Aylık arşivler: Aralık 2009

Tehlikeye Maruz Çocuklar (Agatha H. Bowley)

                                              TEHLİKEYE MARUZ ÇOCUKLAR
                                                            (Children at Risk)
                        -Bugünün Dünyasında Çocukların Temel Gereksinimleri-

                                                                         by:
                                                       Agatha H. BOWLEY

                                               İngilizce aslından çeviren:
                                                Prof.Dr. İsmail ERSEVİM

                                                                     Ö N S Ö Z

          Dr. Bowley bu kitabı, onun, çocuklar, ebeveynler ve okullarla süregelen uzun ve derin yaşantıları sonucu yazdı. Eser, geniş bir alanı kapsıyor ve çocukların gereksininim ve bakımları konularında geniş bir tablo sergiliyor. Herhangi bir okuyucu, özellikle bir ebeveyn, bu kitabın içinde düşünceleri besleyen bol bir materyal bulacaktır. Kendilerini sosyal hizmetlere, gençlerle çalışmaya ya da eğitime vermiş kimseler ise; onda, yakından bildikleri birçok durumları tanımlayacaklar ve Dr. Bowley’nin çalışmalarından yararlanarak kendilerininkileri pekiştirme erdemini göstereceklerdir.

                                                                                               Lincoln Bişob’u Simon
                                                                                               Lincoln, İngiltere

          İÇİNDEKİLER :

1.   Çocukların Temel Gereksinimleri;

2.   A i l e H a y a t ı :
     . Ebeveynlerin gerektiği kadar olgun olmamaları;
     . Ebeveynlerin süreksizliği, sebatsızlığı
     . Yeteneksiz ebeveyn;
     . Aile hayatında “evlilik” stresi;
     . Evsizlik;
     . Dövülen-Tacize uğrayan çocuklar.

3.   Bakımsız ve İstenmeyen çocuklar;

4.   O l u m l u  ve  K o r u y u c u ölçüler:
  
     “Yuva”lar ve “Yuva Oyun Grupları”,
     “Kilise Okulları” (Pazar’ları – 10 yaşın altında çocuklar için)
      Okul”lar ve “Organize Kulüpler”: Katkıları;
     “Macera Oyun Sahaları” ve “Oyun Merkezleri”;
     “Tatil Kulüpleri” – “Tiyatro çalışmaları” (11 yaşın altındakiler için.)

                                                                            *

                   1.         ÇOCUKLARIN GENEL GEREKSİNİMLERİ

                    Bizlerin bugünlerde hoşgörülü bir toplumda yaşadığımız ve böyle bir toplumun yaşam tarzının içinde gizlenen tehlikelerin sürekli ve ivedilikli olduklarından sıklıkla bahsedilir.

                    Buna değgin, 1964’de Becker tarafından yapılan araştırmalar, eğer ebeveyn hem ‘sıcak’ ve hem de ‘hoşgörülü’ ise -ki bu ideal bir ebeveynliğe en yakın bir düzeydir-, onların çocuklarının da iyi “iletişim” kurabildiklerini, ‘sosyal’ ve ‘özgür’ olduılarını ortaya çıkarmıştır. Ek olarak, bu tür çocuklar “duygusal” bakımdan sağlıklı ve “agresyon” yönünden daha olumlu ve yapıcı oluyorlar. Çocuklarda; onların büyümelerine gösterilen ö z g ü r l ü k , zihinlerine ‘inisiyatif’ ve ‘özerklik’ verebilecek h o ş g ö r ü , maalesef, ruh sağlığı için otomatik bir lisans olamıyor. Van der SPUY, bu öge’nin “sevgi” ve “kabul edilme” nitelikleriyle beraber olmasını koşulluyor.

                    Bir çocuk, ilk kez, ebeveynlerinden, özgün bir sevginin verdiği g ü v e n c e  hissini bekler. S e v g i, ne bir çocuğa sahip olmaktır ve ne de, onu, gereğinden fazla kontrol etmek veya pohpohlamaktır. Çocuk, kıvançla istenmiş ve planlanmış bir sevgi ilişkisinin ürünüdür. Eğer öyle ise ve kendinin bireyliği ve gelişen kişiliği ebevynler tarafından tanımlanırsa, bu, geleceğin dengeli ve mutlu ergininin en güvenceli temelini kurar.

                    Çoğu zaman, “sağlıklı bir çocuk yetiştirme”, çocuğu bir köşeye kendi haline bırakıp, onu kısa sürelerle kontrol etme ve gereksinimlerini gidermekten ibaret olarak düşünülür. Ek olarak, ‘mantıki yasaklar’ ve Susan ISAACS’ın da bir kez dediği gibi, ‘hafif kontroller’ de söylenebilir. Bir çocuğun etrafında, kendisinin “yaratıcılık” hislerini ve patlamalarını, bilimsel sözcüğü ile sağlıklı bir insanın zorunlu bir öge’si olan a g r e s y o n’u kontrol edecek ergin bir kişiye gereksinim vardır. Eğer çocuk ile ebeveynleri arasında iyi ilişkiler varsa, çocuk, onların ‘hafif’ kontrollerini, onaylamadıkları şeyleri ve hatta pek gençken, fiziksel olarak hareketsiz bir hale getirilmelerini rahatlıkla kabul eder.          

                    Çocuk bu k o n t r o l l e r i, sevildiğinin bir kanıtı olarak kaydeder ve ebeveynlerine karşı olan sevgi ve güvencesini arttırır. Eğer bir yakınlık ya da sıcaklık yoksa ve yerine düşmanca hisler ve anne tarafından “itilme” duygusu var ise, o takdirde, ebeveynler tarafından uygulanacak herhangi bir cezalandırma, özellikle ‘fiziksel’ olanları, çocukta ve ebeveynde  ş i d d e t hislerini doğurur ve bu hisler, her iki tarafın da davranışına yansır. Eğer çocuk yetiştirmede aşırı ölçüler kullanılırsa, ilerde bu çocuklar, en azından, sıkıntılı ve güvencesiz erginler olarak yetiştirilebilecekleri gibi, ayakları üzerinde direnebilenler, i s y a n k a r kişiler olacaklardır.

                    A g r e s y o n, bildiğimiz gibi, gerek hayvan ve gerekse insan dünyasının, “düş kırıklıkları”na en doğal br yanıtıdır. HAYVANLAR, kendi yaşam alanlarını ve eş’lerini, yavrularını korumak için kendilerini savunurlar. Köpekler, korumakla görevli oldukları yere bir yabancı girdiğinde, veya sahiplerine bir düşmanlık gösterildiğinde, yahut da başka bir hayvan onun yiyeceklerini çalma girişiminde bulunursa, saldırırlar. Kuvvetli  e g o   d ü r t ü l e r i ile yönlenmiş çocuklar, aç oldukları zaman, bekledikleri besin gelmezse, başladıkları bir oyun veya faaliyetten yasaklanırlarsa, şurada burada istedikleri yapılmazsa, kızgınlık gösterirler. Eğer kısıntılar gereğinden fazla ve çocuğun kazanç ve mutluluğu çok az ise, onun gösterebileceği agresyon, en az on katına çıkar.

                   Bu nedenle, karnının açlığını doyurmak ya da ona haz verebilecek faaliyetler ve şeylerle uğraşmak arzusunda olan bir çocuğun o arzularını mümkün olabileceği derecede yerine getirmeye çalışmalıyız. Uygun olmayan veya tehlikeli sayılabilecek istekler, uygun ya da tehlikesiz nesnelerle değiştirilmeli; örneğin ‘emmek’ için kurşunkalem yerine, oyuncak piyano verilmelidir. Erkek çocuk, genellikle arzusunu göstermek ve doğal yeteneğini kanıtlamak için, diğer küçük çocuklarla pür neşe silah ve benzeri oyuncaklarla savaşa girer. Eğer bu -hipotetik- çocuğun ebevynleri otoriter ve cezalandırıcı cinsten iseler, çocuk çok daha hırs ve sertlikle bu oyunlara katılır (2).(Watson,1934).

                   A n t r o p o l o j i k çalışmalar, E s k i m o’ larda olduğu gibi, çocuklarına fiziksel ceza vermeyen kültürlerde hiç “savaş” oluşmadığını ortaya çıkarmıştır. Bunun tersi de doğrudur. Bildiğimiz üzere, “savaş”ların nedenlerinin çok karmaşık bir konu olmasına karşın, hiç olmazsa, “sertlik sertliği geliştirir,” sözü burada çok olumlu gibi gözükür bizlere. Eğer a i l e’de, özellikle, annenin çocuklar arasındaki seçeneği ya da yetersizliği nedeniyle, şiddetli bir “kardeşler-arası çatışması”  (sibling rivalry) var ise, bu çocukların aile dışındaki sosyal hayatlarındaki ilişkileri, özellikle “sertlik”i yönetebilmeleri ve “rekabet-yarışma”yı kabullenebilmeleri de çok güç olacaktır.

                   Normalde, geleneksel “iyi” bir evde, çocuğa, faaliyetler ve uygarlık için gerekli şans veriliyor ve bunlar anne’yi mutlu ediyorsa, yukarıda bahsedilen agresif dürtülerin şiddeti zamanla azalır, daha doğrusu, daha iyi k o n t r o l edilir. Dolayısıyla da, sosyal açıdan, daha kolaylıkla kabul edilebilecek faaliyet, eylem ve sonuçlara yönelirler. Fiziksel yiğitlik, yarışımcı oyunlar, başarılı kazançlar, maceracı oyun alanları; dağa tırmanma, birçok öge’lerle savaşma, marangozluk yapma, lastikten küçük çalışma odası veya benzeri şeyleri kurma, hep agresyon koruyucu sübaplardır. Aksi takdirde, söz düelloları ve kızgın sözcüklere dayanan inatçılık, yavaş yavaş yumruk yumruğa savaş çözüm yollarına yerini bırakır. Sevildiğini hisseden, kendisine güvencesi olan ve sevgi sembolleriyle iyi bağlantıları olan çocuk, kendini kanıtlamak için topluma hücum etmek gereksinimini hissetmez.

                   Bu tüm  a g r e s y o n <şiddet> konusu, içinde yaşamakta olduğumuz ve son derece zorlu, yırtıcı bir ortam olan dünyamızda son derece önemli bir konudur. Sokaklarda “insanlara saldırma”, uçak ya da diğer araçlarla “insan kaçırma”, stratejik olarak yerleştşrşlmiş bombalarla “masum sivil halkı öldürme”, zamanımızın felaket yansıtan nitelikleri haline geldi.

                   Bizler, FREUD’a ve onun izleyicilerine, a g r e s y o n  hususunda öğrettiklerinden ötürü teşekkür borçluyuz. O sayede bizler, genç çocuklardaki agresif dürtülerin varoluşlarının “normal” olduğunu, ve o dürtülerin ‘uygun’ yollarla ifade edilmek üzere ortaya çıkarılmalarının gerektiğini biliyoruz. Aynı şekilde, o çok değerli erken çocukluk yıllarında, “ileri derecede sınırlandırma”nın ve baskı yapmanın zararlarını dabiliyoruz.

                   Bizler; uslamlı, faydalı ve uygun k o n t r o l yeteneğinin de büyük önemini kavramalıyız. Kuvvetli bir öğretmen, o “kudret”in, “duygular”la birlikte sunulması koşuluyla, çocuk tarafından, zayıf bir öğretmenden daha fazla yeğlenir. O bomba fırlatanların, “hay jak”çıların ve soyguncuların, mutsuz ve oriyantasyonlarını kaybetmiş çocuklardan hemen hiç farklı olmadıklarını düşünmeye bir cesaret eder misiniz?

                   Bu “b ü y ü k   s u ç   i ş l e y e n   ç o c u k l a r”,  ‘ergin’  durumuna henüz erişememişlerdir. Onların doğal agresyonları ne sosyal bakımdan kabul edilebilecek çıkış yolları ve ne de makul, saygın kontroller bulamamışlardır. Onlar, materyalistik şeylerin eksikliğinden değil, ve fakat harcanan emeğe, diğer emellerin eksikliğinden “d ü ş k ı r ı k l ı ğ ı”na uğramışlardır. Yine onlar, yaşamın maddesel standart’ları ve değerlerinin ötesinde, gerçek standart’lar, prensip ve idealleri hiçbir zaman öğrenmemişlerdir. Bunların yanında, kendilerinin gerçek potansiyellerini “realize” edemedikleri gibi, “kalıcı ilişkiler” kurmayı da becerememişlerdir. D i n i   g e l e n e k ve inançları -eğer varsa- esnek olmayan, insan dışı veya kendini beğenmişlik niteliklerini taşıyabilir. Onların “düşkırıklığı” kendi yetersizliklerine ve “şiddet gösterileri” de modern toplumun stres’ine karşı gösterdikleri biricik yanıttır.

                   Bizler, yaşadığımız toplumun ve ç o c u k y e t i ş t i r m e k’te ve e ğ i t i m yöntemlerinin yeniden bir değerlendirilmesini yapmak zorundayız. A i l e  hayatımızın da, eleştirici bir araştırmaya tabi tutulması da zorunlu bir gereksinim olarak karşımıza dikilmektedir.

References:
1) BECKER, W.C. (1964): “Consequences of different kinds of parental discipline” ; Review of Child Development Research, Vol.1; New York Ed. M.L.O.L.W. Hoffman, Russell Sage Foundation.
2) WATSON, C. (1934-5) : “A Comparison of the effects of lax versus strict home training” , Journal of Social Psychology, pp.:102-105.

                                                                               *

                   Bugüne dek, “fiziksel” sağlık konusunda büyük adımlar atıldı; doğum öncesi ve sonrası bakım, büyük ilerlemeler gösterdi ve tıbbi tedavi, genç çocuklarda olası çok tehlikeli ve öldürücü nitelikteki hastalıkları silip süpürdü. Ç o c u k   Ö l ü m ü  (Infant mortality) ve  a n n e   ö l ü m ü (maternal mortality) oranları (Lütfen aşağıdaki A tablosuna bakınız!) ileri derecede azaldı. Çocuklar, genellikle yiyecek fiatlarının daha pahalı olmasına karşın, daha iyi beslenmektedirler ve evvelden ‘lüks’ sayılan maddeler, şimdi herkezce temin edilebilmektedir. Gerçekten, okulların Sağlık Memurları, Rickets’lerden ziyade, çok tatlı yeme nedeniyle dişlere yapılan zararları rapor etmektedirler.

                  Tabiatıyla, yaşamın materyalistik standartlarında çok büyük bir gelişme kaydedildi. İngiltere’de nüfus artımının, ileri derecede oturulacak ve eksikliğne, hipotek faiz oranlarının yükselmesine, fiyatların ve kiraların artmalarına neden olmasına karşın, sağlık ve yaşama uyumsuz evlerin sayısı çok azaldı. İktidara gelen her hükumet, ev standart’larını daha çağdaş bir düzeye getirmek için çabalarda bulundu. Santral ısıtma, çamaşır yıkama ve kurutma makinaları, “freezer” takımları, televizyon ve arabalar, eskiden olduğu gibi daha yüksek sosyo-ekonomik klasın, yani tekniker ya da meslek sahibi bireylerin ayrıcalığı olmayıp, herkese maledildi.

                   1974 yılının Christmas hediyelerini tranzistörler, elektrik piyanolar ve teyp-rekorder’lar, gitar’lar, ve Üç-spid’li bisiklet’ler içerdi. Tatilleri Yunanistan’da, İtaly’da, Fransa’da, Belçika’da veya diğer Avrupa ülkelerinde geçirmek, ya da ailece, öteki kıt’alarda ‘güneşi aramak’, bir adet haline geldi. Çocuklar, fiyatların yüksekliğine karşın, daha iyi giysiler ve ayakkabılar kullandılar. Genellikle, her iki ebeveyn, aile bütçesini artırmak amacıyla çalışmaya koyulup; anne, çocuk yuvada ya da okulda iken yarı-zamanlı, baba ise, sık olarak, uzatmalı (over-time) zamanlı çalışmak zorunda kaldı.

                   Öyleyse, bugün, aile hayatının eksiği nedir?  Çocuklar, çok mükemmel eğitim şansına sahiptirler, çoğunluğu iyi evlerde yaşamakta, iyi giysiler giymekte, iyi besin almakta ve en çağdaş oyun materyali ile oynayıp tatil gezilerine çıkmaktadır. Öyleyse niye bu kadar şiddet (aggression) ve suça yönelme var? -İlerki sayfalardaki C tablosuna bakın!)

                   Niye bu denli sık psiko-somatik rahatsızlıklar, okul korkuları (school phobia), yatak ıslatma (enuresis), sinir tik’leri (tics), okul ve ev uyumsuzlukları, öğrenme güçlükleri ve benzeri? Niye, bakıma gereksinimi olan çocukların yüzdesi hala yüksek? Niye “dövülmüş bebekler” (battered babies) gitgide artaraktan sahneye çıkıyor? Niye evlilik stres’i, niye istikrarsız ev hayatı ve yüksek boşanma oranı günümüzün rutin nitelikleri arasında yer alıyor?

                   Gelecek sayfalarımızda, günümüzde, çocuğun en taban gereksinimlerinin ne olduklarını, ve niye bunların tümüyle karşılanamadığını tartışacağız. Gayemiz, gelecek nesillerin şiddet, uyumsuzluk ve mutsuzluk problemlerine ne kadar küçük olursa olsun bir katkıda bulunmak; yeni değerler seçmek ve,Ven der Spuy’un dediği gibi: “Eski zamanların ahlaki değerlerini yeniden keşfetmek!” (Van der Spuy, 1972, ‘Çocuk Gelişimi ve Çevre'; Grahamston, Güney Afrikada, ‘Sanat ve İlim Haftası’ndan alınmış bildiri.)

                   Bu fikirlerim, bir koltukta hayallenmiş düşüncelerin ürünü değil ve fakat kırk yılın üstü bir süreyle, problem aile ve çocuklarla çalışmanın; hastane, klinik, okul ve merkezlerden elde ettiğim yaşantıların doğal bir meyvesidir.

                                Tablo  A :      Çocuk ve Anne Ölüm Oranları

1962  Bebek ölüm oranı , 1000 sağ doğmuş çocukta :   21.7
1972 Bebek ölüm oranı ,  1000 sağ doğmuş çocukta :   17.2
(İngiltere ve Wales)

1952 Anne ölüm oranı,    1000 sağ ve ölü doğumda :       0.7
1962 Anne ölüm oranı,     1000 sağ ve ölü doğumda :      0.4
1971 Anne ölüm oranı,     1000 sağ ve ölü doğumda :      0.2

                                                                                *

                                                 2.            A İ L E    H A Y A T I

I.    O l g u n   O l m a y a n   V e l i l e r :

                    TANNER’in 1961’de ilk kez yayınladığı gibi, fiziksel gelişme oranında, insanda çok farklı biyolojik değişmeler olduğu hususunda elimizde yeterli kanıt var. Bugün daha iyi beslenme koşulları ve standartları nedeniyle, kız ve erkek çocukların, eskiye nazaran daha erken erginliğe eriştiği bilinen bir gerçektir. Kızlar, erkeklerden daha er olgunlaşırlar. Genç evlilikleri şimdi daha yaygındır ve birçok üniversite öğrencileri mezuniyetlerinden evvel evleniyorlar ki, bunlar, aşağıda sergileyeceğimiz sorunlara neden oluyorlar.

                   Çocuk Danışma Klinikleri’nde, fizyolojik bakımdan gelişmelerine karşın, duygusal ve sosyal alanlarda olgunlaşmamış birçok veliler görmekteyiz. Bu çiftler, hem insanlararası ilişkilerde ve hem de pratik hususlarda deneyimsizdirler. Onlar hala büyümekteler; hayattan cinsellikten ve yaşamdan zevk almaktalar ve fakat ne ebeveynliğin fedakarlık niteliği ve ne de büyük sorumluluklar için hazır değildirler.

                   Bu gençlerin çoğu, hiöç olmazsa eğitimlerinin sonuna kadar çocuk sahibi olmamayı, bir iş bulup kısmi dahi olsa bir az ekonomik güvence sahibi olmayı yeğliyorlar. Diğerleri, ister dikkatsizlik veya düşünememezlik nedenleriyle olsun, çocuk yapmaktalar ve bu yeni gelen, sanki onların kişisel özgürlüklerini kenetleyen bir engel olarak görülmektedir. Çocuklar onlar için bir bağ, bir yük, hatta can sıkıcı bir nesnedir. Daha annece hissedebilen kızların bebeğe sevgiyle bakmalarına karşın, onu kendine öz bir kişiden ziyade, kendi varlıklarının bir uzantısı olarak algılamaktadırlar. Yine bu anneler, bebeği daha başından, kendi kalıplarına yoğurmak isterler ve fakat onun kendi iradesinin varlığının farkına varınca, şaşarlar. Diğerleri, “laissez faire!” (bırakınız yapsın!) politikasını izleyerek, arada bir bebekle dış ülkelere bir geziye çıkarak veya ne zaman mümkünse, akraba ya da arkadaşlarına teslim ederek, evlenmeden önceki stil’deki yaşamlarına devam ederler.

                   Bu tür ailelerin erkeklerine gelince, babalar, çoğu zaman, bebeğe gösterilen ilgi ve sevgiyi kıskanarak genç hanımlarından hala açıkça sergilenebilecek sevgi ve korumalı bir yaşam beklerler. Bu tip erkekler, çalışma hayatına uyumda da güçlük gösterebilirler ve sık sık iş değiştirme nedeniyle, aile, ekonomik güçlüklere maruz kalabilir. Genç çiftlerin, beraber yaşamın bu tür sorunları ve bağımlı bir bebekle yaşamak hususunda hiçbir yaşantıları yoktur. Bazıları çabuk öğrenirler ve ek olarak, ailelerinden yardım görebilirler. Toplumun değişen koşulları altında, bu ailevi yardımlar, eskiden olduğu kadar devamlı olamamaktadır ve bu durumda kalmış çiftler, nefret hissini duymaktadırlar.

                   Tabiatıyla, yirmi yaşın altında, çarçabuk aile kurabilecek çiftler de vardır. Erkek, mutlulukla bir işe zaten yerleşmiştir ve kadın, meraklı bir ev hanımıdır. Bazıları, ailelerinden ‘kabul edilebilir’ miktarda yardım görebilirler, hatta bir süre için onlarla beraber yaşayabilirler. Bu sonuncu, genellikle, çok hoş bir durum değildir. Mamafih, mutlu bir beraberlikte, genç çocuklar, anneleri daha yirmilerindeyken çalışma hayatına düşmelerine karşın, evde kendilerine bakacak “daimi bir anne” bulurlar.

                   Fakat birçok evlilikler o kadar düzenli gitmez. Anne, çocuklarının devamlı isteklerinden, ısrarlarından tedirgin ve sabırsız olabilir ve onları ihmale kadar gidebilir. Bu tür kadınlar, öğüt de dinlemedikleri gibi, seçtikleri çalışmaya devam ederek hayattan zevk almaya savaşırlar. Bu tür ailelerin çocukları, “kısmi annelik” yaşadıklarından, genellikle mutlu olmazlar. Çoğu, ilk fırsatta günlük ‘yuva’lara itildiği gibi, rastgele bebek bakıcılarının ellerine bırakılırlar. Böylece, bu tür yaşamda, gerek bebek ve gerekse annesi, hayatın ilk gelişim yıllarında beraberce yaşanılması gereken heyecanlı birliği paylaşmamış olurlar. Çocuk iyi bir ‘annelik’ bakımı alsa bile, duygusal ve sosyal gelişimi engellenebilir, birçok kesintilere uğrayabilir ve tümüyle gelişmeyebilir.

                   Böyle “çok anneli” bir çocuk, BOWLBY’nin de araştırmalarında çok net olarak kanıtladığı gibi, ilerde, silik bir kişiliğe ve tüm oturmamış kişilik ilişkilerine sahip olabilir. Bu tür çocuklar, genellikle, ‘o herkese gider’ terimi ile adlandırılırlar, zira hiçbir kimse ile kuvvetli bir bağ kuramazlar. Öyle bir çocuk, yine Bowlby’nin terimiyle, “hissiz karakterler” grubuna dahil olabilir.

                   Olgunlaşmamış çiftlerin erken evlenmelerinin başka bir yönü daha vardır: evlilik ilişkilerinin değişime eyilimi. Evlilik bağına neden olmuş -çoğu zaman geçici- duygular değişebilir. Çiftlerden herhangi biri bu ilişkinin dışına giderek yeni arkadaşlıklara ve ilişkilere yönelebilirler. Bundan sonrası, herkes tarafından pek çok bilinen bir patern izler: tartışmalar, birbirini suçlamalar, kavgalar, ayrılma, terketme, ve bazen boşanma. Sonunda da, kısmen batmış vapurun çocukları ortaya çıkar. Ondan sonra da, bu çocukların bakım ve korunmaları, velayetleri, bazen Devlet korunmasına alınmaları gibi sorunlar, bu ülkenin (İngiltere Birleşik Devletleri) hemen tüm Çocuk Rehberlik Kliniklerinin günlük gözlemleri içindedir. Genellikle bu çocuklara yardım zordur; okulda problem yarattıkları gibi isyankar, kavgacı ve okul kaçağı kimseler olarak tanımlanırlar.

  II.       V e l i l e r i n   S ü r e k s i z l i ğ iS e b a t s ı z l ı ğ ı

                 Ev hayatları ve yatişme biçimleri düzenli ve okul hayatları mutlu ve soyurucu olan çocuklar, büyüyünce; hayat, iş ya da evliliğin beklenti ve baskılarına oldukça iyi uyum sağlarlar. Bu tür gençler, hayatın açağı ve yukarı akımlarına, stres yaratan olaylarına yeterli derecede başarılı reaksiyon verirler. Bu çocukların olası kendilerinin seven ve hemen her zaman desteklenen velileri vardı; kendilerinin de, gerek ruhsal ve gerekse fiziksel hayatları düzenliydi. Yani, gen’ler, ve hayat koşulları, onların lehine çalışmış bir durumdaydı.

                 Diğer bazıları için ise durum farklı olabilir: daha önceki yıllardanberi gördükleri ilgisizlik, velilerin ayrılması ya da ölmesi, düzensiz ev hayatı, kendine pek az (öz)güvence hissinin bulunuşu, devamlı sıkıntı ve içtenlikle hissedilmiş ‘yetersizlik’. Tüm bunlar, pek uygun olmayan çevre koşullarına bağlım olabilir. Bazılarında ise, çocuk, hayatının başındanberi uygunsuz herediter (ırsi) faktörlerin etkilerine maruz kalabilirler. Yaşam-İş-Aile içi ilişkilerinin düzensizlikleri, alkol bağımlılığı, sar’a, akıl hastalıkları, otizm, beslenme bozuklukları vb. aile öyküsünün bir kısmını oluşturabilir. Gerçek hayatta da, gerek fiziksel ve gerekse ruhsal bakımlardan tamamiyle sağlam olan pek az sayıda aileler vardır. İyi bir çevre ve normal bir mutluluk, olumlu ilişkiler ve başarı hissi ile büyüyen bir kimse, beklenmedik bir stres’le yüzyüze gelinceye dek, dıştan, normal görünen bir durum sergileyebilir. Parçalanma, ondan sonra başlar. Bu çözüşüm-dağılma, özellikle ergenlik çağında; sınav, iş bulma ya da değiştirme veya evlilik gibi yüksek düzeydeki sorumluluk direnen surumlarda ortaya çıkar.

                 Düzensiz, güvenilmez ve ne yapacakları tahmin edilemeyen veli-lerden gelen çocuklar, büyüdükçe kendilerine değişmez, devamlı ve güvenilir bir bakım ve sevgi verebilecek kişileri aramaya devam ederler. Benim yaşantılarıma göre, çocuklar genellikle zorluklara çok dayanabilir ve tolerans gösterebilirler. Örneğin onlar babalarının güvenilemez ve özellikle içince çılgın bir insan olabileceğini değerlendirirler ve ‘kaçınma, engelleme’  (avoidance) savunmama mekanizmasını kullanarak o anda onunla iletişim kurmaya çalışmazlar. Annelerinin yorgunluktan bitkin olduğunu görerek onu hastanede bir iki gün geçirmeye gereksinimi olduğunu şikayet etmeksizin kabul edebilirler. Genellikle, kriz anında dönebilecekleri bir kaynak, örneğin bir veli, hala veya büyük hala hisseder ve bilirler. Mamafih çok genç yaşta ardarda birçok krizlere maruz kalmaya, bir çocuk pek dayanamaz.

                  Bunlardan bahsederken, yakın zamanlarda görmüş olduğum bir çocuk aklıma geldi.
                  D., 13 yaşında bir kızcağız. Orta Okula devam ediyor. Kendisi mutsuz ve derslerinde başarılı değil. Arkadaşlarının, annesi hakkında söyledikleri pek de zarif olmayan sözlerden tedirgin olmakta. Annesi, tekrarlayan depresyonlar nedeniyle hastahanelere girip çıkmış bir kadın. Evliliği de, bir süre sürüncemede gittikten sonra nihayet yıkılmış ve kocası, kendine daha uygun bir eş bulmuş. D., her iki ebeveyn arasında kalmıştı; bir yandan babası için çok iyi bir anlayış gösterirken, annesi için de sempati ile dolu, hoşgörülü hisler besliyordu. Benimle, annesinin çeşitli sinir krizleri hakkında sanki ergin bir kimse gibi konuşurdu. Gerçekte, kendisi evdeki sorunlardan sanki kendisi sorumlu imiş gibi hissediyordu. Dorothy, normal yetenekli, fakat başarısız bir öğrenci idi. Bu küçük kız için tek çözüm, onu, öyle yüksek gerilimli bir evden alıp, çocukluğunu daha normal, destekleyici (supportive) ve uyarıcı bir ortama yerleştirmekti.

                  Nihayet, gerçekten iyi, kırsal bir yatılı okul bulunmuştu. D. evde rahatlayacağı gibi, kız, erkek  ve erginlerle mutluluk verecek ilişkiler kurma potansiyelini de kullanabilecekti. Mamafih tatiller ve bayramlar, ona karşı içten bir ilgi göstermiş olan iki veli arasında, paylaşma nedeniyle, problem olmaya devam etti. Bu arada annesi yeniden evlendi. Tüm bu olumlu olaylara karşın, D. hala ebeveynlerine güvenmiyor, kendi inisiyatifi ve dışardan gelecek yardımlara gereksinim göstermeye devam edecek gibi geliyor. Kendisi, ufak tefek, çok sevimli bir kızcağız. Bizler şimdilik, onun ilerde tutacağı iş ve kuracağı yuva hususlarında çok güçlük çekmeyeceğini ümit etmekle yetineceğiz.

                  J., 13 yaşında bir oğlan çocuğu. Zeki bir aileden geliyor. Babası iş dünyasındaydı ve motor yarışları onun en düşkün olduğu hobi’lerden biri idi. J. çok küçükken babası kalp hastalığından öldü. Bunu izleyen, annesi de çok ciddi bir sinir krizi ve kalp rahatsızlığı geçirerek hastahanelerde vebakım evlerinde yaşamını yitirdi. Bu nedenlerle J., kendinden sekiz yaş büyük olan abisi ve on yaş büyük olan ablası tarafından yetiştirildi. J. şimdi yatılı bir pansiyonda; ablası, Üniversite bitirme sınavlarına hazırlanıyor. Abisi evlendi ve bir hekim olmak üzere. J.’nin kardeşlerine çok düşkün olmasına karşın, o hala, iki yıl evvel ölmüş olan annesini özlüyor ve birçok disiplin problemleri sergiliyor. Yakın geçmişte, okul arkadaşlarını ‘.. ormanda gece yarısı maceraları’na sürüklediği…’ nedeniye, idareyle başı derde girmişti. J. grubunb en yaşlısı, dolayısıyla ondan daha fazla sorumluluk bekleniyor. Kendisinin, tekrarlayan, devamlı bir “tik”i var ve onun için tedavi görmekte.

                  J.’nin büyüme potansiyeli çok büyük: kendisi iyi bir atlet; pilot olamazsa, cimnastikçi olmayı planlıyor. Bugünlerde bir ‘Tatil Spor Klübü’ne kaydolma yolunda. Bu arada, dinsel duygularını tatmin edecek bir kilise de aramakta. Aile üyelerinin hiç birisi kiliseye devam etmemişti. Eğer iyi bir eğitim ve psikolojik yardım verilebilinirse, ben bu çocuğun hayatın fırtınalarından temize çıkacağına eminim. Onun yasal koruyucusu olan ablasının da, kesin olarak, yardım ve desteğe gereksinimi var.

                                                                      *        *

  III.           Y e t e n e k s i z    v e l i    (Inadequate Parent)

                  Bu grup veli’leri, daha önce bildidiğimiz ‘olgun olmayan, tutarsız’ velilerden ayırdetmekte fayda olacağını umarım.

                 Bazı veliler, sınırlı eğitim şansına sahip olabilirler, ya da, zeka yetenekleri -doğuştan- kısıtlı olabilir; yahut da, “artrit”, “görme kaybı” gibi fiziksel yetersizliklerden ıstırap çekebilir. Bu koşullar, kendilerinin bir hata-
ları olmamalarına karşın, iyi bir veli olmalarına karşıdır. Yine bu veliler, kötü bir yönetici olabilecekleri gibi, ziyaretçiler ya da doktorlar tarafından verilen ‘öğütleri” tümüyle anlayıp uygulayamayabilirler. Çocuk gelişimi hakkındaki bilgileri de eksik olabilir. Bu nedenlerle, çocuğun ruhsal gelişimi için yeterli derecede uyarı veremedikleri gibi, onunla anlamlı bir “konuşma patern’i” ile ilişki kuramazlar; çocuğa yeterli bir oyun alanı ve oyuncaklar temin edemezler ve daracık, zole olmuş bir yerde yaşamaya devam ederler.

                 Öyle bir yaşamda, aile büyüdükçe, daha yaşlı çocuklar anneden gitgide azalan bir bakım görürler; yeni doğan bebekler annenin daha fazla zaman ve enerjisini alırlar. Sonuçta, eve bakım, zamanla daha da artan bir yük haline gelir. Annenin sağlığı zaten fena ise, durum daha da kötüleşir. Bazı babalr, küçük çocuklar için genellikle pek az sorumluluk alırlar; yaptıkları tek şey, ricayla, bazen büyük çocuklarla bir yürüyüşe çıkmak veya bahçede oynamak olabilir. Eve iyi bir bakım sağlanmasına ve sosyal yardım uzmanlarının devamlı desteklerine karşın, aile hayatı yıkılmaya yüz tutar.

                 S., öyle bir aileden geliyor. Tüm ailede altı çocuk vardı; mamafih biri “Geri Zekalılar” hastanesinde, diğeri de “Geri Zekalılar” okulunda idi. Diğer bir çocuk da, “Coeliac Disease – Çöliak diziz <Geniş kolun’un daha doğuştan genişlemesiyle nitelenen bir hastalık> rahatsızlığından ıstırap çekmekteydi. İçinde yaşadıkları ev, modern, yepyeni bir binadan bir harabeye dönmüştü. Ev eşyaları yıpranmış, kırılmış ve mutfak daima kirli idi. Çocukların
elbiseleri genellikle ucuzluk pazarlarından satın alınmış, rengarenk, fakat vücutlarına uyumsuz olup adeta sarkıyorlardı. Bahçe, köpek ve tavşanların hazinesini paylaştığı bir hurda yığını idi. Evde televizyon hiç izlenmezdi; atmosfer, sanki mutlu çingenelerin kampı gibi, haykırmalarla, gözyaşlarıyla, ve patlamalarla doluydu.

                 S.’nin hemen hemen normal bir IQ’su vardı ve hayata tüm varlık ve hızıyla katılamamıştı. Okula pek seyrek devam ederdi ve gittiğinde de hemen herkes sorunlar yaratırdı. Tabiatıyla, öğrenim düzeyi sıfıra yakındı. Beş yaşına karşın, konuşma dili yeterince gelişmemişti ve sözcükleri, yaşadığı ev halkının ortamını yansıtıyordu. Kendisi, hem duygusal ve hem de kültürel yönlerden bir şefkat arayıcısı idi ve bu haliyle o ögelerden ne denli yoksun olduğunu gösteriyordu. Bunların sonucu olarak, S., daima tatlılar ve oyuncaklar istiyor ve ne kadar küçük olursa olsun, kendisine verilen herşeye minnettarlığını gösteriyordu.

                 S., kendine sevgi ve bakım gösterildikten sonra gelişmeye başladı. Rengarenk resimler çizdiği gibi, daha beş buçuk yaşında iken en sevdiği oyun, yapma bebekleri emzirmek idi. Kendisi de bu emzikleri emerdi. Kişisel olarak ilgi gösterilince, okumayı ve yazmayı çarçabuk öğrenmişti; ama, 
okulda daima asık suratlı, uyum sağlayamayan bir yumurcak idi. Orada sergilediği hırçınlıklar o dereceye dek erişti ki, okul idaresi eve, artık onu orada tutamayacaklarını bildirdi. Çocuk Rehberlik Kliniği, ailesi ile temasa geçtikten sonra, onun, erkek kardeşiyle beraber, “ESN Okulu”na devam etmesi sağlandı. Orada S. çok mutlu, etken ve gelişmesine devam ediyor. Öğretmenler onun ‘anne’ye olan gereksiminin ve ilersi için iyi olan potansiyelini keşfettiler. Bundan sonra, gerek ailevi ve gerekse mali problemleri olan anne, bir sağlık ziyaretçisi ve Klinik üyeleri hariç, kapılarını tüm Sosyal Yardım Uzmanlarına kapattı. Mamafih anne, S.’ye yapılmış yardımlar için teşekkürlerini bildirdi ve ona daha sıcak davranmaya başladı.

                 P.’ de, öyle “yetersiz” bir evden gelen, ihmal edilmiş bir çocuktu. Annesi evlendiğinde pek gençti ve uzun yıllar, hasta olan annesine de bakmak zorunda kalmıştı. Büyük anne ölünce, tüm aile sarsılmıştı. P., anne-annesinin ve kendinden küçük iki kardeşinin annesinden bakım bekleme-rinden ötürü, pek annelik yaşamamıştı. Ev daima karmakarışık bir görünümdeydi ve çocuklar evde rastgele koşup har vurup harman savurmaya başlamışlardı. Disiplin sistemi de kararsız ve değişikti. Baba, çocuklara bağırırdı, anne is stres altında daha da artan bir kekemelikten ıstırap çekerdi. Baba, göçmenliye yeni kabul edilmiş, sorumsuz, güvenilmez biri olup, devamlı iş değiştirir ve zaman zaman da, kirayı ödememesi nedeniyle Polis ile arasında sorunlar oluşurdu.

                  Özel olarak, bu, umursamasızcasına mutlu bir yaşam tarzı olup, gerçek bir bakım ve displin mevcut değil idi. P., zeki ve sevimli bir çocuk olmasına karşın, okulda pek başarılı değildi. Konuşması, hiç şüphesiz annesinin konuşma güçlüğünden de etkilenmiş olup, tam gelişememişti. Yedi yaşında iken, her tür dokunmadan, okşamadan hoşlanırdı. O zamanlar, hemen birinin dizleri üzerine atlar, şekerlemeler ve bisküitler beklerdi.

                   P., özel konuşma tedavisi ve eğitim ile bir az ilerleme gösterdi. Aileye de yeterli destek sağlandı. Şimdi P., sanki mutluymuş gibi daima oynamak isteyen, şaklabanlıklar yapan ve babasının olgunlaşmamış kişiliğini yansıtan oyunbaz bir çocuğu sergiliyor. Burada sorun, tüm ailenin “büyümesine ve gelişmesine” yardım etmek ve dolayısıyla, çocuğun gereksinmelerini karşılayabilmek.

                                                                             *
                                                                                                   
                                A i l e   H a y a t ı n d a    E v l i l i k   S t r e s ‘ i

                   Bulunduğumuz zamanlarda çiftler, evlendikleri zaman birbirlerine verdikleri “sevmek, şereflendirmek, hastalığı ve sağlığı beraber paylaşmak…” sözünü unutmuşa benziyorlar. Evlilikler, pek sık olarak, kısa bir tanışma devresinden sonra yetersiz düşünme ya da uzun vadeli planlar yapılmaksızın oluşturulmaktadır. Hiç şüphe yok ki, birçok kimselerein zihnminde, “..eğer iyi gitmezse, sona erdiririz, olur biter..” düşüncesi vardır. Bu tür düşünce, evlenmenin uzun süreli bir nişanlılık devrini izlediği, geniş bir sosyal yankı uyandırdığı ve nikaha oturulduğunda hemen hemen ‘çözülemez’ olarak nitelendirildiği Viktoryan düşüncenin tam zıddıdır. Tabiatıyla o zamanlar daha, birçok mutsuz ve uyumsuz evlilik bağları mevcuttu. Örneğin erkekler kadınlarına sadık kalmamışlardı, kadınların kendi paraları yoktu ve ancak pek ender vakalarda kendi hayatlarını kendileri kazanabilirlerdi.

                   Mamafih, evlilik, toplum tarafından ‘sebatlı’ bir örgüt olarak tanımlanır ve öyle kabul edilirdi. Evlilik kontratını kırmak bir şerefsizlik sayılırdı. Aile içinde oluşan uyuşmazlıklar ve anlaşmazlıklar, çok kez üstlerinden gelinirdi ve bunlar çok uzun sürmezdi. Viktoryan çocuk, evliliğe, “sürekli” bir oluşım olarak bakar ve onu hafiften almazdı. Özellikle, kadının az sosyal seçenekleri olması ve evliliğe güvence sağlaması nedeniyle bu kuruluştan mutluluk araması daha doğaldı. Herkes, haftalık kilise alayında kendisini gerilerden izleyen fakir bir mürebbiye veya “refakatçilere sahip bir Bronté kardeş” olamaz.

                   Bugün durum çok farklıdır. Birçok kadınlar bazen evlenmeden önce ve çoğu zaman evlendikten sonra, eğer çocuklar yoksa veya çocuk bakıcıları, yuvalar mevcutsa, gerektiğinde özgürlüklerini ve mesleklerini seçmektedirler. Ebeveynlik, eski staus’unu, ve hatta zevkini diyebiliriz, kaybetmişe benziyor. Yuva kurma hem bir bilim ve hem de bir sanattır, fakat pek az kimseler ona bu gözle bakarlar. Çocuk Rehberlik Kliniklerinden gelen çocukların çoğu, yeterli annelik sürecinin yaşanmadığı evlerden gelmektedirler. Bu çocuklar, başındanberi, sebatlı olmayan bir ortamla yüz yüze bırakılmışlardır. Böyle evlilik bağları da, sonunda,  a y r ı l ı k (separa-
tion) veya  b o ş a n m a (divorce) ile sonuçlanmışlardır. İşte bir örnek.

                   Öğrenme güçlükleri gösteren sekis yaşında bir erkek çocuk, hayatının yalnızca ilk iki yılında annesi ve babası ile yaşamıştı. Annenin gözünde evliliğin devamı “imkansız” görülmüş ve, “bizler hiçbir şekilde anlaşamayız..” düşüncesiyle, her iki tarafın da rızasıyla evlilik sona erdirilmişti. Baba yeniden evlenmiş ve çocuk, hayran olduğu babasını hafta sonlarında ziyaret ederek ilişkisini devam etirmişti. Çocuğun kendisi spor’a ve yapıcı faaliyetlere çok düşkün olduğu gibi, babasıyla birlikte bu faaliyetlerden hoşlanabilecek bir yaşta olmasına karşın, maalesef yatılı bir okulda bulunmakta ve babasını seyrek görmekteydi. Tabiatıyla annesi her iki rolü doldurmaya çalışmakta ve ancak kısmen başarılı olabilmekteydi.

                   İyi yürümeyen evliliklerde, bir çocuğu, en kötü olarak etkileyecek
olay, onun her iki tarafa içten bağlılık (dependency) <ve ‘sadakat': (loyalty)>
gösterme durumunda bırakılmış olmasıdır. İşte örneğin.
                   Ben, babası gemici olan ve ona sevgi ve içtenlikle bağlı olan dokuz yaşında bir kız bilirim. Ailede birçok anlaşmazlıklar süregeliyordu: Anne, kocasını ‘güvenilmez’ ve ‘sadakatsiz’ olarak değerlendirdiğinden nihayet ondan boşanmıştı. Baba yeniden evlendi. Yarı zamanlı çalışan bir hemşire olan anneye, çocuk bakımı, sandığından daha ağır geldi; bir süre sonra intihara girişti ve uzun zaman hasta kaldı. Bereket, annesi evine yerleşti ve çocukların yetiştirilmelerinde önemli bir sorunluluk aldı. O sayede anne, hemşirelik mesleğine dönebildi. Küçük kız bana babasını çok özlediğini üzüntüyle söylerdi. Babasının da kalbinde onun için çok yumuşak ve sıcak bir yer vardı; fakat kendisi, ‘bir mektup yazar’ olmadığından birbirleriyle bağlantıyı kaybettiler. O hala, gemici olan babasından büyük bir hayranlıkla bahseder. Ailesinin eski hayatı konusunda da, sanki büyükler gibi yorumlarda bulunur: “.. O hayat, hiç de iyi değildi.. Annem ve babam hiçbir zaman uzlaşmadılar.. Ayrılık, her ikisi için de iyi oldu.. Ne yazık ki babamın ayrılışı annemi hasta etti..”

                   Bu küçük K., hakikaten çok yetenekli bir kızdı, evde annesine her yönden yardım ederdi. Kliniğe de, şehir dışından otoobüsle kendi başına, okuma ve heceleme derslerinden yardım almaya gelirdi. Onun gelişmesi çok hızlı oldu. Çok zarif bir kız olduğu gibi, el işlerinde, çizmekte ve dansta çok başarılı idi. Annesine de çok bağlı olduğu gibi, annesi de onunla gururlanırdı. K.’nın babası için de çok güzel anıları vardı ve onlardan dolayı bugünlerde ufukta beliren bir üvey babayı nasıl kabul edebileceğini düşünüp duruyordu.

                   Bu gibi hallerde, küçük bir çocuğun vermek zorunda kaldığı ödün hususunda, onun başbaşa kaldığı konfüzyon (zihin karmaşası) ve gerilimi yakından kestirmek cidden güçtür. Ebeveynler genellikle bir çocuğun hissedebileceği bu tür yaşantılara kör ve hatta duygusuzdurlar. Genç bir çocuğa ebeveynlerinin önemi, ölçülemeyecek derecede yüksektir. Çocuk-ların zihinlerinde onlar ya ideal kahramanlar ya da zalimlerdir. Onlar çok büyük bir etkenlikte bulnurlar ve sergiledikleri örnek, aynen kabul edilir. Bu idealize edilmiş kimseler, yalancı standartlar sunarlarsa, bir erdemlik eksikliği varsa, eşler birbirlerine sadık değillerse, birbirlerine duyarsız ve hatta can sıkıcı iseler, tüm bunlarda çocuğun  g ü v e n c e s i  hiç hesaba katılmamış demektir. Sonuç olarak, çocuk kimseye güven göstermez ve eğer yoluna, güvenebileceği ve sevgiyle bağlanabileceği bir ergin çıkmazsa, suçluluğa kadar yuvarlanabilirler.

                   Mamafih, benim bulgularıma göre, çocukların, insan yapısının zayıflıklarına karşı kayde değer bir hoşgörüleri vardır: onlar için hemen her zaman özür yaratırlar. Bunun bir nedeni de, hep sıkıntı içinde olmaları dolayısıyla, üzerlerine ümit bağlayabilecekleri bazı ‘iyi nesneler’ bulunduğu <daha doğrusu, “bulunması gerektiği”> gereksinimidir. Aynı şekilde, onlar çok esnek (flexible) olup eğer taban sağlık durumları ve yetenekleri iyi ise, terslikleri yüzleyebilirler ve kendilerine iyi bir hayat sağlayabilirler. Bu gençlerin çoğu, onlarla ilgilenecek erginlerden, öğretmenlerden, kulüp liderlerinden ve evleri dışındaki akrabalardan destek ve yönlendirme beklerler (Sevgi açlığı-Hunger of love. İ.E.). Bu bekleyişler, şimdilerde meyvelerini vermektedirler.

                                                                            *
                       
                                                                  E v s i z l i k  . . .

                  “B i r   e v i   o l a m  a m a ‘ çok karmaşa bir olaydır. Doğumdaki ölüm oranının düşmesi, nüfus patlaması, arazi vve bina değerlerinin artması, kiraların  yükselmesi ve özellikle GüneyDoğuda nüfus artışı, modern ev
sorunlarını doruğa çıkarmıştır. Üzerinde yaşadığımız bu ada (İngiltere), böylece aşırı bir nüfusa sahip olduğu gibi, diğer kaynaklardan, örneğin toprak, bir sıkıntı çekmektedir. Hava kirliliği, tehlikeli boyutlara erişmiştir. Hepsinin üstünde, geçim masrafı çok yüksek olup, bir ev satın almak ya da banka ipoteği veya kira faturasını ödeyebilmek, bir çok aileler için mümkün olmamaktadır.

                  Hepsinin içinde, bir tür aile özellikle zorluğa uğrar: on yedi, on sekiz yaşlarında gebe kalan kızların kurduğu aileler. Bunların karakteristiği şudur: Yaş henüz yirmi bire ermişken beş yaşın altında üç çocuk annesi olma, ve, yeterli eğitim ve deneyimi olmaması nedeniyle çok para kazanamayan bir koca. Kendi ebeveynleri yardım edemezlerse, bir genç çiftin kendi evleri olması şöyle dursun, apartman kirasını bile vermekte güçlük çekerler. Sonunda, ya evden kovulurlar, ya da ebeveynlerinin evlerine sığınırlar, veya en sonunda Sosyal Yardım Servisi’nden geçici bir barınak sağlarlar. Bu, açıkça, evlilik hayatına çok umutsuz bir başlayıştır ve zamanla evde gerilim arttmaya başlar. Kendi deneyimleri olmadığından, bu genç anneler bebek-lerine bakımı veremezler. Biraz daha ilerlemiş yaştaki çocuklar, ‘annelik’ten yoksun olup, çoğu zaman kendi kendilerine bırakılmışlardır; dolayısıyla pek az eğitim ve uyarı alırlar. Bu tür çocuklar, ailelerince, onlara yük olmakta-   dırlar. Günlük bakımın sıkıntıları; yeni doğmuş bir bebeği besleme, ev temizleme, yemek, bulaşık vb. zaten yetersiz olan genç anne üzerinde çok ağır yüklerdir. Birçokları, kazanamayacakları bir çekişme içinde harap olup sağlıklarını kaybederler. Bazen, büyükannelerin ve ziyaretçi sağlık görevli-lerinin, yuva ve bakım evlerinin birleşik uğraşıları bile böyle bir aile kötü krizleri atlatabilir, fakat borçlar birikince aile içinde gerilim yükselir ve bazı çiftler ayrılmak zorunda kalırlar.

                  Çiftler ayrılınca, genellikle koca, karısını ve aile sorumluluklarını terkeder. Kadın, -kararsızlıkla- ailesine döner ve çocuklarını da beraberinde alır. Mamafih bu beraberlik çok sürmez ve çocuklar Devlet bakımına alınırlar. Anne de kendine bir oda bularak, “bebek bakımı- baby sitting”  işini kabul eder. Bu, bir çocuk için, en kötü bir başlangıç olasılığıdır. Daha erken yaşlardan, o kendini ‘istenilmemiş’ hisseder; türlü nedenlerle büyükanneden bakım evlerine, yatılı okullara yer değiştirir gider. Bu arada anneyle kısmi bir temas vardır, baba ise meydanlarda yoktur. Tüm bunlar, “yetersiz kişilikler”in gelişimine yol açar.

                  Çocuklarıyla birlikte ebeveynlerinin evine dönmek, hemen herkeste ileri derecede gerilim yaratan bir olaydır. Kadın, kendisi hakkında ‘başarısız’ hisseder ve kocası aleyhine açıkça yakınır. Herkes için yeterli ‘oda’ yoktur, ve, ailenin öğünmesi gereken çocuklar, böylelikle bir ‘engel’ ve ‘problem yaratan’ nesneler durumuna konulmuş olurlar. Sosyal Hizmetler Bölümü, bu tür ailelerin gereksinimlerini gidermek için çok çaba gösterirler. İlk kez, evler tanmirle yeniden düzene konarak, çocuk, hatta anne ve baba için küçük özel daireler oluşturulur. Tabiatıyla, binadan sorumlu bir yönetici, sağlık ziyaretçileri ve gerekli sayıda sosyal yardımcılar, yaşamı daha düzenli bir şekle sokarlar. Kocalara iş bulmaya savaşılır ve “Milli Yardım Fonu”ndan kira ödemesinde iskonto yapılır. Bütün bunlar, geçici bir rehabilitasyon ölçüsü olarak planlanır. Böyle on veya on beş aileden oluşmuş küçük bir grup, ortalama altı ay içinde sürekli bir yaşam ortamına dönebilir.

                   Bu tür sosyal yardımlaşma, ailenin parçalanmasını ve annenin -olası- bir ruh hastası olmasını engeller. Çocuklar da, ya yakınlarındaki bir ‘yuva’ya, ya da, yaşları yeterli ise, bir okula gönderilirler. Böylece, aile beraberce tutulmuş olur ve erken evliliğin güçlükleri göreceli olarak azaltılmış olur. Çocuklar, eğer ebeveynleri onlarla birlikte kalıyorlarsa, hemen her tür değişikliğe ayak uydurabilirler. Ben öyle aileler bilirim ki, örneğin evninden bir apartmana, oradan da bir ‘karavan’a ya da ‘ordu çadırı’na inmiş, fakat hiçbir duygusal bunalım göstermemişlerdir. Diğer yandan, böyle bir “gezegen” yaşam şeklinden, çocukların eğitimi kesin bir şekilde -olumsuz olarak- etkilenir.

                                                                             *

            DÖVÜLEN BEBEKLER     <Battered Babies’ Syndrome’u>

                   Bu konuya girenler, çok özel ve gerçekten ‘tehlike’ sergileyen bir grup çocukları kapsar. Bu tür bebekler şimdilerde “kaza olmayan incinmeler” <Ref.3> tanısını taşırlar ve genellikle ebeveynlerinin biri tarafından yapılmış çürükler, kırıklar ve yanmaları içerirler.

                   Bu tür vakalarda ailenin sorumluluğunu kanıtlamada güçlük vardır; fakat, incinmenin şeklinden, ailenin verdiği birbirini tutmayan ve güvenil-mez hastalık öyküsünden ve makul bir açıklama bulunamayaşından, bu tanı şüphelenilir. Komşular ve evi ziyaret eden sosyal yardım uzmanları da bu hususa yardımcı olabilecek gözlemlerini söyleyebilirler. Sağlık ziyaretçileri, örneğin hemşire, sağlık memuru, genellikle bu durumu ilk keşfeden, sorum-
luluğu üzerine alan ve çocuğu hastaneue hem koruma ve hem de tedavi için alan kişilerdir.

                   “Battered Baby Syndrome“u ilk kez 1946’da CAFFREY tarafından isimlendirilmişti. O günlerdenberi Londra, Newcastle ve ve Birmingham’da sürekli araştırmalar yapılmaktadır. İngiltere’de her yıl 4500 çocuğun hırpalandığı, bunlardan o/o 10-17’sinin aldığı incinmelerden öldüğü ve
o/o 30’unun da beyin zedelenmesinden ötürü devamlı olarak özürlü kaldıklarını biliyoruz. (4)

                   N.S.P.C.C.’nin Londra’da bir “Dövülen Bebek Araştırma Merkezi” ve, Dr. Peter Scott ve Dr. Thomas Opie’nin liderliklerinde bir araştırma ekibi mevcuttur. Joan Court ve Carolyn Okell (5) de, bu ‘kötüye kullanım’ ile ilgili faktörler üzerinde çalışmışlar ve önemli yayımlarda bulunmuşlardır. Onların tedaviye aldıkları vakalardan öğrendiklerimize göre, bebeklerini döven ebeveynler genç olup, 19 ile 26 yaşları arasında bulunmaktadır. Bu anneler, sık olarak, ivedilikle ikli veya üç bebği ard arda doğurmuşlardı. Döven kişi, eğer anne ise, bunu, yeni bir hamileliği esnasında yapmıştı. Aile üyeleri de, genellikle yalnız kalmış, izole olmuş, sık sık bir yerden diğer bir yere taşınmış, akrabalarıyla teması kaybetmiş, Çocuk Bakım Klinik’lerine pek devam etmeyen ve bulundukları ortama pek katılmayan kimselerdi. Birçok kadınların kendileri iyi bir ‘annelik’ görmemiş ve ailelelerinin çok sıkı kontrolleri altında yetişmişlerdi. Birçokları da, yaşamlarının büyük bir kıs-
mını değişik kurumlarda geçirmişlerdi. Dolaysıyla, kendileri sevilmenin ne olduğunu öğrenemedikleri için bebeklerini sevmeyi bilemezlerdi. Joan Court şöyle yazıyor: “…’Case work terapi’si’ -ailelerle sosyal yardım uzmanının birlikte çalışması- şu esas üzerine dayanmalıdır: Her incinmiş çocuğun, incinmiş bir ebeveyni vardır. Gereksinim, böyle çocukların kendi ebeveynleriyle güvence dolu bir ilişkiye girmelerini sağlamak. Hiç şüphe yok ki, başlangıçta, duygular güvensizlik ve kin ile dolu olacak..”

                   Bu çocukların çoğunun ebeveynleri gençtirler ve yeterince olgunlaşmamışlardır. Onlar için çocuk yetiştirme, ciddi bir sorundur. Genellikle maddi bir takım güçlükler vardır: baba ya işsizdir ya da iyi bir ücret kazanmamaktadır. Kiralar yüksektir. Anne de, bebeğe bakım zorunluluğundan çalışmaya gidemez, sonunda, devamlı olarak para proble-mi gündeme gelir durur. Bebek, gerçekte, hiç istenmemiş ya da planlanma- mış olabilir; beslenmekte, gelişmekte güçlük gösterip gece yarısı uyanabilir. Gece uykusunun bölünmesinin ne olduğunu her anne bilir. Eğer çocuk daha başından bir beslenme ve gelişme kusuru gösteriyorsa, pratisyen (ya da aile hekimi) bir hekim tarafından görülmesi, hatta gözlem ve daha iyi beslene geleneklerinin yerleşmesi için kısa bir süreyle bir Çocuk Hastanesine yatırılabilir. Fakat bu tür annelerin çoğu, pratisyen hekimlere kayıtlı değildirler, dolayısıyla ‘sağlık ziyaretçisi’nin de listesinde yer almazlar. Zaten birçok kez yer değiştirmişlerdir. Üstelik, bebeklerden bazılarının babalarının belirsiz olmaları nedeniyle, eve ziyaretçi gelişi pek hoş görülmez.

                   Bu tür anneler üzerinde yapılan araştırmalar, onların kendilerinin mutsuz ve düzensiz evlerden geldiklerini ve pek az anne bakımı gördüklerini ortaya koymaktadır. Bu nedenlerle, bebeklerine ne vereceklerini ve nasıl vereceklerini bilemezler; bebeklerden hemen bir yanıt bekledikleri gibi, onların niye o kadar sorumsuz, pasif, kızgın ve ‘fırtınalı’ olduklarını anlaya-mazlar. Bebeğe çok kaba muamele edip onu korkutabilirler. Bebeğe gerçek huzuru veremezler. Böylece, daha başından, anne ve bebek arasında bir engel konulmuş olur, ondan sonra da küçük küçük krizler ortaya çıkar. Bazen ebeveynler, tartışmalardan ya da içkili olduklarından, kontrollerini kaybedebilirler. Örneğin çocuk açlıktan ağlamaya başlayaınca, anne ya da baba, birden yerinden fırlayıp çocuğu tartaklarlar, tokatlarlar. Bazen, öyle-sine iterler ki, çocuk hastanelik olur. Çok kez, çocuk hastaneye başındaki bir incinmeden ötürü getirildiği zaman, röntgen filmleri, daha öncelerden oluşmuş ve iyileşmiş kırıkları ortaya çıkarır. Bunlar, daha önceki incinmeler-in kanıtlarıdırlar.

                   Bebekleri incitme, genellikle aile içi ilişkilerinin bozulmaya yüz tutmasından sonra başlar. Aradaki anlaşmazlıklar artmıştır; koca, bebeğin karısından devamlı taleplerinden doğan bebeğe gitgide yakınlaşma olayını kıskanır. Sonuçta, anne, çocuğuna daha da yaslanabilir ve koca evi terkeder ya da anne bebeğin, kocasının ona karşı olan yakınlık bağlarının arasına girmesine kızar. Bazen evlilik, bir büyükannenin sorumluluğu alması ile hayatta kalabilir. Fakat, sık olarak, öyle genç kimselerin aileleriyle ilişkileri zaten kopuktur ve dolayısıyla pek az haberleşirler. O andan itibaren de evlilikte tatsızlık artmaya devam eder.

                   Bu tür gençlere yardım etmek çok zordur. İlk kez, bebeği incittik-lerinin farkına varınca hemen ardından bir panik ve acil bir suçluluk hissi gelir. Çocuk hastaneye koşturulur; orada anne, karmaşık ve doğru olmayan bir ifadeyle ‘kaza’nın nasıl olduğunu anlatır. O noktada, işini bilen, dikkatli bir sosyal hizmetler uzmanı yardım edebilir. Çocuk hastaneye yatırılır veya incinme ufaksa bebek taburcu edilir. Bunu takiben, anne ve çocuk, N.S.P.C.C. veya başka bir kurumun kontrolü altında bir ‘barınağa’ yerleştirilir. Hemen ardından, annenin günlük problemleriyle daha etken bir şekilde bağdaşması- nı öğrenmesi amacıyla, bir rehabilitasyon programına girişilebilir. Bu prog-ramın ruhu, annenin, onu eleştirmeyen ve anlayabilen bir kimse ile fikir değişiminde bulunması ve yeterli takviye ile ‘yeniden başlayabilme’ ümidi ile evine dönebilmesidir. Bu dönemde, denetleme son derece önemlidir, zira aynı koşullar altında, anne, ikinci kez, bebeğine aynı şekilde muamele eder. Güçlüğün bir nedeni de, bu tür gençlerin çok duyarlı olmaları ve onlara yardım eden kim olursa olsun, onları eleştirmesidir. Sosyal kurumlar arasındaki düzenlemeler ve iletişimler de çok önemlidir. Ancak o sayededir ki, risk’e yönelik çocuğun ismi, gerektiğinde aranmak ve yardım edilmek üzere ‘gizli’ (confidential) listesinde elde bulundurulmuş olur.

                   Çoğu zaman, en erdemli çarenin çocuğu korumaya almak olduğu belirlenmiştir. O takdirde bebeğin annesiyle zaten sağlıklı adımlarla başlamamış ilişkisini iyiye döndürmek için ümitler azalmaktadır; fakat, hiç olmazsa, daha iyi bir “yedek” (substitute) bulunabilir. Eğer çocuk iyi bir ‘Grup Evi’ne yerleştirilmişse, istendiğini ve kabul edildiğini, teşvik edildiğini anlarsa, sonuç çok yüz güldürücü olabilir. O takdirde, bebeğin ebeveynleri-nin izinleriyle tüm temaslar kesilebilir ya da ilişki, seyrek ziyaretlerle sürdürülebilir. Bu da bazen iyi sonuçlar verebilir, hatta sonunda bebek eve dönebilir.

                   Toplumun doğal tepkisi anneyi lanetlemek ve bebeği evden almaktır. Fakat, eğer ebeveynlerin olgunlaşma şansları varsa, kendi güven-lerini kazanabilirlerse, zamanla hayata yeni bir açıdan bakabilirler ve bebek kendi evinde daha sağlıklı olarak büyüyebilir. Bununla beraber, bütün bu işler söylendiği kadar kolay değildir ve gayet nazik bir şekilde idare edilmeleri gerekir. ‘Koruyucu’ çalışma daha ilk baştan “riskli ebeveyn”i bulup özellikle sağlık ziyaretçileri kanalıyla ne zaman ve hangi uzmana gönderilme-leri gerektiği doğrusunda gelişir.

                     Birmingham Üniversitesi, Kraliçe Elizabet Hastahanesinin Psiki-
yatri bölümünde henüz başlayan bir çalışmada (7), bebekleri döven 214 ebeveyn, 76  ‘kontrol’ annelerle kıyaslanmaktadır. Bulgular şöyledir: Bu anneler, aşağı sosyal sınıflardan geliyorlar. Ortalama yaş 23.5 olup, 16 ile 36 yılları arasında değişmektedir. Çokları da 21’in üstündedir. Babaların ortala-ma yaşı 27 idi. Onların hiçbiri en üst düzeydeki sosyal klastan (Class I) gelmemişti, bilakis, hayatlarını elleriyle kazanan (Class IV) işçi grubundandı. Annelerin neredeyse yarısı zeka bakımından sınırda (borderline) idi; o/o 76′ sı anormal kişilik yapısına sahipti, o/o 48’i nörotik idi ve o/o 11’inin suçluluk kayıtları vardı.

                     Babalarınınkinde ise suçluluk kaydı o/o 29’a çıkıyordu; yarısından  fazlası psikopat’tı ve o/o 64’ü de, anormal bir kişilik yapısı gösteriyordu. Özet olarak bu rapor bize, genellikle sınırlı zekalı, ruhen bunalımlı ve köken
bakımından yoksun bir sosyo-ekonomik düzenden gelen ve kendilerini tehlikeye maruz insanları sergiliyor. Bu tip insanlar açıkça kendilerinin yardıma muhtaç olmalarına karşın, yardım kabul etmek istemezler. Onların kendilerine güvencelerini artırabilmek için çok özentili ve titiz bir “vak’a çalışma” (case-work) planı hazırlamak gerekir. Yardım kaynakları arasında sosyal stres’i atma, daha iyi bir eve yerleştirme, çocuk için bir ‘yuva’ bulma, baba için de daha iyi bir iş bulma sayılabilir. Tüm bunlara karşın çok sıkı bir aile denetlemesi (supervision), bebekleri tekrar incinmekten korunmak için en elzem bir ögedir. 

                     Diğer raporlar bebek dövmenin yalnız aşağı sosyo-ekonomik sınıfa sınırlı kalmayıp, meslek sahibi kimseler arasında da yaygın olduğu kanısını vermektedir. Bu sonuncuları biz pek duymayız, zira bu kişiler, şöhretlerine gölge düşer korkusuyla yardım aramazlar. Bu grupta “dövülmüş kadınların” da çok kayda değer bir artışta bulunduğu bilinmektedir. Fakat bu kadınlar, gerek kocalarına olan bağlılıkları ve gerekse çocukları için duydukları hisler nedeniyle, sessizlik içinde acı çekmeyi yeğlerler.

                      Yakın zamanlarda temasta bulunduğum iki aileyi, bu sunulan problemlerin ne dereceye dek karmaşa olduğunu ve bu tür problemlerle toplumun içindeki, şimdilerde bulunabilinecek geniş yardım imkanlarını göstermeleri yönünden sizlere takdim ediyorum.

                      Bayan “X” çok hassas bir insandı. Herşeyden evvel, annesi bir şizofrenik idi. Kendisi de sağlıksız bir ruh durumundan ıstırap çekmekte olup, tekrarlayan “depresyon” nöbetleri vardı. Bu hanım, babasız bir çocuğa sahip olduktan sonra, agresif bir psikopat olan bir kamyon sürücüsüyle evlenmişti. Kocası, içince kendini kaybeder, karısını döver ve çocuklara hücum ederdi. Anne, iki kez, sosyal yardım uzmanı ve arabulucu yardımıyla boşanmaya yeltenmiş, fakat karı-koca yine uzlaşmışlardı. Küçük çocuk “A”, henüz dört yaşın altında idi. Annesi hastaneye gittiği zaman, iki kez, başka yerde barındırılmıştı. Annenin hastaneye gidiş nedenlerinden biri intihara teşebbüs, diğeri de beş aylık süreli bir depresyon idi.

                      “A” ‘nın doğumu normaldi, fakat neredeyse 2,5 Kg.lık bir bebek idi. Geç yürümüştü ve yürüyüşü de bir garipti. (? Doğuştan kalça çıkığı, İ.E.) Üstelik, hareketlerinde de bir sarsaklık vardı. Benim yardımımla yapılan zeka testinde, üç yaş ve on aylıkken, IQ 82, “hafif sub-normal” (dull-intelli- gence) düzeyi göstermişti. Konuşma bakımından ise, yalnızca 2,5 yıl düzeyinde idi. Tüm bunlara karşın, ruhsal görünümünde, dost ve iletişim kurabilen bir tip idi. Ek olarak, annesinden uzak kaldığı zamanlar olmasına rağmen, ona sıcak hisler besliyordu. Her akşam da bir “yuva oyun grubu”na devam ediyordu.

                      Annenin hastaneden son dönüşünden sonra, bir Aile Sosyal Yardımcısı (Family Aid Worker) her akşam evde anneyle ona yardım gayesiyle çalıştı. Baba, annesinin evi terketmesi nedeniyle büyükannesi tarafından yetiştirilmişti ve o nedenle candan bir ev hayatı yaşamamıştı. Sık sık iş değiştirirdi, borca girerdi; aşırı hızla araba sürdüğü için de, defalarca, polis tarafından mahkemeye getirilmişti.

                       Sağlık Ziyaretçisi ve Sosyal Hizmetler Uzmanı uzaun zaman bu aileyle çalıştılar. Bir gün, çocuk hastalıkları uzmanı olan hekim ‘A’yı muaye-
ne ettiğinde vücudunda bazı ezik ve bereler buldu. Yüzleştirilince, baba, çocuğu zaman zamanyaptığı mastürbasyondan ötürü sopayla dövdüğünü itiraf etti. Çocukta ciddi bir incinme yoktu, mamafih, sosyal yardım uzmanı babayı ciddi bir şekilde haşladı. Babanın içki içmesi nihayet durabildi, fakat bu kez anneye atılan dayaklar ortaya çıkmaya başladı. Çocuk ve anne genel pratisyen hekim, sosyal yardım uzmanları ve N.S.P.C.C. görevlileri tarafın-dan devamlı olarak, itina ile tedavi gördüler. Bugünlerde üçüncü bir boşanma deneyimi gündemde.

                       Bu ailenin durumunu tartışmak için, hastanede psikliyatr, sağlık ziyaretçisi, yuvanın öğretmeni ve sosyal hizmetler uzmanlarının katılımları ile bir toplantı yapıldı. Çeşitli seçenekler tartışıldı. Çocuklar ayrı bir yere bakım için alınabilirlerdi, ya da, anne ve iki çocuk, beraberce, “koruma”ya alınabilirdi. Diğer bir fikir de, boşanma süreci devam ederken, evi daha sıkı bir denetime tabi tutmak, anneyi daha yakından desteklemek, çocuklara eğitim vermek ve ailenin davranışlarını değiştirmeye çalışarak daha sağlıklı bir birlik halinde yaşama duygusunu verebilmek. Bizler halihazırda bu sonuncusunu deniyoruz, fakat itiraf edelim ki hiç birimiz bunun tümüyle başarılı olacağını sanmıyoruz. Israrımızın esas nedeni, annelerine pek bağlı olan iki çocuğu, onunla birlikte, güvenceli bir şekilde büyütmek. Tarih, kendini tekrar etmeye eyilimlidir. Bu çocuklar, yalnız kendi çevreleri tarafından değil,  ı r s i y e t (kalıtım-heritage) yönünden de sakıncalıdırlar.

                       Aynı konferansta tartıştığımız iki çocuk daha vardı: İki buçuk yaşında küçük bir kız ve onun sekiz aylık bebek erkek kardeşi. Her ikisi de evlilik dışı ve farklı erkeklerden doğmuşlardı. Gelişim yetersizliği yüzünden, küçük kız, bir yaşına dek oturamamıştı ve sözcük hazinesi ise, iki yaşında iken yalnızca üç kelimeden ibaretti. Bu yaşta ancak yardımla odada dolaşa-bilmekte, fakat daha çok poposunun üzerinde sürünmeyi yeğlemekte. Ken-dini beslemeye yeni başlıyor, fakat tuvalet kontrolü henüz yok. Gözlerinde de biraz şaşılık var. Genetik bakımdan bir kromozom anormalliğine sahip olduğu doktorlar tarafından bildirildi.

                       Anne bu bebeğe sahip olduğu zaman yalnızca 16 yaşındaydı ve ‘Remand Evleri‘nden birine konmuştu. Bu, evlenmemiş genç kızların barın-dırıldıkları eve konmasının nedeni kendini kontrol edemediği gerekçesi idi. Mamafih annesi ona destek olmuş ve çocuğu olunca ona yardım etmişti. O sonunda evlenmiş ve kaynanasının evinde yaşamaya başlamıştı. O evde, kendi bebeğinin yanında, kocasının ilk evliliğinden kalma iki okul yaşındaki çocukların bakımını üzerine almak zorunda kalmıştı. Bu on sekiz yaşındaki genç anne, bu düzeydeki bir aile toplumunu idare edemez.

                       Küçük “H.”, kendini kontrol edemeyip her an annesi ile çekişmeye giriyordu. Bu yaşta hareketlenmişti de. Küçük bebek devamlı ağlamaları, yetersiz besi ve gelişim durumu nedenleriyle hastahaneye getirildiğinde, yatak bezinden kaynaklanan cilt gösterileri, çürükler ve sigara ucuyla oluşturulmuş yanıklar tesbit edilmişti.

                       Toplantıda küçük “H.”nın zeka düzeyinin tüm değerlendirilmesine ve gerekirse o tür çocuklar için programlanmış bir okula gönderilmesi kararlaştırıldı. Ancak orada “H.” daha düzenli ve devamlı bir uyarı ve gereken eğitimi alabilirdi. Kesin olarak tehlikeye maruz olan küçük bebek için ise, sağlık ziyaretçisi sağlandı. Kayınvalde çalışıyordu, fakat “H.”nin annesi verimli bir şekilde çalışamayacak kadar geri zekalı idi; bu nedenle onun için dışarda iş aramaktansa, evde kalıp ev bakım ve temizliğiyle meşgul olması her bakımdan akla daha uygun gelen bir şey olacaktı. Onun, sosyal hizmetler uzmanlarının bağlı oldukları ofisten çok yardıma gereksinimi vardı. İtinalı bir denetleme ve iki büyükannelerin gayreti ile, bu çocukların yeterli derecede ilgi ve bakım alabilecekleri hususunda fikir birliğine vardık. Başlangıçtaki olumsuz durum, kasdi bakımsızlığın ve ihmalin sonucu değil, fakat bilgisizliğin ve yetersizliğin ürünü idi.

                       Bunlar, Birmingham’da süregelen 214 dövülmüş bebek vak’aları-nın yalnızca iki tanesi. Böyle problem ailelerde kalıtsal ve kişilik faktörleri önemli rol oynamaktadırlar. Onlara ek olarak, eğer sosyo-ekonomik yönden olumsuz bir çevre ve onlara baskı yapan ters oluşumlar da var iseler, aile hayatı batan bir gemi gibi parçalanabilir, çocuklar hem fiziksel ve hem de psikolojik yönlerden incinebilir. Devlete de bu dağılan parçaları bir araya getirmek gayreti düşer. Destek, rehberlik ve yakın denetim, olası birçok hasarları engelleyebilir; mamafih, prognoz (vak’anın gelişim ve sonu,İ.E.), genellikle pek ümit verici değildir.

KAYNAKLAR :

(1) Tanner, J.M. (1961), “Education and Physical Growth” (Eğitim ve Fiziksel
      Gelişim), London: University Press.
(2) Bowlby, J. (1951), “Maternal Care and Mental Health” (Anne Bakımı ve
      Ruh Sağlığı), Geneva: W.H.O. (Wolrd Health Organization.)
(3) “British Medical Journal” (İngiliz Tıp Dergisi), Dec. (Aralık)1973, p.656
(4) “British Medical Journal” (İngiliz Tıp Dergisi), Dec. (Aralık)1973, p.657
(5) N.S.P.C.C. (National Society for the Prevention of Cruelty to Children –       Çocuklara Yapılan Zulümlerden Koruyucu Ulusal Dernek), 1970,
       “Battered Child Research Department Publications” (Dövülen Çocuklar
       Araştırma Yayınları)
(6) Court, J.; (1969), Article published in “Health Visitor“, Vol.42, “Battered
       Babies” (‘Sağlık Ziyaretçisi’ Dergisi, Cilt:42, “Dövülen Çocuklar”)
(7) Smith S.M.-Hanson R., Noble S. (1973): “Parents of Battered Babies- A
       Controlled Study” (Dövülmüş Bebeklerin Ebeveynleri-Denetlenmiş Bir
       Çalışma), British Medical Journal, (İngiliz Tıbbi Dergisi), November
       Kasım); p.: 388-391.

                                                                        ———–   18 Ağustos 2010

       Çeviri sonrası değerlendirme, kıssadan hisse:

        Aşağı yukarı elli yıl evvel, İngiltere gibi hem Rönesans’ı yaşamış ve hem de Demokrasi ve Aristokrasi’yi en asil bir şekilde reprazente eden bir toplumda oluşan ve her zaman gündemde sayılabilecek aile-çocuk problemlerini ele alan bu makale, gerçekten alkışa değer.
        İnsanoğlu hatasıyla ve sevaplarıyla bu devirleri yaşadı ve yaşayacak: sözüm ona başarılan bilimsel bulgu ve yaratışlar, evreni keşif vb., dün olduğu gibi bugün de, insanoğlu’nun zafından ileri gelen bu tür sosyal problemleri yaşadı ve yaşayacak. Mesele, bunlar hakkında, insani olarak, demokratik, hür ve insancıl bir ülkede ne yaptık, ne yapıyoruz, ne yapamıyoruz, ne yapmamız lazım?

        Dün gecedenberi gözlediğim küçük notlar:
1) T.V.’da, iki kere kocası tarafından dövülen bir kadının, şikayetçi olarak Polis karakoluna getirilişi, orada şikayetinden vazgeçişi ve fakat, daha kapıdan çıkar çıkmaz, kocasının erkek kardeşi tarafından hastanelik edilecek derecede dövülmesi. Eminim, mahkemeye çıksalar, kocasının ve kayın biraderinin mahkemedeki “iyi davranışı” (? yani, hakimleri de dövmemeleri?” yüzünden “haydi eve gidin, barışın, sevişin” denilecek, ve kadının yine pöstekisi çıkacak.
2) Ramazan münasebetiyle, “yoldan dilencilerin toplanışı” ve her birine 75’er lira ceza kesilimi. Hüküm sizin. Daha bir gün evvel, çevre ilçelerinden birinde 20,000 kişilik iftar sofraları sokakları süslüyordu. Günah mı çıkarıyoruz? Kimin parasıyla? Yıllar öncesi, yaşlı ve yersiz yurtsuz kimseler Darülacezeye yerleştirilir, adam gibi bakılırdı. <Elli yıl evvel!>
3) Sabah, uzaktan bir akrabamızın da içinde bulunduğu “Yaşlılar Bakım Evi”nden bir telefon geldi, yaşlı bir kadıncağızi kalp krizi geçirip koma’ya girmiş. Bakımevi, Belediye ve hem de Darülaceze’ye ait. AMBÜLANS GELMİŞ VE FAKAT; HASTA KOMA’DA DİYE ALMAMIŞ. 55 yıllık aktif hekimlik yapmış olarak biliyoruz ki, nabzın atmadığı, nefesin hissedilmediği vak’alar hala ölü olmayabilir, çok örneklerimiz var; yami, t o p l u m   o l a r a k  n e r e y e  g i d i y o r u z ?  Değer yargılarımız, bakım evlerimiz, ç o c u k  i n c i n m e l e r i (fiziksel ve cinsel) nasıl değerlendiriliyor?

         Kendimizi aldatmadan, U.S.A.da Akıl Sağlığı Müsteşarlığı da yapmış bir insan olarak, şunların göze alınmasını salık veriyorum:
1) AGRESYON şifası olmayan bir hastalıktır; insani duygularla, yasal sistem birini iki yıl içinde affederse, dört yıl sonra aynı adam -ya da kimse-, bu kez, babasını, oğlunu, eniştesini, baldızını öldürecektir. Psikolog ya da psikliyatr’lara danışmadan hüküm vermeyin lütfen, hakim beyler!
2) Her MAHKEME”ye bağlı, özellikle Çocuk Mahkemeleri’ne bağlı, a y n ı  b i n a d a , (1960’larda bizlerin eğitim aldığı, aynı zamanda hizmet verdiği veçhile!) bir ÇOCUK DANIŞMANLIK KLİNİĞİ emre hazır olmalıdır.
3) SOSYAL HİZMETLER UZMANLIĞI, bugünkü atıl durumundan çıkarılarak, (Doktor-Sosyal Hizmetler Uzmanı- Hemşire) Sağlık Ekibi’nin ktif ve çok gerekli bir üyesi olmalıdır.
4) Her eve doktor getirtmek rüyası yerine, 1960’larda USA’da Kennedy Devrinde, toplum içinde, “YEREL RUH SAĞLIK MERKEZLERİ” kurularak insanlar, anide hizmet vermek üzere yaşama geçirilmelidir.
5) ZİYARETÇİ HEMŞİRELER, hastaları evinde ziyaret etmeli (Nöroloj,ik ve Psikiyatrik eğitim eklenmeli!), ilaç kontrolünü yapmalı;
6) TOPLUMDAKİ AİLELER, yardıuma muhtaç çocukların himaye ve büyütülmesinde daha aktif bir rol almalı.

Eğer, günlük bir gazetede, kendi köşemde, kişisel seks hayatımın analizini yaparak, ya da kadınlık ver erkeklik konularında nutuk atarak günah çıkartsaydım, belki daha fazla okunurdum, halk da istifade ederdi. Her neyse, resmi, gayri resmi kişiler, yukarda bahsedilen konularda benden her zaman, e-mail’im olan: info@ismailersevim.dan ekstra bilgi edinebilirler.

                                Sevgi ve saygılarımla.      Prof.Dr.İsmail Ersevim
                                                                ——————