: motor, motorsiklet,
                          muda (f) <muda>: üstünü

değiştirme

      N     (ene)   Ünlüden sonra sessiz bir harf geliyorsa, hafifçe genzelleşir.
                          nariz (m) <nariş>: burun; naufr.a.gio (m)

<naufr.a.gyu>: deniz kazası
               nc :     indice (m) <iğdis(ı);  sançao (f) <sağs.a.w> :yaptırım
               nt :    

salvamento (m) <salvaméğtu> : kurtarma, kurtarış

      O   (o)   :     Türkçe’deki ‘o’, gibi, mamafih sözcük sonlarında ‘u’ya yaklaşan bir sesle
                          

telaffuz edilirler: parto(m) <partu> :  doğurma, doğum;
                                                         pasto (m) <paştu>:  ot, çayır.

      P   (pe) :     

Türkçe’deki ‘p’ gibi:  pastel (m) <paştel>: börek; pedaço <pıdasu>: parça

      R   (re) :       Türkçe’deki ‘r’ harfi gibi; sözcük başlarında Fransızca’da ve

Brezilya’da  olduğu gibi ‘gırtlak’tan telaffuz edilir. Orta ve sonlarda, normal ‘r’ gibi.
                            rr  olduğu zaman, geniz sesi kuvvetli hissedilir.

      S  (esse) :    

Sözcük başında ‘s’, iki sesli arasında çift ‘ss’ olarak, ayrıca da ‘ç’yi kullanarak ‘s’ sesi çıkartılmış olur:  passo (m) <pasu>: geçiş; caça<k.a.sı>: av;
                            Sözcük sonunda, ya da -ses tellerinden gelmeyen ünsüz’lerden (k,t,p) <consonante surda> sonra: ‘z’ sesi verir: terras(m) <térraş>: teras;
                            “ötümlü -ses tellerini tireşimde bırakarak oluşan ünsüzler” (b,c,d,g,ğ, j,l,m,n,r,v,y,z) <consononte sonore>önünde “ş” sesi verir: os(m)<uj>:
                            art.def. s.pl.: eril-çoğul göstergesi.  ténis(m) <téniş) : tenis.
                            Sesli harf önünde ‘ş’ sesi verir: escudo (m)<işkudu>: kalkan, arma.
                            casca (f)  <k.a.ska>: kabuk;  casco (m) <k.a.şku>: at tırnağı 
                            İki sesli arasında ‘z’

gibi:  n.a.usea (f) <n.a.uzia>: bulantı.
                            Vandalismo (m) <vağdalijmu> : vandalizm

                            Özet

olarak: S sesinin yazıdaki karşılığı ‘c’ ve ‘ç’ harfleridir: <c>nin önüne ‘e’ ve ‘i’ gibi ince ünlüleri, onu, ‘s’ okutur. ‘ç’ harfi ise hemen daima ‘s’ okunur: cigano,na (m,f)<sigano,a>:

çingene; braço <br.a.su>: kol.   

      T (te)   :       Türkçe’deki ‘t’ gibi;  <Brezilya aksanında, “vurgusuz ‘e’ ve ‘i’ den önce ‘ç’ >
                            tina (f)<tina>: küp, tekne ;   tiro(m) <tiru>: atış.

      U   (u)  :       Türkçe’deki ‘u’ gibi; genellikle ‘q’ ya refakat eder ve

okunur.
                            uivo(m) <uivu>: uluma, çığlık ;    uni.a.o (f) <uni.a.w> : birlik.

      V    (ve)

:     Türkçe’deki ‘v’ gibi;  var.a.o (m) <var.a.w>: erkek, oğlan

      X    (xis) :    ‘ş’ gibi:  peixe (m)(péyış)(ı) : balık ;  

xenofobia(f) <zşenufubia>: yabancı düşmanlığı;  xerife (m) <şırıfi> : şerif ; X.a.(m) <şa> : Şah
                           xerox (m)

<şerukş> : fotokopi, fotokopi makinesi
                           Ünlü’den önce ya da sözcük başında ‘z’ gibi

      Z     (ze)  :    Genellikle ‘Türkçe’deki ‘z'; ama sözcük

sonunda da ‘j’ gibi
                           zanga (f) <z.a.ğga>: öfke, kızgınlık ; zelar (v)<zıl.a.r>: gözetmek, bakmak

PORTEKİZCE’de

:                                   F İ İ L L E R

                              Portekizcede fiiller, ü ç  şekilde biterler:

1st Conjugaçoa
(Primeira konjugazo)

:                           < a r >  ile sonlanırlar

A M A R  =  sevmek                                 am         –      Seviyorum
                                                                    amas
                                                                    ama
(Indicative

Present)                           amamos
  -Şimdiki zaman-                                     amais
                                                                    amam
                                                                    
                                                                    amava       –        Seviyordum
                                                                   

amavas
(Imparfait) –  <anpurfé>                     amava
-Yakın geçmiş zaman-                             amavamos
                                                                    amaveis
                                                                    amavam

(Future) –  <futor>                                amarei       –       Seveceğim
 -Gelecek zaman-                                     amaras
                                                                    amara
                                                                    amaremos
                                                                    amareis
                                                                    amarao
                                                                  
ARTICLE –  ARTIGO (Harfi tarif):

<Artigo Definido> =  é, le, la, les                 le pao = 

ekmek;                le menino = çocuk
                 -Tanım Edatı-                                           singular:                               plural:
                                                   masculino:                       o                                          os
                                                  

feminino:                         a                                           as

<Artigo Indefinido> =      masculino:                      um                                       ums
                                                   feminino                          uma                                     umas   
                                                   um homem  = bir adam

;             uma mulher = bir kadın 
                                                                             

<Artigo partitivo>  =  E, de, de la, des          bebo vinho e agua =

ben şarap ve su içiyorum

                                                                                -4-

2nd  Conjuguçao
<Segunda Conjugazo>                      

<er>   ile sonlanırlar

BEBER   :    İçmek
(Indicative present)                        beb       –        İçiyorum
  -Şimdiki zaman-

                                  bebes
                                                                 bebe
                                                                

bebemos
                                                                 bebeis
                                                                 bebem

(Imparfait) –  <anpurfé>                   bebia           –         İçiyordum
 -Yakın geçmiş zaman-                         bebias
                                                                 bebia
                                                                 bebiamos
                                                                 bebieis
                                                                 bebiam

(Future) –

<futor>                               beberei      –         İçeceğim
-Gelecek zaman-                                   beberas
                                                                 bebera
                                                                 bebereamus
                                                                 bebereis
                                                                 beberao

ADJECTIVO 

(Sıfat)                           Belo =  İyi, güzel; – pl.: belos

Adjectivos e pronomes demonstrativos :       Um : Bu,               Orada :  la

                       

Masculino                                Feminine                         Neutro 

                        este – estes                                   esta

– estas                      isto (bu,bunlar)
                        esse – esses                                   essa – esses                     isso (şu, şunlar)
                        aquele-

aqueles                             aquela-aquelas               aquilo

                                                            O que =  o que fala = konuşan budur

Adjectivos e

pronomes possesivos Um Possuidor  = İyelik Sıfat ve Zamirleri :

masc. sing.:                                meu (benim)             teu (senin)          sev-dele (onun)
mas.

plur.:                                 meus (bizim)             teus (sizin)          seus-dele (onların)   

fem. sing.:                                  minha                        

tue                       sua (dela)
fem. plur.:                                  minhas                       tuas                     sues (dela)

                                                                          o meu jardim e a minha caoz
                                                                       = benim bahçem ve evim
        

                                                                 E um libro :  Benim kitabım,
                                                                          sao livros :  Senin kitapların

                                                                               -5-

3rd Cunjugaçao
<Terceira conjugazo>                      < i r >   ile

sonlanırlar
UNIR   :     Birleştirmek
(Indicative Present>                           un          –          Birleştiriyorum
 -Şimdiki zaman-

                                 unes
                                                               une
                                                              

unimos
                                                               unis
                                                               unem

(Imparfait) – 

<anpurfé>                    unia         –           Birleştiriyordum
 -Yakın geçmiş zaman-                        unias
                                                                unia
                                                                uniamos
                                                                unieis
                                                                uniam                 

(future) –  

<futor>                               unirei       –            Birleştireceğim
  -gelecek zaman-                                  uniras
                                                                 unira
                                                                 uniremos
                                                                 unireis
                                                                 unirao

PRONOME  :  Zamir
Pronomes complemento directo :    Ben seni görüyorum :   vejo-te
     (me,te,se; nous,vous,ils)                         O sizi görüyor :             ve-vos
Que – pronom demonstrative-                  O livro que lelo  :  Okuduğum kitap!
Qui – Quem :          (Kimi?)                         Em quo pensus?  :    Kimi düşünüyorsun? 
Qual – Quel 

(Ne?)                                       qual é o nome dele?     Onun ismi ne?
Cujo (değiller-don’t)                                    Aquele cojos filhos estero aqui? Bunlar onların burada olmayan

çocukları
Dele  (ondan…)                                             Falo dele :  Ben ondan bahsediyorum…
nisso :   (orada…)                                          estou nisso  :  Ben oradayım…

                                                             v.a.rii voc.a.buli e coversas 

                      Evet :   sim
                      Hayır :  n.a.o
                      Pardon :   perd.a.o; desculpe     (e okunmaz)
                      Lütfen :  Se faz fav.o.r   (z okunmaz!)
                      Bay : 

Senhor (segnor)
                      Bayan :  Senhora  (segnora)
                      Hanımkız :  Menina (me-na)
                      Günaydın : Bom dia    

(m okunmaz!)

                      Merhabe, iyi günler (öğleden sonra):  Boa tarde
                      İyi geceler :  Boa noite  (noyt)
                      Teşekkür

:    Obrigado (abr-ou)
                      Bir şey değil : N.a.o tem de qué (nou tay-dke)
                      Niçin :   Porqué?    (Spa.)
                      Çünkü : Porqué      (Spa.)

                      Bana söyleyebilir misiniz :    Pode dizer-me? <poddizérme>
                      Yavaş konuşun :                     Fale devager, se faz favor  <fal devage>
                      Tekrarlayın :                           Faça o favor de repetir <faça o favor derrepetir>
                      Onu yazınız, lütfen :               Faça o favor de escrevé-lo

<de hervelu>

                                                                            *

                       Tüm bu seri’nin: LATİNCE bölümünün başlangıcında açıkça söylediğimiz gibi, bu seriyi

yazmaktan gayemiz, tüm ROMAN dillerini öğretmek değil -ki bu zaten had ve kudretimizin dışında-, bir ana dil’den, yerel kültürlere göre nasıl benzer oğullar,kızlar: yeni nesiller = ulus diller çıkıyor. Bu

kadar tarihsel ve gramatik öz ve gelişim, transformasyon notlarını altı bölüme bölerek yazdıysak, sizlere hala aralarında ne kadar benzerlik -dolayısıyla hemen hepsini öğrenmekte kolaylık olduğunu küçük bir

listeyle sunmak istiyoruz:

 LATİNCE    FRANSIZCA    İTALYANCA   İSPANYOLCA   PORTEKİZCE    -Türkçe-
<Latinum>        <French>       

 <Italian>           <Spanish>       <Portuguese>

accusarer          accuser              accusare               acusar            acusar              itham etm.
portare               porter                portare                 portar            transportar     taşımak
materia              matériel            

materia                 materia         matéria            madde 
terra                    terra                  terra                     tierre             terra                 toprak,

kara
formo                  forme                 forma                    forma            forma                forma, şekil
familia              

famille                famiglia                familia           familya             aile
litterae-rum        lettre                  littere                   letra              létra                  harf,

edebiyat

                       

                                                                 ————
       
         

ROMAN DİLLERİ, No.: IV İTALYANCA

                                
                                                             İ T A L Y A N C A

                                                                         -1-
                                 
                        İTALYAN dili, Latince’nin gelişmesini inceleyen bölümümüzde ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, Roma İmparatorluğunun muhteşem LATİNCE’sinden her ulustan fazla nasibini

aldı. Latince’den önce, İtalya-Apennin Yarımadasında kullanılan diller, Hint-Avrupa dillerinden evvel, Avrupanın Orta-Doğusundan gelmiş OSK-UMBRIA ve VENET dilleri olup hemen her bir bölgede, kendilerine

özge dil-lehçe gelişmişti, örneğin Tuscany. LATİNCE, M.Ö. 3. yy.’dan itibaren tüm İtalya’nın -ve daha sonraları- Roma İmparatorluğunun ana dili oldu. Yukarda sözkonusu edilen diller, Latince dahil,

<Etrüsk Alfabesi”nden doğmuştur. (Buna temel olarak, her üç dilde kullanılan “Tanrı=ais” sözcüğünün, Etrüsk’lerde de ilk kullanım alanını bulması gösterilir. Etrüsk eğemenliği, M.Ö. 5. yy.’dan

başlayarak, şehir-devlet yerelleşmesiyle bölünerek zamanla silinmiştir. İtalyanca yazılmış ilk Edebiyat yapıtı, XII. yy.’ın sonlarında yazılmış olduğu sanılan “Lorenzo Şarkısı”dır <Ritmo

Laurenziano>. İtalya’nın birleşik bir devlet halini alması da, bu kudretli şehir-eyalet-sömürge idarelerinin sürekli savaşları yüzünden on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kalmıştır. İkinci

Dünya Savaşına kadar toplu bir krallık halinde idare edilen İtalya, Mihver Devletleri safını tutması yüzünden çok pahalı bir bedel ödedikten sonra, Müttefikler (özellikle Amerikan orduları- Anzio köprübaşı

ile başlıyarak) tarafından kurtarıldı ve 1948’denberi de, Anayasa ile belirlenen bir Cumhuriyet olarak Avrupa’nın turizm ve ticaret merkezlerinden biri olmayı başardı. Ticari ve siyasi bakımdan çok işlek bir

Akdeniz ülkesi olan İtalya’ya karşılık, bir kıyı şehri olan Rimini ile Da Vinci’nin mekanı Floransa (Firenze) arasına sıkışmış küçük SAN MARINO, ilkin, M.S. 321 yılında Aziz Marino tarafından kurulan bu

minnacık alan, gerçek demokratik yapı ve fonksiyonunu M.S. 1243’da tüm dünyaya kabul ettirerek, dünyanın en eski cumhuriyeti lakabını muhafaza ettiği gibi, hayrettir, Hitler dahil, tüm işgalci kuvvetler, bu

küçük ‘Hıristiyan, demokratik cumhuriyete’ dokunmadan yanlarından geçmişlerdir. Tekstil sanayii ve seramikleriyle meşgul olup, hiç kullanmadığı 224 askerlik bir orduya sahiptir. (Nüfus 24,000 civarında ve

mülteci kabul etmiyorlar.)             

                        İtalyanca, temelde bir “Edebiyat” dili olup, özellikle ‘Epik’ öyküler için mükemmel bir yatak hazırlar. XIII. ve XIV. yy.’ların büyük yazarları:

Dante, Petraraca ve Boccacio‘nun sayısız ve ölümsüz eserleriyle çimlendi ve Machiavelli, Tasso ve Aristo

ile mükemmelleşti. Zamana uygun şehir-devlet şöhretli diğer lehçelere neden olan mıntıkalar: Venetian, Lombardian, Sicilian ya da Piedmontese, şöhret ve kullanımlarını belirli bir sınırın ötesine

çıkaramamışlardı. Tekrar edelim, bugün İtalya’nın her yerinde standard İtalyanca konuşulmaz, konuşulanları da en yakın Floransa lehçesini esas alır. Yıllar yılı, İtalyanca, (benim çocukluğumda, 1930-40

yılları) bir ticaret dili olarak benimsenmişti. 1936’daki Habeşistan macerasından sonra kendi kabına çekilen İtalya’nın resmi dili, bugün Amerika’nın bazı yerlerinde -çok göçmen gider oraya!), Somali’de,

Sicilya’da, İsviçre’nin güney kantonlarında ve Akdenizdeki iki adadan (Napoleon’un vatanı Korsika -ki Fransa’ya aittir) güneyindeki Sardinya’da kullanılır.

                                                                            * 

                                                                 A L F A B E                        

İtalyan Alfabe’si,  24 latin harfinden ibarettir:                                              A (a) ,  B  (bi),  C (ci)

D (di),  E (e) ,   F  (effe),  G (gi),  H (acca),                        I 

(i),   J (i lungo),  L (elle),  M  (emme),  N  (enne),  O (o),  P (pi)

                        Q (qu) ,  R (erre),  S (esse),  T  (ti),  U  (u),  V  (vu), 

Z  (zeta).                        İtalyanca’da kullanılan yabancı harfler:                        J : ‘i’ lunga(o);  k:

kappa, w : vu doppio; x: ics <iks>,  y: ipsilon                        Sözcükler içinde kullanılacak kısaltmalar:
                        (f): dişi (femmina) ;       (m): erkek (maschile-maskile)
                        (a; agg.): sıfat (aggettivo-accektivo) ;     pr.: (zamir ‘adıl’-pronome)
                        (v): (verbo – fiil);           (avv) : (zarf ‘belirteç’ – avverbio) 
                        (s): singolare (tekil),      (pl) : plurale (çoğul) 

                             A  :  Türkçedeki (a) gibi telaffuz edilir.   Amore (m) : sevgi, aşk

                        B  :  Türkçedeki (b) gibi

telaffuz edilir.   Bere (v) : içmek

                        :  Kalın sesli harfler (a, o, u) tarafından izlenirse,  (k) gibi telaffuz edilir:
                                Casa (f) : Ev, 

Classe (f) : sınıf;

                                İnce sesli harfler (e, i) tarafından izlenirse, (ç) gibi telaffuz edilir:
                                Cinque (agg.-sayı sıfatı) : beş           Cena (f)

: akşam yemeği;
                                Eğer “a, o, u” dan evvel gelip de ‘yumuşak’ bir ‘ç’ çıkarılmak istenirse,
                                ‘c’ ile bu ‘sesli harf’ (ünlü) arasına bir ‘i’

eklenir:
                                Francia (f) (Fransa);                               Ciuffo (m) : Kakül

                                 cc: ‘e’ ve ‘i’ den evvel gelirse,   ‘ç’ gibi:
                                 Eccelente (agg.) (eççelente)-mükemmel; Boccaccio : ‘Bokaçyo‘-özel isim-
                                         
                                Ch

: (e, i) ile izlenirse:  Türkçe’deki: (k) gibi telaffuz edilir.
                                Che (pr.): Ne ;       Chi (pr) : kim;      chiave(f) : anahtar;           chiesa(f) : Kilise

                       D :    Aynen Türkçe’deki ‘d’ gibi telaffuz edilir:    

                                Destino (m) : Kader, alınyazısı; Diffidenza (f) : güvensizlik
             

                       E :     1) ‘geniş-açık e’ (Türkçe’de  ‘belki’de olduğu gibi) :
                                                         bello(avv.) : çok güzel;   pessimo(s) : çok kötü

                                 2) ‘dar-kapalı e’ (Türkçe’de ‘meme’de olduğu gibi) :
                                                         ferro(m) : demir;      senso(m) : duyu, his, anlam

                        F :     Türkçe’deki ‘f’ gibi:     ferrovia(f) : demiryolu;   fine(f) : son

                        G :     Bu harf’in okunuşu iki farklı sesle oluşur:

                             1)”a, o, u,” gibi kalın ‘ünlüler” ve “ünsüzler-consonantes” <‘l’ ve ‘n’ hariç>
                                  Türkçe’deki ‘g’ harfi gibi telaffuz edilir. Örnekler:
                                   gola(f) : boğaz;    gatto(m) : kedi ;    gufo(m): baykuş

                             2)”e ve i”den evvel kullanıldığında, yumuşak bir ‘c’ gibi okunur:
                                   gelo(m) : buz, don;  girare(v) : etrafında dönmek

                               Gh : Eğer önünde ‘e’ ve ‘i’ varsa, <g> harfi daha sert okunur:
                                        ghiacca(f) <cakka> : ceket;  ghiaccio(m) <cakço> : buz

                                        Eğer ‘g’ ile, ‘kaba ünlüler: a, o, u’ arasına bir ‘i’

koyarsak, ‘g’ harfi’ çok daha yumuşak okunur:               giacco (agg.) <jayo>: sarı

                               Gl :  Eğer ‘gl’den sonra bir ‘i’ gelirse, Türkçe’deki ‘milyon’a

benzer telaffuz edilir:       egli(agg.) <elyi> : o;   meglio (agg) <melyo> : daha iyi.
                               İstisnalar:  gli (pr): ona;  negligere(v)<neglicere>: ihmal etmek,
                               glicerina(f) <gliçerina>:  gliserin;
                               geroglifico(m)<ceroglifico>: hiyeroglif.

                              Gn

‘Türkçe’deki (banyo’daki) “ny”:  magnifico(agg.)<manyifiko>: çok güzel;         degno(agg) <denyo>: uygun, yaraşır, değer;   signora(f) <sinyora>: bayan

                       H       :    İtalyanca’da pek az kullanılır ve hiç okunmaz.

                          (i) :    Hep Türkçe’deki ‘i’ gibi okunur. Bunu eğer başka bir

‘ünlü’ izlerse,
                                       örneğin: ‘ia': ‘iya’, ‘ie': ‘iya’ okunur. Örnekler:
                                       ieri (avv.): <iyeri> dün (Fr.’daki: hier)

                        L  :         Türkçe’deki “l” gibi:       lampada(f) : lamba;   lana(f) : yün

                        M :         Türkçe’deki “M” gibi:    mano(m) :

el;     minuto(m) : dakika

                        N :       Türkçe’deki “N” gibi: nome(m) : isim; dipote(m) : yeğen (m)

                        O :       a)  “Kapalı” ‘o’

,Türkçe’deki ‘ok’ daki gibi:  avvocato(m) : <avokato> 
                                    b) “Açık” ‘o’ , Türkçe’deki ‘olmaz’daki gibi;  rosa(f) : gül.

                        P

:      Türkçe’deki ‘p’ gibi:  ponte(m): köprü piu(avv)<piyu>: çok

                        Q :      Daima ardında bir ‘u’ taşır: “qu” ve Türkçe’deki “ku” gibi söylenir:
                                    quale <kuale> (agg): hangisi;  quando <kuando> (avv): ne zaman?

                        R :        İtalyanca’da ‘R’ harfi, Fransızca’da da

olduğu gibi, daha kuvvetli ve hafif titretilerek söylenir:
                                      raro(agg) : az bulunan, nadir;  rumore(m) : gürültü;  rosa(f): gül

                        S

:         İki türlü ses ile ifade edilir:
                              1)    Tıslar gibi, hoşnutsuzluk bildiren şekilde ‘s': sözcüğün ya başında ya da ortada, iki ‘s’ bir arada olduğu zaman çoğu kez. Örnek:
                                      sapere(v):  bilmek
                              2)    Sessiz (ünsüz) bir harften evvel, başta ya da ortada; ünsüz harfin niteliğine göre daha yumuşak ya da sert bir

şekilde. Örnek:
                                      scala(f): merdiven, ölçek;    sfarzo(m): gösteriş

                                      Genel bir özellik olarak, aynı sözcükte iki ünlü (vowel)

arasında, ‘s’, “yumuşak” olarak telafffuz edilir. (Bizler gibi yabancılar, özellikle 
                                       Fransızca ya da İngilizce’den başlayanlar için yapılan hata, bu  “yumuşak ‘s’i, ‘z’

gibi telaffuz etmek oluyor, dikkat edin!!! 
                                       Örnekler: rosa(f) : gül; tesoro(m) : hazine
 
                                Sche, schi

:  Türkçe’deki  <ske, ski> olarak telaffuz edilirler.

                               Örnekler:
                                scherma(f) <skerma>: epe, kılıç;   schivare(v)<skivare>:

engellemek

                                Scia, scio, sciu  :  Türkçe’deki “şe” gibi okunurlar: <şa>, <şo>, <şiyu>  olarak telaffuz

edilirler. Örnekler:
                                          sciabola(f) : <şabola> kılıç;  sciogliere(v): <şogliere> çözmek;
                                          sciupare(v): <şupare>

bozmak, eskitmek, boşa harcamak

                        T :   Her zaman Türkçe’deki “t” gibi. Örnek: tenero(agg) :  Yumuşak  tesero(m) : hazine ;          terra(f) : toprak, kara, yer, dünya

                        U :   ‘Q’dan sonra da okunmak şartıyla, her zaman Türkçe’deki “u” gibi:
                                 utile(agg) : faydalı, yararlı;   luna(f) : ay ; bundan derive

edilenler:        “piena luna”  : dolunay;         “mezza luna”    :  ayca, hilal,
                         “chiara de luna” : ay ışığı;      “luna di miele” : balayı
                         “avere la luna”  

: heyheyleri tutmak

                        V :    Her zaman ve her yerde Türkçedeki “v” gibi. Örnekler:
                                 vita(f) : hayat, yaşam;                   volere(v) :

istemek

                        Z  :    a)  “Yumuşak” :  ‘ts’ye benzer bir ses, özellikle sözcüklerin başında.
                                         piazza(f) : Meydan ;                zia

(f) : hala
                                  b)  “sert” :  ‘ds’ye benzer bir ses;
                                        mezzo(agg) :  yarım, buçuk, orta ;           zuppa(f) : çorba.

  
                                                    LEZIONE PRIMA   (Birinci Ders)

                 I.   G e n e r i c o   d i   n o m i  <Gender of nouns

İsimlerin ‘cinsi’>

                       İtalyanca’da, isimler (il nome: isim), ister yaşayan ister yaşamayan
bireylere ait olsunlar, “eril-erkek” <masculine (Ing.) =

maschile (Ita.)>, ve, “dişi” <feminine (Ing.) = femminile (Ita.)> olarak iki büyük gruba ayrılırlar.

                       Genel kural:   

 “eril isimler”, “o” ile, “dişi isimler”, “a” ile sonlanır.
“e” ile bitenler <her iki cinse> ait olabileceği halde;

a“- üstte sola eğrilmiş aksan ile: ‘accent aigu’-Fr.-“, “u“- ayni aksan’la-, -ione ve -udine ile bitenler genellikle <dişi>dir.

                       cavallo(m) = at                                                  rosa(f) = gül
                       padre(m)   = baba                                             madre(f) = anne
                                                                                                    casa(f) = ev
                                                                                                    citta(f) = kent

                       İstisnalar: (1)  mano=el; radio=radyo; dinamo=dinamo;

o‘ ile bitmelerine karşın, “dişi”dirler.
                                          (2)  teorema=teorem,kuram; telegramma=telegraf, ‘a‘ ile
                                                 bitmelerine karşın “eril”dirler.
                                          (3)  monarcha=monark,kral;  collega=meslektaş, ‘a’ ile
                                                 bitmelerine karşın “eril”dirler.
                                          (4)  guardia=gardiyan; sentinella=nöbetçi; sosyal hayatta çoğu zaman “eril” olarak

algılanmalarına karşın, İtalyan Grameri’ nde ‘dişi’dirler.

                II.  A r t i c o l o   d e f i n i t o  <‘Belirli’ harfi tarif-the definite article (Ing.)>

                           “Harfi tarif”ler, isimlerin başına konarak, onların:

                       a) “eril”(maschile)  ya da “dişi”(femminile) oluşlarını belirlemede kullanılır:
                             il cavallo (at), il padre (baba) <sm = sostantivo maschile>               
                            

la rosa (gül) ,  la casa (ev)       <sf   = sostantivo femminile>             

                       b) “tekil” ya da “çoğul” oluşlarını belirlemede

kullanılır:
                             il cavallo (at-tekil) <singolare>   -i cavalli (atlar-çoğul) <plurale>
                             la

casa     (ev-tekil) <singolare> – le case (evler-çoğul) <plurale>

                       c)  “genel” anlamda “bir nitelik belirleme”de kullanılır:
                             L‘oro e un metallo (altın bir metaldir!)
                             I fiori sono belli      (çiçekler çok güzeldirler).

                      

d)  “özel” anlamda bir yer veya bir kimsenin niteliğini belirlemede kullanılır:
                             L‘Italia  –   İtalya ;     il Professor Bianchini   –   Profesör

Biankini

                       e) (1) “Ünlü”<vocale> harflerle (vowels-Ing.);     (2) “s+bir “ünsüz”  (consonant)  <consonante> (s-impura) ve   (3) “z” ile başlayan

sözcüklerde neyin kullanılacağını belirtmede kullanılır. Bu bölümde:  “l” , “lo”, ve “gli”yi görmekteyiz.
                            (1)  l’anima – ruh (sf)              

:         le anime – ruhlar (pl-f)
                            (2)  lo specchio – ayna (sm)    :         gli specchi –

aynalar  (pl-m)
                            (3)  lo zio – amca (sm)             :         gli zii –  amcalar (pl-m)

                       f)  Bir kimseye ait bir şey’in ‘sayısı değil’ de ‘ne’ olduğunu belirten <articolo indefinito – article indefinite> yerini alma durumlarında kullanılır.
                                    Maria  porta il cappello  –  Meri bir şapka giyiyor.
                                    Il professore porta l’ombrello 

–  Profesör bir şemsiye taşıyor.

              III.   A r t i c o l o   i n d e f i n i t o : (‘Belirsiz’ Harfi tarif-Indefinite article-Ing)

                            Temel olarak,

“Belirsiz harfi tarif” (articolo indefinitı),     rakamsal bir değeri haizdir, örneğin:
                            Paola ha un cane ed un gatto  (Paul’ün bir kedisi ve bir de köpeği var! )
                            Bazen, ‘belirsiz harfi tarif’ yazılmadığı halde, ‘belirli harfi tarif’,
tümce’nin ifade etmek istediğini belirtmiş olur ve ‘un’ ya da ‘una’ yazılmaksızın, aynı ereğe varılmış olur,

örneğin:
                            Paolo e americano   (Paul bir amerikalıdır!)

                            ‘Belirli harfi tarif’te, sayısı belirlenecek sözcüğün cinsiyetine göre seçenek yapılır –

eğer gerekiyorsa-; örneğin:
                         a) Sözcük “maschile” ise: ‘anno’, “bir yıl”=un anno
                         b) Sözcük ‘femminile’ ise: ‘casa’, “bir

ev”=una casa
                         c)
Sözcük ‘femminile’ olup da, bir ‘ünlü'(wovel-vocale) ile başlıyorsa:, örneğin:
                             ‘ruh’, “bir

ruh=un’animo olarak yazılır.
                         d) Sözcük bir “karışık s: ‘s impura’ ya da ‘z‘ ile başlıyorsa:
                                                                       ‘ayna’, ‘bir ayna’=uno specchio’ 
                                                                       ‘amca’,’bir

amca’=uno uncle olarak yazılır.

                 IV.  “articolo definito” (belirli harfi tarif) ile “edat” (preposizione) <di>nin birleşim şekilleri:

                          di + il  :  del      (sing.)                           di  +  i   :     dei  (plur.)      
                          di + lo : 

dello                                        di  + gli :     degli
                          di + l’  (lo için) : 

dell‘                           di  + le  :     delle
                          di + la :  della             
                          di +

l’  (la için) :  dell

                          Örnekler :
                          del cavallo :          atın,                           dei cavalli :       atların,
                          dello zio :              amcanın,                   degli zii :            amcaların,
                          della casa :           evin,                           delle case

:        evlerin,
                          dell’anima :          ruhun,                        delle anime :     ruhların,
                          dell’amico :           arkadaşın,                 degli

amici :       arkadaşların

                 
                 V.     “Tekil” (Singolare)  sözcükleri  “Çoğul” (Plurale) yapmak :
                          

Yukarıdaki örneklerden kolayca görüleceği (ve dersimizin başında verilen iki örnekten de anlaşılacağı) üzere;

                           Singulare:                                                        

Plurale:  
                           il  padre (baba)                ——–                   padr (babalar)
                           il  figlio   (oğul)                 ——–                   figl    (oğullar)
                           il  fratello (erkek kardeş)  ——                 i   fratell(erkek kardeşler)
                           
                           la  madre (anne)              ——–                 le  madre (anneler)
                          

la  figli (kız)                    ——–                 le  figli   (kızlar)
                           la 

sorella  (kız kardeş)    ——–                 le  sorelle (kız kardeşler)

                           l’albero   (ağaç)                

——–                  gli  alberi  (ağaçlar)
                           l’amico   (arkadaş)            ——–                  gli  amici  

(arkadaşlar)
                           l’uomo    (adam)                ——–                  gli  uomini  (adamlar)

                           lo

speccio  (ayna)               ——–                 gli specchi   (aynalar)
                           lo sbaglio  (hata)                ——–

                 gli  sbagli    (hatalar)
                           lo Spagnolo  (İspanyol)     ——–                 gli  Spagnoli  (İspanyollar).

                                            LEZIONE  SECONDA    (İkinci Ders)
               
                   I.             Fiillerin   <Indicativo

Presente>  “Şimdiki Hali”

                   İtalyancada, kurallara uygun (verbo regolare) fillerin, “şimdiki hal”i (indicativo presente) tasrifleri-çekimleri

(conjugazione). 
       

    (a).        PARLARE : Konuşmak (Fr.: Parler) fiilini (1. Grup fiil) örnek olarak alalım: <-are ile biten  1st

conjugazione> :                                  

                              parlo:           Ben konuşurum, konuşuyorum
                             

parli:            Sen konuşursun, konuşuyorsun
                              parla:           O konuşur, konuşuyor
                              parliamo:   Biz konuşuruz, konuşuyoruz
                              parlate:       Siz konuşursunuz,

konuşuyorsunuz
                              parlano:     Onlar konuşurlar, konuşuyorlar.

                 “Sorgu şekli” (interrogativo),

basitçe ‘presente’yi tersine çevirmeyle yapılır:

                              Parlo?          (Ben) konuşuyor muyum?
                              Parlate

Italiano?    (Siz)  İtalyanca konuşur musunuz?

                              Eğer tümcede, ‘fiil’e <verbo>, ‘süje’-kişi- <soggetto> de refakat ediyorsa, “soggetto”, “verbo”nın

sonrasına yerleştirilir:

                              Parla Maria?  = Maria konuşuyor mu?  = Does Maria speak? (Ing.)
                              Est-ce que Maria parle? (Fr.)

                            “Negatif form-şekil” <forma negativo> cümle kurmak için de, “hayır” <non> fiil’den önceye konur:

                              Non parlo                  :      Ben konuşmuyorum!
                              Maria non parla       :      Maria konuşmuyor!
                              Non parla che lui      :      Yalnızca o konuşuyor!

                              Şimdi, diğer dillerde yaptığımız gibi, iki temel fiil’in, “şimdiki zaman”larını

gözden geçirelim:

                                  i verbi auxiliarii  (yardımcı filler) :

                  a)            ESSERE <Olmak; “To be” (Eng.), “Etre” (Fr.)>

                     “Indicativo Presente”  “kişisel zamir-adıl”larıyla <pronome personale> leri ile birlikte:

                              (Io)    

sono   :      Benim                        (Noi) siamo    : Biziz
                              (Tu)    sei     

:      Sensin                        (Voi) siete      : Sizsiniz
                              (Egli)   e        :      O’dur (m)                  (Essi (m), Esse (f),
                              (Ella)   e        :      O’dur (f)                     Loro)    : Onlardır
                                                                                                        -Modern İtalyanca’da daha çok “loro” kullanılır-

                              “Negativo” kullanmak

için, yine, başa “non” getirilir:
                              “non sono…” = ben değilim;                 Eğer bir sıfat (aggettivo) eklenmek  gerekiyorsa, örn. “non sono affamato” (aç

değilim) şeklinde, sıfat sona eklenir.

                 (b).         AVERE :  Malik olmak (Ing.: To have, Fr.: Avoir)
                                                -Indicativo Presente-

                               (Io)    ho   :    Benim var,              (Noi)  abbiamo  :   Bizim var
                               (Tu)   hai  :    Senin

var,                (Voi)  avete        :   Sizin var
                               (Egli)  ha   :    Onun var (m)         (Essi,  Esse,

Loro)  hanno    
                               (Essa) ha    :    Onun var (f)                                 :   Onların var
                Modern İtalyanca’da: 

(Ella) ha : Onun var (f); Loro hanno  -her ikisi için-

                       Hai?  :  Benim var mı?                                 Avete    :   Sizin var

mı?
                       Ha?   :  Onun (m,f) var mı?                         Hanno   :   Onların var mı?

                       Non ho   :   Benim yok                                  Non abbiamo  :   Bizim

yok
                              
                                                                              *

                       Şimdi, basit cümleleri kurabilmek için bazı sözcükler ekleyelim:

                 la camera :  oda                                                piccola (agg) : küçük
                 il cappello :  şapka                                            la donna : hanım
                 le scarpe : the shoes                                        l’uomo (m) :  adam 
                 la tavola :  masa                                               il vestito  :  elbise
                 e : ve                                                                  grande (agg) : büyük
                 il libro :  kitap                                                   bueno(a)

(agg) :  Güzel
                 Dov’e :  Nerede                                                forte (agg) : kuvvetli
                 E qui  :  Burada                                                alta (agg)

:  yüksek 

                 desiderare (v) :  arzu etmek                          visitare (v) :  ziyaret etmek
                 insegnare  (v)  : öğretmek                              studiare (v):  çalışmak

                                                                               *

         (2)         2nd conjugazione :  sonları -ere ile biten ikinci grup fiillerin
                                                      <Indicative Presente>leri

              (b)         Ricévere – RICEVERE     =     A l m a k

                      

Ricevo     :     Alıyorum               Riceviamo           Alıyoruz        
                      

Ricevi      :     Alıyorsun               Ricevete               Alıyorsunuz
                      

Riceve     :     Alıyor                      Ric.é.vano     :       Alıyorlar

         (3)        Sonları (-ire) ile biten ‘Terza

conjugaziano’ üçüncü grup fiillerin
                                            <I n d i c a t i v o   p r e s e n t e>’ leri

              (c)         DORMIR    =  

Uyumak  

                       Dormo   :    Uyuyorum                Dormiamo   :     Uyuyoruz
                       Dorm   :   

Uyuyorsun                Dormite        :     Uyuyorsunuz
                       Dorm  :    Uyuyor                       D.o.rmono   :    

Uyuyorlar

                                               
                                             LEZIONE  TERZA  (Üçüncü Ders)

              <Indicativa

Imperfetto>-Indicative Imperfect-“Geçmiş Eksik Zaman” a)Bir karakter’i, davranışı belirler; b) Geçmişte sık sık tekrarlanan, devamlı olagelen hareketler; c) Aynı zamanda icra edilen iki

akt anlarında kullanılır. 

                i  verbi ausiliarii             =  yardımcı fiiller    (indicativi presente)

    (a)      AVARE  = Malik olmak ,                 

(imperfetto)

                Avevo    (Bende vardı)                        Avevamo    (Bizde vardı)
                Avevi     (Sende

vardı)                         Avevate      (Sizde vardı)
                Aveva     (Onda vardı: il, la)                Avévano      (Onlarda vardı)

      (b)          ESSERE    (Olmak)                               (Imperfetto)

                Er            (Ben idim)                          

Eravamo    (Biz idik)
                Er             (Sen idin)                             Eravate      (Siz idiniz)
               

Era             (O idi)                                   .E.rano        (Onlar idi)

(Not: “İspanyolca kısmında daha bol göreceğimiz üzere, bilgisayarım,

(é)   e-
            ‘accent-aigu’ hariç, sözcüklerin üzerindeki hiçbir umlat-noktalama-şapka
             işaretlerini basamıyor. Bu nedenle, üzeri aksan’lı (é hariç) bir harfi ifade    

etmek için, onu iki nokta arasında ve ‘bold’-kabarık olarak ifade edeceğiz.)

                                1st Conjugazione – (-are ile biten fiiller)’in
                                               <Indicativo Imperfetta>ları

          (a)   PARLARE    =   Konuşmak

                     

Parlavo  :   Konuşuyordum             Parlavamo  :    Konuşuyorduk
                      Parlavi  

:   Konuşuyordun              Parlavate     :    Konuşuyordunuz
                      Parlava  :   Konuşuyordu                Parl.a.vano 

:    Konuşuyorlardı
  
    (b)                             2nd Conjugazione :    (-ere ile biten fiiller)in
                                                   Indicativo Imperpetta‘ları

                       Ricevevo  :     Alıyordu                    

Ricevevamo   :    Alıyorduk
                       Ricevevi   :     Alıyordun                   Ricevevate     :    Alıyordunuz
                       Riceveva  :     Alıyordu                     Ricevévano  :    Alıyorlardı

c)                             3rd conjugazione  :       

(-ire ile biten filler)in
                                                    Indicativo  Imperfetta‘ları

                       Dormivo  : 

  Uyuyordum                 Dormivamo  :   Uyuyorduk
                       Dormivi   :    Uyuyordun                  Dormivate     :   Uyuyordunuz
        

                                                 LEZIONE QUATTRA

                                   The Future Indicative :   Futuro  (Gelecek zaman)

 I.         Auxiliary

Verbs :  i verbi ausiliarii  = yardımcı fiiller

      a)       AVERE   (Malik olmak):

                       avr.o.  :  Benim

olacak                avremo    :  Bizim olacak  
                       avrai   :  Senin olacak                 avrete       :  Sizin olacak
                       avr.a.  :  Onun olacak                  avranno  :  Onların olacak

        b)       ESSERE     (Olmak) :

                       sar.o.   :    olacağım                      saremo   :   olacağız
                      

sarai    :    olacaksın                     sarete     :    olacaksınız

            a)                             1st conjugazione (-are

ile biten fiiller)in
                                             Futuro  (future indicative- gelecek)’leri

                   PARLARE :  Konuşmak 

                   

parler.o.   :     konuşacağım                    parleremo  :    konuşacağız
                    parlerai    :    

konuşacaksın                   parlerete    :    konuşacaksınız
                    parler.a.   :    

konuşacak                        parleranno :    konuşacaklar

            b)                             2nd conjugazione  (-ere ile biten fiiller)in
                                             Futuro     (future indicative- gelecek)’leri

                    RICIVERE     :   Almak

                    ricever.o.       :    alacağım                      riceveremo   :     alacağız
                    riciverai        

:    alacaksın                     riceverete     :     alacaksınız
                    riciver.a.         :   

alacak                          riciveranno  :    alacaklar
                                  

             c)                             3rd conjugazione  (-

ire ile biten fiiller)in
                                              Futuro      (future indicative-  gelecek)’leri

                    DORMIRE   :  Uyumak

                    dormir.o.   :      uyuyacağım                   dormiremo    :  uyuyacağız
                    dormirai   :    

 uyuyacaksın                   dormirete      :  uyuyacaksınız
                    dormir.a.   :    

 uyuyacak                        dormiranno  :  uyuyacaklar

                                                                          *   

                                                       <.u.tili vocabularii>

                             Le stagioni dell’anno          (Yılın mevsimleri)

                             La primavera  (f)   :  İlkbahar  
                             L’estate            (f)   :  Yaz  
                             L’autunno        (m) :  Sonbahar 
                             L’inverno         (m) :  Kış

                             I mesi dell’anno   :    Yılın ayları  <mese (m): ay>

                             Gennaio   :  

Ocak                      Luglio         :    Temmuz
                             Febbraio  :   Şubat                     Agosto        :    Ağustos
                             Marzo      :   

Mart                      Settembre :    Eylül
                             Aprile       :    Nisan                     Ottobre      :    Ekim
                             Maggio     :   

Mayıs                     Novembre :    Kasım
                             Giugno     :    Haziran                  Decembre  :    Aralık

                                -Bu ay isimlerinin hepsi de (m)

masculino’durlar.-
                                      <  I giorni della settimana  >     il giorno (m) : gün
                                                                                               la settimana (f)  : hafta

                      la domenica  : Pazar  <significa la festa del SIGNORE>
                      il lunedi         : Pazartesi  <il giorno della luna>
                      il martedi      : Salı       <il giorno di Marte il dio della guerra->
                      il

mercoledi   : Çarşamba  <il giorno de Mercurio -Merkür->
                      il giovedi        : Perşembe <il giorno de Giove -Jüpiter-> 
                      il venerdi       : Cuma    <İl

giorno de Venere – güzellik: Venüs>
                      il sabato         : Cumartesi  <il giorno del riposo -istirahat- >

                      Görüldüğü gibi, “pazar” (Domenica) hariç hepsi

eril’dir.
                      ‘Domenica’nın çoğulu :   ‘domeniche‘ , ve,
                      ‘sabato’nun çoğulu      :   ‘sabati‘dir.   Diğerleri çoğulda aynen kalır.

                                                               
                       Saat , duvar saati                         :   orol.o.gio
                       cep

saati                                        :    orol.o.gio tasc.a.bile
                       kol saati                                         :   

orol.o.gio da p.o.lso
                       bir saniye                                      :    un sec.o.ndo
                       bir

dakika                                      :    un minuto
                       bir saat                                           :    un’ora   
                       bir çeyrek (15 dakika)                

:    un quarto d’ora
                       saniyenin bir parçasında             :    un .a.ttimo  <split second>
                       istirahat günü                               :   

gi.o.rno di rip.o.so     
                       çalışma günü                                 :    gi.o.rno di lav.o.ro
                       bu gün                                            :    .o.ggi
                       yarın                                              :    domani
                       öbürsü gün                                    :    domani l’altro; dopo domani
                       dün                                                 :     i.e.ri
                       akşam                                            :     séra
                       gece                                                :     n.o.tte (f)
                       bu ay                                              :     quésto mése
                       içinde bulunduğumuz ay             :     mése corr.e.nte
                       geçen ay                                         :     il mése sc.o.rso
                       artık yıl (29 şubat çeken)            :     anno bisestile
                       gelecek yıl                                      :     anno pr.o.ssimo
                       bir yüzyıl (asır)                              :    un

s.e.colo
                       tarih (günün…)                              :     la data
                       bahar ayları                                   :     mési primaverili
                       yaz sıcağı                                        :     cal.o.re estivo
                       güz (sonbahar) günleri                 :     gi.o.rni

autunnali
                       kış yağmuru                                   :     pi.o.ggia invernale
                       hafta                                                :     la

settimana
                       haftalık                                            :     settimanale
                       almanak                                          :     l’almanacco (m)
                       zodyak                                            :     lo zod.ı.aco
                       bu sabah                                         :     stamattina
                       dün sabah                                       :     ieri mattina
                       bu akşam                                        :     stasera;  questa sera (f)
                       akşamleyin                                     :     di sera
                       bu gece                                            :     stanotte; questa notte (f)

                                                                 *     *     *

                                         LEZIONE QUINTO    (Beşinci Ders)

       a)                                I Numeri Cardinali  – Asal Sayılar

       1   uno, un, una                          11   undici                      21   ventuno
       2  

due                                         12   dodici                      22   ventidue
       3   tre                                           13   tredici                    28    ventotto
       4  

quattro                                   14   quattordici             30   trenta
       5  cinque                                      15   quindici                  40   quaranta
       6 

sei                                             16   sedici                      50   cinquanta
       7  sette                                          17   diciassette             60   sessanta
       8 

otto                                            18  diciotto                   70   settanta
       9  nove                                          19   diciannove             80   ottanta
      10

dieci                                           20  venti                       90   novanta
    
                                                                  100   cento
                                                                   200  duecento
                                                                1,000  mille
                                                                1,100   mille e cento
                                                                2,000  duemila
                                                        1,000,000  un millione
                                                1,000,000,000  un miliardo

    .<21>de  ve <28>de, ‘vent’ten sonra

‘i’nin yazılmadığını kaydediyorsunuz.
    . Ayni şekilde, <31>, <38>, <41> ve <48>’de “a”yı da atlamanız gerekecek.
    . “on bir kere yüz” (1100) = mille e cento

-‘undicicento’ değil,
      “on iki kere yüz” (1200) = mille e duecento;  ‘dodicicento’ değil

    Örnekler:          Cento uomini                    :       Yüz adam
                               

Mille cavalli                      :       Bin at
                      Mille e cinquecento cavalli       :       Bin beş yüz at
                                Diecimila cavalli               :       On bin

at
                                Una volta                          :       Bir kez
                                Due volte                          :        İki kez
                                La prima

volta                 :        İlk kez
                                L’ultima volta                   :        Son kez
                                Qualche volta                   :         Bazı kez
                      -Quanti anni avete?                  :         Kaç yaşındasınız?
                      -Ho ventisei anni                       :         Yirmi altı yaşındayım.
                      -Che

ora .e.?/Che ore sono?    :          Saat kaç?
                       -E l’una                                       :          Saat bir
                        -Sono le due                             

:          Saat iki
                        – Sono le dodici                          :          Saat on iki
                        -E mezzogiorno (m)                 :           Öğlen on

iki
                        – E mezzanotte  (f)                   :            Geceyarısı on iki!
                        Il treno .e. in ritardo di           
                                                mezz’ora.           :           Tren yarım saat geç!
                     
                                                                        *     *

 

b)                  I Numeri Ordinali               :            Sıra sayıları

                 1st       primo                                      25th     

venticinqu.e.simo
                 2nd     sec.o.ndo                                 26th       ventisei.e.simo
                 3rd     

t.e.rzo                                      27th       ventisett.e.simo
                 4th      qu.a.rto                                    28th      

ventott.e.simo
                 5th      quinto                                       29th       ventinov.e.simo
                 6th     

s.e.sto                                       30th       trent.e.simo
                 7th      s.e.ttimo                                   

31st       trentun.e.simo
                 8th      ott.a.va                                      32nd      trentadu.e.simo
                 9th     

n.o.no                                         38th       trentottt.e.simo
                10th     d.e.cimo                                     39th      

trentanov.e.simo
                11th      unddic.e.simo                           40th       quarant.e.simo
                12th     

dodic.e.simo                              5oth       cinquant.e.simo
                13th      tredic.e.s.imo                            60th      

senssant.e.simo
                14th      quattordic.e.simo                     70th       settant.e.simo
                15th     

quindic.e.simo                           80th       ottant.e.simo
                16th      sedic.e.simo                               90th      

novant.e.simo
                 17th     diciassett.e.simo                        99th       novantanov.e.simo
                 18th    

diciott.e.simo                            100th      cent.e.simo
                 19th      diciannov.e.simo                      101st     

centun.e.simo
                 20th     vent.e.simo                                102th     cenodu.e.simo
                

21st      ventun.e.simo                           200th     duecent.e.simo
                 22nd     ventidu.e.simo                       1,000th    

mill.e.simo
                 23rd      ventitre.e.simo                 100,000th     cento mill.e.simo
                 24th     

ventiquattr.e.simo         1,000,000th    milion.e.simo

                  D i z i  sayılar “sıfat” olduklarından, ‘cins’ ve ‘sayı’ bakımlarından gerektiğinde değişmelidirler.

Yukardaki list, “ms”(maschile singolare) şeklinde verilmiştir. <ç o ğ u l> yapmak için, sondaki ‘o’lar ‘i’ye çevrilecektir.
                 Süje (fail), ‘femminile’ geldiğinde, sondaki “o”lar “a”ya, ve

doğal olarak,
“çoğul-plurale”de, “a”lar “e” ye çevrilmek zorunda kalacaklardır.

                    İTALYA Hakkında Özel Geografik- Kültürel Bilgiler

 -Di dove sei

(Neredensin?)
 -Sono italiano!  (İtalya’danım.)

 -Da dove vieni? (Nereden geliyorsun?)

             Citta 

(şehir)              Zona  (bölge)                     ….. oralıyım

             Torino                          (il) Piamonte                       Sono di Torino
                                                                                                 Sono del Piamonte
                                                                                                 Sono Piamontese

              Milano                         (La) Lombardia                   Sono di Milano
                                                                                                  Sono della Lombardia

              Venezia                        (il)  Veneto                           Sono

di Venezia
              (Venedik)                                                                   Sono del Veneto

               Bologna                        (L’) Emilia (f)                      Sono di

Bologna
                                                                                                   Sono dell’Emiglia
                                                                                                   Sono Bolognose

                Firenze                        (La) Toscana                       Sono di

Firenze
               (Floransa)                                                                  Sono della Toscana

                 Roma                           (il)  Lazio                            

Sono Romano
                                                                                                    Sono di Roma
                                                                                                    Sono del Lazio
                                                                                                    Sono Laziobe

                 Napoli                          (La) Campania                    Sono

Napoletano
                                                                                                     Sono di Napoli
                                                                                                     Sono della Campania
                                                                                                     Sono Campono

                 Palermo                        (La) Sicilia                           Sono

Siciliano
                                                                                                     Sono di Palermo
                                                                                                     Sono della Sicilia

                 Cagliari                          (La) Sardegna                    Sono

Sardo
                                                                                                     Sono di Cagliari 
                                                                                                     Sono della Sardegna.

                              Milliyet (La

Nationalita)             Devlet (il Stato)

                              Italiano                          ——>         L’Italia
                             

Turco                             ——>         La Turchia
                              Inglese                           ——>         L’Inghilterra
                             

Russo                             ——>         La Russia
                              Tedesco                         ——>         La Germania
                             

Greco                             ——>         La Grecia
                              Francese                        ——>         La Francia
                             

Svizzera                         ——>         La Suizzera
                              Americano                     ——>         L’America <Stato Uniti-
                                                                                            Gli Stato Unitense>
                              Egiziano                          ——>         L’Egupto
                              Canadese                        ——>         Il Canada
                              Messicano                       ——>         Il Messico
                              Giaponese                       ——>         Il Giapppone
                              Chinese                            ——>         La China
                              Indiano                            ——>         L’India
                              Spagnolo                          ——>         La Spagna
                              Portoghese                      ——>         Il Portogallo

                                                                        *       *

                                      I  COLORI    (Renkler) :

                       Bianco :  beyaz                        Marrone :  kestane
                       Nero    : 

siyah                         Bruno : kahverengi
                       Giallo   :  sarı                            Grigio : gri
                       Verde  :  yeşil                           Azzuro : açık

mavi
                       Rosso   :  pembe                       Blu : mavi (Pl.: blu)

                                           Confronto degli aggettivi

                        Bello :   güzel                          Brotto :   çirkin
                        Grande :  büyük                      Piccolo :   küçük
                        Calmo

:  sakin                           Nervoso :   sinirli
                        Antico :  antik, seski                Moderno :  modern, asri
                        Grasso :  şişman                       Magro

:  zayıf
                        Veloce :  hızlı                             Lento :  yavaş
                        Longo :  uzun                             Corto :  kısa
                        Alto     : 

yüksek                        Grosso :  alçak
                        Spesso : kalın                             Sottile :  ince
                        Duro    :  sert                              Molle

:  yumuşak
                        Dolce    : tatlı                              Amaro :  acı

                                                                         ——— 

ROMAN Dilleri No.: V İSPANYOLCA

-1-

LATİN  Dilleri,   No.: 4      İSPANYOLCA

İtalyanca bölümünde açık bir şekilde ifade edildiği gibi, Roma İmparatorluğunun M.S. 5.. yy.’da Kuzey’den gelen barbarlar (Vizigot’lar) vb akımlarla parçalanmaya ve kudretten düşmesinden sonra, kavimler ve

milletler, eski dillerine, bu kez Latince ve diğer kültürlerden alınan ödünç sözcük ve deyimlerle zenginleşmiş olarak, y e n i d e n  i n ş a y a   k a l k t ı l a r. İspanya da bundan nasibini M.S. 950

yılları arasında aldı. İspanya, altı yüz yıl kadar Arapların istilası altında yaşadıklarından, onlarda daha ziyade Mağrıbi edası, sözcükleri ve isimleri hükümranlıklarını sürdürdü. Kastil ve Aragon Kraliçe

ve Kralı Elizabeth ve Richard’ın birliktelikleri 1479 civarındaydı ki oldukça geçti. (İkisi, “Reyes Catholices : Katolik Hükümdarlar” birliğini kurdular; yapacakları çok iş vardı; ilk kez,

Katalonya’daki ‘serf ‘liği kaldırarak, kat’i federal yükümlülüklere son verdiler, 1482’de istikrar sağlanabildi. Kraliçe, 1492’de, Christopher Columbus’a da kişisel yardımda bulunmuştu. İspanya, zamanla,

“…üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk..” gibi yüce bir nam kazanmıştı. Ama, Avrupa içinde İngiltere ve Fransa ile yaptığı sürekli savaşlar, en son 1936 İç Savaş, İspanya’nın ekonomik ve siyasal gücünü

neredeyse yitirdi. Şimdi, Avrupa Birliği içinde, dengeli ve saygıdeğer bir krallık olarak mevcudiyetini koruyor.)    Sözcük değişimlerinde en önemli oluşum, Latince sözcüklerin sonunu belirleyen cum, um’

vb:lerinin yavaş yavaş sondaki ünlü’leri kaybetmeleri idi. Değişen, morfolojik şekildi maamafih.

Beklenilebileceği gibi, İspanyol dilinde de birçok  l e h ç e’ler (dialects) mevcuttu. Orta Çağlardan kalma iki en belirli diyalekt, LEONESE ve ARAGONESE, C a s t i l i a n’ın yerleşmesinden sonra

hemen hemen ortadan kalktılar. Bu sonuncusu da birtakım yeni lehçeler filizlendirdi. Bunların en önemlilerinden biri, Güney İspanya’da “Spanish-American” çeşnileri olanıdır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, İspanyollar, lokal olarak “Hintli-Amerikan Yerlisi” kabilelerinden alınmış masif bir birlik gösterir. Pratik olarak tüm Amerika’da aynı İspanyolca kullanılır. (Amerika’da

iken, bir Cuba’lı doktor arkadaşım, Cuba’nın merkezi ‘Havana’ dediğimde, o beni tashih ederdi: ‘Amerikada HAVANA, HABANA olarak telaffuz edilir, Avrupa HAVANA der!’) Otomobil lastikleri Peru’da

<Ilantas>, Cuba’da <gomas> (lastik)tir. Tahsil-terbiyesiz bir çiftçi yamağı Mexico’da <péon>, Chile’de <guaso> ya da <roto>, Cuba’da <guajiro>, Puerto-Rica’da

<jibaro> ve Bolivya’da <pongo> diye adlandırılır. İspanya’da ‘cigarro’ bir <sigar> iken Cuba’da <sigaret>in ismidir. Keza, İspanya’da ‘Tobacco’ <sigar> iken, <tabaco>

Cuba’da bir ‘sigar’dır.

Y e r    İ s i m l e r i :  Orta Çağların öyküsü, İspanya’da iki yer ismi ile belirtilmiştir: CASTILE ve GİBRALTAR.
C a s t i l e, orijinal olarak “şato’lar” (castles) olarak bilinir; bu, İspanya’yı istilaya gelen M o o r s’lar(Mağribi’ler, Faslı’lar)a karşı konulan bir savunma tedbiri idi. G i b r a l t a r = Jebel

Tarık=Tarık Dağı, M.S. 711’de İspanya ile Afrika arasındaki boğazı geçerek İspanyadaki Vizigot’ların hükümranlığına son veren Arap Lideridir. Gibraltar (Cebel-i Tarık), daha önceden mitoloji’de “The Pillars

of Hercules” (Herkül’ün Sütunları) olarak bilinirdi; genel inanç, o sütunların dışında, okyanusta, dışarı çıkacak gemileri yutacak devasa bir deniz canavarının varlığı idi.

İspanyollarca verilen yer isimleri, o topraklarda beş yüz yıldan fazla kalan Faslı Arap’lardan kalmadır. Birçok sözcüklerin başında gördüğümüz  “_ Al,”, Arapça’da bir harfi tariftir.

<Aleantara> = köprü, “Alozar-Alkazar” : Saray anlamına gelir. G u a d -, Arapça ‘wad’ (ırmak, vadi)den gelip, Guadalquivr, Guadala Jara, Guadalope’ye ad vermiştir.

Amerika’da, Batı’nın en mutena eyaleti olan California’daki LOS ANGELES (Melekler şehri)nin asıl adı: <El Pueblo de Nuestra Senora La Reina de los Angeles de Poreiuncula> olup 1781’de

kurulmuştur. Anlamı: (Bizim Baş Kadınımız –First Lady- Küçük Bölümlerin Meleklerinin Kraliçesi’nin Köyü) dür. Bir küçük not da “Key West” için. Bu yer, ‘anahtar’a hiç benzemediği gibi, adını, ödrt-beş yüz

yıl önce oralarda kamp kurmuş İspanyolların taktıkları “Cayo Hueso” (Bone=Kemik Ada)’nın -kemiğe benzememesi bir yana- sırf sözcüklerin telaffuzuna uygunluğundan kalmadır.

Bugün İspanyolca, Yeni Çağlardaki “yayılma” asırlarının ve sömürge serüveni günlerindeki kadar olmamakla beraber, yine, kudret ve zarafetini gerek ekonomik (gezi, turizm), gerekse siyaset alanlarında,

edebiyatta (Garcia Lorca yeter!) kendini saygıyla hissettiren zarif bir dil olarak evrensel yaşamını sürdürmektedir. New York’tan Boston’a Puerto-Rico’lıları, güenyde, Florida’da, ta Virginia’ya kadar Cuba

kaçkınlarını, Texas ve civarında ta California’ya kadar şurda burda İspanyolcayı rahatlıkla duyar ve duyumsarsınız. Benim Amerika yıllarımda (1957-1990), İspanyolca, İngilizce’den sonra en çok kullanılan

ikinci dil olarak tanınıyordu.

*

Şimdi İspanyol dilini, GRAMER’inden başlayarak tanımaya çalışalım.

ALFABETO ESPANOL

                    İspanyol alfabesi, 5’i “ünlü” <las vocales>(wovel-ing.) ve 24’ü ünsüz (las  consonantes -(consonant-ing), toplam 29 harf’ten

(carta) oluşur.
İspanyol alfabesi’nin -eşi bulunmayan- karakteristiklerinden biri, hemen hemen tüm harflerinin “dişi” oluşudur. Tuhaftır ama, pek ender “eril” sözcüklerden <palabra> biri “feminism” anlamına

gelen <feminismo>’dur, diğeri de “officer” anlamında <official>.  Hepsinin yalnız bir tür sesi <sonido> vardır: ‘c’ ve ‘g’ hariç, bunları göreceğiz.

İki harf’in de özellikleri şunlardır: ‘h‘ hiç bir zaman telaffuz edilmez (hemen hemen tüm diğer Latin dillerinde olduğu gibi), sessizdir; ‘u‘ da, eğer ‘g’ ve ‘q’

harflerinden sonra gelir ve onu da ‘e’ ve ‘i’ izlerse o da ‘h’ gibi dilsiz-sessizdir. (Fr.: muet; İsp.:silencioso>

A : (a)     Her zaman ‘a’ okunur; telaffuzu ise, ‘a’ ile ‘e’ arasında bir yerlerdedir; pratik bir örnek vermek istersek, ne Michael Jackson’ı “jeksın” gibi telaffuz ettiğinizdeki ‘e’, ne de

‘Jaksın’ diye kaba kaba söylediğinizdeki ‘a'; orta yerlerde bir yer.

B :  (be)   İngilizce’deki ‘b’den daha az patlayıcı bir tonda.
İspanyolca’daki ‘b’ ve ‘v’ harflerinin telaffuzunda hiçbir fark yoktur.
Dudaklar tam bitişmez. Cümle başında, ya da (m) ve (n) harflerindenösonra yer alıyorsa, dudaklar bitiştirilir. también <dahi-also, too>
‘B’ harfinden sonra ‘s’ harfinin yer aldığı bazı kelimelerde, ‘b’ sesinin kaybolduğu görülür, bazen yazılmaz bile. Örnekler: subscription <abone>,
substancia <madde>, substantivo <isim>

C :  (th-s-k)         Genellikle Türkçedeki ‘k’ gibi; ama eğer ‘e’ ve ‘i’ den evvel gelirse, İngilizce’deki ‘th’ bileşik sesi gibi telaffuz edilir; maamafih Amerikan İspanyolcasında, eğer

önünde ‘e’ ve ‘i’ (ince vokal’ler) olursa, ‘s’ gibi okunur. Örneğin:
cesta <sésta>: sepet (f),  cine <sine>: sinema(m)

CH :  (ç)  Türkçe’deki ‘ç’ gibi telaffuz edilir.

D :  (de)  Türkçedeki gibi okunur. Dilin, dşin ucuna dokundurulmasıyla telaffuz edilir.  conde <kont> ,  caldo <et suyu>.
Halk dilinde, ‘d’ harfi sonda yutulur, söylenmez:
Madrid <Madri>; Usted <Usté> gibi telaffuz edilirler.
Keza, sonları “-ado” ekiyle biten sözcüklerde D sesi kaybolarak “-ao” şeklini alır:  llegado <llegao = varış>,  buscado <buscao = aranan>.

E :  (ey)  İki sessizden önce geldiğinde gayet kısa, yoksa ‘kaydırılmış,
uzantılı’  ‘e’

F :  (effe) Türkçedeki gibi.

G :  (ge)    ‘ey’ gibi telaffuz edilir. Önünde kalın ünlüler (a,o,u) olduğu sürece, Türkçe’deki ‘ga’ sesi gibi, boğazdan, biraz derin olarak telaffuz edilir:
gato <gato>= kedi;  gota <gota>=damla;  gusto <gusto>= zevk;
sangre <sangre>= kan; guerra <gerra>=savaş; guitarra <gitarra>= gitar.
d i é r e s i s : G’nin kalın sesli ‘u’ önünde, yine ‘g’ gibi okunması gereken yerlerde ‘ü’ kullanılır:
yegüero <yeguero>= kısrak besleyen kimse; cigüen’a‘ <siguénya>= leylek.

H :  (ache) <a’çe> gibi telaffuz edilir. ‘h’ tek başına, okunmaz:
hierba <yérba>= ot (f); hierro <yerro>= demir (m);  hielo<yélo>=buz(m)

I  :  (i-Latin)  – Türkçe’deki ‘i’ gibi telaffuz edilir.

J  : (jota) – <o’ta> gibi telaffuz edilir -sanki başında bir ‘h’ vardır.
Aynı ‘h’ sesi, G : e+i bileşiminde çıkarılır:
caja <ka’ha>= kutu;                             Joven <hoven>= genç;
justo <husto>= tam, adil;                    Jefe<héfe>= şef;
Jirafa <hirafa>= zürafa;                       boj <boh>= şimşir ağacı;
gemelo <hemélo>= ikiz;                       gitano <himano>= çingene
ligero <lihéro>= hafif                            Jengibre <henhibre>= zencefil.

K : (ka)  – Türkçe’deki ‘k’ gibi telaffuz edilir.

L : (ele) – <e’le> gibi telaffuz edilir.

LL : (elle) – “Y” <yeismo>- <e’liey> gibi telaffuz edilir.

M  : (eme) –  <e’mey> gibi telaffuz edilir; sözcüklerde, Türkçe’deki ‘m’ gibi.

N  :  (ene) –  <e’ney> gibi telaffuz edilir; sözcüklerde ‘n’ gibi.

  :  (ene) – <ey’niye> Gerek yukardaki ‘N’ de ve gerekse -bilgisayarda mevcut olmadığından üzeri ‘umlat’lı-yılankavi yumuşatıcıyı yazmak imkansız; bu nedenle ‘umlatlı n’leri tekst

içinde ‘.n.‘ olarak yazacağız Klın-umlat ve iki tarafında birer nokta.)

O   :  (o)  Türkçe’deki ‘o’ gibi.

P   :  (pe)  – <pe> Türkçe’deki ‘p’ gibi.

  :  (ku)  – <ku> Türkçedeki ‘k’ gibi.

R2 :  (ere) – <e’rey> – Türkçe’deki ‘r’ gibi.

rr3 :  (erre) – <e’rrey> –  Dilimizi yuvarlatarak ve şaklatarak. Kuvvetli R, kelimenin başında, ya da ‘n’, ‘l’, ‘s’ harflerinden sonra icra edilir:
lira <lira>: lira; mar <mar>: deniz; oro <oro>: altın -normal r-
malrotar <malrrotar>= boşuna harcamak;  Israel <Isrra’el>: İsrail;
perro <pérro>= köpek;  arroz <Arros>= pirinç.

S    :   (ese)  –  <e’sey> – Türkçe’deki ‘s’ gibi.

T    :   (te) – <te> – Türkçe’deki ‘t’ gibi.

   :   (u) – <u> – Türkçe’deki ‘u’ gibi.

X     :   (equis) – <e’kis>           K harfinin ardından S geldiğinde, birleşimi olan X harfi kullanılır. Ancak, ‘ks’ sesinden sonra başka bir ‘sessiz’ harf varsa, o takdirde sadece

“s” gibi telaffuz edilir.
Örnekler:    examen <e’samen> = sınav,    éxito <e’sito> = başarı,
experto  <espérto>  = uzman,        extension <estension> = uzatma.

Y    :    (ye – i griega) – <ye> – Türkçe’deki ‘y’ gibi okunur.

   :    (zeda, zeta) – <the-ta> – Türkçe’deki ‘z’ gibi okunur. Amerikan İspanyolcasında, daha ziyade ‘s’ gibi telaffuz edilir: zapato   <sapato>= ayakkabı (m);         luz

<lus>: ışık (f)
LECCION PRIMERA
                                                                  <Birinci Ders>

Diğer dillerden farklı olarak, İspanyolca’da iki “Olmak” fiili vardır:

SER                                                                    ESTAR
                     =olmak                                                               =olmak

   soy        (Benim)                                                estoy        (Benim)
                     eres       (Sensin)                                               estas        (Sensin)
                     es            (Odur)                                                 esta          (Odur)
                     somos   (Biziz)                                                  estamos  (Biziz)
                     sois        (Sizsiniz)  <şimdilerde:  son            estais
                                                                                                                                                                             

                                                      estais (Sizsiniz)
                   son    -ellas     (Onlardır)                               estan        (Onlardır)

S E R, güncel lisanda daha genel olarak kullanılır:
Soy grande :  <Ben büyüğüm -genişim, ağırım, uzunum, yaşlıyım etc.>
Somos de América :  Bizler Amerika’danız.
Ellos estan en la clase : Onlar sınıftadırlar.

E S T A R ise modern İspanyolcada gitgide daha fazla yer almaktadır; grama-
tik olarak: 1) ‘geçici’ ya da ‘kazaen’ olmuş şeyleri ifade eden ‘sıfat’larla
<adjetivo>, 2) geçici ya da sürekli ‘yer-lokasyon’u <localidad> bildirilen
durumlarda daha fazla kullanılır.

S e n <tu> ve  s i z  <u s t e d>, İspanyolca’da çok farklı şekillerde kullanılır. Tekil vakalarda, “sen=tu”, aile içinde, bir çocuk ya da h,izmetkara, ya da ilk ismini sürekli kullandığınız

samim kimselere karşı kullanılır. Yabancı bir ülkede seyahat ediyorsanız, bunu kullanmayın. Çoğul ‘Siz’ <Usted>, yaşlılara, yabancılara, pek sık görüşmediğimiz kimselerle karşılaşılınca kullanılır. Ne

diyeceğinizi bilemediğiniz durumlarda hala ‘usted’i kullanmanız daha kibarca olur. <Not: Usted (V. or Vd.), kraliyet, papalık gibi yüce mercilere, din

ulularına, yüksek düzeydeki siyasi amirlere karşı kullanılan Vuestra Merced (Your Honor, Your Grace) sözcüklerinin kısaltılmış şeklidir. Ustedes, 3. şahıslar, plural için

kullanılabilir.>

Estas aqui, Juan?               –      Burada mısın, John?
Esta usted aqui, se’n‘or?   –      Burada mısınız, bayım (sir)?
Tienes un lapiz, Maria?     –  Maria, bir kurşun kalemin var mı?
Tienen ustedes lapices,    –       Hanımlar, bir kurşun kaleminiz
se.n.oras?        var mı?

Şimdi sizlere, İspanyolca’da kullanılan ‘regular”düzgün’ <regular>, diğer dillerde de olduğu gibi, “bitiş” sonlarına göre tasnif edilmiş-düzenlenmiş üç fiil tipinin t a s r i f

<conjugaison(Fr.), conjugaison (Ing.)>  conjugacion (İsp.) – ç e k i m – şeklini sergileyeceğiz:

Primera conjugacion: 1. Çekim: sonları -ar ile biten fiiller:
cantar = şarkı söylemek,       INDICATIVE PRESENTE (Şimdiki zaman)

canto                –           Ben şarkı söylüyorum,
cantas              –           Sen şarkı söylüyorsun
canta                -           O şarkı söylüyor
cantamos        –           Biz şarkı söylüyoruz
cantais             -           Siz şarkı söylüyorsunuz
cantan              –           Onlar şarkı söylüyorlar
Segundo Conjugacion:   2. Çekim:  Sonları -er ile biten fiiller :
comer = yemek yemek ,  INDICATIVE PRESENTE  (Şimdiki zaman)

como                  –             Ben yiyorum
comes                –             Sen yiyorsun
com                 –             O yiyor
comemos          –             Biz yiyoruz
comeis               –             Siz yiyorsunuz
comen                –             Onlar yiyorlar

Tercera Conjugacion :    3. Çekim:   Sonları -ir ile biten fiiller :
escribir :  yazmak,               INDICATIVE PRESENTE (Şimdiki zaman)

escrib                –             Ben yazıyorum
escribes                –             Sen yazıyorsun
escribe                  –             O yazıyor
escribimos          –             Biz yazıyoruz
escribis                 –             Siz yazıyorsunuz
escriben                –             Onlar yazıyorlar

Şimdi size, her zaman kullanılan MALİK OLMAK (Tener) fiilinin
INDICATIVE PRESENTE (Şimdiki zaman)’ının çekimini (conjugacio) veriyoruz:

yo tengo        –  bende var, ben malikim
tu tienes        –  sende var, sen maliksin
él, ella tiene   –  onda var, o maliktir

 nosotros<as> tenemos   – bizde var, biz malikiz
vosotros<as> tenéis          – sizde var, siz maliksiniz
(şimdilerde: tienen)
ellos<as>tienen                – onlarda var, onlar malikler

Şimdi size, “tener” <malik olmak>  fiilinin kullanıldığı  “idiom“ları <modismo, idiotismo>’ların en önemlilerini vereceğiz. İspanyolca’da, idiom’ların çoğu “isim”

(nombre) ile kullanılmıştır, halbuki İngilizce’de “olmak” fiili daha ziyade sıfat (adjective) ile kullanılır. İşte bazıları:

tener hambre        (f.)    =     acıkmak      (Fr.: Avoir faim)
tener sed                (f.)    =      susamak       (Fr.: Avoir soif)
 tener sue’n’o        (m.)    =     uykusu gelmek   (Fr.: Avoir sommeil)
tener miedo          (m.)   =     korkmak      (Ing.: To be afraid)
tener prisa            (f.)      =     acelesi olmak   (Ing.: To be in rush)
tener calor             (m.)   =     sıcaklamak   (Fr.: Avoir chaud)

*

LECCION SECUNDA :  <İkinci Ders>

HARFİ TARİFLER :     I.   articulo definitivo  (belirli, kat’i harfi tarifler)

Avrupa Kıt’asında, özellikle Roman Dillerinde mevcut olduğu gibi, isimlerin <substantivo, name> başına, “cins” (género) ve “sayı”yı (numero) belirtmek üzere harfi tarif konur

(articulo definitivo). İspanyolca’da üç CİNS isim vardır: (1) erkil-‘masculino’, (2) ‘feminino‘, (3) ‘neutro‘.  Bu sonuncusu yalnızca ‘zamir’lerde<pronoun>,

‘sıfat’larda <adjectivo> ve ‘ortaç-sıfat eylem)=participle=<participio>larda kullanılır.

II.  Belirsiz Harfi Tarif’ler:    articulo indefinitivo  ise, “sayı”yı belirler.

Masculino                       Feminina
BELİRLİ harfi tarif:                             el                                           la
BELİRSİZ  ”       ”    :                 ‘un, an’ ya da ‘a’                 ‘una, an’ or ‘a’

El hombre (adam)           La ni.n.a (kız)
<iki nokta arasındaki kalın basılı harfin üzerinde umlat-accento olduğunu hatırlatalım!>
İstisnalar: Aksan’lı ‘a’ ya da ‘ha’ ile başlayan ‘dişil isim’ler, ‘iki a’nın bir araya gelmemesi için, ‘la’ yerine ‘el’ artikl’i ile başlatılır:

El agua  (su)                              El arpa (harp-müzik aleti)
El hacha <aşa> (çekiç)             El aya   (ev sahibesi)
Amma:       (istisna)       La ambici.o.n (hırs)          alhaja <alaha> : (mücevher) (f)
(istisna)       Eğer sıfat <adjectivo>, İsim: ‘substantivo’ ile birlikte kullanılırsa:
la alta casa  (yüksek ev)

-Vocabularia (Vokabüler:  Ek Sözcük)-

Masculino                                                     Feminino

el padre  (baba)                                                la madre   (anne)
el  hijo <iho> oğul                                             la hijo <iha> kız
el hermano : <ermano>erkek kardeş           la hermana  (kız kardeş)
el libro  (kitap)                                                  la sala de clase  (sınıf)
el profesor (m) (öğretmen)                             la profesora (f)  (öğret.)
el estudiante (m) (öğrenci)                              la estudiante (f)  (öğre.)
el l.a.piz  (kurşunkalem)                                  la escuela (okuıl)
el té  (çay)                                                          la pluma (tükenmez kal.
el az.u.car  (şeker)                                            la casa  (ev)
el burro  (eşek)                                                  la tinta : mürekkep
el amigo  (arkadaş)                                            la vaca : (inek)
el caballo  (at)                                                     la leche  (süt)
el comerciante  (tüccar)                                    la mujer  (kadın, eş)

LECCION  TERCERA   (Üçüncü Ders)

P l u r a l s  (çoğullar)

(1) articulo definitivo:  Çoğullarda, harfi tarifler, izledikleri isimlere paralel olarak kendileri de ‘plural’=çoğul olurlar. Örnekler:

Masculino                                                         Feminino
El     ——>    los                                      la     ——>        las
El hombre    ->    los hombres              La ni.n.a    ->     las ni.n.as
                                adam   –    adamlar                                         kız  –    kızlar

(2) İspanyolcada tüm  i s i m (substantivo) , z a m i r’ler (pronoun),
s ı f a t’lar (adjectivo) ve “partisıpıl”= o r t a ç’lar (participio), çoğul olmak için sonlarına “s” alırlar.

a) Aksansız ya da ikili “ünlü” (diphtong) isimler, yalnızca ‘s’ alırlar:

El caballo    (at)    ——— >   Los caballo             (atlar)
La casa    (ev)       ——— >   Las casa                  (evler)
El indio  (Hintli)    ——— >  Los indio                  (hintliler)
La tribu (kabile)   ——— >  Las tribu                  (kabileler)

b)  Bir hece’den fazla olup da ‘aksanlı’ <e,o,u> ile biten sözcükler ve
yalnızca bir heceden oluşmuş ‘pie’= ayak, yalnızca  ‘s‘ alır:

El canapé (kanape)  ——- >              Los canapé        (kanapeler)
El land.o. (körüklü araba — >              Los land.o.s  (körüklü arabalar)
El tis.u.     (doku)     ——– >             Los tis.u.          (dokular)
El pie         (ayak)    ——–  >             Los pie              (ayaklar)

c)   ‘konsonant-ünsüz’ ile sonlanan sözcüklere, “bağlayıcı ünlü” olarak bir ‘s’ ten evvel ‘e’ eklenir:

El balc.o.n    (balkon)    ——— >     Los balcones      (balkonlar)
La flor           (çiçek)       ——— >     Las flores           (çiçekler)

.Son ‘sessiz’, ‘c‘ olunca, bu ‘qu‘ ya çevrilir ‘e’ öncesi sertliği korumak için);
. Son ‘z‘ ise, ‘c‘ ye çevrilir:

El fra  (frak-resmi elbise)  —– >      Los fraques    (frak’lar)
La cru (haç)                          —– >      Las cruce      (haçlar)

d)  ‘Aksanlı a, i‘, ya da ‘y‘ ile sonlanan ‘aksanlı diphtong’ lara ‘es‘ ekleyin:

El baj.a. <el baha> (paşa)      —– >        Los bajaes      (paşalar)
El rub.ı.  <el rubi>  rubi (taş)   — >         Los rub.ı.es   (rubi’ler)
El rey      <el rey>  (kral)       —– >         Los reyes        (krallar)

İstisna’lar:  ‘Yabancı’ menşeli şu sözcükler, bu kuraldan muaftır:
pap.a.—> pap.a.s;    mam.a.—>mam.a.s;    sof.a.—

>sof.a.s

                       f)   Zaten ‘feminine’ olan alfabe’nin harfler’inin isimleri, ‘es‘ alırlar:

Las aes, bees, ees, .ı.es, oes, .u.es -> a’s, b’s, e’s, i’s, o’s, u’s

g)   Aksansız olarak ‘is’ ve ‘es’ ile sonlanan one heceden fazla sözcükler;
Saf Latince’den alıntılar; son hecesinde aksanı olmayan aile isimleri  hiç ‘s’ almadan olduğu gibi yazılırlar:

La crisis  (kriz)                     —– >     Las crisis  (krizler)
El paréntesis  (parantez)    —– >     Los paréntesis  (parantezler)
El lunes   (pazartesi)           —–  >     Los lunes  (pazartesiler)
El déficit  (eksik, kusur)     —–  >     Los déficit (eksikler)
El ultim.a.tum (ültimatom)  —- >     Los ultm.a.tum (ültimatomlar)
Mart.ı.nez (aile ismi)           —– >     Mart.ı.nez  (Martinezler)

h)  ‘Çoğul’ yapmada ‘s’ ya da ‘es’ sözcüklerin natürel aksan(accent)’larını değiştirmez. Ama, ‘es‘ eklenince, bu, sonu n, s or ‘aksanlı bir ünlü’ ile biten

sözcükleri etkiler, zira bir hece daha eklenmiş oluyor. Bu nedenle,
bu hallerde, sondaki ‘accent’, ortadan kalkar. Örnekler:

                              El ca.n.o.n  (kanon-eski top)     —– >   Los ca.n.ones  (kanonlar)
El joven <el hoven> (genç adam)  —  >   Los j.o.venes (genç adamlar)
La virgen    (bakire)                    —– >   Las v.ı.rgenes (bakireler)
                              El semidi.o.s    (yarı tanrı)          —– >  Los semidioses (yarı tanrılar)
El baj.a. <el baha>  (paşa)          —– >  Los bajaes (paşalar)

İki istisna:
El car.a.cter  (karakter)              —–  >  Los caracteres
                              El régimen  (rejim, diyet)            —–  >  Los reg.ı.men (Kurallar; hükümetler)

ı)   ‘Tekil’ ve ‘Çoğul’ 3.cü şahıs için bir tek “posesivo pronoun” (mülkiyet zamiri” olduğu için, onun ‘çoğulu’ yalnızca bir ‘s’ alır:

Onun (m)
Onun (f)
Su,  pl.: sus    Onun  (Neutro -Its)

LECCION QUARTA:  (Dördüncü Ders)   :  Conocimienti Quotidiani
(
GÜNLÜK   FAYDALI   BİLGİLER)

                     los Meses Del Anno             :              Yıl’ın Ayları

(El) enero        :        ocak                 ,               julio              :         temmuz
febrero     :        şubat               ,               agosto          :         ağustos
marzo       :        mart                ,               septiembre  :         eylül
abril          :        nisan                ,               octubre        :         ekim
mayo        :        mayıs               ,               noviembre   :         kasım
junio         :        haziran             ,               diciembre    :         aralık

Los Dias De La Semana      :              Haftanın günleri

(El)  lunes         :        pazartesi                          viernes        :         cuma
martes      :        salı                                    s.a.bado      :         cumartesi
miércoles  :        çarşamba                         domingo      :         pazar
jueves       :         perşembe

dia de los difuntos    :  All Souls’ Day
dia de pescado          :  fast day
dias de Ramos          :  Palm Sunday
dias                             :  doğum günü, isim günü
el amanecer               :  the day-break; gün doğumu
la guesta del sol         :  günbatımı (sun-set)
la madrugada            :  güneşin doğması (sun-rise)
el mediodia                :  gün ortası, öğlen
la media noche          :  gece yarısı

Las Estaciones      :  mevsimler

El verano        :  yaz                                 El eto.n.o         :  sonbahar
El invierno      :  kış                                  La primevera  :  ilkbahar
Los N.u.meros Ordinales        :                  “S ı r a   sayıları”

1st      :      primero, a                                 7th      :     séptimo, a
2nd     :      segundo, a                                 8th     :     octavo, a
3rd     :      tercero, a                                   9th     :     noveno, a
4th     :       cuarto, a                                   10th    :     décimo, a
5th     :       quint, a                                     11th     :     undécimo
6th     :       sexto, a                                     12th     :     duodécimo

Los N.u.meros Cardinales             :              A s a l    sayılar

0       :     cero                                              13       :      trece
1       :      uno, a                                           14       :      catorce
2       :      dos                                               15      :       quince
3       :      tres                                              16      :       diez y seis
4       :      cuatro                                          17      :       diez y siete
5       :      cinco                                             18      :       diez y ocho
6       :      seis                                               19      :       diez y nueve
7       :      siete                                              20     :        veinte
8       :      ocho                                              21      :       veintiuno
9       :      nueve                                           22      :       veintid.o.s
10      :      diez                                               23      :       veintitrés
11       :     once
12      :      doce

30     :       treinto                                           80    :        ochenta
40     :       cuarenta                                       90    :        novento
50     :       cincuenta                                     100   :        ciento
60     :        sesenta                                        500  :         quinientos
70     :        setenta                                        1000 :         mil

—————

Roman Dilleri III : FRANSIZCA

         -1-
                                           

                                                    

ROMAN  DİLLERİ    II :

                                                          F R A N S I Z C A

                          Roman dillerinin natürel çocukları olan bugünün modern dillerini

(Fr., İta, İsp. ve Portekizce) çalışmamızın iki nedeni var: Bir; insan toplumlarının gerek sosyal ve gerekse siyasal gelişimlerini nasıl izliyorsak, çok önemli bir “iletişim” aracı olan d i l’in gelişimini

(morfoloji-yapım ve fonksiyonel değişim-işlevsellik) de incelemek; iki; bu arada o özel dil’in gramer yapısını ve günlük kullanımını, yani “lisan öğrenmek”. Bu itibarla, bu ayrı dil bölümlerinin başlarında,

doğrudan doğruya modern yapıdaki dil’e girmeden önce, bu ‘yapılanma’ ve ‘değişimler’i incelemeye devam edeceğiz. Beş on sayfa sonra, alfabe’den başlayarak dil öğrenme konusunda da hizmetimize devam

edeceğiz.                

                          ıx. y.y.’dan itibaren, Latinceyi en geniş şekilde -akademik olarak da- kullanan Fransa’da başlayan milliyetçilik-edebiyat akımlarından girişte bahsetmiştik.

xı. y.y.’da bu değişiklikler, diğer uluslardan çok daha belirli bir şekilde: vokal’leri bastıran aksan’larla, çekim tarzlarıyla, daha kaba olarak kabullenmiş Latin diline daha incelik ve zerafet getirmeye,

dolayısıyla günlük konuşmayı da etkilemeye başladı. Bazı değişiklikler:

                         Latin: bene  (güzel, iyi) ,   şimdi             Fr.:   ‘bien‘
                           

“       novum (yeni)     ,                            “  :   ‘neuf’ <f.: neuve>
                            “       me    (ben)         ,                             

“  :    ‘me’
                            “       florem (çiçek)    ,                            “  :    ‘flour’ Bu ‘un’ demek oldu; daha sonra ‘fleur”e (çiçek) döndü.

                          Üzerine ’stres’-baskı konan ‘ünlüler’, bırakılmaya başlandı:

                           Latin: dormitorium  (yatakhane),          Fr.: ‘dortoir‘
                               ”      duodecim  (on iki),                           “  : ‘douze‘

                                                                           -2-

                          ’Sessizler’ de değişime uğradı:
                      
                           Latin: amata  (sevilmiş, aşık) —–> amede —–>    (Fr.): (aimée)
                           “      rapa  (çoşkunluk)           ——->      (Fr.): (rive=perçinlemek)
                           “      pacare (ödemek)         ——

>         paiier ——>   (Fr.): (payer)
                           “      illum patrem videt ille filius     (oğul babayı görüyor!)  —>
                                  lo

padre veit lli filz  —>                      (Fr.) Le fils voit son p.e.re

                           Bu değişimlerin yanında, yeni birakım Almanca sözcükler dile girdi

ve daha sonraları çıktı. Din’den de yeni girişler oldu. Bu periyottaki Eski Fransızca dilinin nitelikleri: kuvvetli bir ’stres’, sert ve ağız dolusu telaffuz edilmiş sesler, göreceli olarak pek az ‘fonetik’

incelik ama, bugünkü Fransızca’dan çok İngilizce’ye benzeyen kudretli -savaşçıların, çiftçilerin kaba ama samimi tavır-idi.
                          xıı. y.y.’ın başlamasıyla mamafih, aristokrat ve

burjuva’lar arasındaki sosyal ve kültürel farklar daha derinleşmeye ve göze batar hale gelmeye başladı. Bu değişimle, telaffuzdaki sert’lik biraz yumuşaklık kazanmaya başladı; örneğin ‘beuf‘ ‘inek’

kelimesindeki ‘böf’ telaffuzu yerine, sondaki ‘f’yi yuvarlayıp yutmak, hatta hiç söylememek. (Bugünkü Fransızcada, ’singular’ yani tek inek ‘le beuf’ -lö böf- olarak telaffuz edilmesine karşın, onun çoğulu,

yani ‘les beufs‘, birleşik “o-e” kullanılarak <yani, boeufs yazılarak, yalnızca “les boeufs = le bö” olarak telaffuz edilir. İ.E.) Ayni şekilde, “üç ünlü: eau”, bir tek ünlü: ‘o’ şekiline dönüştürüldü:

“beau” (bo) = güzel.
     
                          Fransız dilindeki bu transformasyon başlangıcındandan Latince bölümünde bahsetmiştik. İşte, Fransız ulusunun en ünlü epik’lerinden biri olan, “Eski Evre

Kahramanlıkları”nın bir destanı olan “Roland’ın Şarkısı” <Chanson de Roland>da, bu değişim, nasıl ‘melez’ bir form’da kendini hissettiriyor:          
  
             Eski form:              ”Dist

Olivers: Paien ont grant esforz;
                                               De noz Franceis mei semblet aveir poi;
                                               Compain Rodlanz, kar sonez vostre corn
                                               Si’l odrat Charles, si retornerat l’ost.”,

                                                                         
                                                                         -3-
             Çevirisi:
             
                                              “Oliver dedi: Kafirlerin (putperest-pagan’lar)

sayısı 
                                                 arttı,
                                                Bizim Fransız kuvvetlerininki ise çok dah az;
                                               

Komrad Roland, dua et, borazanını öttür,
                                                Öyle ki (Kral) Charles onu duysun ve ordu geri gelsin.”                         
                                                Yine, bu ‘transformasyon’ (değişim, dönüşüm) döneminde, Fransız literatüründe bu değişimlerin en mükemmel örneklerinden birini veren François VİLLON‘un, bu

stil’in “Modern Fransızca”ya geçiş-tranzit devrinde,  ’melez’ bir ”stanza”sı (dörtlük şiir) :
                                               “Povreté tous nous suyt et trace
                                                Sur les tumbeaultx de mes ancestres,
                                                Les ames de quelz Dieu embrasse
                                                On n’y voyt couronens ne sceptres.”
            

 Modern-bugünkü Fransızcası:                                               

                                                La pauvreté nous pursuit et strives
                                                Sur les tombeaux de mes ancestres,
                                                De qui que Le Dieux embrace
                                                On ne voit pas ni courons ni meme de batons de royauté”-İE- 
    
             

Çevirisi:                                               “Fakirlikler izler bizi, hepimizi adım adım takip eder,
                                                Atalarımızın mezarları

üzerinde,
                                                (Ki) onların ruhları bir Tanrı tarafından kudsanır  
(takdis),
                                                (Ve) kimseler ne taçlar görür, ne de

hükümdarlık asaları!”                                                                          -4-                              İşte, o Rönesans’ın ışığından nasibini almış lirik şair

üstatlarından Pierre de RONSARD‘ın (1524-1585), lise yıllarındanberi ezberimde olan ünlü “A HELENE = Helen’e” isimli şiirinin ilk kıtası. Konu şu: Ronsard artık yaşlanmıştır ve kur yaptığı genç, güzel

matmazel, ona yüz vermemektedir. Asil adam, bu şiiriyle, bir gün gelip Helene’in yaşlanacağını, onun bu acımasız günleri o zaman, Ronsard’ın onu genç ve güzelken nasıl betimlediğini anımsayarak yüreğinde bir

acı ya da özlem (?) duyumsayacaktır.

                                          “A  HELENE
                                           
                                            Quand vous serais bienne

vieille, au soir .a. la chandelle,
                                            Assise aupres du feu, dévidant et filant;
                                            Dirais chantant mes vers et

vous m’émerveillant
                                            ‘Ronsard me célebrait du temps, que j’était belle!’ ”

              Çevirisi :
                                          “Sen iyice yaşlandığında,

akşamları, kandil ışığında
                                            Ocağın yanına oturmuş, yün eğirir ve nakış yaparken,
                                            Mısralarımı anıp da şarkı söyleyerek beni

hayretler
                                                                  içinde bırakacaksın (ve diyeceksin ki):
                                            ‘Ronsard, güzel olduğum zamanlarda beni

kutluyordu!’ ”
                                            
                                                                       *      *
                                                    
                              D i l , böylece, “incelik ve zerafet”in bir ölçüsü olarak sosyal hayatın üst kademelerinde, Klasik Latince’nin Cumhuriyetin son ve İmparatorluğun ilk günlerinde olduğu gibi,

yeniden tanımlanmaya başladı. Eski devirlere göreceli olarak, başta İtalya olmak üzere daha dostane bir hava içinde gelişmeye başlayan komşuluk ve uluslar-arası etkileşim ve temas sayesinde, bir seri yabancı

sözcük, terim ya da kavram olarak Fransız diline girmeye başladı. Eşzamanlı büyüyen RÖNESANS ve HÜMANİZM’in ışığı ve Hıristiyanlığın yayımı da bunda çok etken oldu. Popüler dilin günlük pratiğine girmiş

birçok sözcük,

                                                                       -5-

LATİN ve Eski Yunan sözlüklerinin bir kısmı da, ödünç alınmış olarak alaşıma geçti. Örneğin, aslı Latince’den gelen

Fragile”: Yıpranmış, kırılgan, bozulabilir sözcüğü, beraberinde onun eşdeğer anlamlı-dublör’ü “frele“i getirdiği gibi; halk arasında çoktan kullanılagelmekte olan: “Moustier” (Manastır)

sözcüğü, Latince’den dolaysız girmiş “Monasterium” sözcüğünün benimsenmesiyle, eridi gitti <Bugün ‘Moustier’yi, “Larousse”ta bile bulamazsınız>.

                              Latin kökenli

sözcüklerin bilincinde olan bazı yazarlar, eski popüler etimolojik hecelemelerde ekseri yanlış ya da gülünç olacak derecede değişim yaptılar. Örneğin: “Fr. “vingt‘ (yirmi), Latince aynı anlamdaki

viginti”den gelir, bu Eski Fransızca’da “vint” idi ve ‘g’ harfi, eskiden de şimdi de hiçbir zaman telaffuz edilmez, sondaki ‘t’nin de hiç bir zaman kale alınmadığı gibi. ‘Ven’, ağzınız açık,

genzinizden boğuk bir şekilde ifade edilir. “Cheval” (Şöval): At, çoğulu: “Chevaux” (Şövo!). <İlerde göreceğiz. ‘al‘ ile biten tekiller, çoğul olunca ‘aux‘e dönerler: “le travail” <lö travay>: iş,

çalışma; “les travaux” <travo> ‘(işler)’e döner> Bu Latince ”caballos“dan gelir <Caballo=at, İspanyolca’ya aynen geçmiştir, ama ‘b’, ‘v’ gibi okunur>) Eski Fransızca’da “atlar=horses=chevaus”

idi; sondaki  ’s’ sözcüğü, evvelindeki ‘u’ harfiyle birlikte sanki daha uzun okunacakmış izlenimini bırakıyordu, kesip atmak için, yersiz olarak, ’s’i kaldırıp ‘x’i koydular.
                                        
                              xv.y.y.’ı izleyen asırlarda, Fransızca, zaman değişiminin kültürel etkilerini Avrupanın diğer büyük dilleri ile paylaştı. Fonetik

bakımından -yukarıda mısralarını verdiğimiz- VILLON <O zamanlar ‘Veyon’ telaffuz edilirdi, şimdi ‘Viyyon’ diyebiliriz; balad-lirik şiirlerin yazarı, M.S. 1431-1463 yılları arasında yaşadı; kısa ömrüne

rağmen ünü çok yayılmıştı, Garcia LORCA gibi> zamanındanberi fonolojik olarak pek az şey değişti. Örneğin: ‘oi’ kombinasyonu ‘u(v)a’ olarak okunur modern Fransızca’da, like: “le roi” (lö ruva=kral), “le

bois” (Lö buva=odun), “froid” (fruva=soğuk); hala  “re-fre-be” olarak telaffuz olunuyordu; xvııı. y.y.’da, bugünkü şeklini alan “la fille” (la fiy=kız) <Aynen, ‘La famille’= ‘la famiy’=aile> o

günlerde, “la fill -uzun ‘l’” diye adlandırılıyordu. Ama, xvıı. ve xvııı. y.y.’larda Fransız Dili, hiç diğer bir dil’de görülmeyecek kadar, gerek dilbilimsel araçlar ve gerekse ifade sanatı bakımından,

modern zamanların ve hayatın, bilimin zorlayabileceği kadar zorlanarak, mükemmelliğin hissedildiği

                                                                           -6-

ince, narin, arzu edilen bir

dil haline döndürüldü. VAUGELAS ve RACINE, ROUSSEAU ve VOLTAIRE, HUGO ve CHATEAUBRIAND, GIDE ve CAMUS’nun mimarlıkları, Latincede HORACE, LIVY ve JUVENAL tarafından yapılanlara benzer bir itina ve ustalıkla

yapılandırıldı. Sözcükler, derinlerde kültürle bağlantılı ve ifadede son derece arınmıştı; ifadedeki açıklık, sözcüklerin anlamı ve etkenlikleri, uygarlığın tüm gereksinimleri- nin altından kalkabilecek hale

geldi. Herşeye rağmen, şehir dışı-banliyö’de yaşayan yarı-kültürel kimseler, PEI’nin örneğini verdiği şu sözleri, ya kıskançlık ya ‘bu ülkede bizim de sözümüz geçer’ kabilinden bu mükemmellik ve

modernizasyona karşı söylenebiliyordu:
                             “Ne blague pas! La maçonnerie est solide, tu sais!…. Tu peux y aller. Les ancients avaient un mortier épatant, y a pas a dire..” <Nö blag

pa! La masoneri e solid. Tü pö i ale. le z-ansiyen ave un mortiye epatan – i a pa a dir.>(Çevirisi şöyle: “Şaka yapma…. Duvarlar iyi inşa edilmiştir, sağlamdır, bunu biliyorsun… Eskilerin şaşırtıcı

silahları vardı, sana söylüyorum…”

                              Belli, bu biraz avam konuşması, kaba değil, ama akıcı, nefis Fransızca değil. Benim çocukluğumda, yani 1930′lu, 40′lı yıllarda öyleydi.

İngilizce, Rusça ve Çince’nin dünyaya yayılmasından ve globalleşmenin kaçınılmaz bir yaşam sıkıntısı olmasından sonra, ben o Fransızca’nın temsil ettiği inceliği ve arınmışlığı hissetmiyorum. Herkes “bir

lisan” konuşuyor, ya da konuştuğunu sanıyor; kolej mezunları ve hem İng. ve hem de Fr. bilen televizyon profesyonel raportör’lerin 0/0 90′ı, spor muhabirlerinin 100 de yüzü, -benim yayım müdürlerini

yeterince tedirgin edip düzeltmeye çalışmama karşın, hala “röpörtaj” deyip Fransızcayı katlediyorlar. Diyorum ki, bu sözcük: r ö – p o r t a j‘dır (reportage); “Portage“= Taşıma, haber verme; “Re

(Tekrar demektir)-portaj”: ‘Görüşüm; Yeniden haber verme”. <Ayni şey ‘coupure‘ (kupür = gazete parçası, kesik, küçük parça) için de geçerli, ‘küpür’ deyip geçiyor zavallılar. Onun için, 80 yıl

yaşayan ben, o canım Fransızcanın inceliğinin kale alınmadığının, “anything goes” (Herhangi bir şey geçerli oluyor!” dünyasını solumanın acısı içindeyim. İngilizce’yi öğrenmeden evvel 1957′de Kanada’ya,

Ottawa’ya -Fransızcam’dan çok emin olarak baş asistan olarak gittiğimde- yerli halkın (Eski Fransız Göçmenleri) kullandığı ve diyalekt farkından dolayı anlamakta güçlük çektiğim Fransız lehçesini, Psikiyatri

gibi konuşmanın tedavinin ruhu olan bir dalda, çat pat öğrenmeye başladığım İngilizcemle, hiç Fransızca bilmeyen Servis Şefi Prof. Dr. Rhodese Chalke’a İngilizceye çevirirken (?) çektiğim sıkıntıyı bir Allah

bir de ben bilirim.

                                                                          -7-
                        
                        FRANSIZCA Dilinde mevcut l e h ç e l e r (dialects),

diğer dillerden farklı olmayıp, gerek Fransız anavatanında ve gerekse onun dışında muhtelif lehçeler mevcuttur:

                        Fransızca, PICARD, NORMANDI, LORRAIN ve Güney Belçika’da çok kullanılan

WALLON lehçelerine sahiptir. Güney Fransa’da -özellikle Marsilya ve civarı-, “ayrı”, “romantic” bir havayı içerir; bu bir “Romance language”
(Romans Dili) addedilir. Orta Çağlarda bunun pek çok tanınan

sayısız yayımları yapılırdı. Halen, Kanada’nın -bağımsız bir eyalet-devlet olmayı General de Gaul ile de denemiş olan-: QUEBEC Eyaletidir, merkez şehri MONTREAL olup, devletin resmi iki dili bu eyalette,

Fransızca üstte, İngilizce altta yazılarak belirtilir. (Ontario ve diğerlerinde tersi: İngilizce üstte, Fransızca altta ilanlar!) CANADA’nın merkezi Ottawa şehridir, 1957 yılını ben orada geçirmiştim genç

bir asistan olarak, onun Quebec Eyaletine bağlı, aşağı yukarı 100,000 nüfuslu, ana şehirden küçük bir ırmak-köprü ile ayrılan HULL şehirciği vardır ki orada İngilizce işitemezsiniz. Buralarda konuşulan

Fransızca’nın lehçe niteliği, xvıı. y.y. da, Fransa’nın kuzey eyaletlerinde konuşulan, biraz kabaca, fazlaca, “..la..  lo…”ları içeren, kısa bildirilerden oluşan biraz ilkel bir karakter taşır. Tabiatıyla

bu lehçe, “Marsilya” lehçesinden ziyade, Fransa’nın güneyinde hala rastlanan OKSITAN ve GASCON lehçelerinin bir benzeridir.         

                                                                        *

                     Şimdi gelelim Fransız  A l f a b e si’ne:

                              Fransız alfabesinde 26 harf vardır:

                   A (her zaman a; ‘ai’=’e’, ‘ail’ =’ay’,

‘au’=’o’ ; “Aimer“<eme>: Sevmek
“Detail“(m) <detay>: Ayrıntı; perakende satış. “Automate“(m) <otomat>:    Otomat, iradesiz adam; ‘ay’=’ey’: “Paysan“<peyzan>(m) -y burada ’sesli’ harf

rolünü oynamakta, ve iki sesli arasındaki ’s’, ‘z’ okunmaktadır. (Bk.: s harfi). “amps”=’an’ telaffuz edilir, örneğin: “le-les champs”(m)(lö-le şan)<tarla, alan>-Sengüler de, plüriyel de aynı yazılır-

      
                   B (’be‘, sonlarda okunmaz, örneğin ‘plomb‘ <plom>: kurşun);
                   C (’se‘, kalın ünlüler: ‘a,o,u’ önünde ‘k‘ okunur: örneğin: ‘la

cage‘ <la kaj> : kafes; ‘la colere‘ <la koler> : hiddet, öfke’; ‘la cuisine‘ <la küizin> : mutfak. İnce ünlüler önünde; ‘e, i’ iken ‘s‘ okunur: ‘le centre‘ <lö santr>  merkez ; ’le

cinéma’ <lö sinema> sinema.
                   ‘C’, önüne ‘h’ eklendiğinde, Türkçe’deki ‘ş’ gibi seslendirilier: “Le chemain” <Lö şömen>: yol; “Le cheval” <Lö şöval> At; Pl.: ‘Les chevaux’
                  (Ç - Se Sedil <cédille> ’s’ gibi okunur; Resmi alfabede olmamakla beraber, bazı fillerin çekiminde ve sözcüklerde; eğer sözcük (c) ile başlayıp da onu izleyen ‘kalın

ünlü’ (a,o, gibi) harflerin olmasına karşın o sözcüğün hala (s) gibi telaffuzu isteniyorsa ’ç’ kullanılır. Örneğin: “Fransız”(Français-m-;Française-f; “Franse-Fransez”,”Commencer: <Komanse> = Başlamak:

Je commence <Jö komans=Ben başlıyorum>, Nous commençons (Nu komanson=Biz başlıyoruz);
 
                  D (de gibi); sonlarda hissedilmeyecek kadar hafif; Örneğin: RONSARD derken, ‘d’

sonda hissedilmeyerek, ağız açık, dil tavanda ve d kayıp. Dj = C, örn.: Djenap: Cenap.
                  E (ö) : sonlarda okunmaz <ama şarkılarda, ‘ö’ olarak, uzatmalı bir şekilde

söylenir, örn.: ‘Frere Jacques‘: <Frerö Jakö>  örneğin: l’arbre -(L’arbr (m.) – ağaç); ‘ei’ = ‘ey’: Le solei(l) : güneş (sondaki ‘l’ okunmaz);  Özellikle tümce sonlarında, ‘r’, ‘t’ ve ‘z’den evvel -ö

değil-, ‘e’ olarak okunur. Bu, en çok fiil’lerde görülür: “Marcher (marşe) : Yürümek”.  “en”: ‘an’ okunur; işte size bir tek kelimedeki üç hece içindeki üç ‘e’nin farklı okunuşları: enlever <anlöve)>;

kaldırmak, toplamak: ‘en’ <an> okunacaktır, ‘le’, iki sessiz arasında geldiğinden <lö> okunacak, sondaki ‘er’ ise, ‘e’den sonra -sonda ‘r’- geldiğinden normal <e>

                                                                       -8-

gibi telaffuz edilecektir. Sözcüklerin sonunda iki sessiz harften evvel gelen ‘e’ler, yine ‘e’ gibi okunur:  “St. Etienne <Sent

etien>, ‘an’ okunmaz. Üzerleri ‘aksan’lı (sola eğik: ‘accent grave’ <aksan grav>, sağa eğik (é): ‘accent egu’ <aksan t-egü>; ve ‘üzerleri külahlı – accent circonflexe’ <aksan

sirkonfleks> ‘e’ler, daima e olarak okunurlar. “temps” (m),<zaman>, ‘tan’ gibi telaffuz edilir; aynen ‘le printemps’    (m) ‘lö prentan’ (ilkbahar).

                   F (’ef”: ‘f’

gibi, ama çoğul sözcüklerde, ‘oeuf’ -yumurta, ‘boef- inek’i bunlar (s) ilave edilerek çoğul yapıldıklarında, esas sözcüğün sonundaki (f) okunmaz. ‘eau’: ‘o’ olarak: ‘Le Bateau‘ <lö bato>: Vapur.

‘L’eau’ <L’o>: Su (f.)
                   G ‘je‘: ‘C’ harfinde olduğu gibi, ‘kalın ünlüler’: a,o,u önünde (g) gibi okunurlar:  “Le gateau <lö gato>: pasta”, “Le gong <lö

gong>: gong”, “La guise <La güiz>: tarz;  ‘e’, ‘i’, gibi ince ünlüler önünde. ‘j’ gibi: “Le genou <Lö jönu>: diz; “La girafe <La jiraf>: zürafa” “Le gilet <Lö jile>: Yelek; “g”

harfinden sonra ‘e’ ve ‘i’ ünlülerini kullanmak, ama ‘g’yi yine ‘g’ gibi telaffuz etmek istersek, ‘g’nin ardına bir ‘u’ konur ve o da okunmaz: “La guerre <La ger> :savaş”, “La guitare <La  gitar>

: gitar; “La guérison <La gerizon>:  Şifa”.           
              
                      H  ‘Aş‘ (Genellikle okunmaz: ‘H muet‘: <aş müe> sessiz aş). “L’Hiver <L’ive>

(mas.): Kış; “L’Hirondelle <L’irondel> (Fem.): Kırlangıç
 
                       I , daima <i> gibi okunur. Fransızca’da, Türkçe’deki gibi <ı> yoktur.
‘in’, Türkçedeki ‘en‘

gibi telaffuz edilecektir; örneğin: ‘masculin‘ <maskülen> m.   -erkek-; ama, bu ‘in’ e sonda bir ‘e’ eklenirse, ‘en’ yerine’ ‘in‘ gibi okunacaktır:
‘feminine‘ <feminin> – f-dişi.  “ia”

kombinasyonu: “iya” okunur: “La Viande” <La Viyand>: Et.
                     J ‘ji’, Türkçe’deki ‘j’ gibi okunur. Yabancı dil’den, örneğin Arapça, “Cemal” gibi bir isim Fransızca

yazılmak istendiğinde, “jd” kombinasyonu kullanılır: ‘Djemal’ gibi
                     K ‘ka‘, dilde ender olarak geçer, fakat nerede olursa olsun, ‘k’ gibi okunur.
                     L ‘el‘, yazıldığı şekilde, Türkçedeki ‘le’ gibi okunur.

                    M ‘em‘, Türkçe’deki ‘M’ gibi okunur. Ender istisnalardan biri: “emps”
bileşimi, “Le Printemps” <Lö Prentan> : İlkbahar” da görüldüğü gibi, ‘zaman’ anlamına gelen ‘temps’ eki, ‘tan’ olarak telaffuz edilir. Çok kaideli bir dil olan Fransızca’da, İngilizce’ye göre kaide

dışı sözcükler pek azdır, ama bilmek gerek.
                

                                                                        -9-

                    “Le Mure“: <lö mür>, ‘duvar’ demektir; bunda

‘m’ harfi, ‘müzik’teki ‘m’ gibi, dudaklar birleştirilerek, ucundan dışarıya üfler gibi kibarca söylenirken, “La Damme” <La dam>:’kadın’, ‘dans partneri’nin telaffuzunda ‘dam’ bütün dudakların anide

büzülmesiyle ve dille üst damağa vurarak bir akis çıkartmak istercesine telaffuz edilir. Bu vurgu, iki ‘consonante‘ <konsonant>-sessiz harfle biten tüm kelimeler için hemen hemen aynen uygulanır,

yalnız dilin ağızda dokunuş yerleri farklı olabilir.
                     N ‘en‘, daima Türkçedeki ‘n’ gibi, ama biraz genizden. Örneğin: ‘Un‘ <ön>: ‘bir’ dediğinizde, normaldeki gibi

dilinin dişlere arkadan yaslanmaz: ağzınız biraz açıktır ve diliniz ortada hareketsiz kalmıştır. ‘Une‘ <ün>: ‘bir’(f) dediğinizde diliniz dişlere vurur, dudaklar büzülü ve fakat ön uçları açıktır.
                     O : Türkçedeki ‘o‘ gibi. Üzerine ‘külah aksan’-aksan si konfleks’ konduğunda. ‘inceltilerek ve uzatılarak ardından gelen ‘vokal’e -genellikle ‘m’-stres konularak’

okunur, örneğin: “dome“<dom>: Kilise, Katedral: ’Le dome de Milan” (Milan Katedrali). “oe“, “oeu“; yukarıda söylendiği gibi, “ö” olarak okunur: ‘Oeuf’ <öf>: Yumurta; “Ou” kombinasyonu, rahatça

Türkçe’deki “u” gibi okunur: La Couleur <La kulör>: “renk, boya”.
                     P : ’pe‘: Türkçe’deki ‘P’ gibi; ‘h’ muet ile birleşince, Türkçe’deki ‘f‘ harfi gibi okunur:  “Le

photographe” <Lö fotograf> : Fotoğraf, resim; “La Photocopy” <La fotokopi>: Fotokopi, tıpkıçekim.
                     Q : ‘kü‘, Türkçe’deki ‘k’ gibi. Latince’de de olduğu gibi,

yanında daima onu okutan ‘u’ ile birlikte yazılır. Sözcüğün sonunda, yalnız ya da ‘u’ dan başka bileşimli iki sözcük vardır Fransızca’da: (1) “Le coq” <Lö kok>: Horoz, ve, (2) “Le coq d’Inde” <Lö

kok d’end>: Hindi. Bu sözcükle ilintili deyimler:
                     “Au chant du coq” :  Horozlar öterken,
                     “Etre rouge comme un coq“: Öfkeden kıpkırmızı-pancar kesilmek,
                     ”Etre comme un coq en pate“: Muhallebici çocuğu, nazlı
                      R : ‘ar‘, Türkçe’deki ‘r’ gibi. Sonda okunmaz.

                      :

‘es’, Türkçe’deki ’s’ gibi. Sonlarda kat’iyen okunmaz, t ve z gibi. Bir ya da iki istisnası vardır, en çok bilinenleri: “Le mais”<lö  maı¨s> (mısır danesi) ve “le fils” <lö fis>: ‘oğul’dur.

Yalnız unutmamalıdır ki, bu sözcükte ‘a’ dan sonra gelen ‘i’nin üstünde bir değil, “iki nokta yanyana” konur. Bu ‘umlat’ı bu bilgisayarımızda tüm doğru olarak gösteremiyoruz, Yine, “samura-¨i sözcüğünde,

“i”nin üsütünde iki nokta (umlat) olduğundan bu Japon orijinli sözcük, ‘Samure’ değil, ‘Samurai’ okunur.   
                    

                                                                      -10-

                   (S), İki sesli-ünlü (vocal) arasında iken, ister kalın ister ince olsunlar, Türkçedeki “z” gibi telaffuz edilir: “La cause” <la koz>: sebep, neden; ‘s’, ‘h’ harfi

ile birleştirildiğinde, Türkçe’deki ‘ş’ gibi okunur: Le shah <lö şah>Şah.
                  “Çoğul harfi tarifi” olan “les” -ki hemen hemen tüm çoğul isimlerin başında gelir ve <le> okunur, eğer

ana sözcüğü bir sesli ‘vocale’ ile başlayan bir sözcük tarafından izlenirse, örneğin ”les amis” , bu “le ami” diye okunmaz, ‘les’nin sonundaki ’s’in okunmasına izin verilir ve ana sözcüğe eklenerek-

çarptırılarak (kontraksiyon), ‘z’ olarak telaffuz edilir, yani “les amis”, “le z’ami” olarak okunur. Ha keza: “les enfants” <le z’anfan>: çocuklar.
                       T (te) : Her

zaman Türkçe’deki ‘t’ gibi okunur. Sonlarda da hiç okunmaz; eğer bu son ‘t’ den evvel bir ‘e’ varsa, o ‘e’, “açık e” -ağız açık, dil, dişlerin ucuna temasta- olarak telaffuz edilir. Eğer sözcüğün sonunda iki

‘t’ varsa, örneğin “roulette“<rulet> “rulet oyununun aracı; küçük tekerlek” , sondaki ‘e’ okunmadığı gibi, iki t, tek ‘t’ olarak, ama kuvvetli bir şekilde, dil dişlerin ardına dayanmış ve ağız dişleri

gösterecek tarzda açılmış olarak okunur.
                       Yabancı dillerden ödünç alınmış ‘th’ bileşimi, daima ‘t’ okunur.
                       “Tch”: ‘ç’ sesi verir, örneğin: Tchaikovski (Çaykovski)
 
                       U (ü) olarak telaffuz edilir. Örn.: ‘L’Univers‘ <L’üniver>:m, evren.
                       V (ve) olarak telaffuz edilir: Örn.: “La Viande”

<La Viand>: Et
                       W (dublöve)<dabl-çift v>: Türkçe’deki 2v’ gibi, ama, alt dudak içe çekilerek ve üst dudak onun üstüne getirilddikten sonra sanki üst

dişlerinizle alt dudağınızı gagalamaya çalışıyorsunuz gibi. Örneğin: “Le Wagon“<lö vagon> -vagon. “Le Western” <lö Vestern>: Batılı. İngilizce’den ödünç alındığı için az kullanılmaktadır.
                        X (iks) : Türkçe’deki “ks” ya da ‘z’ gibi okunur. “Le Xylophone”
<Lö Ksilofon – ya da Zilofon>, tahta tokmaklarla tahta çubuklara vurularak çalınan bir müzik

aleti; “La Xérophtalmie” <La Kseroftalmi>: Hekimlikte, ‘göz kuruluğu rahatsızlığı’. Cümle sonlarında geldiğinde, “z” gibi telaffuz edilir: “dix” <diz>: ‘on’
                       

Y (igrek) : Eski Roma günlerinden arta kalan, hem (y) ve hem de (i) olarak kullanılan bir harf. (İ) olarak kullanıldığı zaman hemen daima tek harf olarak yapayalnızdır, ve “orada”

anlamındadır. Örneğin: “J’y suis allé cet été” <J’i süi ale se t’ete>: “Bu yaz oraya gittim.”; “J’y ai passé dix ans.” <J’i e pase di z’an>: Ben orada on yıl kaldım (geçirdim). -Bu daha çok

kullanılır-
                        

                                                                     -11-

                     Cümle baş ya da ortasında ise, aynen Türkçe’deki (y) gibi telaffuz edilir: “Le

yacht” <Le yat>: Bildiğimiz kişisel lüks deniz taşıtı; “Le Yoga” <Lö yoga>: Bildiğimiz ‘Yoga’ egzersizleri. “La Yougoslavia” (La Yugoslavya>: Yugoslavya. “Le Moyen” <Lö Muvayan> -Araç,

vasıta:  “Au moyen de“: yardımıyla, aracıyla; “Par le moyen de“: Yoluyla, kanalıyla, aracılığıyla.
                    Z (zet) :  Türkçe’deki ‘z’. Sonlarda hiç okunmaz. Fiillerde “emir”

kipinin, ya da normal fiillerin, çoğul ikinci kişisinin <siz> çekiminde hemen hemen değişmez olarak yer alır ve okunmaz. Örnekler: “écoutez!” <ekute>: dinleyiniz, ya da “Vous écutez!” <Vu z-

ekute!> siz dinliyorsunuz. Yoksa, lügatte pek az yeri vardır. Örneğin: “Le zénith” <zenit>: Zirve, en tepesi; “Le zéro”<zero>: sıfır.

                         Bunlar ana hatları tabii, ama

görüyorsunuz ki oldukça zor, kaidelerle bezenmiş fakat çok zarif bir dil. Sırası gelince, gerekli eklemeler yapılacaktır.

                                                                       *       *
 

                                                     (La)  PREMIERE LEÇON
                                                                Birinci
Ders

I.      HARFİ TARİF’ler

: (Articles Definites- “Belirli” Tanım sözcükleri) :

          Sözcüklerin cinsiyetini ve adedini bildirirler. Fransızca’da her sözcük ya “masculin” (m-

eril) ya  da “feminine” (f-dişi)dir. Sözcükleri ezberlerken, en başından hangi cins olduklarının bilinmeleri çok önemlidir, zira, telaffuzları bir tarafa, yazılışlarında sıfatlar da

‘cins’ ve ‘adet’ ile değişir. Bu tanım sözcüğü, “belirli”dir (definite).

                           .le: bir ünsüz ile başlayan masc.’den önce : Le p.e.re : baba

(*) 
           ‘T h e’ =  .la: bir ünsüz ile başlayan bir fem.’den önce : La m.e.re : anne
         Art.Def.    .l’  : bir <ünlü> ve

<h muet> ile başlayan herhangi bir isimden
                                  önce:    l’enfant (m ya da f): Çocuk;     l’homme (m): adam.

(*): İlerde,

özellikle İsp. ve Portekizce’de bol bol göreceğimiz üzere, elimdeki bilgi-sayar. (é: e-aksan-tegü “accent aigu” hariç diğer accent’ları, yani Fransızcadaki, e üzerindeki, sola eğik “accent grave” ve

külah şeklindeki ^ accent’ları <accent ci-conflexe>, aynı harf üzerinde çoğu zaman basamadığından, ben öyle aksan taşıyan harfleri, sözcüklerde, kalın-bold  ve , nokta

arasında göstereceğim. Lütfen alışın. Buna göre, yukarda, ‘baba’ demek olan ‘p.e.re’de, ‘p’den gelen e’nin, ve, ‘anne’ demek olan ‘m.e.re’ de, m’den sonra gelen ‘e’nin

üzerinde, sola eğik  bir “accent grave” vardır. Bunu gösteremeyeceğimizden, ‘e’yi bold, ve iki yanı noktalı olarak işaretliyoruz. İlerde bunları düzelteceğimizi umarım. >

              GENDER :       ‘le’ ile tarif edilen ‘erkek’, ‘la’ ile tarif edilen ‘kadın’ cinsiyet, fransızcada  g e n d e r (cins, eril ya da dişi)  olarak nitelenir.

Article défini élidé

Eğer bir sözcük, sesli (ünlü) bir harfle başlarsa, bunu da bir ‘tanım sözcüğü’ ile baştan belirtmek zorunda olduğumuzdan, bu sözcük ister (m), ister (f) olsun, <L’> ile yazılır. Buna: “Article défini

élidé” (artikl defini elide ) deriz:   “L’ami” : arkadaş (m), “L’amie” : arkadaş (f). Amma bu her sefer bu kadar kolayca belirlenemez; “L’eau”: su (f), “L’ange”: melek (m) -hayret ama öyle,

Michelange’ı anımsayın, kolay!- “L’homme“: adam (m), “L’enfant: çocuk(m); “L’exportation” <eksportasyon>: ihracat (f). Önemli not: Fransızca’da ‘tion’ <siyon> ile biten sözcüklerin yüzde 90′dan

fazlası ‘dişi’dir, örn.: “La Nation”(f): (Ulus); “Action” (f): Davranış, iş.

                                                                       *

                       Fransızca’da, bir cümlenin oluşumu

-terkibi – yapımı şöyledir:
                       “Le direct object“, (cümle: accusative: isnat-itham-hitap edilen şey-kişi, o işi başlatan bir isim-şey ve onun ne yaptığını

açıklayan bir fiil ile başlatılar: 

                       La m.e.re aime l’enfant              (anne çocuğu seviyor.)
                       Burada “la mere-anne”,

özne“dir <sujet>, “aime-seviyor: fiil”, onu “direct-doğrudan” nesne’ye  ‘ne’ yaptığınla  ‘itham’ – ‘izah’ ediyor (fiil’in accusative hali:  u, u,

i  etc hali.); ve en sonunda da, <objet-nesne> geliyor: L’enfant.  Article’lerin bu ödevlerine:  i s i m  t a m l a m a l a r ı  denir.

1) NOMİNATİF hali:  obje ya da nesne,

hiç bir ek almaksızın direkt olarak tarif edilirse:   ev  –  çocuk   (şöyledir, böyledir etc.)
2) AKÜZATİF hali:  (o,u,i), özne’nin yaptığı iş olarak ekleniyor: Anne çocuğ-

u
3) DATİF hali :  Çocuk ev-e gidiyor.  (e- hali),
4) GENİTİF hali:  Çocuk ev-in içindedir…   (in-  hali
5) LOKATİF

hali :  Çocuk ev-de çalışıyor …   (de- hali)
6) ABLATİF hali:  Çocuk ev-den çıkıyor …   (den-  hali).

(Not.: Bu tamlamalar, İtalyanca‘da da aynen

böyledir, sırasıyla:
NominativoAccusativo- Dativo- Genitivo- Locativo ve Ablativo olarak adlanırlar.)
     
Şimdi, “çocuğ-a para

veriyorum”:  <Je donne l’argent au l‘enfant> dersek:
Çocuk, “indirect object” oluyor, zira “dolaylı” olarak konu içindedir, “dative”  <e-hali

>bir durumdan bahsediyoruz, bu halde, arada bir “edat” – préposition: (.a., au, aux)etc. kullanıyoruz.

Eğer, “(Ben) çocuğ-un kalemine sahibim -“: <J’ai la

plume de l’enfant> diyorsak, bir “sahiplenme -possession” bahis mevzuudur, <-un, in hali>’nden bahsediyoruz,  durum: “genitif“tir. Yine, bir “préposition”: edat

kullanıyoruz.

Bunlar size şu anda bir az karışık gibi gelir, ilerde yine ele alacağız.

 A G G R E E M E N T S   =   Uyum’lar :

Fransızca!da, cümle içinde,

(1) “fiil”(verbe) ve “özne” (Subject): <sayı> ve

“kişi”lere göre;
(2) “sıfat” (adjective) ve “isim” (nome): Gender-cins ve sayı’ya (number) göre;
(3) “zamir” “pronoun” ve “öncel” (antécédent) lere göre değişirler. Bunları

sırası gelince işaretleyeceğiz.

                    Şimdi size bazı “sözcükler”  – vocabulaire verip, bazı basit cümleler yapmanızı rica edceğiz. Başlangıç olsun diye, şimdilik, altlarına doğrularını

da vereceğiz ki yaptığınızdan emin olun.

                                                       VOCABULAIRE  (Sözlük)

          aussi :  dahi, de                                        la chaise : iskemle
          est : dır, dir                                              non : hayır
          devant : önünde                                      avec : ile
          le crayon : kurşun

kalem                       la plume : mürekkep kalemi
          et : ve                                                        le livre : kitap
          le papier :

kağıt                                        o.u. : nerede?
          voici :  burada                                           th.e.re : orada
          sur :

üzerinde                                            l’encre (f) : mürekkep
          la table : masa                                           fen.e.tre (f) : pencere
          pour : 

için                                                  aller : gitmek

                                                          Çalışma  (exercise)  1

           1. Kitap nerede

(dir)?                             2. Kitap (işte) burada!
           3. Masa nerede (dir)?                             4. Masa (işte) orada!
           5. Kağıt nerede (dir)?                              6.

Kağıt (işte) burada!
           7. Mürekkep nerede (dir)?                     8. Mürekkep orada masa üstünde!

                                                     Les réponses (f, m) – 

Yanıtlar

            1. O.u. est le livre?                                   2. Voici le livre.
            3. O.u. est la table?                                  4.

Voil.a. la table.
            5. O.u. est le papier?                                6. Voici le papier.
            7. O.u.  est

l’encre?                                   8. Voil.a. l’encre sur la table.
     
                                                  (La DEUXIEME LEÇON
                                                                 İkinci Ders    

II.  (Les) Indefinite Articles  =   B e l i r s i z  Harfitarif’ler
                                                                                                                                                            
                       

(Herhangi) “bir” ‘A‘ or ‘un‘ =  (eril-masculine) isimden önce
                                                              ‘une‘ = 

(dişi-feminine)   isimden önce

                        Un livre et une plume         :   Bir kitap ve bir tükenmez kalem
                        Un homme , une école         :   Bir adam,  bir okul

                                                VOCABULAIRE  (Sözlük)
                       
                        aussi :  dahi                                 la chaise :  

iskemle 
                        la fen.e.tre :   pencere                la porte :   kapı
                        le tableau  : resim                       avec :   ile
                        devant  :   önünde                       derri.e.re  :  arkasında
                        qui ? :  kim?                                  montrez-moi! : bana

gösteriniz!
                        j’ai :  Benim var                           vous avez : sizin var
                                  
                                                          Çalışma 

(exercise) :  2

                        1) İşte bir kapı ve bir de pencere
                        2) Bana kapıyı gösteriniz!
                        3) Bana pencereyi

gösteriniz!
                        4) Bana bir iskemle ve bir masa gösteriniz!
                        5) İşte orada masanın önünde bir iskemle
                        6) İşte orada kapının arkasında bir

resim
                        7) Benim bir kurşunkalemim ve sizin bir kitabınız var.

                        8) İşte mürekkep ve mürekkep kalemi masanın

üstünde

                                                 Réponses  (yanıtlar)
                                                  
                      

 1)  Voici une porte et aussi une fen.e.tre
                        2)   Montrez-moi la porte!
                        3)   Montrez-moi la fen.e.tre!
                       

4)   Montrez-moi une chaise et une table.
                        5)   Voil.a. une chaise devant la table.
                        6)   Voil.a. un tableau

derri.e.re la porte.
                        7)    J’ai un crayon et vous avez un livre
                        8)   Voici l’encre avec la plume sur la table.

                                                                       —–                                                       TROISIEME LEÇON
                                                              p l u r a l s
                   Genel Kural :  Fransızca’da

“çoğul=plural” işareti, ‘s’ harfidir. Bu, sözcüklerin sonuna getirilir (Articles, Names ou Adjectives)

                              Singular:                     

                                 Plural :
                        
                       Le livre :   kitap                                             Les livres :   kitaplar
                       La maison

:   ev                                             Les maisons :  evler

                      İstisna‘lar :                  a)  Tekil şekilleri 

s, x, ve z‘ harfleriyle biten sözcükler, çoğul’da aynen kalırlar:

                        Le revers : ters; başarısızlık; giysinin

yaka’ya yönelik kıvrımı-klapa: les revers Le nez :  Burun;  les nez; L’époux :  Koca;  les époux.

                  b) Sonları -başlangıçta da belirttiğimiz gibi-,

<au, eau, eu, ou> ile biten sözcüklerin ‘çoğul’ları, sonlarına ‘s’ yerine’ ‘x‘ eklemekle yapılır:

Le noyau :  çekirdek; les

noyaux;        Le cadeau : hediye; les cadeaux,
Le feu : ateş ;  les feux;                            Le

bijou :  mücevher;  les bijoux.

 Dikkat:  “ou” ile bitip de Pl.’de <x> alan sözcükler toplu topu

yedi tanedir:

 le bijou : mücevher;  le caillou: çakıl taşı   le chou: lahana,     le hibou: baykuş
 le joujou : oyun, oyuncak                             le genou: diz            le pou:

bit
 

               c)   “ou” le biten tüm sözcüklerin “çoğul”ları, ‘s’ ilavesyle yapılır:
                      le fou:

deli                                                    les fous: deliler
                      le verrou: kapı-pencere

sürgüsü             les verrous: sürgüler
        

                       <Bu bölümdeki kurala istisnalar: 
Le

landau:  Eski ‘kupa arabası’, bugünkü ‘çocuk arabası'; pl.: le landaus
Le sarrau :  Köylü kaputu ; pl.:

les sarraus
Le
pneu : Otomobil lastiği : pl.: les pneus

               d) Başlangıçta da tesadüfen

gösterildiği gibi , “al” ile biten sözcüklerin ‘çoğul’ları “aux” olarak düzenlenir:

                   Le cheval (lö şöval) : at ,   pl.: les chevaux  (lö

şövo – atlar)

                   Bu çok genel kurala itaat etmeyen, yani yine aykırı kalan sözcükler ise şunlardır -bu demektir ki, bu sözcükler, çoğul yapıldıklarında sona “s”

alır:

                   aval (m) : borç ödeme güvencesi; bir akarsuyun gittiği yön
                   bal (m) : balo;     carnaval (m) : insan ya da hayvan resmi geçidi, büyük

eğlence;                      chacal (m) : çakal,             chloral (s) : klör’lü;
                   copal (m) : vernik yapmada kullanılan bir tür reçine
                   festival (m) : şenlik ;  gavisal

(m) : Hindistan timsahına ait ;                

                   narval (m) : Deniz gergedanı (Balinagillerden);  nopal (m): Frenk inciri;        pal (m) : kazık;      régal (m) : şölen,

ziyafet;        santal (m): sandalağacı;            serval (m) : Afrika yabankedisi;  bancal (s): eğri bacaklı

                   b.o.réal (s) : Kuzeye doğru;            

choral (f): dinsel ezgi
                   fatal (s) : öldürücü, uğursuz;           final (s) : son; sonuncu
                   glacial (s) : (dondurucu, soğuk;  Zone glacial: kutup bölgesi)

                   initial (s) : başlangıç;                        natal (s) : doğum yerine değgin
                   naval (s) : denizciliğe değgin;          tombal (s) : gömüte değgin
                                                                                 pierre tombale (f): mezartaşı
Not: “Banal”  (sıradan, adi) sözcüğü, 

“sıradan fırınlar: fours banaux“da; ve,           “val” (m) Koyak, dere içi sözcüğü de, <dereden tepeden…>in çoğul’unda, “aux” alır: <par

monts et par vaux>.

                   e)  “ ail” ile biten sözcüklerin “çoğul”ları, “ail”in yerine

aux
 getirmek yoluıyla yapılırlar. Tüm dilde, bu konuda yalnızca yedi sözcük vardır:                   le bail :  kira                       –              les baux : kiralar
                   le corail : mercan              –              les coraux : mercanlar
                   l’émail  (m) : mine              –             les émaux :  mineler
                   le soupirail :

bodrum penceresi –   les soupiraux : bodr. pencereleri
                   le travail : iş, çalışma        –             les travaux : işler
                   le vantail : pencere-kapı kanadı-  les vantaux :

kapı-penc. kanatları
                   le vitrail : vitray                            –  les vitraux  : vitray’lar

Özel not:  “travail” sözcüğü “travails” şeklinde

yazıldığı zaman, “nalbantların hayvanları nallamak için kullandıkları alet anlamına” gelir.
XVII.yy.’da: “Ministre de Travails” = Çalışma Bakanlığı, denirdi,  bugün ise:
                      

Ministre des Travaux” denmektedir. 

   “Çoğulları olmayan sözcükler” :
     Bunlar ya ‘fiil

mastarı” (infinitive) ya da “soyut” (mücerret-abstrait) sözcüklerdir:                    le dormir : uyku;                 la justice:  adalet;
                                            la chimie :

kimya;               l’or : altın

   “Tekilleri olmayan Sözcükler“:
     Les fiançailles (Le

fiansay) : Nişan merasimi;
     Les funérailles (Le Füneray) : Cenaze alayı

                 
                                                                     *       

*

                                                       QUATRIEME LEÇON
                                                            (Dördüncü Ders)

                                    Present Indicative of AVOIR  (Malik olmak)

                                    J’ai :  Benim var, ben malikim
                                    tu as :  Senin

var, sen maliksin
                                    il, elle a  : o: (m, f)’nun var                                    Nous avons : Bizim var, biz malikiz
                                    Vous avez  :  Sizin var, siz maliksiniz

                                    Ils, elles  ont : Onlar: (m, f. pl.)’ın

var, onlar maliktirler

                                    N e g a t i f (Olumsuz) hali yapmak için:
                                   “Süje” den sonra

<ne>, ve “fiil-verb”den sonra <pas> konur:

                                    Je n’ai pas                  –         Ben malik değilim
                                    tu n’as pas
                                    il, elle n’a pas                                    nous n’avons pas
                                    vous n’ avez pas
                                    ils, elles n’ont pas
                                            Présent Indicative of 

ETRE (Olmak)

                                        Je suis                     :  

Benim

                                        Tu es                        :    Sensin
                                        Il, elle

est               :    O'(m,f)dur

                                        Nous sommes       :    Biziz
                                       

Vous .e.tes              :    Sizsiniz

                                        Ils, elles sont        

:    Onlar(m,f)dırlar

                  
              Olumsuz yapmak için de, yine yukarda gösterildiği gibi, “ne” <süje> ile <verb” arasına ,

“pas” da “<fiil>den sonra yerleştirilir:

                                        Je ne suis pas              –       Ben değilim 
                                        Tu n’es pas
                                        Il, elle n’est pas
                                        Nous ne sommes pas
                                        Vous n’.e.tes pas
                                        Ils, elles ne son’t

pas

                    
      The Possessive Adjectives :  İYELİK

SIFATLARI

                          MASCULINE                 FEMININE                

PLURAL

                           mon   (benim)              ma                                mes
                           ton     (senin)                ta                                  tes
                           son     (onun)               

sa                                  ses                           notre  (bizim)              notre                            nos
                           votre 

(sizin)                votre                            vos
                           leur     (onların)           leur                              

leurs

                                                            VOCABULAIRE
                

affaires (f. pl.) : şeyler, işler                    aujourd’hui :  bugün
                 él.e.ve : öğrenci                                         bon : iyi
                 monsieur :

bay                                          madame : bayan

                 mademoiselle : genç kız                           la fille : kız
                 le garçon : erkek

çocuk                           autre : diğer
                 mais : fakat                                                ici : burada
                 la salle :

room                                            soeur (f) : kız kardeş
                 fr.e.re (m) : erkek kardeş                        oui : evet
                 no :

hayır                                                    dans : içinde
                 sur : üzerinde                                             sous : altında
                 voici : işte (yakın

için)                              voila : işte, orada (uzak için)
                 o.u. est? : nerede (dir)                             entre : arasında
                 devant :

önünde                                        derri.e.re : ardında
                 il y a : vardır                                              il n’ya pas :

yoktur

                 facile :  kolay                                             maintenant : şimdi
                 rencontrer : rastlamak                          

ensemble : beraber
                 raconte : anlatmak, hikaye etmek        arriver: vasıl olmak, gitmek
                 difficile : güç                     %C

Roman Dilleri II : LATİNCE

                          

 L A T İ N C E

                      Latince denince akla hep eski ROMA İMPARATORLUĞU gelir. O dil, Hıristiyanlık gibi oraya sanki kendi eviymiş gibi yerleştiği gibi; yüzyıllarca o lisan işlendi,

entellerin ve en büyük dini meclis ve oluşumun: Papalık resmi dili olarak değişmeden kaldığı gibi, gerek İtalya’da ve gerekse Avrupa’nın diğer ülkelerinde yeni ‘Devlet’ler kurulup kendi benliklerini ve bunun

özel bir göstergesi olan yeni resmi “dillerin” gelişimlerine karşın, Yeni Çağlara kadar ulemanın ve entellerin temel dili olarak kaldı; birçok eserler, nüfus kayıtları, doğum ve ölümler, resmi ve gayrı resmi

hükümler, o sayede kaybolmadan kilise kayıtlarında yaşadı. Bugün müzelik bir dil olmasına karşın, önünde saygı ile eğilmemiz gerekir.

                                                                          

*

                    L a t i n c e, ilk ortaya çıktığında, İtalya’da, Tiber nehrinin ağzında, küçük bir topluluğun dili idi. Güneylerinde ve doğularında FALISCAN’lar akraba bir lisanla konuşuyorlardı,

keza, SABINE’ler ve SABELLIAN’lar; Latince’nin Indo-European bir dalı olan “OSCAN”ı kullanıyorlardı fakat ileri derecede farklıydılar. Kuzey-doğu’da yerleşmiş UMRIAN’larda, kendilerine özgü bir İtalyanca

konuşuyorlardı.

                    Onlara karşın, Indo-European ve İtalyan olmayan ETRUSCAN’lar, tamamen farklı bir dil kullanıyorlardı. Yukarı-Kuzey İtalya’nın PO vadilerinde, Celtic’çe konuşan  GAUL’ler;

güneyde ve Sicilya’da, Yunanca konuşan kavimler yaşıyordu. İtalya’nın diğer bölgelerinde, artık tarihe maolmuş fakat hiçbir zaman yaşadıkları lokal’in dışına çıkıp tarihe iz bırakmamış, ‘farklı’ dil konuşan

topluluklar vardı: LIGURIAN’lar, RHAETIC’ler, VENETIC’ler, MESSAPIAN’lar ve SICEL’ler gibi.

                     Latince, ayakta kalabilnek için, en kudretli hasımları ETRUSCAN’lara karşı savaşmak zorunda

idiler. Bu kavim, tarihlerinde bir kez, Roma’yı zaptedip kendi TARQUINIAN Krallığını kurmuşlar, ama kısa bir zamanda Roma Cumhuriyeti savaşçıları atarfından silinip atılmışlardı. Bu savaşçılar, Gaul’lere ve

bizzat kendi içlerinden çıkan SABIN ve SABELLIAN kraliyet mensuplarını da kapı dışarı atma başarısını gösterebilmişlerdi. Böylece, M.Ö. III. y.y.’ın ortalarında, ROMA Cumhuriyeti, İtalya’nın geniş bir

kısmında mutlak hakimdi: Etrüsk’ler itaat altına alınmış; Umöbrian’lar ve Oscan’lar, şurada burada yaşayan Yunan grupları dostane bir ilişkiyle kontrol altına alınmıştı. Roma’nın gözü artık Akdeniz’de büyük

bir deniz kudreti ve hakimiyeti hissettiren KARTACA’ya dönüyordu.

                                                                                 *

                      Böylece, LATİN dili, M.Ö. V. y.y.’da

İtralya’ya girdiğinde, basit, kaba, askerlik ve ziraat mensuplarının ürünü, incelik, sentaks ve zengin bir vokabülerden masun bir dil görünümündeydi. Üstelik, tipik İndo-European dilini niteliyen

karmaşıklıkları da içeriyordu. Daha ziyade işlem-iş bitiren, “sosyal sonlandırmaları” iyi ifade edebilen, edat-öntakı’lardan ve sözlük düzeninden eksik; çok uzun çekimli sesli-ünlü’leri içeren harflerle

sonanmış; İngilizce’de bolca ve rahatça kullanılan -ve dili zenginleştiren- ch=ç, sh=ş, ‘joke’taki ‘j’, ‘th’ deki ‘dı’ gibi konuşmastini biçimleyen yeniliklerden uzaktı.

                    Bölüm I-Latince’de

de bahsedildiği gibi, M.Ö. V. y.y.’de, ilk Latin yazılı kemer, Praeneste yakınlarında, üzerine “Manos med fhefhaded Numasioi” kah’edilmiş ifadeyle bulunmuş, sonra da daha anlaşılır: (Manius made for

Nummerius)yazısına çevrilmişti. Dil bir kez kullanılmaya başladıktan sonra, M.Ö. III: y.y.’da SCIPIO’nun mezartaşında, oluşan düzelme ve incelme kendini gösteriyordu:
<Honc oino ploirume cosentiont

Romai dionoro optumo fuise virom Luciom Scipione>(Romalı’ların çoğu, Lucius Scopio’nun, Roma’nın ‘iyi’lerinin ‘en iyisi’ olduğunda müttefiktirler!)

                    Roma’nın Kartaca

(Carthage) ile giriştiği savaşlarda elde ettiği zaferler, Latince’nin Sicilya, Sardinya, İspanya ve Kuzey Afrika’ya ve daha nezih ve bilgili İtalyan ve Yunan şehirleri arasında daha popüler olmasına

yaradı. Yunanistan, Küçük Asya ve Balkan’ların isitilası hem daha genel, popüler, daha bütünleşmiş, zenginleşmiş klasik bir dile döndürdü. Yunanca’dan “hora” (saat), “teathrum” (tiyatro), “machine” (makine),

“cathedra” (oturacak yer), “schola” (okul), “theasaurus” (hazine); Etruscan ve Oscan’dan “wine” (şarap), “ox” (öküz), ve “wolf” (Lupus yerine- kurt) sözcükleri, günlük konuşma lisanına girerek onu

evrenselleştiridi.

                       Klasik Latince, en parlak devrini M.Ö. I. y.y.’da CAESAR, CICERO ve VIRGIL sayesinde yaşayıp, yüksek düzeyini hiç olmazsa üç yüzyıl daha sürdürdü. Artık şiirler,

felsefi düşünceler, hatta yasal ve militer terimler, yükzek sınıfın ağzında yer aldı. CAESAR’ın şu askeri bildirisi, o zamanın kültür lisanının tipik bir örneği oldu:        
                     <Gallia

(GULL) est omnist divisa in partes tres, quarum unam incolont BELGEA, aliam AQUITANI (*), tertiam, qui ipsorum lingua CELTEA, nastra GALLI appelantur!> (All Gaul-GAL’LER, üç kısma ayrılmıştır; bir kısmı

ki üstünde Belçikalı’lar yaşar; diğeri ise AQUITANIAN’lar; Üçüncüsü ise Gal’lerin, kendi SELTİK dillerini kullanan Seltik’ler “Celts” )

(*) AQUITAIN (Akitanya): Güney Fransa’da, 3. y.y.’dan sonra GUYENNE

olarak tanılan bir dükalık. Romalılar zamanında, Akitanya, Galler’in, Pirenerler ile Garonne eyaleti arasında yayılan araziye verilen isimdi. Bu arazi, M.S. 1152’de, Akiten Kraliçesi ELİZABETH’in İngilere

Kralı II. HENRY ile evlenmesiyle İngiliz himayesine geçti. Mamafih bu geniş arazi, “YÜZYIL SAVAŞLARI” (1337-1453) sonunda tekrar Fransız hakimiyetine girdi. (İ.E.)
______________

                        V.

Yüzyıldan başlayarak, başlarında “Ostrogotlar” ve “Vizigotlar”ın bulunduğu  b a r b a r l a r ı n istila ve saldırılarıyla, Roma İmparatorluğu parçalanmaya yüz tuttu. Güzelim Latince de, bundan nasibini

aldı, örnekler:
                        Anglo-Saxon’ların “wed” -evlenme-, <wedjo>ya,
                                                        “hate” -nefret- <hatjan>a,
                                                        “wise” -akıl, us- <wisa>ya,
                                         “horse-groom” -seyis- <marah-skalk>aa, sonraları “mareşal”a;
                                                        “mare”-kısrak, <kausjan>a, daha sonra Fransızca’daki:
                                                                                   

<choisir>-seçenek’e döndü.

                          Böylece, bir zamanlar, Franszıcada’ki kibar “Madam”a  ayni incelikteki “mea domina” çekirdek sözcüğünü veren Latince, klasını ve inceliğini

kaybederek, Klasik Latin’i insanlık ve tarih namına sadakatle saklıyan ve koruyan Kilise haricinde, “P r o t o – R o m a n c e”  denen avam, dejenere bir şekle döndü ve birçok kültürler gibi, zamanla eriyip

gitti. 

                      Latince, bugün “ölü dillerden biri” diye anılmasına karşın, yüzyıllarca, entel kişiler arasında, bir ayrıcalık yaratmıştı.. Buna çok düşkün olan Lord (George  Gordon) BYRON

<1788-1824>, “Peppo”sunda, bakın Latince’nin yumuşaklığı için ne diyor?
                     “I love the language, that soft bastard Latin,
                       Which melt like kisses from a female

mouth.”
                       Çevirisi:
                      “Lisanı seviyorum, şu ‘piç’ Latin’i
                       Bir kadının ağzından eriyip çıkan öpücükler gibi!”

                       Bu tür

hisler, Roma İmparatorluğunun yıkılışını izleyen karanlık günlerde, “Latince’nin nesebi -soyu, geleceği ne olacak?” anlamında, halkın zihninde bir ezgi gibi kaldı. Ama Latince’nin mirası, o gelmiş geçmiş

imparatorlukların en kudretlisinin sessiz izleyicileri olarak hemen hemen dünyanın her köşesinde, sessiz bir mabet gibi dikilmiş duruyor. Veyl göremeyene!

                        Latince öğreten “Linguaphone”

kitapçıklarından biri de LATİNCE için şöyle der: “Latin is a dead language. As dead as it can be. First, it killed the Romans, now it’s killing me.” <Latince, ‘ölü’ bir lisandır: Olabildiği kadar ölü. İlk

önce o Romalıları öldürdü,

                                                                           -2-

şimdi de beni!> Aynı kitapçık, Latince’nin ilk kez M.Ö.500 civarlarında, bir pantolon kayışının

üzerinde şu sözlerle belirmişti: “Manius made me for Numerious” <İnsan tarafından birçok kimseler için yapılmıştır!> Ama aynı dil, M.S. 1. y.y.’da, ünlü filozof ve şairler CICERO ve VERGIL(ius) ve

CEASAR’ı evlat edinen ve onun BRUTUS tarafından hançerlenmesinden sonra krallık tahtına oturan Roma’nın İlk İmparatoru AUGUSTUS devrinde “Golden Age of Latin Literature” <Latin Edebiyatı’nın Altın

Çağı> diye anılacaktır. Edgar Allan POE’nun tarihe geçen sözleri, Eski YUNANLILAR’ın ve ROMA’nın büyüklüğünü, Latince’ye atfeder. KATOLİK KİLİSE de, hem vak’anüvis olarak tarihi eserlerin korunmasında ve

gerçek insanlık tarihinin sosyal açıdan (evlenme, doğum, ölüm, bağışlar vb.) değişmez, kaybolmaz kayıtlarını muhafazasını, Latince’ye borçludur.

A L F A B E :   Latince’de, onu izleyen birçok dillerde (Örn.:

İtalyanca) olduğu gibi, 24 harf vardır:
                          A (a), ‘ae’: ‘ay’; B (be, ‘t’ or ’s’den önce: p -”urbs”<kent>, ‘örps’), C (ke: Cicero: ‘Kikero’)(ke), D (de), E (e;’ei’:’ey’; F (fe), G

’sert G’; H ‘ha’, I‘i’;     K ‘ka’; L ‘le’; M ‘me’, N ‘ne’; O ‘o’, ‘oe’: ‘0′; P ‘pe’; ‘Q‘: ‘Qu’ ile: ‘kv’; R ‘re’; S ’se’; T’te’; U ‘u’, ‘ui’:’uy’; V ‘u’ genellikle; X ‘ks’; Y ‘ü’; Z ‘ze’-çok ender

rastlanır-.

                          Görülüyor ki olmayanlar: yumuşak ’sesli-vokal’ler: i,ö,ü; sessiz:ğ.
Beş sesli-vokal’i var: a, e, i, o, u.  (y), yumuşak Latinceye giren sözcükler içinde ’sesli’ görevi

görür. Modern alfabe’lerdeki ‘w’, isim olarak iki ‘u’, ve şekil olarak iki ‘v’den ibarettir, ama Roman alfabesinde yoktur. Zihinleri karıştırabilecek diğer şey: ‘U’ ve ‘V’ nin yalnızca ‘U’ şeklinde temsil

edildiğidir. ‘Q’, yalnız yazılmaz, ‘Qu’ olarak geçer ve (k) olarak telaffuz edilir. Keza ‘c’, Türkçedeki ‘c’den farklı olarak ‘k’ gibi tellafuz edilir. Roma yazısı soldan sağadır -Etrüsk’ler tarafından bu

yöne çevrilmiştir- ve cümlelere büyük harflerle başlanmaz, her şey küçük harflerle yazılır. Diğerlerinden farklı olarak bu dilde Büyük harflerin kullanılışı, Eski Çağların sonunda ve Orta Çağlar’da görülmeye

başlanmıştır.
 
                                                                               -3-

                            Latince’de her harf okunur; “Birleşik harf’leri”n bazılarını yukarda alfabe’de

gördük, daha fazlasını ilerde sırası gelince göreceğiz, yalnız başlangıçta en önemli olan: “ae” kombinasyonunu not edelim: Ayni Latince bileşimini, İngilizce okuyacaksanız, Türkçedeki “i” gibi telaffuz

edersiniz, ama bizler bunu Latince’de görünce ‘e’ diye okuyacağız. Bu çok önemlidir, zira ‘e’ harfi, Latince’de çoklukla ‘tekil’i ‘çoğul-plural‘ yapan bir ektir. Örneğin:

A.                       NOMEN  

(isimler):              Via: Yol (f) ;                   Viae: Yollar.

                           Diğer dillerden farklı olan bir gramer yapısı da, Latince’de, cümle başlıklarında sözcüklerin (harfi tarifler,

örneğin ‘the’ vb.) taşımamasıdır.
                           Latince’de v u r g u , eğer sözcük iki heceden oluşmuşsa, stres ilk hece üzerinedir: ‘quo – ta.’ (quota). Eğer üç hece’den oluşmuşsa, ikinci hece

üzerinedir: pla – ce – bo (plasebo).
                            Latinede sözcükler, birçok diğer Roman dillerinde olduğu gibi :

1) er-erkek (masculinum),
2) dişi (femininum), ve
3) nötral (neutrum)’ durlar. 

Bunları baştan ezberlemeniz gerekir.

B.                         VERBUM   (Fiiller):        
                             Ben okulda yalnızca ‘Fransızca’yı sistematik olarak okuduğum için, gramer’ini en iyi

bildiğim dildir. Diğerlerini de okurken, öğretmenlerimiz, “basit cümle” kurgusunu öğretmeye kalktıklarında, ilk yaptıkları iş, “OLMAK” fiilini öğretmekti. Biz de aynen böyle yapacağız:
                            (Fr.:’Etre‘; İng.:‘To Be‘; Alm.:’sein‘; İtal.:’essere‘; İsp.:’estar“, Port.:’estar‘)   fiilinin çekimini yaptırmak idi. Şimdi biz bunu  L a t i n c e  için yapacağız.

                                                                           -4-
 
                   SUM  =  ESSE   :  Olmak                 A. (Preasens   –   Şimdiki zaman)

                                                                               a. <Praesens><indicative present>

                            sum     :   (ben)im                      (Cogito ergo

sum!) = “Düşünüyorum,
                            es         :   (sen)sin                       o halde varım!” – Descartes.)
                            est       :   (dır)-o-
                           

su‘mos :  (biz)iz
                            es‘tis    :  (siz)siniz
                            sunt      :  (onlar)dır
                                             
                                                                                b.  <Imperfectum><imparfait>   
                                                                                (Active Imperfect) =  Geçmişi
                                                                                                            hikaye etmek
      
                            e’ram     :  Ben -idim- 

<yapıyordum>                   
                            e’ras        : Sen -idin-
                            e’rat         : O  -idi-
                            era’mus   :  Biz -idik-
                            era’tus     :  Siz -idiniz-
                            e’rant       :  Onlar -idiler-                                     
                                                                                
                                                                                c. <future =futu’rum> =  Gelecek

                            e’ro          :  Ben -olacağım-  <yapacağım>
                            e’ris         :  Sen -olacaksın-
                            e’rit          :  O -olacak-
                            e’rimus    :  Biz -olacağız-
                            e’ritis       :  Siz -olacaksınız-
                            e’runt       : Onlar –olacaklar-

                                                                             -5-

                            İkinci önemli fiil:  HABERE :(MALİK OLMAK) tır. Bunu da  L a t i n c e  için yapalım: (Fr.:’Avoir‘;

Ing.:’To have‘; Alm.:’haben‘; İta.:’avere‘; Spa.: ’haber‘; Port.:’ter‘)

                            HABERE      : Malik Olmak

                             ha’beo           : Benim var                         

a)   Praesens (Present) :           
                             ha’bes           : Senin var                                 -şimdiki zaman-
                             ha’bet            : Onun var
                             habe’mus      : Bizim var
                             habe’tis         : Sizin var
                             ha’bent          : Onların var
                          
                             habe’bam       :  Benim -var idi-                  b)   Active Imperfect
                             habe’bas        :  Senin -var idi-                       <imparfait> =

Hikaye etmek                              habe’bat         :  Onun -var idi-
                             habeba’mus   :  Bizim -var idi-
                             habeba’tis      :  Sizin – var idi-
                             habe’bant       :  Onların -var idi-
                          
                             habe’bo          :  Benim olacak                    c)    (Future = futu’rus
                             habe’bis         :  Senin olacak                              -Gelecekte-
                             habe’bit          :  Onun olacak
                             habe’bimus   

:  Bizim olacak
                             habe’bitis       :  Sizin olacak
                             habe’bunt       :  Onların olacak
                                                                          -6-

                  Diğer dillerde (İng., Fra. etc.) olduğu gibi, LATİN’cede de, “Habere”ye
hemen hemen eşdeğer bir fiil vardır: 

(POSSE = Muktedir olmak); bunları karıştırmamalıdır; “posse”, bir “iktidar arzusudur, belirtisidir”, “habere” halihazırda elinde olan ieydir. Örneğin:
                  “Possum dicere” (Possum diçere) =

söyleyebilirim (söylemeye muktedirim!)
(Fr.:’Posséder‘; Ing.:‘To possess‘; Alm.:’Besitzen‘; İta.:’possedero’; İsp.:’poseer‘, ‘tener‘; Port.:’possuido‘)
                   Onun çekimi de şöyledir:
                            POSSE     :       Muktedir olmak               (Praesens  – Şimdiki zaman)
                                                                                             (Indicativus

Activus Praesens)
                            pos-sum     :      Ben yapabilirim
                            pos-es        :       Sen yapabilirsin
                            pos-est       :      O yapabilir
                            pos-sumus :      Biz yapabiliriz       
                            pos-estis    :       Siz yapabilirsiniz
                            pos-sunt     :      Onlar yapabilirler

Çok

kullanılan “fill”lerden bazıları :
                            parare     :  hazırlamak                             amare       :    sevmek
                            compare  :  hazırlanmak, beraber

olmak             
                            desere     :  durmak                                  portare      :    taşımak
                            ludere      :  oynamak                              

accusare   :    itham etmek
                            probare   :  onaylamak                             scribere    :    yazmak

                                                                          *

                                                                                -7-

                            Şimdi size birkaç “sıfat” (Adiectivum) verelim de, artık küçük ‘cümle’ler yapmaya başlayalım:

                            bo’na      :   iyi, bonüs                    lon’ga        :   uzun
                            mag’na   :   büyük                         no’va         :   yeni, acemi, yabancı
                            par’va     :   küçük                         ve’ra          :   doğru
                            mul’ta     :   çok                              la’ta           :   geniş
 
Örnekler:

                           Sicilia est insula                 –           Sicilya bir adadır
                           Insula est magna               –           Ada büyüktür   
                           Via longa est bona             –           Uzun sokak güzeldir
                           Viae longae sunt bonae     –           Uzun sokaklar güzeldirler
               
                                                                         *

                            Fiillerin -sözcüklerin bitiş şekillerinin- gruplanmasını, dört belirli-düzgün (regular) olanlarının çekim

ve zamana uyum şekillerini yakın gelecekte göreceğiz. Latince’de de, diğerlerinde olduğu gibi, “düzensiz (irregular) fiiller de bulunmaktadır ve bunların da başlıcalarını inceleyeceğiz.  Gramer’in

Fransızca’ya benzerliği sizleri hayrete düşürecektir. Bazı tekrarlar zaruri olacak, ama  prensip olarak, her dil’i kendi branşı altında incelemeye devam edeceğiz. İkinci kez çalışmak istediğinizde, konuları

lütfen “her dilin kendi ayrı bölümü” içinde çalışmaya devam edeceğiz; bu demektir ki, diğerlerini okuyun ya da okuyun, bir dili izliyorsanız, gelecek sefer, bir önce bıraktığınız yere dönmeniz gerekecek.

Bizim tavsiyemiz, hepsini çalışmasanız dahi, gerçek arzumuza kavuşmak için, hepsine her zaman göz atabilmek en yararlısı olacaktır.          

                             Yine, kural olarak, her ders her

dilin altına, ona özgü sözcük ya da tarihten ünlü deyim ya da mesaj’ları bilgi hazinenizi zenginleştirmek için, bazı sözcük ve deyimler ekleyeceğiz.

                                                                           -8-

Ezberlenecek sözcükler:

             agricola (m) : köylü, çiftçi                                    schola (f) : okul
                   amica (f) : kız arkadaş                                      anne (f) : mater
                       ada (f) : insula                                              baba (m) : pater
                        gül (f) : rosa                                         ana-baba (m) : parens
                   lingua (f) : dil                                                      terra (f) : 

arazi, dünya, toprak
                       filia (f) : kız çocuk                                             kardeş :  frater (m),  soror (f)

Önemli deyimler ve sözler :

.Veni, vidi, vici                  

(Sezar’ın Senato’da başarılı olduğu bir münakaşadan
                                            sonra söylediği söz: “Geldim, gördüm, yendim!”
.Sine qua non                     ”Olmazsa olmaz!” ögesi.

Özellikle yasamada, ya da
                                                  örneğin tiyatro’da: “Seyirci, tiyatronun ‘olmazsa
                                                  olmaz’ öge’sidir!”
.Ad usum

proprium             ”Kendi şahsıma mahsus; Şahsım tarafından kullanıl-
          -ad personam             mak üzere..” Özellikle bir hekim kendine bir reçete
                                            

yazarsa.
.e pluribus unum                 “Birçoklardan biri..” – Amerika Birleşik Devletleri
                                             metal paraların üzerindeki yazı.
.a.v.                                      ‘Otorize edilmiş’ (authorized version) – Bible gibi.
.”amicus Plato sed magis                ”Platon’u severim, ancak gerçeği daha çok.”
  amica est

veritas“                                                                        ARISTOTELES

                                                                            *  *  *

   
       

                                                                      -9-
        
                  N O M E N (isimleri), geçmiş derslerde,
                      a) c i n s l e r’ine (genus) göre, üçe

ayırmıştık
                            I.     ‘Erkek’  <masculinum>,
                            II.    ‘Dişi’      <femininum>,
                            III.   ‘Nötral-cinssiz” 

<neutrum>                        

                       b) s a y ı l a r’ına (numerus) göre de, ikiye ayırmıştık
                            I.     ‘Tekil’  <singularis>,
                            II.     ‘Çoğul’  <pluralis>
 
                      c) h a l l e r’ine  (casus) göre de, Türkçe dahil, hemen hemen tüm dillerde olduğu gibi (6) -altı- sınıfa ayırırız. Bunlar

çok önemlidir, zira isimler, bu ‘haller’e göre çekimlerinde farklılık kazanacaklardır.

                            I.      “Nominatif”   <nominativus> :   Y a l ı n  hali     
                           

‘Yüklem’i, ‘çekimli fiil’ olan bir tümce’de, ö z n e, kat’i olarak
<nominativus> şeklindedir. Fiil’i yapanın KİM ve yaptığı NE sorularına yanıt verir.

                            II.     “Genitif” 

<genetivus>  :  İ y e l i k  hali.
                            İsim tamlama’sının,  KİMİN? ve NEYİN? sorularına yanıt vermektedir.

                            III.     “Datif”   <dativus> : “-e-

hali” ;   KİMİN İÇİN? KİME? NEYE?    sorularına yanıt verir.

                            IV.      “Aküzatif”   <accusativus> :  “-i- hali” ;  Tümce içinde “nesne”, ‘aküzatif” halindedir, yaptığı

soruşturulur.  ?KİMİ,  ?NEYİ? sorularına yanıt verir.

                             V.       “Ablatif”  <ablativus> :  NE İLE?  sorusuna yanıt verir.    Birtakım ‘prepozisyon’ (edat)’larla

<praepositio> ile birlikte, örneğin: (in+ablativus) : NEREDE?  (in:  içinde, üzerinde, arasında) ; (cum+ablativus) : KİMİNLE? (cum: =  kum :  ile) ; (ex-ablativus) : NEREDEN? (eks: tarafından,

dışından) ; (a; ab -ablativus) : KİMİNLE, KİMİN TARAFINDAN? (a, ab : tarafından, uzağından), ek olarak, KİMDEN? KİMİN TARAFINDAN?’ ı  yanıtlar.

                             VI.      “Seslenme”

<vocalius>:  Hitap, seslenme:  e y!   o y!
                                                                 ———-
                                                                 -Devam edecek- 

Roman Dilleri: I (LATİNCE'ye kadar 'Söz'-'Yazı' Dili Gelişimi)

              R O M A N   D İ L L E R İ              
  (LATİNCE’ye kadar ‘Söz’ – ‘Yazı’ dili gelişimi)

                                                                     Ö n s ö z   

                     Ben, meslek olarak bir “dil bilimci – linguist” değilim, fakat küçük yaşlardanberi önce Fransızca’ya olan merak ve bilgim, sonra, Tıp talebeliğim yıllarında Latince ve

İtalyanca ile uğraşılarım, örneğin, Tepebaşında, eski Şehir Tiyarolarının binasının yanında ahşap bir binada “İstanbul Belediyesi Türk Musikisi Konservatuvarı”na devam ederken, sokağın karşısındaki “Casa

d’Italia”dan, “Fransızca lisanında İtalyanca dersler almak gibi!”; Amerika maceramda da İspanyolca, Arapça, Sanskritçe ve Almanca ile değişen zaman ve derinliklerde verdiğim uğraşılar, tüm bu dilleri

net (fluent) konuşup yazamamama karşın beni bir tür “dil hobicisi” yaptı. Eski Türkçe okuma yazmayı, Denizli’de lise yıllarımda (1942-45), Türkiyenin medarı iftiharı büyük hoca, Edebiyat

öğretmenimiz, folklor duayeni muhterem Prof. Dr. Şükrü Elçin’den öğrenmiş, o zaman bile yeni Türkçe’ye bazı çevirmeler yapmış ve hatta Reşat Nuri Güntekin’in “Bir Gazeteci Düşmanı”’nı sahnede oynamış -bir

yandan Goethe’nin <Hamlet>inde Fortinbras’ı canlandıran- on beş yaşında bir çocuktum. Tarih öğretmenimiz Pakize Hanım’ın, Fen kolunda olmamıza karşın, bizlerin kapıya “Tarih Kolu” diye ilan verecek

kadar derin tarih bilgisiyle yarışabilmek için, onun esas kaynak aldığı Eski Türkçe “Osmanlı Tarihi”ni yeni Türkçeye de ben -gizlice- çevirerek derslerde ‘uyanıklık” yapmayı da beceriyorduk. Daha sonraları,

büyük tarihçi rahmetli Reşat Ekrem Koçu ve Muzaffer Esen’le, İstanbul Ansiklopedisi için yaptığımız çalışmalarda, İstanbul içi mezar ve eski eser deşifraj’ı ile sanırım, bir ruh hekimi için gerektiğinden

fazlasını öğrendim. Son olarak, İstanbul’da ihtisas yıllarımda fahri asistan iken, “La Press Medicale”’den “Aylık Tıp Dergisi”ne yaptığım çevirilerle cep harçlığı temin ediyordum. Herhalde bu

yakınlıklar, Amerika’ya hiç İngilizce bilmeden gittiğim halde, kısa zamanda o lisanı da temelinden kavrayıp sırası geldiğinde ustalıkla kullanmayı bana hediye etti, o dereceye kadar ki, 1989 yılında,

American Poetry Association”ının açtığı Şiir yarışmasında, tüm Amerika’da ikinciliği kazanarak “Silver (gümüş) Poet” ilan edilmiştim. Şiirim, sekiz antolojide yayımlanmıştı.

Bugüne kadar şiir, öykü, piyes ve roman alanlarında Amerika ve İngiltere’de basılmış dört İngilizce kitabım var.

                    Peki, kendimi yeterinden fazla methettikten sonra, internetteki bu  s i t

e’min bu kısmında ne yapmak istiyorum? Plan şu: Önce, tarihsel olarak, insanoğlunda “d i l – l i s a n” denen yeti’nin nasıl geliştiğini ve “y a z ı”nın nasıl, hangi kollardan yayıldığını, sırf bilgi olsun

diye, özetle aktaracağız. Daha sonra da, hiç olmazsa beş lisanda, günlük konuşmalar, gramer’in ana hatlarını: benzerlikler ve aykırılıklar’ı açıklayan bilgiler verip, dile yatkın kardeşlerimizi hiç olmazsa

“başlangıç derecesinde” “multilingual” (çok dilci) bir kişiliğe sahip olabilmesi için yüreklendirmiş ve desteklemiş olacağız. Gayemiz, lider Türk gençlerini kültür bakımından desteklemek. Söylemeye

gerek yok ki, hiç bir zaman, maddi bir istekte bulunmayacağız.
                                                                           
                                                                           *

                                                                         -2-

Konuşmadan, ‘Dil’i Kullanmaksızın  İşlevsellikte Bulunan 
İLETİŞİM Sistemleri :

                     DİL’in, en doğal ve en etken bir iletişim sistemi olduğuna

hiç şüphe yoktur. Canlılar arasında konuşabilen yegane yaratık olan insanoğlu, -tahminlere göre- kırk bin yıldanberi, ne kadar ilkel nitelikte olursa olsun, jest, mimik, el-kol, vücut hareketlerinin de

yardımıyla, dertlerini birbirlerine anlatabilmişlerdir. “Bir mesaj vermek” için, iki insanın karşı karşıya gelmesine de gerek yoktur; örneğin, hepimizin bildiği ve başından geçtiği gibi, gündüz ya da gece,

arabanızı sürerken, öndeki sürücünün, sağa ya da sola sapacağını basit bir sinyal ile belirtmesi ne kadar kolay ve pratik bir yardımdır. Işığın sürekli yanıp sönmesi, yavaşlamak, belki de sezilen bir

tehlikeyi hasbi olarak diğer vatandaşlara da iletmek, ya da yardım istemek, veya onu geçmenize izin verdiğinin bir simgesi olarak yorumlanabilir. “Sarı” ‘yavaşlama’ ve ‘dikkat’, “kırmızı”, kat’i ‘durma’

işaretidir. ‘Yeşil’i görünce, nedense, içimizde bir rahatlama hissederiz: Sanki biri, zincirlenmiş özgürlüğümüzü bize geri veriyor gibi gelir. Ya uluslararası kabul edilmiş  y o l   i ş a r e t l e r i : 

Demiryolu kavşak geçme; Kayalardan çığ düşmesi; Yol’daki iniş ve çıkışlar; Baklava biçiminde ‘dikkat, okul!’ sinyali¸ana yoldan “cattle-sığır” geçen kırsal alan ve benzerleri gelişen toplum iletişim

psikolojisinin günlük yaşamımıza girmiş ‘gizli lisanları’dır. Örnekler daha çoğalabilir: A r a b a   p l a k a l a r ı n ı n  kimlik ve milliyet bildiren değerleri;  a s k e r i  erkanın yalnızca omuzuna

bakmakla ait olduğu düzeyi anında görebilmek ve ona göre kimin önce selam vermesi gerektiğini bildiren apuletler; erbaş’ın  k ı d e m -uzatma düzeyi etc., etc. Trafik’teki yeşil-kırmızı sabit yol ışık

sisteminin Birinci Dünya Savaşı sonunda (1918) ilk kez Romanya’da başlatıldığı söylenir.

                    İlk icat edidiği zamanlardaki kadar geniş kullanım alanı olmayan, ama günlük ‘acele’ bildirilerde,

savaşta, ölüm-kalım hallerinde çok önemli kullanılmış olan MORS (Morse) alfabesini saygıyla analım. Yalnızca ‘nokta’ (kısa) ve ‘çizgi’(uzun) darp-vuruş  –  ışık sinyalleri ile: “İmdat!” demek olan “S.O.S. =

. . .  _ _ _  . . .”, Amerikalı -telgrafı da icat eden- Samuel Finley Breese <1791-1872>’in bu dahiyane buluşu, çocukken izcilik talimlerimizde hepimizin alfabe gibi ezberden bildiği ve el

fenerleriyle oynadığımız oyunlara esas oluşturduğu gibi, bugün bile, kapalı yerlerde kalan kişilerin darp’larla duyurmaya çalıştığı ya da dağlarda, ormanlarda kaybolan kişilerin el fenerleriyle, çakmaklarla,

ateş yakarak üstünü örtüp açarak, hatta, inanması zor: kilometrelerce uzaktan bile farkedilebilecek yanmış sigara ile yer belirtmede kullanılmaktadır. Gemicilerin “bayrak konuşması” da klasik, halen

meriyette olan eski bir iletişim mod’dur.

                      Bugünkü yaşamımızda, on yıl kadar önceki yakın geçmişimizdeki -ve kısa bir süre evvel pek de sistemli olmayarak tekrar sahneye koyulan- ı ş ı k

l a r ı  (beş dakikalığına) s ö n d ü r m e  eylemi, çok uygar, anlamlı ve sosyal duygu mesaj göstergesi idi. Bugün bile evde geceleyin elektrikler kesilse, o günleri yaşayan seniyor kedilerimiz, o kadar

geçmiş yıllara karşın, gözlerini açarak pencereye bakarlar. Keşke düşkırıklıklarımızı, sosyal itirazlarımızı böyle uygar yollarla yalnızca simgelerle birbirimize anlatabilsek ve “birlik” içinde olduğumuzu

hissedebilsek. Bir ruhbilimci olarak açıkça söyleyebilirim ki, yüzyılımızda, insanlığı tehdit eden “kuş” ya da “tavuk, domuz” virüsü değil, hepsinden daha sirayi (contagious), öldürücü

(mortar) ve tamiri kabil olmayan tahripler yapan “şiddet-aggression” virüsüdür. FREUD’un zamanında, onun öğrencilerinden biri demiş, “Agresyon’unu kontrol edebilen ulus, dünyada en uygar

ulustur!”

                                                                           -3-

                      İberya yarımadası ile Afrika’yı birbirinden ayıran Cebelitarık (M.S. 711’de, geldikleri gemileri

yakan ve “Arkanız deniz, önünüz düşman, ileri!” diye tarihi komut veren, Afrika’dan İspanya’ya geçip Endülüs Emevileri saltanatını kuran Tarık-bin-Ziyyad’ın adına atfen, “Tarık dağı”)

Boğazı’nın dışındaki K a n a r y a   A d a l a r ı  yerlileri, on kilometrelik bir mesafe içinde duyurabildikleri      ı s l ı k’la birbirleriyle temasta bulunurlar. Dilciler, mamafih, bu ıslığın İspanyol

diline özgü ritim ve ‘ses tizliği’ni (pitch) içerdiğini söylerler.

                     Kuzey Amerika Yerlileri’nin bilinen iletişim sistemi,“i ş a r e t   d i l i” (sign language) olup, bu

işaretlere bir ya da iki kolun (body language) ve yüz işaretlerinin (mimicry) eklenmesiyle, saatlerce birbirleriyle konuşabilirler. Hepimizin bildiği gibi bu sistem, hemen hemen hiç

değiştirilmemiş olarak, sağır-dilsiz hastaların tedavilerinde ve onlarla iletişimde; televizyon haberlerini bu tür vatandaşlara iletmede kullanılan, çok geçerli bir haber özetleme-iletişim sistemidir. Bu gün

gibi hatırlarım, Amerika’da Çocuk Psikiyatrisi ihtisasında iken ve bu dili de öğrenmeye çalışırken, bir gün, terapi olarak, gitar çalan ve mutlu mutlu gülümseyen bir ergen kıza sormuştum: “Nasıl ve ne

hissediyorsun?”; yüzünde derin bir gülümseme, ellerini vücudunda gezdirerek şu yanıtı vermişti: “Gitar’dan çıkan sesler, parmaklarımın uçlarından tüm vücudumu ve kalbimi dolaşır, zihnime oturur!” Yahya Kemal

Beyatlı’yı nasıl anmazsınız: “İnsan alemde hayal ettiği nisbette (müddetçe?) yaşar!”

                        R o m a  İmparatorluğu zamanının popüler eğlencelerinden biri olan “Gladyatör”

oyunlarında, bu yaşam-ölüm mücadelesinin sonunda, düello’yu kazanan esir’in ya öldürülmesi ya da hür, serbest bırakılması İmparator’un el-parmak işaretine teslim edilmişti. Konuşulan dil’de, “pollice

verso!” (Lat.) “parmaklar aşağı-thumbs down” olarak geçtiği halde, eğer İmparator sağ kalan esir’in ölümünü işaretlemek istiyorsa, başparmağını yukarı kaldırırdı. Aynı şekilde, Romalılar,

kendi aralarında “alkışlama- to applaud” için “pollicem premere” (parmağı bastırmak – to press the thumb) dedikleri halde, pratikte, eller birbirleriyle çırpıştırılarak,

parmaklar şıkırdatılarak ve toga’larının (hür erkek vatandaşların sarındıkları, sağ kolun dışında tüm vücudu örten, uzun ve dikişsiz giysi) püsküllerini sallayarak ifade edilirlerdi.

                         İşaretle ‘kimlik tanımı’ ya da ‘mesaj’ vermeye, günlük yaşamımızda da, birtakım yeraltı gizli – yasadışı ya da gizli, organize, yasal tarikat veya sembolik cemiyetlerde (örneğin

Mason’lar) de rastlanmaktadır.

D İ L İ N    B A Ş L A N G I Ç L A R I

                  Ünlü dilbilimci Mario PEI, dünyaca tanınan “L i s a n’ ı n  Ö y k

ü s ü”  (The Story of Language) <Mentor Books, N.Y. 1949> adlı kitapçığında, bu konuyu, QUANTILIAN’ın (*) şu veciz sözleriyle açıyor: “Tüm Doğa’nın yaratıcısı ve yeryüzünün

kudretli mimarı olan Tanrı, insanı, diğer hayvanlardan, en ayrıcalıklı bir nitelik olan  k o n u ş m a  yetisini vermekle değerlendirdi.”

——————
(*) Marcus Fabius QUINTILIANUS :  İnsanlık tarihinin

en ünlü retoric (rhetoric: belagat-söz sanatlarını inceleyen bilgi dalı) ustalarından biri. M.S. 35 (AD) yılında Calahorra, İspanya’da doğdu; Latin diline derinden vakıftı ve meşhur eseri

Institutio Oratora”yı yazdı. Babası ilk ve en değerli öğretmeniydi. İmparator GALBA’nın tahta geçmesine çok yardımcı oldu. Hatipliğiyle Kraliçe BERENICE’ mahkemelerden kurtardı. Evli ve iki

çocuğu vardı. Roma-İtalya’da M.S. 96’da (AD) öldü.

                                                                         -4-

               İnsan’ın, konuşma yeteneğinin başlangıcının nasıl ve ne zaman

olduğunu bilmedikleri konusunda tüm dilbilimciler müttefiktirler. Geleneksel olarak, birçok ilkel kabile halklarının inancı, yukarıdaki vecizede de belirtildiği gibi, bunun, Tanrının bir hediyesi oluşudur.

On Yedinci Yüzyılda İsveç’li bir filolojist, ciddi olarak, Cennet’te konuşulan dilin İsveçce; Adem yaratıldığında Danimarka dilini, yılan’ın Fransızca konuştuğunu iddia etmişti. Türkiye’de 1934’de toplanan

bir konferans’ta (maalesef daha ayrıntılı bir bilgimiz yok!), Türkçe’nin tüm dillerin ana kaynak dili olduğu, g ü n e ş  sözcüğünün en büyülü ve çekici bir jeneratör olduğu, “Doğa’da olup biten herşeye bir

isim takma”nın konuşma’ya bir başlangıç olduğu konusu üzerinde görüş birliğine varıldığı söylenir.

               Diğer kavramlar, yarı-bilimsel olarak nitelendirilmişlerdir. DARWIN’e göre,

konuşma, bir “ağız-pantomim”inden ibaret olup ses sürecine hizmet veren organların, bilinçdışı bir ivmeyle el hareketlerini taklit eden bir dizi işleve koyulmalarının doğal bir sonucudur.

               Bugün, daha pratik esaslara dayanan  d o ğ a l   o l u ş u m l a r ı n, dilin oluşum ve gelişimini ortaya çıkardığı yolundadır. Yani, Doğa’da oluşan sesler, kendine özgü bir stil ile

yinelenmektedir.

a) “bow-wow” Kuramı :  Köpek havlar. Bu havlayış, insanın kulağını “bow-wow” olarak çınlatır; dolayısıyla, ‘köpek’in niteliği ‘bow-wow’dır. Bu açıklamaya

itiraz edilen nokta, Doğa’daki aynı sesin, farklı insanlar tarafından farklı şekilde algılanmasıdır. Örneğin bir İngiliz’in “cock-a-dooodle-doo” algısı bir Fransız’a “cocorico” ve bir

İtalyan’a ise “chicchirichi” olabilir.

b) “ding-dong” Kuramı :  Buna göre işitilen ‘ses’ ile onun ‘anlam’ı arasında mistik bir ilinti vardır. Diğer konularda olduğu

gibi, böyle mistik bir duygu, ciddi olarak bilim alanında incelenilemez.

c) “pooh-pooh” Kuramı :  Ses-lisan’ın insan üzerindeki temel etkisi, yaşamdaki sürpriz, korku, haz ya

da acı duyumlarının geriye yansımasıdır.

d) “ye-he-do” Kuramı :  Dil, insanın, yaşamın getirdiği fiziksel zorunluluklar sonucu çalışmak, birşeyler yapmak

işlevselliğinin karmaşa haline getiirdiği durumu başkalarıyla paylaşmak, üstesinden gelmek arzusunun bir sonucudur.

e) “sing-song” Kuramı :  Konuşma, herbiri ilkel ve

brbirleriyle tutarlı olmayan hareket ve davranışlar sonucu kendiliğinden oluşur.

                   Benim bir hekim, dolayısıyla bir bilim adamı olarak bu konudaki inancım, Eski Yunan bilgeleri Pythagoras,

Plato ve Stoik’çilerle hemfikir olup, -onların o zamanlar daha Darwinist’çi görüşlere sahip olamadığı- insanoğlu’nun sürekli olgunlaşma, gelişim ve değişim (evolution) süreçleri ile daha karmaşa

psikolojik ve fiziksel-genetik yetilerini kullanabilme, adeta kendi-kendini yaratabilme düzeylerine gelebildiğinin kanıtı olduğudur.

                                                                        -5-

                   Yine bana göre, eğer Psikanalitik bilgilerimiz üzerine bir k u r a m inşa etmek istersek, insanın doğal yaşaması ve hayat deneyimleri sonucu oluşan ‘banka hesabı’nın, yani “Kültürel

Bilinçaltı”ndan kaynaklanan bir çıkış noktası bulmamız ve öyle yorumlamamız gerektiğine inanmamız gerekir. Bu konudaki temel prensipleri içeren şu satırları, kendimin: “YARATICILIK ve Diğer Söyleşiler”

(Assos Yayınları, İstanbul 2004) adlı telif eserimden ödünç alıyorum (sa:315-319):

                   “H a r e k e t, kişinin tüm kimliğini (varlığının anlamını) yansıtır. Bu, kişinin hem

bilinçli ve hem de bilinçsiz düzeylerinden gelir. Psikolojik yönden, hareketlerin beş ayrı kaynaktan geldiğini kabul ederiz.
 
I.   EGO’NUN YÖNLENDİRDİĞİ BİLİNÇLİ HAREKETLER :
  
                    Bu kategori,

her bilinçli, istiyerek yapılan hareketi içerir. Hareket, yavaş ya da hızlı, ani ya da yavaş yavaş gelişerek oluşur. Bu esnada mekan, ağırlık, basınçlı dokunma, akış ve yarış yaşantıları gözlemlenir. Bu

yeti, çocuk ego’sunun gelişiminin 16-18. aylarına karşılık gelir. Bebekte, o zamanda gelişen “kendini tanımlama-taklit etme” (pretending) yeteneğinin bizlerce farkına varılması ve saptanmasıdır.

Konuşma yeteneği bir dereceye dek gelişmiş olmakla beraber, taklit, çoğu kez mim’lerle olur

II.  GÖLGE’DEN (Shadow= Sevmediğimiz, istemediğimiz tüm “kişisel bilinçdışı-personal

unconscious”): KİŞİSEL BİLİNÇÖTESİNDEN GELEN HAREKETLER

                     Bunun ayırt edilmesi zordur. Hareket, aktif bir imajinasyon olarak, sembolik bir süreçtir. Bunun kaynağı da çocuğun

gelişiminin erken yıllarında, ebeveyn-çocuk ilişkisidir. “İdiyosenkratik” (Huy, mizaç ile ilgili) dediğimiz hareketler, örneğin öfke nöbetleri (temper tantrums), ilk kez tuvalet eğitimi: 2-3 yaşlar

zamanında başgösterir, ilerde ergenliğe yaklaştıkça yinelenir.

III. KÜLTÜREL BİLİNÇALTINDAN NEDENLENEN HAREKETLER

                     PIAGET’ye göre, bu tür ‘nedenli’  d a n s   a d ı m l a r ı, “ıstırap”ın

göstergesidir. Tek bir kişinin günlük acısı, yalıtılmış bir vak’a olarak görülebilir. Ama, geniş bir perspektif’ten bakıldığında, bu kişisel yaşantı, tüm insanoğullarının milyonlarca yıl süresince çektiği

evrensel sıkıntılarla şu ya da bu şekilde ilintilidir.

                     San’atta, dinsel ritüel’lerde, filozofik konuşmalar’da ve sosyal etkileşim’de gözlemlenen “formal gesture”ların hemen

hepsi, hurafe ve masalların da kaynağı olan  k ü l t ü r e l  b i l i n ç a l t ı’ dan gelir. İnsanların vücut ifadeleri, kültürel bilinçaltı’nından, kültürel kimliklerle okunabilir. D a n s   a d ı m l a r

ı   (steps), kültürel kollektif bir göstergedir. Jean PIAGET, kültürel davranışların temellerinin erken çocukluk yıllarında başladığına inanılır. Bu inancı da, kendi kızı Lucienne’i yıllarca

bilimsel olarak gözlemleyip onun gelişmesini adım adım izlemesinden kaynaklanmaktadır.

                                                                        -6- 

                                        
IV.

EN ESKİ-İLKEL BİLİNÇALTINDAN  (Primordial Unconscious)        KAYNAKLANAN HAREKETLER

                           Bilinçaltı’nın en derin katmanlarında, insan topluluklarının en ilkel ve aşırı

duygusal durumlarını saptayabiliriz: Aşırı mutluluk, kendinden geçme (ektazi-esrime: ecstasy), çok büyük boylardaki sıkıntı ve acılar, aşağılanma, korkma ve ürkme vb. Bunlar o denli şiddetli

olabilir ki, kişisel öykü ya da kültürel değerlerinden söz bile edilmez. Hareketler, gerek kişi’de ve gerekse izleyici’de derin izlenimler bırakır.

                           Bu tür hareketlerin nicelikleri,

onların  o t o m a t i k   ve  i s t e k d ı ş ı  oluşlarıdır. Sözcüksüz olarak ifade edilen ses, genellikle fiziksel aksiyona paralel gider. Gülme, ağlama, inleme, derin derin nefes alma, hapşırma, öksürme,

hatta şaka yapma, genel görüntülerdir. Bunlar, kısa anlardan dakikalara kadar uzayabilir. Gülme, ileri geri sallanma (rocking) ve gürültülü gülme, hep izlenebilir. Kişi, belirli bir kıvanç içinde

hoplayabilir, zıplayabilir, hatta ayakları üzerine düşmekten bir haz alabilir. Bunun tersi, sıkıntı ve ağlama krizleri de izlenebilir. Uyarılma hali çok daha ilerleyerek, ‘dehşet’ (terror) haline

vardığında, artık durma zamanı gelmiştir. Bunun işaretleri de kalbin kudretli çarpması, kasların gerilim ve titremeleri, omuzların yukarı kabarmasıdır. Kişi, yaklaşmakta olan fırtınanın farkındadır.

                           Kişi, özbenliğinde (ego) bir “gerileme” (regression) sonucu bir “çözüşüm” (dissociation) ve hatta “trans” haline geçebilir ve bu ruhsal durum,

onu yakından izleyen gözleyicinin de aynı çözüşme anlarını yaşaması sonucunu getirebilir (Özdeşim, aktarım: Transference; Karşıt-aktarım: Counter-transference). O anda ‘bomboş’ bir

iç hissedilir; ayrıca, tümüyle tarif edilemeyen bir ‘keder’ ve ‘kayıp’ hissi de mevcuttur.

                           Eski devirlerde ARISTOTELES, bu tür “katarsis”i (catharsis: Başka bir nesne’ye

psişik yatırım ve sonucu oluşumlar), iki tür olarak tarif etmişti:

                      a) Temizlemek, yok etmek, paklamak (purging),
                           Bu, duyguların dışa vurulması

(discharge) ile ruhsal gerilimin sakinleşmesi esasına dayanır. Kişi, ruhunun en derin katmanlarında uyuyakalmış büyük heyecanların ifadesinden bir tür rahatlık hisseder.

                      b) Arıtmak (purification).  
                           Bunun değeri, bir tür “ego kontrolü”nün gelişiminden dolayıdır; ifade edilen hislerin getirdiği rahatlığın ötesinde,

genellikle bir “yücelme”  (sublimation) de oluşur. Bu, yüksek derecede bir savunma mekanizması olup, prensip itibariyle, zararlı olabilecek ilkel dürtülerin faydalı, estetik ve hayranlık uyandıran

değerlere dönüşümünden ibarettir. Tüm bunlar, gerçek dünyaya olan “uyum” (accomodation) ve “gerçeklik” (reality) prensiplerini çiğnemeden bir denge içinde yapılaşırsa, amaçlarına ulaşmış ve

yeni bir ‘homeostasis’=ruhsal denge kurulmuş olur.

                                                                    -7-

V.   EGO-BEN (Moi) EKSENİNDEN GELEN HAREKETLER

                         Bunların nitelikleri farklı olup, patern’lerini (kalıp) şekil bakımından ya ‘spiral’ ya da ‘geometrik’ olup, hareket eden bir vücut içersinde, sağlıklı bir beyin ekseninden,

z ı t l ı k l a r ı n   d i n a m i k   e l e m a n l a r ı n ı  devreye sokar. Örneğin dansçı, sanki emir veren bir ruh sistemi tarafından idare ediliyor gibi görünür. Bu tür hareketlerde, r i t m i k 

dalgalanmalar esastır. Bunların aşağısında ya da yukarısında, sağında ve solunda, ilerisinde ve gerisinde birbirlerine zıt ivmelerle gelen ikincil ritmik dalgalanmalar da olur. ‘Kendi-Ego’’dan kaynaklanan

hareketler, dışardan, vücut uzay içinde tüm yönlendirilmiş olarak kolayca fark edilir. ‘Torso’ (gövdenin üst kısmı) bir yöne ve hemen akabinde diğer yöne gideceği kadar gider. Her yöndeki

araştırmaların sonunda, bir “mastery=üstesinden gelme” hissi gelişerek, sanki spiral’lerle, ritmik bir harmoni içinde, etrafındaki boşluğu adeta yontarak kendine bir mekan yaratır.

                         Kendi’nin “Self” gelişiminde, bebeklik çağından itibaren geçilmesi gereken beş temel “kilometre taşı” vardır:

1) İlk GÜLÜMSEME : Ortalama 2. ay. Bu ‘başkaları’nın ilk tanım

ifadesidir.
2) İlk GÜLME : Ortalama 3. ay
3) Çevredeki NESNELERİN KAYBI ve sonra YENİDEN ORTAYA ÇIKMA. 9. ayç
4) SÖZCÜKSÜZ – Sembolik Oyun’lar. Genellikle ‘mim’ gibi olup bebek bunun farkındadır.
5) KENDİ’NİN

YAPIŞTIĞI: Elinde tuttuğu (Uroboric) hareketler; Vücudunun keşfi.”

                                                                         *

                         Peki, bunların bazılarını

biliyorduk, bazılarını öğrendik. Ne işimize yarayacaklar?
                         Hiç şüphe yok ki, insanoğlu, ister kilden yaratılsmış olsun ister maymun cinsinden “Evolution” ile gelsin,

hayvanlarla bir kıyaslama yaparsak, hayvan yavrularıyla aralarında pek benzerlikler göremiyoruz. Siz hiç gülen, ağlayan kedi ya da köpek yavrusu gördünüz mü? Bir dereceye kadar anıları, hafızaları var, ama

bilinçaltıları var ya da yok olsun, farkında değiller. Bebeklikleri çok kısa sürüyor, bacakları üzerine doğan zürafalar, filler var, annelerinden de birşeyler öğreniyorlar ama insanlar kadar birbirleriyle

ölesiye temasta ve taklitte değiller. Birçok bakımlardan genç hayvan yavrusu, insan yavrusundan daha ilerde, ama gelişim ve değişim bir sınırın ötesine geçemiyor, hayat boyu fikse-sabit olarak kalıyor. Onlar

çok daha içgüdüsel hareket ediyorlar: Açlık-tokluk ve yaşamda kalabilme temel sorunlar. Hayvanların öğrenmeleri sınırlı; insanlarda beyin hacmi zeka ve uyum sağlamada rol oynuyor, kedi-köpek-atlarda öyle

değil. Binlerce yıl evvelki mağara çizimlerine bakın, hayvanların dış şekli bile değişmemiş. Gen’leri mütasyon’a uğrayıp da değişen hayvanlar var mı? Belki var, ama insanlar onları farkedemiyor, ya da bir

insanın yaşam süresince bu değişimler göze çarpıcı bir şekilde oluşmuyor. İklim-yaşam koşulları değiştiği zaman nesilleri tamamen ortadan kalkıyor, insan ise, uyum sağlayabilme, sosyal dayanışma ile daima

değişiyor ve yeteneklerinde yüceliyorlar, hatta kendilerini aşacak bir konuma geliyorlar. DİL İÇİN GEREKEN AYGIT SİSTEMLERİ GELİŞEMEMİŞ, hem fiziksel hem ruhsal; ama, yukarıda söylendiği gibi, konuşma

sistemleri sun’i kontrolla bastırılmış çocuklar, ya da sağır dilsizler, konuşamamalarına karşın hayvanlardan çok daha yüksek bir düzeyde. Yüz yıl evvel aya gitmek ya da bilgisayar ile insan beyninin bile

anlayamayacağı derinliklerde üç boyutlu gelişimlere ulaşmak hayal ürünü idi. İnsan, somut’tan soyut’a geçebiliyor, hayallerini gerçekleştirebiliyor, sosyalizasyonu sayesinde, sulh ya da savaş, bilgileri,

yeni kazançları ve değişimleri paylaşarak daha ilerlere gidebiliyorlar. Tabii hayatın temel sırrını, yaratılış nedenimizi bilmiyoruz;  ama insan çok özel bir tür, önceden  belirli bir gen yapısına sahip ve

değişime-mütasyon’a duyarlılığı var. Bunların ötesinde diyebileceğimiz pek  çok şey yok.

                      Yine psikanalitik ‘dil’i kullanabilisek, diyebiliriz ki, insanoğlu, pek özel fiziksel ve ruhsal

bakımlardan ‘dizayn’ edilmiş çok özel bir varlık olup, hareketlilik-taklitçilik-sosyalleşme-hareket-fantazilerini gerçekleştirecek ivmelerde bulunma gibi, gen’lerinde taşıdığı ve hayatta bol bol sergileme

gösterisinde bulunduğu yaşam şekillerini, aslında, “öleceğini belirli bir yaştan sonra radikal olarak bilen yegane hayvan olması” dolayısıyla, PIAGET’nin terimleriyle “assimilation-

dissimilation” (içselleştirme, özümseme – dışsallaştırma, salgılama) ve, ARISTOTELES’in iki bin yıl evvel sezdiği “ruhunu, ölüm sıkıntısından arıtma, pürifiye etme yöntemleriyle, yani bu savunma

mekanizmalarını (defense mechanisms) kullanarak ayakta kalabilmeye, hayatına bir anlam vermeye çalışmaktadır. Sözüm ona, ‘ölmemek için sürekli olarak yeni buluşlar yaratmak” zorundadır; ölüm’ün

kendisi bile yeni bir hayat için yeni bir başlangıçtır. Maamafif, bu son ‘seçim’, onun kendi iradesinde değildir, bu yaşam mekanizma’sını başından beri kuran Büyük Varlığın, Sistem’in, Doğa’nın -ne derseniz

deyin-, “Olmazsa olmaz!” (non sine qua) prensibidir. Bu sırrın şifresini, -hiç olmazsa yaşadığımız bu hayatta- bilmiyoruz.

                                                                        *

                           S ö z s e l   i l e t i ş i m i  ebedileştiren  y a z ı   t ü r ü  iletişime geçmeden önce, el-kol-vücut ve

kaş-göz-yüz işaretlerinin, yani  j e s t’ler (gestures) hakkında da bir iki cümle söyleyelim. Bunlar, en aşağı bir milyon yıldan fazla bir zamandanberi kullanılmaktadır. Araştırmalar, bu tür

iletişim kalıplarıyla yedi yüz bin (evet, 700.000) birbirinden farklı mesaj iletilebilir olduğunu saptamıştır.  D u d a  k   o k u m a k  da bir nevi mesaj yayınlamanın yorumu sayılabilse de, dudaklar, içten

gelen sözlerin dışa yayın yapan organları yani, konuşma dilinin bir faz’ını oluşturma görevini yapıyor sayılırlar.

                            Y a z ı’nın büyüsüne girmeden önce de, sizlere, psiko-sosyal

konumlarda oldukça sık konuşulan, ama bu hususta yayımlarda net bir yorum-anlatım sunulmayan iki bilimsel-antropolojik olgu-kavram’dan söz etmek isterim.

                            FREUD‘un

parlamaya başladığı on yıllarda (1880’ler), onunla eş zaman yaşamış, HOBART adlı psikiyatrist’in kalıplaştırdığı çok önemli bir kaziye: “O n t o l o j i (ontogenesis-kişisel büyüme

ve gelişim), onun ait olduğu  f i l o g e n e s’inin (philogenesis-tür’e özgü büyüme ve gelişim) tekrarından ibarettir. Bu ne demek oluyor?

                             Bildiğimiz gibi, insanlar ve

hayvanlar, cinsel birleşme ile çoğalır ve yaşamlarını devam etirirler. Bu ya ‘direkt’ (dolaysız) temas ile ya da cinsel temsilcilerin (gamet’ler), yumurtlanmak suretiyle çevrede bir yere -genellikle

suya, balıklar gibi- ‘endirekt’ (dolaylı) şekilde tesadüfe bırakılmalarıyla temin olunmaktadır. Her halu karda, karşıt iki cinsi temsil eden ‘sperm’ ve ‘yumurta’, tek hücre olarak birleşir. Bu demektir ki,

her iki tür’de de, geleceğin yavrusu, yani “döllenmiş gamet”, t e k  h ü c r e’den ibaret bir başlangıç alır. Bu küçük yaratık, korumalı ve besleyici bir ortamda, -bilinen biyolojik isim ve fazları

atlıyorum-, birtakım biyolojik evre’lerden geçerek, “çok hücreli” bir faza girer. İnsan’ınki, çoğalmaya ve şekillenmeye başlayarak, organları ve organ sistemlerini oluşturur. Bu, “ontogenes“dir.

Büyüme aylar alır (Hayvanlarda çok daha kısa!) ve belirli bir süre sonunda, ait olduğu grubun küçük, minyatür bir temsilcisi olarak, dünyaya gelir. İnsan’dan insan, at’tan at, kediden ise yalnızca kedi

gelişir. Bu tüm temsilli gelişme, “filogenes“inin bir kanıtıdır.                  

                                                                                                                (8

Mayıs 2009)

                          Tekrar “yazı”nın tarihçesine dönersek:

                          S ü m e r   yazısı, Mezopotamya vadilerinde, M.Ö. 4000-300 yılları arasında, devlet olarak varoldukları

sürece, hatta ASUR ve BABİLLİ’ler tarafından M.Ö. 3000 yıllarında işgal edilmelerine karşın, hükümranlığını sürdürdü, sonra kayboldu. Bu istilaların yaşadığı yıllarda, M.Ö. 2000 yıllarında, Mısır ve Çin,

kendi yazılarını kullanıyorlardı. Ayni şekilde ETRÜSK’ler, GİRİTLİ’ler, İspanya-İberik Yarımadası sakinleri ve GALLİ’lerin lisanları İSA’nın doğumunda kaybolup gitmiş gibiydiler. Kuzey Amerika

‘Hintliler’inden Manhattan-Delaware ve IRAQUOIS kavimlerinin dillerinden bazı sözcükler, bu gün bile, o zamanlardan kalma sikke ve mezar taşları üzerinde okunabilmektedirler.

                          

Bugünkü dillerimizin anası olan “INDO-EUROPEAN” dilleriyle yazılmış orijinal kalıntılara rastlamak, bugün için hemen hemen imkansızdır. Sanılıyor ki, yazı’nın icadeından evvel, bu ana dil, olası, birçok

küçük yeni yerel dillere dönüştü.

                           Pratik olarak, I n d o – E u r o p e a n  ailesinin, bizlere yazılı vesikalar bırakmış üç büyük ‘kızları’ vardır. Bunlar da, tarih sırasıyla, 1)

SANSKRİT (M.Ö: 2000 yılları ve sonrası); 2) ESKİ YUNAN (M.Ö. 800 yılları ve sonrası), ve 3) LATİN (M.Ö. 500 yılları ve sonrası)dırlar.

                           Indo-European dilinin ana vatanının

Doğu’da İRAN, kuzeyde Baltık yerleşim alanları alanları olması muhtemeldir. Zaman, M.Ö. 2500 yılları; Devir: Bakır-Taş Devri. Bu dili konuşanların bildikleri ve hakkında yazdıkları konular şunlardı: Kar,

Söğüt ağacı (willow), Huş ağacı-gürgen (birch), At, Ayı, Tavşan ve Kurt; madenlerden Bakır ve Demir.

                           En eski S a n s k r i t  kayıtları, V E D İ K  İlahileri

(VEDIC Hymns: H i n d u  mezhebinin en eski kutsal kitapları: ‘Veda’lar!). HOMEROS’un bize bıraktığı hediye ise: ” I l i a d   and  O d i s s e y” : İLİAD ve ODİSE: Truva (Trojan)

Savaşlarının epiğidir ki, bugün bile bizleri heyecanlandırmaktadır.

                           L a t i n  (Roman’ca-) kayıtları ise, en çok bilimsel ve kesiksizi olup, çok zengin edebei-felsefi kişilikleri ve

onların eserlerini içermektedir. LATİNCE, M.Ö. 500’den  başlayarak Roma İmparatorluğunun sonuna, hatta İlk Çağların ömrü boyunca ve sonraları -hiç olmazsa akademik merkezlerde ve tabiatıyla Roma Kilisesinde-

yaşar. FRANSIZCA varlığını M.S. 842 yılında, İSPANYOLCA M.S. 950 ve İTALYANCA M.S. 960 yılında varlıklarını resmen tescil ederler.

                           Anglo-Saxon’lar ve ESKİ İNGİLİZCE,

synonymous – eşanlamlı” dırlar. Anglo-Saxon Period, xıı. yy.’da, “Orta İngilizce Devri” (Middle English Period) başlayaıncaya kadar devam etti. MODERN İNGİLİZCE ise, aşağı yukarı

1400 yıllarında başladı. Aynı klasman, aşağı yukarı, “Eski, Orta ve Yeni ALMANCA” devirlerine de uygulanabilir. Hayret uyandıracak gerçek şudur ki, xvı. y.y. İngilizcesi’nin, yani William SHAKESPEARE

devrinin lisanının, bugün hemen hemen tüm dünya tarafından -en aşağı iki milyarlık bir nüfus kitlesi, değişik niteliklerde- kullanılmasına karşın, o zamanlar yalnızca beş milyon konuşanı vardı. Bu da,

Almanca, Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca konuşanların toplamından daha azdı.

                            Bugün modern dillerde konuşulan bazı sözcükler, d o l a y s ı z   olarak, eski: pre-klasik devirdeki

lisandaki sözcükleri anımsatmakla beraber, sayısal ve göreceli olarak azdırlar. Örnekler:
                             Şarap: “wine“, Lat. ve Etrüsk dillerinde: “vinum” idi.
                             Ev terlikleri: “mules“, eski Sümerli’lerde: “mulus” idi.
                             Sakız:”gum“, Eski Mısırlılar’da: “qmit“, Eski

Yunanlılar’da: “Kommi” olarak adlandırıldı, oradan da İngilizce’ye geçti.
                             Eski Yunanlılar’daki “chrisma”,  Galli’lerde ve Akitanyalı’larda (Aquitanians)

krama” oldu, en son İngilizce’de “cream” (krem) oldu.
                             Indo-European’larda “two“(iki) ve “hand” (el) biribirine katılarak, “ten” (on)

oldu.
                             İngilizce “baba” (dad) sözcüğü, diğer aile dillerinden olan GALL’ce de “tatula“, Gothic konuşmada “atta” (?baba ile ?atta’ya gidilir?), Welsh’lerde

tad“, Rusça’da “otyets” ve İtalyan diyaleğinde “tata” idi.

                             Görülüyor ki, “konuşmanın başlangıcı”nı tümüyle kavrayabilmek için, en eski tarihsel kayıt

ve antropolojik gerçekleri yakından ve derinden incelemek gelecektir; lakin, en iyi koşullarda bile, bu gerçek bir bilimsel çalışma olmayabilir, zira, tüm evren hakkında pek çok şey biliyoruz, amma yaşamın

kendisi bir çok şeyleri değişime-mütasyona tabi tutmaktadır. Bir Çin atasözü bu değişimi ve tarihsel kayıtları bulmanın güçlüğünü ne nefasetle izah etmektedir: “En soluk mürekkep izi, en mükemmel

hatırlanabilen anılardan daha iyidir (muteberdir)!”
                                                             
                                                                          *

                             D i l – L i s a n, tamamen kişisel arzuya bağlı bir düşünce sembolüdür. Y a z m a k  ise, dil’den çok daha az arzuya bağlı bir işlevdir. Yazı yazma sistemlerinin çoğunda, sanki

seslere karşı yazının karakteri seslere yanıt verir. Bir yazma sistemi, ‘sembol’ün sembolü’ sayılabilir; örneğin bir çek, kağıt paranın sembolü olduğu gibi, aynı zamanda altın’ın da sembolü olabileceği

varsayılabilir. Çok ilerlemiş sistemlerde, yazının sembolik karakteri kısmen kaybolmuştur; daha ilkel sosyal etkileşimde, aracı konuşma dili kullanılmadığından, yazı karakteri ‘ses’ten ziyade bir “düşünce

kavramı” sembolüdür. Aynı şekilde, ilkel kavimlerde konuşma dili yazılmadığı için, konuşulan sözcükler, birçok diyalektler halinde, değişik biçimlerde ve özellikle standart sayılabilecek bir şekilden uzak,

süratle değişen ve dalgalanan bir form halinde sergilenirler. Yazının yapısında mevcut olan ‘fikirsel’ (ideografik) sistem, konuşma sistemini biçimlendirmek yönünden hemen hemen hiç etken değildir.

                    Birçok kimse, kullandıkları dil ya da yazı’larının ulvi=ulu bir başlangıcı olduğuna inanır. SANSKRİT alfabenin ismi: Devanagari : Tanrıların Kenti idi. Eski MISIRLILARIN

ünlü Hieroglyphs‘leri de, “Tılsımlı Taş Yazıları” anlamına gelir ki, genellikle ahali, taşlar yerine papirus’u yeğlerlerdi. Bunlardan bazıları “kahramanlık menkıbeleri”, bazıları “sihir ve

büyü” bazıları ise “resmi evrak” idi. Halkın inancı şu idi ki, “erdem Tanrısı THOTH“, bu yazıların süpervizörü idi. “Yazma” sözcüğünün karşılığı “ndw-ntr” = ‘Tanrıların

konuşması’ idi. ASURLULAR, NEHO ismindeki tanrılarının insanları etkileyen, hareketlerini yönlendiren, dolayısıyla kaderlerini tayin ettiren bir kudrete sahip olduğuna inanıyorlardı. Dalgalı

hareketler, ‘kama’ şeklindeki (wedge) yaş, killi yazı taşlarına bastırılarak, mitik bir şekilde, insanların niyetlerini, motivasyonlarını belli ederek, onların kontrollerini sağlıyordu.

                     Bu pratik, Sumer’liler, Asur’lular, Babil’liler ve Pers’ler tarafından Mezopotamya yöresinde, M.Ö. 4000 yıllarından, Hz. İsa’nın doğumuna kadar devam etti. MAYA’lar da, yazılarını   i t

z a m n a  adını verdikleri en önemli ‘ulu’larına (deity) ithaf ederlerdi.
                          JAPON’lar, tarih-öncesi, gizemli ama hala kayıp olan yazılarını “kami no moji“: ‘ulvi

karakterler’ ile şereflendirmişlerdir.

                          Eski MISIRLILAR, ASUR ve BABİLLİ’ler, bugünkü ÇİNLİ’lerin yazı stil’leri, temelde terü pak ve sade resimlere dayanıyordu. Böyle bir çizi

(pictograph), basitçe, daha aşağı sosyal yaşam tarzları olan Amerikalı ‘Hintli’lerin ve Avusturalyalı Yerlilerin (Aborigins) yaptıkları gibi, mutlak surette bir ağaç, balık, ağaç ya da

insanı tasviri içerirdi. Eğer sürekli bir düşünce ya da olayı tasvir etmek isteselerdi, ‘güneş’ ya da ‘ay’ resmini eklerlerdi.
                          Mamafih bu uluslar, zaman geçtikçe, kullandıkları

sembolizmin düşünce ve duygulara hitap etmekte çok sınırlı ve yetersiz olduğunun farkına varıp, daha karmaşa resim kombinasyonları: “ideographs” geliştirdiler. Örneğin eğer ‘doğu’yu ifade

edeceklerse, güneşi ağaçların ardından yükselttiler. Güneş ve ay birlikte resmedilmişlerse, bu, “ışık” yerine geçiyordu. ‘Gözyaşı’ için bir ‘göz’ resmi ve yanına ‘su’ koymak gerekiyordu. ‘Kadın ve çocuk’

birlikte, “iyi”yi temsil ediyordu. “Yeşil” ve “yıl”, beraberce “gençlik” demekti. ‘Erdem’, ‘inanç-dua’ ve ‘dindarca davranış-saygı’ “piety“; “temperance= itidal, ılımlılık” ve “adalet,

hakkaniyet=justice” ile temsil edilirdi. Doğal olarak, bunların anlaşılmaları, görme yetisine ve duygulara hitap ettiğinden daha kolay oluyordu. Bugün bile, $10.oo işareti, hangi dilde olursa olsun,

“ten” ya da “diez” dolar(s) olarak çok kolaylıkla ifade edilir ve anlaşılabilir.

                         MISIRLI’larda ‘güneş’ için sembol, basitçe bir güneş resmi idi. Bu zamanla yavaş yavaş

değişti. Güneş tanrısı “Ra” ya da “Re” idi. Bir hiyeroğlif içinde bir ‘güneş’ resmi görüldüğünde, bu, güneş’in kendisi olabileceği gibi, daha karmaşa bir şekilde, “re” hecesini de

simgeleyebileceğini de düşünmemiz gerekecektir. Elini ağzına götüren bir insan, “yemeği” kastetmektedir.  Ansiklopedilerin de bollukla sergiledikleri gibi, kullanılan işaret sayısının iki bin civarında

kaldığını biliyoruz. İ.S. 2. ve 3. yüzyıllarda Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla, Eski Mısır Dini (Çok tanrılı) ile birlikte önemini kaybetti. En son, İ.S. 394 tarihli yazılmış bir kitabe bulunmuştur.

                         Hiyeroğliflerin çözümü ise modern dünyanın ilgisini sürekli olarak çekmiştir. İlk girişim, 1600 yıllarında Alman bilgin Athanasius Kircher tarafından yapıldı ki o

yalnızca tek bir simgeyi tanımlayabildi. 1799’da “Rosetta Taşı”nın üstünde ‘hiyeroğlif’, ‘demotik yazı’ <‘Halkla ilgili, halka ait” anlamında; eski Mısır’da İ.Ö. 500 – İ.S. 5. y.y. arasında,

hiyeroğliften farklı, çağdaş Yunancaya benzer bir yazı türü> ve ‘Yunan alfabesi’ olmak üzere üç ayrıyla yazılmış bir metin vardı. Fransız bilgin A.I. Silvestre de Sasy ve İsveçli diplomat

J.D. Akerblad demotik metinde bir kaç motifi çözebildiler. Thomas Young isimli bir İngiliz de beş hiyeroğlifi doğru olarak tanımladı; zafer, Yunanca ve Latince’den başka beş

doğu dilini de hatmeden dilbilimci, 16 yaşındaki bir Fransız: Jean-Françoise CHAMPOLLION‘a aittir. Ondan sonra şifre tümüyle çözüldü.

                         Nihayet

FENİKELİLER ve MUSEVİLER, fonetik değer içeren tek hece ya da harflerle, “ideographic connatations” (düşünce bazlı çağrışımlar) sisteminden, “phonetic” (seslendirilebilen) bir alfabe

sistemine geçebildiler. A l f a b e sözcüğü (Alphabet), S e m i t i k (Sami dilinden-İbranice) alfabenin ilk iki sözcüğünden: ‘aleph‘ ve ‘beth‘ gelir. ‘Aleph‘,

anlam itibariyle ‘öküz’ (ox) demektir. Öküz resminin aynen ona benzediğini iddia revaçtaydı. ‘Beth‘ ise, <Beth Israel Temple, Hospital vb.>’de kullanıldığı gibi, ‘ev’

(house) demektir. İbrani alfabesinde, tüm Semitik harflerin resimsel imgeleri vardır. Bu yeni sistem böylece, yerleşmiş nesne ya da fikirleri temsilden ziyade, “ses”lerin yerine geçmeye başladı.

Eski Yunan efsanesi “Thebes’li CADMUS‘un, alfabeyi, İsa’dan önce 1500 yılları civarında Yunan topraklarına getirdiğini müjdeler. Bu figürler önce “Etruscan” (Etrüsk stilinde), sonra

da tüm Batı’lı uygarlıkların kullandığı ROMAN (Roma stili) alfabe şekline dönüştü.

                       Eski Yunan alfabesinin başka bir değişik (variant) şekli, G o t’lar tarafından, 4. yy.’da,

bişop WOLFILA’nın mahremiyetine verilmişti; ama bu gayret ve gizem uzun sürmedi; Got’lar (Vizigot’lar), kısa bir zamanda Roma İmparatorluğu tarafından yenilip yutuluverdiler.

                       Aynı alfabe’nin bir diğer versiyonu, İstanbul (Constantinopolis) şehrinin iki bişobu olan CYRIL ve METHODIOS tarafından, ıx. y.y.’da, Hıristiyanlığı kabul ettirdikleri

Sırp’lara uygulanmaya başlamıştı. Tabii ki, Slav sözcüklerinin bir kısmı Yunanca’da mevcut değildi; sonuç olarak, Eski Yunan alfabesini kaydırabildikleri kadar Sırplara kaydırmaya çalışırken bir iki Musevi

karakter’ini de onlara katıştırdılar, gerektiğinde yenilerini de icat ettiler. Sonuç:
“Doğu” Kilisesi’ni izleyen S l a v i k  uluslar, yani “Rus”lar, “Ukrayna”lılar, “Sırp”lar ve “Bulgar”lar, bugün

Cyrilic Alphabet” denilen karakterleri pratiğe başladı. Hıristiyanlığın “Batı” modelini kabul eden “Hırvat”lar (Croats), “Leh”ler, “Check”ler, “Slovak”lar, “Slovya”lılar

(Slovenes), Batı Roma Alfabesini adopte ettiler.              

                       R o m a   A l f a b e s i’nin de  uzun ve bir az da entrikalı olarak geliştiğini not edelim. Bugün, büyük

harflerlee, örneğin A,B,C,D… vb ile genelleşmiş yeni alfabe, ilk ana hamlesini “çabuk yazma” nedeni ile kullanılmaya başlandı. Böylece, bugün elimizde var olan bol ve çeşitli  e l – y a z ı s ı, bu

gayretin bir sonucudur. Roma Alfabesinin türlü harflerinin temeli, İRLANDALI’lardan ve ALMAN GOTİK <Gothic=Got’lara ait mimari tarzı: Destekli tonozlar, sivri kemerler, küme halinde

sütunlu bina tarzı> Doğu GERMAN-Germanic dil grubundan, piskopos WULFILA tarafından ıv. y.y.’da yapılmış bir İncil çevirisiyle tanınan, kaybolmuş bir dil> tarz karakter’lerden geldi. ıx. y.y.’da, ilk

olarak İmparator ‘Great’ CHARLEMAGNE (742-814), dilde yavaş yavaş olagelen transformasyondan belki bilinçsiz, ölümünden bir yıl evvel, çıkardığı fermanla, papaz ve bişop’ların, dini bildiri vb. günlük

faaliyetlerinde, çok daha doğru, gramatik bir Latince kullanımı hususunda zorladı, yani “Lingua Latina” -classica- üzerinde ısrar etti; maamafih, aynı yıl (813), bir fermanla, günlük konuşulan ve

yazılan dilin “Lingua Romana Rustica“ya dönmesini emretti. . Bu, daha ‘rüstik’ (Köylülerin, kır hayatı yaşayanların dili gibi sade ve temiz; “Romance (*): aşk, meşk değil, “Eski Ana

Latinceye sadık kalsın kalmasın, Latinceye benzer” anlamında bir deklarasyon idi. Bunun resmi ilk örneği, 842’de, STRASBOURG ANDLAŞMASI’nda, kendi seceresinden iki kişinin, askeri birlikler önünde, “dostane

ant’laşması”nın bundan böyle genelge olacağı pratiğe konmuş oldu.

                  Charlemagne’ın and’laşmasında, önceki yüzyıllardan farklı olarak şu değişimler oluştu: Latin sözcüklerinde hemen hemen

genellikle klasik olarak biten “-us”, yalnızca “s) olarak kaldı; “ı-o-um”la biten tümceler tümüyle ortadan kalktı. Bu ve benzer gramer değişimleriyle, ıx. ve xıv. yüzyıllar arasında dil yavaş yavaş bugünkü

modern Franszıcaya dönüştü.

 (*)  ‘Romance‘ sözcüğü, Latince ‘romanic loqui‘den gelir; ‘Roman usulü konuşmak’ <to speak in Roman fashion> demektir.) Zaten, 9.

yy.’ın sonlarından başlayarak 11. y.y.’ın ortalarına kadar, eski, natürel Fransız dili edebi alanı istila etmeye başladı. )

                    R o m a n (s) dilleri: Latince, Fransızca, İspanyolca,

Portekizce, İtalyanca ve
Rumanyacadan ibarettirler. Bunlar, kendilerine çok yakın olan ve milli olmayan: Provençal, Catalan, Sardinian ve İsviçre’nin Rumansch lehçelerini de içerirler. LATİNCE, iki eski

‘akrabası’nı da içerir: OSCAN ve UMBRIAN. Latince, bunları da içererek, “Indo-European” dillerinin ITALYANCA branşını oluşturdu. Amma, ‘Oscan’ ve ‘Umbrian’, Roman dillerinin büyümesi ve gelişmesi süresince

arada eriyip gittiler. Bugün merkezi SARDINIA’da kullanılan <Logudorese>, eskiden kullanılan Roman(s) Dillerine en yakın olanıdır. Bu dile, yanlış olarak, ‘Rumanian’lar ve -İsviçreli

‘Rumansch’lar tarafından sahip çıkılmıştır. ROMANYA, beşinci y.y.’da, eski Roma İmparatorluğunda kullanılan dili tarif ve tavsif eden bir terimden başka bir şey değildi. Bugünkü R o m a n y a’ya gelince,

bynlar, Latince konuşan kardeşlerinden ayrılıp, batıya göç edip, Slav’ların Balkanları istila ettikleri kimselrin bulunduğu -sonradan kurdukları- devlettir. Orada Romanyalı’ların kullandıkları dil, gerçekten

de hala Eski Latin’in’den üretilmiş, TRAJAN’ın lejyonerleri tarafından M.S. 100 yılları civarında Dacia kenti ve civarına getirilmiş ve fakat, pek çok slavik sözcüklerle karışmış ve eski kimliğini kaybetmiş,

farklı bir stil kazanmış farklı ve yeni bir dildir.

                   Evet, sanırım klasik Latince’nin Gotik etkisi altında kaldığından bahsediyorduk.  Bu etki altında, “Carolingian” yazı

tarzı ön plana çıktı: Koyu siyah (bold) renk, İngiliz dilinde 16. y.y.’a dek kullanıldı; sonra da bu zarif ve gösterişli harfler, Latin’cenin gösterişsiz, düz çizgili şekillerine yerini bıraktı. Bazı

İskandinavya ülkeleri xıx. y.y.’a kadar, önce geniş anlamda, sonraları da yer yer, bunları sürekli olarak kullanmaya devam etti.

                                                                       *

                          F e n i k e l i’lerin ve İ B R A N İ’lerin ebeveyn  s e m i t i k  alfabesi, Batı’nın Yunan, Roma ve Krilik (Cyrillic), plus Gotik (Gothic) alfabelerinin toplamından daha

fazla insan kitlelerine yazın iletişim karakterleri sundu. Güneye ve Doğu’ya yönelen bu yayılım, sessiz harfleri (consonants) içeren İslam ve Musevi yazılarına başlangıç verdi.

                         

Arap Yazısında (Eski Türkçe), sesliler ve bunların telaffuzu için gereken değerler, noktalar ve çizigiler halinde, sessiz harflerin altına konulmak suretiyle belirtildi. Zaman zaman bu,

tabiatıyla, bazı zorluklar sundu. Örneğin “kalp” (heart) yazılmak istendiğinde, kullanılacak olan -sessiz- harfler HRT, “ağrı, incinme” (hurt) için kullanılması gereken tümüyle aynen üç

harften ibaretti. Mamafih, eski yasıyı okuyup yazanlar bilir, sesli harfler; başta, ortada, sonda, satır çizgisinin altına konan nokta ya da küçük, kısa, uzun çizgilerle varlıklarını belli ederler. (Mesela:

Benim adımı, “İsmail” yazmak için, önce bir ‘elif’ tepeden aşağı direk gibi bir çizgi koyduğunuzdan öte, (s) harfine -ki kendisi düz, yalın bir çizgidir, başlangıcına, aşağı doğru küçük bir

tırnakçık yapıp <ki, hem ‘i’nin ve hem de ‘y’nin temsilcisidir>, (m)’yi sözcük başında kalın bir nokta olarak (Mim, Muhammed) kancalı bir şekilde ifade edebildiğiniz halde, sözcüğün ortasında, sağa

doğru ağzı açık bir (>) işareti ile ifade ettikten sonra, bunun sol ucuna yukarı doğru bir direk çıkarsınız; bu ‘Elif’tir, baştaki ayni işaretin temsil ettiği ‘i’ yerine, burada ‘a’ sesi verecektir. Son

kısım, (i), boğazın derinliğinden telaffuz edilmesi gerektiğinden, ördek kafasında benzer yarım yuvarlağı sağa doğru çizdiğinizde (ayın), bunu sola uzatarak, tersine çevrilmiş bir ‘le’, ya da düz -çizgi

üzerinde kalan bir ‘j’ ile sözcüğü esas olarak bitirirsiniz, ama yine de bu son kompozisyonun altına, “i-y”yi temsil eden ‘iki nokta’ ya da ‘kısa bir çizigi’ eklersiniz, olur biter. Kolay değil mi?

                          ERSEVİM yazmak daha kolay: Yine uzun, düz bir direk -elif-
çizecekseiniz başa, ama tepesine küçük bir virgül işareti koyacaksınız ki, ‘e’ okunsun bu elif. Sonra –

sola doğru- bir yarım yuvarlak, orta boyda ve sağa hafifçe yaslanmış, bu ‘r’, baştaki ‘Elif’le bağlantısız; ‘s’ için, yukarıda söylendiği gibi düz bir çizgi çizeceksiniz, aşağı yukarı ‘elif’in boyu kadar;

sonra bunun ucuna ‘virgülü’ ekleyeceksiniz; bu ‘v’ demektir ki arada sesli ‘e’yi atlıyorsunuz. Alta bir işaret koymaya gerek yok. Şimdi “im”i nasıl bitireceğiz? Satır çizgisinin biraz yukarısına, aşağıya

daha fazla yaslanmış ufak bir çentik ‘i-y’ yapıp, bunun sol ucunu, ‘ters çevrilmiş yedi’ şeklinde ve sola aşağıya meyilli inen kısmının yarısı çizgi-satırın yukarısında ve diğer yarısı da altında olmak

üzere, kuzey-batıdan, güney doğuya doğru, çentiği düğümler gibi yapıp, yani önce sola gidip, sonra sağa-aşağıya indireceksiniz, bu da “satır sonundaki m”, ortasındakini söylemiştik, sağa yönelmiş açık bir

üçgendi ‘m’, bazen ortada bir ‘düğüm’ de olabilir; böylece bu resim dersinden sonra koltuğunuza yaslanarak derin bir başarı “Oh!”u çekebilirsiniz.  Atatürk’e teşekkürü de unutmazsınız herhalde.
 

                                                                       

                          Hiç şüphesiz, nasıl Roman alfabe İngiliz, İrlanda, Çek ve İsveçliler arasında kendine özgü değişmelerele yayılmaya devam

etti, Arap alfabesi de, özellikle Kuran dolayısıyle, Merkezi Afrika’da: Fula, Heusa ve Swahili’de; Doğu Hint Adaları’ndaki (East Indies) Hollanda sömürgelerinde, Filipin’lerin Moro kısımlarında;

Hindistan’da Urdu ve Pencap (Punjabie); İran’da Pers’te; Gerek Türkiye Anayurdunda ve gerekse Eski Sovyet İmparatorluğunun himayesinde kalmış çeşitli Türk topluluklarında Arap harflerinin şu ya da

bu şekillerde kullanılması gerçekleşti ve hala da devam ediyor.

                          A r a p  ve  M u s e v i  yazılarının sağdan sola seyirleri (Orijinal olarak alındıkları FENİKE yazısı gibi!),

başlıbaşına bir özelliktir. Bunun tamamen tersi olan ‘Batı’ yazısı, soldan sağa gitmekle Doğu’nun tam zıddı gibi görünürse de, birtakım ara form’lar zihinleri karıştırmaktadır.  HOMEROS zamanında, Eski

Yunanistan’da, “b o u s t r o p h e d o n” (öküzün harman sürdüğü gibi) denilen ara bir tip, buna en güzel örnektir. Bu stil’de, önce, soldan sağa gideceksin, ikinci satırı, birincinin hemen bitimindeb

başlayarak sağdan sola, üçüncü sırada yine soldan sağa yazacaksın. Özellikle gözler için çok natürel ve rahat gibi görülen bu tarzın niye daha fazla benimsenmediği, dil gelişiminin çözülmemiş sırlarından

biridir.

                           S t e n e o ğ r a f i (Eski Yunanca’da: ‘dur – yazma’)  <shorthand> benim çocukluğumda (1930’lar ve ’40’lar) sekreterlerin (katibe), özellikle mahkemelerde

ve her tür görüşme-mülakat’ta, çabuk konuşan, üniversitede ders veren kişilerin söylediklerini kaçırmadan not etmede çok önemli pratik bir değeri vardı ve sanki ikinci bir dil ayrıcalığını ve özelliğini

haizdi. Bugün, son otuz yıldanberi iletişim tekniklerinin akıl almaz süratle gelişimi ve her tür ekonomik klas tarafından kullanılabilir bir hale gelmesi, steno’yu unutturdu.

                           Z a m

a n’ın, ekonomik ve sosyal gelişim ve iletişim-seyahat-küreselleşme zorunlulukların da katkılarıyla, dil’de, tarihte olduğundan çok daha hızlı gelişim ve değişim kaydediliyor. Cumhuriyet’ten evvel yazı

stili, dolayısıyla sözcükler, bir sürü Arapça ve Farsça eşdeşleriyle doluydu. Bugün ise, başta İngilizce olmak üzere, Fransızca, İspanyolca, Almanca, İtalyanca günlük yaşamda kullanılan yemek isimleri ve

tarifleri, giysi çeşitleri, basit konuşum iletişimi sözcük hazinelerimizi dolduruyor. Bugünlerde Dil Kurumu tarafından yayımlanmış resmi ve ciddi bir çalışmanın olup olmadığını bilmiyorum; ama 1949’larda,

PEI, kitabında, bize bazı genel istatistikler sunmuş:
                           Türkiye’de konuşulan 551 Türkçe sözcüğün yalnızca 251’i Ana Türkçe ile ilintili olup, 235’i Arabik, 51’i Pers ve 14’ü Roman

dillerinden alınma bulunmuş. Bugün için, benim tahminim, yüzde on-on beşi’nin İngilizce, Kürt dilinin yüzde on ve Arabik, Alman İspanyol, İtalyan dil ve sözcüklerinin yüze beş ile on, ve Japonca, Urdu’ca ve

Afrika dillerinin de yüzde sıfır ile beş arasında biryerlerde olabileceğidir: Bu hem yazı dili ve hem de konuşma dili için geçerli sayılabilir sanırım.

                           Böylece, şimdiye kadar,

üstünde yaşadığımız dünyada, en önemli iletişim aracı olan  d i l l e r i n  gelişim ve dağılımı konusunda, pek çok detayı bilerek ihmal ederek, tarihsel bir gezi yaptık. Gözlemlediğimiz gerçek şu ki, 18.

y.y.’da şiddetlenen “Milliyetçilik”, “Özgürlük” hareketleri, bugün de, farklı diversiyonlarda da olsa, devam ediyor. D i l, tarihsel ve kadersel birliğini belirli bir jeografik alanda sürdürmeye çalışarak,

belirli bir isim altında bağımsız yaşayan -ve yaşamaya savaşan- toplumların, yani  m i l l e t l e r i n, çok gelişmiş ve yaygınlaşmış enternasyonal dil kullanılımına karşın, hala bir ulusun kimliğinin çok

önemli bir niteliğini simgeliyor.

                           Rönesans’tan sonra, bilimin ve seyahat tekniklerinin yaygınlaşması ve mükemmelleşmeleriyle, Siyasi güçler tüm varlıklarını dünya yüzeyine

yaymışlardı. Çocukken, hatırlarım, “Güneşin batmadığı İspanyol İmparatorluğu”, İngiliz ve Hollanda, Fransa, İtalya sömürgeleri, bilgi yarışmalarımızın ana materyalleri idi. Tılsımlı sözcük ‘Militer Kudret’

idi. Şimdiki tılsımlı sözcük “Ekonomi”. Milletler ve Devletler bir gün gelip kardeşçe sulh ve refah içinde yaşayacaklar ve “Esperanto” gibi bir dili hep birlikte kullanacaklar mı bilmiyoruz.

Halihazırda gençler, Oscar Wilde‘ın geçen asır söylediği, “Bir insan kaç lisan biliyorsa, o kadar kere insandır!” sözünü geçerli olarak kullanmakta ve dilleri öğrenmektedir. Ne güzel şey.

Yabancı bir ülkede seyahat ederken, yarım yamalak da olsa, yerli lisanla soracağınız bir soru ya da konuşmaya katılmanız, ne farklı bir empati yaratıyor değil mi. Yabancı dil, en büyük zenginliktir, çünkü

esasında o ‘yabancı’ değil, 40,000 yıllık toplum tarihi olan insanın, işaretlerden, mimiklerden, jest’lerden başlayıp duygularını, heyecanlarını, fikirlerini anlatmaya kadir olmuş varlıkların ‘aynı’ aleti

kullanma yetisidir. Keşke gözlerimizle konuşabilmeyi becerebilseydik!…

                                               D İ L İ   O L U Ş T U R A N   Ö Ğ E ‘ LER

                        Genellikle, d i l –  l

i s a n  nedir? diye bir soru sorulduğunda, bazıları, “…Bir seri insan organları tarafından çıkarılan bir dizi sesler…” olarak nitelendirir. Bazıları da, daha bilimsel olarak, “… sesin, anlamlı olarak

yarattığı bir iletişim aracıdır…” diyebilir. ‘Gramerciler’ için dil, …“bir seri şekiller, temel ‘kök’ler ve düzenli tekrarlayan ‘son’lar…” olabilir.

                         S e s’ ler, yalnız başına bir

“dil” yapılandırmaya yetmez.  A n l a m l ı  olmak, dil ve sesi kullanmadan da şu ya da bu şekilde düzenlenebilir. Demek ki, yalnız başına,o da yetersiz kalıyor. İlkel toplumlar ne şekilde konuşurlarsa

konuşsunlar, onların tümceleri sistematik bir gramerden yoksundular.

                         İnsanın ses çıkaran organları, bu işlevi yaptıktan sonra, ürün, diğer bir varlığın duyu organları (işitme)

reseptörleri tarafından alınır, tıpkı telefon, telgraf gibi. Y a z ı  dediğimiz şey de, “konuşma” dediğimiz fonksiyonun ortak bir üyesidir. Sesler, bazı fikir ve düşünceleri yansıtan sembollerle ifade

edilmişlerdir; onlar da, mamafih, başka bir duyu organı (görme) tarafından alınırlar. Hiç şüphe yok ki, bu sonuncu örnekler, olayları mekanik bir şekilde yapılandırıyor. Belki de, en başta yaptığımız

tarifleri, özel şekillerde sınırlandırmamız gerekecek; zira, aynı alıcılar, diğer insanlar -ya da yaratıcılar- tarafından, hiç bir şey ifade etmeyen görsel ya da işitsel sinyalleri alabilir ama bizler

bunlara “dil” diyemeyeceğiz, çünkü alıntılar, içlerinde anlamlı bir mesaj olmayan, sadece mekanik bir takım izlenimler olarak kalacaklardır.
                          Peki, herhangi bir “iletişim”

malzemesinin, “olmazsa olmaz” <sine qua non> temel öğeleri neler olmalıdır?

                                                                             -17-

                          S Ö Z C Ü K  (Word)

. Sözcük, ‘dil’in gerçekten en temel öğesidir.
                          Sözcük,(harflerin sembolize ettiği) birtakım seslerden oluşmuştur:
                       <The spoken word is the foundation of all

language! -Lingaphone motto->
                        (Konuşulan sözcük, tüm lisan’ın temelidir. -Lingafon motto’su.)  ama onların da bir “anlam” ifade etmek gayesiyle, belirli bir “dizi” halinde

sokulmaları gerekecektir.

                        Diğer yandan, ‘sözcük’ de, yalnız başına sınırlı bir anlam-tarif-tasvir’in ötesinde, pek bir şey ifade etmeyebilir. Örneğin, “çocuk” dediğimizde, herkesin

aklında, ‘herhangi’ bir çocuğun ‘genel nitelikleri’: ufak ya da büyük, zayıf ya da iri, oturan ya da oynayan veya uyuyan küçük, canlı bir varlık olarak bir imge oluşabilir. Amma, “Zavallı çocuk… Yağan karın

altında, paltosuz ve fotinsiz, kaldırımın kenarına oturmuş, parmaklarını onun kenarından akan sulara batırmış, fütursuzca, taştan bir heykel gibi duruyordu..” dediğimizde, sınırları çok daha geniş, hemen

herkesi derin (ve farklı) boyutlarda düşünmeye sevkedecek bir panaroma çizmiş oluyoruz. Bu işi yaparken, farkında olayım ya da olmayayım, dilin dil olması için gerektirdiği öğe ve yöntemlerden dördünü birden

infaz etmiş olmaktayım. Nedir bunlar?

                              I.  S E S  (Söyleyeceğime yazmış olsaydım: Y A Z I),     II.  S Ö Z C Ü K,  III.   T Ü M C E L E R  ,ve, IV.   G R A M A T İ K  Ş E K İ L !
                              < Who climbs the grammar tree, distinctly knows, Where noun and verb and participle grows. DRYDEN.>
                               (Gramer ağacına

tırmanan kimse emin olarak bilir ki,
                                 İsim, Fiil ve Ortaç -sıfat fiil- nerede büyür.)
                              <The minimum grammar is no grammar at all!>
                                                                                                                            Guiseppe PEANO.)
                                (En az gramer, gramer hiç yok

demektir!
                                V.  Tüm bunların üstüne eklenebilecek, değerli ve soyut bir öğe de:                                       A N L A M’dır.
                                Benim

yaptığım; ses, sözcük ve tümceleri kullanarak imgeleyebildiğim bir “anlam”ın, başka birilerine yaptığım  n a  k l i’ (transfer’i ) dir.        
                                                               
                                D i l’in terminolojisinde, bu “anlam transferi”ne  s e m a n t i k  (semantics) denir. Bu, Eski Yunanca’daki <s e m a i n o> (to mean = bir anlam

vermek)’dan gelir. Semantik olmadan gerçek dil de olmaz. Bu işlev konuşmakla, yazmakla, jest’lerle, işaretlerle, ‘anlam’ı niteleyebilecek herhangi bir şekilde hizmete sunulabilir. Başka bir açıdan, semantik,

dilin etimolojik tarifinin, “ağızdan konuşmak” olarak ifadesinden daha üstün, kapsamlı bir nitelik oluyor sayılabilir; ama bu varsayım, dilin bir “iletişim aracı” olduğunun tarifinden daha varsıl sayılamaz.

                          Yukarıda anlattıklarımızı şimdi daha kapsamlı ve kompoze bir şekilde yinelersek, insan organları tarafından alınan ‘ses’lerin, ‘anlamlı’ bir şekilde ‘nakli’nin (transfer) öğe

olduğunu gözlemlemiş oluyoruz. Dil’in en küçük ünitesi de, sözcüğün içindeki ses’lerin kendine özgü bir ‘düzen’ halinde dizilenmesi sayesinde mümkün olabilmektedir.  Bu  t e r t i p  ancak,  “Sözcükler

Lügatı” <Vocabulary> ya da “Sözcüklerin ‘anlam’larını ve  kullanılımlarını kendine amaç edinmiş” bilim dalı <Lexicology>, ve, “Söz konusu sözcüklerin alınış orijin’i ve gelişimi

ile uğraşan” e t i m o l o j i ‘yi <Etymology> içerdiği takdirde başarılı olur.

                                                                               -18-

                       T ü m c

e (cümle), sözcüklerin belirli bir düzen içinde yapılanmaları sonucu oluşur. Bu sistemin ismi de  s e n t a k s’ dır <syntax>.
                       G r a m a t i k  şekiller ya da tekil

sözcüklerin sayı, cins, zaman, aksiyon şekli vb. ifade tarzları dil’in y a p ı s a l – morfolojik <morphologic> bölümü’nün konusudur: <M o r p h e, Eski Yunan’da: şekil, biçim anlamına

gelir.>

                        Son olarak, l i s a n’da  bir “estetik” <esthetics> bulunup bulunmadığı üzerinde gereğinden fazla fikir yürütülmüştür. Gerçekten de bazı diller ince, kibar;

bazı diller ise kaba olarak nitelendirilebilir. Bu, ‘semantik’ bir problemdir.  “Kuzgun’a yavrusu şahin görünür” atasözümüz çok değerlidir bence, zira, her kültür, insan topluluklarının kendilerine özge

hazineleridir, onlara paha biçmek kimselere düşmemelidir.

                                                                     *      *  
                                                                         
                  Bu şekilde, “başlangıç” bölümümüzü bitirmiş oluyoruz. Bundan öte çalışma planımız şu olacaktır: LATİNCE’den

başlayıp, gramer’lerini, cümle teşkillerini, fiil çekimlerini, günlük konuşmaları, her altı dil’de küçük küçük dersler-bölümler halinde sahneleyeceğiz; aradaki gramer yapıları, cümle teşkilleri mümkün olduğu

kadar aynı metod’larla incelendikte sonra, mümkün olduğu kadar, 3-4-5 lisanda, tekst’leri aynı zamanda yanyana koyarak çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Ümit ederim, hep birlikte biryerlere varacağız. Bu

çalışma, hiçbirimizi bülbül gibi bir lisanı konuşturtmayabilir, ama eminim ki, eğer öğrenciyseniz ne dili öğrenirseniz öğrenin daha içgörülü (insight) ve bilgili olup o lisanı daha derinden kavrayacağınız

gibi, diğer bir lisanı da öğrenmenize çok yardımcı olacaktır. Şaşacaksınız, bir lisan, otomatik olarak yüzlerce -bedavadan- sözcük sunup sizi manen zenginleştirecektir. Bence en büyük kazanç, kültürlü,

kendisine güveni ve saygısı yerinde bir kişilik yaratması, ya da olanı geliştirmesidir. Bol şans’lar.

                      Not: İnternet Site’mde, herhangi bir konuda, belirli bir hacimden fazlasına izin

verilmediği için (Bakıyorsunuz, direkt olarak buraya yazdığınız yazı buhar olmuş! Latince’nin son kısmında öyle oldu, ara verdim o yüzden!), herbiri, karınca kararınca ROMAN DİLİ’nin bir uzantısı olan

FRANSIZCA, İSPANYOLCA, İTALYANCA, LATİNCE ve PORTEKİZCE için, eğer otomatik olarak bu bölümden gelmiyorlarsa, onların herbirine özel olarak ayrılmış, örneğin: “ROMAN DİLLERİ-Fransızca” seçeneklerini ekrana

getirmenizi rica edeceğim .                                            
                                                                                       <İsmail ERSEVİM,  12 Ağustos 2009>