Kategori arşivi: Çocuk Düz Yazıları

Çocuk Düz Yazıları

İLK (Gerçek) Ailesiz Yılbaşı

Doğduğumdan bu yana hep atılgan ve kendine güvenen bir çocuk olmuştum. Belki biraz şımarıktım ama hep çevremdekileri düşünerek hareket ederdim. Yetenekli, zeki, başarılı olduğum söylenirdi hep… Bu, annemle

babamı çok duygulandırırdı. Benden üç yaş küçük bir erkek kardeşim vardı. Adı Tuna’ydı. Onunla pek anlaşamazdık çünkü hep bir kız kardeşim olsun isterdim. O biraz daha utangaç ve içe dönüktü. Duygularını hiç

ifade etmezdi. O beni seviyor muydu bilemem ama hiç belli etmesem de ben onu çok seviyordum. Normalde çok ilgisiz bir abla gibi gözüksem de onun üstüne titrerdim. Annemla babam arkadaşlarıyla buluşmak için

hep dışarı çıkarlardı. Bazen beni de yanlarına alırlardı. Almadıkları zaman evde tek başımıza kalırdık. Tuna sessizce odasına çekilir, ben de bilgisayar oynardım. Bir gece annemle babam yine bir yere davet

edilmişlerdi. Çok şık giyinmişlerdi. Babam simsiyah pırıl pırıl bir smokin ve siyah ayakkabılar; annem ise göğüs dekoltesi olan uzun kırmızı bir elbiseyle, uzun topuklu kırmızı ayakkabılar giymişti. Ben,

anneme bugün dersimin olmadığını, onlarla gelip gelemeyeceğimi sormuştum. Tabii Tuna da bizimle gelecekti. Annemle babam şakacıktan düşündükten sonra kabul ettiler. Ben sevinçle süslenip püslenmeye gitmiyim.

Annem Tuna’yı öpüp odasına giydirmeye götürmüştü. En güzel kıyafetimi ve ayakkabılarımı giymiştim. Saçımı annem balık sırtı şeklinde örmüştü. Hatta biraz parlatıcı bile sürmüştü. Babam gitmek üzere

olduğumuzu haber vermek için koridora geldiğinde beni görmüş, “Ne kadar da güzel olmuş benim prensesim” demişti ve yanağıma bir öpücük kondurmuştu, be  de sevinçle boynuna sarılmıştım. O sırada annem

gülümseyerek Tuna’ya yanımıza gelmişti: “Küçük prensimizin de hakkını yememek lazım,” demişti. Babam şaşırmış gibi yaparak elini ağzına götürmüş ve Tuna’yı kucaklayarak “Sen de yakışıklısın oğlum,” demişti.

Tuna ise utanıp kaçmıştı. Artık gitme zamanı gelmişti. Yolumuz uzundu. Arabada bir süre oyalanmak için birbirimize fıkralar anlatıp gülmüştük. Babam şakacıktan “Dikkatimi dağıtıyorsunuz” diyerek bize

çıkışmış, annem ise ciddiye alıp susmamızı söylemişti Bir süreliğine gözlerimi kapatmış ve uyuya kalmıştım. Sonra acı bir çığlıkla uyandım. Daha ne olduğunu anlamadan arabamız devrilmişti.

Bayılmadan önce Tuna’nın ağlamalarını ve annemla babamın feryatlarını hayal meyal işittim. Ayıldığımda etrafı polis arabaları ve ambulanslar sarmıştı. Benim durumum kötü değildi, kazayı birkaç sıyrıkla

atlatmıştım. Arabamız paramparça olmuştu… Polislere annem babbam ve Tuna’nın durumunu sorduğumda bana üzüntüyle baktıklarını hatırlıyorum. Ambulansa doğru gittiğimde yerdeki kanları görmüş ve bağırmıştım:

“Anne, baba, Tuna beni bırakmayın!” Ben ağlayıp tepinirken hastabakıcılar tarafından ambulansa sokulmuştum. Ağlamaktan yorgun düşüp uyuya kalmışım. Uyandığımda bir hastane odasındaydım…

Taburcu olduktan sonra kız yurdu gibi bir yere gönderilmiştim. Burada bana gerekli açıklamalar yapıldı. Ailem kazada ölmüştü. Artık yurtta yaşayacaktım. Bu acıyı nasıl atlatacaktım? Yurttaki öğretmenler ve

arkadaşlarım bana çok destek oldular. Bir sürü arkadaş edinmiştim. Yaşamıma ve eğitimime burada devam ediyordum. Her cumartesi ziyaret günüydü. Benim kimsem yoktu ama yine de kapıda Tuna’yı beklerdim.

Böylece yıllar geçti. 14 yaşıma basmıştım. Yaşgünümü arkadaşlarımla kutladık. Yılbaşı yaklaşıyordu. Ailesiz geçireceğim bir yılbaşı daha… Arkadaşları, aileleriyle eğlenirken gördüğümde onları kıskanır ve

yalnız hissederdim. Oysa burada bir aile gibiydik. Çevremdeki insanlara mutlu görünmeye çalışıyordum. Ne kadar beceriyordum bilemiyorum… Yılbaşına iki hafta kalmıştı. Kendimi toparlamalıydım. Bugün çekiliş

vardı. Hediye alacağımız kişiler belirlenecekti. En yakın arkadaşın Zine’nin çıkmasını istiyordum. Öğretmen geldi ve adlarımızın yazılı olduğu kağıtları katlayarak bir kavanozun içine boşalttı… Sonra

sırayla çekmeye başladık. Sıra bana gelmişti. Elim titreyerek kavanozun içinden bir kağıt parçasını çektim. Zine yanıma geldi ve alaycı bir tavırla bu işi çok ciddiye aldığımı kulağıma fısıldadı..  Kağıdı

açtığımda Zine’nin adını görünce sevinçten bir çığlık attım. Birbirimize sarıldık. Öğretmen şefkatle başımı okşadı ve derslerimde çok başarılı olduğumu ve bu sevinci hak ettiğimi söyledi.

Akşam olduğunda Zine’yle yatakhanelerimize girdik ve üzerimizi değiştirdik. O sırada Zine yatakhanede kızlarla sohbete daldı. Sanki yıllardır görüşmemişler gibi konuştular da konuştular… Bense dalmıştım…

Pencereden dışarıya baktığımda karanlığı yırtan ve pırıl pırıl parlayan ayı gördüm.. Özgürlüğe baktım.. O zaman anladım ki insanın ailesi yanında olamayınca hiçbir şeyin anlamı kalmıyor. Gözlerim yaşardı.

Kendimi çok mutsuz hissediyor ve gözlerim kararıyordu. Sonrasını hatırlamıyorum. Uyandığımda başımda doktorlar, öğretmenler ve arkadaşlarım vardı. Endişeyle bana bakıyorlardı. Doktor, ufak bir baygınlık

geçirdiğimi ve dinlenmemi söyledi. Sabah beni yine Zine uyandırdı. Kahvaltımı yatağa getirmişti. Yumurta, tereyağı, bal, kızarmış ekmek ve taze sıkılmış portakal suyu vardı. Afiyetle hepsini yedim. Bu sırada

Zine, üzerine yeni kıyafetlerini giymişti. Sapsarı saçlarını etrafa savurarak, “Nasıl, güzel oldum mu?” diye sordu. “Haydi çabuk hazırlan, yoksa davet mi bekliyorsun! Bugün senin tatil günün!” dedim. “Ooo,

sen kış uykusuna yatmışsın herhalde, bugün pazar, çabuk hazırlan, yoksa seni beklemeden giderim!” diye yanıtladı beni. Koyu renk saçlarıma uygun bir kıyafet buldum ve dışarı çıktık. “Yılbaşına bir hafta

kaldı. Ben hediyemi aldım; bence sen de benimkini geciktirme, yoksa bozuşuruz,” dedi. Gülüştük. “O zaman ayrılalım, çünkü sana sürpriz bir hediye alacağım,” dedim. Tekrar buluşacağımız yeri ayarladık ve

ayrıldık. Mağaza mağaza dolaşmaya başladım. Önce kıyafet almağı düşündüm ama çok kıyafeti olduğunu düşününce vazgeçtim. Sonra aklıma ayakkabı geldi. Ama ondan da vazgeçtim. Sonunda yüzük almaya karar verdim.

Yakındaki bir kuyumcudan yüzük alıp güzelce bir paket yaptırdım ve sevinçle buluşacağımız yere doğru yürümeye başladım. Beni arabada bekliyordu. “Ne aldın diye sormayacağım, ama sen de bana sorma!” dedi.

Başımı salladım. Yetimhaneye vardığımızda, doğru yataklarımıza koştuk. Üzerlerimizi değiştirdik ve hediyelerimizi sakladık. Yataklarımıza oturup bir süre sessiz kaldık. Sessizliği Zine bozdu. “Aman yaa,

söylesen sanki ne aldığını ölür müsün!” O sırada kapıda öğretmenlerimizden Sinem hanım belirdi. Kendimize hemen çeki düzen verdik. Onun buraya gelmesine alışkın olmadığımız için şaşkındık. “Merhaba kızlar,

şaşırdığınızı biliyorum ama size güzel bir haberim var.. Ormana gidiyoruz, sabaha hazırlanın. Orası soğuktur, sıkı giyinin..” Zine’yle bu habere çok sevinmiştik. Daha önce ikimiz de kamp hayatını

tatmamıştık. Hediye merakını bırakıp çantalarımızı hazırlamaya koyulduk. Yanımıza iki eşofman, iki çift ayakkabı, dört-beş çift spor çorap, kolonya, diş fırçası ve havlu aldık ve erkenden yattık. Saat

05.00’de uyanmamız gerekiyordu. Tam beşte kalktık ve yüzümüzü soğuk suyla yıkayıp kendimize geldik. Kahvaltımızı kampta yapacaktık. En kalın kıyafetlerimizi giydik. Zine, yine de bana çok ince giydiğimi

söyledi ve bir kazak daha giydirdi. Pişmek üzereydim. Kendimi ızgarada pişen bir tavuk gibi hissediyordum. Sinem öğretmen geldi. Gitmemiz gerekiyordu. Arkadaşlar, öğretmenler ve müdürle birlikte yola

koyulduk. Yürüdük de yürüdük…

Yorgunluktan uflayıp puflamaya başladığımızda sevgili müdürümüz “Uflayıp puflamak yok. Kamp hayatına alışın. Bakın ben şikayet etmiyorum.” diye bize çıkıştı. Öğretmenler dahil herkes onun bu sözlerine

kıkırdadı. Sonunda kamp yerine vardığımızda hepimiz yorgunluktan bitkin düşmüştük. Toplam dört çadır vardı. Birisinde bizler, birisinde kadın öğretmenler, birisinde erkek öğretmenleri diğerinde de sadece

müdür kalacaktı. Önce çadırlar kuruldu. Oldukça zahmetli bir işti. Sonunda başarıldı ve eşyalar yerleştirildi. Kahvaltımızı yaptıktan sonra öğretmenler küçük bir orman turu önerdi. Hepimiz seve seve kabul

ettik (müdür dışında). Buraya geldiğimize çok memnunduk. Her taraf yemyeşildi. Ormanda keyifle yürüyorduk. Merak ettiğimiz soruları öğretmenlerimize soruyorduk. İyi ki buraya kamp yapmaya gelmiştik. Bir

arkadaşla sohbet ederek keyifle yürürken birden arkamızdan bir çığlık sesi geldi. Öğretmenle birlikte hepimiz oraya yöneldik, ilerledik ve bir de ne görelim? Müdür oradaki küçük çukura dökmüş. Bıyık altından

gülmeye başladık. Öğretmenler bile kıkırdıyorlardı. Müdür sert bir sesle “Ne sırıtıyorsunuz, beni hemen buradan çıkarın hem de hemen” diye bağırdı. Sesi heryerde yankılandı. Gülmeyi bırakıp hep birlikte onu

çıkardık. Üstünü silkelerken mutluğumuzu gölgeleyecek bir şey söyledi: “Yürüyüşe son verilmiştir, kamp alanına geri dönüyoruz”.. Bizim ve öğretmenlerimizin tüm itirazlarına karşın inatçı bir keçi gibi

kızgınlıkla baktı ve hayır anlamında başını salladı. Biz de çaresiz geri döndük. Zaten topu topu bir gün kalacaktık ama biz yine de neşeli olmaya çalıştık.

Ne de olsa daha kampa yeni gelmiştik. Öğretmenlerimizi neşemizi tam yerine getirecek haberi verdiler.. Gruplara ayrılıp yarışma düzenleyecektik. Ben Zine’yle birlikte “mavi” gruptandım. Diğerleri ise

“kırmızı” gruptandılar. İlk yarışmamız halat çekmeceydi. Bizim gruptan çelimsiz diğer gruptan ise iri yarı bir kız seçildi. Bizim grup buna çok bozulmuştu. Bunun bir haksızlık olduğunu düşünüyorduk. Sonuç

ortadaydı; 1-0 onlar önde olacaklardı. Ama öyle olmadı. İnsanların görünüşüne aldanmamak lazımmış. Bizim grup 1-0 önde. Sıradaki yarışmamızın adı ise “top kimde”; birbirimizi n elinde topu gezdiriyoruz ve

radyodan müzik çalıyor. Öğretmenler müziği kesince top hangi grubun elindeyse o grup yeniliyor. Yarışmaya başladık. Topu hızla birbirimize veriyorduk (daha doğrusu atıyorduk).  Müzik kesildiğinde top bizde

kalmıştı. Şimdi berabereydik. Sonraki yarışma bizim tek şansımızdı, çünkü son yarışmaydı. Son yarışmanın adı da “şapka bende”ydi. Bu da diğer oyunla benzerdi. Eğer top arkaya kadar giderse savunmayı onlar

yapacaklardı. Sonuçta onların daha güçlü olduğunu sanan karşı takım topu hep bana attılar. Bize iyilik yaptıklarının farkında değillerdi. Sonunda biz kazandık. Akşam gezintisine çıkmadan önce giysilerimizi

değiştirdik. Karanlık bir ormanın içinde dolaşmak bizim için farklı bir deneyim olacaktı. Biraz ürkekçe ama merakla gezintiye çıkmadan önce ikili sıralar oluşturduk. Ben zaten Zine’yleydim. Yürüdükçe her

taraf daha çok kararıyordu ve ağaçlar çoğalıyordu. Müdür neredeyse düşecekti. Ayağı bir ağaca takılmıştı. Allahtan öğretmenimiz onu tuttu. Müdür söylenip dururken biz uluma sesleri duymaya başladık,

korkuyorduk ama aynı zamanda birbirimize espriler yapıp, korku hikayeleri anlatmayı da ihmal etmiyorduk. O sırada öğretmen bizi susturdu ve yoklama yapacağını söyledi. Hepimizin ismini teker teker söyledi.

Biz de karşılık verdik; fakat öğretmen son olarak Hilal’in ismini söylediğinde cevap gelmedi. Öğretmen birkaç defa tekrarladı: “Hilal, Hilal!!” Ama cevap yok…..

Hepimiz çok telaşlanmıştık. Hilal çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdı Hemen gruplara ayrıldık ve Hilal’i aramaya başladık: “Hilal, Hilal, çık ortaya!”. Derken, biraz ötede çalıların ardında bir ağlama sesi

duyduk. Hepimiz toplanıp oraya bakmaya gittik. Çalıları araladık ve…. Hilal’i gördük… Çok sevindik. O da bizi gördü ve ağlaması birden kesildi. Sevinçle, “Ben de sizi arıyordum, saatim düşmüştü, onu

ararken siz de gitmişsiniz. Ben de kaybolduğumu  zannedip çok korktum” dedi. Biz de “Senin için çok korktuk” dedik ve her şeyi unutup yolumuza devam ettik; daha doğrusu kampa geri döndük. Bu kadar heyecan

yaşadıktan sonra şimdi sıra kamp ateşindeydi. Hepimiz çalı çırpı, odun ne varsa toplayıp ortaya döktük. Ateşi öğretmen ilkelce taşlarla yaktı ve ızgaraları getirdi. Hepimiz ızgaraları sopaların içinden

geçirdik ve ateşe tutup döndürdük. Kızardıkça kızarıyorlardı, tatları ise müthişti. Sonunda doyduğumuzda bütün günün yorgunluğunu gidermek için ateşin çevresinde yerliler gibi dansetmeye başladık. Bizim obur

müdür ızgaralarını bırakmak istememişti ama bu fikir onun da hoşuna gitmişti. Sonuçta (güya) o da rejim yapmak istediğini söylemişşti….

Ateşin çevresinde garip garip sesler çıkarıp, hareketler yaparak dans edip durduk.. “Angada Bunga… Angada Bunga…) Sonra, yurtta öğrendiğimiz şarkıları söylemeye başladık. Her şey çok güzeldi. Hepimiz

eğlenceye çok dalmışız ama sonra saatin çok geç olduğunun farkına vardık. Üzüntüyle çadırlarımıza çekildik. Biz kızlar çok yorulmuştuk. Hiç ses çıkarmadan uuyumaya ve ertesi gün yurda dönmek üzere dinç

kalkmaya karar verdik. Sıcacık tulumlarımızın içine girdik ve uykunun düşlerle dolu dünyasına dalıp gittik. Ertesi sabah bizi güneşin sert ışınları uyandırdı. Üzerimizi aceleyle değiştirdik ve dışarı çıkıp

güğneşe doğru esnedik. Sonra, yandaki çeşmenin buz gibi suyuyla yüzlerinizi yıkadık. Ferahlamıştık…. Az sonra öğretmenlerimiz ve müdür de çantalarıyla birlikte çıktılar. Bizi hazır görünce çok sevindiler.

Önce çimlere oturup kahvaltımızı ettik, sonra da çadırları toplayıp yola koyulduk. Yine Müdürün söylenmeleriyle kısa sürede yurda vardık. Herkes yatakhanelere girdi. Biz Zine’yle eşyalarımızı dolaba

yerleştirdik, sonra öğretmenlerden izin alıp (çok uzaklaşmamak kaydıyla) Zine’yle yürüyüşe çıktık.

Sokakta kaldırımın üstünde dolanmaya başladık. Sonra bir bank bulup oturduk ve konuşmaya başladık, lafı yine Zine başlattı.

-Kamp güzeldi!             -Bence de             -Ee! Yılbaşına beş gün kaldı, söylesene bana ne aldığını.             -Zineee!             -Aman tamam tamam….. zaten bu beş gün boyunca vaktimiz sadece

hazırlıkları yapmaya yeter, yani sonuçta ders yapmaya vaktimiz kalmayacak. Yehuuu!!!             -Hazırlıklara yarın başlayacağız, değil mi Zine?             -Evet, bugün biraz daha dolaşırız sonra yurda

dönüp arkadaşlarla sohbet ederiz. Öğlen zamanı geçti artık, akşam yemeğini yedikten sonra biraz dedikodu yapıp uyuruz. Program hazır küçükhanım.

Heyecanla başımı salladım. Yarını, daha doğrusu Yeni Yılı sabırsızlıkla bekliyordum. Hediyemi de çok ama çok merak ediyordum. Bana hediyeyi alacak kızın adı Mina’ydı. Onu pek tanımazdım ama iyi bir kıza

benziyordu. Sıcakkanlıydı. Karşısısındaki kişiyi hemen kendisine bağlıyordu. Aslında, aldığı hediye hiç önemli değildi. Asıl önemli olan onun bunu düşünmesiydi. Zine’nin ne hediye aldığını biliyordum. Kesin

koku almıştı. Çünkü ona çıkan arkadaşımız Tuana tam bir koku meraklısıydı. Birbirlerimizin zevklerini çok iyi bilirdik ve ona göre hareket ederdik. Ben Zine’ye bir yüzük hediye etmek istiyordum ve o yüzüğü,

takıya meraklı olduğu ve süslenmeyi sevdiğini bildiğim için almıştım. O yüzüğü, aynı zamanda, arkadaşlığımıza verdiğimiz değerin bir sembolü olarak düşünüyordum. Çünkü ortasında bir kalp vardı ve üzerinde

yaldızlı bir yazıyla “Forever friends” yazıyordu. Aynı zamanda ona bir resim bile yapmıştım. Hayatımda ilk kez bir şeyi yaparken bu kadar özen göstermiştim. Çünkü burada hayatımızın olgunluk yıllarını

geçiriyordum. Kendime güveniyor ve inanıyordum da. Ve böylece başta öğretmenlerim ve arkadaşlarım, çevredekiler de bana inanıyorlardı. “Kendin inanırsan çevrendekileri de inandırırsın” sözünü bana annem

öğretmişti. Bu sayede çevremdekiler bana saygıyla yaklaşıp, hep sözlerime önem vererek dinlediler. Ben bu saygıyı annemin sözlerine önem vererek kazandım. Yani hayatta hiçbir şey boş değildir. Hiçbir şeye,

hiçbir canlı için önyargılı olmamak gerek. Yoksa büyük avantajları, kazançları ve arkadaşlıkları kaybedebiliriz. Ben böyle bir karar verebildiğim için çok şanslıyım. Ben, kaybetmek yerine kazanmayı seçtim.

Zine’yle birazcık daha konuştuktan sonra yurda geri döndük. Üzerimizi değiştirip yemeğe indik. Yemekten sonra hepimiz öğretmenlerimize “İyi geceler” dileyip yatakhanelerimize çekildik. Bugün boş bir gündü

ama yarın öyle olmayacaktı. Ben uzun zamandır okumadığım bir kitabı bitirdim. Zine de kızlarla biraz konuştu, dedikodu yaptılar. Daha sonra hep birlikte yattık. Ne de olsa, yarın yoğun bir gün olacaktı.

Ertesi sabah kalktığımda herkesin uyuduğunu gördüm. Önce onları uyandırmaya yeltendim ama sonra vazgeçtim. Hemen dişlerimi fırçalayıp, yüzümü yıkayıp giyinecektim, daha sonra onları uyandıracaktım. Ne de

olsa banyoyu kapmak çok zordu. Böyle bir şans bir daha karşıma çıkmazdı! Yavaş adımlarla (parmak ucunda) banyoya girdim. Kapıyı kapayıp musluğu açtım. Çok ses geldiğini duyunca azıcık kapadım ve yüzüme buz

gibi suyu serpip ferahladım. Şimdi sıra dişlerimi ferahlatmaktaydı. Hepimizin favorisi naneli diş macununu ve diş fırçamı alıp, sağ, sol, ön, arka ağzım köpürene kadar fırçalayıp durdum… Ağzım köpükle

dolunca lavaboya tükürdüm ve içme suyuyla dolu hazır bardakla ağzımı çalkalayıp yıkadım. Dolabımdan bir giysi beğenip giyindim. Bugün süslendikten sonra izin alıp kendime Yılbaşı için güzel bir elbise

alacaktım. Öğretmenlerim nasılsa bana izin verirlerdi. Şimdi kızları uyandırma zamanı gelmişti. Bana biraz kızacaklardı ama neyse… Herkesi uyandırdım, hepsi söylene söylene hazırlandı ve aşağıya indik.

Öğretmenler bizi orada, yemekhanede bekliyorlardı.

-Günaydın çocuklar, haydi hemen kahvaltılarınızı edin, süsşeme işlerine başlayacağız. Süsler zaten hazır, bugün eğlenceli bir gün olacak çocuklar, hepimiz için….

Heyecanla yemekhaneye girdik ve kahvaltılarımızı jet hızıyla yemeğe başladık. Öğretmenler gülerek:

-Çocuklar, hızlı dediysek de o kadar demedik, dikkatli olun dediler. Bense:

-Ama çok heyecanlıyız öğretmenim,” dedim. Ama ağzımın dolu olduğunu fark etmemiştim. O kadar utandım ki, öğretmenimin yüzüne bakıp da yüzündeki ifadeyi göremedim, yüzüm kıpkırmızı kesilmişti. Bu olay da

unutulmuştu ve kahvaltılarımızı bitirdik. Daha sonra, salona geçtik. Süslemekle ilgili küçük bir toplantı yapacaktık. Parti, salonda yapılıyordu; çünkü salon hepimizi alabilecek kadar geniş ve eğlenmeye

uygun bir yerdi. Yani sadece salonu süsleyecektik. Öğretmenlerimizden bazıları süsleri getirmeye gitti, döndüklerinde ellerinde bir yığın malzeme vardı. Yılbaşı ağacını en sonunda koyacaktık. Öğretmenlerimiz

bize bir sürpriz yaptılar: Yeni Yıla yeni duvarlarla girecektik. Duvarlarımızı beyaz renginden mor renge boyayacaktık. Hem de biz… Herkes, öğretmenler dahil, kalın fırçaları kapıp önlüklerimizi giyindik…

boyalara saldırdık… Biz gülüp oynarken Müdür sert adımlarla içeri girdi. Sanki dikkati kendisine çekmek ister gibiydi. Herkes tedirginlikle ona baktı ve etraf derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes donup

kalmıştı. Müdür sessizce öğretmenlerin ve öğrencilerin yanına yaklaştı. Bir öğrencinin yanına yaklaştı. Çocuğun titrediği görülüyordu. Müdür hiç tereddüt etmeden öğrencinin elindeki boya fırçasını çekip

aldı; önce fırçaya sonra herkesin üstüne dikkatlice baktı, kaşlarını çattı, ağzını açtı. Herkes çok merak ediyordu ne söyleyeceğini. Sonunda herkesi coşturacak kelimeyi söyledi: “Hücuuuum!” Hepimiz büyük bir

keyifle fırçalaramızla işe koyulduk, çok eğlendik. Çok eğlendik ama, bütün gün çalışarak bu işi bitirdiğimizde, günün sonunda çok yorgun düştük. Sonra boya sürünmüş yerleri silip, üstlerimizi değiştirdik.

Hazırlıklar ertesi güne kalmıştı. Bütün arkadaşlar yorgun fakat mutlu yataklarımıza girip uykuya daldık. Ve yatarken yarın daha ciddi çalışacağımıza dair birbirimize söz verdik. Evet, yarın “Bir elin nesi

var, iki elin sesi var” sözünü boşa çıkarmayacak, güzel bir ortamda yılbaşı geçirip yıla iyi başlayacaktık. Yıl öyle güzel devam edecekti, yani inşallah….

Ertesi sabah kalktığımızda kahvaltı bile etmeden işe koyulduk. Bugünkü işimiz çok uzun süreceğe benziyordu. Ama olsun… Ben yine de eğlenceli geçeceğinden emindim. Ben hep sonucu düşünenlerden değilimdir.

Tamam, sonucu düşünerek hareket ederdim ama aynı zamanda o anın da tadını çıkarmaya özen gösterirdim. Arkadaşlarımla ve öğretmenlerimle süsleri önce paketlerinden çıkaracaktık. Ama ondan da önce, dün, şahane

boyadığımız duvara şöyle bir baktık. Gerçekten ilginçti, tıpkı bir ebru gibi. Biraz kokuyordu ama kurumuştu. İşimizi yapmaya koyulduk. Önce süsleri paketlerinden çıkarıp yere örtünün üzerine serptik. Her

taraf bir yığın süs oldu. Yılbaşı ağacımız için olan süsleri ayırdık ve ağacı koyacağımız alana koyduk. Sonra süsleme işlemine koyulduk. İlk iş olarak, etrafı ışıklarla süsledik. Bunda öğretmenlerimize pek

yardımımız dokunamadı. Çünkü çocukların elektrikle ve elektrik kablolarıyla oynamaları tehlikelidir. Ama biz de onlara diğer işlerde yardım ettik. Hatta bazılarını sadece biz yaptık, örneğin etrafa pullar

serptik. Her yer ışıl ışıl parlıyordu. Balonları da etrafa yerleştirdik. Şimdi bu küçük salonumuz sıcak bir yuva görünümündeydi ve insanın içini ısıtıyordu. Pek sade değildi, biraz abartılıydı ama çok

özenerek yapıldığı belliydi. Herkes emeklerine gururla bakıp birbirini tebrik etti. Gerçekten çok gurur verici güzel bir iş başarmıştık. Süsleme sarhoşluğu biraz olsun geçtikten sonra üstümüzdeki giysilerin

halini fark ettik. Sırılsıklam olmuştuk. Hemen güzel bir duş alıp üzerlerimizi değiştirmemiz, yemeğimizi acele yiyip yatmamız gerekiyordu. Yarın, son olarak, yılbaşı ağacı kurulacak ve süslenecekti. Sahiden

inanamıyorduk; yılbaşına, bugünü saymazsak, sondan bir gün kalmıştı. O günü sabırsızlıkla beklememe karşın, bu anın değerini de hissediyordum.

Hepimiz duşlara hücum ettik. Ama şansıma, ilk giren ben oldum. Çünkü aralarında en lüçük ben olduğum için, en ufak boylu da bendim. Bu yüzden onlardan daha hızlı koşuyordum. Duşumu bir güzel alıp kurulandım

ve banyoyu başkalarına bıraktım. Sonra saçlarımı bir güzel tarayıp giyindim ve Zine’nin duştan çıkmasını beklemeye koyuldum. Anide, Zine giyinmiş olarak karşımda belirdi, hazırdı. Şaşırdım. Nasıl da bu kadar

çabuk hazırlanabilmişti. Hem de kaşla göz arasında. Şaşılacak olaydı, neyse. Birlikte aşağıya, yemekhaneye indik. Tepsiyle yiyeceklerimizi alıp masaya karşılıklı oturduk. Zine ağzına bir lokma aldı, çiğnedi

ve yuttu, sonra konuşmaya başladı: “Bugün güzel iş başardık!” Başımla onayladım. Sonra, bana bakıp gülümsedi ve, “Sana yazdığım bir şiiri okumak istiyorum ama utanıyorum,” dedi usulca. O sırada su içiyordum;

onu hızla yuttum, bardağı masaya koyup şaşkın bir şekilde, “Benden, can arkadaşından mı utanıyorsun?” diye sordum, “yanlış duymadım herhalde!” Zine kafasını salladı: “Hayır, yanlış anlamadın; utanıyorum

işte. Niye diye sorma, çünkü… gülersin diye işte.”

Bunu duyunca kahkahalarla gülmeye başladım. Gülerken, bir yandan da konuşmaya çalışıyordum “Ben asıl buna gülerim, hadi okuyacak mısın yoksa okumayacak mısın?” dedim. Zine, “öylesine bir şey işte,” dedi ve

utangaç bir gülümsemeyle cebinden buruşuk bir kağıt çıkardı. Kağıdı yavaşça açtı ve okumaya başladı:

Koca bir kalp var önümde                Serpilmiş yüreğime                Bakıyor melekçe                Gel arkadaş ol benimle

Sonra kağıdı aynı şekilde cebine tıkıştırdı ve başını öne eğdi. Hayran kalmıştım, biraz da kıskanmıştım. Belki dehayatımda daha önce hiş şiir yazmadığım içindi. Ama böylece arkadaşımın gizli bir yönünü

keşfetmiştim: utangaçlığı. Sonra dalgınlığım geçtiğinde onu alkışladım ve saygı dolu bir sesle,  “Çok içten yazmışsın, hayatımda hiç böyle bir şiir okumamıştım” dedim, “Hem ayrıca çok şiirsel, tane tane ve

anlamlı okuyorsun.” Ben bunları söylediğimde başı biraz daha öne kalktı. Arkadaşımı mutlu görmek beni de mutlu etmişti.

Yemeğimiz bitip tepsilerimizi kaldırdıktan sonra aceleyle salona gittik. Daha kimse gelmemişti, sadece öğretmenlerimiz vardı. Bizi görünce sıcak bir gülümsemeyle “Merhaba kızlar, aferin, ilk gelen sizsiniz

ama diğerlerini de beklemeliyiz” dediler. Biz de başlarımızla onayladık. Dekorların olduğu yere çöktük, boyadığımız duvara sırtlarımızı yasladık. Arkadaşım Zine, annemin bana çocukken öğrettiği bir şarkıyı

mırıldanmaya başladı. Bu şarkının melodisiyle birden annemi hatırladım, içim cız etti ama onu, onun o sıcak sesini hatırlamak bir şekilde içimi ferahlatmıştı. Ben de, Zine ile birlikte mırıldanmaya başladım:

“Tut ellerimi, götür başka bir dünyaya                 Sahibi olduğum bir hayatı yaşamak hakkın                 Bu güzel bir rüya                 Her gece görmeyi dilediğim                 Uyandırma…..”

Gözlerimdeki yaşları sildim. Yüzümde hüzünlü bir gülümseme belirdi. Zine omuzumu sarstı: “Hadi kızım hadi geldiler, birazdan yılbaşı ağacı da getirilir, hazır ol!” Bu söz üzerine ayağa kalktım, üstümü

silkeledim ve sanki uykudan kalkmışçasına gerinip esnedim. Zine “Ne var, uykun mu geldi?” dedi ve beni sarsarak arkadaşlarımızın yanına iteledi. Ağacımızın büyüklüğünü görünce gözlerimiz faltaşı gibi açıldı.

Birkaç kişi onu yerleştirmek üzere üzerimize doğru getiriyorlardı ve ağaç sahiden kocamandı. Kaçarmışçasına oradan uzaklaştık ve öğretmenlerimizin yanına giderek onlarla birlikte yerleştirilmesini izlemeye

başladık. Neşe çığlıklarıyla sonucu “Heyyyy” diye bağırarak kutladık. Burada  bazı kişiler biliyordum ki ailelerinin fakirliği nedeniyle gelmişlerdi ve bu nedenle hiç kendilerine ait ağaçları olmamaıştı. Bu

onları hepimizden çok sevindirmişe benziyordu. Yüzlerinde güller açıyordu. O sırada Müdür de geldi. Hiç belli etmese de bizi mutlu etmek onu da sevindiriyordu. En yumuşak sesiyle “Daha süsleme yapacağız,

yılbaşında ise… herkes dans edecek, leziz yemekler, çeşitli hediyeler, daha neler, neler…” diyerek benim yanıma geldi ve kısık bir sesle: “Senin hediyen özel izin gerektiren bir hediyeydi, biz de verdik

Sana şanslı olduğunu söylemeliyim” dedi. Doğrusu merak etmiştim. Bana hediyeyi alacak olan arkadaşıma baktım. O da sanki bir şeyi belli etmekten korkar gibi tedirgince gülüyordu. Ben de daha fazla üstüne

gitmedim. Sanırım bir güncük daha dayanabilirdim. Ve, gecenin sonunda ağacımız nefis olmuştu. Tüm süsleme işleri bitmişti. Hepimiz çok yorulmuştuk. Yukarıya çıkıp yatağıma biraz uzanıp sonra kalkıp kitap

okumayı düşünürken, bu uzanma dediğim şey bir anda uykuya dönüştü. Uykunun o rahatlığına, rüyanın düşler doku dünyasına kapılıp gittim.

Evdeydik. Babam, annem, ben ve Tuna hepimiz yılbaşı için hazırlanıyorduk. Süsler tamamlanmıştı. Birbirimizi tebrik ettik. Sonra, annem bana yaklaştı, “Yavrum!” dedi. Bu söz kulağımda birkaç kez yankılandı.

Daha sonra bir sarsılma hissettim. Zine’ydi: “Kızım öğlen daha yeni oluyor, bu ne uykusu, anlıyoruz yorgunsun ama bu gidişle akşama uykun falan kalmaz sonra; haydi kalk, dışarı bir hava almaya çıkalım,”

dedi. Kuılaklarımı tıkayıp, gözlerimi bir çizgi haline gelene kadar kıstım, sonra yorgunca “Off, tamam, anladık, kafamı şişirdin; sen aşağı in, ben üzerimi değiştirip geliyorum” dedim. O da hedefine ulaşmış

bir tavuk gibi hızlı adımlarla merdivenin başına yürüdü. Yavaş, halsiz adımlarla musluğa doğru gittim, sanki yeni uyanmış gibiydim. Gördüğüm rüya garip bir şekilde beni rahatlatmıştı. Soğuk su çarpınca

suratıma, gözlerim açılıverdi. Hemen aşağıya indim, arkadaşım beni orada bekliyordu. Birlikte bahçedeki banka gidip oturduk. Bir an sessizlik oldu, sonra, onun neşeli sesi bu sessizliği bozdu:

“Biliyormusun,” dedi, “ben bu kadar emeğimizin boşa gitmeyeceğine, iyi sonuçlanacağına inanıyorum. Demek istediğim, kesin güzel bir parti geçireceğiz,” dedi. “Bence de,” dedim. Başka arkadaşlarımız da geldi,

orada bir süre, huzurla oturduk. Sonra birşeyler yiyip, birbirimize iyi geceler diledik ve yatmaya karar verdik. Ne de olsa yarın akşam yılbaşı partimiz vardı. Büyük bir olasılıkla bu yorgunlukla çoğumuz

öğleye doğru uyanırdık. Süslenmemiz de bayağı bir zaman alırdı. Bu yüzden hemen yatıp iyi bir uyku çekmemiz gerekiyordu. Gözlerimi kapattım ve… açtım. Yeni güne merhaba dedim. Tahmin ettiğim gibi saat

8.00’de uyandım, hemen hemen bütün kızlar da uyanmıştı, günaydınlaştık neşe içinde. Beklenen partimize yaklaşık sekiz saat vardı. Zamanın nasıl geçtiğini bilemiyorum, saatler kuş gibi uçtu ve bizler

heyecanla hazırlanıp aşağıya salona koşuştuk. İçerden “Jingle Bells” şarkısı duyuluyordu. Bizler de eşlik ettik: “<em>Dansing through the snow</em>… la la la la…”

Her şey çok güzel hazırlanmıştı. Işıklar, ağacımız, leziz leziz yemekler masalarda bizlerin alması için bekliyordu. Herkes partinin keyfini çıkarıyordu. Hepimizin yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Bir

sürü gırgır yarışmalar yaptık. Pek iyi dans edemediğim için ben hepsinde kaybetmiştim. “Ama olsun, ben de dansı iyice öğrenince kazanırım,” dedim içimden ve sonra, dakikalar, saatler geçti ve Yeni Yıl için

geri sayım başladı. Koro halinde sayıyorduk. Müziği ve ışıkları kapattık: 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1, 0 Yehuuuu!!!! Herkes ilk önüne çıkan klişiye sarıldı ve ışıklar açıldı. Her şey süper ötesi gidiyordu.

Sonunda, hediye açma zamanı geldi. Hepimiz kurada kendine çıkan kişiye hediyesini verdi. En sona, tesadüf, can arkadaşımla ben kalmıştık. O da hediyesini sevinçle açtı ve tam ben açmak üzereyken

kıkırdaşmalar duymaya başladım. Hediye kutuma heyecanla eğildim ve açtım. Açtığım anda da keskin bir çığlık attım. Karşımda acanlı bir yavru köpek duruyordu. Ben herkese şaşkınlıkla bakıp, hediyeyi alan

arkadaşımın boynuna atladım sevinçle…. Ona bir isim koymak gerekiyordu. Adını hep birlikte “Toffie” koyduk. Parti, beklediğimden de nefis geçmişti, çünkü artık bir köpeğim vardı. Çok mutlu olmuştum.

Günler hızla ilerliyordu. Toffie yurdumuzun maskotu olmuştu. Onunla çeşitli oyunlar oynuyor, yeni yeni numaralar öğretiyordum. O gün hayatımın dönüm noktasıydı, şöyle ki dışarda arkadaşlarımla sohbet ederken

şık giyimli birkaç kişinin bize doğru geldiklerini gördüm. Kısa bir an sonra da anladım ki, onların arasındaki çocuk, Tuna, yani benim yıllar önce kaybettiğimi zannettiğim kardeşim idi. Fırlayıp, üzerine

doğru “Tunaaa!” diye koştum; o da “Ablaa!” diye bana sımsıkı sarıldı. Uzun süre öyle kaldık. Sonra, mutlu gözyaşları içinde konuşunca her şeyi anladım: ebeveynlerimizi yokeden kazada, Tuna’ya da ciddi bir

şey olmamaış, onu çocuksuz zengin bir aile evlat edinmiş ve, üstüne üstlük, uzun araştırmalardan sonra beni bulup, bugün beni evlerine götürmek için gelmişlerdi. Tüm bunları işittiklerinde arkadaşlarım,

özellikle Zine ve öğretmenlerim, hem çok sevindiler hem de çok üzüldüler. Belli ki beni özleyeceklerdi.

Bundan ötesi, herşey çabuk gelişti. Yurttakilere sık sık ziyaretlerine geleceğime söz verdim. Toffie’yi de alıp, şaşkın adımlarla, sanki bir rüyadaymışım gibi, arabaya doğru yürüdüm. Bavulum arkadan

gelecekti. Yeni evime vardığımızda akşam olmuştu, hepimiz yorulmuştuk, derhal yatmalıydık. Ev, saray gibiydi. Yatak odamız Tuna’yla aynıydı ve kocamandı. Toffiei Tuna’yı da çok sevmişti. O kadar ki, bu akşam

onunla yatacaktı. Temiz pijamalarımızı giyindik ve ışığı söndürüp yattık. Birden karanlığın içinden bir ses yükseldi:

-Seni seviyorum ablacığım!                -Ben… ben de seni Tuna!                -..Hav!!–

Eda S. (10 yaş)