Kategori arşivi: Bağımlılık

“MADDE” BAĞIMLILIKLARI – SİGARA ve Ötesi

                                                            B a ğ ı m l ı l ı k :

                                S İ G A R A   Bağımlılığı   =   “To Be or Not To Be

                         “Sıkıntı Yüzyılı” olarak nitelendirilen xx. yüzyıl, bir yandan uzaydaki keşif ve araştırmalarla, sağlıkta, özellikle birçok tür kanserin tedavisinde insan hayatını sağlıklı bir şekilde uzatmayı başarmış iken, insanoğlunun kendini ve doğayı mahvetme hünerini bir alışkanlık haline getirdi. Bir zamanların “erkeklik ve büyüme” işareti olan sigara içme, diğer alışkanlık verici “madde”lerle birlikte, ilköğretim kapılarına kadar geldi. Koşulları verin, insanoğlu her tür sefalete bağımlı olabiliyor. ARCHIMEDES’in bir zamanlar, “Bana yeterli deredece uzun bir sopa ile uzayda sabit bir nokta verin, dünyayı yerinden oynatayım” erdemli mesajı, artık gençleri heyecanlandırmıyor. “Casablanca”da Humphrey Bogart’ın ve benzeri büyük artistlerin on yıllarca taklit edilen sigara içme tavrı, hiç olmazsa bir klas’ı simgeliyordu. Şimdi hemen her an, on beş-on altı yaşlarında bir kız ya da erkek gencin, ağzından sigarayı sokağa fırlatıp, eskiden yalnızca sarhoşların yaptığı “ayakla izmariti çiğneme” jesti (?). günlük yaşamın doğal bir parçası. Yaşam tuhaflaştı; toplum, -iyi niyetle yapılmak istendiğini varsaysak bile- üniversitelerde kılık kıyafet vb. konularda insanların “seçim hakkı” konularında sosyal çalkantılar yaparken, birçok kimseler tarafından itiraz edilen “sigara içme hakkı”nın ihlali o denli tepki uyandırmıyor.

                         Bir hekim olarak tabii sigaraya karşıyım, içkiden bile çok zararlı. Yeniyetmelerin ağızlarında sigara görünce içimden sormak geliyor: “Bunun parasını sen mi kazanıyorsun? -ki sigarayla uzun senelere yayılmış kendini zehirlemeye, bir tür intihara hak kazanıyor diyelim-, yoksa ebeveynler “n’apalım, baş edemiyoruz, herkes içiyor, bir şey de olmuyor” uslamlamasıyla bu sessiz felakete razı oluyor?

                         Yıl 1946; İstanbul Üniversite’sinin Tıp Fakültesinin 2. sınıfında, merkez binada, biyokimya hocamız Prof. Bruesh, herhalde sınıfta sözüm ona gizli gizli arka sıralarda sigara tüttürenlerden rahatsız olmuş, efendice, derse elinde iki deney tübüyle geliyor. “Bakın çocuklar,” diyor, “Bunun birinde yüzde bir nikotin solüsyonu var, herkesin içtiği sigara yani. Diğeri de normali tuzlu solüsyon.” Sonra, ufacık, kapaklı bir kutucuktan cımbızla bir et kıymığı çıkarıyor; “Bu da, ölmüş solucanın barsağı. Evet ölü. Şimdi bu bağırsak parçasını şu tuzlu suya batıralım.” Batırıyor, barsakta hiç bir hareket yok. “Şimdi de bu, altını çizerek söylüyorum, yüzde bir nikotin solüsyonuna banalım.” Yapıyor, ölü barsak parçası, yılanın kuyruğu gibi kıvrılıyor. “İşte çocuklar,” diyor, “her nefes alışınızda kalp, mide, barsak ve böbrek dokularının tepkileri de böyle.. Siz bilirsiniz!”

                         Bu olaydan sonra sigarayı bırakanlar çok oldu, hiç olmazsa onun dersinde içmediler. Uluslararası istatistikler de, sigaranın ömrü 8-10 yıl kısalttığını ilan edip duruyorlar.

                          Bugünün raconu “ot” (marihuana) ve “esrar” olduğuna göre, gençlerin sigara içmiş olup olmadığı çok önem kazanıyor. 1980’lerin sonlarında Harvard’da yaptığımız bir araştırmada, esrara başlayanların yüzde 83’ünün daha önceden sigara kullanmakta olduklarını saptamıştık. “Ben sigara içmem, hap kullanırım!” diye kendinizi savunmaya kalkmayın gençler, zira hala anne sütünü alıyor gibi, “ağız zevkinizi” tatmin ediyorsunuz. Keşke, yaşınız ve sosyal durumunuz izin verdiğinde, zevk sahibi kimseler gibi, belirli zamanlarda bir bardak bir şey içseniz ve sağlığına saygınızı devam ettirseniz. “Sigara içmediğiniz için teşekkürler!”
 
                          Aylarca önce yazdığım bu küçük girişten sonra, şimdi, yalnız aziz ülkemizin değil, tüm dünyanın 1 no.’lı düşmanı (AIDS’den de daha aktüel) MADDE BAĞIMLILIĞI konusuna derinden girmek istiyorum. Hayatım boyunca bir sigara yada bir bardak bira dahi içmediğim için çok naiv görünebilirim amma, 1955’de İstanbul Üniversite’si Psikiyatri dalında uzmanlık imtihanı için son adım olan “Tez”imi yazmak gerektiğimde, o yıla kadar zaten fiziksel olarak binası çok saygıdeğer Bakırköy Hastanesinin
alanı içinde müşterek çalıştığımızdan, “”10’cu: Adli Koğuş”ta, Madde Bağımlısı olarak yatan 121 hastanın tümünü tek tek değerlendirmiş, kişisel ve aile öykülerini almıştım. Bu çalışmam, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Kriminoloji Departmanı Direktörü <rahmetli> Ord.Prof. Sulhi Dönmezer’in asistanı Dr. Sabri Özbaydar’ın bulguları “Vücut yapısı, yaş, sosyal klas, başlama yaşı, meslek, cinsiyet’ vb 39 nedenleri cetveller halinde klassifiye etmesiyle, 1958’de, Türkçe ve Fransızca olarak yayımlanmıştı ki, Türkiye’de bir ilktir. 

                      1957’den itibaren Amerika kıt’asında çalışmaya başladığımda, bu eski deneyimlerime dayanarak, orada belki bir araştırma yaparız diye, NIMH’e, <National Institute of Mental Health: Araştırma yapmak isteyenler için, U.S.A.’de, para yardımı yapan milli kurum>çalışmakta olduğum, Boston Üniversitesine bağlı “Medfield State Hospital”‘dan bir müracaatte bulunmuş ve fakat, “…Drug abuse <Yasadışı Madde Kullanımı), Amerika’da bir problem değildir…” diye geri çevrilmiştik. Geçen bir iki yıl ne kadar yanıldıklarını ortaya koymuştu; Memleket çapında açılan “Marathon House“lar ve kliniklerin furyasından sonra, ben, Rhode Island Eyaletinde Mental Hijyen Direktörü iken, bugün dahi başarıyla sürdürülen, “Methadone Maintenance Programı“nı bizzat yazarak, işleme koymuş ve direktörlüğünü de yıllarca yapmıştım (1970). Üstüne üstlük, hapishanelerdeki “madde suçlularını”, Profesör tayin edildiğim “University of Rhode Island”dan getirdiğim psikolog ve eğitmen’-lerle hem -hiç olmazsa- onların High School eğitimlerini tamamlatmış, “Wing of Hope-Ümit Koğuşu”nda belirli bir süre kaldıktan sonra, orada yatacaklarına, rehabilitasyon programına şehire, kendilerinin grup halinde ve tarafımızdan kontrol edilen uygun bir binada (House of Hope-Ümit Evi) olarak, dışarda yaşatmıştık. Yemeklerini, alışverişlerini kendileri yapar, terapiye devam ederlerdi. Tabii disiplini bozanlar, haftalık idrar muayenelerinin kolayca belirleyici üzere, idrarı kirli çıkanlar, hapishaneye geri gönderilirlerdi. Civardaki okullarda da sık sık konuları  konuştuğumuz gibi, müsteşar olarak, tüm Eyalet’i içeren bir sempozyum yapmış, Polis Departmanının da yardımıyla kullanılan maddeler halka, ailelere gösterilmiş, çocuklarını nasıl koruyup kontrol edebilecekleri de öğretilmişti. Daha sonra, Harvard  Fakültesi Öğretim Üyeliğine seçildiğimde, (1977), iki yıl ‘volünter’-gönüllü-, iki yıl da ‘Direktör’ olarak, Cambridge Hastanesi’nin “Methadone Maintenance” programını idare etmiştim. Takdir edersiniz ki, tüm bunlar beni yeterli derecede bu konularda eğittiği gibi, uluslar arası birçok ödüller almamı da sağlamıştı.

                     Amerika’dan döndüğümde (1990), “Drug işinin Türkiyedeki durumunu” öğrenmek için soruşturduğumda, yegane drug rehabilitasyon merkezinin, Bakırköy’deki “Amatem” olduğu söylenmişti. Amatem‘i şahsen ziyaret etmedim ama, “Türkiye Sokak Çocukları Vakfı”nın psikiyatrik konsül-tanı olarak çalıştığımda (1995-7), hastane dışında, ne zorluklarla karşı karşıya kaldıklarını öğrenmiştim. Tabiatıyla toplumda olup bitenlerle duruma hakim olamadıklarını, koşullar altında, çok zorlu bir işi, geceyi gündüze katarak elinden geleni yapmaya çalıştığını kalpten takdir etmekle beraber, çok ağır vak’alar hariç, bu geniş alanlı patolojiyi tümüyle çözmeye yeterli olmaya kadir olamayacağını hepimiz biliyoruz. Hastanedeki bir toplantıda, arzu buyurulursa, Methadone Maintenance‘ı kurma yolunda yardım edebileceğimi söylemiştim, ama, dünyanın birçok taraflarında da aynen tekrarlanan “Bir alışkanlığı, biz profesyonellerin sunacağı başka bir alışkanlığa çevirmek, Hipokrat yeminine karşıdır..” gibilerinden bir yanıt aldım. Kısmi olarak doğru gibi görünüyorsa da, tümüyle doğru bir uslamlama olarak kabul edemem. Bugün İngiltere’de ve Amerika’nın bazı klinik’lerinde, morfin adikt‘lerine, kendi kendilerine pis ve zehirli iğnelerle, kolaylıkla ‘overdoz-yüksek miktarda madde’ şırınga ederek kendi ölümlerine sebebiyet verme yerine, hastalara, konrol altında, gitgide azaltılan doz’larda, ucuza, morfin şırınga ederek, diğer kişisel ve grup tedavilerinin de eklenmeleriyle, daha başarılı sonuçlar alınabiliyor. Benim bilimsel kanaatim, Methadone’un, seçilmiş hastalar için sağlıklı ve etken bir terapi yöntemi olduğudur. Daha aşağılarda kendi yazdığım proğramın detaylarını da tüm ayrıntılarıyla yayımlayacağım.

                                                                       *

                            Bu çok önemli konu’yu, profesyonelliğe yakışır bir şekilde yazmak gerçekten güçtür, zira bu konu, hemen hiç kimsenin bilemeyeceği bir kanser ya da virüs tipi değil, günlük yaşamımızda birlikte soluk aldığımız, ancak T.V. ya da gazetelerde, özellikle bizim gibi his sömürüsü yapmaya bayılan, faciaları, nasıl önleyebileceğimiz yolunda milli vakarımıza yaraşır bir şekilde yasa ya da yaşam şekillerimizi düzenlemeye, gönüllülüğe ve çoğu kontrol edici nitelikteki yapıcı proğramları kalıcı kurumlara çevirmeye gayret yerine geçici de olda, bir dudak bülüntüsü ya da gönül yarası yaratan “havadis” şeklinde ve en kötüsü “bu, başkalarının işi…” diye havale ettiğimiz, yalnızca “başa gelince çekilen..” sosyal bir faciadır. Hemen her gün, ele geçirilen tonlarca, kilolarca, bilmem kaç milyarlık madde… alkışlanacak bir gayret amma, ya yakalanmayanlar, ele geçirilemeyenler..? Sokaklarda, ilk-öğretim okullarının önünde gezen çocuk avcıları çığırtkanlar?  Nedeni bilinmeyen, sürpriz dolu intiharlar?  Ümit ediyoruz ki, zamanımızın zorunlu ulusal problemleri bir düzene girdikten sonra, “Eğitim” ve “Sağlığın” el ele vererek, ulusal bir kampanya ile, metodik bir şekilde bu hayatsal önemi olan problemi çözme yolunda artık başarılı adımlar atmanın zamanı gelmiş, geçiyor…

                                                                          *

                        Benim orijinal tez’imin üzerinden 55 yıl geçmekle beraber, problemin tabanı hep aynı: belirli kişiler bu maddeleri kullanıyor, etkileri, yan etkileri malum, ama önlenmesi gitgide zorlaşıyor; sosyal yapı, ailenin kontrol yetisi ve etkisi, ferdin kendi sorumluluğunu -zamanla artan bir tempo ile- kendisinin üstlenmesi ve dış dünyaya açılım, insanı, bir bakımdan  “yalnızlaştırıyor” ve “başkalaştırıyor”.  Bu alanda ton’lar dolusu yayım oldu tabii, ama, eskiler hala değerli ve eğitsel. Bu itibarla, ben, bu çok uzun ve fakat değerli yazı serisine, 1955 tezimin, vak’alar hariç, -dil bakımından biraz daha sadeleştirilmiş ve italik’lerle biraz zenginleştirilmiş eklerle- o zaman olduğu gibi yayımlanmasıyla başlıyorum.

(A).            P S İ K O P A T İ K   ve   T O K S İ K O M A N   Şahsiyet  (Kişilik)

<Geçen onyıllarda, “Psikopat” kelimesi, bugünkü kadar bolca kullanılıyordu, fakat daha ziyade “yasaya karşı gelen, hırsız-kavgacı-içi kötülük dolu” gibi olumsuz niteliklerin biraraya geldiği, ama akıl hastası olmayan kişi” anlamı söz konusuydu. Modern psikoloji-psikiyatri’de, ‘normal olmayan hemen her şey, örneğin basit bir fobi dahi psikopati’dir. “Toksikoman” ise, toksik herhangi kimyasal bir maddeyi (alkol grubu dahil) aşırı kullanan, bugünkü “Madde Bağımlısı”na hemen hemen eşdeğer bir sözcüktü ki, o kadar fazla işitmiyoruz bugünlerde…>

                           Etimoloji itibariyle  t o k s i k o m a n i, ‘sem’ (zehir) kabul edilen eroin, esrar, morfin, kokain, afyon gibi ‘alışkanlık’  (accoutumence- Fr.) yapan maddeleri, sürekli bir -olmazsa olmaz- şekilde (iptila) kullanmak demektir. T o k s i k o m a n  da, bu maddeleri kullanan insandır. Mamafih genelde, alkol ve onun oluşturduğu ruhsal olumsuzluklar, bu ‘maddeler’den ayrı olarak incelenir ve tedavi edilir.

                    Toksikoman’lar, psiko-sosyal yapıdan, problemli, ‘dejenere’ kişilerdir. Normal insanlar toksik maddeleri kullanmazlar. Dejenere-Psikopat kimseler, çok kez, akıllılık ve delilik <daha doğrusu anti-sosyallik> sınırında yaşadıkları kabul edilen, insani duyguları bakımından uyumsuz, ahlaksal prensipleri geniş, kötülük yapmaya ve suç işlemeye yetenekli,  nitelikleri <esasında değer yargıları> düşük düzeydeki kimselerdir. Hasta olan beyinleri değil, iradeleridir. İrade nedir?

                    Bazı ilahiyatçılara göre, tüm insanların iradeleri, “ilahi” iradenin <yani Tanrı’nın> bir parçasıdır. William Hanna THOMPSON’a göre, çömlekçi ustasının elinde çamur ne ise, beyin (dimağ) de iradenin elinde öyledir. İrade akıldan üstündür. İrade’nin ödevi akli melekeleri, aklın ödevi de beden’
i <toplum kurallarına uygun bir şekilde> idare etmektir.

                    Dr. Hereward CORRINGTON’a göre  i r a d e, fikirsel <düşünsel> varlığımızın ‘herhangi’ bir kısmından ziyade, iç benliğimizin <‘ben’in> bir parçasıdır. Bir şeyi ‘irade’ olarak nitelediğimizde, o şey -ya da karar-aksiyon zaten tümüyle harekete geçirilmiş demektir. Sanki gizli bir kudret otomatik olarak harekete geçmiş, zihnimiz, ağız ya da vücut kaslarımız gerekeni yapmış demek olur. Basit bir benzetmekle, İrade, sanki, gözlerle burun arasına yerleştirilmiş bir gözlük gibi, ‘ben’liğimizin-kişisel davranışlarımızın bir temsilcisi olarak, gereğini görür ve yapar.

                    Prof. J.A. LEIGHTON’un sözleri, modern psikolojiye daha uygundur: “İrade namında ayrı bir kuvvet, bir meleke yoktur. İrade, bütün benliktir. İrade, gerçekleştirilmesi ya da ortadan kaldırılması istenen bir arzu için işlevselliğe geçen tüm dinamik nedenler, hisler, değerler ve düşüncelerdir. Özet olarak, irade, bütün benliğin ‘iyilik etmek’ ya da ‘kötülüklerden kaçınmak için çalışmasıdır.”
                    William JAMES’e göre: “İrade, gizli emellerimizin, sürekli yinelenerek otomatik ve -yaşam kurallarına yarı uyumlanmış- hale gelen hareketlerimizin de dahil, empülsif ve aktif yaşam yeteneğimizdir.”
                    TITCHENNER’e göre: “İrade, -<toplumun geçmiş dönemlerinden> mirasla elde edilen, hareketlerimizi yönlendiren tüm eğilimlerimizin birikimidir…”

                    İrade yetisinin bozulmasına ya da kaybolmasına  a b u l i a  denir. Eğer bu azalma ‘fobi’ ve ‘obsesyon’ların oluşumuna neden olacak sosyal bir hal yaratırsa ‘p s i k a s t e n i’, ahlak ve karakteri bozarak, ‘normal’den aykırı-asosyal bir durum ortaya çıkarırsa  ‘p s i k o p a t i’den bahsedilir.

                    Şimdiye kadar”normal” tarif edilemedi. İnsanın kişiliği hakkındaki düşünce <ve değer yargıları>, insanlık tarihi boyunca devirden devire, aynı yüzyılda bir toplumdan diğerine, hatta aynı toplumda ”kişisel-ferdi gruplara” göre değişikttir ve olmata devam edecektir de. Bir topluluğun yasak ettiği, bir diğerinde kabul görebilir; birinin günahı, bir diğerinin sevabı olabilir. Evrim gösteren evren, esasında, bütün filojenetik <varlıkların tür’lerine bağlı> her gelişim safhasını <benliğinde saklayarak> dönüp durmaktadır.

                    Tüm bunlara karşın, davranışlarımızdaki kabul edileme-yecek eyilimleri, <her zaman ve her yerde> genelleştirebilecek prensiplere dayandırabilmek mümkündür:  K e y i f   v e r i c i   m a d d e l e r’in , <hiç olmazsa batılı değerlerle> uluorta kullanılmaları, alım-satımı yasaktır. <Honduras’da afyon ticareti serbesttir; memleketimizde bile, haşhaş’ın yetiştirildiği yerleşim alanlarında, halk, bebeklerinin müzmin ishallerini kesmek için, doktora bile sormadan, haşhaş yedirirler.>

                                                                            *

                   Demek ki  t o k s i k o m a n’lar, iradeleri zayıf, psikopat kişiliklerdir. Onların geçmişleri incelenirse, küçük yaşlardanberi, -aile ve toplum değerlerinin alışılagelmiş beklentilerinin ve pratiğinin dışında- bir takım davranışlar sergilerler; ev’de: yalancı, huysuz ve geçimsiz; okul’da: yaramaz, kavgacı ve haylaz; mahalle’de: hırsız, hayvanlara karşı şefkatsiz <eziyetçi> merhametsiz; küçüklere kabadayılık taslayan ve hırpalayan, büyüklerine saygısız; cinsi duyguları erken gelişmiş; yeniyetmelik yıllarında yankesici, dolandırıcı, kalpazan, <okul kaçkını>, sahtekar ya da karmanyolacı; evden kaçıp köprüaltında sabahlayan ya da esrar kahvelerinin sürekli müşterileri oldukları görülür.
                  <U.S.A.-Boston’da, “Çocuk Psikiyatrisi eğitimi alırken (1963-65), hocalarımızın, çocukların, daha beş-altı yaşlarındayken, ilerde, büyük bir olasılıkla anti-sosyal kişiliklere sahip olabilecekleri konusunda, bizlere anahtar olarak o zamanki mevcut semptomlar arasında şunları gözlememizi salık verirlerdi: 1) Ateşle-kibritle oynamak, kazaen (?) yangın çıkarmak; 2) Hayvanlara eziyet etmek (ev hayvanlarına tekme atmak, kuyruklarını çekmek ya da kesmek), 3) Yataklarını ıslatmak (enuresis). Yatak ıslatmanın psikanalitik yorumu da, ‘babaları gibi’ cinsiyet (?) kullanabileceklerini gösterme yanında, ‘yaktıkları ateşi-yangını söndürme’ gayreti olduğu idi.

                   Çok kere, zeka fakülteleri normal’in üstünde, üstüne üstlük birçok artistik ve estetik yetiler sergileyen bu çocuklarda eksik olan şey, zeka ile karakter arasında paralel bir gelişmenin olamayışıdır. Bakalım birçok bilgin ve yazarlar bunları ne gibi isimlerle nitelendirmişler:

REGIS :  ‘Harmoni’ geliştirememiş çocuklar (Desharmoniques), 
PINEL : “Hezeyansız delir”  (Délire sans hallucination),
TRALET ve PRISCHARD :  ‘Moral deli’ler  (malads morals),
SCHULE ve ARNOLD : ‘Ahlak Körlüğü”  (Cécité morale),
MAUSLEY : ‘Moral Körlük’  (Moral daltonisme),
KOCH : ‘Psikopatik kişilik’ -1893-)  (La personalité psychopatique),
Adolf MEYER : ‘Yapısal Aşağılık’  (Constitutional inferiority),
DUPRE :  ‘Dürtüsel sapıklar’  (Pervers instinctifs),
ALEKSANDER : ‘Karakter Nöroz’u’  (Neurotique character).

                   E t i y o l o j i k  (nedensellik) ve  p a t o j e n i k (hatalı davranış)  konularında, üç temel faktör düşünülmektedir:

I.    GENETİK Faktörler:  Cesare LOMBROSO (1835-1909), tarihte ilk kez, “né criminal” (Fr.), “L’uomo delinquente” (Ita.): “Doğuştan suçlu-cani”” teorisini sunmuştu <Pavia Üniversite Prof.’ü, 1876> Bu çocuklar, kabul edilemez davranışlarının yanında, daha doğuştan kaydedilebilecek bazı dejeneratif  işaretler taşırlar: Kaşlar ve gözler biribirine yakın, saçlar kısa ve sık, kulaklar geriye doğru kaymış ve yapışık, yüz çizgileri kaba vb. Yani, Hazreti İsa’nın dediği gibi: “Allah bir insanı lanetleyince, ya kör yapar ya topal!”

                  Bu kuram, bugünkü bilgilerimizle, bilimselliğinden çok kaybetmekle beraber -zira ne yakışıklı, normal fizyonomili kimselerin ne tür suçlar işleyebildiklerini görmekteyiz-, anti-sosyal kişiliklerde, “Çevresel faktörler” ön plana geçmekle beraber, hala, “ırsi yüklülük”ün önemli bir faktör olduğuna inanılır. <Bir Fransız atasözü: ‘Tel pere, tel fils‘  ‘Öyle babanın öyle oğlu!>    

II.  PSİKO-SOSYOLOJİK  (Çevresel) Faktörler: Çocuğun erken yıllarından-beri, ailenin içinde yaşadığı sosyal ortam <milieu>; geçim zorlukları, aşağılık duyguları, çatışma ve kompleks’ler. ALEKSANDER, psikopat’ların tutum ve davranışlarını, psikonöroz’larda olduğu gibi, “nörotik” olarak sınıflandırır.

III.  AİLE İÇİ (Intra-familiar) ETKİLEŞİM, Çocuk-Ebeveyn İlişkileri.
Anne-baba’nın etkileşimi, çocuğa karşı duyumldıkları hisler; verilen terbiye, görgü ve ahlak kurallarının, aile-okul ve toplum kademelerinde uygulama ve denetimi. Bunların içinde bellibaşlı gözlemler: Ruhsal sansür, -anlamsız- yasak, dayak ve ceza’lar; aile reislerinin küfürbaz, kumarcı, alkolik ve fakir oluşu; tek bir oda’da yatıp kalkma; boşanma, üveylik gibi psiko-sosyal olum-suzluklar, çocukta, zamanla, açık ya da gizli bir “aşağılık duygusu” (sentiment d’infériorité)’nın filizlenmesine ve kökleşmesine yol açar. Okullarda özellikle bazı öğretmenlerin -biraz dahi olsa- olumsuz davranan çocukları açıkça aşağılama, mimleme ve cezalandırma eyilimleri zaten hassas ve çöküntüye geçmiş kişiliklerini büsbütün incitmekte, içgüdüsel ve moral yorum ve yönlerinin tümüyle yön değiştirmesine yardım etmektedir. Başlangıçta “tepkisel”  (reactive) olabilecek birer ‘refleks’ niteliğinde sayılabilecek durumlar, bu gelişmekte olan fidanda, “ayrıcalıklı ve tanınmış, meşhur olma” gibi yalnış yorumların da eklenmesiyle <secondary gains-ikincil kazançlar>, er ya da geç, “antisosyal”, “psikopatik kişilik”in gelişip, dal-budak  salıp  yerleşmesine neden olabilir.

                 LAFONTAINE çocuklar ve çocukluk için, “Bu yaşın merhameti yoktur,” demişti. Hazreti Peygamber de şunları buyurmuştu: “Akıl hastaları ve çocuklar… İşte en fazla anlaşılmaları ve en fazla merhamet gösterilmeleri gereken iki zümre.. Allah, akıl ve çocuk hekimlerinin daimi yardımcıları ola!”

                                                                                                        
(B).           TOKSİK  <ALIŞTIRICI>  MADDELER :

               Az miktarda dahi olsa, alındığı takdirde, sinir sistemimizi ve kaslarımızı uyuşturan ya da tersine, kırbaçlayan, <haz veren>, zamanla, etkilerini sergilemeleri için daha fazla miktarlarda alınmalarını zorlayan, <bu nedenle de gerek fiziksel ve gerekse ruhsal olumsuz yan etkiler yaratan, çoğu kez hayatları tehdit eden> maddelere:  U y u ş t u r u c u  –  T o k s i k  maddeler denir. Bunların <bazıları doğal ürünler bazıları sentetik olarak> sayıları pek çoktur; yasalar, bunları adlandırmış, kullanımlarının bir kısmını sınırlandırmış ve koşullandırmış <morfin gibi>, hemen çoğunu da yasaklamıştır. Bir kısım maddeler ise, yasakların dışında kalmıştır: Alkol, ether, chloroforme, chlordiethyl gibi.

               Bizim inceleyeceklerimiz, sırasıyla: “Eroin”, “Afyon”, “Morfin”, “Esrar-Haşhaş”, “Kokain” , <Tiner> olacaktır. Sağlıkla meşgul meslekdaşların zaman içinde alışabilecekleri ‘Eter’, ‘Kloroform’ ve ‘Kloral’  de aynı kategoriye girer.

              Zevk verici maddeleri kullanmak, <oldum olası> insanoğlunun zayıf-lıklarından biridir. En basiti tütün-sigara’dan başlayıp, alkol’ün çeşitli türleri ve sosyete kokteyl’leri, kişler <ve gruplar> tarafından açıkça ve gizli olarak kullanılır. Tüm bu sayılanlar, küçük dozlarda kontrol edildiklerinde, hiç olmazsa önemli bir düzeyde kalarak, <yasadışı> toksik maddelerin oluştur-dukları maddi ve manevi tahribatı yaratmayabilirler.

               Batılı kaynaklar, “keyif verici maddeleri kullanlar”ı, iki ana grupta inceler:
(a)  G ü n c e l  A l ı ş k a n l ı k – “Users” <Kullanan’lar; Ing.  (accoutumance-Fr.) :  Tıbbi miktarı azar azar geçip, sosyal düzenlerini <aşırı sarhoşluk, araba kazaları, evlilik bağlarının kopması, iş kaybetme vb.’e kadar varabilen> tehlikeye atan ve fakat hala toplum içinde ayakta durabilenler;
(b)  T i r y a k i’ler – gerçek  b a ğ ı m l ı l a r  (Hogs – domuzlar): Günlük ‘normal’ sorumluluklarını yerine getiremeyenler; iş-eş-sosyal bağları kopan ve çöplük ve arsalara postlarını serenler ve bunların ötesinde hapishaneleri -hastaneleri-klinikleri dolduranlar; <alışkanlığı sürdürülen ‘madde’leri satın almaya gücü yetmeyenlerin, önce hem kullanıp hem satma yolunu tutmaları, bazılarının da yasa dışı örgütlerde çok daha yüksek düzeylerde pozisyon bulup çoğu zaman özhayatlarını kaybetmeleri; intihar; silahlı çatışmalar vb.

               Şimdi bu “alıştırıcı maddeler”i ve yarattıkları “alışkanlıkların kliniği”ni teker teker inceleyelim.

                                                                                        
(C).                                               (H) E R O İ N

               <Fransızca’da ‘ h muet’ – ‘ sessiz-okunmayan ‘h’ dan dolayı, biz Türkçe’de ‘E r o i n’ yazıyor ve okuyoruz; mamafih internasyonal literatür’de daha çok ‘h’ ile yazılmuş bulursunuz. Şunu da hatırlatmak isteriz ki, 1955’te, saptadığım vak’alarda hastaların birçoğu da ‘eroin’ yerine ‘oroin” diyorlardı. Bir şive saptırması olsa gerek.>

                “Eroin”, diğer bir uyuşturucu olan  “morfin – m o r p  h i n e” derivesi’dir: (diacetylmorphine chlorhydrate). Beyaz, acı, suda kolayca eriyen bir tozdur. Az miktarda alındığında, ‘solunum’ merkezini rahatlandırır, hıçkırığı keser, mide ve bağırsak spazm’larının oluşturduğu ağrıları ortadan kaldırır, bulantı ve inatçı kusmayı durdurur.
                Prodosie (Bir seferde): 0 gr.  oo1-003 ;        maksimum :   o.gr. 005
                Prodie      (Günlük)       : o gr.  o.5
                Piyasadaki eroin, ‘morfin sodik’ olup saf değildir. İçine  karıştırılan
asit borik, tebeşir tozu, talk pudrası, toksisitesini azaltmaktadır.

                Eroin, bileşiminde morfin bulunduğundan dolayı terletir, idrarı azaltır, böbrekleri hırpalar, iştihayı keser, ve bilindiği üzere, alışkanlık yapar.
                Dünya’nın <sağlık nedenleriyle> kullandığı miktar yılda üç ton’dur. Gizli olarak-yasadışı kullanılan miktarı ise yüzlerce tonu geçer. Yalnızca İsviçre’de 23 ton imal edildiği rivayet edilir (Bu, 1955 yılındaydı, şimdi Asya’da Afganistan, Amerika kıt’asında Meksiko, Guatemala ve Güney Amerika başı çekmektedir.> Bunun ancak 800 gramı legal yollarla sarfedilir.     

                Eroin’e alışkanlık bir iki haftada yerleşir; kişi hareketlerinde ve ruhsal performansında yavaşlar, zihni bulanıktır, paranoid durumlar birinci sırayı çeker. Aşırı doz’da kalp ve dolaşım sistemi yetersizliği, kollaps ve koma oluşur.
   
                 Tarihçe :  Bu çalışmanın yapıldığı sırada, eroin, en son ‘başka maddelerden çıkarılmış ve en kuvvetli alıştırıcı’ olduğu kabul ediliyordu. Türkiye’de, Amerika’dan başlayıp tüm dünyayı saran 1929 ekonomik depres-yonundan sonra, 1930’da, hükümetimize, “fazla kar” vad’eden ticari bir iş olarak, Japon’lar tarafından Talimhanede resmen açılan üç fabrika ile başladığı söylenir. O zamanlar Avrupa hükumetleri ve Cemiyeti Akvam, bu hareketi protesto etmişler. Vahim sonuçları bizzat yaşandıktan sonra fabrikalar resmen kapanmışsa da, kapatılan fabri,kaların ustabaşıları bu çok karlı tezgahları gizlice, el altından sürdürmüşlerdir.

                Benim ilk görüşmelerini yaptığım hastalar, ilacın Türkiyeye girişi hakkında şunları söylediler:

                “Balat’ta Güzel Hasan namında bir zat vardı, bir gün: ‘Çocuklar,’ dedi, ‘yeni bir ilaç çıkmış!’ ve bizlere tattırdı… Bunu, Kuledipli Marko isminde bir Yunanlı, memleketimize hıyanet olsun diye, 35-26 yıl evvel getirmiş. (Vak’a 67, M.G., 42 yaşında.)”

                “O zamanlar eroin yoktu.. Tekkeci Süleymana gittik.. Balat’a, Pazariçine.. Yedi buçuk kuruştu gramı o zaman.. ‘Size yeni bir içki vereceğim, beğeneceksiniz!’ dedi.. Bize birer paket bedavadan verdi.. İçtik, baktık, rakı gibi tesir ediyor, aynı neş’eyi bulduk…’ (Vak’a 9)”

                “… Rahmetli bir arkadaşım vardı; derdi:
                       Meşhurdur İran’ın petrol madeni, Abadan
                       Eroin bize miras kaldı Refik Saydam babadan!
 <Dr. Refik Saydam Bey, o zamanlar hüküetin Sağlık Bakanı idi, çok tutulurdu ve meşhurdu; Tüberküloz ile savaşı ve Refik Saydam Enstitüsü herkes tarafından bilinir ve sayılırdı. Fabrikalar, onun izniyle açılmıştı. U.S.A.’da da, 1917’de ,eroin alım satımı serbestti.>  İşte ilk kez Japonlar bir imalathane açmışlar Taksim’de. Ondan sonra almış yürümüş. Rahmetli de böyle olacağını evvelden ne bilsin?…”

İMAL EDİLİŞ ŞEKLİ :         Kimyasal bileşimini yukarda bildirmiştik: “Diasetilmorfin”. Ama konuştuğumum hiçbir hasta, eroin’in nasıl imal edildiğini bana söylemedi. Bazılarının bildiği muhakkaktı, fakat “meslekdaşlık sırrı gibi” saklanıyordu. Tüm söyledikleri şunlardı:

                 “….. Çok ince iştir o.. Her satıcı da yapamaz.. Eğer her satıcı yapabilseydi, kıymeti kalmazdı.. Mesela, ‘şarbok’da yıkayacağı zaman ‘asit’i koyarsa, bozulur; ha keza, bakır tepsiye de koyarsan bozulur, mutlaka ‘sırlı’ ister. (gülüyor.) Zordur, imkanı yoktur, anlatmakla yapılmaz. (Vak’a 93)”

                 “…..Afyonruhu eczahanelerde satılır. Tentürdiyot gibi bir sıvıdır. Yüzde yüz asetik asitten yapılır (Sirke?) Afyon kaynatılır, ruhu atılır. Yüzde yüzlük asetik asit ve ismini bilmediğim bir iki madde daha konur, kaynatılır, asetik asit dibe çöker, süzülür, <kurutulur>, toprak haline getirilir.” (Vak’a 5)

                “Afyona şunlar ilave edilir: Asit asetik anhidrit, amonyak, sönmemiş mermer kireci, eter, sirke ruhu.. Pirinçunu, mısır özü de eklenir. On kilo afyondan bir kilo eroin çıkar. Eziyor ya da toprak halinde satıyorlar. Bire bir, bire beş katkılı olabilir..”  (Vak’a 62)

KULLANILIŞ ŞEKLİ :

                   Eroin piyasaya, bir gramlık paketler halinde sürülür. İçici, keyif edeceği yere rahatça yerleştikten sonra, toz halindeki madde’yi ya başparmaküstü çukuruna koyarak oradan derin derin koklayarak burnuna çeker, ya da kağıttan boru yapıp, onu  o yolla buruna… oradan da beyne yollar… <Hekimlikten hep biliriz ki, burun deliklerini izleyen kanalların sonundaki ‘cribrosa‘-‘kalbur’dan sonra hemen beyin zarları gelir. Eroinman-ların çoğunda o ‘kalbur’, parça parça olmuştur.>

                    “…Tabakanın üstüne koyuyor, kıyıyor, boru şekline dönüştürüyor kağıdı, çekiyor!”  (Vak’a 17).
                    “…Bir ufak koyup çektim..”
                    “…Kibritin üstüne bir ufak koyup, kağıttan boru yapıp çektim..”
                    (Nadiren) Eroin tozu suda eritilip, enjektöre çekilip cilt altına <daha sonra intravenöz çekilmeye başladı ve koma-ölüm vak’aları çoğaldı..>

KLİNİK :
                    Eroin az miktarda alındığında, -varsa- vücut ağrıları kesilir, yorgunluk ortadan kalkar, kaslar gevşer, gözbebekleri (pupils) büzülür (myosis); yüz morarır, ağız kurur, normal vücut hareketleri-kinezi azalır. Daha fazla alındığında aşırı rahatlık -yüzde bir gülümseme ile- uykuya döner ve derinleşerek hasta koma’ya girer. Bu, kalp toksike olmuş, sağ (ya da sol, ya da her iki) ventrikül işlemez hale gelmiştir. Cilt soğuk ve terli, yüksek ve alçak tansiyon ölçütleri arasındaki fark daralmıştır. O anda solunum, “Cheyne-Stokes” niteliğindedir: Fırtınalı bir havada suyla beraber yükselip o yükseklikte bir an durma, sonra yere inme, derinleşme, orada bir süre durma ve sonra, aynı şekilde yola devam. Nabız yavaş ve zorla alınabilir fakat sayısı artmıştır. O safhada, gözbebekleri genişlemiştir (mydriasis).

                  Bu, hayatı tehdit eden durumdan kurtulabilenler, duyumlarını şöyle anılıyorlar:
                  “… İnsan, hülyalı bir vaziyette.. Sigara içerseniz, çok tatlı geliyor.. Dünya ile ilginiz hiç yok.. Sevgi bile unutuluyor, aşktan daha kuvvetli…”  

                  (Vak’a 22)
                  “…Bu mereti ilk içende, tatlı bir izlenim bırakır.. Göz içleri çapaklı olur, yüzünü yıkasan bile oraları parlak kalır.. İçmeyince harmanlaşır, hafiften bir terlersiniz. Zamanla o çapak izi kaybolur…”  (Vak’a 15).
                  “…Alkol gibi bir defa içmekle kalınsa iyi… Aradan yirmi dört saat geçmeden mutlaka tekrar içmek lazım, aksi takdirde, önüne geçilmez bir arzu insan muhayyilesini, iradesini işinden, gücünden, sevgilisinden, ailesinden hatta şerefinden edecek duruma geliyor: hipnotize edilmiş gibi. Yarı uyuda, konfüzyon içinde sokak sokak ‘mal’ temini peşindesiniz…”
                  “…Nasıl karı histerik olur, aynen öyle. Gençliğimiz gitmiş, on, on beş gün zevki.. Ondan sonra ilaç yerine geçiyor, biz bunun yüzünden hergün idam oluyoruz… Ne yapmalı ki vazgeçemiyoruz..”  (Vak’a 18).

                  “…Bir az münakaşadan sonra beni ikna etti, gayet az miktarda verdi, ben de istemeyerek, hatırı kalmasın diye aldım ve içtim. Onun neş’esini başka türlü gördüm. Adeta başka bir alemde yaşıyormuşum hissini verdi bana… Gam kasavet bırakmıyor insanda.. Bir seferinde hastalık yapmadı.. Adam, bir iki gün sonra kahveye geldi, bahçeye çıktık, bana gene teklif etti, o yaşadığım neş’e aklıma geldi. “Bir kez daha içeyim, ondan sonra artık hiç içmem!” dedim. Tabii tekrar neşe yaptı. Bir kaç kez kullandıktan sonra onu kahvede bulamadım. Kendimde de bir gayritabiilik olmuştu, hasta hibi olmuştum sanki. Bir az sonra adam geldi, ona dedim ki: ‘İbrahim, bütün kemiklerim kırılıyor sanki, tüylerim diken diken oluyor, başım ağrıyor, bütün gece uyuyamadım.. Hasta gibiyim..’ İstihza ile güldü ve bana dedi:
                         ‘Sen hasta değilsin, bir gün eroin içmedin onun için bu vaziyete geldin, şimdi ben sana bir ‘ufak’ vereyim, bak nasıl çelik gibi olacaksın!’ Ben de hastalığın geçeceğine inanarak aldım ve gene içtim, gerçekten de hiçbir şeyim kalmamıştı. Artık, içmediğim zamanlar ‘hasta’ oluyordum, mecburen de devam ettim. Seneler geçti, sonunda ben d e ‘eroinci’ olmuştum. Gözüm annemi, kardeşlerimi, ailemi görmez oldu. İlk zamanlar tecrübesizliğim yüzünden evden öteberi şeyler alıp satıyordum, para için.. Sonra daha gayrı meşru şeyler yaptım: Hamamda yattım, annemle darıldım, ailemden ayrıldım, kardeşlerimle kavga ettim. Bakırköy Hastanesinde tedavisinin olduğunu duymuştum… Bir daha içmemek üzere, kendi arzumla müracaat ettim. Burada tedavi görüp taburcu oldum. Çıkacağım güne kadar içmeyeceğimden, kendi kendimden, yediğim ekmek gibi emindim. Fakat dışarda serbest kalınca, bir mıknatıs madeni nasıl çekerse, eroin de beni öyle çekti. Dayanamadım; annemi, ailemi, kardeşlerimi görmeye gitmeden, üstüm başım temizken, istemeyerek, doğru eroin satın almaya gittim..”  (Vak’a 10)

                 Alıştıktan sonra, tekrar içme arzusuna karşı koyamamaya diğer bir örnek:
                 “…Bugün, cephede bile savaşırken düşman tarafından bir paket eroin uzatılınca, bu içki o kimseyi aldatır, kendi öz kardeşine karşı bile ateş ettirir.. Kriz anında özbeöz babasını bile kıtır kıtır kestirtir. Evinden, barkından, çoluk çocuğundan eder… Vücut normalken iyi; çekince dünya gözüne görünmüyor.. Dünyalar senin sanki.. Amerikada satıyorlar deseler, başı kabak yalınayak yürüyüp gidersin.. Öleceğini bilse bile yolda…”  (Vak’a 11)

                  Vücut, zamanla alışınca, eski miktarlar yetmez olur. Başlasın diye bedava veren satıcı, bu sefer miktarı daha katkılı yapar, fiyatını da artırır. Biçare, varını yoğunu feda ederek ‘ilacını’ temine çalışır. Ömrünü, İstanbul’un eroin mıntıkaları olarak bilinen Tophane Kılıçali hamamı, Boğazkesen bayırı, Tarlabaşı, Yanıksaray, Topkapı dışındaki yolları arşınlamak; para bulamamak, kriz, polis korkusu arasında heder eder.
                  “…Eroin kullanmak, bu dünyada ‘ölü yaşamak’ demek. Birisine intizar etmek istiyorsanız, ‘Eroinman ol inşallah!’ deyin. Bu ölümden de beterdir.. Gerçekte, ölünceye kadar sürünmek…”  (Vak’a 32)

KRİZ (Severage-sevraj. Fr.-Sütten-memeden kesme için de aynı sözcük kullanılır) :

                    Yukarıda da belirtildiği gibi, eroinman, içtiği eroin’e devama zorlayan, içkinin zevki kadar, kriz korkusudur da.

                     Eroin’in alınmadığı zamanda, hastada oluşagelen k r i z /sevraj) araz’larını şöylece sıralayabiliriz:
                     İştahsızlık, uykusuzluk, sürekli sağa sola dönme dürtüsü, korkulu rüya-karabasan görme, halsizlik, adam atamama, üşümek, esnemek, hiçbir tarafı tutmamak, zayıflama, kusma, ishal, karın ağrısı, tahammül edilmez burun kokusu, ateş, ürperme, sıtma tutmuş gibi titreme.

                      “…Evvela bir esnemek başlar, başlar gözler yaşarmaya. Ondan sonra hafif ter, sıkıntı.. O günü atlatırsan, o gece uyuyamazsın; ikinci gün şiddetli başlar: baş ağrısı, esnemek.. Saniyede bir çenelerin tutulur, dizlerin ağrır. Üçüncü gün ishal başlar, müthiş sıkıntı yapar, normal kırk beş gün uyuyamazsın… Yarım saat, bir saat, iki saat.. Bünyen zayıfssa cinnet getirebilirsin, kalbin de durabilir.. Bir ay da, dizlerin tutmaz, doğru yürüyemezsin.. Açlıktan ölürsün…

ÖRNEK BİR VAK’A –  <Yukarıda, bu tür hastaların gerek motivasyonları ve gerekse ‘her şeye rağmen’,-yani hayatları bahasına- kullanmalarından söz etmemize karşın, tezimi yazarken görüşme yaptığım 121 hasta’dan birinin interview”sünü aynen takdim etmek istiyorum. Böylece, daha 1955’lerde, öykü’nün nasıl alındığı konusunda yeni başlayan genç arkadaşlara bir örnek olur düşüncesiyle 2 No.lı vak’ayı takdim etmek istiyorum.>

(İsim: H.B.K., erkek. Tipi:Atletik. Vak’a no.:2)
-Bir az kendinizden ve ailenizden bahsedebilir misiniz?
-İstanbulluyum. 34 yaşındayım, evli ve iki çocuğum var. Seyyar satıcıyım.
Bu, 3. gelişim. Ailem fakirdi; ilkokulun 4. sınıfına kadar okuyup terkettim; hayatımı seyyar satıcılıkla kazanıyordum.
-Eroin’e ilk kez nerede ve nasıl balşladınız?
-On dört, on beş yıl evvel. Başlayışa bir arkadaş neden oldu. O bir bahriye (denizci) askeriydi. Terhis olduğu zaman, onu kutlamak için, diğer arkadaş-larla birlikte onu meyhaneye davet ettik. O dedi ki, ‘oraya gitmektense, bende daha güzel bir içki var. Benden. Gelin görürsünüz.’ Biz daha önceden ne işittik ne gördüydük. Heves ettik, başladık. O gün bu gün devam ediyor.
-Eroin’i ilk aldığınızda ne hissettiniz?
-Başlangıçta bunun hiç zevki yok.. Yalnızca uyuyorsunuz, kendinize malik değilsiniz. Zamanla hastalık halini alıyor, artık ilaç olarak kullanıyorsunuz.
-Ne miktarla başladınız?
-O zaman on kuruştu paketler.. Birle başlayıp, zamanla günde üçe kadar çıktım.
-Eroin’i nereden buluyordunuz?
-Satanları tanıdık. Para mukabili ‘mal var mı?’ diye soruyorduk, hazırdılar.
-Satanlar aynı kişiler miydi, farklı kimselerden alıyor muydunuz?
-O zaman Gemlik’li Ali diye biri vardı, sırf bu işle uğraşırdı. Kendisi de kullanırdı.. Sonra vefat etti.
-Eroin’den mi?
-Bilmiyorum. Bir gün işittik ki ölmüş..
-Sonra?
-Sonraları, isimlerini bilmediğim başka başka kişilerden.
-Hastaneye ilk kez ne zaman geldiniz?
-On dört sene evvel.. Polis yakalamıştı, Beyazıt’ta birinden almış gidiyorduk, memurlar da zaten bizi tanıyorlardı, bir tanesi komşuydu. ‘Sana iyilik yapıyoruz,’ dediler, buraya getirdiler.
-Ne kadar kaldınız?
-Altı ay.
-Kriz geçirdiniz mi?
-Evet.   <Krizin ayrıntılarını anlattı.>
-Çıkarken tekrar içmemeye kararlı mıydınız?
-Evet, vardı, ama serde cahillik vardı.
-Tekrar ne zaman ve nasıl başladınız?
-Tandığım arkadaşlarla… Çıktığım gün başladım.
-Alınca eski hazzı buldunuz mu?
-Evet, ayni zevki buldum.
-Kullandığınız miktarda bir değişiklik oldu mu?
-Hayır; günde bir, bir buçuk gram kullanırdım.
-Gram’ını kaça alırdınız?
-Yüz kırk kuruştu gramı o zaman.
-Buraya ikinci kez ne zaman geldiniz?
-Bundan üç sene evvel.
-On sene, kazasız belasız iyi geçirmişsiniz. Nasıl geldiniz, yine polisle mi?
-Hayır, kendi arzumla.
-Demek iradenizi kullanınca yapabiliyorsunuz. Ne güzel. Neye devam ettiniz?
-Devam etmek mecburiyetinde idim, vücut alışmıştı, dayanılmaz bir arzu duyuyordum.
-İlk gün ne kadar aldınız? Dışarı ilk çıktığıınızda yani?
-Bir kibrit çöpü kadar.
-İkinci günü?
-Keza.. Devam etmek zorunda kaldım, çünkü arkasında krizi vardı. İnsan, kendini nasıl alıştırırsa öyle devam ediyor. Bazıları: “Aman,” derler, “su içmeyin, belki harmanlaşırız!” (Not: Harmanlaşma: Açılmak, eroin’in artık etkisinin kalmayışı!)
-Tedarik ediş şeklinizde bir değişiklik olmuş muydu?
-Yo, her koyun kendi bacağından asılır. Arkadaş ‘mal’a kendi ihtiyacına göre alışmıştır, haybeden (Bedavadan) başkasına vermez. Para konuşur.
-Kolayca satıcı bulabildiniz mi yine?
-Evet.. Bu sefer, “fişek” tabir edilen onluk paketler halinde satıyorlardı. Satıcı önce sizle pazarlığını yapar, parayı peşin alır, sonra “ana zula”sına (maddenin gizlendiği depo, örneğin bir ağacın dibine gömülü!) , bir fişeği satar, geri gider, yine gelir, her bir pketi 2 – 2,5 liradan satar gider.
-Kullanmaya devam ederken doz’u artırdınız mı?
-Ben mütemadiyen az kullandım, çoğu kez bir gram’a kadar çıkmadım bile. Arkadaşım bir “ufak” (bir kürdan ucu eroin!) verirdi, ben onu içerdim. O ise, günde 4-5 grama kadar içiyordu, nasıl dayanırdı bilmem. Ama şimdi “mallar” “toprak”, yani katkılı.. Sonra kıt’aya (askere) gittim, orada bulamadığımdan kullnmadım. Kriz’e de girmedim. Az kullandığımdan zağar. Üç sene kaldım askerde, hiç kullanmadım. Kıt’ada iken bir arkadaşım vardı, o eroinman idi, yolda yine ona rasladım; “Yahu, sen eskiden kullanırdın, ne oldu şimdi?”.
O, halen kullanıyormuş, şimdicik de ‘Yanıksaray’dan (Tahtakale’nin Beyazıt’a yakın mahali) şimdi yeni ‘mal’ almış geliyormuş. İnanın, o güne kadar aklımda bile yoktu, o anda içime bir istek geldi, ‘Ben içiyorum,’ dedim sakin. O gülerek verdi bir paket. Eve gittim, içime bir tiksinti geldi. Aklıma ilk içtiğim gün geri geldi, ağzımdan çıkardım attım. Biraz sonra dayanamadım, sokağa çıktım, tanımadığım birinden bir gramlık paketi aldım.. Böylelikle yeniden başlamış oldum. O gün bu gün kullandım, ama işin kötüsü, miktar çoğalmış, günde beş, altı grama çıkmıştı.
-En son gramı kaçaydı?
-İki buçuk lira.
-Neren ve kimden alıyordunuz?
-Sokaktan.. Kimi bulursam.. Güç bir şey değil bulmak.
-Örneğin, ben, kimliğimi söylemeden, sokağa çıksam, kolay alabilir miyim?
-Satıcı ürker, halinizden içici olmadığınızı anlar, ikna edebilirseniz verir, ama zor.
-Ne söyleyerek yaklaşıyorsunuz, bir parola filan?
-Satıcı, alıcısını bilir. Önce göz göze gelirsiniz, o emin olursa tereddütle yaklaşır. Siz bizim kullandığımız lisanı iyi biliyorsunuz gibi, ama hal ve tavrınızı izler, tekrar buluşmak için bir bahane bulur. Ya parayı uzatırsınız ya da paketin sayısını bilirsiniz. İnsan sarrafıdır onlar.
-Bu sefer de kendi isteğinizle mi geldiniz?
-Evet.
-Kararı neden ve nasl verdiniz?
-En son, evi, ailemi terk ettim.
-Niçin?
-Ailevi durumum bunu kullanmaya müsait değildi. Para yetişmiyordu.
-Ailenize ne oldu?
-Çocuk, annemin babamın yanında. Ailemle mahkemeliyim. Ayrılma davasını ilk defa kendisi açmıştı, ben ayrılmak istemediğimden mahkeme reddetmişti. Sonra ben açtım davayı.
-Siz niye açtınız?
-O, yuva’ya gelmedi, yasa diyor ‘evvela yuvaya davet!’, protesto’ya da cevap vermedi, bu kez boşanma davası açtım. Açtım ama, mahkemenin ilk celsesine de gidemedim; kendi isteğimle buraya geldim.
-Krizinizi geçirdiniz mi?
-Evet.
-Lütfen bir tarif eder misiniz, ne oluyor?
-Uykusuzluk, vücutta kırıklık, güneşte dahi üşüme! (Gülerek) Bu havada herkes denize giriyor.
-Tümüyle kaç gün sürdü?
-Dört gün. Şimdi çok şükür evveline nisbetle çok iyiyim.
-Şimdi, bu kadar tecrübeden sonra, çıkınca tekrar kullanacak mısınız dersiniz?
-Muhakkak, imkanı yok. Kullanmayacağım.
-Bunu evvelden de söylemiştiniz, bu sefer fark ne?
-Eroin’ devam için, günde on beş, yirmi, yirmi beş lira gerek. Namuslu bir insan bunu temin edemez. Hırsızlık, yankesicilik yapacaksın. Zabıtanın elinden kurtuluş yok. Yakalansan, on ay hapis yatacaksın, çıktıktan sonra düş sokağa, serseriyane bir hayat yaşa ve bir köşede öl.
-Biliyorsunuz ki, uyuşturucu maddelerle savaş, bir ülke davası haline geldi. Bu davanın halli için ne düşünüyorsunuz?
-Evvela “büyük elleri” yakalamak, zehir imalini söndürmek. Yoksa ikinci, üçüncü derecedeki satıcıyı yakalamak, müdüriyete götürmek, dayak atmak v.s. bir şey ifade etmez. Bil’akis daha çok tahrik eder. Mesela cebinizdeki beş paket eroin ve yüzelli liranızı almışlar… Adam, inadına gidecek, yirmi paket daha alacak, ziyanını çıkarmak için. Yani bu hırsız-polis oyunu gibi birşey.
-Çok güzel anlatıyorsunuz. Peki, bunların ışığı altında, kendinizin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Annemin, babamın yanına döneceğim.
-Anneniz, babnız bu işler olup biterken size yardım edebildiler mi? Baskı yaptılar mı?
-Rüştümü ispat etmişim, ellerinden ne gelir? Zaten bilmiyorlar.
-Eroin’i arzulamanızın başka nedenleri var mı, şöyle bir geriye bakarsanız?
-Bundan kurtulmak için evleneyim dedim; evet, çoluk çocuk sahibi olmak istedim…ama olmadı, daha doğrusu çalışmadı.
-Eroin erkekliği etkiliyor mu?
-Hayır, sanmıyorum. Evdeki geçimsizliğimizin esas nedeni paranın yetişmemesiydi. Onun için, ikinci kez, buraya kendi arzumla gelmiştim.
-Ne kadar kaldınız o vakit?
-Üç, üç buçuk ay.
-Kriz geçirdiniz mi?
-Evet.
-Çıkarken bırakma kararınız var mıydı?
-Tabii, vardı.
-Ne kadar zaman sonra tekrar başladınız?
-Aşağı yukarı bir sene sonra.
-Aile ilişkileri nasıldı o arada?
-Aile ilişkilerimiz iyi idi, ama eşim iki ay sonra eceliyle vefat ettii Sıkıntıyla yeniden başladım eroine.
-Anlamadım, biraz evvel eşinizle mahkemelik olduğunuzu söylemiştiniz, ayrılıyordunuz?
-Haa, bu ikinci evliliğim. Her iki evlilikten birer çocuğum var…
-Peki, tekrar başladığınızda, eski satıcı arkadaşlarınıza mı döndünüz, yeni gruplarla mı alılşveriş ettiniz?
-Eski arkadaşlarla.. Bu işte, emin olmak lazım.
-O arkadaşların başka işleri, aileleri var mıydı?
-Bilmem, sanırım hayır. İşi buydu, kaçakçılık.
-Eroin’i kimlerden aldığını söyler miydi?
-Sormazsın ki… Sorsan da söylemezler..
-Günder kaç grama kdar çıktınız?
-Ortalama iki.
-Fiyatı?
-Gitgide pahalılaşıyor. İki lira paketi.
-Bu kadar seneden sonra, eroin’i kullandığınızda eski zevki veriyor mu?
-Bir müddet için duyar gibi oluyorsunuz, sonrası sanki sigara gibi.
-Tekrar kullanmak istiyor musunuz?
-(Gülümsedi) Şimdilik istemiyorum.. Ama, hayat bu, belli olmaz ki.
-Pek emin değil gibi konuştunuz. Kendi arzunuzla gidip gelmekten bıkmadınız mı?
-Polisle getirilmek zoruma gidiyor artık. (Halbuki bu sefer de kendi arzusuyla geldiğini söylemişti. Yüzleştirmek istemedim!) Yaşlanıyoruz da. Bir  az da aile hayatı yaşamak isitiyorum.
-Çocuklar iyi.. Onlar bir şey bilmiyor, ama yeterli vakit geçiremiyorum. Küçüğü okula gidiyor, annem bakıyor ona.  Büyüğü ise çalışıyor.

Bugünkü aile durumunun mahremiyetine girmek istemedim. Teşekkür ettim, el skıştık, ayrıldım. Beni, diğer hasta-mahkumlarla konuştuğumu gördüğü zamanlar, hep saygıyla, ama sanki gizemli daha birçok şeyleri varmış da bana söylememiş gibilerden kaçamak bir bakışla selamlardı. >

ANATOMO-PATOLOJİ :

                Eroin’den ölüm nadir değildir. Hasta, kriz halinde kollap ve kalp zaafından, daha fazla keyiflenmek ya da polisten kaçırmak için büyük miktarlardaki eroini yutmadan dolayı koma’ya girebilir ve ölebilir.

               Eroin’in beyinde yaptığı tahribat, morfin’ininkine benzer: Nonspesifik şekillerde ganglion hücrelerinde vakuolleşme (boşluklar husule gelme, erime), lipoid birikimi, kromoliz, hücre şişmesi, kapiler kanama.

                Toksik doz,  köpek’te, kilo başına: 0.025 gr., deri altından: 0.35 gr.
                                                     Burun yoluyla:  0.20 gr.,   mide yoluyla: 1.o gr.

                Otopsi’de: Böbrek, beyin, kalp ve karaciğerde kapiler kanamalar..
                                     Ganglion hücrelerinde kromatin dağılması.. Lipoid
                                     zerrelerinin çoğalması. Endotel hücrelerinde lipoid     
                                     birikimi. (İ.Ş. Aksel) 
           
                                                                               *
                                                                                                   
(D).                                        AFYON  (Opium) ve  A l ı ş k a n l ı ğ ı

                  Birçok klasik kitap ve yazarlar, “a f yo n” ve onun  ‘ekstrakt’ından elde edilen  m o r f i n  alışkanlığını birlikte incelerler. Ben, psiko-sosyal nedenlerle ayrı ayrı bildirmek istedim. Zira, afyon, daha ziyade “aşağı ekonomik sınıf”ın <low socio-economic class>ın tercihidir; imali kolaydır, ucuzdur. Morfin ise aristokratik zümrenin zevk metaıdır.

FARMAKOLOJİ:

                   A f y o n, Yunanca  “bitki suyu” anlamına gelir. Gerçekten de, afyon, h a ş h a ş  (papaver somniferum album) bitkisinin tohumlarını içeren, ham-olmamış meyvalarına, gün doğmadan ya da öğleden sonra yapılan kesitlerle (şak!) çıkan şurubun kurutulmuş halidir.  Elde edilen usare, önce akıcı ve renksizdir; bir süre sonra katılaşır ve esmerleşir. Ticari şekliyle afyon, koyu esmer renkli, kaygan ve kokulu kitleler halinde görünür ve tanınır.

                   Afyon’daki -ortalama- alkaloid miktarı  25 0/0 tir ve bunun en çok kısmı da  “morfin”dir ki  10  0/0 ‘unu teşkil eder. Diğerleri ise “Narkotin”, “Narsein” ve en az miktarda da “Papaverin”dir.  Alkaloid’ler, afyon içinde, kısmen “asit sülfürüğe”: H2 SO4 bağlıdırlar. Ek olarak da su, müsilaj’lı maddeler (örneğin: pektin) bulunur.

                   ‘A f y o n’un tıpta kullanılımını, daha geniş olarak  ‘m o r f i n’ bölüm-ünde göreceğiz. Klinik olarak, afyon, ondan daha fazla kabızlık yaratır.     

                   A f y o n   t o z u  (Poudre d’opium), esmer renkli, keskin afyon kokulu, acı lezzetli bir tozdur. Sedatif, hipnotik, müsekkin (sakinleştirici) olarak, günde 3-4 kez, 0.02-0.03  gr., pordie: o gr, 15-50 dozlarında kullanılır.
                   “Extrait d’opium = extrait thébaique“, 0/0 20 morfin içerir.
                   Esmer renkli, kuru bir ekstre’dir. Analjezik olarak, maximum dose:
                   0 gr., 075 –  0 gr., 25. tir.

TARİHÇE :

                    A f y o n,  “HIPPOCRATES zamanındanberi bilinmekte kullanılmaktadır. ‘O p i u m’  terimini ilk kullanan Romalı PLINUS’tur. Afyon’u tedavi amacıyla ilk defa kullanan, İmp. NERON’un hekimi ANDROMAQUE ve Yunanistanlı DIOSKORID’dir.  CALINOS ilk olarak afyon’un toksik etkisinden sözetmiştir. İslam aleminde İBNİ SİNA ve EBUBEKİR RAZİ, öksürüğe iyi geldiğinden bahisle hastalarda kullanmışlardır. 16. y.y.’ın başlangıçlarında, PARACELSUS bu ilacı tekrar Doğu’dan Batı’ya almıştır. Afyon’un bilimsel bir şekilde tetkiklerini yapan, xvıı. yy.’da SYDENHAM (Yaşlılardaki ‘Kore’si ile tanınır!) olmuştur. ‘Tentür’ü de, onun ismini taşır.

                      A. RUSTOW’a göre, ‘afyon’ bitkisinin menşei Anadolu’dur. Afyon, İslam bilginleriyle, Hindistan’a kadar yayılmıştır. MOĞOL’lar da yayılımında çok yadımcı olmuşlardır. Hindistan’a bulaştıktan sonra, onlarla Çin arasında “afyon ticareti” almış yürümüştür. İngilizler Hindistan’a yerleştikten sonra, bir İngiliz işletmesi olan “Doğu Hindistan Şirketi”, bu işin patentini üzerine almıştır. 1840-45 “Afyon Savaşı” sonucunda, İngiltere, Çin hükümetinin, bu maddeyi ithal etmesini yasal olarak men etmiştir. Çinli’leri ‘afyonkeşliği’ bir mesel haline geldiği gibi, birçok macera roman ve filmlerine de konu olmuştur. Tüm bunlara karşın, 1890 yılında, afyon’un Çin’de yıllık kullanımı 18 milyon kilogram’dan fazla olarak tahmin ediliyordu. <Uluslararası anlaşmalara göre, bu miktar bugün çok daha sınırlandırılmıştır.>

                  H a ş h a ş  üretiminde, Hindistan hariç, Türkiye, diğer bütün ülkelerin başında gelmektedir. Hindistan’da elde edilenler daha çok “çekmek” için kullanılırken, Türkiye ve Yugoslavya ise, kimyasal maddelerin yapımı için ihracat yapmaktadır. (Aradaki kartel’e göre, 0/0 75 Türkiye,  0/0  25 Yugoslavya.) <A. Rüstow’a göre.>

ELDE EDİLİŞ – YAPIM :

                Farmakoloji bölümümde ayrıntıları verildiği üzere, “bitki”yi yetiştiren herkes, diğer karmaşık bir takım kimyasallara gerek kalmaksızın, afyon’u, haşhaş’tan kolaylıkla elde eder.  Anadolu’nun batı ve orta bölümlerinde bol miktarda yetiştirilmekle beraber, uluslararası kuramlara göre sınırlandırılmıştır. <1940’larda ben hatırlarım, Orta ve Lise Eğitim yıllarımda, 1939-45 -ki 2. Dünya Savaşı da sürüyordu-, Manisa-Denizli’nin kasaba ve köylerinde, uyuyamayan, çok ağlayan ya da durdurulamayan ishali olan çocuğa, ailenin büyükleri tarafından, hiç hekime sorulmaksızın  afyon özü verilirdi>

KULLANILIŞ – İÇİM ŞEKLİ:

            A f y o n, kullanan kimselerin dedikleri gibi, çok ‘kaba’ bir ilaçtır. Eroin piyasaya çıktıktan sonra afyon, eski kredisini bir az kaybetmiş ise de, onun yokluğunda kriz’e mani olabilmek ve kısmi bir zevk de alabilmek için, şimdilerde yine bol miktarda kullanılmakta. Yoksa, uyku ilaçlarının bile reçetesiz alınması -doğru olarak- mümkün olmayan şu anlarda, sayıları gitgide artan uyuşturucu müptelalarının hayatlarının idamesi için, afyon, “belanın ucuzu” olarak kullanılmaya devam edecektir.

               Afyon, sıvı şeklinden çok, “h u r d a”  tabir edilen, nohut’tan parmak boğumu uzunluğuna kadar büyüklükte, parçalar halinde, çoğu kez çay’la birlikte, ‘yutmak’ suretiyle alınır. Alışkan olanların tarifleri şöyle:

               “…Karabiber tanesi, ama daha iri, çayla birlikte alınıyor..”
               “…(Uyuşturucuların kralı) eroin olmayınca, çay alırsın, bir lokma da afyon, ufak ufak kırarsın, atarsın bir parça ağzına, bir az sonra ‘afyon içerde patlamaya başlayınca’, gel keyfim gel…”

KLİNİK :

                “Az” miktardaki afyon, kalbin atışını-faaliyetini artırır, beden ısısını yükseltir, kuvvet ve kudret hissi verir. Aynı şekilde muhakeme, hayal ve hafıza’yı canlandırır. Özellikle  “hayal kurma-esrime” yönünde, geniş alanlar açar. Deri nemlenir, kişi hafif hafif terler. Ağzı ve boğazı kurutarak susuzluk hissini doğurur, iştahı azaltır.

                “Fazla” miktarda alındığında, afyon,şiddetli bir peklik-kabızlık yaratır; dimağda sönüklük ve sarsaklık-aptallık görüntüsü yaratır. Miktar arttıkça, solunum hareketleri de ağırlaşır, nefes daralır, nabız yavaşlar. Göz-bebeklerinin ışık ve mesafe’ye tepkileri azalır, aşırı alındığında gözler: miyotik’tir. Sıkıntı ve ölüm hissi uyanır, vücut yüzüeyinde de mor lekeler belirebilir.  Sonu, uyklama-derin uyku-koma ve ölüm olabilir.

                   Günde bir-iki “hurda” kullanıp işine devam eden pek çok kişiler vardır. Fakat zamanla işinin başında sürekli uyuyup-sızan keş’ler, sabahçı kahvelerinin ve sefalet yuvalarının müdavimi olup sıklıkla kovulurlar.

KRİZ :
                   Afyonkeşler yeterli afyon bulamayıncaşu şu arazları gösterirler:
                   Baygınlık, titreme, terleme, hızlı ve zayıf nabız, can sıkıntısı, karın ağrısı ve ishal. Afyon’un elde edilmesindeki kolaylıktan dolayı, buna pek rastlanmaz; ancak “gözlem” ya da “tedavi” için getirildikleri hastahane ve kurumlarda, karakol’larda ender olarak görülebilir. Tehlikesi bakımından, sonuç, eroin krizinden çok daha olumludur.

VAK’A ÖYKÜSÜ:

                    İncelediğim 121 vak’adan biri. O.G., erkek, 28 yaşında, evli, 3 çocuğu var. Boyabat’lı. İşi: Kamarot. Tip: Astenik; Ruhsal düzeyi: Oligofreni.
Hastaneye ilk gelişi. 5 yıllık ilk öğretimden sonra, orta’nın birinde ayrılmış. ‘Yapamamış’, vapurlara heves etmiş, ‘Avrupaları’ görmek istemiş.  “Beyim, burası kamp. İçersi kamp. Ben bütün Avrupaları gezdim”.

-Kardeşleriniz var mı?
-Biri Silifke’de doktor, biri ben.
-Ne kullanıyorsunuz? 
-A f y o n.
-Ne kadar zamandanberi?
-Üç sene oluyor.
-İlk defa nasıl başladınız?
-Şeker verir gibi veriyorlar beyim, biz garibiz… Vapurda arkadaşım verdi.
-Ne diye verdi?
-‘Uyku yapar!’ dedi.
-Uykusuz muydunuz?
-Gemilerde tabii, sabaha kadar nöbet var, tabii uykusuz kalıyoruz.
-Nasıl bir şey bu afyon?
-Karabiber tanesi gibi bir şey, çayla yutuluyor.
-Alınca, ilk kez ne hissediyorsunuz?
-Önce uyku yapıyor, sonra ilaç diye alıyorsunuz.
-Bırakmayı denedeniz mi?
-Bırakınca çok sancı yapıyor, bu, eroin’den de fzla yapar…
-Sancının yanında, gözünüze hayaller geldi mi?
-Hayır, gelmedi.
-Ne diye devam ettirdiniz?
-Alıştık beyim, almazsanız iş yapamıyorsunuz. Hasta oluyorum, Tiryaki sigara içmeden durur mu?
-Günde ne kadar kullanıyorsunuz?
-Fındık kadar… Bir ‘hurda’.
-Size veren kimseler kimlerdi?
-Bir kamarot arkadaş.
-O nereden buluyordu?
-Fransa’ya kadar zaten vapurla gidip geliyoruz. “Mal”ı oralardan temin ediyorlar. Başkamarot da, üç kilo eroin’le yakalandı.
-Ne kadar para harcıyordunuz?
-Parası pek bir şey değil.. Elli kuruş.. Boyabat gibi yerden geldik de, burada afyoncu olduk.
-Hep aynı miktarda mı devam ettirdiniz?
-Sabah akşam birer posta.
-Afyon iştahı etkiliyor mu?
-İştahı kesiyor tabii.
-Hastaneye nasıl geldiniz?
-Dört-beş kişi yatıyorduk, gece uykudan kaldırdılar. Kaldırıp getirdiler…
-Bu dertten kurtulmak istiyor musunuz?
-Geldim, kan kustum burada üç gün. Allahıma bin şükür, iğne miğne, insan seviyesine geldik.
-Çıkınca ne yapacaksınız?
-Gemilere gideceğim, yahut, bir dakika durmam, memlekete gideceğim.
-Bir daha kullanmak ister misiniz?
-Kitaba el basarım.. Hayır.. Verem yapacak beni.
-Belli ki bu maddeler, yurdumuz gençleri için büyük bir tehlike. Bu derdi   ortadan nasıl kaldırabiliriz? Ne düşünüyorsunuz?
-Satıcıları kaldırmalı… Tophane’de bir sürü, belki üç yüz adet var. Nane şekeri verir gibi veriyor. Polis, fakiri yakalayıp getiriyor; ötekiler, iki yüz, üç yüz lira rüşvet veriyorlar… Sekiz tane ev yaptı herif satışlardan..
El sıkışıyoruz, iyi niyetlerimizi bildirip ayrılıyoruz.
 
PATOLOJİK ANATOMİ :  Morfin’inkine benzer (O maddeye bakınız lütfen!)

                                                                                 
 E.                                             MORFİN  Alışkanlığı

 Farmakoloji:     M o r f i n  (morphine), afyon alkaloid’lerinin en önemlisi olup, “phénantrene” grubuna dahildir. Kökeni, Eski Yunanca’da ‘Uyku İlahı’ anlamına gelen “m o r p h é e” sözcüğünden alınmıştır. Mitoloji’ye göre, bu ilah, rüya görenlere daima tanıdıkları bir kimse şeklinde görünürmüş.

                         Saf morfin, kokusuz, renksiz, acı lezzetli, parlak ve prizmatik billurlar halinde bir maddedir. Soğuk suda 1/3350, sıcak suda 1/500, alkol’de 1/30 oranında erir. Alkalen (kalevi)’dir. Hekimlikte en çok: klorhidrat ve nadiren: sülfat tuzları halinde kullanılır ki bunlar suda kolaylıkla erirler. Bu tuzlar, mide’den ve daha çok bağırsaklar’dan, kısa bir sürede absorbe edilirler. Cilt-altı (süb-kütan) enjekte edildiğinde, ben-on dakikada etkilerini gösterirler.

S i n i r   s i s t e m i n e   e t k i s i  :   Morfin’in “lokal anestetik” etkisi gayet hafiftir. Esas etkisi, “Santral Sinir Sistemi” ne olup, kolaylıkla onu teskin eder. Biyolojik olarak bu sistem ne derece gelişmiş-olgunlaşmışsa, etkisi de o denli fazla olur. Örneğin, 60 Kg.’lık bir insanda 0.03 gr’lık morfin pek çabuk derin bir uyku oluşturduğu halde, eğer aynı miktar bir kurbağa’ya şırınga edilirse, ona etkisi çok daha yavaş olur.

                          Morfin, “ağrı” durumuna en etken maddelerden biridir, onu derhal keser. Aynı şekilde yorgunluk, neş’esizlik, susuzluk, keder gibi psiko-fizyolojik belirtileri de çarçabuk ortadan kaldurur, u y k u  verir. Morfin, ‘t e r m o-regülasyon’ merkezini de uyuşturarak ısıyı düşürür. Benzeri, ‘g l ü k o -regülasyon merkezini etkileyerek idrarda şeker çıkartır. ‘O k ü l o m o t o r’ nukleus’ları etkileyerek, pupillaları daraltır (m y o  s i s).
Nefes alıp vermeyi de yavaşlatır; 15-20 mgr. yapıldığında, onu durdurabilir.
Ö k s ü r ü ğ ü  derhal keser.
K a r d i y o – v a s k ü l e r  sisteme etkisi pek azdır, Damarlara, özellikle baş ve boyun ven’lerine -terapötik doz’larda verilse bile- etki ederek onları genişletir; fazla verildiğinde ise, tersine, vazo-konstrüksiyon (daralma, sıkışma) oluşturur. T a n s i y o n’a etkisi yoktur.
S i n d i r i m  sistemi’nin tüm çizgili kas’larını ‘inhibe’ eder, peristaltizm’i azaltır. Tonüs düşer. Pilor’da (pylorus), i l e o – ç e k a l  sfinkter’de, a n u s’da “spazm” oluşturur. Sonuç:  K a b ı z l ı k (constipation). 
 V e s i c a   U r i n e r i a  ve  U r e t h e r  sfinkter’lerinin tonüsünü artırır; sonuç: “idrar retansiyonu” (birikimi).

Diğer olası arazlar:  Kullananlarda “tahammülsüzlük” belirebilir. Özellikle kadınlarda sürekli “kusma”, “ishal” olabilir. Kalbe dokunabilir (Ağrı, sıkıntı).
C i l t:  Kaşıntı, eritem, ürtiker, egzema vb.

Kullanım kiktarı, Kodeks’e göre:         Maksimum:  Prodosie : 0  gr, 03
                                                                                                   Prodie     :  0  gr, 10
                                                                           Tedavi doz’u :                  1 – 2   cgr.

TARİHÇE :
                          Afyon bahsinde de söylediğimiz gibi, afyon,  HİPOKRAT zamanından beri bilinir. İlk defa, xıx. yy.’ın başlarında SERTUERNER,
afyon’dan morfin’i izole etmiştir. Morfin’in formülünü bugünkü araştırmalara yaklaşan bir şekilde saptama şerefi de  ROBINSON’a aittir.

KULLANILIŞ ŞEKLİ :

                              Büyük ekseriyet, zerk-enjeksiyon‘u yeğler: çabuk etkiler.
                              “…Birisi Almanya’dan getirmiş, şeker şeklinde, sarı renkte; “saf su -eau distillée” içine atıyor ve zerkediyordu..” (Vak’ 26).

                              Vakti saati gelince: yolda, tramvayda, sinemada, nerede olurlarsa olsunlar, ceplerinde taşıdıkları enjektörü -kaynatmaya lüzum görmeden- ratgele, ötelerine berilerine saplayanların yamında, bir ‘mizofob’ duyarlılığı ile evinde, kendi enjektörü ve yalnız kendi eliyle yapanları da gördük. Tuhaftır ki, aynı titiz kimselerin evlerini pislik götürüyordu.
                              ‘Ağız’dan ve ‘anal-rektal’ yolla alanlar da vardır.

KLİNİK:             Ergin bir kimseye, 0 gr, o1  m o r f i n  şırınga edildiğinde, “ağrılar” yavaş yavaş azalır ve nihayet kesilir. “Açlık, yorgunluk, keder” hissi de kaybolur. Şuur kaybolmaz, akli faaliyet normaldir, hatta canlanmış da olabilir. Bu durum, ortalama yarım saat içersinde en yüksek derecesine eriştikten sonra, önce “dikkat” kaybolur, sonra “muhakeme” güçleşir; “hareket arzusu” kalkar, “kas’ların kudreti” azalır, her tür refleks’de bir azalma gözlenir. Şahıs “dalgın”dır ve bir “rüya alemi”ne dalmıştır, ‘zaman’ ve ‘mekan’ oriyantasyonu kalkmıştır. Bundan sonra, tam ve normal (gibi) uyku haline erişilmiş olunur.

                             Bu kadarla kalınsa iyi. Fakat; hasta uyanınca, o rahaveti ve ‘zevk’i, tekrar tatmak ister. (“Morfinoman’ların balayı devresi” derler buna.) Keyfi artsın diye enjeksiyon miktarını da arttırır. Normal yoldan tedarik edemeyince, gayrımeşru-yasa dışı yollara başvurur. Para, mal, mülk erirken diğer yandan da kendi vücudu mahvolma yolundadır. Kullanıcı, günden güne zayıflar, kalbi bozulur, ödemler oluşur. Elleri, ayakları sürekli üşür, peklik (kabızlık) can sıkıcıdır, gözlerinin altı çürür; görenler, hastanın ‘verem’ ya da ‘kanser’den ıstırap çektiğini sanır. Dikkat, hafıza melekeleri zayıflar, ahlaki duygular küntleşir, sosyal hayattan gitgide yalıtılır.

                             Enjeksiyonu yapan hasta, o anlarda, kendini dünyanın en mutlu insanı sanır. İstediği hayalleri kurabilir, öfori’nin verdiği serbestlik ve grandiyozite içinde, istediği ‘delusion’u hayata geçirebilir. PITIGRILLI, “Kokain” adlı eserinde bu anı şöyle betimler:

                             “Adam sanki halının herhangi bir yeri tarafından ipnotize edilmiş gibi ağzı açık, gözleri sabit ve hareketsiz durdu. Sonra, ceketinin iç cebinden bir kutu çıkardı ve kalçasına, kumaşın üzerinden bir iğne sapladı, bir lahza sonra da:
                             -Hakkınız var efendim, diye bağırdı, hakkınız var.. Tahsilini ‘Louis-le-grand’ lisesinde yapmış ‘Müthiş İvan’ın ve Afrikalı ‘Sipion’un sınıf arkadaşı idim…”

                             Daha evvelce de söylediğimiz gibi, ‘afyon’, aşağı sosyal tabakanın, ‘morfin’ ise yüksek-sosyete sınıfının içkisidir. Afyonkeş, bir arsa ya da kahvehane köşesinde, bir kaç serseri benzerinin arasında, üstbaş perişan uyur. Morfinoman, servetinin kalıntılarını her gün artan heyecan ve perişanlık içinde, bütün gün otomobille, semt semt ilaç temini yolunda eritir.. Bütün aileyi de mahveder, ömrünün son perdesini, ekseri, hastane ya da bimarhane’de kapatır.

KRİZ:
                             Morfin alınmazsa, i h t i y a ç -gereksinme hali<Etat de besoin> belirir. Bu, apayrı bir ıstıraptır. Enjeksiyon zamanı gelince, hastanın yüz-ündeki çizgiler gerilir, nefesi hızlanır, sıkıntı başlar, konuşamaz hale gelir. Durum yavaş yavaş kriz’e girildikçe: nabız artar, hasta soğuk soğuk terler döker, ishal başlar; vücut, kırgınlıktan kımıldatılayamayacak bir hale gelir.

                             Jacques GRECY, “Kanımdaki Şeytan” adlı eserinde, morfinoman bir müzisyenin hayatını tasvirle, kendisini sanatının en yüksek mertebesine çıkaran senfonisinin bizzat kondüktörlüğünü yaparken, bu ihtiyacen onu düşürdüğü feci hali şöyle ifade eder:
                             “Bu gece, san’atımın, bizzat benim ve hayatımın kat’i meydan savaşını veriyorum. Orkestra’yı idare ettiğimden emindim. Bunu, orkestra üyelerinin keyifli itaatlerinden, seyircilerin dikkatle-rinden anlıyordum. Müziğin akışı, hepimizi kavramış, sürüklüyordu.
                             “Ne yazık ki ilacı gene iyi hesaplayamamışım. Bunu bana eval bir göz kamaşması haber verdi. Çalgıcıların siyah ve beyaz kitleleri yerinde, bir an, ateşten bir delik meydana geldi. O zamana kadar gayet iyi duyup rahatlıkla ayırtedebildiğim müzik ortadan silindi. Buna karşı, zihnimdeki müphem uğultu başladı. Birdenbire uçurumu ayaklarımın tam altında görüverdim. Müthiş bir gayretle kendimi tuttum. Bu gizli gayreti herhalde kimse farketmemiş olacaktı. Farkedilsin ya da farkedilmesin, artık ehemmiyetli değildi, ilaçsızlık korkusu yaklaşıyordu. Bütün vücudumda o karşı durulmaz ürperme, sağnak halinde geçmekteydi. Şeytanlar ordusu ayaklanıyor, bu müthiş ordunun sağıredici silahdışı borular acı acı çalıyordu. Artık orkestraya hakim değildim, değneğimi beyhude oynatıyordum. Orkestra aletleri ve onları çalan müzisyenler, varlığıma hücum etmiş, içimdeki her yeri işgal altına almıştı. Sesler, ateş demetleri halinde parlayıp genişliyor, sonra dalgalar halinde kafama çarpıyordu. Bir an sessizlik oluyor, sonra kıyamet yeniden kopuyordu. Arada bir aynaya bakar gibi kendimi görüyor, kendi kendimin celladı olduğumu, benim benden başka düşmanım olamadığını anlıyordum. Ben kendi kendimi mahvetmiş, insanlıktan çıkmıştım. Her tarafım terden sırsıklam… Bacaklarımın sinirlerini geren ıstırap öyle bir işkenceydi ki, artık büyük bir zahmetle ayakta durabiliyordum. Ancak kollarımın çırpınışları sayesinde ayakta durabildiği kanaatindeydim. Artık sadece bu kollar yaşıyorlar, beni taşıyorlardı.. Bir yaralı kuş gibi çırpınıyordum…”

                           Konuştuğum diğer hastalar, m o r f i n   k r i z i’nin, -eroin ve kokain dahil-, kullanılan tüm diğer toksik maddelerin krizlerinden daha şiddetli olduğunu vurguladılar. Özellikle ‘sıkıntı’ dayanılmaz bir işkenceye dönüşüyor, diyorlar. Bu yüzden de “intihar” (suicide), en yüksek bu gruptadır. Bir hastam demişti:
                           “… Kalbe çok sıkıntı veriyor, çok terletiyor; kesiklik, terleme, halsizlik. İnsanın intihara teşebbüs edesi geliyor!…”

                           Benim tecrübeme göre, k a d ı n l a r, erkeklerden daha fazla ‘morfin’ e düşkün oluyorlar; belki sancılı aybaşları, diş bakımına daha fazla itina göstermeleri ve ‘madde’yi emin etmek için, daha yüksek sosyal klas’a ait olanların, diğerleri gibi kahve köşelerine, düşük semtlere ya da bilinmeyen kişilerle sokak temaslarını sürekli olarak yapamayışları.  Çalışmamdan, bir ‘kadın morfinoman’ vak’ası:
-No.26-

                           “H.A., 33 yaşında, kadın. Evli, bir kızı var. İstanbullu. Tip: Astenik. Eskiden artist imiş.
-Ne kadar tahsil gördünüz?
-Amerikan Kız Kolejinden mezunum.
-Ne kullanırdınız?
-Heroin ve morfin.
-Ne zaman ve hangi sırayla başladınız?
-1944’te kocam beni morfine alıştırdı.
-Kocanız ne iş yapar idi?
-İzmir’de gazinocu idi. Önce orada çalışıyordum, sonra evlendik.
-Morfini nasıl temin ediyordu eşiniz?
-Birisi Almanya’dan getirmiş.. Şeker şeklinde.. “O distiye – saf su”   
  içine atıyordu, erittikten sonra zerkediyordu.
-Siz mi istediniz, kocanız mı verdi?
-Kocam verdi.
-Ne diyerek verdi?
-Affedersiniz, hamile kalmıştım, o esnada dizanteri de olmuştum, çok
  sancım vardı; o da, ‘Sana bir iğne yapayım, bir şeyin kalmaz,’ dedi.
-İlk iğne yapıldığında ne hissettiniz?
-Başım döndü, kay ettim (kustum!), kendime malik değildim artık.
-Sonra tekrar istediniz mi?
-Sabah olunca esneme, gerilme, sıkıntılar gelmeye başladı. İstedim,  
  yine yaptı, sonra her gün kullanmaya başladım.
-Günde ne kadar kullanırdınız?
-3 ila 4 morfin alırdım. 
-Ne süre devam ettiniz?
-Bir sene kadar devam ettim.
-Nasıl bıraktınız?
-1945’te.  30’da yattım… <İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Kliniğinin 
  Hastanedeki Servis binası. 1955 yılına kadar orada servis verdi.>
-Niye orada yattınız?
-Rahmetli Mazhar Hoca yatırmıştı.
-Siz kendiniz bırakmak isitiyor muydunuz?
-Tabii.
-Niye?
-Enjeksiyonlardan vücudumda dehşetli abse’ler olmaya başlamıştı.
  Annem de durumuma çok üzülüyordu.
-Nereden temin ediyordunuz?
-İzmirde çok.. Kutuyla.
-Ne kadar ödüyordunuz?
-Kutusu elli lira.
-Şahıslardan mı, yoksa eczahanelerden mi alıyordunuz?
-Ne söylesem yalan, kocamın midesinde kanser vardı. O, hastalıktan
 dolayı doktorlardan reçeteyle temin ediyordu.
-Sonraları almakla ne hissettiniz?
-Almasam kriz yapıyordu, mecburdum. Eroin’e benzemez o…
-Yani, morfin’in krizi eroin’inkinden daha mı kötü?
-Tabii öyle. Kalbe çok sıkıntı veriyor, çok terletiyor, kesiklik veriyor,
  halsizlik, İNSANIN İNTİHAR EDECEĞİ GELİYOR.
-Morfin, cinsel isteksizlik veriyor mu?
-Tabii, Tabii, azaltıyor. Bir kere ‘regl’  tamamen kesiliyor.
-Ne kadar yattınız?
-Birbuçuk ay kadar yattım.
-Çıkarken, bir daha kullanmayı düşünüyor muydunuz?
-Evet. İki buçuk ay dayandım, bu sefer e r o i n’e başladım.
-Nasıl oldu bu?
-Biz Galatada oturuyoruz. Orada çok oluyor bu işler. Kendim istedim.
-İlk defa nasıl aldınız?
-Annem dedi ki: ‘Sen adam olmazsın, yine alacaksın!’ Evden ayrılıp
  bir arkadaşımın evine gittim. O hem satar, hem kullanırdı.
-Alınca ne hissettiniz?
-Vücuduma tatlı bir kaşıntı verdi, keyif olunca tatlı bir zevk gibi bir
  şey verdi, uyudum.
-Ne kadar aldınız?
-Gayet az. 5-6 ay kullandım; yine annem önüme düştü; Bu kez Dr.
  İhsan Şükrü Beye getirdi, yine 30 a’ya..”Psikopat” teşhisiyle bir iki
  ay orada geçirdim.
-Kriz geçirdiniz mi?
-Evet.
-Nasıl oluyor?
-Esneme, terleme, kay etme. Herkeste aynı değil. Ama hemen hemen
  hiç gibiydi bu kez, belki de çoğunun toprak oluşundan.
-Nasıl temin ediyordunuz?
-Oradan, buradan.. Parayı veriyorsunuz, sual bile sormuyorlar.
-Pahalılaşmış mıydı o zamanlar?
-Evet, biz dışarda iken paketi iki buçuk lira idi, sonra beş oldu, şimdi
  on olmuş.
-Çıkarken bir daha kullanmamaya karar vermiş miydiniz?
-Evet, çünkü annem benim yüzümden kalp kanseri olmuştu. Bir ay
  içinde onu kaybettim. Adana’ya gittim. Üç sene hiç kullanmadım,
  1949’da geri geldim buraya, yine başladım.
-Nasıl oldu bu?
-Daha tren Pendiğe girmeden titremeye başladım. Dayanamadım,
  alış o alış. Sürekli kullandım gelesiye kadar.
-Bu kez nasıl geldiniz?
-Otuz beş gün evvel, telsiz ekibi arkadaşlarla konuşurken yakalandım.
-Kriz geçirdiniz mi?
-Çok hafif.
-En son ne miktar kullanıyordunuz?
-Beş, altı gram günde.
-Şimdi çıkınca artık bu hikayeyi kapatmak istiyor musunuz?
-İnşallah bulamayız da… Allah ikrahlık verir…
-Ailevi vaziyetiniz nasıldı?
-İyiydi, leyli (yatılı!) okudum.
-Okuldayken kötü itiyatlarınız var mıydı?
-Hayır, gayet terbiyeliydim.
-Artistlik hayatına nasıl başladınız?
-Kocamı unutmak için.
-Son soru: Türkiye’nin bu dertten kurtulması için ne salık verirsiniz?
-Baştakiler para yemezse,  o da kalkar. Ben zavallı bir içiciyim.
  Fabrikatörler düşünsünler.”

                                                              *

                             Ben uzmanlığımı 2 Haziran 1955’de aldım; sonbaharda da hemen yedek subaylığım için Ankaraya gittim tabii, kur’ada da tesadüfen Kasımpaşa Deniz Hastanesi çıktı. Babıali’de muayene açtım; o zamanla 1957 Temmuz’unda Amerika’ya gidinceye kadar orada pratik yaptım. Fitizyoloji’yi (Akciğer Hastalıkları) bitiren ilk eşim’le de evlendik. Yazmak istediğim şu: Gençliğin verdiği cesaret olacak -tabii Bakırköy’deki deneyimimin verdiği güvence de vardı içimde-, muayenehaneme gelen bir “morfin bağımlısı”nı, evinde kriz’ini önleyerek, ayaktan, yani “Out-Patient” bazında tedavi ettik. Bu gün olsa yapmazdım tabii. Durum şu.

                        “M.” hanım, 50-55 yaşlarında dul bir kadın. Kocası da yıllar önce vefat etmiş, iki kızı da evlenmiş, dolayısıyla yalnız yaşıyor. Oldukça varlıklı. İki yıl evvel, sağ böbreğinde kanser başlangıcı olmuş, hastane’de o böbreği almışlar, sol böbreği de arada bir tıkanıklık yapıyormuş. Tabii doktorlar bol bol morfin yazmışlar ve hanım morfin bağımlısı olmuş. Gerek aile şöhreti ve gerek utangaçlık, Bakırköy’e veya herhangi bir yere gitmeden bu bağımlılıktan kurtulmak istiyor. Beni salık vermişler. Gözyaşları içinde ellerime sarılarak, “Bir gün intihar edebilirim. Bırakmaya kalktığımda, kriz tehdit ediyor, onunla da yaşıyamam.. İstersem öleyim, ne olur bu krizi evimde geçireyim ve kurtulayım!”.

                           Çok düşündüm ve cesur bir karar aldım: Evet, evde yapacağız. O zamanlar “chlorpromazine” (Thorazine) yeni çıkmıştı; daha 1952-3’lerde, rahmetli Ayhan Songar’la, Üniversite Kliniği için Paris’den getirtmiş, orada denemeye başlamıştık. Hastamın geldiği tarihte galiba piyasaya da gelmişti. Herneyse; hastahanelerde yapılan “cold turkey“, yani “ilacı’ doğrudan doğruya, tümüyle kesme” yöntemi yerine, beş günlük, “azaltarak kesme-diminution programı yaptık; eşim onun evinde, refakatçi hekim olarak kaldı; ‘chlorporomazine‘i esas ilaç alarak ve bol bol ‘luminal‘ ve ‘kafein‘  kullanarak hastayı yüzümüzün akıyla tedavi ettik. Tabii öbür böbrek her an iflas edebilir ya da yetmezlik gösterebilirdi. İşin kötüsü, onun operatörünün ya da başka bir cerrahın fikrini bile sormamıştık. Yasalara aykırı bir şey yapmıyorduk, ama sonuç kötü olsaydı, iyi niyetimize karşın, bizi terletebilirlerdi,  kendimizi pek koruyacak bir durumumuz yoktu. Demek ki tepelerden ‘Bir’i bizi gözlüyordu. Tabii, bu vak’ayı hiçbir yer de ne yayınladım, ne de bahsettim, bu ilk. Bugünün daha ilerlemiş tekniklerine karşın, kimseye de salık vermem.

PATOLOJİK ANATOMİ :

                        Morfin entoksikasyonu’nda görülen patoloji, eroin’inkine benzer. Bulumlar, genellikle non-spesifik’tir:

                        .Ganglion hücrelerinde vakuol’leşme,
                        .Kromoliz, hücre şişmeleri,
                        .Kapiler kanamalar,
                       .Kedi’lerde, en çok ‘ammon boynuzu’nda olmak üzere,
                        ganglion hücrelerinde sulanma, hücre harabiyeti ve
                        atrofi,
                      .Akut  C O zehirlenmelerinde gördüğümüz, simetrik
                        p a l l i d i u m  erimeleri (İ.Ş. Aksel).

                                                              *          *

F.                                        E S R A R   ve  Alışkanlığı

                        E s r a r  ya da  h a ş h i ş   <Amerika’da öğrendiğim :
marijuana – o t> bölümün sonunda ayrıca zikredilecektir!>denilen zehir, bazı ülkelerde yabani halde bulunan ve bazı yerlerde tarlalar şeklinde çoğu bir arada yetiştirilen, botanikçilerin “cannabis indica” halkında “k e n d i r –  k e n e v i r” dediği bitkinin kesik yerlerinden veya çiçeklerinden alınan reçineli bir maddedir. Başlangıçta ‘beyaz’ iken durdukça ‘esmer’leşir, ‘kurşuni’ bir nitelik kazanır.

                        Hekimlikte “tentür” ve “ekstre”sini, eskiden kas ‘spazm’larına karşı kullanırlardı. Yinde de, ‘histeri’, ‘inatla sebat eden hıçkırık’, alkolik’lerin ‘titreme’lerine’ ve yaşlıların ‘nezle’leri için de kullanımı yapılır. Mamafih, hekimlikte bugünlerde pek revaç bulmamaktadır.

                         Doz:                Ekstre:        Günde 0, gr 05-10
                                                  Tentür:       Günde  3 defa 10-15 gtts (damla).

TARİHÇESİ:
                         Keten-Kendir bitkisi, insanlar tarafından, yüüzyıllarca yıldanberi bilinmekte ve aşağı sosyal tabakanın “c u k” dediği esrar’ı yaygınca kullanmaktadır. Bitki, Türkiye’den başlayarak Doğu’ya dğru uzanan hemen hemen tüm ülkelerde yetiştirilmektedir. Batı dünyası bunu pek bilmez(di!).  Eski devirlerde, Batılı turistler Doğu ülkeleri ziyaretlerinde bunu kolayca elde ettikleri gibi, doğulu gemiciler de, yasal bir içki olan sigara’nın yanında, rahatlıkla <hem de ucuza!> bunu Batı’ya taşırlardı.

                          Tarihten öğrendiğimize göre, kendi başına bir mezhep (Sabbahiler-Nizariye) kurmuş olan HASAN SABBAH, esrar çektirdiği fedaileri sayesinde yıllar süren kanlı bir saltanat ve derebeylik hayatı yaşamıştı. Herhalde kendisi de bir psikopat ve haşişaman’dı. <Kabilesinin diğer adı ‘Haşişiler’ idi.> Kendisinin 1124’de ölümünden sonra siyasi kudretleri 13. y.y.’ ortalarına kadar sürdü; siyasal egemenliklerine HULAGU HAN tarafından son verildi. Bundan sonra “Sabbahiye”, “İsmailiye”nin bir kardeş tasavvufi mezhebi olarak devam etti. Hasan Sabbah’ın cani ruhlu bir psikopat olmasına karşın, onun sınıf arkadaşı NİZAMÜLMÜLK, çok ünlü HARUH REŞİD’in çok değerli yardımcısı ve bir bilim adamı oldu.

ELDE EDİLİŞİ :

                         Keten-Kendir bitkisi, kömür yapılan izbe yerlerde ekilir, çiçekleri toplanır. elekten geçirilir, torbalar içine konur, ütü ile kurutulur. Bu şekilde, ‘macun’ halini almıştır; kesilerek parça parça kullanılır.

                         Bizde de en fazla Bursa ve Balıkesir havalisinde yetişir. Hükümet, toplanmasını, satılmasını ve kullanılnmasını  (yasayla) sınırlamıştır.
                         Usare’nin ‘esrar’ haline gelişini, hastalar, mükemmel bir şekilde anlatmaktadırlar:
                         “… Esrar ağacı, bizim memleketimizde (Nevşehir), bahçelerimizde biter.. Kendimiz yetiştiriyoruz.. “Kendir” <Ing.: hemp
-cannabis sativa> diyoruz biz abi; bahar aylarında topraktan çıkar, güz mevsiminde yetişir. Yerini severse, insan boyundan da daha yüksek olur. Tohumu var, yeniyor; kabuklarından kilim dokuyorlar. Esrar olarak ağaçta, yapraklarının dibinde yapışkan bir madde var. Onu elleriyle ufalıyorlar (… Özellikle gençleri özendirmemek  ve mesleki etiğe sadık kalmak için, yapılımın tarifini burada kesiyoruz. Öğrenen, kendi sorumluluğuyla -ya da sorumsuzluğu-yla zaten başkasından kolayca öğrenir ….) ondan sonra sigara içine koyup içiyorlar..” (Vak’a 102)

                         “.. Aydoğdu çiçeği gibi tohumları var bitkinin.. Bir kısmı et, bir kısmı da ufak ufak esrar maddesidir. ..(Yine etik prensibiyle ve bir örnek olmamak için, yapım reçetesini kesiyoruz..)Onu kesip parça parça satıyordum. Bunlar tanesi on kuruşa mal olur..”   (Vak’a 38)

                         “… Esrarın esas ilk geliş vaziyeti, torbalar içinde, sarı bir toz halindedir. Buna ‘k b  a r’ denir… (….Yapılış tarifini kesiyoruz..)eşit şekilde ‘h u r d a’ içinde kesilir ve satılır..” (Vak’a 103). 

                         “Esrar tohumu Anadolu’da çıkar. Buradaki   “K a y n a  r   m a l” olduğu için kokusu çıkar. Evde kaynatılırsa kokusu çıkar. Tarlaya ekiliyor, tohumunu alıyorlar, değirmende kına haline getiri-yorlar, içersine bir az ‘afyon suyu’ katıyorlar.. Ondan sonra ne oluyor bilmiyorum..”  (Vak’a 3)

                         “Tarladan kendir gibi toplar rençber bunu, kurutur. İlkten, yaprak halindedir. Sıkar, dağıtır, uvalar yaprağı. Nohutun ufağını, büyüğünü elemek için elek vardır ya, işte onunla elerler. Bu mal iyi değildir, ‘p a s p a l’ dır, katkıya yarar. Mal, ……. elekten geçirilir: ……… en son 1. eleğe kalır. En ekstresi, boncuk gibi kağıtta kayar, elinize alırsanız hamur olur, kibriti çaksan, sabaha kadar yanar.  (Vak’a 16)

KULLANIŞ  TARZI :

                         Esrar, sigara içine sarılarak, nargile’yle, kabak’la, ağızlık’la içilir. Lokum içine koyup alanlar da vardır. Hindistanda çiğnerlermiş.
                         “… Çay bardağının içine su konur, ağızlığının da ucuna sigara konur. Ağızlık da çay bardağının içine konur, nargile gibi, grup halinde bizler, aramızda teker teker nefes için dolaştırırız..”

KLİNİK:

                          Esrarkeşliğin tüm semptomatolojisini ve sonuçta, ergeç, bir “erken bunama” sendromu meydana getirdiğini rahmetli hocamız   Mazhar Osman Uzman tüm dünyaya tanıtmış (1943, Madrid konferansı), prezantasyonu geniş ilgi görmüştü. Hocanın “Psikhiatri Ders Kitabı,1947″ndan, esrarkeşin klinik görünümünü aynen alıyoruz:

                          “… Esrarkeşler bir kuytu, izbe, yer altında, bir loş kahvehanede, helalarda keyiflerini yapan, tabirlerince “d a l g a   g e ç e n” zevk ehlidir. Esrarkeş, munis ve sessizdir. İçlerinde bir az coşanlar da olsa, çabuk yola gelirler. Nefes çeke çeke bir rüya alemine dalar ve uyuşuk yaşarlar. Başlarında bir boşluk, vücutlarında tatlı bir uyuşukluk vardır. Bu esnada, birçok imkanı olmayan saadetleri mümkün görürler.  Kimi istiyorsa hayalini gözünün önüne getirir, hatta şahsı diri ve adeta konuşur görür.

                          “Esrarkeş, dış kıyafetinin düzgünlüğüne bakmaz; günden güne sefilleşir. Saçlar, sakallar uzar, tırnaklar arası kir içindedir. Parmaklarının arası sigaradan kirli sarı olmuştur. Elbise ütüsüz, toz içinde, silinmemiş lekeler, yakasında yağlar, cila görmemiş ayakkabı.. Daha ilerisi, üstü başı yırtılır, pejmürde, saçı sakalı birbirine karışmış, kirli ve bitli, yangın yeri serserisi..

                         “Zamanla, herşeye kayıtsız, geçmiş hale pervasız, gelecekten korkusuz, bir köşeye çekilir. Hayattan istediği yalnız sigara ve mümkünse esrardır.Ondan sonra “erken bunama”nın bütün arazlarını görüyoruz: Ne gününü ne de mekanını bilir; hasret, teessüriyet duyguları tamamen silinmiştir. Ne ihtiras, ne de şan şeref (ikbal).. Ne anasını, ne de sevdiklerini arar. Arasıra aşırı, sınırsız bir heyecan hali gösterir: üstünü başını yırtar, ellerini yüzünü pislikle kirletir, bazen aylarca ağzını bıçak açmaz, bir köşede, ağzından salyalar akarak oturur..”

                         Tetkik ettiğimiz vak’alar, içkiden duydukları zevk ve ruh halini şöyle ifade ediyorlar: 
                         “…İlk içince, dimağımın uyuştuğunu hissettim. Sonraları,
her şeyin en ince-hassas taraflarını bulmak gayesine nail oldum. Esrar sizi çok düşündürür, gerekirse bir çöpten sekiz çöp çıkartır.. İnce, fenni taraflarını düşündürür..”

                        “… Beni -esrar içtim diye- cezaevine göndermişlerdi.. Nargilesini orada gördüm ve içtim. Zaten içenler, sıkıntı veren yerlerde zevk içinde koşuyorlar. Hapishane dar bir yerdir, ince düşünürsen, ya dövüşmek lazım ya da kaçmak.. Bununla beynini uyuşturursun, günlerin nasıl geçtiğini hiç anlamazsın. Zannederim bunun için içilir, başka şey için içilmez..”  (Vak’a 12) 

                        “… Bir duman alırsın. Hafif, ne diyeyim sana, görüyorsun, kendinden hiç haberin yok.. Malihulyaya kaptırıyor kendini. Yedikçe de doymak istemiyorsun, bilhassa tatlılara karşı.. (Vak’a 49)”

                        Esrarkeşlerin önemli bir özelliği de  s u d a n   k o r k m a –
l a r ı’dır:
                        “… Alınca başım bir hoş oluyor.. Neş’e, gülmek, tatlı muhabbet.. Canavar olsan suyu geçemezsin.. Su görünce insan, deniz görmüş gibi oluyor.. Bir seferinde suyu görünce geri kaçmıştım. Bir kere de bir bayana çarptım, bir tokat yedim..”  (Vak’a 5)

                        “… Bol bol güldürüyor, gözlerimi ufalttırıyordu.. Sonra,
çok acıktırıyordu.. ” (Vak’a 14)
                        Gerçekten esrarkeşlerin olur olmaz şeylere saf saf, daimi gülen yüzlerle bakan, ebleh bir çehre görünümleri vardır. Pupilla’lar
‘midriyatik’ (açık)tirler.

                         Esrar içenlerin, diğer ‘madde’ kullananlara nazaran bir özellikleri, ‘toplu – grup’ halde içmeleridir, zira, esrar, elden ele geçirilerek araklıklarla içilen bir içkidir, sigara gibi sürekli içilmez. Doğu’da çok ünlü olan  e s r a r   t e k k e l e r i,  z a v i y e’ler ve benzeri kapalı yerler, Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1928’de reesmen kapanıncaya kadar, esrar alemlerine mekan olmuşlardır. Şimdi, hastalarımızla birlikte bu ‘hane’leri bir ziyaret edelim:

                      “…934’de, Galata’da Halit Pehlivan’ın tekkesine giderdik. Üç, dört arkadaş birlikte.. Orası o zamanlar bir kahve gibiydi, arada jarjurlu bir perde vardı, her giden bir nargile ısmarlardı, tanesi yirmi kuruştu o zamanlar..
                      İçeri girince, tekkeci Halit Pehlivan’ı ayakta dolaşır görürdünüz.  Ben gelince, “.. Berber Saim geldi, birlikte nargilesini içelim!..” derdi. Diğer bir arkadaş daha gelirdi yanıma ve onun da nargilesi yakılırdı. Tabii serde delikanlılık var, nargilenin tanesi yirmi kuruş ama, yalnızca yirmi kuruşla çıkılmaz.. Hiç olmazsa bir lira bırakmak lazım.. Akşamları, dükkanı kapattıktan sonra on ikiye, bire kadar otururduk, ‘Nargilesi kantona!,’ diye bağırırdı, bu, ‘Nargilesini bastır!,’ demektir. Ocakçısına, ‘İkisini!’ diye bağırırsa, bu demektir ki, ben yirmi kuruş koyarım, bir başkası daha yirmi kuruş. Bunun diğer ismi “aşıra” dır.  “Üçüncü” demek, ‘üç benden var!’ demektir. Bir taraftan da saz çalar. Sultanahmet’te saz çalan bir Ahmet Efendi vardı, gene burada ölmüş Fikri Efendi diye bir zat vardı. O da gayet güzel saz çalar ve hep birlikte şarkı söylerdik:

                              “İçtik olduk cümlemiz mastor
                               Pirimizden aldık destur
                               Yandık da dalgaya düştük
                               Yandık ey dost!”                  (Vak’a 100)

                      “Cevizden bir hokka gibi çanağa ayriyeten ‘l ü l e’ tabir edilen, kiremitten ya da malta taşından bir ağızlık vardır; o, alttaki kabağın on kuruşluk kadar açık, su konacak ağzına yerleştirilir, iç taraftan ayrı bir delikle, bir karış kadar uzun bir kamış takılır. Fakat bu delikler hava almaması için, esaslı bir surette boğulmuştur. Karşıssında da aynen bir boş delik vardır, buna “p ü f  deliği” tabir edilir. Lülenin üstüne tütün konur,yalnız tütün suyla yıkanıp da konur, üzerine esrar parçaları küçük küçük dizilir, yanmaları için de onları üzerlerine tekrar tütün serpilir. Yanan bir mangal da mevcuttur zaten. Ateş alınarak tütünün üzerine konur; ‘kamış’ tabir edilen yerden ağıza alınarak içeriye çekilir. Püf deliğinin faydası, içedeki dumanın boğulmaması içindir. Kamıştan çekilince, su zaten şişenin içinde yarı seviyeye kadar vardır; bazen su fazla gelince buradan da dışarıya aktarılabilir: evvela içerdeki duman bu delikten çıkar, ondan sonra nefes çekilir.. Böyle adet olmuş..”  (Vak’a  103)

                          “Galata’da Dede Musa Tekkesi vardır. Kapısının vuruluşu paroladır: İki kez vurursun, biraz beklersin, gene vurursun. Yukarı-dan küçük bir pencere açılır, o, bi sağa bi sola bakar, tabii o seni tanır, ipi çeker. Aşağıda bir daha vardır, o, şangırtıyla açılır. Yukarı merdivenden çıkarsın, solda ufak bir oda.. İçersinin manzarası şöyledir: Sol tarafta pencere, önünde bir ocak.. Üzerinde lüleler. Bir de cevizden, büyük cevizden, Hindistan işi, yapılmış bir nargile. Karşıda kanapeler, sedirler, duvarda halılar ve saz.. Sağ tarafta Dede Musa’nın masaı.. Kimi masanın arkasında oturur. Masada bir şişe.. Şişenin içinde esrar vardır; masanın üzerinde ufak teraziler, dirheme benzeyen şeyler…

                          “…Bir insan yeni gelince, tabii başkaları da var, evvela nargile’den bir ‘duman’ verirler. O ‘duman’ı alırsınız, sonra hiç sormadan ikinci bir lüleyi doldururlar ve ilk lüle sahibine getirirler; lüle, ocakçı tarafından oturanlar arasında döndürülerek dolaştırılır. Eğer istersen, başka arkadaşın varsa, kağıt <iskambil>vardır, tavla vardır, ‘lülesine’ oynarsın. “Bir baş’ denir, ‘iki baş’ denir, sayısı kadar nargile içilir, o kadarına oynanır ve saz çalınır. Bu arada, öbür tekkelerden, hapishane’den konulur; kimi ‘çarpılır’, diğerleri onunla alay ederler. Ben ilk gittiğimde, bilmiyordum, nargilenin kenarında duman çıkacak bir delik vardır dedik ya, orası elle kapatılır, dumanı içeriye ancak öyle çekersin. Ben, “ayağımı uyuşturuyorlar… ayağımı uyuşturuyorlar…’ diye bağırıyordum,  “Ayağım yok, ayağım yok..” diye hayıflanıyordum, diğerleri gülüyorlardı. Nihayet, arkadaşım hırsla ayağımı çekince ben ayağa kalktım: ‘Hah.. Ayağım varmış,’ dedim..”   (Vak’a 56)

                          “.. Evvela tekke’ye gideceğiz. “Gidelim Tekke’ye, nargile içeriz,” deriz. Tophane’de olur bu.. Vururuz kapıyı. Onların adamları tarafından içeri alınırız. İçki içilen yerde ufak hasır, yer sandalyeleri vardır. Onlara otururuz, ilk defa ev sahibi kendinden yakar, ‘Hoş geldiniz!’ der. Birçok tekkeler vardır etrafta: Top Osman, Dede Yani, Ciciburun, Arap Hüseyin Tekkeleri. Bunlardan hangisinin nefesi iyidir, hangisinin kötüdür, tarafımızdan bilinir. Her lüle için elli kuruş ücret verilir. Biz, ceviz nargileyle içeriz. Herkes, düştüğü ‘dalga’yı, yaş düşerse, icap ederse konuşur. Saz, bağlama çalınır. Dışarıdan çay getirtilir, arada ‘kadın’ da getirtilir. Bunlardan kimileri dostlarını da getirir, kimileri kendileri müptela olmuş kimselerdir, kimi muhabbet eder, kimi saz çalar.
                          -Cinsi münasebet?
                          -Öyle şey yakışmaz, ayıp düşer. Fırsat vermezler. Bazen, tahammül edenler sabaha kadar oturur.. Oranın ‘meydancı’ları vardır. Ayaklarında terlik, başında püsküllü bere, rengarenk.. belle-
rinde sakız kuşak, beyaz; kısa don ya da geniş paçalı yemeni.. Evvela yeni gelenlere sonra eski gelenlere ellerindeki lülelerden verirler. Arada, çok yankesici, hırsız takımı da vardır..”   (Vak’a 7)

                          Esrarkeşlerde bir zaman sonra “şüpheci-itisafi”  persekü-tif fikirlerle dolu hezeyanlar belirebilir. Bu, bilhassa en yakınlarına karşı olur. Erkekliğini, zevkini babası yahut da annesi söndürmüştür, gibilerinden. Aşırı hezeyanlar sırasında adam öldürme  (homicide) vak’aları seyrek de olsa görülür.

                           Dr. C. Zihni ÜLKÜ, “Adli Tıp Bakımından Delilik Tasla-
yanlar” adlı eserinde, umumiyetle ‘miskin’ olan ve öyle tanımlanan bu toksikoman’ların, ‘perseküsyon’a sahip olduklarında, kolaylıkla adam öldürebileceklerinden bahisle, ünlü hekim VIDAL’den aldığıu örneği zikreder:
                           “… Cezayir’de, Konstantin şehrinde oturan Süleyman adındaki esrarkeş bir Cezayirli, günün birinde, hiç bir neden olmak-sızın, kasıtsız olarak, bir Yahudi’yi öldürü. Vak’a gece olur. Süleyman, vak’ayı takiben yakalanır; zaten, suç yerinden de kaçmış değildir. Sorgusu esnasında, bu suçu, kendisine perilerin yaptırdığını, sabah-tanberi etrafını çevirdiklerini söyledikten sonra: ‘Sen, Yahudilerle birlikte bugün yemek yedin, bundan dolayı kirlendin ve pislendin, seni ancak bir Yahudi kanı temizler ve paklar’ dediler, ben de onların dediklerini yaptım,” demişti.

KRİZ:
                            Prensip olarak, esrar’ın krizi yoktur. Bu, klasiktir. Yaratabildiği “basit depresyon”u, bir hastamız şöyle ifade etti:
                            -Esrar içmezseniz ne olur, ne hissedersiniz?
                            -Bir  a s a b i y e t  (sinirlilik) peyda olur.. Bir ruh sıkıntısı peyda olur.. Bu, üç, dört gün devam eder, sonra geçer. Ondan sonra insan gerçekten isterse esrarı bırakabilir.”

VAK’A ÖYKÜSÜ:
                                 Y.D., Erkek, 24 yaşında, Kayseri’li, kunduracı; bekar,
                                 Vücut tipi: Astenik

-Ne kadar eğitim aldınız?
-Mektebe hiç gitmedim.
-Niye gitmediniz?
-Anamız, babmız, fakirliğimizden zanaate verdiler beni.. Çırak girdim on bir yaşımda.
-Daha evvel?
-Sokakta oynardım.
-Yaramaz mıydınız, çocukları döver miydiniz?
– (Gülüyor) Yok öyle şey.
-Sonra?
-Bağımla, bahçemle meşgul oldum.
-Başka kardeşleriniz var mı?
-Üç kardeşim var; onların hepsi de mektepte okuyor. Biz küçükken aklımız ermiyordu, çobanlığa alışmışız. Onun bunun davarını güderek büyüdük.
-Ne kullanırsınız?
-Esrar.
-İlk defa nasıl başladınız?
-Bir sene evvel askerdeydim, 23 aylıktım, İstanbul’da Yıldız’daydım.
Afyon’lu bir arkadaşım vardı, beni bir gün yüznumaraya çağırdı. O zamana kadar esrar’ın ne biçim bir şey olduğunu bilmezdim. Baktım, elinde bir şey var kırıyor; kırdı, ufak ufak yaptı, birini cigara kağıdına sardı; ucuna da “zıvana” arzında kartondan bir ağızlık taktı. Cigara’nın ağzına kibrit soktu, onları yaktı. Yanımızda onun diğer arkadaşları da vardı. “Duman alıyoruz,” dediler. Bana da almam için ısrar ettiler; ilk kez, ‘ben almam,’ dedim; ‘Merak etme, kötü bir şey yapmaz!’ dediler. Kendileri cigarayı ağızdan ağıza dolaştırıyorlardı, “bir duman da bana aldırdılar”. Birkaç kez cigara dolaştı durdu. En son, herbiri kendi için ayrı cigara sardı. Bana sıra geldiği zaman ben bayılmışım.
-Nasıl bir baygınlıktı bu?
-İlk kez içtiğim için kafam dönmüştü.. Çok fena düşündürüyor insanı.
-O hal hoşunuza gitti mi?
-Gitti.. Adama bir heyecan veriyor.
-Ertesi gün kendiniz tekrar istediniz mi?
-Beyim, eroin’e benzemez bu.. Tekrar istetmez, kriz de yapmaz.
-İçince daha başka neler hissettiniz?
-Sudan, ejderha olsan geçemezsin.. Adım atsan deniz gibi görünür sanki.
-Daha sonra neler oldu?
-Bir ay sonra tezkeremi aldım. İstanbulda bir kaç arkadaşım vardı, onlara sordum, “Sizde  n e f e s  var mı? diye; “Var!”, dediler, “elli kuruş verirsen!” Elli kuruş verdik, bir cigara yaptılar, yine içtik.
-İstemek nereden aklınıza geldi?
-Arzu ettim.
-Arkadaşlarınız kimlerdi?
-Bir tanesi mektepte okuyor.
-O nereden elde ediyormuş?
-O da bir başkasından alıyormuş.
-Böyle sürekli esrar kullanınca, size ne gibi ekstra bir his veriyor?
-İnsana iş yaptırmıyor… Onun için ben sabah içmem, işi paydos ettikten sonra.
-Sonra?
-Annem, babam bilmiyordu, buraya düştük.
-Kim getirdi?
-Polis.
-Nasıl getirdiler?
-Arkadaşlarla yolda giderken arama yaptılar, kahveyi bastılar; arkadaşın cebinde biraz ‘keyif’ varmış; altı, yedimizi birden getirdiler.
-Kahve neredeydi?
-Tophane’de.
-Siz bu dertten kurtulmak istiyor musunuz?
-Ben bu gün çıksam, Allah bilir, evde ne kadar dayak yiyeceğiz. Bir daha kullanmam. Benim kardeşlerim ‘bir vakit’ namaz kaçırmazlar.
Arkadaşların yoluna düştük, hayatımızı süründürüyoruz.
-Memleketin gençlerini bu dertten kurtarmak için bir şey söylemek ister misiniz?
-Esrar tohumu Anadolu’da çıkar. Burada çıksa, “kaynar mal” olduğu için kokusu çıkar. Evde kaynatılırsa kokusu çıkar. Tarlaya ekiyorlar,
………… içine afyon suyu koyuyorlar, ondan sonra ne oluyor bilmiyorum. Anadolu’yu tarasınlar, patronları idam etsinler, bizler de kurtulalım..

PATOLOJİK ANATOMİ:

                             Klinik olarak, zaman zaman “erken bunama” arazları göstermiş esrarkeş hastamızın, anatomo-patolojik çalışması, şunları ortaya çıkarmaktadır:

                             . K o r t e k s’te, hücre dizilerinde, yer yer boşluklar;
                             . G a n g l i o n gücrelerinde yağlanma, hücre gelişim
                               duralaması ve atrofi;
                             . G l i a  ve  e n d o t e l  hücrelerinde yağ zerrecikleri. 

     G.                                                MARIJ(H)UANA

                          Meksika’da yetişen diğer bir tür ‘kendir’ bitkisi :  C a n n a-
b i s   s a t i v a’dan çıkarılan esrar: “Batı Esrarı” adıyla anılır. Tüm  nitelikleri, bizdeki (Doğu Esrarı)’nın tamamiyle aynıdır. Amerika deneyimizden ilerde bahsedeceğiz.

H.                                    K O K A İ N  ve   A l ı ş k a n l ı ğ ı

FARMAKOLOJİ :
                                    K o k a i n ,  Güney Amerika’da ve Java’da yetişen
Erythroxylon coca” denilen ağacın yapraklarından ya da sentez yoluyla yapılan bir alkaloid’dir. Bu yapraklar 8 cm. uzunluğunda ve 3-4 cm. eninde olup kenarları düzdür. Alt yüzünde, ortadaki damara paralel görünen iki damar daha mevcuttur. ‘Coca’ yaprağının koku ve lezzeti ‘çay’ı andırır. Peru, Bolivya ve kuzey Arjantin halkı, bu yaprakları çiğnediklerinde, ileri derecede  ö f o r i (euphoria) hisse-
derlermiş. Bu ağaçların yetiştiği yerler kutsal sayılır, yılın muayyen günlerinde kutlama törenleri yaparlarmış. Bünyesinde on iki alka-loid var olup, en önemlisi k o k a i n’dir. 

                                    K o k a i n, renksiz, acı lezzetli billurlardan ibaret olup, suda erimez. Alkalen’dir. ‘Nitrat’ ve ‘Klorhidrat’ tuzları suda eriyebildiğinden pratikte onlar kullanılır. Organizmaya girdiğinde, alkalen ortamda bu tuzlar parçalanarak açığa çıkan ‘kokain’, lipoid ortamlarda eriyerek, çok miktarda ‘anestezi’ oluşturur.

                                    Kullanılış miktarları:      Prodosie   :  0 gr, 03
                                                                                     Prodie       :  0 gr, 09

                                    Kokain, bilhassa ‘mucosa’lar için kullanılan çok etken bir “lokal anestetik” maddedir. Herhangi bir sinire damlatılırsa, derhal “section physiologique” (fizyolojik bir kesinti) yapar. Az miktarı, merkezi sinir sistemi hücrelerini uyarır, sarhoşluk oluşur. Vücut ısısı yükselir. Daha fazla alınırsa, “epileptiform kriz”ler meydana çıkar. Devam edilirse, depresyon ve felç, kollaps ve solunum zaafı ile kişi ölür.

                                    K o k a i n, hekimlikte, inatçı kusma’lar, hemoroid, mide spazm’larına karşı başarıyla kullanılan bir ilaçtır.
                                    D o l a ş ı m  sistemi:  Az miktarı, hem çevre ve hem de merkezde ‘vazokonstrüksiyon’ yapar. Kanda 0/0 20-25 mgr. olursa, kalp ventrikülleri çalışmayı durdurur.
                                    Ü r i n e r  sistem-böbrekler:  Böbrek damarlarında da ‘kasılma’ -vazokonstrüksiyon yaratarak, idrar miktarını azaltır.

TARİHÇE ve Dağılım :
                                     Koka yaprakları, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, Meksika, Java, Hindistan ve Batavya’da çok yetiştirilir. Ora ahalileri, duyguyu azaltması nedeniyle, daha çok çalışabilmek için, günlerce, yemeden, içmeden çiğnerlermiş.

                                     Kokain’i ilk kez Viyana’lı Dr.WÖHLER koka yaprağından ayrıştırmış ve 1884’de  Viyana’lı göz hekimi Dr. KELLER tarafından lokal anestezi’de kullanılmaya başlanmıştır. Keyif verici niteliğinin keşfinden sonra, sür’atle vrupa’da yayılmıştır. Başlangıçta, bilhassa Sovyet RUSYA’da çok sürüm olmuş ve “R u s   E n f i y e s i” olarak ün salmıştır. Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru bozulan orduların ecza depolarının yağma edilmeleri, büyük kentlerde ciddi salgınlara yol açmıştır. O sıralarda memleketimize bozulan VARANGEL ordusu ile gelen fahişeler, Çarlık prens ve prensesleri, maalesef bu çok kudretli stimülan madde’yi de getirmişlerdir. Anide, bar’larda şenlik ve keyif, genelevlerde şehvet kamçılanmış; çok zengin ve aydın sınıf maamafih bundan çok korkmuştur. Garsonlara varıncaya kadar hemen herkes bu çok kudretli <ve pahalı da> olan “Beyaz zehir”, “Koku”, “Koko”, “Kar Helvası”, “Kar=Neige Fr.”‘ı ortada fır döndürüyordu.

 KULLANIM ŞEKLİ :
                                Kokain’in başlıca içilim tarzı, buruna çekmek – enfiye şeklidir. Ağızdan ve, çabuk etki etsin diye damardan da kullanılır. Kokusuz oluşu, iz bırakmayışı, enjeksiyonsuz kullanılabilişi, ona rağbet gösterten nedenlerdendir. Elin üzerine konup yalanabilir de..

                                “… Kokain beyaz, naftalin gibi bir tozdur. Elin üsütüne konur, dille yalanır, buruna da çekilir…”  (Vak’a 61)

                                Ünlü yazar PITIGRILLI’nin aynı adlı romanından:
                                “… Esasen önceleri onu kokain’den çok, kullanış tarzı ilgilendirir: Altın bir uçla mı, yoksa sedef bir tırnak aletiyle mi? Veya, toz içinde kullanılan kemikten küçük bir kürekle mi? Yahut da, sırf bu alışkanlık için temizlenen serçe parmağının tırnağı ile mi?”

KLİNİK ve SOSYAL DURUM:
                             Kokain’in en göze çarpan niteliği, başlangıçta “öfori” duygusu vermesidir. İnsan kendini zinde sanır. Bu zindelik, morfin’de olduğu gibi bir ‘ağırbaşlılık’ olmaz, hoppalık ve gevezelik başgösterir. Hafıza canlanır, muhame gücü artar ve zihin faaliyetlerinde büyük bir gelişme belirir. Bu haller bir kaç saat sürdükten sonra kırgınlık, takatsizlik, bitkinlik, boğaz kuruluğu ve uyku ile sona erer.

                             Kokain, öfori devresinde, c i n s i   e y i l i m l e r i  gıcıklar, ihtirasları uyarır. Umumi evlerde, gizli buluşma yerlerinde ve safahat alemlerinde bu zehirin çok revaçta bulunmasına neden onun bu niteliğidir.

                              Kokainman’larda halüsinasyonlar olabilir; özellikle “taklit” şeklinde sanrı’lar başı çeker, örneğin, derinin deliklerinden kurtlar, böcekler çıkıuyor, derisinin üzerinde geziyor sanabilir. Onları alır, toplar, yere atar. Hasta, bastığı yerin sallandığını sanabilir, sağa sola yalpa yapar. Kendini ölmüş görür, üstünü başını yırtıp bağırıp çağırıp saldırgan olabilir.

                                Kokain, aşağı ekonomik tabaka’dan ziyade, genç ve yüksek sosyete’ye ait olanların ilacıdır. Yine Pitigrilli’den:
                                “… Kokain’in bol bol sarfedildiği genel batakhanelerin müdavimleri, ekseri tüysüz delikanlılar ve masalarının altında son çıkan şiir kitaplarının bulunması gerektiğini düşünen, ya da pijama-larının üstüne “La Vie Parisienne – Paris Hayatı” dergisinin ressamları tarafından bizzat yapılmış resimler bulunan ve sıcak iklim kuşlarıyla beslenen; küçük veya büyük sohbetlerine, şiir ya da edebiyat sokan kokain’den dem vuran bir sürü züppedir. Günün birinde bunlar kokaini deneme konusunda birlikte karar vermişlerdir. Böylece, normal bir aileler grubu içinde birden bir yığın kokainman türer. Erkekler ve kadınlar sanki bir yemeğe gider gibi birbirlerini “kokain partisis”ne davet ederler. Bazı ailelerde, bu alışkanlık, onbeş yaşınbdaki torunlardan yetmiş yaşındaki büyük babalara kadar herkesi sarar. İki kişi, yani karı-koca birlikte de kokainman olabilir. Eğer bu, bir erkekte ‘cinsel iktidarsızlık’ ve kadında da ‘bel soğukluk’a neden verdirmezse, bu çiftlerin, tıpkı morfinoman’ların da yaptığı gibi -ki bebek dünyaya gelir gelmez herşeyden evvel morfin şırınga edilir-, beyaz toz’a sarılacaklarını sanırım. Alkolik, içkinin yaptığı fenalığı ve bunu içmekten çekinmesi gerektiği konusunda kime öğüt vereceğini bilir. Kokainman ise, bilakis, başkalarını da bu alışkanlığa sürüklemek için can atar; bu nedenle, kokain kurbanı, herkesin, bir ihtar alması şöyle dursun, tam tersine, her aile yuvası için korkunç bir sari <bulaşıcı> hastalıktır…”

                                Düşük bir mecliste, beraberce içiş ve içki ihtirası, şu satırlarda pek güzel canlandırılmaktadır:
                                “Onlardan biri halka olmuş başparmağıyla şahadet parmağını kutuya doğru uzattı. Fakat adam, haşin eliyle, keskin bir bıçak gibi ona vurdu ve:
-Çek elini, diye bağırdı. Kadınlar yatışmadı.
-Toz..
-Drog..
-Koko..
                                Burun delikleri şişmiş bir halde, gözleri de şimşek çakarak, nefes nefese, beyaz tozun üzerine tıpkı kazazedelerin bir sandala hücum ettikleri gibi atılıyorlardı. Gerilmiş, ıstırapla kasılmış, kemikli eli ölü gibi solgun ve sanki bir feryadı boğmak, arzuyu hafifletmek ya da işlemi bir başka noktaya yoğunlamak ister gibi tırnaklar avuçlara kenetlenmişti.

                                Kokainman’ların elleri hatırdan asla çıkmaz. Onların kendilerine has bir hayatları var gibi. Onlar adeta, vücudun herhangi bir organından daha evvel, güçlükle kontrol edilebilen muazzam bir kıvranış içinde ölüme hazırlanıyorlar.

                                 Beklemenin verdiği işkence içinde kah canlanan ve madde’nin yokluğunun oluşturduğu kederden ötürü dermansız düşen gözlerde korkunç, ölen, can çekişen bir parıltı var. Bu, sönen irade-dir. Bu ara ise, burun delikleri etrafa saçılan avare kokain molekülle- rini yakalamak için müthiş surette açılır.”

                                 Burun ‘septum’u, ‘drog’un sürekli çekilmesinden doku harabiyetine uğrayarak çoğu kez delik deşik olur.
                                 Kokain’in “B a l a y ı”  devresi (Honey moon) diğerleri gibi bir kaç aydan sonra parlaklığını kaybeder. Önceden çok faal olan, iyi konuşan, iş gören, yazı yazan insan, bu yeteneklerini kaybeder, faaliyetlerini azaltır, hırçınlaşır, ahlakça da günden güne düşer. Aşağılık insanlarla beraber yaşar  <Harvard yıllarımızda, “korunma” programlarının bir parçası olarak, okul sistemlerinde konferanslar verdiğimde, bu ‘elit’ çocuklar için, üzerinde altını çizerek durduğum ana tema bu olurdu: ‘Drug’ kullananlar, o zehirli madde’lerden çok, o drug’ları kullananların sosyal yaşamlarının bir parçası olmaktan  zarar görüp hayatlarını heba ederler!>, cinsel suçlar yapar. Zamanla, erkeğin cinsel kudreti azalır, kadınlarda ise şehvet artar. Kişilerin boğazları daima kurudur, sürekli su içmek gereksinimini duyarlar, güçlükle nefes alırlar, göze görünür bir şekilde zayıflayarak zamanla ‘kaşeksi”ye girerler. Arada bir “epieptiform kriz”ler de görülebilir.

KRİZ:  
                                 Kokain’de, -esrar hariç- diğer toksik ‘madde’lerin yoksunluğunda gözlemlendiği gibi, alınmadığı zamanlar “mahrumiyet
-withdrawal” arazları görülür: Gözbebekleri  m i d r i y a t i k (açık)tır
(morfin’de, eroin’de kısılmıştır: miyotik!). Sıkıntı, iştahsızlık, bulantı, karın ağrıları, sancılar olur. Bu tabloyu, yine ‘Kokain”den okuyalım:
                                 “… En küçük bir ‘mahrumiyet’  fikri bile onları alt üst eder. Kasılmalar içinde hasta kıvranır.. Asabidir.. Elinizi yakalar ve göğüslerine bastırarak:
“-Bakın, kalbim ne kadar kuvvetle çarpıyor. Ne kadar hızlı atıyor…
Yavaşlıyor… Duracak gibi oluyor… Tekrar vurmaya başlıyor”
“-Gecelerim müthiş ürpermeler içinde geçiyor.. Uykusuzluktan harap oluyorum.. İnsanın kokain’i almaması doğrusu müthiş şey..Fakat onu tedarik edememesi daha müthiş bir şey…” gibi şeyler anlatırlar.
                                   
                                 “Bunun için de, kokain’i elde etmek sevdasıyla insanı kül eden bir sürü çareye, ender olarak ‘namussuzca’ olanlara baş-vururlar. Zira, ‘namussuzca’ bir harekette bulunmak için enerji gerekir. Bu tür insanlar, ilk kez, gereksiz sonra da gerekli masrafları kısarak, evinden mobilyalı bir odaya, oradan da bir tavan arasına taşınmak zorunluluğunda kalırlar. Mücevherat ve kürkleri yok baha-sına satarlar, sonra da sıra, elbiselere ve vücude gelir.

                                 “Bu, yarı-kadın ve yarı-hayalet kadınlar arasında cepleri, üzerlerinde çeşitli renkli, örneğin kırkızı, sarı, yeşil etiketli karton kutularla dolu satıcılar dolaşır. Her renk, gizli, şifreli bir karışımın sözcüsüdür. Kaçakçı, halis kokain satmaz; k o k o, bileşimin ancak küçük bir kısmını oluşturur. Gerisi ise sadece^’asit borik’, ‘lak-toz’ ya da “magnezyum karbonat”tır. Satıcı, bu denli müptela bir kimseye “aşağı yukarı kokain’e benzer” bir şey vermeyi yeterli sayar. “Elinin altında çekecek bir şey olduktan sonra, çektiği şeyin ne oldu-ğunu düşünecek değil ya!..”

VAK’A ÖYKÜSÜ :
                                       Tezim için incelediğim 122 vak’aların hemen hepsi ortadan aşağı sosyal klas’tan gelme idiler: İşçi, seyyar satıcı, garson, kahveci, boşta vb. Çalışma tabii zorunlu bir görüşme içermiyordu, yani hepsi ‘gönüllü’ (volunteer) olarak, “Bir doktora, tezi için yardım ediyorlardı’.  Çoğu samimi olup, bir doktora yardım ettikleri, birşeyler öğrettikleri için de memnun idiler (İkincil kazanç!) Aldıklarını inkar edenler sayılmayacak kadar azdı. Çoğu Anadolu çocuğu olan içiciler, tabii esrar ve afyon’u tercih edip, sonradan  eroin’e geçseler bile arada bir kriz’i önlemek için yine bu son ikisine başvuruyorlardı. Morfin konusunda bahsettiğimiz gibi, morfin ve kokain, daha zenginlik, modernlik ve çevre isteyen bir bağımlılık olarak ortaya çıkıyordu. Nitekim, bu kadar vak’a içinde, yalnızca (iki) vak’a kokain’i de kullandıklarını söylediler, ama, belli ki yalnızca ‘tadımlık’ kullanmışlardı. Eroin, “ilaçların kralı'” idi.

                         Kokain kullandığını söyleyen kişi, (Vak’a 95), 22 yaşında bir erkek, bekar, seyyar satıcı ve Turgutlu’lu (Manisa ilçesi) idi. Babası erken ölmüş, amcası ona saahiplenip İstanbula getirmiş, ama çok sert huyluymuş, sık sık dövermiş. Esrar’la başlamış, bir arkadaşı ile kırda almşlar, tekkelere de gidiyormuş; seyyar satıcılık için İzmir’e gittiğinde bir sürü vak’alar başına gelmiş, esrar satıcılığından yakalanıp İstanbul’da hapishanede yatmış; orada eroin’den bahis edilmiş, çıkınca onu denemiş; çıkınca onu denemiş, derken kriz gelmesin diye afyon yutmuş, şarap almış bir ara da kokain kullanmış (?). Tabii, sosyal durum ve çevre, kokain’i sürekli kullanmasına mani teşkil ediyor. Zaten onun için özel bir arzu ve araz söylemedi bana. Bu kadar erken yaşta (22), üçüncü kez Devlet Hastanesine hem de Adli Koğuşa gelişi, önündeki yolu aşmanın çok güç olduğunu işaretliyor. Bunu ona bildirdiğimde, o, çok optimistik bir tavırla, “artık ıslahı nefs ettim; dışarda namusumla çalışacağım, her bakım-dan beşeriyete yararlı olmaya çalışacağım!” yanıını verdi.

                              İkinci vak’a, benzer seyyar satıcı. Yalnızca kokain’e alışkanlığını gösteren bir kanıt yok.

                              Belli ki, herhalde kokain bugünkü kadar ellere düşmemiş ve yüksek tabaka, gerektiğinde, özel hastanelere gidiyor.
O zamanlar, Türkiye çapında bilinen, Film’leri Türkçeleştiren bir tiyatro sanatkarı’nın gerçek Kokain krizini gözlerimle görüp onun tırnaklarıyla duvarı kazıdığını, terlediğini ve ne tür bir işkenceden geçtiğini, kıvrandığını izlemiş ve çok etkilenmiştim. Resmi görüşmeyi reddetti, tabii anlayış gösterdim. Gerçekten de 122 hastanın ötesinde bana bilgi vermeyi reddeden tek kişi o idi.

PATOLOJİK ANATOMİ:

                              Genellikle beyinde “hiperemi” ve “ödem”.
                              Akut bir vak’ada ise, çok “tromboz”‘lar (BRAVETTA), ağır hücre bozuklukları, vakuol’leşme, yağlanma, hücre kayıpları gözlenir.           (İ.Ş. AKSEL).

                                                                   *   *   *

                   Daha Az Sıklıkla Görülen (Mesleki)  ALIŞKANLIKLAR :

I.                                      ETER   (E t h e r)   Alışkanlığı

FARMAKOLOJİ:
                   E t e r, berrak, renksiz, özel kokulu ve lezzetli bir sıvıdır. Çabuklukla buharlaşır. Kodeks’te iki tür eter mevcuttur:

                  a) Eczahanelerde hazırlanan ve kullanılan eter :
                       (Ether officinalethylique),
                  b) Hastahenelerde – Ameliyatlarda kullanılan eter:
                       (Ether pour la narcose)

                   Narkoz’da kullanılan eter mikterı 80-100 gr. arasındadır. Soluk alınan havada (inhalation) , 0/0 3,6 konsantrasyon’unda bulunması yeterlidir.

                    Eter, kalp için, kloroform’dan 30 defa daha az zehirlidir. Vücudu da, daha süratli terkeder. Mortalite oranı: 1/10,000’dir.
Diğer mahzurları: Alevde parlar, kuvvetli ve alkoholik kişilerde çok hafif narkotik etkisi gösterir ve karın kaslarını gevşetmez. Uyarı (excitation) devri uzundur, burun ve ağız mükoza’larını tahriş eder, az da olsa albüminüri oluşturur.

ALIŞKANLIĞI:
                     Bilhassa kadınlar arasında görülür. Nadirdir. Heyecani baygınlıkları gidermek için kullana kullana, ferahlık verici etkisinin sarhoşu ve müptelası olurlar. Mendile dökülerek koklanır ya da piyasada mevcut “Clertan eter incileri”ni yutuverirler. Geceleri yatağa uzanıp etere batırılmış pamukları koklayanlar ve öylecesine sızıp kalanlar çok sayıdadır.

                    Etkinliğin had safhasında güzel rüyalar, yeşil çayırlar, rengarenk çiçekler, kuşlar görürler, çalgı ve sesler işitirler. Keyif verici zehirler içinde en güel duyguları oluşturan madde e t e r’dir.

                   Hiç uyanamamak ve yangın çıkarmak, en büyük, tehlikeli sonuçlardır.

                   Yine PITIGRILLI’nin “Kokain” adlı romanından, ‘Eter’e ait bölümleri zikredelim:

                   “… Eter’in keskin kokusu bütün salona yayıldı. Bardakların dışı, buzun etkisiyle buğulanmıştı.. Bir üçüncü uşak da, küçük bir kaşıkla, her davetlinin bardağına hemen eriyen beyaz bir toz ekti.

                   “… Ürkek ve hürriyet aşkı ile çırpınan bir kaç kelebek odaya hücum etti. Bazıları gelip aynalara çarpıyor, bazıları da davetliler arasında saçma uçuşlar yapıyorlardı. Onlar ziyanın <ışık> altında gümüş, altın ve kar parçası gibi parlıyorlardı. Ümitsiz bir halde öteye beriye uçuşuyorlar, parlak tavana yapışıyorlar yahut da ürpererek yere düşüyorlardı. Onlardan biri, kanatları açık, gözleri de irileşmiş bir halde bir frakın yakasına kondu. Sonra uçtu ve bir kadının elbisesi ile bir gül arasında mekik dokudu, sonra da eter ve kloroform kolularıyle ani olarak boğuldu ve şampanya kadehinin içine, kanat-ları açık bir halde düştü.

                   “Eter kolularıyla kelebekler sağa sola uçuyorlar, sonra da yerde can veriyorlardı. Müneccim, buketten bir gül kopardı, etere batırdı ve vecd içinde gözlerini ona dikerek ihtirasla koklamaya başladı. Yere uzanan sol ayağı, sanki bir elektro-manyetik hadisenin tesirinde imiş gibi sallanıyordu…”

J.                                      KLOROFORM ve  Alışkanlığı

 FARMAKOLOJİ:
                   K l o r o f o r m (Chloroforme) berrak, renksiz, uçucu, özel
kokulu, tatılınca yakıcı lezzeti hissedilen bir sıvıdır. 1840 yılındanberi,  ‘içe çekilmek’ (inhalasyon) yoluyla, n a r k o z  için kullnılmaktadır.

                    Sakıncaları: Narkozun verilmesi esnasında hastada ani ‘kalp atışının durması’ (syncope cardiac) görülebilir. Terapötik marj’ı pek azdır <Faydalı ve zararlı olabileceği miktarlar arasındaki mesafe>. O derece ki, narkoz’dan bir kaç saat ile bir kaç gün sonrasında kalp, karaciğer, böbrek hücrelerinde yağlı dejenerasyon saptanabilir.

ALIŞKANLIĞI:
                     E t e r’e benzer. Mesleki yakınlık ya da yineleyen ameliyatlar nedeniyle alışkanlığa girilebilir. Sayı itibariyle, ‘eter’ bağımlılığından daha ender olarak görülür.
K.                                K L O R A L  (Chloral)   Bağımlılığı

                      K l o r a l ,   zeytinyağı kıvamında, renksiz, tahriş edici,
kokusuz bir sıvıdır. Su ile belirli bir oranda karıştırıldığında, oda sıcaklığında, kristalize bir cisim olan “chloral hydraté” (kloral hidrat) oluşur. Esasen de hekimlikte konuşulan madde, budur: Renksiz, şeffaf, kuru, hafif acı ya da yakıcı lezzette, biraz keskin kokulu billur. Su, alkol ve eter’de kolaylıkla erir. Tarihsel olarak, ilk sentetik uyku ilacıdır.
                        Kodeks’teki  Mx. doz:          Prodosie :  3.0 gr.
                                                                             Prodie :       6.0 gr.

                        Kloral hidrat, vücut tarafından kolaylıkla emilir. Alındıktan 10-15  dakika sonra etkisini göstermeye başlar. Karaciğerde “glukronik asit” ile birleşerek toksik etkisi kaybolur, bu birleşme sonucu oluşan kimyasal madde: “üre-kloral asidi” dir. İdrar’da kolaylıkla çıkar. ‘Fehling” ölçütü ile tepki verdiğinden, dikkat etmeli, şeker var sanmamalıdır.

                       Kloral hidrat’ın “lokal” olarak tahriş edici etkisi vardır. Bu nedenle, hassas kimselerde bulantı ve kusma oluşturur, Mide hastalıklarında kullanılmamalıdır. Kalp ve dolaşım sistemi zayıf ya da arızalı olanlarda, yüksel ateşli kimseler de kullanılması kontr-
endike’dir. Normalde, alındığında, nefes alım sayısını ve tansiyonu düşürür.
                      Kloral hidrat, özellikle “beyin korteks”ini etkileyerek, derin bir uyku verir. Refleks’ler ağırlaşır, gözbebeklerinde hafif  ‘myosis’ olur. Tababette, <yakın zamanlara kadar>, korteks üzerindeki bu etkisinden dolayı, “etat-de-mal” <birbiri ardından gelen epileptik kriz’ler> vak’alarında hayat kurtarıcı bir rol oynamıştı.

ALIŞKANLIĞI:
                      Hastahane ve Psikiyatri kliniklerinde alışkanlıklar çok görülür<dü>. İçki ya da morfin bulamayanlar, ‘uyku ilacı’ olarak hekimlerden aldıkları kloral ile keyiflenirler <di>. Uzun süre kullanılırsa, “Delirium Tremens” <Kronik alkol kullanılışındaki toksik durum: titremeler ve epileptik nöbetler> beliriyor. Titremeler burada daha fazla olur. Hasta çok terler ve koma’ya girer.

                            Eskisi kadar kullanılmadığı için <Yıl: 1955>, tiryakileri eskisine nazaran çok azalmıştır. Yerini “Barbitüratlar” almışa benzer.
(M.O. Uzman.)
                 TOKSİKOMANLARIN  ARGO SÖZCÜKLERİ

Açık etmek                   :    Haber vermek.
Ana zula                        :    “mal”ın saklandığı esas depo.
Aynasız                         :     Polis.
Baş                                   :    Esrar tekkesinde ısmarlanan nargilenin sayısı:
                                                ‘Bir baş’, ‘İki baş’.
Carcur                            :     Bk.: Şarjür.
Cilalık                             :     Esrar çekildikten sonra üzerine yenilen helva
                                                ya da başka bir tatlı.
Çift kağıt                        :     Kaç olursa olsun, birden fazla ‘kağıt’la sarılan
                                                esrar.
Çivi                                  :     Haber.
Dalga                               :     Esrarkeşlerin esrar çektikten sonra daldıkları
                                                 alem ve hayaller.
Dikiz                                :      Nazar, bakış, gözleme.
Drog                                :      Uyuşturucu madde, mal.
Duman                           :      Esrardan çekilen bir nefes; esrar.
Erkete                             :      Gözcü; ‘mal’ satanların ve tekke işletenlerin
                                                  polisleri gözleyen adamı.
Façalamak                    :       Polislerin yaptığı arama-tarama.
Fişek                                :       Toplu haldeki on eroin paketin adı.
Fiyaka                             :       Keyif, esrar.
Gemi yükünü almak  :       Afyon yutmuş kimselerin, üzerine, çift
                                                   kağıtlı esrarı sarması ve içilmesiyle gelinen
                                                   durum. Mamafih, diğer maddelerin kullanım
                                                   zamanlarında varılan en mahmur zaman.
Gidiz etmek                   :       Esrarkeşlerin tekke tabirlerinden, ‘gidelim’
                                                    anlamında.
Hap                                   :       Afyon parçasının ismi.
Harbi                                :       Açıkça, serbestçe, doğruca.
Harmanlaşmak             :       ‘Drog’ bulamamaktan dolayı hissedilen ter
                                                    basması, hafif sersemlik.
Hurda                               :       Fındık kadar afyon parçası.
Kakız etmek                    :       Esrarkeşlerin tekke tabirlerinden, ‘kalkalım’
                                                     demek.
Kamança                          :       Adli tıpta, hastanede, yatağın altında saklı 
                                                     tutulan ekmek vb. madde; saklamak.
Kantarlama;                    :      Üzerinde ‘ilaç’ çıkanın bir direğe veya ağaca
Kantarlanmak                        bağlanarak, resmi görevliler tarafından da-
                                                     yak yemeleri; Gardiyan tarafından yatağa
                                                     kayışla bağlanma.
Katkı                                   :      Eroin’in, kokain’in içine konan ek madde:
                                                     pirincunu, fındık kabuğu tozu, üstübeç,
                                                     tebeşir vb. maddeler.
Kaynar mal                      :      Kaynatılarak elde edilen ‘şehir’ esrarı.
Kelepçe                             :      Yirmi beşer, yüzer gramlık paketler halinde
                                                     hazırlanmış eroin.
Keyif                                   :      Esrar.
Koko                                   :      Kokain.
Koltukçuluk yapmak   :       Evden mal aşırıp para için satmak.
Kubar                                 :       Esrarın sarı toz halindeki ilk şekli.
Kuş                                      :       Hastaların gardiyanlara taktıkları isim.
Kuş avutmak                   :       Gardiyanları, para yoluyla kandırarak,
                                                      koğuşa ‘mal’ sokmak.
Liba                                     :      Eroincilerin ‘mal’ bulamadıkları zaman kriz
                                                      tutmasın diye kullandıkları uyku ilacına
                                                      verdikleri isim. (Firma ismi.)
Madaracılık                      :      Toksikoman psikopatların geçim yolların-
                                                      dan biri: Gümüş mecidiyeleri altın suyuna
                                                      batırarak acemilere, köylülere satma.
Mal                                       :      Eroin, kokain, afyon, esrar gibi uyuşturan 
                                                      maddeler.
Mastor                                :      Mest olma hali.
Meydancı                          :      Esrar tekkelerinde ortada, nargile lüleleri-
                                                      ni değiştiren adam.
Nefes                                   :      Esrar.
Oroin                                   :      Birçok cahil alışkanların, ‘eroin’i değişik
                                                      bir şiveyle telaffuzları.
Ortaköye gitmek             :      Eroin içip kendinden geçmek.
Paket                                    :      Birer, ikişer buçuk gramlık hzırlanmış
                                                      eroin paketleri.
Panadorme                        :     Eroincilerin, ‘mal’ bulamadıkları zaman
                                                      kullandıkları “fanadorm” uyku haplarını
                                                      telaffuz şekilleri.
Paspal                                   :     Adi cins esrar.
Patlamak                             :     Yutulan afyon’un üstüne çay içildikten
                                                       sonra midede hissedilen etki.
Pos                                         :     Eroin’in katkılı olması.
Pres                                       :      ‘Bir ufak’.
Püf içmek                            :      Esrarlı sigara içmek. Esrar’ın elde yeterli
                                                       olmadığı zamanlar, onu sigaranın ucuna
                                                       koyarak içmeye başlar başlamaz, onun
                                                       dumanını bir ağızlık vasıtasıyla çekmek.
Şarjür                                   :      Beş ‘fişek’ birarada paketler.
Tekli                                      :      Tek kağıda sarılmış esrar sigarası.
Tiryak                                   :      Süzme afyon.
Topak                                    :      Bir ‘hurda’ afyon. Eroin’in katkısız olarak
                                                        elde edildiği ilk hal.
Toz                                         :       Kokain, eroin.
Ufak                                       :       Bir kürdan ucu eroin.. Bir seferlik parça..
Volta                                     :       İş çevirmeye gitmek.. Uzaklaşmak..
Yolsuz olmak                     :       Parasız, ‘drog’suz kalmak.
Zula                                        :       ‘Mal’ların toplu olarak saklandığı mahal:
                                                         Mesela bir ağaç dibi, ya da tavan arası.                                                
    

                                                   BİBLİOĞRAFYA

 1. M.Osman UZMAN, “Psikhiatria”, 3. baskı, İstanbul, 1947.
 2. M.Osman UZMAN, “Tababeti Ruhiye”, 2. baskı, İstanbul, 1941.
 3. İ.Şükrü AKSEL, “Psikozların Anatomisi”, İstanbul, 1947.
 4. R.ADASAL, “Ruh Hastalıkları ve Psikozlar”, Cilt:I,II, Ankara 1949.
 5. F.Kerim GÖKAY, “Sağlık Düşmanı Keyif Verici Maddeler”,
                                          İstanbul, 1948.
 6. C.Zihni ÜLKÜ, “Adli Tıp Bakımından Delilik Taslayanlar”,
                                          İstanbul, 1945.
 7. Leo MARKUM, “İrade Nedir?”, İstanbul, 1939.
 8. Alexander RÜSTOW, “İktisadi Coğrafya”, İstanbul, 1943.
 9. Cevdet AYKAN, “Tedavi Notları”, 2. baskı, İstanbul, 1947.
10. Guy PALMADE, “La Charactérologie”, Paris, 1949.
11. E. KRETSCHMER, “Beden Yapısı ve Karakter”, İstanbul, 1949.
12. Eckart PETERICH, “Küçük Yunan Mitolocyası”, İstanbul, 1946.
13. “Hayat Ansiklopedisi”, “Sabbahiler” maddesi.
14. Jacques CRECY, “Kanımdaki Şeytan”, İstanbul, 1954.
15. PITIGRILLI, “Kokain”, 3. baskı, İstanbul, 1954.
16. Aka GÜNDÜZ, “Kokain”, İstanbul, 1931.
 
                                                    -I. kısmın sonu-

                                                           ————

1955’de yazdığım “Uzmanlık” tezimden özetlenmiştir.
Bölüm: II    Bk.:                 M e t h a d o n e    M a i n t e n a n c e

                                                           ————