Kategori arşivi: Çocuk Psikolojisi – Oyun Tedavisi

GILLES de la TOURETTE (TS)Sendromu

<strong>GILLES de la TOURETTE</strong>  Sendrom’u

Buradaki makalemizin orijinali, HÜRRİYET Gazetesinin 5/8/95 tarihli nüshasında, “Küfürbaz değil, hasta” başlığıyla, çocuklarda görülen bu ender rahatsızlık hakkında halka bilgi vermek arzusuyla yayımlanmıştı. Bugün, bir az daha geniş bilgi içeriğiyle, sitemizde yayınlıyoruz.

*

Bugünün, bizlerin çocukluk ve gençlik yıllarımızın ‘daha kontrollu’ davranışımıza kıyasla, ilerleyen teknik (T.V., cep telefonu, spor ve kültürel aktivite’ler)  ve eğitim sistemlerimizin ve aile içi ve dışı etkileşimin daha serbest nizamda olması nedeniyle, bazı çocukların yukarıda adını verdiğimiz rahatsızlığa duçar olduklarında, yani, başkalarını taklit etme, bol bol yersiz küfür etme, kaşını gözünü, vücudunu tikler halinde oynatma, deneyimli hekimler tarafından bile bir “nöro-biyolojik hastalık” olduğu düşünülmeksizin, ‘haşarılık, yaramazlık, hiper” olarak nitelendirildiğinden, site’mizi izlemek lüt-funda bulunan ailelere, böyle bir hizmette bulunmak istedik.

Amerikan Psikiyatrik Birliğinin, Ruhsal Hastalıkları’nın Tanı kitabında, “Tourette Sendrome”u şöyle tarif edilmektedir:

A r a z l a r :

(1) ‘Motor’ ya da ‘Vokal’ tik’ler:
(Hareket): Kaş, göz, el, kol, vücudun alt yarısı, bir kaç saniye aralıkla, çocuğun iradesinin dışında, sanki başka birisiyle alay eder gibi, taklit edermişcesine, sürekli oynatma. Sınıfta sırada duramama, kalkıp dolaşma isteği. Burada, ‘tonik’ faz uzun, ‘serbest’ faz kısadır.
(Ses): Boğazdan, genizden tuhaf tuhaf sesler çıkarmak, hayvan (özel olarak kedi ya da kuş) sesini taklit, özellikle, önceden çok terbiyeli ve saygılı olarak bilinen çocuğun birden ‘patavatsız’ oluşu. &lt;Amerika’da ki yıllarımda, 1957-1990, okul kadar kiliselerden de şikayetler gelirdi; papazlar, önceden çok uslu ve yardımcı olan bir çocuğun, ayinin tam ortasında gülerek, küfür ederek, şarkı söyleyerek, sesini yükselterek ortalığı kargaşaya boğmasını hayret ve korku ile karşılar ve bizleri yardıma davet ederlerdi.&gt;
Tanının doğru olabilmesi için, bu “tik”lerin, en aşağı üç ay süreli ve sürekli olmaları gerekir.

(2) Çocuğun, alışılagelmiş günlük davranışında, sosyal ilişkilerinde ve etkileşiminde göze görünür bir çarpıklık, bozukluk. Özellikle ailenin çocuğun bunları, olası gayretlerine karşın, irade dışı olduklarını ayırdetmekte güçlük çekmeleri, “kardeşlerine kötü örnek olacaksın… sana ne oldu da böyle terbiyesiz, gereksiz şeyler yapıyorsun…” kabilinde azarlamalar, şüphecilik ve cezalandırmalara dikkat edilmeli.

(3) Yaş ve Cins: Bu rahatsızlık, erkek çocuklarda kızlara nazaran en aşağı 3-5 kez daha fazla gözlenir. Başlama yaşı, yüzde 80, 7 ile 12 arasıdır. Ergenlik başladığında genellikle ortadan kalkar, ama tedavi   görmezse, daha ciddi sosyal davranış bozuklukları ile belirebilir: Yüksek sesle bağırma isteği. Göze görünür bir akıl hastalığı dışında, göreceli olarak düzgün bir sosyal yaşam ya da çalışma sitemi olan bir kimsenin buyalnızca bu semptom’la ‘ergin psikiyatr’larına müracaat ettiklerini biliyoruz. Kendiliğinden iyi olmuş vak’alar da mevcuttur.

<strong>Nedeni </strong>(<em>Etyoloji</em>) :  Vak’aların çoğunda, ruhsal gerilim yaratabilecek fiziksel ya da psikolojik bir travma var olabilir: eşlerin boşanmaları, çok yakın bir sevgi sembolünün, örneğin anneanne, dede, ölmesi;
ama bu, esasında, 1880’lerde bir Fransız Doktoru  olan Gilles de la Tourette’in keşfettiği gibi, <strong><em>nöro-biyolojik</em></strong> bir hastalıktır; dış etkenlerin, bunun sahnelenmesinde ne dereceye kadar etkili olduğu hala münakaşalıdır, yani onlar sebep midir, yoksa sonuç mu? Esas, <strong><em>beyin hücrelerinden salgılanan “dopamin” maddesinin çokluğu</em></strong>. &lt;Aynı şey, ‘Şizofrenik reaksiyon’ların etiyolojisi’nde de iddia edilmiştir.&gt; Modern tıp, son şekli ‘çevre’ tarafından düzenlenen davranış tarzının, düşünsel faaliyetlerin, sayıları 19 kadar olduğu tahmin edilen, birtakım beyin enzimlerinin miktar ve işlevsellikleri ile belirlendiğini söylüyor. Örneğin, “d o p a m i n”  maddesi, duygu yüklü hücre ile diğer hücre arasında köprü ödevi görüyor: Pasaport kontrolu yapan gümrük memuru gibi.

Bilim adamlarına göre, duygusal alem, hücre içinde değil, hücreler arası iletişimde geçiyor. Hangi enzimin beynin ne tarafında salgılandığı artık biliniyor, haritalar yapılmış. Enzimdeki artış çocukluk’ta, stres’in sürekli ve çok olduğu vak’alarda saptanıyor. Dopamin arttığında, hastalık belirtileri sahneleniyor.

Özet olarak, ‘neden’, saf psikolojik değil, esasında organik. Kalıtsal değil. Gayet tabii, kontrol kalkınca, zaten mevcut olan ve ilerde çiçek açacak ruhsal bozukluklar bu dopamin bolluğuyla kolayca rolünü oynuyor. Bu nedenlerle, eğer 7 – 12 yaş arasındaki çocuğunuz bir gün, önce yaramazlık ya da güldürücülük olsun diye böyle uzatmalı, can sıkıcı, harcı alem gösterilerde bulunursa, şütfen bir Çocuk Ruh Hekimi’ni ziyaret edin.

<strong>Tedavi :</strong>  Bu kadar utandırıcı, sizleri yetersiz hissettirecek tiyatro yaratan bu hastalık, bir iki liralık ilaçlarla çok kısa zamanda tedavi edilebiliyor. Bu nedenlerle, ‘Dopamin blokaj’ları kullanılır. Norodol-Haldol- Haloperidol &lt;ki, 1961-1963’te, U.S.A.’da, Boston Üniv.’ne
bağlı Medfield State Hospital’da “<em>Research Resident</em>”lığı yaparken, McNeil Laboratuvarının ilk kez ortaya koyduğu ‘<em>Haloperidol</em>’u,
“çifte körlük – <em>double blind</em>” yöntemiyle &lt;ne olduğunu bilmediğimiz, araştıracağımız ilacı, diğer bilinen ve üçüncü olarak seçilen ‘<em>placebo</em>’  (şeker tozu gibi) ile hastalara uygulama, günlük  ‘davranış <em>reyting</em>’ lerini, iki-üç aylık bir çalışma’dan sonra şifre’yi açma&gt; kullandıran rahmetli Prof. Dr. Harry Freeman’a bin teşekkürler. Eyalette mevcut 18 Devlet Akıl Hastanesi’nden 16’sı, bizlerin verdiği araştırma raporundan sonra, kapılarını kapatmışlardı.&gt; ‘Damla’  halinde verilerek kolaylıkla azaltılıp çoğaltılabilen ilaç, etkisini birkaç haftada kanıtlıyor.

Diğer bir grup ilaç da, anti-epileptik grubundan, örneğin
“<em>Carbamazepin</em>-Tegretol”, normal ergin dozunun yarısı, şurup ya da tablet halinde uygulanabiliyor.

Bilimsel diğer bir gerçek, kadınların en esaslı cinsiyet hormonu olan ‘<em>Östrojen'</em>in de aşırı Dopamin’i kontrol ettiğidir. Erkeklerde doğal olarak pek az (<em>trace</em>) bulunan bu hormon, ergenlik yıllarında fışkırdığından, herhalde hastalık 12-15 yaşlarından sonra pek görülmüyor, özellikle kızlarda. Menopoz’a yaklaşan ya da içinde bulunan hanımların, benzer rahatsızlıklarında, doktorlarına, kanlarındaki estrojen miktarını ölçtürmeleri ve eğer doktor gerekli görürse, -zaten post-menopoz’da günümüzde adet olmuş- estrojen içeren haplar vermeleri, ya da östrojen içeren içki ve yiyecekleri yemeleri tavsiye edilebilir. Normalde biz erkekler östrojen’i pek sevmeyiz, zira her iki cinste de göğüsleri büyütüyor. Cinselliğin göreceli olarak çok daha kolaylaşan bugünkü yaşamda, gerçek eşcinsel olsun ya da olmasın ‘kadınsı davranan’ erkeklerin çoğaldığı istatistiki gerçeklerden biri. Baksanıza, ‘Adaçayı’ ve bir sürü daha bitkisel besiler östrojen dolu. Dikkat:  Hormonlar ‘iki ucu keskin Arap kılıcı’na benzer; doktor’unuz önermeden ve onun konrolü olmadan, lütfen kullanmayın.

Son söz: Amerikan kültüründe oldukça yerleşmiş, araba kullanan hemen herkesin arka cama yapıştırdıkları bir yaftayı burada yinelemek isterim: “Çocuğunuzu bu sabah öptünüz mü?”

Kucak kucak selamlar.   5 Kasım 2010 .
Prof.Dr. İsmail Ersevim

Tehlikeye Maruz Çocuklar (Agatha H. Bowley)

                                              TEHLİKEYE MARUZ ÇOCUKLAR
                                                            (Children at Risk)
                        -Bugünün Dünyasında Çocukların Temel Gereksinimleri-

                                                                         by:
                                                       Agatha H. BOWLEY

                                               İngilizce aslından çeviren:
                                                Prof.Dr. İsmail ERSEVİM

                                                                     Ö N S Ö Z

          Dr. Bowley bu kitabı, onun, çocuklar, ebeveynler ve okullarla süregelen uzun ve derin yaşantıları sonucu yazdı. Eser, geniş bir alanı kapsıyor ve çocukların gereksininim ve bakımları konularında geniş bir tablo sergiliyor. Herhangi bir okuyucu, özellikle bir ebeveyn, bu kitabın içinde düşünceleri besleyen bol bir materyal bulacaktır. Kendilerini sosyal hizmetlere, gençlerle çalışmaya ya da eğitime vermiş kimseler ise; onda, yakından bildikleri birçok durumları tanımlayacaklar ve Dr. Bowley’nin çalışmalarından yararlanarak kendilerininkileri pekiştirme erdemini göstereceklerdir.

                                                                                               Lincoln Bişob’u Simon
                                                                                               Lincoln, İngiltere

          İÇİNDEKİLER :

1.   Çocukların Temel Gereksinimleri;

2.   A i l e H a y a t ı :
     . Ebeveynlerin gerektiği kadar olgun olmamaları;
     . Ebeveynlerin süreksizliği, sebatsızlığı
     . Yeteneksiz ebeveyn;
     . Aile hayatında “evlilik” stresi;
     . Evsizlik;
     . Dövülen-Tacize uğrayan çocuklar.

3.   Bakımsız ve İstenmeyen çocuklar;

4.   O l u m l u  ve  K o r u y u c u ölçüler:
  
     “Yuva”lar ve “Yuva Oyun Grupları”,
     “Kilise Okulları” (Pazar’ları – 10 yaşın altında çocuklar için)
      Okul”lar ve “Organize Kulüpler”: Katkıları;
     “Macera Oyun Sahaları” ve “Oyun Merkezleri”;
     “Tatil Kulüpleri” – “Tiyatro çalışmaları” (11 yaşın altındakiler için.)

                                                                            *

                   1.         ÇOCUKLARIN GENEL GEREKSİNİMLERİ

                    Bizlerin bugünlerde hoşgörülü bir toplumda yaşadığımız ve böyle bir toplumun yaşam tarzının içinde gizlenen tehlikelerin sürekli ve ivedilikli olduklarından sıklıkla bahsedilir.

                    Buna değgin, 1964’de Becker tarafından yapılan araştırmalar, eğer ebeveyn hem ‘sıcak’ ve hem de ‘hoşgörülü’ ise -ki bu ideal bir ebeveynliğe en yakın bir düzeydir-, onların çocuklarının da iyi “iletişim” kurabildiklerini, ‘sosyal’ ve ‘özgür’ olduılarını ortaya çıkarmıştır. Ek olarak, bu tür çocuklar “duygusal” bakımdan sağlıklı ve “agresyon” yönünden daha olumlu ve yapıcı oluyorlar. Çocuklarda; onların büyümelerine gösterilen ö z g ü r l ü k , zihinlerine ‘inisiyatif’ ve ‘özerklik’ verebilecek h o ş g ö r ü , maalesef, ruh sağlığı için otomatik bir lisans olamıyor. Van der SPUY, bu öge’nin “sevgi” ve “kabul edilme” nitelikleriyle beraber olmasını koşulluyor.

                    Bir çocuk, ilk kez, ebeveynlerinden, özgün bir sevginin verdiği g ü v e n c e  hissini bekler. S e v g i, ne bir çocuğa sahip olmaktır ve ne de, onu, gereğinden fazla kontrol etmek veya pohpohlamaktır. Çocuk, kıvançla istenmiş ve planlanmış bir sevgi ilişkisinin ürünüdür. Eğer öyle ise ve kendinin bireyliği ve gelişen kişiliği ebevynler tarafından tanımlanırsa, bu, geleceğin dengeli ve mutlu ergininin en güvenceli temelini kurar.

                    Çoğu zaman, “sağlıklı bir çocuk yetiştirme”, çocuğu bir köşeye kendi haline bırakıp, onu kısa sürelerle kontrol etme ve gereksinimlerini gidermekten ibaret olarak düşünülür. Ek olarak, ‘mantıki yasaklar’ ve Susan ISAACS’ın da bir kez dediği gibi, ‘hafif kontroller’ de söylenebilir. Bir çocuğun etrafında, kendisinin “yaratıcılık” hislerini ve patlamalarını, bilimsel sözcüğü ile sağlıklı bir insanın zorunlu bir öge’si olan a g r e s y o n’u kontrol edecek ergin bir kişiye gereksinim vardır. Eğer çocuk ile ebeveynleri arasında iyi ilişkiler varsa, çocuk, onların ‘hafif’ kontrollerini, onaylamadıkları şeyleri ve hatta pek gençken, fiziksel olarak hareketsiz bir hale getirilmelerini rahatlıkla kabul eder.          

                    Çocuk bu k o n t r o l l e r i, sevildiğinin bir kanıtı olarak kaydeder ve ebeveynlerine karşı olan sevgi ve güvencesini arttırır. Eğer bir yakınlık ya da sıcaklık yoksa ve yerine düşmanca hisler ve anne tarafından “itilme” duygusu var ise, o takdirde, ebeveynler tarafından uygulanacak herhangi bir cezalandırma, özellikle ‘fiziksel’ olanları, çocukta ve ebeveynde  ş i d d e t hislerini doğurur ve bu hisler, her iki tarafın da davranışına yansır. Eğer çocuk yetiştirmede aşırı ölçüler kullanılırsa, ilerde bu çocuklar, en azından, sıkıntılı ve güvencesiz erginler olarak yetiştirilebilecekleri gibi, ayakları üzerinde direnebilenler, i s y a n k a r kişiler olacaklardır.

                    A g r e s y o n, bildiğimiz gibi, gerek hayvan ve gerekse insan dünyasının, “düş kırıklıkları”na en doğal br yanıtıdır. HAYVANLAR, kendi yaşam alanlarını ve eş’lerini, yavrularını korumak için kendilerini savunurlar. Köpekler, korumakla görevli oldukları yere bir yabancı girdiğinde, veya sahiplerine bir düşmanlık gösterildiğinde, yahut da başka bir hayvan onun yiyeceklerini çalma girişiminde bulunursa, saldırırlar. Kuvvetli  e g o   d ü r t ü l e r i ile yönlenmiş çocuklar, aç oldukları zaman, bekledikleri besin gelmezse, başladıkları bir oyun veya faaliyetten yasaklanırlarsa, şurada burada istedikleri yapılmazsa, kızgınlık gösterirler. Eğer kısıntılar gereğinden fazla ve çocuğun kazanç ve mutluluğu çok az ise, onun gösterebileceği agresyon, en az on katına çıkar.

                   Bu nedenle, karnının açlığını doyurmak ya da ona haz verebilecek faaliyetler ve şeylerle uğraşmak arzusunda olan bir çocuğun o arzularını mümkün olabileceği derecede yerine getirmeye çalışmalıyız. Uygun olmayan veya tehlikeli sayılabilecek istekler, uygun ya da tehlikesiz nesnelerle değiştirilmeli; örneğin ‘emmek’ için kurşunkalem yerine, oyuncak piyano verilmelidir. Erkek çocuk, genellikle arzusunu göstermek ve doğal yeteneğini kanıtlamak için, diğer küçük çocuklarla pür neşe silah ve benzeri oyuncaklarla savaşa girer. Eğer bu -hipotetik- çocuğun ebevynleri otoriter ve cezalandırıcı cinsten iseler, çocuk çok daha hırs ve sertlikle bu oyunlara katılır (2).(Watson,1934).

                   A n t r o p o l o j i k çalışmalar, E s k i m o’ larda olduğu gibi, çocuklarına fiziksel ceza vermeyen kültürlerde hiç “savaş” oluşmadığını ortaya çıkarmıştır. Bunun tersi de doğrudur. Bildiğimiz üzere, “savaş”ların nedenlerinin çok karmaşık bir konu olmasına karşın, hiç olmazsa, “sertlik sertliği geliştirir,” sözü burada çok olumlu gibi gözükür bizlere. Eğer a i l e’de, özellikle, annenin çocuklar arasındaki seçeneği ya da yetersizliği nedeniyle, şiddetli bir “kardeşler-arası çatışması”  (sibling rivalry) var ise, bu çocukların aile dışındaki sosyal hayatlarındaki ilişkileri, özellikle “sertlik”i yönetebilmeleri ve “rekabet-yarışma”yı kabullenebilmeleri de çok güç olacaktır.

                   Normalde, geleneksel “iyi” bir evde, çocuğa, faaliyetler ve uygarlık için gerekli şans veriliyor ve bunlar anne’yi mutlu ediyorsa, yukarıda bahsedilen agresif dürtülerin şiddeti zamanla azalır, daha doğrusu, daha iyi k o n t r o l edilir. Dolayısıyla da, sosyal açıdan, daha kolaylıkla kabul edilebilecek faaliyet, eylem ve sonuçlara yönelirler. Fiziksel yiğitlik, yarışımcı oyunlar, başarılı kazançlar, maceracı oyun alanları; dağa tırmanma, birçok öge’lerle savaşma, marangozluk yapma, lastikten küçük çalışma odası veya benzeri şeyleri kurma, hep agresyon koruyucu sübaplardır. Aksi takdirde, söz düelloları ve kızgın sözcüklere dayanan inatçılık, yavaş yavaş yumruk yumruğa savaş çözüm yollarına yerini bırakır. Sevildiğini hisseden, kendisine güvencesi olan ve sevgi sembolleriyle iyi bağlantıları olan çocuk, kendini kanıtlamak için topluma hücum etmek gereksinimini hissetmez.

                   Bu tüm  a g r e s y o n <şiddet> konusu, içinde yaşamakta olduğumuz ve son derece zorlu, yırtıcı bir ortam olan dünyamızda son derece önemli bir konudur. Sokaklarda “insanlara saldırma”, uçak ya da diğer araçlarla “insan kaçırma”, stratejik olarak yerleştşrşlmiş bombalarla “masum sivil halkı öldürme”, zamanımızın felaket yansıtan nitelikleri haline geldi.

                   Bizler, FREUD’a ve onun izleyicilerine, a g r e s y o n  hususunda öğrettiklerinden ötürü teşekkür borçluyuz. O sayede bizler, genç çocuklardaki agresif dürtülerin varoluşlarının “normal” olduğunu, ve o dürtülerin ‘uygun’ yollarla ifade edilmek üzere ortaya çıkarılmalarının gerektiğini biliyoruz. Aynı şekilde, o çok değerli erken çocukluk yıllarında, “ileri derecede sınırlandırma”nın ve baskı yapmanın zararlarını dabiliyoruz.

                   Bizler; uslamlı, faydalı ve uygun k o n t r o l yeteneğinin de büyük önemini kavramalıyız. Kuvvetli bir öğretmen, o “kudret”in, “duygular”la birlikte sunulması koşuluyla, çocuk tarafından, zayıf bir öğretmenden daha fazla yeğlenir. O bomba fırlatanların, “hay jak”çıların ve soyguncuların, mutsuz ve oriyantasyonlarını kaybetmiş çocuklardan hemen hiç farklı olmadıklarını düşünmeye bir cesaret eder misiniz?

                   Bu “b ü y ü k   s u ç   i ş l e y e n   ç o c u k l a r”,  ‘ergin’  durumuna henüz erişememişlerdir. Onların doğal agresyonları ne sosyal bakımdan kabul edilebilecek çıkış yolları ve ne de makul, saygın kontroller bulamamışlardır. Onlar, materyalistik şeylerin eksikliğinden değil, ve fakat harcanan emeğe, diğer emellerin eksikliğinden “d ü ş k ı r ı k l ı ğ ı”na uğramışlardır. Yine onlar, yaşamın maddesel standart’ları ve değerlerinin ötesinde, gerçek standart’lar, prensip ve idealleri hiçbir zaman öğrenmemişlerdir. Bunların yanında, kendilerinin gerçek potansiyellerini “realize” edemedikleri gibi, “kalıcı ilişkiler” kurmayı da becerememişlerdir. D i n i   g e l e n e k ve inançları -eğer varsa- esnek olmayan, insan dışı veya kendini beğenmişlik niteliklerini taşıyabilir. Onların “düşkırıklığı” kendi yetersizliklerine ve “şiddet gösterileri” de modern toplumun stres’ine karşı gösterdikleri biricik yanıttır.

                   Bizler, yaşadığımız toplumun ve ç o c u k y e t i ş t i r m e k’te ve e ğ i t i m yöntemlerinin yeniden bir değerlendirilmesini yapmak zorundayız. A i l e  hayatımızın da, eleştirici bir araştırmaya tabi tutulması da zorunlu bir gereksinim olarak karşımıza dikilmektedir.

References:
1) BECKER, W.C. (1964): “Consequences of different kinds of parental discipline” ; Review of Child Development Research, Vol.1; New York Ed. M.L.O.L.W. Hoffman, Russell Sage Foundation.
2) WATSON, C. (1934-5) : “A Comparison of the effects of lax versus strict home training” , Journal of Social Psychology, pp.:102-105.

                                                                               *

                   Bugüne dek, “fiziksel” sağlık konusunda büyük adımlar atıldı; doğum öncesi ve sonrası bakım, büyük ilerlemeler gösterdi ve tıbbi tedavi, genç çocuklarda olası çok tehlikeli ve öldürücü nitelikteki hastalıkları silip süpürdü. Ç o c u k   Ö l ü m ü  (Infant mortality) ve  a n n e   ö l ü m ü (maternal mortality) oranları (Lütfen aşağıdaki A tablosuna bakınız!) ileri derecede azaldı. Çocuklar, genellikle yiyecek fiatlarının daha pahalı olmasına karşın, daha iyi beslenmektedirler ve evvelden ‘lüks’ sayılan maddeler, şimdi herkezce temin edilebilmektedir. Gerçekten, okulların Sağlık Memurları, Rickets’lerden ziyade, çok tatlı yeme nedeniyle dişlere yapılan zararları rapor etmektedirler.

                  Tabiatıyla, yaşamın materyalistik standartlarında çok büyük bir gelişme kaydedildi. İngiltere’de nüfus artımının, ileri derecede oturulacak ve eksikliğne, hipotek faiz oranlarının yükselmesine, fiyatların ve kiraların artmalarına neden olmasına karşın, sağlık ve yaşama uyumsuz evlerin sayısı çok azaldı. İktidara gelen her hükumet, ev standart’larını daha çağdaş bir düzeye getirmek için çabalarda bulundu. Santral ısıtma, çamaşır yıkama ve kurutma makinaları, “freezer” takımları, televizyon ve arabalar, eskiden olduğu gibi daha yüksek sosyo-ekonomik klasın, yani tekniker ya da meslek sahibi bireylerin ayrıcalığı olmayıp, herkese maledildi.

                   1974 yılının Christmas hediyelerini tranzistörler, elektrik piyanolar ve teyp-rekorder’lar, gitar’lar, ve Üç-spid’li bisiklet’ler içerdi. Tatilleri Yunanistan’da, İtaly’da, Fransa’da, Belçika’da veya diğer Avrupa ülkelerinde geçirmek, ya da ailece, öteki kıt’alarda ‘güneşi aramak’, bir adet haline geldi. Çocuklar, fiyatların yüksekliğine karşın, daha iyi giysiler ve ayakkabılar kullandılar. Genellikle, her iki ebeveyn, aile bütçesini artırmak amacıyla çalışmaya koyulup; anne, çocuk yuvada ya da okulda iken yarı-zamanlı, baba ise, sık olarak, uzatmalı (over-time) zamanlı çalışmak zorunda kaldı.

                   Öyleyse, bugün, aile hayatının eksiği nedir?  Çocuklar, çok mükemmel eğitim şansına sahiptirler, çoğunluğu iyi evlerde yaşamakta, iyi giysiler giymekte, iyi besin almakta ve en çağdaş oyun materyali ile oynayıp tatil gezilerine çıkmaktadır. Öyleyse niye bu kadar şiddet (aggression) ve suça yönelme var? -İlerki sayfalardaki C tablosuna bakın!)

                   Niye bu denli sık psiko-somatik rahatsızlıklar, okul korkuları (school phobia), yatak ıslatma (enuresis), sinir tik’leri (tics), okul ve ev uyumsuzlukları, öğrenme güçlükleri ve benzeri? Niye, bakıma gereksinimi olan çocukların yüzdesi hala yüksek? Niye “dövülmüş bebekler” (battered babies) gitgide artaraktan sahneye çıkıyor? Niye evlilik stres’i, niye istikrarsız ev hayatı ve yüksek boşanma oranı günümüzün rutin nitelikleri arasında yer alıyor?

                   Gelecek sayfalarımızda, günümüzde, çocuğun en taban gereksinimlerinin ne olduklarını, ve niye bunların tümüyle karşılanamadığını tartışacağız. Gayemiz, gelecek nesillerin şiddet, uyumsuzluk ve mutsuzluk problemlerine ne kadar küçük olursa olsun bir katkıda bulunmak; yeni değerler seçmek ve,Ven der Spuy’un dediği gibi: “Eski zamanların ahlaki değerlerini yeniden keşfetmek!” (Van der Spuy, 1972, ‘Çocuk Gelişimi ve Çevre'; Grahamston, Güney Afrikada, ‘Sanat ve İlim Haftası’ndan alınmış bildiri.)

                   Bu fikirlerim, bir koltukta hayallenmiş düşüncelerin ürünü değil ve fakat kırk yılın üstü bir süreyle, problem aile ve çocuklarla çalışmanın; hastane, klinik, okul ve merkezlerden elde ettiğim yaşantıların doğal bir meyvesidir.

                                Tablo  A :      Çocuk ve Anne Ölüm Oranları

1962  Bebek ölüm oranı , 1000 sağ doğmuş çocukta :   21.7
1972 Bebek ölüm oranı ,  1000 sağ doğmuş çocukta :   17.2
(İngiltere ve Wales)

1952 Anne ölüm oranı,    1000 sağ ve ölü doğumda :       0.7
1962 Anne ölüm oranı,     1000 sağ ve ölü doğumda :      0.4
1971 Anne ölüm oranı,     1000 sağ ve ölü doğumda :      0.2

                                                                                *

                                                 2.            A İ L E    H A Y A T I

I.    O l g u n   O l m a y a n   V e l i l e r :

                    TANNER’in 1961’de ilk kez yayınladığı gibi, fiziksel gelişme oranında, insanda çok farklı biyolojik değişmeler olduğu hususunda elimizde yeterli kanıt var. Bugün daha iyi beslenme koşulları ve standartları nedeniyle, kız ve erkek çocukların, eskiye nazaran daha erken erginliğe eriştiği bilinen bir gerçektir. Kızlar, erkeklerden daha er olgunlaşırlar. Genç evlilikleri şimdi daha yaygındır ve birçok üniversite öğrencileri mezuniyetlerinden evvel evleniyorlar ki, bunlar, aşağıda sergileyeceğimiz sorunlara neden oluyorlar.

                   Çocuk Danışma Klinikleri’nde, fizyolojik bakımdan gelişmelerine karşın, duygusal ve sosyal alanlarda olgunlaşmamış birçok veliler görmekteyiz. Bu çiftler, hem insanlararası ilişkilerde ve hem de pratik hususlarda deneyimsizdirler. Onlar hala büyümekteler; hayattan cinsellikten ve yaşamdan zevk almaktalar ve fakat ne ebeveynliğin fedakarlık niteliği ve ne de büyük sorumluluklar için hazır değildirler.

                   Bu gençlerin çoğu, hiöç olmazsa eğitimlerinin sonuna kadar çocuk sahibi olmamayı, bir iş bulup kısmi dahi olsa bir az ekonomik güvence sahibi olmayı yeğliyorlar. Diğerleri, ister dikkatsizlik veya düşünememezlik nedenleriyle olsun, çocuk yapmaktalar ve bu yeni gelen, sanki onların kişisel özgürlüklerini kenetleyen bir engel olarak görülmektedir. Çocuklar onlar için bir bağ, bir yük, hatta can sıkıcı bir nesnedir. Daha annece hissedebilen kızların bebeğe sevgiyle bakmalarına karşın, onu kendine öz bir kişiden ziyade, kendi varlıklarının bir uzantısı olarak algılamaktadırlar. Yine bu anneler, bebeği daha başından, kendi kalıplarına yoğurmak isterler ve fakat onun kendi iradesinin varlığının farkına varınca, şaşarlar. Diğerleri, “laissez faire!” (bırakınız yapsın!) politikasını izleyerek, arada bir bebekle dış ülkelere bir geziye çıkarak veya ne zaman mümkünse, akraba ya da arkadaşlarına teslim ederek, evlenmeden önceki stil’deki yaşamlarına devam ederler.

                   Bu tür ailelerin erkeklerine gelince, babalar, çoğu zaman, bebeğe gösterilen ilgi ve sevgiyi kıskanarak genç hanımlarından hala açıkça sergilenebilecek sevgi ve korumalı bir yaşam beklerler. Bu tip erkekler, çalışma hayatına uyumda da güçlük gösterebilirler ve sık sık iş değiştirme nedeniyle, aile, ekonomik güçlüklere maruz kalabilir. Genç çiftlerin, beraber yaşamın bu tür sorunları ve bağımlı bir bebekle yaşamak hususunda hiçbir yaşantıları yoktur. Bazıları çabuk öğrenirler ve ek olarak, ailelerinden yardım görebilirler. Toplumun değişen koşulları altında, bu ailevi yardımlar, eskiden olduğu kadar devamlı olamamaktadır ve bu durumda kalmış çiftler, nefret hissini duymaktadırlar.

                   Tabiatıyla, yirmi yaşın altında, çarçabuk aile kurabilecek çiftler de vardır. Erkek, mutlulukla bir işe zaten yerleşmiştir ve kadın, meraklı bir ev hanımıdır. Bazıları, ailelerinden ‘kabul edilebilir’ miktarda yardım görebilirler, hatta bir süre için onlarla beraber yaşayabilirler. Bu sonuncu, genellikle, çok hoş bir durum değildir. Mamafih, mutlu bir beraberlikte, genç çocuklar, anneleri daha yirmilerindeyken çalışma hayatına düşmelerine karşın, evde kendilerine bakacak “daimi bir anne” bulurlar.

                   Fakat birçok evlilikler o kadar düzenli gitmez. Anne, çocuklarının devamlı isteklerinden, ısrarlarından tedirgin ve sabırsız olabilir ve onları ihmale kadar gidebilir. Bu tür kadınlar, öğüt de dinlemedikleri gibi, seçtikleri çalışmaya devam ederek hayattan zevk almaya savaşırlar. Bu tür ailelerin çocukları, “kısmi annelik” yaşadıklarından, genellikle mutlu olmazlar. Çoğu, ilk fırsatta günlük ‘yuva’lara itildiği gibi, rastgele bebek bakıcılarının ellerine bırakılırlar. Böylece, bu tür yaşamda, gerek bebek ve gerekse annesi, hayatın ilk gelişim yıllarında beraberce yaşanılması gereken heyecanlı birliği paylaşmamış olurlar. Çocuk iyi bir ‘annelik’ bakımı alsa bile, duygusal ve sosyal gelişimi engellenebilir, birçok kesintilere uğrayabilir ve tümüyle gelişmeyebilir.

                   Böyle “çok anneli” bir çocuk, BOWLBY’nin de araştırmalarında çok net olarak kanıtladığı gibi, ilerde, silik bir kişiliğe ve tüm oturmamış kişilik ilişkilerine sahip olabilir. Bu tür çocuklar, genellikle, ‘o herkese gider’ terimi ile adlandırılırlar, zira hiçbir kimse ile kuvvetli bir bağ kuramazlar. Öyle bir çocuk, yine Bowlby’nin terimiyle, “hissiz karakterler” grubuna dahil olabilir.

                   Olgunlaşmamış çiftlerin erken evlenmelerinin başka bir yönü daha vardır: evlilik ilişkilerinin değişime eyilimi. Evlilik bağına neden olmuş -çoğu zaman geçici- duygular değişebilir. Çiftlerden herhangi biri bu ilişkinin dışına giderek yeni arkadaşlıklara ve ilişkilere yönelebilirler. Bundan sonrası, herkes tarafından pek çok bilinen bir patern izler: tartışmalar, birbirini suçlamalar, kavgalar, ayrılma, terketme, ve bazen boşanma. Sonunda da, kısmen batmış vapurun çocukları ortaya çıkar. Ondan sonra da, bu çocukların bakım ve korunmaları, velayetleri, bazen Devlet korunmasına alınmaları gibi sorunlar, bu ülkenin (İngiltere Birleşik Devletleri) hemen tüm Çocuk Rehberlik Kliniklerinin günlük gözlemleri içindedir. Genellikle bu çocuklara yardım zordur; okulda problem yarattıkları gibi isyankar, kavgacı ve okul kaçağı kimseler olarak tanımlanırlar.

  II.       V e l i l e r i n   S ü r e k s i z l i ğ iS e b a t s ı z l ı ğ ı

                 Ev hayatları ve yatişme biçimleri düzenli ve okul hayatları mutlu ve soyurucu olan çocuklar, büyüyünce; hayat, iş ya da evliliğin beklenti ve baskılarına oldukça iyi uyum sağlarlar. Bu tür gençler, hayatın açağı ve yukarı akımlarına, stres yaratan olaylarına yeterli derecede başarılı reaksiyon verirler. Bu çocukların olası kendilerinin seven ve hemen her zaman desteklenen velileri vardı; kendilerinin de, gerek ruhsal ve gerekse fiziksel hayatları düzenliydi. Yani, gen’ler, ve hayat koşulları, onların lehine çalışmış bir durumdaydı.

                 Diğer bazıları için ise durum farklı olabilir: daha önceki yıllardanberi gördükleri ilgisizlik, velilerin ayrılması ya da ölmesi, düzensiz ev hayatı, kendine pek az (öz)güvence hissinin bulunuşu, devamlı sıkıntı ve içtenlikle hissedilmiş ‘yetersizlik’. Tüm bunlar, pek uygun olmayan çevre koşullarına bağlım olabilir. Bazılarında ise, çocuk, hayatının başındanberi uygunsuz herediter (ırsi) faktörlerin etkilerine maruz kalabilirler. Yaşam-İş-Aile içi ilişkilerinin düzensizlikleri, alkol bağımlılığı, sar’a, akıl hastalıkları, otizm, beslenme bozuklukları vb. aile öyküsünün bir kısmını oluşturabilir. Gerçek hayatta da, gerek fiziksel ve gerekse ruhsal bakımlardan tamamiyle sağlam olan pek az sayıda aileler vardır. İyi bir çevre ve normal bir mutluluk, olumlu ilişkiler ve başarı hissi ile büyüyen bir kimse, beklenmedik bir stres’le yüzyüze gelinceye dek, dıştan, normal görünen bir durum sergileyebilir. Parçalanma, ondan sonra başlar. Bu çözüşüm-dağılma, özellikle ergenlik çağında; sınav, iş bulma ya da değiştirme veya evlilik gibi yüksek düzeydeki sorumluluk direnen surumlarda ortaya çıkar.

                 Düzensiz, güvenilmez ve ne yapacakları tahmin edilemeyen veli-lerden gelen çocuklar, büyüdükçe kendilerine değişmez, devamlı ve güvenilir bir bakım ve sevgi verebilecek kişileri aramaya devam ederler. Benim yaşantılarıma göre, çocuklar genellikle zorluklara çok dayanabilir ve tolerans gösterebilirler. Örneğin onlar babalarının güvenilemez ve özellikle içince çılgın bir insan olabileceğini değerlendirirler ve ‘kaçınma, engelleme’  (avoidance) savunmama mekanizmasını kullanarak o anda onunla iletişim kurmaya çalışmazlar. Annelerinin yorgunluktan bitkin olduğunu görerek onu hastanede bir iki gün geçirmeye gereksinimi olduğunu şikayet etmeksizin kabul edebilirler. Genellikle, kriz anında dönebilecekleri bir kaynak, örneğin bir veli, hala veya büyük hala hisseder ve bilirler. Mamafih çok genç yaşta ardarda birçok krizlere maruz kalmaya, bir çocuk pek dayanamaz.

                  Bunlardan bahsederken, yakın zamanlarda görmüş olduğum bir çocuk aklıma geldi.
                  D., 13 yaşında bir kızcağız. Orta Okula devam ediyor. Kendisi mutsuz ve derslerinde başarılı değil. Arkadaşlarının, annesi hakkında söyledikleri pek de zarif olmayan sözlerden tedirgin olmakta. Annesi, tekrarlayan depresyonlar nedeniyle hastahanelere girip çıkmış bir kadın. Evliliği de, bir süre sürüncemede gittikten sonra nihayet yıkılmış ve kocası, kendine daha uygun bir eş bulmuş. D., her iki ebeveyn arasında kalmıştı; bir yandan babası için çok iyi bir anlayış gösterirken, annesi için de sempati ile dolu, hoşgörülü hisler besliyordu. Benimle, annesinin çeşitli sinir krizleri hakkında sanki ergin bir kimse gibi konuşurdu. Gerçekte, kendisi evdeki sorunlardan sanki kendisi sorumlu imiş gibi hissediyordu. Dorothy, normal yetenekli, fakat başarısız bir öğrenci idi. Bu küçük kız için tek çözüm, onu, öyle yüksek gerilimli bir evden alıp, çocukluğunu daha normal, destekleyici (supportive) ve uyarıcı bir ortama yerleştirmekti.

                  Nihayet, gerçekten iyi, kırsal bir yatılı okul bulunmuştu. D. evde rahatlayacağı gibi, kız, erkek  ve erginlerle mutluluk verecek ilişkiler kurma potansiyelini de kullanabilecekti. Mamafih tatiller ve bayramlar, ona karşı içten bir ilgi göstermiş olan iki veli arasında, paylaşma nedeniyle, problem olmaya devam etti. Bu arada annesi yeniden evlendi. Tüm bu olumlu olaylara karşın, D. hala ebeveynlerine güvenmiyor, kendi inisiyatifi ve dışardan gelecek yardımlara gereksinim göstermeye devam edecek gibi geliyor. Kendisi, ufak tefek, çok sevimli bir kızcağız. Bizler şimdilik, onun ilerde tutacağı iş ve kuracağı yuva hususlarında çok güçlük çekmeyeceğini ümit etmekle yetineceğiz.

                  J., 13 yaşında bir oğlan çocuğu. Zeki bir aileden geliyor. Babası iş dünyasındaydı ve motor yarışları onun en düşkün olduğu hobi’lerden biri idi. J. çok küçükken babası kalp hastalığından öldü. Bunu izleyen, annesi de çok ciddi bir sinir krizi ve kalp rahatsızlığı geçirerek hastahanelerde vebakım evlerinde yaşamını yitirdi. Bu nedenlerle J., kendinden sekiz yaş büyük olan abisi ve on yaş büyük olan ablası tarafından yetiştirildi. J. şimdi yatılı bir pansiyonda; ablası, Üniversite bitirme sınavlarına hazırlanıyor. Abisi evlendi ve bir hekim olmak üzere. J.’nin kardeşlerine çok düşkün olmasına karşın, o hala, iki yıl evvel ölmüş olan annesini özlüyor ve birçok disiplin problemleri sergiliyor. Yakın geçmişte, okul arkadaşlarını ‘.. ormanda gece yarısı maceraları’na sürüklediği…’ nedeniye, idareyle başı derde girmişti. J. grubunb en yaşlısı, dolayısıyla ondan daha fazla sorumluluk bekleniyor. Kendisinin, tekrarlayan, devamlı bir “tik”i var ve onun için tedavi görmekte.

                  J.’nin büyüme potansiyeli çok büyük: kendisi iyi bir atlet; pilot olamazsa, cimnastikçi olmayı planlıyor. Bugünlerde bir ‘Tatil Spor Klübü’ne kaydolma yolunda. Bu arada, dinsel duygularını tatmin edecek bir kilise de aramakta. Aile üyelerinin hiç birisi kiliseye devam etmemişti. Eğer iyi bir eğitim ve psikolojik yardım verilebilinirse, ben bu çocuğun hayatın fırtınalarından temize çıkacağına eminim. Onun yasal koruyucusu olan ablasının da, kesin olarak, yardım ve desteğe gereksinimi var.

                                                                      *        *

  III.           Y e t e n e k s i z    v e l i    (Inadequate Parent)

                  Bu grup veli’leri, daha önce bildidiğimiz ‘olgun olmayan, tutarsız’ velilerden ayırdetmekte fayda olacağını umarım.

                 Bazı veliler, sınırlı eğitim şansına sahip olabilirler, ya da, zeka yetenekleri -doğuştan- kısıtlı olabilir; yahut da, “artrit”, “görme kaybı” gibi fiziksel yetersizliklerden ıstırap çekebilir. Bu koşullar, kendilerinin bir hata-
ları olmamalarına karşın, iyi bir veli olmalarına karşıdır. Yine bu veliler, kötü bir yönetici olabilecekleri gibi, ziyaretçiler ya da doktorlar tarafından verilen ‘öğütleri” tümüyle anlayıp uygulayamayabilirler. Çocuk gelişimi hakkındaki bilgileri de eksik olabilir. Bu nedenlerle, çocuğun ruhsal gelişimi için yeterli derecede uyarı veremedikleri gibi, onunla anlamlı bir “konuşma patern’i” ile ilişki kuramazlar; çocuğa yeterli bir oyun alanı ve oyuncaklar temin edemezler ve daracık, zole olmuş bir yerde yaşamaya devam ederler.

                 Öyle bir yaşamda, aile büyüdükçe, daha yaşlı çocuklar anneden gitgide azalan bir bakım görürler; yeni doğan bebekler annenin daha fazla zaman ve enerjisini alırlar. Sonuçta, eve bakım, zamanla daha da artan bir yük haline gelir. Annenin sağlığı zaten fena ise, durum daha da kötüleşir. Bazı babalr, küçük çocuklar için genellikle pek az sorumluluk alırlar; yaptıkları tek şey, ricayla, bazen büyük çocuklarla bir yürüyüşe çıkmak veya bahçede oynamak olabilir. Eve iyi bir bakım sağlanmasına ve sosyal yardım uzmanlarının devamlı desteklerine karşın, aile hayatı yıkılmaya yüz tutar.

                 S., öyle bir aileden geliyor. Tüm ailede altı çocuk vardı; mamafih biri “Geri Zekalılar” hastanesinde, diğeri de “Geri Zekalılar” okulunda idi. Diğer bir çocuk da, “Coeliac Disease – Çöliak diziz <Geniş kolun’un daha doğuştan genişlemesiyle nitelenen bir hastalık> rahatsızlığından ıstırap çekmekteydi. İçinde yaşadıkları ev, modern, yepyeni bir binadan bir harabeye dönmüştü. Ev eşyaları yıpranmış, kırılmış ve mutfak daima kirli idi. Çocukların
elbiseleri genellikle ucuzluk pazarlarından satın alınmış, rengarenk, fakat vücutlarına uyumsuz olup adeta sarkıyorlardı. Bahçe, köpek ve tavşanların hazinesini paylaştığı bir hurda yığını idi. Evde televizyon hiç izlenmezdi; atmosfer, sanki mutlu çingenelerin kampı gibi, haykırmalarla, gözyaşlarıyla, ve patlamalarla doluydu.

                 S.’nin hemen hemen normal bir IQ’su vardı ve hayata tüm varlık ve hızıyla katılamamıştı. Okula pek seyrek devam ederdi ve gittiğinde de hemen herkes sorunlar yaratırdı. Tabiatıyla, öğrenim düzeyi sıfıra yakındı. Beş yaşına karşın, konuşma dili yeterince gelişmemişti ve sözcükleri, yaşadığı ev halkının ortamını yansıtıyordu. Kendisi, hem duygusal ve hem de kültürel yönlerden bir şefkat arayıcısı idi ve bu haliyle o ögelerden ne denli yoksun olduğunu gösteriyordu. Bunların sonucu olarak, S., daima tatlılar ve oyuncaklar istiyor ve ne kadar küçük olursa olsun, kendisine verilen herşeye minnettarlığını gösteriyordu.

                 S., kendine sevgi ve bakım gösterildikten sonra gelişmeye başladı. Rengarenk resimler çizdiği gibi, daha beş buçuk yaşında iken en sevdiği oyun, yapma bebekleri emzirmek idi. Kendisi de bu emzikleri emerdi. Kişisel olarak ilgi gösterilince, okumayı ve yazmayı çarçabuk öğrenmişti; ama, 
okulda daima asık suratlı, uyum sağlayamayan bir yumurcak idi. Orada sergilediği hırçınlıklar o dereceye dek erişti ki, okul idaresi eve, artık onu orada tutamayacaklarını bildirdi. Çocuk Rehberlik Kliniği, ailesi ile temasa geçtikten sonra, onun, erkek kardeşiyle beraber, “ESN Okulu”na devam etmesi sağlandı. Orada S. çok mutlu, etken ve gelişmesine devam ediyor. Öğretmenler onun ‘anne’ye olan gereksiminin ve ilersi için iyi olan potansiyelini keşfettiler. Bundan sonra, gerek ailevi ve gerekse mali problemleri olan anne, bir sağlık ziyaretçisi ve Klinik üyeleri hariç, kapılarını tüm Sosyal Yardım Uzmanlarına kapattı. Mamafih anne, S.’ye yapılmış yardımlar için teşekkürlerini bildirdi ve ona daha sıcak davranmaya başladı.

                 P.’ de, öyle “yetersiz” bir evden gelen, ihmal edilmiş bir çocuktu. Annesi evlendiğinde pek gençti ve uzun yıllar, hasta olan annesine de bakmak zorunda kalmıştı. Büyük anne ölünce, tüm aile sarsılmıştı. P., anne-annesinin ve kendinden küçük iki kardeşinin annesinden bakım bekleme-rinden ötürü, pek annelik yaşamamıştı. Ev daima karmakarışık bir görünümdeydi ve çocuklar evde rastgele koşup har vurup harman savurmaya başlamışlardı. Disiplin sistemi de kararsız ve değişikti. Baba, çocuklara bağırırdı, anne is stres altında daha da artan bir kekemelikten ıstırap çekerdi. Baba, göçmenliye yeni kabul edilmiş, sorumsuz, güvenilmez biri olup, devamlı iş değiştirir ve zaman zaman da, kirayı ödememesi nedeniyle Polis ile arasında sorunlar oluşurdu.

                  Özel olarak, bu, umursamasızcasına mutlu bir yaşam tarzı olup, gerçek bir bakım ve displin mevcut değil idi. P., zeki ve sevimli bir çocuk olmasına karşın, okulda pek başarılı değildi. Konuşması, hiç şüphesiz annesinin konuşma güçlüğünden de etkilenmiş olup, tam gelişememişti. Yedi yaşında iken, her tür dokunmadan, okşamadan hoşlanırdı. O zamanlar, hemen birinin dizleri üzerine atlar, şekerlemeler ve bisküitler beklerdi.

                   P., özel konuşma tedavisi ve eğitim ile bir az ilerleme gösterdi. Aileye de yeterli destek sağlandı. Şimdi P., sanki mutluymuş gibi daima oynamak isteyen, şaklabanlıklar yapan ve babasının olgunlaşmamış kişiliğini yansıtan oyunbaz bir çocuğu sergiliyor. Burada sorun, tüm ailenin “büyümesine ve gelişmesine” yardım etmek ve dolayısıyla, çocuğun gereksinmelerini karşılayabilmek.

                                                                             *
                                                                                                   
                                A i l e   H a y a t ı n d a    E v l i l i k   S t r e s ‘ i

                   Bulunduğumuz zamanlarda çiftler, evlendikleri zaman birbirlerine verdikleri “sevmek, şereflendirmek, hastalığı ve sağlığı beraber paylaşmak…” sözünü unutmuşa benziyorlar. Evlilikler, pek sık olarak, kısa bir tanışma devresinden sonra yetersiz düşünme ya da uzun vadeli planlar yapılmaksızın oluşturulmaktadır. Hiç şüphe yok ki, birçok kimselerein zihnminde, “..eğer iyi gitmezse, sona erdiririz, olur biter..” düşüncesi vardır. Bu tür düşünce, evlenmenin uzun süreli bir nişanlılık devrini izlediği, geniş bir sosyal yankı uyandırdığı ve nikaha oturulduğunda hemen hemen ‘çözülemez’ olarak nitelendirildiği Viktoryan düşüncenin tam zıddıdır. Tabiatıyla o zamanlar daha, birçok mutsuz ve uyumsuz evlilik bağları mevcuttu. Örneğin erkekler kadınlarına sadık kalmamışlardı, kadınların kendi paraları yoktu ve ancak pek ender vakalarda kendi hayatlarını kendileri kazanabilirlerdi.

                   Mamafih, evlilik, toplum tarafından ‘sebatlı’ bir örgüt olarak tanımlanır ve öyle kabul edilirdi. Evlilik kontratını kırmak bir şerefsizlik sayılırdı. Aile içinde oluşan uyuşmazlıklar ve anlaşmazlıklar, çok kez üstlerinden gelinirdi ve bunlar çok uzun sürmezdi. Viktoryan çocuk, evliliğe, “sürekli” bir oluşım olarak bakar ve onu hafiften almazdı. Özellikle, kadının az sosyal seçenekleri olması ve evliliğe güvence sağlaması nedeniyle bu kuruluştan mutluluk araması daha doğaldı. Herkes, haftalık kilise alayında kendisini gerilerden izleyen fakir bir mürebbiye veya “refakatçilere sahip bir Bronté kardeş” olamaz.

                   Bugün durum çok farklıdır. Birçok kadınlar bazen evlenmeden önce ve çoğu zaman evlendikten sonra, eğer çocuklar yoksa veya çocuk bakıcıları, yuvalar mevcutsa, gerektiğinde özgürlüklerini ve mesleklerini seçmektedirler. Ebeveynlik, eski staus’unu, ve hatta zevkini diyebiliriz, kaybetmişe benziyor. Yuva kurma hem bir bilim ve hem de bir sanattır, fakat pek az kimseler ona bu gözle bakarlar. Çocuk Rehberlik Kliniklerinden gelen çocukların çoğu, yeterli annelik sürecinin yaşanmadığı evlerden gelmektedirler. Bu çocuklar, başındanberi, sebatlı olmayan bir ortamla yüz yüze bırakılmışlardır. Böyle evlilik bağları da, sonunda,  a y r ı l ı k (separa-
tion) veya  b o ş a n m a (divorce) ile sonuçlanmışlardır. İşte bir örnek.

                   Öğrenme güçlükleri gösteren sekis yaşında bir erkek çocuk, hayatının yalnızca ilk iki yılında annesi ve babası ile yaşamıştı. Annenin gözünde evliliğin devamı “imkansız” görülmüş ve, “bizler hiçbir şekilde anlaşamayız..” düşüncesiyle, her iki tarafın da rızasıyla evlilik sona erdirilmişti. Baba yeniden evlenmiş ve çocuk, hayran olduğu babasını hafta sonlarında ziyaret ederek ilişkisini devam etirmişti. Çocuğun kendisi spor’a ve yapıcı faaliyetlere çok düşkün olduğu gibi, babasıyla birlikte bu faaliyetlerden hoşlanabilecek bir yaşta olmasına karşın, maalesef yatılı bir okulda bulunmakta ve babasını seyrek görmekteydi. Tabiatıyla annesi her iki rolü doldurmaya çalışmakta ve ancak kısmen başarılı olabilmekteydi.

                   İyi yürümeyen evliliklerde, bir çocuğu, en kötü olarak etkileyecek
olay, onun her iki tarafa içten bağlılık (dependency) <ve ‘sadakat': (loyalty)>
gösterme durumunda bırakılmış olmasıdır. İşte örneğin.
                   Ben, babası gemici olan ve ona sevgi ve içtenlikle bağlı olan dokuz yaşında bir kız bilirim. Ailede birçok anlaşmazlıklar süregeliyordu: Anne, kocasını ‘güvenilmez’ ve ‘sadakatsiz’ olarak değerlendirdiğinden nihayet ondan boşanmıştı. Baba yeniden evlendi. Yarı zamanlı çalışan bir hemşire olan anneye, çocuk bakımı, sandığından daha ağır geldi; bir süre sonra intihara girişti ve uzun zaman hasta kaldı. Bereket, annesi evine yerleşti ve çocukların yetiştirilmelerinde önemli bir sorunluluk aldı. O sayede anne, hemşirelik mesleğine dönebildi. Küçük kız bana babasını çok özlediğini üzüntüyle söylerdi. Babasının da kalbinde onun için çok yumuşak ve sıcak bir yer vardı; fakat kendisi, ‘bir mektup yazar’ olmadığından birbirleriyle bağlantıyı kaybettiler. O hala, gemici olan babasından büyük bir hayranlıkla bahseder. Ailesinin eski hayatı konusunda da, sanki büyükler gibi yorumlarda bulunur: “.. O hayat, hiç de iyi değildi.. Annem ve babam hiçbir zaman uzlaşmadılar.. Ayrılık, her ikisi için de iyi oldu.. Ne yazık ki babamın ayrılışı annemi hasta etti..”

                   Bu küçük K., hakikaten çok yetenekli bir kızdı, evde annesine her yönden yardım ederdi. Kliniğe de, şehir dışından otoobüsle kendi başına, okuma ve heceleme derslerinden yardım almaya gelirdi. Onun gelişmesi çok hızlı oldu. Çok zarif bir kız olduğu gibi, el işlerinde, çizmekte ve dansta çok başarılı idi. Annesine de çok bağlı olduğu gibi, annesi de onunla gururlanırdı. K.’nın babası için de çok güzel anıları vardı ve onlardan dolayı bugünlerde ufukta beliren bir üvey babayı nasıl kabul edebileceğini düşünüp duruyordu.

                   Bu gibi hallerde, küçük bir çocuğun vermek zorunda kaldığı ödün hususunda, onun başbaşa kaldığı konfüzyon (zihin karmaşası) ve gerilimi yakından kestirmek cidden güçtür. Ebeveynler genellikle bir çocuğun hissedebileceği bu tür yaşantılara kör ve hatta duygusuzdurlar. Genç bir çocuğa ebeveynlerinin önemi, ölçülemeyecek derecede yüksektir. Çocuk-ların zihinlerinde onlar ya ideal kahramanlar ya da zalimlerdir. Onlar çok büyük bir etkenlikte bulnurlar ve sergiledikleri örnek, aynen kabul edilir. Bu idealize edilmiş kimseler, yalancı standartlar sunarlarsa, bir erdemlik eksikliği varsa, eşler birbirlerine sadık değillerse, birbirlerine duyarsız ve hatta can sıkıcı iseler, tüm bunlarda çocuğun  g ü v e n c e s i  hiç hesaba katılmamış demektir. Sonuç olarak, çocuk kimseye güven göstermez ve eğer yoluna, güvenebileceği ve sevgiyle bağlanabileceği bir ergin çıkmazsa, suçluluğa kadar yuvarlanabilirler.

                   Mamafih, benim bulgularıma göre, çocukların, insan yapısının zayıflıklarına karşı kayde değer bir hoşgörüleri vardır: onlar için hemen her zaman özür yaratırlar. Bunun bir nedeni de, hep sıkıntı içinde olmaları dolayısıyla, üzerlerine ümit bağlayabilecekleri bazı ‘iyi nesneler’ bulunduğu <daha doğrusu, “bulunması gerektiği”> gereksinimidir. Aynı şekilde, onlar çok esnek (flexible) olup eğer taban sağlık durumları ve yetenekleri iyi ise, terslikleri yüzleyebilirler ve kendilerine iyi bir hayat sağlayabilirler. Bu gençlerin çoğu, onlarla ilgilenecek erginlerden, öğretmenlerden, kulüp liderlerinden ve evleri dışındaki akrabalardan destek ve yönlendirme beklerler (Sevgi açlığı-Hunger of love. İ.E.). Bu bekleyişler, şimdilerde meyvelerini vermektedirler.

                                                                            *
                       
                                                                  E v s i z l i k  . . .

                  “B i r   e v i   o l a m  a m a ‘ çok karmaşa bir olaydır. Doğumdaki ölüm oranının düşmesi, nüfus patlaması, arazi vve bina değerlerinin artması, kiraların  yükselmesi ve özellikle GüneyDoğuda nüfus artışı, modern ev
sorunlarını doruğa çıkarmıştır. Üzerinde yaşadığımız bu ada (İngiltere), böylece aşırı bir nüfusa sahip olduğu gibi, diğer kaynaklardan, örneğin toprak, bir sıkıntı çekmektedir. Hava kirliliği, tehlikeli boyutlara erişmiştir. Hepsinin üstünde, geçim masrafı çok yüksek olup, bir ev satın almak ya da banka ipoteği veya kira faturasını ödeyebilmek, bir çok aileler için mümkün olmamaktadır.

                  Hepsinin içinde, bir tür aile özellikle zorluğa uğrar: on yedi, on sekiz yaşlarında gebe kalan kızların kurduğu aileler. Bunların karakteristiği şudur: Yaş henüz yirmi bire ermişken beş yaşın altında üç çocuk annesi olma, ve, yeterli eğitim ve deneyimi olmaması nedeniyle çok para kazanamayan bir koca. Kendi ebeveynleri yardım edemezlerse, bir genç çiftin kendi evleri olması şöyle dursun, apartman kirasını bile vermekte güçlük çekerler. Sonunda, ya evden kovulurlar, ya da ebeveynlerinin evlerine sığınırlar, veya en sonunda Sosyal Yardım Servisi’nden geçici bir barınak sağlarlar. Bu, açıkça, evlilik hayatına çok umutsuz bir başlayıştır ve zamanla evde gerilim arttmaya başlar. Kendi deneyimleri olmadığından, bu genç anneler bebek-lerine bakımı veremezler. Biraz daha ilerlemiş yaştaki çocuklar, ‘annelik’ten yoksun olup, çoğu zaman kendi kendilerine bırakılmışlardır; dolayısıyla pek az eğitim ve uyarı alırlar. Bu tür çocuklar, ailelerince, onlara yük olmakta-   dırlar. Günlük bakımın sıkıntıları; yeni doğmuş bir bebeği besleme, ev temizleme, yemek, bulaşık vb. zaten yetersiz olan genç anne üzerinde çok ağır yüklerdir. Birçokları, kazanamayacakları bir çekişme içinde harap olup sağlıklarını kaybederler. Bazen, büyükannelerin ve ziyaretçi sağlık görevli-lerinin, yuva ve bakım evlerinin birleşik uğraşıları bile böyle bir aile kötü krizleri atlatabilir, fakat borçlar birikince aile içinde gerilim yükselir ve bazı çiftler ayrılmak zorunda kalırlar.

                  Çiftler ayrılınca, genellikle koca, karısını ve aile sorumluluklarını terkeder. Kadın, -kararsızlıkla- ailesine döner ve çocuklarını da beraberinde alır. Mamafih bu beraberlik çok sürmez ve çocuklar Devlet bakımına alınırlar. Anne de kendine bir oda bularak, “bebek bakımı- baby sitting”  işini kabul eder. Bu, bir çocuk için, en kötü bir başlangıç olasılığıdır. Daha erken yaşlardan, o kendini ‘istenilmemiş’ hisseder; türlü nedenlerle büyükanneden bakım evlerine, yatılı okullara yer değiştirir gider. Bu arada anneyle kısmi bir temas vardır, baba ise meydanlarda yoktur. Tüm bunlar, “yetersiz kişilikler”in gelişimine yol açar.

                  Çocuklarıyla birlikte ebeveynlerinin evine dönmek, hemen herkeste ileri derecede gerilim yaratan bir olaydır. Kadın, kendisi hakkında ‘başarısız’ hisseder ve kocası aleyhine açıkça yakınır. Herkes için yeterli ‘oda’ yoktur, ve, ailenin öğünmesi gereken çocuklar, böylelikle bir ‘engel’ ve ‘problem yaratan’ nesneler durumuna konulmuş olurlar. Sosyal Hizmetler Bölümü, bu tür ailelerin gereksinimlerini gidermek için çok çaba gösterirler. İlk kez, evler tanmirle yeniden düzene konarak, çocuk, hatta anne ve baba için küçük özel daireler oluşturulur. Tabiatıyla, binadan sorumlu bir yönetici, sağlık ziyaretçileri ve gerekli sayıda sosyal yardımcılar, yaşamı daha düzenli bir şekle sokarlar. Kocalara iş bulmaya savaşılır ve “Milli Yardım Fonu”ndan kira ödemesinde iskonto yapılır. Bütün bunlar, geçici bir rehabilitasyon ölçüsü olarak planlanır. Böyle on veya on beş aileden oluşmuş küçük bir grup, ortalama altı ay içinde sürekli bir yaşam ortamına dönebilir.

                   Bu tür sosyal yardımlaşma, ailenin parçalanmasını ve annenin -olası- bir ruh hastası olmasını engeller. Çocuklar da, ya yakınlarındaki bir ‘yuva’ya, ya da, yaşları yeterli ise, bir okula gönderilirler. Böylece, aile beraberce tutulmuş olur ve erken evliliğin güçlükleri göreceli olarak azaltılmış olur. Çocuklar, eğer ebeveynleri onlarla birlikte kalıyorlarsa, hemen her tür değişikliğe ayak uydurabilirler. Ben öyle aileler bilirim ki, örneğin evninden bir apartmana, oradan da bir ‘karavan’a ya da ‘ordu çadırı’na inmiş, fakat hiçbir duygusal bunalım göstermemişlerdir. Diğer yandan, böyle bir “gezegen” yaşam şeklinden, çocukların eğitimi kesin bir şekilde -olumsuz olarak- etkilenir.

                                                                             *

            DÖVÜLEN BEBEKLER     <Battered Babies’ Syndrome’u>

                   Bu konuya girenler, çok özel ve gerçekten ‘tehlike’ sergileyen bir grup çocukları kapsar. Bu tür bebekler şimdilerde “kaza olmayan incinmeler” <Ref.3> tanısını taşırlar ve genellikle ebeveynlerinin biri tarafından yapılmış çürükler, kırıklar ve yanmaları içerirler.

                   Bu tür vakalarda ailenin sorumluluğunu kanıtlamada güçlük vardır; fakat, incinmenin şeklinden, ailenin verdiği birbirini tutmayan ve güvenil-mez hastalık öyküsünden ve makul bir açıklama bulunamayaşından, bu tanı şüphelenilir. Komşular ve evi ziyaret eden sosyal yardım uzmanları da bu hususa yardımcı olabilecek gözlemlerini söyleyebilirler. Sağlık ziyaretçileri, örneğin hemşire, sağlık memuru, genellikle bu durumu ilk keşfeden, sorum-
luluğu üzerine alan ve çocuğu hastaneue hem koruma ve hem de tedavi için alan kişilerdir.

                   “Battered Baby Syndrome“u ilk kez 1946’da CAFFREY tarafından isimlendirilmişti. O günlerdenberi Londra, Newcastle ve ve Birmingham’da sürekli araştırmalar yapılmaktadır. İngiltere’de her yıl 4500 çocuğun hırpalandığı, bunlardan o/o 10-17’sinin aldığı incinmelerden öldüğü ve
o/o 30’unun da beyin zedelenmesinden ötürü devamlı olarak özürlü kaldıklarını biliyoruz. (4)

                   N.S.P.C.C.’nin Londra’da bir “Dövülen Bebek Araştırma Merkezi” ve, Dr. Peter Scott ve Dr. Thomas Opie’nin liderliklerinde bir araştırma ekibi mevcuttur. Joan Court ve Carolyn Okell (5) de, bu ‘kötüye kullanım’ ile ilgili faktörler üzerinde çalışmışlar ve önemli yayımlarda bulunmuşlardır. Onların tedaviye aldıkları vakalardan öğrendiklerimize göre, bebeklerini döven ebeveynler genç olup, 19 ile 26 yaşları arasında bulunmaktadır. Bu anneler, sık olarak, ivedilikle ikli veya üç bebği ard arda doğurmuşlardı. Döven kişi, eğer anne ise, bunu, yeni bir hamileliği esnasında yapmıştı. Aile üyeleri de, genellikle yalnız kalmış, izole olmuş, sık sık bir yerden diğer bir yere taşınmış, akrabalarıyla teması kaybetmiş, Çocuk Bakım Klinik’lerine pek devam etmeyen ve bulundukları ortama pek katılmayan kimselerdi. Birçok kadınların kendileri iyi bir ‘annelik’ görmemiş ve ailelelerinin çok sıkı kontrolleri altında yetişmişlerdi. Birçokları da, yaşamlarının büyük bir kıs-
mını değişik kurumlarda geçirmişlerdi. Dolaysıyla, kendileri sevilmenin ne olduğunu öğrenemedikleri için bebeklerini sevmeyi bilemezlerdi. Joan Court şöyle yazıyor: “…’Case work terapi’si’ -ailelerle sosyal yardım uzmanının birlikte çalışması- şu esas üzerine dayanmalıdır: Her incinmiş çocuğun, incinmiş bir ebeveyni vardır. Gereksinim, böyle çocukların kendi ebeveynleriyle güvence dolu bir ilişkiye girmelerini sağlamak. Hiç şüphe yok ki, başlangıçta, duygular güvensizlik ve kin ile dolu olacak..”

                   Bu çocukların çoğunun ebeveynleri gençtirler ve yeterince olgunlaşmamışlardır. Onlar için çocuk yetiştirme, ciddi bir sorundur. Genellikle maddi bir takım güçlükler vardır: baba ya işsizdir ya da iyi bir ücret kazanmamaktadır. Kiralar yüksektir. Anne de, bebeğe bakım zorunluluğundan çalışmaya gidemez, sonunda, devamlı olarak para proble-mi gündeme gelir durur. Bebek, gerçekte, hiç istenmemiş ya da planlanma- mış olabilir; beslenmekte, gelişmekte güçlük gösterip gece yarısı uyanabilir. Gece uykusunun bölünmesinin ne olduğunu her anne bilir. Eğer çocuk daha başından bir beslenme ve gelişme kusuru gösteriyorsa, pratisyen (ya da aile hekimi) bir hekim tarafından görülmesi, hatta gözlem ve daha iyi beslene geleneklerinin yerleşmesi için kısa bir süreyle bir Çocuk Hastanesine yatırılabilir. Fakat bu tür annelerin çoğu, pratisyen hekimlere kayıtlı değildirler, dolayısıyla ‘sağlık ziyaretçisi’nin de listesinde yer almazlar. Zaten birçok kez yer değiştirmişlerdir. Üstelik, bebeklerden bazılarının babalarının belirsiz olmaları nedeniyle, eve ziyaretçi gelişi pek hoş görülmez.

                   Bu tür anneler üzerinde yapılan araştırmalar, onların kendilerinin mutsuz ve düzensiz evlerden geldiklerini ve pek az anne bakımı gördüklerini ortaya koymaktadır. Bu nedenlerle, bebeklerine ne vereceklerini ve nasıl vereceklerini bilemezler; bebeklerden hemen bir yanıt bekledikleri gibi, onların niye o kadar sorumsuz, pasif, kızgın ve ‘fırtınalı’ olduklarını anlaya-mazlar. Bebeğe çok kaba muamele edip onu korkutabilirler. Bebeğe gerçek huzuru veremezler. Böylece, daha başından, anne ve bebek arasında bir engel konulmuş olur, ondan sonra da küçük küçük krizler ortaya çıkar. Bazen ebeveynler, tartışmalardan ya da içkili olduklarından, kontrollerini kaybedebilirler. Örneğin çocuk açlıktan ağlamaya başlayaınca, anne ya da baba, birden yerinden fırlayıp çocuğu tartaklarlar, tokatlarlar. Bazen, öyle-sine iterler ki, çocuk hastanelik olur. Çok kez, çocuk hastaneye başındaki bir incinmeden ötürü getirildiği zaman, röntgen filmleri, daha öncelerden oluşmuş ve iyileşmiş kırıkları ortaya çıkarır. Bunlar, daha önceki incinmeler-in kanıtlarıdırlar.

                   Bebekleri incitme, genellikle aile içi ilişkilerinin bozulmaya yüz tutmasından sonra başlar. Aradaki anlaşmazlıklar artmıştır; koca, bebeğin karısından devamlı taleplerinden doğan bebeğe gitgide yakınlaşma olayını kıskanır. Sonuçta, anne, çocuğuna daha da yaslanabilir ve koca evi terkeder ya da anne bebeğin, kocasının ona karşı olan yakınlık bağlarının arasına girmesine kızar. Bazen evlilik, bir büyükannenin sorumluluğu alması ile hayatta kalabilir. Fakat, sık olarak, öyle genç kimselerin aileleriyle ilişkileri zaten kopuktur ve dolayısıyla pek az haberleşirler. O andan itibaren de evlilikte tatsızlık artmaya devam eder.

                   Bu tür gençlere yardım etmek çok zordur. İlk kez, bebeği incittik-lerinin farkına varınca hemen ardından bir panik ve acil bir suçluluk hissi gelir. Çocuk hastaneye koşturulur; orada anne, karmaşık ve doğru olmayan bir ifadeyle ‘kaza’nın nasıl olduğunu anlatır. O noktada, işini bilen, dikkatli bir sosyal hizmetler uzmanı yardım edebilir. Çocuk hastaneye yatırılır veya incinme ufaksa bebek taburcu edilir. Bunu takiben, anne ve çocuk, N.S.P.C.C. veya başka bir kurumun kontrolü altında bir ‘barınağa’ yerleştirilir. Hemen ardından, annenin günlük problemleriyle daha etken bir şekilde bağdaşması- nı öğrenmesi amacıyla, bir rehabilitasyon programına girişilebilir. Bu prog-ramın ruhu, annenin, onu eleştirmeyen ve anlayabilen bir kimse ile fikir değişiminde bulunması ve yeterli takviye ile ‘yeniden başlayabilme’ ümidi ile evine dönebilmesidir. Bu dönemde, denetleme son derece önemlidir, zira aynı koşullar altında, anne, ikinci kez, bebeğine aynı şekilde muamele eder. Güçlüğün bir nedeni de, bu tür gençlerin çok duyarlı olmaları ve onlara yardım eden kim olursa olsun, onları eleştirmesidir. Sosyal kurumlar arasındaki düzenlemeler ve iletişimler de çok önemlidir. Ancak o sayededir ki, risk’e yönelik çocuğun ismi, gerektiğinde aranmak ve yardım edilmek üzere ‘gizli’ (confidential) listesinde elde bulundurulmuş olur.

                   Çoğu zaman, en erdemli çarenin çocuğu korumaya almak olduğu belirlenmiştir. O takdirde bebeğin annesiyle zaten sağlıklı adımlarla başlamamış ilişkisini iyiye döndürmek için ümitler azalmaktadır; fakat, hiç olmazsa, daha iyi bir “yedek” (substitute) bulunabilir. Eğer çocuk iyi bir ‘Grup Evi’ne yerleştirilmişse, istendiğini ve kabul edildiğini, teşvik edildiğini anlarsa, sonuç çok yüz güldürücü olabilir. O takdirde, bebeğin ebeveynleri-nin izinleriyle tüm temaslar kesilebilir ya da ilişki, seyrek ziyaretlerle sürdürülebilir. Bu da bazen iyi sonuçlar verebilir, hatta sonunda bebek eve dönebilir.

                   Toplumun doğal tepkisi anneyi lanetlemek ve bebeği evden almaktır. Fakat, eğer ebeveynlerin olgunlaşma şansları varsa, kendi güven-lerini kazanabilirlerse, zamanla hayata yeni bir açıdan bakabilirler ve bebek kendi evinde daha sağlıklı olarak büyüyebilir. Bununla beraber, bütün bu işler söylendiği kadar kolay değildir ve gayet nazik bir şekilde idare edilmeleri gerekir. ‘Koruyucu’ çalışma daha ilk baştan “riskli ebeveyn”i bulup özellikle sağlık ziyaretçileri kanalıyla ne zaman ve hangi uzmana gönderilme-leri gerektiği doğrusunda gelişir.

                     Birmingham Üniversitesi, Kraliçe Elizabet Hastahanesinin Psiki-
yatri bölümünde henüz başlayan bir çalışmada (7), bebekleri döven 214 ebeveyn, 76  ‘kontrol’ annelerle kıyaslanmaktadır. Bulgular şöyledir: Bu anneler, aşağı sosyal sınıflardan geliyorlar. Ortalama yaş 23.5 olup, 16 ile 36 yılları arasında değişmektedir. Çokları da 21’in üstündedir. Babaların ortala-ma yaşı 27 idi. Onların hiçbiri en üst düzeydeki sosyal klastan (Class I) gelmemişti, bilakis, hayatlarını elleriyle kazanan (Class IV) işçi grubundandı. Annelerin neredeyse yarısı zeka bakımından sınırda (borderline) idi; o/o 76′ sı anormal kişilik yapısına sahipti, o/o 48’i nörotik idi ve o/o 11’inin suçluluk kayıtları vardı.

                     Babalarınınkinde ise suçluluk kaydı o/o 29’a çıkıyordu; yarısından  fazlası psikopat’tı ve o/o 64’ü de, anormal bir kişilik yapısı gösteriyordu. Özet olarak bu rapor bize, genellikle sınırlı zekalı, ruhen bunalımlı ve köken
bakımından yoksun bir sosyo-ekonomik düzenden gelen ve kendilerini tehlikeye maruz insanları sergiliyor. Bu tip insanlar açıkça kendilerinin yardıma muhtaç olmalarına karşın, yardım kabul etmek istemezler. Onların kendilerine güvencelerini artırabilmek için çok özentili ve titiz bir “vak’a çalışma” (case-work) planı hazırlamak gerekir. Yardım kaynakları arasında sosyal stres’i atma, daha iyi bir eve yerleştirme, çocuk için bir ‘yuva’ bulma, baba için de daha iyi bir iş bulma sayılabilir. Tüm bunlara karşın çok sıkı bir aile denetlemesi (supervision), bebekleri tekrar incinmekten korunmak için en elzem bir ögedir. 

                     Diğer raporlar bebek dövmenin yalnız aşağı sosyo-ekonomik sınıfa sınırlı kalmayıp, meslek sahibi kimseler arasında da yaygın olduğu kanısını vermektedir. Bu sonuncuları biz pek duymayız, zira bu kişiler, şöhretlerine gölge düşer korkusuyla yardım aramazlar. Bu grupta “dövülmüş kadınların” da çok kayda değer bir artışta bulunduğu bilinmektedir. Fakat bu kadınlar, gerek kocalarına olan bağlılıkları ve gerekse çocukları için duydukları hisler nedeniyle, sessizlik içinde acı çekmeyi yeğlerler.

                      Yakın zamanlarda temasta bulunduğum iki aileyi, bu sunulan problemlerin ne dereceye dek karmaşa olduğunu ve bu tür problemlerle toplumun içindeki, şimdilerde bulunabilinecek geniş yardım imkanlarını göstermeleri yönünden sizlere takdim ediyorum.

                      Bayan “X” çok hassas bir insandı. Herşeyden evvel, annesi bir şizofrenik idi. Kendisi de sağlıksız bir ruh durumundan ıstırap çekmekte olup, tekrarlayan “depresyon” nöbetleri vardı. Bu hanım, babasız bir çocuğa sahip olduktan sonra, agresif bir psikopat olan bir kamyon sürücüsüyle evlenmişti. Kocası, içince kendini kaybeder, karısını döver ve çocuklara hücum ederdi. Anne, iki kez, sosyal yardım uzmanı ve arabulucu yardımıyla boşanmaya yeltenmiş, fakat karı-koca yine uzlaşmışlardı. Küçük çocuk “A”, henüz dört yaşın altında idi. Annesi hastaneye gittiği zaman, iki kez, başka yerde barındırılmıştı. Annenin hastaneye gidiş nedenlerinden biri intihara teşebbüs, diğeri de beş aylık süreli bir depresyon idi.

                      “A” ‘nın doğumu normaldi, fakat neredeyse 2,5 Kg.lık bir bebek idi. Geç yürümüştü ve yürüyüşü de bir garipti. (? Doğuştan kalça çıkığı, İ.E.) Üstelik, hareketlerinde de bir sarsaklık vardı. Benim yardımımla yapılan zeka testinde, üç yaş ve on aylıkken, IQ 82, “hafif sub-normal” (dull-intelli- gence) düzeyi göstermişti. Konuşma bakımından ise, yalnızca 2,5 yıl düzeyinde idi. Tüm bunlara karşın, ruhsal görünümünde, dost ve iletişim kurabilen bir tip idi. Ek olarak, annesinden uzak kaldığı zamanlar olmasına rağmen, ona sıcak hisler besliyordu. Her akşam da bir “yuva oyun grubu”na devam ediyordu.

                      Annenin hastaneden son dönüşünden sonra, bir Aile Sosyal Yardımcısı (Family Aid Worker) her akşam evde anneyle ona yardım gayesiyle çalıştı. Baba, annesinin evi terketmesi nedeniyle büyükannesi tarafından yetiştirilmişti ve o nedenle candan bir ev hayatı yaşamamıştı. Sık sık iş değiştirirdi, borca girerdi; aşırı hızla araba sürdüğü için de, defalarca, polis tarafından mahkemeye getirilmişti.

                       Sağlık Ziyaretçisi ve Sosyal Hizmetler Uzmanı uzaun zaman bu aileyle çalıştılar. Bir gün, çocuk hastalıkları uzmanı olan hekim ‘A’yı muaye-
ne ettiğinde vücudunda bazı ezik ve bereler buldu. Yüzleştirilince, baba, çocuğu zaman zamanyaptığı mastürbasyondan ötürü sopayla dövdüğünü itiraf etti. Çocukta ciddi bir incinme yoktu, mamafih, sosyal yardım uzmanı babayı ciddi bir şekilde haşladı. Babanın içki içmesi nihayet durabildi, fakat bu kez anneye atılan dayaklar ortaya çıkmaya başladı. Çocuk ve anne genel pratisyen hekim, sosyal yardım uzmanları ve N.S.P.C.C. görevlileri tarafın-dan devamlı olarak, itina ile tedavi gördüler. Bugünlerde üçüncü bir boşanma deneyimi gündemde.

                       Bu ailenin durumunu tartışmak için, hastanede psikliyatr, sağlık ziyaretçisi, yuvanın öğretmeni ve sosyal hizmetler uzmanlarının katılımları ile bir toplantı yapıldı. Çeşitli seçenekler tartışıldı. Çocuklar ayrı bir yere bakım için alınabilirlerdi, ya da, anne ve iki çocuk, beraberce, “koruma”ya alınabilirdi. Diğer bir fikir de, boşanma süreci devam ederken, evi daha sıkı bir denetime tabi tutmak, anneyi daha yakından desteklemek, çocuklara eğitim vermek ve ailenin davranışlarını değiştirmeye çalışarak daha sağlıklı bir birlik halinde yaşama duygusunu verebilmek. Bizler halihazırda bu sonuncusunu deniyoruz, fakat itiraf edelim ki hiç birimiz bunun tümüyle başarılı olacağını sanmıyoruz. Israrımızın esas nedeni, annelerine pek bağlı olan iki çocuğu, onunla birlikte, güvenceli bir şekilde büyütmek. Tarih, kendini tekrar etmeye eyilimlidir. Bu çocuklar, yalnız kendi çevreleri tarafından değil,  ı r s i y e t (kalıtım-heritage) yönünden de sakıncalıdırlar.

                       Aynı konferansta tartıştığımız iki çocuk daha vardı: İki buçuk yaşında küçük bir kız ve onun sekiz aylık bebek erkek kardeşi. Her ikisi de evlilik dışı ve farklı erkeklerden doğmuşlardı. Gelişim yetersizliği yüzünden, küçük kız, bir yaşına dek oturamamıştı ve sözcük hazinesi ise, iki yaşında iken yalnızca üç kelimeden ibaretti. Bu yaşta ancak yardımla odada dolaşa-bilmekte, fakat daha çok poposunun üzerinde sürünmeyi yeğlemekte. Ken-dini beslemeye yeni başlıyor, fakat tuvalet kontrolü henüz yok. Gözlerinde de biraz şaşılık var. Genetik bakımdan bir kromozom anormalliğine sahip olduğu doktorlar tarafından bildirildi.

                       Anne bu bebeğe sahip olduğu zaman yalnızca 16 yaşındaydı ve ‘Remand Evleri‘nden birine konmuştu. Bu, evlenmemiş genç kızların barın-dırıldıkları eve konmasının nedeni kendini kontrol edemediği gerekçesi idi. Mamafih annesi ona destek olmuş ve çocuğu olunca ona yardım etmişti. O sonunda evlenmiş ve kaynanasının evinde yaşamaya başlamıştı. O evde, kendi bebeğinin yanında, kocasının ilk evliliğinden kalma iki okul yaşındaki çocukların bakımını üzerine almak zorunda kalmıştı. Bu on sekiz yaşındaki genç anne, bu düzeydeki bir aile toplumunu idare edemez.

                       Küçük “H.”, kendini kontrol edemeyip her an annesi ile çekişmeye giriyordu. Bu yaşta hareketlenmişti de. Küçük bebek devamlı ağlamaları, yetersiz besi ve gelişim durumu nedenleriyle hastahaneye getirildiğinde, yatak bezinden kaynaklanan cilt gösterileri, çürükler ve sigara ucuyla oluşturulmuş yanıklar tesbit edilmişti.

                       Toplantıda küçük “H.”nın zeka düzeyinin tüm değerlendirilmesine ve gerekirse o tür çocuklar için programlanmış bir okula gönderilmesi kararlaştırıldı. Ancak orada “H.” daha düzenli ve devamlı bir uyarı ve gereken eğitimi alabilirdi. Kesin olarak tehlikeye maruz olan küçük bebek için ise, sağlık ziyaretçisi sağlandı. Kayınvalde çalışıyordu, fakat “H.”nin annesi verimli bir şekilde çalışamayacak kadar geri zekalı idi; bu nedenle onun için dışarda iş aramaktansa, evde kalıp ev bakım ve temizliğiyle meşgul olması her bakımdan akla daha uygun gelen bir şey olacaktı. Onun, sosyal hizmetler uzmanlarının bağlı oldukları ofisten çok yardıma gereksinimi vardı. İtinalı bir denetleme ve iki büyükannelerin gayreti ile, bu çocukların yeterli derecede ilgi ve bakım alabilecekleri hususunda fikir birliğine vardık. Başlangıçtaki olumsuz durum, kasdi bakımsızlığın ve ihmalin sonucu değil, fakat bilgisizliğin ve yetersizliğin ürünü idi.

                       Bunlar, Birmingham’da süregelen 214 dövülmüş bebek vak’aları-nın yalnızca iki tanesi. Böyle problem ailelerde kalıtsal ve kişilik faktörleri önemli rol oynamaktadırlar. Onlara ek olarak, eğer sosyo-ekonomik yönden olumsuz bir çevre ve onlara baskı yapan ters oluşumlar da var iseler, aile hayatı batan bir gemi gibi parçalanabilir, çocuklar hem fiziksel ve hem de psikolojik yönlerden incinebilir. Devlete de bu dağılan parçaları bir araya getirmek gayreti düşer. Destek, rehberlik ve yakın denetim, olası birçok hasarları engelleyebilir; mamafih, prognoz (vak’anın gelişim ve sonu,İ.E.), genellikle pek ümit verici değildir.

KAYNAKLAR :

(1) Tanner, J.M. (1961), “Education and Physical Growth” (Eğitim ve Fiziksel
      Gelişim), London: University Press.
(2) Bowlby, J. (1951), “Maternal Care and Mental Health” (Anne Bakımı ve
      Ruh Sağlığı), Geneva: W.H.O. (Wolrd Health Organization.)
(3) “British Medical Journal” (İngiliz Tıp Dergisi), Dec. (Aralık)1973, p.656
(4) “British Medical Journal” (İngiliz Tıp Dergisi), Dec. (Aralık)1973, p.657
(5) N.S.P.C.C. (National Society for the Prevention of Cruelty to Children –       Çocuklara Yapılan Zulümlerden Koruyucu Ulusal Dernek), 1970,
       “Battered Child Research Department Publications” (Dövülen Çocuklar
       Araştırma Yayınları)
(6) Court, J.; (1969), Article published in “Health Visitor“, Vol.42, “Battered
       Babies” (‘Sağlık Ziyaretçisi’ Dergisi, Cilt:42, “Dövülen Çocuklar”)
(7) Smith S.M.-Hanson R., Noble S. (1973): “Parents of Battered Babies- A
       Controlled Study” (Dövülmüş Bebeklerin Ebeveynleri-Denetlenmiş Bir
       Çalışma), British Medical Journal, (İngiliz Tıbbi Dergisi), November
       Kasım); p.: 388-391.

                                                                        ———–   18 Ağustos 2010

       Çeviri sonrası değerlendirme, kıssadan hisse:

        Aşağı yukarı elli yıl evvel, İngiltere gibi hem Rönesans’ı yaşamış ve hem de Demokrasi ve Aristokrasi’yi en asil bir şekilde reprazente eden bir toplumda oluşan ve her zaman gündemde sayılabilecek aile-çocuk problemlerini ele alan bu makale, gerçekten alkışa değer.
        İnsanoğlu hatasıyla ve sevaplarıyla bu devirleri yaşadı ve yaşayacak: sözüm ona başarılan bilimsel bulgu ve yaratışlar, evreni keşif vb., dün olduğu gibi bugün de, insanoğlu’nun zafından ileri gelen bu tür sosyal problemleri yaşadı ve yaşayacak. Mesele, bunlar hakkında, insani olarak, demokratik, hür ve insancıl bir ülkede ne yaptık, ne yapıyoruz, ne yapamıyoruz, ne yapmamız lazım?

        Dün gecedenberi gözlediğim küçük notlar:
1) T.V.’da, iki kere kocası tarafından dövülen bir kadının, şikayetçi olarak Polis karakoluna getirilişi, orada şikayetinden vazgeçişi ve fakat, daha kapıdan çıkar çıkmaz, kocasının erkek kardeşi tarafından hastanelik edilecek derecede dövülmesi. Eminim, mahkemeye çıksalar, kocasının ve kayın biraderinin mahkemedeki “iyi davranışı” (? yani, hakimleri de dövmemeleri?” yüzünden “haydi eve gidin, barışın, sevişin” denilecek, ve kadının yine pöstekisi çıkacak.
2) Ramazan münasebetiyle, “yoldan dilencilerin toplanışı” ve her birine 75’er lira ceza kesilimi. Hüküm sizin. Daha bir gün evvel, çevre ilçelerinden birinde 20,000 kişilik iftar sofraları sokakları süslüyordu. Günah mı çıkarıyoruz? Kimin parasıyla? Yıllar öncesi, yaşlı ve yersiz yurtsuz kimseler Darülacezeye yerleştirilir, adam gibi bakılırdı. <Elli yıl evvel!>
3) Sabah, uzaktan bir akrabamızın da içinde bulunduğu “Yaşlılar Bakım Evi”nden bir telefon geldi, yaşlı bir kadıncağızi kalp krizi geçirip koma’ya girmiş. Bakımevi, Belediye ve hem de Darülaceze’ye ait. AMBÜLANS GELMİŞ VE FAKAT; HASTA KOMA’DA DİYE ALMAMIŞ. 55 yıllık aktif hekimlik yapmış olarak biliyoruz ki, nabzın atmadığı, nefesin hissedilmediği vak’alar hala ölü olmayabilir, çok örneklerimiz var; yami, t o p l u m   o l a r a k  n e r e y e  g i d i y o r u z ?  Değer yargılarımız, bakım evlerimiz, ç o c u k  i n c i n m e l e r i (fiziksel ve cinsel) nasıl değerlendiriliyor?

         Kendimizi aldatmadan, U.S.A.da Akıl Sağlığı Müsteşarlığı da yapmış bir insan olarak, şunların göze alınmasını salık veriyorum:
1) AGRESYON şifası olmayan bir hastalıktır; insani duygularla, yasal sistem birini iki yıl içinde affederse, dört yıl sonra aynı adam -ya da kimse-, bu kez, babasını, oğlunu, eniştesini, baldızını öldürecektir. Psikolog ya da psikliyatr’lara danışmadan hüküm vermeyin lütfen, hakim beyler!
2) Her MAHKEME”ye bağlı, özellikle Çocuk Mahkemeleri’ne bağlı, a y n ı  b i n a d a , (1960’larda bizlerin eğitim aldığı, aynı zamanda hizmet verdiği veçhile!) bir ÇOCUK DANIŞMANLIK KLİNİĞİ emre hazır olmalıdır.
3) SOSYAL HİZMETLER UZMANLIĞI, bugünkü atıl durumundan çıkarılarak, (Doktor-Sosyal Hizmetler Uzmanı- Hemşire) Sağlık Ekibi’nin ktif ve çok gerekli bir üyesi olmalıdır.
4) Her eve doktor getirtmek rüyası yerine, 1960’larda USA’da Kennedy Devrinde, toplum içinde, “YEREL RUH SAĞLIK MERKEZLERİ” kurularak insanlar, anide hizmet vermek üzere yaşama geçirilmelidir.
5) ZİYARETÇİ HEMŞİRELER, hastaları evinde ziyaret etmeli (Nöroloj,ik ve Psikiyatrik eğitim eklenmeli!), ilaç kontrolünü yapmalı;
6) TOPLUMDAKİ AİLELER, yardıuma muhtaç çocukların himaye ve büyütülmesinde daha aktif bir rol almalı.

Eğer, günlük bir gazetede, kendi köşemde, kişisel seks hayatımın analizini yaparak, ya da kadınlık ver erkeklik konularında nutuk atarak günah çıkartsaydım, belki daha fazla okunurdum, halk da istifade ederdi. Her neyse, resmi, gayri resmi kişiler, yukarda bahsedilen konularda benden her zaman, e-mail’im olan: info@ismailersevim.dan ekstra bilgi edinebilirler.

                                Sevgi ve saygılarımla.      Prof.Dr.İsmail Ersevim
                                                                ——————

ÇOCUKLARIN CİNSEL İSTİSMARI

           
                               ÇOCUKLARIN CİNSEL İSTİSMARI 

           “Çocuk Psikolojisi” -yani bu- bölümde, daha önceden İngilizce olarak yayımlanan yazıya ek olarak şunları yazıyoruz.

                        Bu sabah, (28 Temmuz 2009, Salı), ‘Vatan’ gazetesinin önsayfasında şu haber vardı:

                       “TECAVÜZCÜ ÖĞRETMENE ÖMÜR BOYU HAPİS”
                       *ABD’de üç çocuk annesi ilkokul öğretmeni Jennifer RİCE, 10 yaşındaki erkek öğrencisi ile onun 15 yaşındaki ağabeyine defalarca tecavüz etmekten suçlu bulundu. Mahkeme, 33 yaşındaki öğretmenin “Yaptıklarıma pişmanım, psikolojik sorunlarım vardı” şeklindeki yalvarmalarına acımadı ve ömür boyu hapis cezasına çarpıldı.” *
                        Birkaç eski öğrencimdem telefon mesajları aldım, vak’ayı kısaca özetledik ve eski bilgilerimizi yeniledik. Akla yakın-makul gelebilecek sorular ve “mantıki” olasılıklar <dıştan anlamlı görünmekle beraber, analiz’den öğreniriz ki onlar yalnız sembol’dürler ve gerçek’lerle hiç bir ilişkileri yoktur> “Hayat boyu” hapis, uzun ve şiddetli, gereksiz gibi görünebilir. Kadın, “psikolojik problemleri” olduğunu kabul ediyor. Tacize uğrayanlar, büyümekte olan oğlanlar, biraz erken tecrübe sahibi olmakla bu deneyimlerin ilerde ne gibi kötü sonuçları olabilir? Oğlanlar evlenir, ayrılır gider etc.

                         Aşağıda da daha ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, bu, öğretmenciğin daha bebek yaşlarından itibaren büyümede, ‘yakınlık’ <intimacy> ilişkilerini idarede güçlük çektiğini gösteriyor. S e k s, duygusal bir olaydır, ama  a g r e s s i f  bir akt’tır da. Yani öğretmen hanımın, esasında, “insanlararası ilişkiler”, “psiko-seksüel gelişim” ve “kimlik kazanma” gibi klinik ve sosyal değerlendrirmelerde hataları vardır ama bunları hafife almak, çok büyük bir hata olur. Örneğin:

                            Eğer problem, basitçe bir ‘seks’ olsaydı, işte kocası var, ya da başka erkekler. Gerçek şu ki, ‘hasta’, yakın hissettiği, yakından ilişkide bulunduğu kimseleri “içine alıyor!” Üç çocuğu var diyorlar, eğer oğlu ya da oğulları varsa, onların ne büyük -dolaylı- tehlike altında bulunduğunu tasavuur edebilir misiniz? Ya aynı cinsten çocuk? Onun ruhsal gelişiminde neler oluyor? Ben, yalnızca seks olayından değil, fakat ilerde, bu ‘pasif’ agresyon’un, ‘aktif’ bir agresyon‘a dönerek, “adam öldürme“ye kadar (belki de, öncelikle, duyduğu ‘suçluluk’ hissinin etkisi altında bir ‘intihar?’ a gidebileceğine inanıyorum . Nedir psikolojik problemler? <Dış görünüş> Ne olabilir? : HUZURSUZLUK, belki DEPRESYON, Hayatta MUTLU OLMAMA (Neden? Mutsuzluğu böyle mi sağaltır bir öğretmen!) Hem de bir ailenin iki ferdi ile (Gelişmemiş, psiko-sosyal bir doyum verebilme konumunda olmayan 10 yaşında bir çocukla seks yapmakla 15 yalında bir delikanlı arasında elbette fark var, ama problem ‘seks’ değil, çevre’nin beklentilerine “çok, çok aykırı”, birşeyler yaparak, “Bu dünyada ben de varım!” diyebilme; ya da KENDİNİ CEZALANDIRMA duygusu gün gibi ortada. Belki hisleri kendi çocuklarına kadar uzanıyordu ama kendini koruyabildi ve çocuklarına bulaşmadı (? bilmiyoruz).  Bu hatayı yapmakla, belki de kendini ÇOCUKLARINA DA BULAŞMAK TEHLİKESİNDEN KORUDU ama bundan dolayı hayatı boyunca s u ç l u hissetmemesine imkan yok. Şimdi böyle iyi eğitilmiş biri  -H a k i m  B e y  K a r d e ş l e r i m i z i n  dikkatine lütfen!- iki üç sene hastane tedavisinden sonra ,’iyi’ davranışına inanarak -kanarak-, serbest bırakırsanız, bir yandan ‘geçici olarak kontrol altına girmiş’ agressif-antisosyal dürtüler, diğer yandan, kaçınılmaz bir şekilde yolda hazır: “Hala ceza kafi değildi benim için, ben ebediyen cezalandırılmalıyım” fikri aklına düşeceği zaman ne yapacağını ancak Allah bilir.

                            -Ben, 1995 yılında, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsünde, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanının ricasıyla, bir sömestr, doktora düzeyinde, hakim-avukat ve savcılar için, “Cezalandırmanın Psikolojisi” dersi vermiştim. Notlarımı bir araya toplamaya çalışıyorum, bitirince bu sütunlara koyacağım. Sizler için bazı düşünce kaynakları elinizde olsun istiyorum.

                            Dün akşam başka bir ‘aile’ tacizi vardı: Çocuk, bir terörist eylemi esnasında 17 diğer ‘büyükler’ ile sokak ortasında ölmüş. Dün, olayın seneyi devriyesi. Aile, hala gözyaşları içinde 12 yaşındaki yavrucağın mateminde; derken mahkemeden bir celp; içeriği: Aile, çocuğun vefatından sonra, oğlanın kaldığı Yurd’a -belli ki Devlet korumasında idi- gidip onun geriye kalmış eşyalarını (?) <düşünüyorum, yavrucağın nesi vardı: piyanosu, kütüphanesi, yeni elbisesi, tenis raketleri ve motorlu bisikleti.. banka defteri vb.?> almadı diye, DEVLET AİLEYİ MAHKEMEYE VERMİŞ, zavallıcıkların mahkemeden haberi bile yok, gelen celp, birinci celseye gelmediklerinden dolayı bu kez POLİS refakatiyle….

                         İnsan gözyaşlarını tutamıyor.. Nerede Sosyal Yardım Uzmanları, nerelerde mescitli özel uçak kullanan hükümet erkanı, nerede çocuklara sokaklarda para, hediye (ulufe) dağıtan korumacılar.. Türkiye çocukları korumasız.. Niyetimiz iyi ama… Şu Fransız atasözünü hiç unutmam: “L’Enfer est pavée de bonnes intentions” (Cehennem iyi niyetlerle döşelidir.”

                        Her neyse, “Değer Yargılarımızın” ve “Demokrasi” anlayışımızın aynı formayı giyme zamanı geldi galiba. Hangi merci bu işi nasıl yapar, bilemiyorum; bilsem de pratik olarak yapabileceğim bir şey yok, ama isteyen mercilerle bilgilerimi, fikirlerimi her zaman paylaşabilirim.

                        Tüm ahlaki değer yargılarımızın ötesinde,  ‘seks’ konusunda bilimsel noktalarımı bildirmekte bir sakınca yok sanırım. Bir analist ve Freudian -yani taraflı olduğum için önceden özür dilerim. Benim yakındıklarım ve olası reçetelerim şunlar:

                        1) Olaylar gösteriyuor ki, bir çocuğun psikolojik-psikiyatrik muayenesi nasıl yapılır, bilmiyoruz. Her şeyden önce, Çocuk Psikiyatrisi, 1953’denberi ayrı bir ihtisas-uzmanlık alanı.  57 yıllık hekim olduğumdan, her branşa son derece saygım vardır ve doktoruma sormadan aspirin dahil, bir tek hapımın dozunu bile değiştirmem. Nasıl oluyor da, işlenen bir suç -ki bu çocuklar hayatlarının daha başlangıcında bu kadar hırpalanmış oluyorlar- bu denli aleni, açık, vak’alar resimlerle, öykülerle anlatılıyor; ‘adres’ ve ‘isim’ saklı denirken hangi yurda yerleştirildiğine ya da hangi hastanede hala yatmakta olduğu konusunda sansürsüz konuşuluyor? Bir Kulak-Burun ya da Göz Hekimi, isterse, bir düzine kendi çocuğu olsun, nasıl bir çocuğun ruhsal durumu konusunda ve onun tüm hayatını etkileyebilecek bir rapor imzalayabiliyor? Arzu eder misiniz ki ben size bir kalp ameliyatı yapayım, ya da böbreğinizi değiştireyim, öyle ya, Harvard’da hocaydım!

                       Öneri: Her vak’a, bir Çocuk Psikiyatrı’nın başkanlık ettiği küçük bir grup-“Heyet”e havale edilir; diğer hekimler de kıymetli görüşlerini bildirirler, ama çocuk heyete getirilmez; Psikiyatr görür, gerekirse Kurum’un Psikoloğundan bir “değerlendirme” rica eder; Psikolog çocuğu yalnızca, nesnel olarak çocuğa test uygular, özel bir tek soru sormaz. Bulgular heyet’e sunulur, üyeler  kendi aralarında mutabık kalırlarsa, kararlarını yazar ve imzalarlar; fikirlerde birlik olmazsa, “başla bir müesseseye göndermek değil”, “başka bir Çocuk Psikiyatrist” konsültan olarak rica edilir.

                       Ç o c u k , kat’iyyen ve kat’iyyen   e r g i n   m a h k e m e   h e y e t i n e, “Esirler Pazarı”na sunulur gibi, mübaşir’in yüksek sesle onu içeriye davet etmesiyle getirilmez. ÇOCUK, AİLE MAHKEMESİNDE; HAKİM’İN ÖZEL ODASINA, ONU MUAYENE ETMİŞ HEKİMİN REFAKATİYLE GİDER. “Ee, anlat bakalım, sana ne olmuştu?” dünyanın hiç bir yerinde cereyan etmemiştir.

                       2) Dünyada hiç bir kimse, böyle bir travma’ya uğramış bir çocuk için, üç-beş-on yıl sonra ne olabileceği konusunda hüküm veremez. BU; BİLİMSEL BİR CİNAYETTİR.
                       Bizler, Afrika’lı falcılar değiliz. Çocuk zaten mahçup, utangaç, suçlu ve “kötü bir şey yapılmış bir zavallı” konumundadır. Travma’nın vuku bulduğu yaşı çok önemlidir; 7-8 yaşında bir çocuk için bir “oyun” gibi de gelebilir ve şimdi sanki çok umursamaz gibi davranabilir, hatta hoşlanmış olabilir de. Ama, öyle bir kızın, ADET GÖRMEYE başlayınca, karşıt cinsle, Yani ERKEKLERLE temasında, her tür sosyalleşmede, kendini kirli-aşağılık-herkesin malı gibi davranabilir ve eğer dikkat edilmezse, bir yerde, “Ee, nasıl olsa olan oldu, benden de bu kadar” deyip, duygularına esir olup o tür hayatı seçebilir.

                       Farzedin ki, durumu idare etti, hikayesi dosyalardan dosyalara, türlü devlet dairelerinin dolaplarından diğerlerine taşınmadı ve orta tahsili bitirdi, işe başladı ve bir kısmeti çıktı. “BEKARET”in bu ülkenin değer yargıları için ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Zengin kızlar gibi “ameliyat”a gidemez, başka yollardan “yutturmaca” yapamaz; yapsa bile, olası, layık olduğundan daha aşağı sosyal bir tabakadan biriyle evlendi ve hamile kaldı diyelim. Sonra, bir kız çocuğu oldu. Vay haline kızın; zira böyle bir kimsenin, DOĞAN ÇOCUKLA İDANTİFİKASYON-Özdeşleşme yapmamasına imkan yoktur: Ya onu alabildiğine koruyacaktır, ya onun da -alt bilincin etkisiyle-, hamileyken düşürmeye kalkacak; ya da daha sonra aynı yola gitmesi için, elinden geleni yapacaktır; “normal bir anne olamayacaktır.” Şimdi, görüyorsunuz ki kızlık-kadınlık-annelik-çocuk yetiştirme vb. şeylerde, bir annenin, babadan çok daha dikkat, rikkat ve anlayış direnen bir yaşam öyküsüne sahip olması gerektiğini bilmemiz gerekir.

                       Öneri: Tacize uğrayan her kız ya da erkek çocuk, psikolojik tedaviye alınır. Bunun şeklini, zamanını, gelişimsel değişimlerde, yeni hayat durumlarında yendien değerlendirilmesini ancak bir ÇOCUK PSİKİYATRI yapar, yani, ÇOCUĞUN DOSYASI HİÇBİR ZAMAN KAPANMAZ>.  Doğrusu aklım almıyor; bir tacizdan sonra
-ki taciz bir suç’tur ve- taciz eden o suç için cezalandırılır; o “suç”un ne gerektirdiği yapılacağına, diğer yan olayları öne çıkarmanın bence hiç bir anlamı yok.  Bir ergin erkek öldürülse, o vakanın katiline, maktulun eşinin hayata nasıl uyum sağlayabileceği değerlendiriliyor ve ceza da o hesaba göre mi veriliyor?
                       Taciz eden -özellikle profesyonel kimseleri- başka “yatılı okullara transfer etmek”, gülünç bile olamaz.

ADLİ TIP ya da benzer bir Kurum’da, zaten eğitim almış ve hekim olmuş birini, hele hele başka bir branştan ise, yeniden psikayatr yapmaya, ya da onu, o branşın yükümlülükleriyle performans göstermesine lütfen kalkışmayın; hem gereği yoktur, hem de imkansızdır;  yapılacak şey, gayet iyi iletişimde bulunan t e a m’ler oluşturup, N-SERVICE EDUCATION: Servis İçi Eğitim sürekli olarak yapılmalıdır. (Bu her tür medikal branş için hayati bir gereksinimdir zaten!) Mesele, bir “oriyantasyon” meselesidir ve kimse kimseden daha fazla ehil değildir. Adli Tıbbın, bu mesleğin, en sorumluluk istiyen, çok önemli , çok zor koşullar altında -zamana ve mekana meydan okuyarak- iş gören bir branş olduğuna inanıyorum. Gayri resmi olaraki mamafih, şunu da söylemeyi bir borç biliyorum: 1945’lerdenberi Bakırköy’de ve bu yörede bulunduğum için, bazı Adli Tıp mensubu kardeşlerimin, ihtisaslarının üzerine Psikiyatri’de ikinci kez asistanlık yapanları hariç  -rahmetli Kriton Dinçmen ve Rahmi Seyisoğlu abilerimi rahmetle ve sevgiyle anıyorum-  diğer kardeşlerimin, geniş bilgilerine rağmen, ‘psikiyatri’ ihtisasını yüzde yüz bizlerden farklı olmaksızın yapmadıkları halde, ‘psikiyatr’ rolünü üstlendiklerini (belki de zorlandıklarını) üzüntüyle kaydediyorum.

                       S e k s , bildiğimiz gibi natürel, doğa’nın bekaı için onun tarafından bize bahşedilmiş bir nimettir: Ormanlık, ilkel alanlarda yaşayanların, kendilerine yardımcı olduğu kadar koruyucu olan bıçak, balta, tüfek vb. aletlere sahip olmaları gerektiği gibi. Seks, gazate sütunlarında da popülarize edilmemelidir, öyle yapanların mutlaka sübjektif-kişisel yargıları vardır ki farkında değildirler. O k u l l a r d a, daha anlamlı ve gerçekçil bir “seks eğitimi”ne gereksinim var, mamafih o, bazı hafif vak’aları koruyabilir ama psikozu ya da büyük sapınç’ları nötralize edemez. Bir arkadaştan duyduğuma göre, onun kızı, kızlarla erkeklerin aynı odada, aynı materyalle bilgilendirildiklerinden şikayetçiymiş!)

                       Analitik bakımdan  s e k s, bir  a g r e s y o n‘dur; kişiler, biyolojik-psikolojik-sosyal nedenlerden dolayı onu kontrol edemeyebililirler; ama, diğer rahatsızlıklardan farklı olarak, bu tür agresyon, eğer kontrol edilmiyorsa, ya da belirli ruh hastalıklarının gösterisi ise (örneğin: Mania), bunun gelip geçici olduğuna inanmak ve zanlı-suçlu’lara “mahkeme’de, gözaltında, ve en önemlisi, terapi merkezlerinde-hastanelerde, sözüm ona “iyi” davranışlarından dolayı, UZMANLAR TARAFINDAN YENİDEN DEĞERLENDİRMEYİP SALIVERİLMELERİ ÇOK BÜYÜK BİR HATADIR. Zira, sözüm ona , yüzeysel olarak, kişiye “normal” diyebileceğimiz halde, eski ortamda, suçunu işlediği anlarda agresyon’-dürtü’sünü kontrol edemediğini unutuyoruz, “iyileşme” denen şeyin ‘reversible’ olabileceğini unutuyoruz. Olası, hasta, kendini ŞİMDİ YİNE KONTROL EDEMEYECEKTİR.

                       Bu “dürtü”nün, “ÖLDÜRME” dürtüsünden farkı yoktur, o da, <vaktiyle içselleştirilmiş-bastırılmış çok yüksek derecedeki  a g r e s y o n’un kontrolden çıkmasıdır.> Hepimiz gazetelerde okuyoruz, örneğin bir adam, amcasını, uzak akrabasını ya da hiç tanımadığı birini yok ediyor, öldürüyor. Nedenleri ne olursa olsun, “öleceğini bilen yegane hayvan olması nedeniyle insanın kendini KORUMA ve ÖLDÜRMEMEYİ sağlayan bir içgüdüsü vardır. Analist’ler şöyle der:

                       <Melanie Klein’dan öğrendiğimize göre>, Çocuk, anne memesini yemek, yutmak -dolayısıyla annesini ÖLDÜRMEK (esasında onu içine almak, özümsemek, ‘o’ olmak, onunla ‘bütünleşmek’ gibi). “İyi meme iyi anne, iyi dünya; Kötü meme, kötü anne, kötü dünya” sözü ondan kalmadır. Zamanla çocuk, diğer cins ebeveyn’in etkisi altına girer; ÖDİPAL durum, ister inanın ister inanmayın, vardır, ama oradaki “ebeveyni öldürme” hissi, günlük yaşamdaki ‘öldürme’den çok farklıdır; 5-6 yaşına girmiş çocuk, karşıt cinsle beraber, (seksüel anlamda değil!), ebediyen beraber olmak ister, bu da ancak aynı cinsten rakibi “öldürmek, ya da sonsuza, bir yerlere göndermekle” kabil olabilir. Çocuk zaten ‘ölüm’ün ne olduğunu bilmez bile. Hikaye şu ki, anne ya da baba’ya hissedilen s e v g i,  n e f r e t’e dönüyor ve o/o 98 vak’alarda bu nitelik ve nicelik değiştirerek, hepimizin bildiği karşıt cinsle ilişkiye ve sonunda başkasıyla, aile-dışı evlenmeye kadar gidiyor.

                        Dinamiklerini tam olarak bilmediğimiz ama, “SEVGİYE KARŞI DUYULAN HİSLERİN, -gelişim bozukluklarfından ötürü- NEFRET, KİN ve -bebeğin anne memesini yiyip onıu içselleştirmesi gibi), O KİMSEYİ ÖLDÜRMEYE KADAR gidebilir. Afrika’nın bazı kabilelerinde, kimseler, ‘düşman'(?)larının kafataslarını göğüslerinde taşırlar, öldürdükleri zaman onların yüreklerini yerler. (Tarihte, Hz. Hamza’nın şehit olduğu zaman, eşi, elinde kılıç, savaş alanına çıkarak kocasının katilini öldürdükten sonra, eliyle kalbini koparıp alarak yediğini hikaye ederler.)

                        Kıssadan hisse: Eğer bir şahıs, dıştan yorumumuz ne olursa olsun, ister yakın ister akrabalık ilişkisi olmayan bir KİMSEYİ ÖLDÜRÜRSE, bu hiçbir şekilde, ÜNİTER, YALNIZ BİR VAK’A OLARAK KALAMAZ (Hakim kardeşlerimizin dikkatine. Sonradan gazetelerde acılar içinde okuduğuımuz gibi, ..”Adam, amcasını öldürmüştü, hastanede-hapishanede yattı, beş yol sonra ‘normalleşti’?’ (DİKKAT: ÖYLE GÖRÜLEBİLİR, FAKAT ÖLDÜRECEK KADAR AGRESYON ZAAFI OLAN BİR KİMSE, HER ZAMAN ÖLDÜRECEKTİR! BUNUN TEDAVİSİ YOKTUR!) Sonra, bir de bakıyorsunuz, yaşam koşulları ne olursa olsun, adam bu kez,  KARISINI, ÇOCUKLARINI ÖLDÜRÜYOR. Onları sevmiyor muydu? Evet, o “sevgi”(?) zaten felaketin nedeni. ÖYLE DENGESİZ BİR İNSAN, zaman zaman iyileşmiş gibi görülse dahi, YİNE YAKINLARINI ÖLDÜRECEKTİR. Böyle hastaların “hayat boyu” kapalı hastanelerde tedavi görmeleri gerekir.

                        Aynı davranış, SEKS MANYAKLARI dediğimiz, seksüel regülasyonlarında hataları olan kişilerde de görülüyor. Bunun ‘nefret’, ‘seks’, ‘sevgi’ ile ya da benzeri olaylarla hiç ilgisi yoktur; o tür duygular provokasyon yapabilir, ama BU DUYGULAR  İÇSEL
DÜRTÜLERDİR,  ZAMANLA OTOMATİZM KAZANARAK YİNELER.

                        Kıssadan hise: <Seks” abnormallikleri ya da <Adam öldürme”, genlerle geçen ailevi bir hastalık değildir, ama ‘agresyon’, sirayidir-bulaşıcıdır, kolayca provoke edilebilir. AMA, HER ŞEYE KARŞIN; HİÇ BEKLENMEDİK BİR ZAMANDA, SAR’A GİBİ, BİR NÖBET GİBİ GELEREK akt’larını yinelerler. H a k i m  B e y  kardeşlerimizin, böyle katil vak’alarında, ‘salıvermeden önce’, bir çocuk psikiyatrı ile bir psikiyatrik konsültasyon yapmaları çok akıllı bir tedbirin ta kendisi olacaktır.

                         Heyecan içinde ve aleacele yazdığım bu yazıyı , olumlu ya da olumsuz görüp tenkit edilebilirsem ne mutlu bana, fakat yazmaktan çekinmeyin, biz psikiyatr-
analist’ler, ne vakalar görmüşüzdür, dilinizi yutabilirsiniz. Daha bilmediğimiz, çok karanlık  d i n a m i k   n o k t a l a r  var ama, dinamiklerin altında yatanları biliyoruz hiç olmazsa. Ama, hemen daima “görününden fazlası” vardır ve olay, şu ya da bu şekil de   y i n e l e y e c e k t i r..  Ekstra koruyucu olun, ve hastayı da toplumu da koruyun.

                         Sonsuz sevgi ve saygılarla.

                                                                       Prof. Dr. İsmail Ersevim
                                                           Çocuk ve Ergin Psikiyatrı; Analist

Sexual Abuse of Children

                                             The SEXUAL ABUSE OF CHILDREN

                   (Resumé from:(Jessy Bass Inc., San Francisco, 1988, Jeffrey J: Haugaard – N. Dickson Reppolci)                                                   Both primitive and mordern cultures have passed strong penalties against breaking the prohibitions against the sexual abuse of children. Ancient ROMAN LAW used the concept of “patria protestas” to father the complete power, including the right to commit infanticide and to sell his children into slavery. A lot of documents prove the fact that in Ancient GREECE and ROME sexual use of the children in some form was prevalent. In Old CHINA, the blind girls were officially brought up in prostitution. In 1722, the British monarch was given the “parens patriae” power, the obligation to defend the rights of “children, idiots and lunatics” who were incapable of protecting themselves. Current laws in the U.S.A. that grant the State the power to pretect children and to intervene in the family, are based on this “parens patriae” concept.. KRAFT-EBING’s book that was named “Psychopathia Sexualis” (1886) and FREUD’s writings on “Infantile Sexuality” that primarily was focused on discussion on “incest fantasies” by females endured that most reports were considered as just that fantasy.  Since 1950’s, most cases began to be publicized, particularly after a 1949 sex murder of a child in California, by a sexual psychopath; special laws has passed immediately. Although psychiatrists encouraged re-labiling sexual psychopaths to empasize the idea of  p e r p e t r a t o r s  as patiens, in California they were termed “mentally disorders sex offenders”. In 1970’s, the advocates for children and feminist groups helped the public and the professionals aware of child sexual abuse. The label “CHİLD SEXUAL ABUSE” first appeared in the Federal (Child Abuse Prevention and Treatment Act” of 1974.  Henry GIARRETTE, a California psychiatrist; and Vincnet DE FRANCIS, a social worker – lawyer had played quite important the boradening the federal definition of “cild abuse”, includingsex abuse”.                           Since 1974, there had been an explosion of interest in, and concern of  c h i l d   a b u s e  of all types. In 1984, the issue of “sexual abuse” was dramatically brought to the public’s attention with the arrest in Manhattan Beach, california of Virginia McMARTIN and siz of the employees for sexual abuse of 125 children in a Day Care Center in 10 years.       

                                   

D e f i n i t i o n a l    S t a n d a r d s :

  

                   GARBARINO and GILLIAM suggested that ‘abusiveness’ should be determined by using such factors,

                   1)  Intention of the  a c t o r,

       2)  The act’s effect upon the  r e c i p i e n t,

       3)  An observer’s “v a l u e  j u d g e m e n t s” about the act,           

                   4)   The s o u r c e  o f   t h e  s t a n d a r d  for that judgment. They also propose, that “intention be used” to discriminate between,            
                     (a)  a c t s   p e r f o r m e d  for the sexual stimulation of the offender, and, 
                     (
b)  a c t s   p e r f o r m e d  simply to convey feelings of affection. FINKELHOR considered three standards that influence of the definition of  a b u s e,            
                    
                     1)     
The c o n s e n t  standard,
             2)      The report of the  v i c t i m,             3)      The c o m m u n i t y  standard – that is the most critical. Probably, “stimulating an adult” is such a vague definition that is impossible to list every conceivable act either abusive or not.                                               R e s e a r c h    D e f i n i t i o n s :   FINKELHOR and all. define and classifiy in different ways:  (a)    C o n t a c t   abuse  (İntercourse, oral anad anal sex, fondling of breast and genitals),  
(
b)       N o n – C o n t a c t  abuse  (Encounter with the exhibitionists and solicitating in sexual activity). Another definitional criterion is the  i n c l u s i o n  or  e x c l u s i o n  of peers, or perpetrators. Thus, for  r e s e a r c h  purposes, 3 distinct groups may be recognized:
 
a)        Child under 12 y. of age , with an adult 18+, 
b)        Child under 12 y. of age,  with an adult under 18 (at least 5 years older), 
c)        Adolescent (13-16 years) with an adult (at least 5+ years older).              

                                                       L e g a l    D e f i n i t i o n s :

  

            There are four legal conditions -  s t a t u e s :

 1)   SEX OFFENSE STATUES -  “Sexual activity with children by adults is crime in every state of the Union.”  Until late 1800’s, “carnal knowledge”, “carnal abuse”, or “sexual intercourse”, referred to the prohibition of sex with females under the age of “ten”.  By 1950’s and 1960’s, age had been raised to “seventeen” in several states.   42 States and 2 Territories explicitly define “deviate sexual intercourse” as “anal and oral intercourse” (fellatio).  In State of Washingron (D.C.), intercourse with a child “under eleven” is criminal, only if the perpetrator is “older than 13”.  With a child 11, 12, 13, for a criminal act, the perpetrator has to be over 16 years of age. With a child 14, 15, for a criminal act, the perpetrator has to be over 18 years of age.                        

                       C o n s e n t i n g   i n t e r c o u r s e, may be specifically prohibited if the adult is a parent or legal guardian, custodian, someone acting in LOCO PARENTS, a relative, a household member, or a person in a position of authority of the child, such as a teacher. Confusion: Some states still use the term of “carnal knowledge” without defining them; other states specifically state the “organs considered intimate” and prohibit touching them, or covering them directly.  2)  INCEST STATUES – All States except NEW JERSEY have incest kaws. There, sex is prohibited only between “blood relatives”, thus viewing i n c e s t  as posing primarily a biological threat. Many States had changed it, however, NEW HAMPSHIRE, OHIO and VERMONT, have repealed their incestious provisions, and therefore do not have laws that specifically cover the sexual abuse of children. These States do prohibit sexual intercourse between adult relatives and children in their general criminal statues regarding sexual offenders. In 15 States , i n c e s t  is still a crime a crime only between  b l o o d   r e l a t i v e s.


Penalties
: from 1 y. to 10 years, fines: from  $500 – $150,000.

In VIRGINIA, “incest” is consıdered as “misdemanour”, 1-10 y. in prison, less than $1,ooo

Fine. It is “Class 5 Felony”, if it is done to daughter, grand-daughter, son, grand-son, father and mother. Prison term: 1 – 10 years in prison.


           
It is “Class 3 Felony”, if is done by a parent to a child, the age between 13-15. Prison term
5 – 20 years in prison. There, intercourse with an older child, is a more serious crime.    

           3)  CHİLD PROTECTION STATUS :  A Child Protection proceeding can be brought against the “passive parent” as well as the “abusive parent”, if the passive parent fails to prevent the abuse from occurring. 

            Example: S u l t a n  vs.  C o m m o n w e a l t h  o f   V i r g i n i a (1985) case:

            The conviction of a woman as a principal in the second degree in the rape of her niece, who was living with her. Husband was upheld because the woman had encouraged her niece have sex her husband and later had threatened her, if she did not do it. Although the woman was not present physically during the intercourse, her “constructive presence” had been established to the court’s satisfaction. N a t i o n a l   I n c i d e n c e  S t u d y  suggests that professionals report only about 33 0/0 of the cases. Many people justify not reporting on the grounds of  n o t   b e i n g  c e r t a i n of diagnosis.  4)  A fourth type of “Statue”, regarding DOMESTIC  VIOLENCE and  SEXUAL PSYCHOPATHS, may ve involved to protect children from  i n t r a – f a m i l i a r  s e x u a l   a b u s e                                                               S u m m a r y : 

            Laws, concerning sexual abuse, can be considered as REFLECTIONS OF COMNMUNITY STANDARDS and therefore can provide some useful guidelines for definitions of sexual abuse.

             The criteria that most legal definitions depend on tend to be the age of the child and the perpetrator, and the type of act.  However, wide variations exist from state to state, especially in regard to specific acts are defined as constituting s e x u a l  a b u s e .  In general, children under the age of 18  protected from sexual activity (with a parent, orAnyone who is in a parental or custodial position).            

                     Children, the ages between 13-14,  tend to be protected from sexual activity, with (anyone +3 or more years older than they are).   Children, younger than 13 years of age,  are protected (from all sexual activity).  Children who are 14 or older, tend to be  protected (from sexual activity with someone other than a custodial fighure only if they do not consent to the sexual activity.)                                                                                                              Prof. Dr.Ismail Ersevim, M.D.    

Çocuk Psikolojisi: Hiperaktivite (Aşırı hareketlilik)

 

                                                            H İ P E R A K T İ V İ T E

 

             Günümüzün, daha fakiri ve zayıfı bastırma, hatta yoketme prensiplerini anayasalarına gizli-okunmaz mürekkeple yazmış sözde gelişmiş ülkelerin globalleşmesi, vaktiyle keşif duygularımızı alevleyen bu küçük dünyaya bizlere dar ettiği gibi, eknomi, “savaş ve barış” (?) felsefeleriyle özellikle çocuklarımızı sıkıntılı, hedefsiz, bir gayeye varma konusunda düşünceli ve kararsız kılıyor. Demek istiyoruz ki, “hiperaktivite”, masum, gelişmekte olan çocuklarımıza özgü bir rahatsızlık olmakla beraber, çevre’nin en önemli bir soluma-yaşam ortamı olduğu bugünlerde, “iletişim” denen karşılıklı etkileşimde, maalesef çocuklarımızı olumsuz etkiliyor. Resmi istatistikleri bilmiyoruz ama, yaşı seksene merdiven dayamış ve elli beş yılını çocuk ruhiyatına adamış bir hekim sıfatıyla, gözlemim şu ki, bugün, bizim sokakta bilye oynadığımız, çember çevirdiğimiz günlerden en aşağı beş misli daha “aktif” ve” “şiddete, agresyona” yönelmiş” gelişmekte olan çocuk var. Bu sınırlı Web sayfamızda bu çok önemli konuda tüm verileri: teşhis ve tedavi, eğitim versus ilaç vb., ortaya koymamıza imkan yok. (Bu konuda, Özgür Yayınları’ndan 2003 basımlı ve 2006’da 2. baskısını yapmış “Hiperaktif  Çocuklar ve Ritalin: Evet mi, Hayır mı?” adlı kitabıma başvurabilirsiniz!) İnternet’in lütfuyla daha geniş kesimlere ulaşabileceğimizi ümit ederi. Hiç olmazsa üç temel kitabını Türkçeye çevirmekle gururlandığım, zamanımızın en büyük çocuk psikiyatrı Prof.Dr. Stanley I. Greenspan, (yine Özgür’de yayımlanmış) “Özel Gereksinimli Çocuk” adlı eserinde bu konuda şunları yazıyor:  “Amerikan Psikiyatrik Kurumu”nun “İstatistik El Kitabı” kendi hakları içinde “Dikkat Bozukluğu Hastalığı”nı (Attention Deficit Disorder) (ADD) yarı bir klinik entite olarak listelemiş olmakla beraber, bizler bu rahatsızlığa, bir “Düzenleyici Sistem Hastalıkları”nın bir üyesi olarak bakmaktayız. Bildiğimiz üzere, Düzenleme Hastalıkları’nda, motor planlama ve süreçleme katmanlarında bozukluk vardır ve her çocuk kendi yapısına göre tepki verir. Görünen semptomların altında yatan, gizli kalmış birçok kişisel pattern’ler, dikkat bozukluğu doğurabilir. Örneğin, “tepki yavaşlığı” (underreactivity) ve “doymak bilmeyen arzu halleri” (craving), çocukları aktif, hareketli ve dikkati kolaylıkla dağılabilecek bir konuma sokabilir. İyi gelişmemiş “motor planlama” (poor mootor planning), çocukları ‘kayıp’ ve ‘dağılmış-disorganozed’  bir şekilde sergilettiği gibi, işitsel ya da görsel algıları süreçlemedeki (processing) problemler, çocukları bölük pörçük davranan ve kuralları izlemekte güçlük çeken bir davranışa itebilir. ‘Ses’e, ya da ‘dokunma’ya aşırı duyarlılığı olan bir çocuk, kolaylıkla tepkisel, kafası kolayca şişmiş ve o andaki yükün altından kalkamayan bir manzara sergileyebilirler.                          

                   “Tekrarlarsak, bunlarda temel bozukluk, ‘duyulara tepki vermede’, ‘duyuları süreçlemede’ ve son işi yapacak olan “motor planlama”dadır. Öğrenme güçlükleri, davranış bozuklukları, dikkat ve odaklaşmada, organize etmede, uyku ve yeme bozuklukları sergileyen birçok çocuk, duyulara nasıl tepki verecekleri, lisan ve görsel patern’lere nasıl yanıt gösterebilecekleri ya da motor planlama konularında ilk etapta gözlemlenemeyen problemleri mevcuttur. “Düzenleme Bozukluğu” gösteren bir çocuk, “otistik grup”ta bulunan bir çocuğa oranla, etrafa çok daha sıcak bakar ve ilişkide bulunur. Aynı şekilde, “zeka yetersizliği” vakalarında, bu sonuncularda çok daha belirli “bilişsel” (cognitive) güçlükler nevcuttur. Düzenleme bozukluğu grubunda, çocuklarda, temel olarak iletişim kurabilme, ya da düşünme bozukluğu yoktur; problem paylaşmanın ya da kızgınlığın nasıl sergileneceği, nasıl öğrenileceğinin bilinememesinden kaynaklanmaktadır.               

                   “Geleneksel olarak, biz profesyoneller; özel gerekesinimleri olan çocukları birtakım “sendrom” gruplarına yerleştirdik. Tüm dünyaca kabullenilmiş “autistic”, “autistic spectrum”, “pervasive” (yaygın) developmental disorder” (PDD), “mental retardation”, “Down Syndrome” ve benzeri etiketler kullandık. Prognostic (hastalığın tahmini süresi, süreci ve sonucu) sunularımız hep bu etiket tanı’larına dayanıyordu. Örneğin, “Otistik” diye damgalanmış çocukların gerçekten çok sınırlı bir hayat sürmeleri bekleniyordu. Onların koleje gidebilmeleri bir kenara dursun, özgür yaşayabileceklerine inanılmıyordu. “Mental Retardasyon = Geri Zekalılık”, eğer tabir caizse, birtakım test’lerle ölçülebilen (?) zeka düzeylerine göre sınıflandırılıyordu ve çocuğun, o tahmin edilen zihinsel yaş limiti sınırları içinde yaşaması bekleniyordu. Söylemeye gerek yok ki, bu tür etiket’lerin çoğu, hayat boyu sürecek bozuklukları simgeliyordu ve bunlarla eşleşen kliniksel ve davranışsal bozukluklar, gelecekleri hakkında sınırlandırıcı kesin hükümler ebeveynlere söyleniyor ve dolayısıyla, onların çocuklarından beklentileri de sınırlandırılıyordu.            

                  “Ama son yıllarda, bebeklerin ve küçük çocukların gelişmelerini incelediğimizde, ilgi odağının, bu sendrom’ları yıllarca yaşamış -göreceli olarak- daha yaşlı çocuklardan, bu semptom’ların yeni yeni başgösterdiği, bir ila üç yaşlarına doğru kaydığını görüyoruz. Bu değişiklik, bize bu güçlüklerin farklı yapısı hakkında önemli ipuçları verdi. İlk bulgularımız, yıllardır, geleneksel olarak birbirlerine ‘benzer’ olarak kaydettiğimiz çocukların, birbirlerinden önemli derecede ‘farklı’ olduklarını saptamak oldu. Bazı vakalarda ‘farklılıklar”, ‘benzerlikler’den çok daha göze batıcı idi. Her bir çocuğun ‘kendine özgü’ ve ‘farklı’ bir sinir sistemi ve herbirini kendi özel yapı sınıfına oturtacak yine çok özel bir zihinsel gelişim sistemine sahip olduğunu gözlemledik. Bu nedenlerle ki, özel gereksinimleri olan çocukları gözlemleme ve tedavi konularında yeni bir yol geliştirdik. Bu yaklaşım; ebeveynlerin ve profesyonellerin, her bir çocuğun, aynı tanı üzerine kurulmuş standard programlar yerine, her birinin kendine özgü sinir sisteminin öğeleri ile çalışmayı esas alan bir tedavisel planlama ve çalışmaya ne denli yetenekli olabilecekleri esasına dayanmaktadır.”                                      

                        Peki, “tanı”yı nasıl koyacağız? Kitabın arka kapağında yazdığım gibi, “çocuğunuz hakkında ‘aktif’, ‘yaramaz’, ‘kıvıl kıvıl’ ya da ‘hiperaktif’ terimleri kullanılıyorsa, herşeyden önce çocuk hekiminizi, yani pediatrist’inizi görün; onun görüşünü alarak eğitimini almış bir çocuk psikiyatrı ile irtibat kurun, bırakın sizin hekiminiz gereken tanısal (gerekirse nörolojik) tanısal araştırmaları yapsın ve çocuğunuzun ‘hiperaktif’ olup olmadığını ilk kez o söylesin. Hiçbir ebeveyn çocuğunun beyninin daha küçük yaşlardan itibaren ilaçla bombalanmasını istemez ve bir çok ebeveyn ‘çocuğum hayatla bağdaşmayı daha o yaşta öğrenmeye başlamazsa, büyüyünce ne yapacak? Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeli. Ya ilaca alışırsa ondan sonra kötü arkadaşların etkisi altında diğer uyuşturuculara dönerse?’ gibi kuşkular taşır. Çocuklukta verilen hiçbir ilaç, uzman ve deneyimli hekim tarafından yazılır ve yakından izlenirse, çocuğunuzun beynini hiçbir şekilde tahrip etmez (Ritalin dahil!), tersine, daha gelişirken bir sürü uyumsuzluklar gösterip okul ve arkadaşları tarafından dışlanacağına, gereken yönlendirme ile, davranışını ve toplumla etkileşmesini daha erken yıllardan düzenler, başarılı olur ve hiçbir şekilde “başka uyuşturuculara” dönmez.                                  

                  Peki, biz de biraz mürekkep yalamış kimseleriz, yani kendi çocuğumuzun problemlerini hiç de mi anlayamayacağız? diyenler de olmayacak mı? Hayır, anlayabilirsiniz, zaten bu bir “takım – team” çalışmasıdır. “Onun babası da küçükken aynıydı, sonra düzeldi, boşver..” ya da “Tüm erkek çocuklar öyledir, kötü arkadaşlarından. Okulu değiştiririz, olur biter!” dememek koşuluyla. Unutmayın ki, her tür hastalıkta, tıbba alternatif yoktur.                                                                                               

                                                                                                      Prof.Dr. İsmail Ersevim 

ÇOCUK PSİKOLOJİSİ: Hiperaktif Çocuklarla Yaşam

                                                                ÇOCUKTA “KENDİNE GÜVEN” GELİŞİMİ 

                                           TÜM BİR KENDİNE GÜVEN GELİŞİMİ İÇİN GEREKLİ REÇETELER 

1.        Kendinizin, size özgü bir kişiliği olduğunu ve bu dünyada bu rolü oynamak üzere özel bir yere sahip ve yerine getireceğiniz bir seri amaç dizisi güttüğünüze yürekten inanmanız gerekir.
2.        Farkındalığınızın sınırlarını genişletin ve sizi, çok daha geniş alanlara yayılmanızı engelleyenartık sabit fikir haline gelmiş yanlış ‘ben zaten hep yanlış yaparım” gibi düşüncelerinizi terkedin. 
3.        Sınırsız potansiyelinizi geliştirme yolunda, bir amaç seçin, onu uygulamak için bir plan hazırlayınve bu planı, benzeri önerileri önceden reddeden ya da başarınızı önlemek için bir seri özürler sunan(gerçekte altbilinçten beslenen) bilincinize sunun. 
4.        Tüm problemlerinizi, Doğa’nın size verdiği evrensel zeka ve kudret çerçevesi içinde inceleyip hayatınızı istediğiniz doğrultuya yöneltin.
5.        Her ne denli basit ya da zaten biliyorum kategorilerine girebilecek dahi olsa, günlük işlevselliğiniz süresince, bir an için gözünüzü kapatıp o soyut düşünceleri somuta çevirin; iş sırasını bir haritada yol güzergahınızı işaretler gibi tek tek belirleyin ve o haritayı gözünüzde canlandırın.
6.        Günlük düşüncelerinizde, olası başarısızlığınızın nedenlerini makul bir şekilde analiz etmeye çalışırve hatta bu konuda güvenilebilir kişilerden fikir sorabileceğinizin ötesinde, başarılı olduğunuz durumların nedenlerini göz önüne getirerek sağlıklı bir kıyaslama yapmaktan hiç çekinmeyin.
7.        ‘Zaman’ın sizi kontrol etmesi yerine, ‘siz’ zamanı kontrol etme konusunda üstat olun.
8.        Bağımlılık, suçluluk hissi, korku ve üzüntü gibi gelişmeyi baltalayan ve mutsuzluk yaratan öğeleriönce kendiniz, kuvvetli bir irade ve sağduyu ile sevgi, hayal edebilme, merak, nükteli ve şakacıolabilme, başkalarıyla iyi ilişkiler kurma yeteneğinizi geliştirme ile değiştirebileceğiniz konusunda bir prensip kararı alın ve bunu derhal uygulamaya başlayın.
9.        Bu gayretler sonucu, tüm çabalarınıza karşın aradığınız sulh ve sükunu, kendinizle olması gerekenbarışıklığı elde edemezseniz, uzman bir psikolog ya da psikiyatr’la terapi seanslarına başlayın. Mümkünse, “Meditasyon” sanatının bir öğrencisi olun. Bu, hayatınız boyunca yapabileceğiniz enverimli bir yatırım olacaktır.
10.     Ve, son olarak, kendinizin “seçebilme yetisi” olan ve seçtikten sonra, belirli uygulamalarla “arzuettiğiniz hemen her şeyi başarabilme” konusunda gereken azim ve kudrete, başarılı her diğer insan gibi, daha doğuştan sahip olduğunuz inancınızı hatırlamanızı salık veririm.                

           

                                                         HİPERAKTİF ÇOCUKLARA                                               ÖNERİLECEK DİYET                                                                                                Evet:                                                Hayır:

TAHIL GEVREĞİ türleri:         Pirinç, yulaf, arpa                               Buğday, unlu şeyler, mısır

 

MEYVE :                                 Tüm taze meyveler                             Buzda saklanmış

                                                                                                          konserve

SEBZE :                                   Taze sebzelerin hepsi                          Buzlu veya konserve 

                                                 (Mısır, Patates hariç)                          Mısır mamulleri  

ET :                                          Piliç, hindi, kuzu, dana, balık               Frankfurt, hamburger,

                                                                                                          Domuz, Tuna ve Solmon

 

İÇKİLER :                               Çay (bal ile tercihen)                           Süt ve süt mamulleri,

                                                Buzlaştırılmış (frozen) elma,                 Sun’i boyalı veya şekerli

                                                üzüm, portakal suyu                            meyve suları

 

ÇEREZ (Snacks) :                    Potato chips                                       Corn chip – fritos

                                                Kuru üzüm, bal, saf pekmez                Çukulata

                                                Saf bal, pekmez.                                 Katı şeker, bonbon

                                                 

Diğer                                        Tuz, biber                                          Şeker, pasta, kurabiye,

                                                Sirke, zeytinyağı, becel,                      buğday ekmeği, yumurta,

                                                Sakarin vb.. crackers                         margarin.        

 

                                                                               * 

               

               H i p e r a k t i v i t e  /  D i k k a t   b o z u k l u ğ u’nun  Klinik İşaretleri :

                                               (Dört ya da beşinin var olması yeterlidir.)  

1.        Sürekli, gayesiz hareketlilik,
2.        Kısa süreli dikkat,
3.        Dikkat kolayca dağılabilir,
4.        Duyular çok gevşektir; kısa anda gülmekten ağlamaya geçebilir. Kolay heyecanlanma,
5.        İmpüls-Dürtü’ler kolaylıkla kontrolünü kaybeder (Konuşma, vurma, kırma, zıplama vb.),
6.        Yoğunlaşma-Konsantrasyon güçlüğü,
7.        Tehlike ya da ağrı konularında vurdumduymazlık,
8.        Agresif-yıkıcı-kavgacı davranış; Yalan söyleme, çalma, öfke nöbetleri geçirme,
9.        Gerek cezalandırılmaya ve gerekse ödüllendirilmeye gevşek tepki,
10.     Çevre ile sürekli çatışma, hayvanlara eziyet etmek,
11.     Kaza yapmaya eyilim: ağaçtan, bisikletten düşme, şuraya buraya çarpma,
12.     Konuşma problemleri,
13.     Gözde zaman zaman görülebilen geçici şaşılık, göz küresinin yan hareketleri (Nistagmus)
14.     Algılama güçlüğü, görme-işitme problemleri;
15.     Sağ-sol dominans güçlüğü: sağ el, sol göz-kol-bacak kombinasyonu,
16.     Düzensiz gelişim: emeklemeden yürümeye, çağıldamadan konuşmaya geçivermek,
17.     Düzensiz, okunaksız elyazısı; sınırda kalamama, çizginin, paralelin dışına çıkma,
18.     Kendiliğinden bir ödevi bitirememe, sürekli dürtü ve ikaz gerektirme,
19.     Sıradışı birden fazla kuralları gerektiren oyunlarda uyum sağlayamama, dışlanma,
20.     Sosyal yaşam düzensizlikleri: kolay hır çıkarma, kavga etme, dost-arkadaşı olmamak,
21.     Uyku bozuklukları: Geç yatma, geç kalkma; çok derin uyku,
22.  Hemen daima ardından koşturma, odasını ve eşyalarını dağıtma, ödevini evde unutma.

                      HİPERAKTİF BİR ÇOCUKLA YAŞAMANIN ANA HATLARI

                      Aileye öğütler:

                      Hemen tüm pediatrist’ler, hiperaktif birçocuğun ilaç kullanmaması konusunda hemfikirdirler. Böyle çocukların aileleri, onlara sağlıklı bir bakım verebilmek için, günlük hayatlarında ne yapmaları ve ne yapmamaları niteliklerinde öğüte gereksinimleri vardır. Aşağıda özetleyeceğimiz prensipler, imkan dahilinde uygulanabildiği takdirde, eminim ki çocuk ve aile, her ikisi de daha memnun kalacaklardır.

1)   ÇOCUĞUNUZUN YETENEKLİK SINIRINI KABUL EDİNİZ.

      Aile, savunmayı bir yana bırakarak, çocuğun içten gelen bir enerji ile dolu olduğunu ve büyük bir olasılıkla, hemen her kez böyle olabileceğini kabullenmeli. Hiperaktivite tıbbi-medikal bir sorun olup, çocuğun isteğine bağlı değildir. Anne-baba bunu ortadan kaldırmak yerine,  k o n t r o l  altında tutmayı hedeflemelidir. Çoğu kez, “suçluluk” hilseri ile dolup taşan ebeveynler, böyle bir çocuğu, “model” biri olması için zorlamak yerine, anlayışlı, sabırlı ve herşeyi alttan alan bir yaklaşımı seçmelidirler.

2)   ÇOCUĞUN FİZİKSEL ENERJİSİNİ YİTİRMEK İÇİN İMKANLAR HAZIRLAYIN.

      Böyle bir çocuğun enerjisi, kendi içinde muhafaza veya depo edilemez. İyi havalarda emin yerlerde, park’ta ya da korumalı oyun alanları’nda, evde bahçede, bunların hiçbiri yoksa tahsis edilecek özel oyun odalarında oynatılmalıdırlar. Aile veya kardeşler, çocuğun aşırı hareketliliğini artıracak ya da etkileyecek oyun ver dürtülerden, isim takmaktan vb. uzak durmalıdırlar.

3)   EVDEKİ DÜZEN , RUTİN AYNEN KORUNMALI.

      Evin normak-rutin hayatı, zaten düzenlenmiş olan yemek, banyo, iş, çalışma, gezme, yatma zamanları ve benzeri, aynen korunmalıdır. Çocuğa “uygun gelsin” diye yapılacak müsamahalar, gereksiz kolaylıklar, ilerde hayat ve yaşam gerçekleri tarafından affedilmeyeceklerdir.

4.   GEREKSİZ YORGUNLUĞU ENGELLEYİN.

      Proğramsız, rastgele enerji sarfı yorgunluğu, dolayısıyla da çocuğun kontrolunu daha kolayca kaybetmesine neden olur. Çocuğun o anda veya gerektiğinde kullanması gerekn ‘inisiyatif’i, ailenin sabrını taşırır, bu da çocuğu daha fazla sinirlendirir ve kısır döngü böylece devam eder durur.

 5.   KALABALIKTAN, RESMİ TOPLANTILARDAN UZAK DURUN.

       Camiler, lokantalar, kahveler, ciddi konser salonları gibi yerlerden mümkün olduğu kadar sakınılmalıdır. Çocuğu alenen azarlayarak, “bunu evde görüşürüz!” gibi tehditlerle durumu geçiştirmeye çalışmaktan kaçınılmalıdır; en iyisi, “şu anda galiba senin bir az yardıma ihtiyacın var! diye sakince yaklaşmak en iyi seçenektir.

6.    SERT DİSİPLİNİ ELDE TUTUN.

       Bu demek değildir ki çocuk sokak ortasında döğülsün, tokatlansın ya da şiddetle azarlansın. Hepimiz, bu çocukların idaresinin son derece zor olduğunu biliyoruz. En önemli nokta, bir davranış hususunda, d e v a m l ı  ve   k a  r a r l ı  olmaktır. Oyunun kurallarını değiştirmeyin. Hiperaktif bir davranışa bir az sıcak bakmaya karşın, aşırı agresif, saldırgan, kavgacı davranışlara asla izin verilmemelidir.

7.   DİSİPLİNİ, FİZİKSEL CEZALANDIRMA OLMAKSIZIN UYGULAYIN.

      Çocuk, kontrol edilemez bir duruma gelince, eğer varsa, bir “izolasyon-tecrit” odası, hatta kendi yatak odası, kuralları anımsatmaya ya da zorlamaya çok yardımcı olabilir. Mümkün olduğu kadar bağırıp çağırmadan, ya belli bir süre için, veya daha iyisi, kendilerini kontrol edebilecekleri zaman geri gelmeleri vadiyle odalarına gönderilmeleridir. Kaide olarak, kapılar kilitlenmemeli.

8.    ÇOCUĞUN DİKKATİNİ ARTIRMA.

       Çocuğun, ‘hiper’ olmayan davranışlarını ödüllendirmek, kolayca gözden kaçan, amma en önemli noktalarda biridir. Çocuğa bir kitap veya bir resim gösterilebilir, belirli bir süre izlenildiğinde bir kucaklama ya da övgü dolu sözler onu gerçekten mutlu edebilir. Blok’larla binalar yapma, lego-yap boz’lar, ‘noktaları birleştirme’ ve bilmeceler son derece yararlıdır. Mamafih, çocuğun çocuğun dikkatini derleyebilmesindeki zorluğu düşünerek, bu uğraşılar 15-20 dakikayı geçmemelidir. Bir ya da iki kez ara evrişten sonra konuya tekrar dönmelidir. Aynı kurallar, normal ders çalışmalarına da uygulanabilirler.

9.   ÇOCUĞU ÇEVRE’NİN KINAMALARINDAN (İsim koyma, şu ya da bu şekilde küçük düşürme) KORUMA.

      Eğer komşular örneğin “fena çocuk” diye bir ad takmışsa, bunun ev içine getirilmesine izin verilmemelidir. Eğer mümkünse, “çocuk, fazla enerji le yüklü” gibilerden nitelendirilmelidir. Çocuk, hemen daima, ailesinin onda ümidi kesmediğiini hissetmelidir.

 10.  BABALAR ÇOCUĞUN EĞİTİM VE İDARESİNDE ÇOK DAHA AKTİF BİR ROL    ALMALIDIRLAR

       Aile fertleri, arada sırada beraberce uzağa gittikleri gibi, baba, işten gelince çocukla meşgul olarak anneya nefes aldırmalıdır. Çocuk, ailenin meyvesidir ve herkes, karınca kararınca, elinden geleni yapmakla yükümlüdür.Özellikle erkek çocuklar gelişme çağlarında babalarıyla özdeşemek zorundadırlar. Babanın fiziksel kudreti de, onlara, kendilerini kontrol etme hususunda yardımcı olur. Haftada bir iki kez çocuğunu başkasının hiamayesine (örneğin ‘baby-sitter’) bırakmak, tüm ailenin nefes almasının sağlar, kişilerin tahammül gücünü artırır. Umarız ki, yakın zamanlarda, bu tür çocuklar için,  g ü n l ü k  özel  y u v a  ve  s p o r  faaliyetleri -nitelikli bir şekilde-  icra edilen yerler; okullarda  ö z e l   s ı n ı f l a r ,   k a r m a ş a   p r o g r a m’lar (*),yavrularımızın ve ailelerin hizmetinde olacaktır.

——- 

(*) Karmaşa Program: Bizlerin Ameri’kada uyguladığı sistem şu idi: Çocuk, normale yakın bir davranış sergilediği derslere, diğer arkadaşlarıyla birlikte devam eder; zorluk çıkardığı, dikkatinin kolay dağıldığı <yabancı dil, math vb.> derslerde ayrı klas’lara devam eder, ama hepsi aynı okul binası içindedir ve çocuk, okula gidip gelirken, “hasta, kötü” vb. sözlerle yaftalanmaz. Dr.İ.E. 

                                                                    ————-