Kategori arşivi: Çocuk Mahkemeleri

Çocuk Hakları , Çocuk Mahkemeleri

                                                                

                                               Prof. Dr. İsmail Ersevim
                                                       Çocuk Ruh Hekimi

                                                                    -1-
                 
                            Ç O C U K    V E    Ç O C U K    H A K L A R I

                            Çocuğun hakları, kendi isteğiyle gelmediği bu dünyaya daha doğmadan evvel başlar. Sağlıklı bir ortama doğmak, sağlıklı büyümek ve sağlıklı bir insan ve yurttaş olmak her çocuğun en doğal hakkıdır.

                            Evet, her insan bir çocuk olarak dünyaya gelir, ama ne hikmettir ki bir kez büyüdükten sonra, erginlere, kendileri sanki hiç çocuk olmamaşlar gibi gelir. ‘Çocuk’, onlar tarafından sanki ayrı bir ‘nesne’ gibi algılanır. “Çocuklar görülür, fakat işitilmez” deyimi yüzyıllardanberi hemen her tür toplumda süregelmiş değil midir?

                            Eski inançlar ve din kitaplarında da çocuğa yeterli kişilik tanınmadığı görülür. İnsan soyunun başlangıcında, Adem’le Havva yasak mayvayı yiyerek cennetten kovulmuştu. Adem balçıktan, Havva da Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığına göre, onlar hiç çocuk olmamışlardı. Hz.İsa, Hz.Meryem’den ‘günahtan arınmış bir şekilde’ (immaculate conception) doğmuştu. Hz.İsa, resimlerde, daima Meryem Ana ile birlikte görülür, ama odak noktası anne’dir ve “üçlü” prensibe göre, İsa, hem Tanrı’nın oğlu ve hem de Tanrı’nın kendisidir.

                            Tarihsel gerçekler de, biz erginlerin yüzlerini kızartacak kadar aşağı düzeydedir:

                            .  Eski İsparta’lılar, sakat çocukları uçurumdan atarlardı;
                            .  PLATO, “The Republic Book”, Vol.V.’de yazıyor:
                               “Düşük zekalı ebeveynlerden ve özürlü olarak diğer ebeveynleren doğan tüm çocuklar, sır ve gizemlilik içinde, ait oldukları yere, gözden uzak olarak yerleştirileceklerdir.”
                               “But the children of inferior parents,
                                 and all defective children that are born to others,
                                 shall be put of sight in secrecy and mistery
                                 as is befitting.” 
                             .  Eski Arap’lar, Cahiliyye devrinde kız çocukları diri diri gömerlerdi;
                              .  Eski Çin’de kör ve sakat kızların küçük yaşlardan itibaren şarkıcılık ve fahişelik için yetiştirirlerdi;
                              .  Bir XIII. yüzyıl yasasının yazdığı gibi: “Eğer bir çocuk kanayıncaya kadar dövülürse, bu onun belleğine iyi gelir.”;
                              .  Louis XIII, 25 aylıktan itibaren her sabah kırbaçlanırmış;
                              .  Rönesans’tan XIX’a yüzyıla kadar Avrupa’da dövme modasının devam etmiştir. (Özellikle Almanya’da ‘School Master’larının (Okul Müdürleri) yüzbinlerce çocuğu sopa ya da kırbaç ile adeta dövme yarışına girdiklerini tarih kaydeder.)
                               .  Osmanlı’lar devrinde, okulda falaka ile sahnelenen meydan dayakları, ve,
                                .  Yeni Çin’de, “Tek evlat” yasasına uyarak, hükumet tarafından ceza olarak, ilk çocuktan sonra doğanların -özellikle kız çocukların- yok edilmeleri, herhalde insanlığa kredi değildir.

                                1959 yılında, Amerika ve eminim ki tüm dünya, sık sık Roma İmparatorluğuna (Anibal’in Alp’leri filler ile geçişi) ve İspanya sahillerine yaptıkları korsanlıktan başka tarihte iz bırakmayan, Fenike sömürgesi Kartaca’da bulunan toplu çocuk mezarlarıyla ayağa kalkmıştı.

                                Araştırmalar, Kartacalılar’ın her beş yılda bir, site’nin en ileri gelen ailelelerinin, ilk doğmuş, sağlam ve akıllı çocuklarının beşyüzünü, toplu olarak evvela boğup sonra yakarak tanrılara kurbn ettiklerini ortaya çıkarmıştı. Bunun orijininin İ.Ö. 310 yılında, Afrika’yı istila eden AGATHOCLES’in şerrinden kurtulmak için, tanrıları Aaron Hammon ve tanrıçaları Tanit ’e, onların doğaüstü kudretlerini sürdürebilmeleri ve kendilerini olası düşman istilasından korumaları için bu fedakarlıkta bulunmaları gerektiği inancından geldiği sanılıyor. Bu sağlıklı çocukların yanında, iki özürlü Yunan’lı ve yine iki özürlü Gal’li çocukların, daha sağlıklı çocukların yaratılmaları dileği ile kurban edildikleri kaydedilmiştir. (Psikanalitik bir görüşle, bu soykırımlarda, Tanrı Zeus yerine, Cronus ile özdeşilmiştir. İşin feci tarafı şudur ki, bu arkeolojik bulumlardan hemen hemen yüzyıl önce, büyük Fransız yazarı Gustave Flaubert (1821-1880), “Salammbo” adlı romanında bu soykırımdan ilk kez bahsetmiştir. Bilindiği gibi, Flaubert, çok titiz bir yazardı ve bir yere gidip gerekli araştırmayı yapmadan bir şey yazmazdı. Onun Kartaca yöresinde iki yıl tetkiklerde bulunduğu söylenir.)

                                                                       -2- 

                             Gustave Flaubert’in başyapıtı “Salambo”da, yukarda söz konusu edilen Afrika tehdidi karşısında, çocukların kutsal mabette, devasa heykeli bir Auswitch yapan mantık, bir bakın kendi öz çocuklarını nasıl ateşe atıyor (sa. 321):

                           “Kara cüppeli adamlar evlerin kapılarını çaldılar. Pek çoğu işlerini ya da şeker, tatlı filan alacaklarını bahane edip evlerinden savuşmuştu. Molokh’un hizmetkarları ansızın çıkagelip çocukları alıyorlardı. Başkaları ise, aptallaşmış, çocukları kendi elleriyle teslim etmekteydiler. Sonra, çocuklar Tanit Tapınağı’na götürülüyorlardı. Burada rahibeler, çocukları kurban edilecekleri büyük güne dek eğlendirip beslemekle görevlendirilmişlerdi.

                             Rahipler ansızın Hamilkar Barka’nın evine geldiler. Onu bahçede buldular:
                            ‘Barka! Hani şu bildiğin iş için geldik… Oğlunu ver!…’
                            Hamilkar ilkin boğulacak gibi oldu; ama inkar etmenin bir işe yaramayacağını çabucak anlayıp boyun eğdi. Rahipleri ticaret evine soktu. Bir işareti üzerine koşup gelen köleler, etrafa göz kulak oluyorlardı.
  
                            Hamilkar (şehri koruyan asil kumandan) bitkin bir halde Salambo’nun odasına girdi. Bir eliyle Hannibal’i kavradı, öbürüyle de yerde sürünen bir giysinin sırmalı şeridini söktü. Çocuğun ellerini, ayaklarını bağladı. Şeridin ucunu da tıkaç haline getirip çocuğun ağzına soktu. Sonra Hannibal’i götürüp öküz derisinden yatağın altına sakladı. Üstüne de ucu yerlere kadar inen geniş bir örtü örttü. Derin derin soluk aldı. Üç kez el çırptı, köleler kahyası Giddenem göründü.
                            ‘Dinle beni,’ dedi. ‘Kölelerin arasından sekiz, dokuz yaşlarında, kara saçlı, çıkık alınlı bir erkek çocuk al getir buraya, çabuk ol!’
 Az sonra, Giddenem dönüp geldi; yanında küçük bir oğlan çocuğu getirmişti. Hem sıska, hem şiş, zavallı bir çocuktu bu. Teni, üstünden sarkan pis paçavralar gibi kurşuni renkteydi. Başını omuzlarının arasından yere eğiyordu. Sineklerle dolu olan gözlerini elinin tersiyle ovuşturuyordu. Bir yandan da düşünüyordu: bu çocuğu Hannibal yerine yutturmak nasıl mümkün olacaktı? Hamilkar kızgınlıkla,  ‘Defol!’ diyerek kahyayı savuşturdu. Biraz sonra, birdenbire kapının ardından diğer bir kahya, Abdalonim seslendi:
                            ‘Sizi istiyorlar, efendimiz! Molokh rahipleri sabırsızlanmaya başladılar!’

                            Somaki mermerden havuzda, Salambo’nun yıkanması için biraz temiz su vardı. Hamilkar, tiksinmeyi, gururu bir yana bırakarak, çocuğu havuza soktu. Bir köle taciri gibi keseleyip sabunlamaya başladı. Sonra, duvarın çevresindeki gözlerden iki tane dört köşe al kumaş aldı. Birini çocuğun göğsüne, öbürünü sırtına koydu. İki kumaş parçasını elmas tokalarla köprücük kemiklerinin üzerinden tutturdu. Başına koku sürdü. Boynuna kehribar bir gerdanlık taktı. Ayaklarına topukları incili ayakkabılar giydirdi. Kızının ayakkabılarıydı bunlar! Bir yandan da öfkeden, utançtan yer yer tepiniyordu. Bütün bu alışılmamış nimetlerden hoşlanan çocuk, el çırpıp hoplayıp zıplamaya başlamıştı. Hamilkar onu alıp götürdü.
                                                                   

                                                                      -3-

                           Şehirde, tunç heykel Baal, Khamon Meydanı’na doğru ilerlemeye devam ediyordu. Zenginler ellerinde zümrüt başlı asaları, Megara’nın öbür ucundan yola çıktılar. Başlarında taçlarıyla ihtiyarlar, Kinisdo’da toplanmışlardı. Mali işlere bakanlar, valiler, tacirler, askerler. Mor gömlekli, gemiciler, cenaze törenlerinde çalıştırılan kalabalık bir topluluk; kısaca herkes,  inmekte olan kutsal emanet sandıklarına doğru ilerliyordu.

                           Molokh’a saygılarını göstermek için en görkemli mücevherlerini takarak süslenmişlerdi. Kara giysiler üzerinde elmaslar ışıldıyor, çok geniş halkalar, zayıflamış ellerden düşüyordu. Küpelerin solgun yüzlere çarpıp çarpıp durduğu, sivri altın başlıkların korkunç bir umutsuzlukla çatılmış alınları sıktığı bu sessiz kalabalık kadar iç karartıcı bir şey olamazdı. En sonunda, Baal meydanın tam ortasına geldi.  Rahipleri, kalabalığı uzak tutmak için, kafes bölmelerle bir halka oluşturdular, sonra çevresinde durdular.

                           Boz renkli yünden urbalar giymiş olan Khamon rahipleri, kendi tapınaklarının önünde, kapıdaki sütunların altına sıralandılar. Keten harmaniler, sivri başlıklar giyip kukufa başlı hamailler takmış olan Eşmun rahipleri, Akropolis’in basamaklarına yerleştiler. Mor gömlekli Melkart rahipleri batı yönüne, Frigya kumaşlarına bürünmüş Abaddir rahipleri doğu yönüne geçtiler. Güneye de, vücutları dövmelerle kaplı medyumlar ile yamani harmaniler giymiş cenaze ağıtçıları, Patek Tanrı’larına hizmetle görevli olanlar, geleceği okumak için ağızlarına bir ölü kemiği koyan Yidonim’ler yerleştiler. Tanrıça Keres’in mavi urbalar giymiş rahipleri, Satheb Sokağı’nda ihtiyatla durmuşlar, alçacık bir sesle, Tarım Tanrıçası’na Megara lehçesinde dualar okuyorlardı.

                           Bu mezhep değişikliğinden korkuya kapılan kalabalık arasında uzun bir mırıldanma yükseldi. Ruhları hoşgörülü bir tanrıçaya bağlayan son bağın da kopmuş olduğu hissedilmekteydi. Bu arada, heykelin bacakları arasında bir sarısabır, sedir, defne ateşi yanmaktaydı. Heykelin uzun kanatlarının uçları alevin içine giriyordu. Üzerine sürülmüş olan merhemler, tunçtan organlardan ter gibi akmaktaydı. Ayaklarını dayamış olduğu yuvarlak taşın çevresinde, kara örtülere sarılmış çocuklar halka olmuşlar, kımıldamadan duruyorlardı. Heykelin upuzun kolları, sanki bu halkayı yakalayıp götürecekmiş gibi, avuçları çocuklara dek inmekteydi.

                           Pek çok kişi bayıldı. Başkaları, vecit içinde kaskatı kesiliyordu. Tüm yüreklere sonsuz bir kaygı çökmüştü. Son bağırmalar da birer birer kesiliyor, Kartaca halkı, birazdan yaşayacağı dehşete kendini kaptırmış, hızlı hızlı soluyordu. En sonunda, Molokh başrahibi sol elini çocukların örtülerinin altına soktu, alınlarından birer tutam saç koparıp alevlerin üzerine attı. Bunun üzerine, kırmızı harmanili adamlar hep bir ağızdan kutsal ilahiyi okumaya başladılar:
 ‘Selam sana ey Güneş! Sen ki iki alemin hükümdarı, kendi kendini doğuran yaratıcısın, sen ki Baba, Ana, Oğul, Tanrı, Tanrıça, Tanrıça-Tanrısın!’

                           Tapınak hizmetkarları uzun birer kancayla Baal’in vücudunda kat kat sıralanmış yedi bölmeyi açtılar. En üsttekine un, ikincisine iki tane kumru, üçüncüsüne bir maymun, dördüncüsüne bir koç, beşincisine bir koyun yerleştirildi. Altıncısına koymak için öküz bulunmadığından, bunun içine de tapınaktan alınma sepilenmiş bir deri konuldu. Yedinci bölme açık durmaktaydı. Altta ateş, gürül gürül yanmaktaydı.

                                                                       -4- 

                            “Başlamak için, ilk önce kişisel bir kurban, tamamen gönüllü bir adak gerekiyordu; bunun peşinden başka kurbanları sürükleyeceği düşünülüyordu. Ama o ana dek kimse çıkmamıştı. Bunun üzerine rahipler, halkı yüreklendirmek için kemerlerinden bızlar çıkararak kendi yüzlerinde yaralar açtılar. Memelerinin arasına şişler sokuyor, yanaklarını yarıyor, başlarına dikenlerden yapılmış çelenkler geçiriyorlardı. Sonra, kol kola girdiler, çocukların çevresini alarak bir genişleyip bir daralan kocaman bir halka oldular. Parmaklığa doğru geliyorlar, kendilerini arkaya atıyorlar, sonra yeniden başlıyorlar; kanla, çığlıklarla dolu bu hareketten başı dönen kalabalığı kendilerine çekiyorlardı.

                            “Yavaş yavaş, birtakım insanlar yolların sonuna dek girdiler. İnciler, altın vazolar, kupalar, meşaleler gibi değerli neleri varsa alevlerin içine atıyorlardı. En sonunda, dehşetten solmuş ve korkunç bir hale gelmiş sendelemekte olan bir adam, bir çocuğu öne itti. Sonra, heykelin elleri arasında küçük, kara bir kitle görüldü, karanlık deliğe gömüldü. Rahipler  büyük taşın kenarına eğildiler. Ölümün sevinçlerini, sonsuzluğun yeniden doğuşlarını kutlayan yeni bir ilahi başladı. Çocuklar yavaş yavaş çıkıyorlardı. Duman kasırga gibi dönerek yükselmekte olduğundan, uzaktan bakıldığında, bir bulutun içinde kaybolur gibi görünüyorlardı. Hiçbiri kıpırdamıyordu. El ve ayak bilekleri bağlıydı. Üstlerindeki koyu renk örtü çevrelerini görmelerine ve tanınmalarına engel oluyordu.

                           “Baal’in tunç kolları daha hızlı hareket etmeye başlamıştı. Artık hiç durmuyorlardı. Kolların arasına bir çocuk yerleştirildiğinde, Molokh rahipleri halkın suçlarını onun üzerine yüklemek için ellerini kaldırarak, ‘Bunlar insan değil, öküz!’ diye bağırıyor, kalabalık da, ‘Öküz! Öküz!’ diye tekrarlıyordu. Sofular, ‘Ye, efendimiz! Ye!’ diye haykırıyor, Tanrıça Proserpina’nın rahipleri ise, korkudan Kartaca’nın isteğine uyarak, ‘Yağmur yağdır! Bet bereket ver!’ diye dua okuyorlardı.

                           “Kurbanlar daha deliğin kenarına gelir gelmez, kızgın demire düşen bir su damlası gibi kayboluveriyor, kocaman kızıl rengin içinden ak bir duman yükseliyordu. Bununla birlikte, tanrının iştahı bir türlü azalmıyordu. Boyuna yeni kurbanlar istiyordu.”

                                                                     *

                           E. Eschenbach’ın, “Köyün Çocuğu” adlı eseri, Orta çağ yaşamında, insanların, kadın ve çocuk demeksizin, dini otoritelere, değer yargılarına hiç önem vermeksizin, kendi öz varlıklarına gösterdikleri şiddet, saygısızlık ve kaygısızlığın henüz uygarlaşmamış bir Orta Avrupa toplumunda günlük yaşamı bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

                          “Kız, anası ile erkek kardeşinin her hareketini bir kontrolden geçirildi ve aynı zamanda da onlara her türlü ufak tefek ev işlerinde yardım ederdi. O yokken, kiremit ocağında tek laf edilmezdi. Ana oğul, sabahın alacakaranlığından gecenin zifiri karanlığı çökünceye kadar, canlarını çıkarasıya çalışırlar, hem de hiç konuşmazlar ve mahzun mahzun düşünürlerdi… Çılgına dönmekte olan Martin Holub, oraya koşmuş bulunan ve sayıları her dakika artmakta olan halkın önünde rahibe küfürler savurdu ve bir sıçrayışla yanına gelerek yumruklarını gösterdi. Bir an olsun soğukkanlılığını kaybetmemiş bulunan rahip, suratını buruşturdu, başını çevirdi ve kendini korumak ister gibi sağ eliyle kaldırdığı bastonunu, sarhoş herifin kafasına hafifçe yerleştirdi… Köy delikanlıları bunun üzerine meyhaneye gittiler, rahibin dövmüş olduğu kiremitçi şerefine içtiler. O vakit, ta son büyük düğünden beri Kunoviç’te rastlanmamış dercede müthiş bir döğüş oldu. Bölge polisi kavgaya hiç karışmadı.

                         “Rahibin kapıyı kilitlemek adeti değildi. ‘Sanki  bende ne bulacaklar?’ derdi. İşte bunun içindir ki, hademe, sadece tokmağını çevirmekle kapıyı açabilirdi. O da öyle yaptı… Gördüğü manzara korkunç ve tüyler ürpertici idi! Rahibin ihtiyar hizmetçisi, baygın bir halde ve kanlar içinde, boylu boyuna yerde yatıyordu… Aklını kaybetmek derecesine gelmiş olan hademe; birkaç adım daha attı, baktı, inledi ve görmüş olduğu müthiş manzara karşısında diz çöktü. On beş dakika sonra bütün köy, olayı öğrenmişti: Rahip, geceleyin taarruza uğramış ve kilisenin anahtarını vermemek için mücadele ederken öldürülmüştü.

                          “Pavel’in aklından: ‘acaba yiyecek birşey verecekler mi kıza?’ diye geçti. Milada’nın aç olduğu muhakkaktı. Pavel’in kafası işleyeli beri en önemli görevi, kız kardeşini aç bırakmamak olmuştu. Elbisesi olmak elbette iyi bir şeydir, yıkamak da, hele beygirlerin yıkandığı yerde hep beraber olursa hiç de fena değildir. Pavel, küçük kız kardeşini sık sık oraya götürür ve su ile oynatırdı! Fakat bunların hepsinden en önemlisi, aç kalmamaktır. Pavel, kız kardeşini ikaz etmek ister gibi bağırdı: ‘Karnının aç olduğunu söylesene!’

                          “Köy yardım derneği, annesiz babasız kalmış kızı soylu bir hanımın yanına yerleştirebildi. Fakat ağabeysine ne olacaktı? Köşke bir heyet gönderildi ve soylu bayanın lütfuna müracaat olundu. Bahtsız Holub’un kızını yanına almakla ne iyi yürekli olduğunu göstermiş bulunan sayın bayan, oğlanı da kabul etmeli idi. Köy büyüklerinin  almış olukları yanıt, hiçbir ümit bırakmayacak derecede sert çıktı ve müzakereler yeniden başladı. Ne yapmalı idiler? Belediye başkanına göre; ‘Bu gibi hallerde mutat olanı yapmalı idi. Oğlan, her gün, bir başka ailede karnını doyurur ve gecelerdi.’ Bu fikri bütün köylüler reddettiler.”

                            Ernest Hemingway, 1930’lardaki İspanya İç Savaşının kardeş kardeşe ölüm sunan sahnelerini ve insan denen kutsal varlığın yokedilişinin, sırf siyasal inanç farkı yüzünden hiçe sayılıp bir sohbet malzemesi oluşunu, ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’da (sa: 56) şu satırlarla ölümsüzleştiriyor:

                           “‘Savaşın nedenini anlamıyorlar. Bizim ne uğruna savaştığımızı anlayamıyorlar.’
                             ‘Hayır,’ dedi Anselmo. ‘Yalnızca şimdilerde savaş olduğunu, insanların suçsuz insanları öldürdüğünü biliyorlar.’
                             Robert Jordan, bütün günü birlikte geçirmenin ve karanlığın yarattığı yakınlıkla:
                             ‘Sen hiç öldürdün mü?’ diye sordu.
                             ‘Evet. Birçok kez. Hiç de hoşlanmadım. Bence insan öldürmek günahtır. Öldürmemiz gereken faşistleri bile. Bence ayıyla insan arasında büyük bir ayrım var. Çingeneler’in, insanlarla ayıların kardeş oldukları saçmalıklarına inanmıyorum. Hayır, ben insan öldürmenin karşısındayım.’

                                                                     -5-
                             
                             ‘Yine de öldürdün.’
                             ‘Evet. Öldüreceğim de. Fakat öldürdükten sonra eğer yaşarsam kimseye zarar vermeyeceğim ki bağışlanayım.’
                             ‘Kim tarafından?’
                             ‘Kim bilir? Burada artık Tanrı da, Oğlu da, Kutsal Ruh da olmadığına göre kim bağışlayacak bilmiyorum.’
                             ‘Artık Tanrın yok mu?’
                             ‘Hayır. Elbette yok. Eğer Tanrı olsaydı, benim gözlerimle gördüklerimin olmasına izin vermezdi. Bırak onların Tanrısı olsun.” 

                                                                    * 

                      Bugün dünyada, her an, iki milyon çocuğun fiziksel ya da cinsel tacizle hırpalandığı kabul edilir. Psikoloji biliminden öğreniyoruz ki, bu hırpalanan (abused) çocuklar, bir gün büyüdüklerinde kendileri “hırpalayıcı” (abuser) olacaklardır. Son derece uygar sayılabilecek memleketlerde bile, çocuklara ‘disiplin’ adı altında atılan dayak, çektirilen işkence; yetiştirme yurtlarında, hapishanelerde maruz kalınan cinsel taciz, şeytana tapan kült’lerde feda edilen bakire kızlar, kışın ayazda donan tinerci çocuklar; İstanbul’un en seçkin semtlerinde bile önlerinde iki parça mendil paketi, dilencilik ya da his sömürüsü için kullanılan küçük çocukların dramı, “belki daha iyi bir yarın” ümit ve sessiz gözyaşlarıyla, her grupta ölüyor ve her sabah yeniden doğuyor. Bu çocukların haklarını kim koruyacak?

                      Aşağıdaki parça, 5 Şubat 1991 tarihli Sabah gazetesinden aynen alınmıştır:

                      “ÇOCUKLUĞUMU GERİ VERİN.. Doyasıya değil, hiç yaşatmadığınız çocukluğumu, acımasızca yok ettiğiniz gençliğimi bana geri verin. “Okumak senin neyine?” deyip, 12 yaşında çekici, testereyi elime tutuşturdunuz. Oynayamadığım parkları, rengarenk bilyelerimi, oyunlarımı, gülüşlerimi bana geri verin.

                      “Zayıf bedenim, incecik kollarımla bana sanatımı değil, evinize odun kömür çekmeyi, sizin ve hanımınızın ayak işlerine bakmayı öğrettiniz. Acımasızca harcadığım o yıllarımı, emeklerimi, göznurumu bana geri verin.
 
                                                                       -6-

                      “İlgisizliğinizden, tedavi ettirmeyip hasta ettiğiniz sağ gözümü bana geri verin. ‘Sana sanat öğretiyoruz. Ayrıca bir de para mı vereceğiz?’ dediniz. Bir sıcak simidi, saygıdeğer müşterinizle içtiğiniz bir bardak çayı bile bana çok gördünüz.

                      “Emeğimi, alınterimi bana geri verin. Sizler arabalar, daireler sahibi oldunuz. Çocuklarınıza özel hocalar tuttunuz. Yaşayamadığım çocukluğumu, gecekondumu, boğazımdan çaldığınız lokmaları bana geri verin.. Yıllarca sigortasız çalıştırdınız.. Sigorta istedim, işten çıkarmakla tehdit ettiniz.. Susturduğunuz dilimi, ezdiğimiz başımı bana geri verin..
                        A. Altuntaş – Kırşehir ”

                                                              *      *

                        İnsanlığımızı unuttuysak, Doğa’ya şöyle bir göz atalım; bütün yıkıcı gayretlerimize karşın bize hala sadık kalan dağ, taş, toprak, kaya, ağaç ve masum haycancıklardan; ezelden ebede ışıldayan güneş, ay ve yıldızlardan bir yaşam dersi alalım.

                        Çocuklarmız, bizim yadsıyamayacağımız öz varlığımız, bu dünyaya, daha iyi dünyalar yaratabilmek ümidiyle, yarına bırakabileceğimiz en değerli hazinedir. İnsanlığın beka’sı, çocuklarımızın, her yönden bizlerden daha ileri düzeylerde yetiştirilmeleriyle mümkündür. Graham Geene der: “Çocukluğumuzda, daima bir kapının açıldığı ve ‘geleceğin’ içeri girdiği bir an vardır.” William Wordsworth yazar: “Çocuk, insanın babasıdır.” Dahi şair Goethe, doğa’nın ve bir yavrunun bütünleşmesini şöylece mısralarına döker:

                         Y A B A N     G Ü L Ü

                         Bir çocuk, küçük, küçücük bir gül 
                         Bir nazlı gül gördü kırda;
                         Doğan gün kadar güzeldi,
                         Yaklaştı koştu yanına
                         Baktı gülen gözleriyle.
                         Küçük, küçücük, pembecik gül
                         Bir küçük gül kırlarda.

                         Çocuk: dererim seni, dedi
                         Kırlardaki nazlı güle;
                         Gül de ona cevap verdi:
                         Batırırım dikenimi
                         Kalır sızısı elinde,
                         Katlanamam bu acıya,
                         Küçük, küçücük, pembecik gül
                         Bir küçük gül kırlarda.

                         Ama çocuk derdi yine
                         Kırlardaki küçük gülü;
                         Gül batırdı dikenini
                         Ah’larına hiç bakmadan
                         O katlandı acısına.
                         Küçük, küçücük pembecik gül
                         Bir küçük gül kırlarda.

                                                                 *      *

                                                                    -7- 

                         Zamanımızda, Batı ve batılaşan ülkelerde, gitgide artan bir ilgi ile, çocuğun doğumu, yaşam öyküsü ve yaş dönümü benimseniyor ve kutlanıyor. Yuva’ya ya da okula başlayış, sünnet, okullara kayıt ve mezuniyetler, araç ehliyeti, askerlik, emeklilik, ölüm vb olaylar hep doğum tarihi üzerine odaklanmış. Benim çocukluğumda durum çok farklı idi. Ben, “Karpuz suya düşünce” doğmuşum. Gerçek tarih olan 11 Ekim’i keşfetmek  26 yıl aldı ve ilk yaşdönümü partim, Amerika’da 1963 yılında, Harvard’da Çocuk Psikiyatrisi fellow’luğu yaparken, yani 34 yaşında iken verildi. Ağlar mısın, güler misin. Ya gerçek yaş? Orijinal nüfus kağıdı, “Fatih 1929” gösteriyor. 1938’de, yani 9 yaşında ilkokuldan mezun oldum. Alaşehir’e taşındığımızdan, orada orta okul olmadığından, çok küçük olup diş ağrılarından çektiğim nedeniyle İstanbul’a gönderilmedim, bir yıl ara verdim. Parasız yatılı kazandığım Manisa Orta Okulu’ndan da 1942’de  ve Denizli Lisesi’nden de 1945’de yani 16 yaşında mezun oldum. Diplomalarımda doğum tarihi hep 1929. Gelgelelim Üniversite için İstanbul’a geldiğimde, 18 yaşından aşağı giremeyeceğimden, iki yalancı şahit bulup, yaşımı mahkeme kararıyla 3 yaş büyüttük, sonuçta 1926 doğumlu ve ablamın abisi oldum. Sonraki nüfus kağıdı, diplomalar, emeklilik hep o tarih üzerine. Biryerlerde hakkım yenmedi mi?

                       Tarih boyunca, çocukların  y a ş l a r ı n ı n   s ı n ı f l a n d ı r ı l m a l a r ı  şöyle olmuştur:

                       İlk defa 1556’da basılmış olan “Her Şeylerin Büyük Sahibi” (Le Grand Proprietere de Toutes Choses), Britanika Ansiklopedisi’ne benzer, o günkü sosyal değerlerin ve yaşam tarzının bir sözlüğü içeriğindeki 20 ciltlik büyük eserde, çocukların yaşları şöylece tarif edilmektedir:
                       Bebek : Doğum’dan 1. yaşa kadar,
                       İlk Yaş : 1. yıl ile yani, dişlerin gelişmesiyle-, 7. yaşa kadar sürer.
                       İkinci Yaş : “Puerita: -Lat.- Gözbebeği”, “Puer: Çocuk”; 14 yaşına kadar devam eder.
                      Üçüncü Yaş : Büluğ çağı (adolescence). 14 yaşından başlar, 21 ya da 28 yaşına kadar sürer.
                      Gençlik : 44 yaşına kadar,
                      Olgunluk – İhtiyarlık (Senectitude – Senescence, Gravity)

                      P a r m a   M a n a s t ı r ı’nda, 13. yüzyıldanberi yapılagelmekte olan ikonografi (resimlerle temsil ilmi), bu “hayat yılları” obsesyonu’nu çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir:

1. Resim :  Bağın bakıcısı, elini çocuğun başına koymuş. Alt yazı: “Primum humane: infancia.”
2. Resim :  Patron, elini çocuğun omuzuna koymuş. Alt yazı: “Puericia secunda aetas”: ikinci çocukluk, gençlik.
3. Resim :  Kazmanın yanında dinlenen adam. Alt yazı: “Senectus” (Yaşlılık).

                                                                     -8- 
 
                     F r a n s ı z   K ü l t ü r ü’ de, herhalde bundan esinlenmiş olacak, insan hayatını üç safhaya böler: Çocukluk – Gençlik – Yaşlılık  (Si les gens savaient, si les vieux pouvaient! = Eğer gençler bilselerdi ve eğer yaşlılar yapabilselerdi!).

                     18. yüzyıldan başlayarak, “çocuk = l’enfant” sözcüğü, bağımlı-edilgen olan hemen herkese, yaşına bakılmaksızın söylenirdi. Sahne oyunlarında ve sosyete’de, asiller, kendilerinden daha küçük olan hemen herkese, “Oo, mon enfant!” derlerdi. Keza, ‘küçük erkek çocuk’ anlamına gelen “le petit garçon” deyimi de uşak, seyis ve benzeri büyükler için de kullanılmıştır.

                    Çocuğun,  r e s i m   s a n a t ı’ ndaki yerine gelince:  

                    13. yüzyıldan başlayarak, çocuklar, üç ayrı klasik görünüm halinde resmedilmişlerdir:

1)  M e l e k . Efemine tip, genç-adolesan’lar, (clergeon) kilisede, ruhi ayinlerde kullanılırlardı. “Notre Dame Harikası” (Miracle de Notre Dame) yazar: “Burada hizmet eden iki küçük var. O kadar küçük ki, annelerin memelerini emebilirler.” Shakespeare’in ‘Juliet’inin 3 yaşındayken bile hala memede olduğunu anımsatalım. (Eski günleri yaşamış olanlar, İstanbul tramvaylarında, genç annenin eşarpının altında, kazma dişleriyle annelerinin memelerini ısıran potinli çocukları anımsayabilirler.) Ufak çocuklar, bebekler, daha ziyade Fra Angelica ve Botticelli ’ye esin kaynağı olmuştur.

2)  Hazreti  İ s a : I n f a n t   J e s u s  –  Christ Baby:  Örneğin bir 12. yüzyıl minyatür’ünde, Hz. İsa, ince giysilerini giymiş, kolunu annesinin yanağına yaslamıştır. Böylece ‘çocukluk’, ‘virgin birth’ ve ‘annelik’ simgeleri birbirleriyle bütünleşmişlerdir.

                    Hz. M u s a  da, daha az da olsa, resim sanatında yerini almıştır. “Moses” tablosunda onun ailesi ve ‘küçük adamlar’ olarak resmedilen çocuklar, elleriyle annelerine erişmeye çabalarlar. 

3.  Ç ı p l a k l ı k (Nue), “Gothic” devir ile başladı. Antik devirlerde, yalnızca Hazreti Süleyman’a ailevi kararlar almak için getirilen çocuklarla  ö l ü  çocuklar, çıplak olarak resmedilirlerdi. Örnekler:

              . Ölen adamın çıplak çocuğun ağzına ‘ruh’ üflemesi,
              . Hazreti Meryem’e, İsa’nın ruhunun takdimi,
              . Meryem Ana: Virjin’in doğuşu,
              . Baby Christ’in oyun arkadaşı St. John ile beraberliği,
              . Bir yatakta, yanyana, uslu uslu yatan çiftten annenin ağzına çıplak bir bebeğin uçarak girmesi, gibi eserler sayılabilir.

                     Yine, 18. yüzyıldan başlayarak, çocuklara  g ö b e k   a d l a r ı (nick names) verilmeye başlanmıştır: bambino(a)s, pappo, putti, dada, tou-tou, ve benzeri. “Cyrano de Bergerac”ta, Granger, oğlan çocuğunu çağırır: “Gel, gel beni öp, benim tou-tou’m!”.

                                                                 *      *

                     Ç o c u k   h a k l a r ı  konusunun evrensel bir boyutta dünya uluslarının gündemine gelmesi, insanoğlunun uzun süredenberi kendi varlığına saygınlık arayışının doğal bir sonucudur. Devlet yönetimlerinde demokratik idare için hatırı sayılır adımlar atıldıktan sonra, şimdi sıra çocuklara gelmiş gibi görünüyor.

                     Çocuklar, tarih boyunca, babalarının yasal korumasına bırakılmış birer “mülk” idiler. Ancak son yüzyıldanberi ciddi bir şekilde devletler, ‘doğru’ çocuk yetiştirmeyen ya da yetiştiremeyen ebeveynlerin kudretlerini sınırlamaya ve gerektiğinde çocukların sağlık ve eğitim sorunlarını korumaya ve gerekenin yapılmasına uluslarası düzeyde söz verdiler ve sözlerini yasalaştırdılar. Mamafih, unutmamalıdır ki, devlet de halk tarafından seçilmiş ve organize edilmiş bir kurumdur ve o da hata yapabilir. Dolayısıyla ortaya yanıtlanması güç şu soru çıkıyor: Çocuğu, koruyanlarından kim koruyacak?

                     Çocuklar da birer ‘kişi’dirler ve yurtlarının vatandaşıdırlar. Onların da büyükler gibi ‘hak’ları vardır ve bu haklar, başlangıçta da söylendiği gibi, daha doğmadan başlar. Bu haklar doğaldır ve onların aranması ya da sağlanması için, çocukların önce haksızlığa uğramaları gerekmez. Sağlıklı bir ortama doğmak, bakılmak, korunmak ve sevilmek; gereki eğitimi almak; yeterli fiziksel ve ruh sağlığı ile hayata hazırlanıp gelecek nesilleri hazırlamak onların en doğal hakları arasındadır.

                                                                     -9- 

                     19. yüzyılın başlarında, İngiltere’de, makina dünyasının icadı ile, bir sürü aç, başıboş, kırsal bölge insanları kentlere akın etmiş ve çocuklar, ebeveynlerinin kendi açlığı ve bakım yetersizlikleri nedeniyle, fabrikalar ve kömür madenlerinde çalıştırılmışlardı. Bu çocukların yaşları be (hatta üç) ile on yaş arasında değişiyordu. 1831’de, Lord Shaftesbury, İngiltere Parlamentosu’nun ‘Çocuk Çalışma Komitesi’nde, bu hususta reform yapılması için şöyle kaykırıyordu: “Ben hayatımda böyle bencil, her türlü insani hislere duygusuz, kendilerine mutluluk hulyaları veren bir gösteri alanı daha görmedim..” Sonuçta, 1850’de, on yaşından küçük kız ve erkekler artık madenlerde çalıştırılmaktan yasaklanmışlardı. “Hayvanları Koruma Cemiyeti”nin kuruluşundan aşağı yukarı yirmi yıl sonra da, “Çocukları Zulümden Koruma Cemiyeti” kurulabilmişti (1872).

                     Amerika Birleşik Devletlerinde 1970’lerde salgın halinde başlayan “Kadınları Özgürlüğe Kavuşturma” (Women’s Lib) akımının hemen ardından da, 1980 – 90 yılları “Çocuk On Yılı” (Children’s Decade) ilan edildi. Başlangıç, 1924 tarihlidir: “Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi”nde yalnızca beş maddelik bir öneri vardı; 1945’de Birleşmiş Milletler kuruldu; 1948’de “İnsan Hakları Bildirisi”nde, çocukların da haklarından bahsedildiği halde özel bir öneri yoktu. 1949’da ilk “Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Komisyonu” kuruldu.1959 tarihinde Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulunca 10 maddelik ‘Çocuk Hakları Bildirisi’ yayımlandı. Bu, 1961’de yayımlanan “Avrupa Toplumsal Yasası”na dahil edildi. 1979, “Birleşmiş Milletler DÜNYA ÇOCUK YILI” olarak tescil edildi. 20 Kasım 1989’da, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Perez de Cuellar, “Çocuk Hakları Komitesi”nin hazırladığı ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ’ni resmen ilan etti ve by sözleşme, imza koyan milletlerce bir yıl içinde onandı. Türkiye Cumhuriyeti hükumeti de, sözleşmeyi 14 Eylül 1990 tarihinde, ‘itirazi kayıt’ ile onayladı.

                     T ü r k i y e’ de, 1952’de “Özel Eğitim Kanunu” geçmişti. Gazi Terbiye Enstitüsü’nün on yıl müddetçe uyguladığı programlar, on yıl sonra lağvedildi. Ben, 1952’de, İstanbul, Ağaçlı’da bir Amerikan Psikoloğu tarafından kurulmuş özel bir yatılı okul içinde verilen eğitim programlarına, hafta sonlarında giderek, psikiyatr olarak katkılarda bulundum ve bu işe 1957 yılına kadar devam ettim. Sokak çocukları-gelişim ve zeka kusurları-davranış bozuklukları gösteren 100 kadar çocuğun, Karadeniz sahilindeki bir maden kömürü köyünde çevre tarafından benimsenmesi ve ateşli bir takım öğretmenler tarafından katkılarda bulunulması beni çok etkiledi. Ondan sonradır ki Amerika’ya gidip bu işin ilmini öğrenmeye karar verdim.

                     Yasa, gerçekten uygulanabildiği takdirde, hiç şüphesiz insanlık tarihinin en uygar, insancıl, adil ve koruyucu bir ögesi olarak göze çarpıyor. Çarpıcı maddelerden bir ikisini özetleyelim:

Madde: 2  – Taraf Devletler, bu sözleşmede yazılı olan hakları kendi yetkileri altında bulunan her çocuğa, kendilerinin, ana babalarının veya yasal vasilerinin sahip oldukları ırk, renk, cinsiyet, dil, siyaset ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler nedeniyle hiçbir ayrım göstermeksizin tanır ve taahhüt ederler.

Madde: 4  –  Taraf Devletler, bu Sözleşmede tanınan hakların uygulanması amacıyla gereken her türlü yasal, idari ve diğer önlemleri alırlar. Ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin olarak, Taraf Devletler eldeki kaynaklarını olabildiğince geniş tutarak, gerekirse uluslararası işbirliği çerçevesinde bu tür önlemleri alırlar.

Madde: 6 –  1. Taraf Devletler, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul ederler.
                    2. Taraf Devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için  mümkün olan azami çabayı gösterirler.

Madde: 13 – Çocuk, düşüncesini özgürce açıklama hakkına sahiptir; bu hak, ülke sınırları ile bağlı olmaksızın; yazılı, sözlü, basılı, sanatsal biçimde veya çocuğun seçeceği başka bir araçla her türlü haber ve düşüncelerin araştırılması, elde edilmesi ve verilmesi özgürlüğünü içerir.

Madde: 14 – 1.  Taraf Devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler.
                    Çocuk seven bir toplumuz, ama “Çocuğa saygı”, bizim defterimizde yoktur. Çocuklarımız için hemen hiç bir ulusun gösteremeyeceği fedakarlıklara katlanır, onların geleceği için yaşarız. Ama yaşarken de çocuğun en doğal haklarının ne olduğunun farkında bile değiliz ve çok daha uzun zamanlar olmayacağa benzeriz. Daha dün gibi, 2001 yılının son aylarında, bir ilköğretim okulunda çocukların ‘öğretmen isteriz’ diye açtıkları pankarttan başlarına ne geldiği herhalde hepimizin belleklerindedir.

                    Bu evrensel yasa müzakereleri sırasında ben Amerika Birleşik Devletleri’ndeydim ve bir Çocuk Ruh Hekimi olarak, bu konudaki panellere ve tartışmalara katıldım, yeterli içgörü ve bilgi sahibi oldum sanırım.

                    1990’larda Türkiye’ye döndükten sonra, 1992-1995 yıllarında, Türkiye Çocuk Vakfı’nda çalışırken, Büyük Millet Meclisi tarafından, “görüşlerinin bildirilmesi için” Çocuk Vakfı’nın fikri sorulduğunda, Vakıf Başkanı, yanıtı benim vermemi istemişti (T.B.M.M., Dönem: 19, Yasama Yılı: 1, S. Sayısı: 17, ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun Tasarısı ve Adalet ve Dışişleri Komisyonları Raporları: 1/264’). Ben de, fırsatı ganimet bilerek, gerek Çocuk Hakları ve gerekse son yıllarda kurulmuş, çıkan yasalara karşın bir türlü son şekli verilmemiş Çocuk Mahkemeleri konusunda da, görüşlerimi Sayın Büyük Millet Meclisi Başkanlığına arzettim. Hiç bir şekilde bir yanıt verilmediğimden dolayı (Bazan Türkiye’de yaşadığımı unutuyorum!), ne denli etken ya da yardımcı olabildiğimi değerlendiremeyeceğim. Ama, eğer özetlersem, bu iki konuda şunları yazmıştım:

                                                                    -10-

Çocuk Hakları Sözleşmesi :  İnsanlığın rüyası en sonunda geçekleşiyor. Mevcut yasaların değişmesi ve uygulanması yıllar sürebilir, ama, yerel Milli Eğitim Müdürlükleri kanalıyla, ailelerinde katılacakları, şehir düzeyinde sempozyum’lar düzenleyelim, okul-aile birlikleri üyelerini bilinçlendirelim vs. Sistematik düşünmeyi ve takım halinde -bir menfaat olmaksızın- çalışmayı adet edinmediğimizden dolayı, bu konuda hiçbir toplantı yapıldığını duymadım.
 
Çocuk hakları konusunda, özellikle onların “…kendi ebeveynlerini, gideceği okulları vb. kararları verebilecekleri…” konusunda bir az duyarlılık göstermiş, ve eğer, Birleşik Devletlerde, birkaç kez, bizlere sunulan problem bu ülkede de başgösterseydi, acaba ne yapabiliriz diye sormuştum. Problem: Cinsel özgürlük.

 Sözleşmenin 24. Madde’sinin (f) fıkrası şunu içerir: “..Koruyucu sağlık bakımlarının, ana-babaya rehberlik, aile planlama eğitimi ve hişzmetlerinin geliştirilmesi; amaçlarıyla uygun önlemleri alırlar.” Aynı şekilde, Madde: 34 –  “Taraf devletler, her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi verirler..” Şimdi, 15-16 yaşlarında bir kız ya da erkek, arzu ettiği kişilerle cinsel temasta bulunmak isterse (Amerika Birleşik Devletlerinde, 18 yaşından küçüklerde, arada yaş farkı 2-3’den fazla olmamak kaydıyle, gençler rasında uygulanan cinsiyet, suç unsuru sayılmaz!) ve bunun için de “korunma”yı uygulayacaksa, çocuk, ebeveynlerinin iznini almaksızın bir Kliniğe başvurur, gerekli reçete ve ilacı alabilir. Türkiye’de bu olsa ne yaparız?

Çocuk Mahkemeleri :  Daha 1960’larda, Çocuk Psikiyatrisi uzmanlığı yaparken, zorunlu olarak sabahları, Çocuk Mahkemeleri’nin hizmetinde -aynı binada- çalışan Çocuk Mahkeme Klinik’lerine gittiğimizden ve daha sonraları, Devlet’in ‘Akliye Müsteşarı’ olarak, hem uzman ve hem de ‘koruyucu’ bir ajan olarak bu konuda yıllar sarfettiğimden, fikirlerimi çok daha rahat yazabildim. Dert aynı: gayretlerinize yanıt yok!

 Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yazdığım mektup, özetle şöyleydi:
 
 “Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi
  
Başkanlığına;                                   9 Şubat 1993 
 
                    “Bilindiği üzere; Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve Türk Ceza Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyon Raporu (I-400), Başbakan Sayın Süleyman Demirel tarafından, 14.5.1992 tarih ve B.02.OKKG/101-319/03928 sayılı yazıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur.

                     2253 sayılı Çocuk Mahkemeleri Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun, 21 Kasım 1979 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış, 1 Haziran 1982 tarihinde yürürlüğe girmiş ve o tarihten itibaren de on yıl içinde kurulması öngörülmüş idi. Mahkemelerin bu zamana kadar faaliyete geçememeleri nedeni olarak, hakim ve Cumhuriyet Savcısı kadrolarında mevcut olan münhaller gösterilmiştir. Nüfus patlamasına sahne olan ve doğum kontrolü konusunda ciddi ve etken bir Hükumet Programı mevcut olmayan Yurdumuzda, eğer bu kadrolar geçen on yılda gereğince düzenlenmemişlerse, gelecek beş yılda, yani kanunun Hükumeti gerçekleştirme yükümlediği 1 Haziran 1997 tarihinde hazır olunabileceğine inanmak güç gibi geliyor.

                     Kanunun 5. maddesinde, “reşitlik” yaşının 18 olarak yeniden düzenlenmesi yerinde bir karardır. Ancak, bazı yabancı ülkelerde, örneğin Amerika Birleşik Devletleri, 15 ile 18 yaşları arasındaki bir çocuk, eğer cinayet gibi ağır bir suç işlemişse ve yaptığı fiilin “anlamı ve isteme yeteneğine sahip…” ise (Madde 11), o çocuk, mahkeme kararıyla ‘reşit’ olarak kabul edilebilir ve öyle yargılanabilir. Aynı şekilde, suç işlesin veya işlemesin, aynı yaş grubundaki çocuklar, eğer evden uzakta, altı ay, kendi gayretleriyle geçimlerini sağlayabildiklerini kanıtlarlarsa, onlar yine reşit sayılırlar. Kanun maddesinin de açıkça belirttiği gibi, çocuklar, kişisel ve küştürel özgeçmişlerine göre, değişik yaşlarda olgunlaşırlar. Böylece, örneğin 16 yaşındaki masum bir lise talebesiyle, aynı yaşta, eli silah tutan ve yaptığını bilen genci, yalnızca ‘yaş’ı bir faktör alarak yargılamak, eşitsizlik gibi geliyor bana.

                     Kanunun 11. Maddesinde şu ibareler yer alıyor: “..Burada (suç işleyen çocuğun mahkemeye getirilişinde) gelişim düzeyinin belirlenmesi sözkonusu olduğu için, bu belirlenmenin psikolog, eğitimci ve sosyal hizmetler uzmanından oluşan bir ekip tarafından yapılması daha uygundur. Doğal olarak bu ekibe, bir çocuk veya ergen psikiyatristinin katılması yararlıdır. Ancak, ülkemizde çok az sayıda psikiyatrist olduğu için, kurulacak bir Çocuk Mahkemesine bir psikiyatris(t) atamak mümkün değildir..

                     Bu, tüm dünyanın kulandığı tıbbi-medikal modeli dışlayan, kasdi ve tarafgil bir görüştür. On milyonluk İstanbul şehrinde kurulacak iki Çocuk Mahkemesinde görev alacak iki çocuk psikiyatristi bulmak o kadar zor mu? Koskoca merkez kent Ankara’da, ‘her derde deva’ Hacettepe’den tek bir çocuk psikiyatrı çıkmaz mı? Üniversiteden asistanlar – ki zaten Ruh ve Sinir Hastalıkları uzmanıdırlar- rotasyonla atanabilir. Biz Harvard’da, Çocuk Psikiyatrisi eğitimi alırken, her sabah Çocuk Mahkemelerinin hizmetindeydik.

                     Önemli bir nokta daha. Kanunun 20. Maddesi şöyle yazmaktadır: “.. Küçüklerin işledikleri her suç için, anlama ve isteme yeteneğine sahip olup olmadıkları, mahkeme nezdinde görevlendirilmiş olan psikolog, eğitimci ve sosyal hizmet uzmanları tarafından bedeni,  zihni, duygusal  ve ahlaki ve sosyal incelemeleri incelendikten sonra..”  Peki, “bedeni” muayeneyi kim yapacak? Organik hastalıklar, genetik-kalıtımsal gelişme bozuklukları, Aids, Sifiliz veya Sara (Epilepsi) nedenleriyle işlenmiş suç ve cinayetlerin incelenmelerinde değerlendirmeleri kim yapacak? Toplumun çoğu psikolog ile psikiyatr arasındaki farkı hala bilmez. Psikiyatr hem psikolog ve hem de hekim’dir. Bu itibarla ekip’te Çocuk Psikiyatrı’nın bulunması ‘faydalı’ değil, ‘elzem’dir.                                                                                                                                      -11-       
                     Çocuk Mahkemeleri konusu,  ç o c u k   s u ç l u l u ğ u  konusunu da beraberinde getirir. Çocuğun sosyal davranışı, onun kendi hususunda nasıl hissettiğinin bir aynısıdır. Bu nedenle, ancak kendisi hakkında ‘kötü’ düşünen veya düşündürülen ve özellikle ‘suçlu’ hisseden veya hissettirilen çocuk suç işler. Yoksa, normal şartlarda hiçbir çocuk, anne ve babasının şefkatini, sevgisini ve bunlarla ilgili ‘korunma’ ve ‘sevilme’ hak ve ögelerini feda etmeyi düşünemez. Öyleyse, bir çocuk niye ‘suçlu’ hissedebilir?

                     Anne, baba ayrılma kavgasındadırlar, tartışmalar arasında sık sık atışırlar: “..Ah, şu çocuklar olmasaydı ben seni çoktan bırakmıştım.”; mastürbasyon’dan dolayı günahkar hissetme; kardeşler arası rekabetin veya ebeveyn tarafgirliğinin yarattığı ‘aşağılık’ hissi; ilgi çekmek ve kahraman olmak arzusu; ailenin gerek ruhsal ve gerekse fiziksel baskılarına karşı bir ‘intikam alma’ hissi vb sayılabilir.

                     Bu itibarla, yarının büyüğü olacak ve Memleket yönetimini ele alacak yavrularımızın daha az suç işlemelerini arzuluyorsak, onları cezalandırmaktan çok, koruyucu aile çalışmalarına, aile içi iletişimlerinin pekiştirilmesine önem vermeliyiz. Böylece bugünkü sosyal yaşamda,  h a l k   e ğ i t i m i’ nin önemi; doğum kontrolü, insan ve çocuk hakları, aile içi ve insanlar arası ilişkiler, kültürel ve tarihsel beraberlik ve daha nice konuları içeren bir gereksinim olarak bir kez daha ortaya çıkmaktadır.”
                                                                        Prof. Dr. İsmail Ersevim
                                                                        Çocuk Vakfı
                                                                        Çocuk Hakları Komisyonu Başkanı”
       
 
                      Bu yazıyı yazalı on altı yıl geçti, durum ne dereceye kadar değişti, bilmiyorum. İstanbul Çocuk Mahkemelerine danışman olabilmem ümidimi, bir kaç başarısız girişimden sonra kolayca yitirdim. “Emeklilik yaşıma varmıştım ve ‘dışardan’ geliyordum”. Son günlerde medyaya yansıyan vakalar, gözyaşı getirttiği gibi, dünya ulusları nezdinde de yüz kızartıcıdır.

                      On yıl kadar evveldi; genç bir avukat bana telefon ederek karmaşa bir vaka hakkında yardım istedi. Onu derhal evime davet ettim ve bir süre yarı sohbet yarı danışmanlık havası içinde durumu beraberce inceledik. Durum şu. Okul tatili esnasında, güneye giden ve bir düğüne davet edilen bir ailenin 8 yaşındaki kızı, diğer iki yaşdaşı arkadaşı ile düğün pastasının bulunduğu küçük bir odada oynarken, her nasılsa, düğüne eğlence babında para ile tutulan 28 yaşında profesyonel bir animatör, iddiaya göre, diğer iki çocuğu odadan çıkardıktan sonra, küçük kızın cinsel alanlarını okşamış, hatta, ‘Süpermen’ kostümünün altından kendi cinsel organını çıkararak küçük kızla oynaşmış ve onun kendisini her zaman ziyaret edebileceğini söylemiş. Akşam aile eve dönünce küçük kız bir takım psikolojik rahatsızlık belirtileri göstermeye, ve ‘babası ve erkek kardeşi dahil, ‘tüm erkeklerden nefret ettiğini’ bildirmiş. Sorup soruşturulunca da kız her şeyi söylemiş ve vaka adliyeye intikal etmiş.

                      Burada, vakanın detaylarından, yani bu acaba küçük kızın fantazisi mi, yoksa gerçek mi, adam suçlu mu değil mi polemiğine girmeyeceğim. Bu ayrıntıları genç avukat beye bir bilgi olarak verdim. Asıl bahsetmek ve vurgulamak istediğim, bu kızın nerede ve nasıl yargılanacağıdır. Ben bu soruyu sorduğumda, avukat bey bana, “Tabiidir ki Asliye Ceza Mahkemesinde!” diye yanıt verdi. “Niye Çocuk Mahkemesinde değil?”; “Zira, sanık ergin biri de ondan!”.

                     Şimdi, Allah esirgesin, anladığıma göre, hiç olmazsa Hakim Beyin özel odasına, bir psikolog refakatinde, orada teyp’e alınmak vb. süreçleri izlemek yerine, yasaya göre, bir mübaşirin sanığı ve taciz edilen kızı bağırarak büyüklerin mahkeme salonuna davet etmesi, duruşmanın genel salonda yapılması, konuşulanların bir daktilo tarafından kaydedilmesi yasal zorunlulukmuş. Yani siz sekiz yaşındaki küçük kızınızı böyle bir salona getiriyorsunuz, o da hiç bir psikolojik sıkıntı geçirmeden, eli yüzü boyalı, eğlence giysili adamı ilk defa teşhis edecek, sonra pantolonunu çıkararak ne oyunlar oynadığını söyleyecek ve adalet yerini bulacak.  Sonra da o, güle oynaya, sanki hiç bir şey olmamış gibi okuluna dönecek ve tanıklık yaşantısını arkadaşlarına anlatacak. Benim “Bu memleketin bir ferdi olarak, insanlığımdan ve hekimliğimden utanıyorum” demekten başka diyecek başka bir şeyim yok.

                                                                     *      *

                      Son söz olarak, şunları okuyucularıma arzetmek isterim. Hepimizin insan özgürlüğü hakkında birbirlerinden farklı da olsa, ortak sayılabilecek “özgürlük” tarifleri vardır. Benim en hoşuma gideni, ırk, cins ve sınıf ayırdetmediği için, Amerikalı’ların Jean Jack Rousseau’dan ödünç aldıkları tümcedir: “Bir kişinin özgürlüğü, diğer kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter!” Bu arada bir Türk atasözünü de anımsatalım: “Özgürlük verilmez, alınır!”

                      Toplumsal dayanışmanın ve aile yapı ve hiyerarşisi’nin temel olduğu sosyal yaşamda, konumu ne olursa olsun, hiç bir kimse, diğerlerinden soyutlanmış olarak, tümüyle özgür bir yaşamı seçemez. Bu kapsamda, yukarda, 1970’lerde “Women’s Lib” akımının sokakları doldurduğu zamanlardan bahsetmiştim. Buna paralel olarak, “Çocukları Özgürlüğe Kavuşturma” akımı da başlatılmıştı Amerika’da. Ç o c u k   ö z g ü r l ü ğ ü  için diretilen istekler şunlardı: Her çocuk, yaşı ne olursa olsun, ebeveynlerini ve içinde yaşadığı evi kendi seçebilmeli; resmi (formal) eğitim yerine, kendi seçeneği ‘özel’ ya da ‘kendi-kendine eğitim’i alabilmeli; erginlerden farklı olmayarak  cinsel hayatlarını kendileri düzenleyebilmeli; iş ve çalışma dünyasında da, yalnızca yeteneği göz önünde tutularak, erginlerle birlikte çalışabilmeli.

                      Bu iddia ya da istekleri ortaya atanlar, kuramsal olarak Çocuk Hakları için bir başlangıç olarak liberal bir düşünce katkısında bulunabilmiş olsalar dahi, esasında, çocukların haklarını zedelemişlerdir. Zira çocuklara bu tür “özgürlük vermek”, bir yandan “ebeveynlilik sorumundan kaçarken”, diğer yandan çocukları “özgürlüğe terketmek”tir. Öyle bir özgürlük savı, çocukların büyüklere bağımlı, onlar tarafından korunmaya gereksinimli; gerektiğinde hata yapmaya eğilimli ve büyüklerin liderlikleriyle o hatalardan bazı dersler alarak, hayata hazırlanmaları gerçeğini yadsıyan bir felsefe taşır.

                                                                    -12-

                      Yine bu tezi savunanlar,  ç o c u k   ö z g ü r l ü ğ ü  ile  ç o c u k   h a k l a r ı  arasındaki farkı görememektedirler. Herhangi bir “hak”tan bahsedilince, “sorumluluk” konusu da beraberce gündeme gelir. Hiç bir hak, bununla eşleşen bir sorumluluktan masun olamaz.  B e d e l s i z   b i r   h a k   y o k t u r . Bu nedenle, biz yetişkinlerin sorumluluğu, çocuklarımızı ve gençlerimizi, haklarıyla birlikte, o hakların beraberlerinde getirdikleri sorumluluklara hazırlamak olmalıdır. Çocukların elbette kendi ‘kişilik’leri vardır, fakat bu ‘kişiler’, ‘çocuklar’dır. Onların haklarının tanınmasına ve gerektiğinde o hakların savunmasına gereksinim vardır. O haklardan biri de “çocuk olmak” veçocukluğu, bir çocuk gibi yaşamaktır”. Çocuklara, kendi hayatlarını ilgilendiren konularda tartışma şansı verilmelidir; fakat son karar, o yükümlülüğü taşıyabilecek yaşa gelinceye ve tasarladıkları işlerin sorumluluğun yalnızca kendileri tarafından giderilebileceği olgunluğa erişinceye kadar, onları korumakla yükümlü olan büyüklerin olmalıdır.

                                                                    ——–