Kategori arşivi: Yaratıcılık

YARATICILIK : İnsanoğlunun Tanrılaştığı An

                                              Y A R A T I C I L I K,   “Yaratma” Edimi 

                     Y a r a t ı c ı l ı k, başka bir deyimle “yaratıcı değişim” (Creative transformation), yaşam ve yokluğun gizemini kucaklayan bir sözcük.

                     Evreni, yeri-göğü yarattığı inanç sistemlerinin bize empoze ettiği, göklerin ezeli ve ebedi hakimi, ölümsüz ulu Tanrı bir elde; sürekli kendi kendini yineleyen (self-transforming and re-generating) ve benzerini oluşturan, ölümlü katrilyonlarca karınca, arı, balık, bitki, amip, fil, kaplumbağa, kurbağa ve insanoğlu diğer elde; arada, şiir-hikaye-roman-oyun ve benzeri yapıtlarıyla, resim ya da yontularıyla, karınca korolarından senfoni topluluklarına kadar semaya yayımladığı duygusal titreşimleriyle ölümsüzlüğünü ilan eden bir avuç sanatkar.

                     Hayat ekranlarında seyrettiğimiz ‘gelişim’, her türün kendine özgü arketipik -dominant- göstergelerin, evvelden belirlenmiş ve yönlendirilmiş bir transformasyon’u. Yaşam ritüeli, kişinin ya da varlığın, ezelden gelen soy gelişimi (phylogeny)’ni, kendi türüne has  görüntüleri ve gelişimiyle (ontogeny) yineleyip duruyor. Yaratık, Tanrı gibi ezelden ebede mevcut. Acaba ‘Yaratık’ ‘Yaratan’ın dünya aynasındaki bir aksi mi?

                     Eski filozoflar, dünyanın yaratılışında, Yaratan’la Yaratılan’ın birbirleriyle birleştikleri ve yaratılanın da yaratıcı bir kudrete sahip olduğuna inanırlardı. “Yaratma süreci yaratıcılıktır ve ‘doğum’, ‘yeniden doğum’ ve ‘transformasyon’ da bunun aynası.” Bir  Ç i n  atasözü şöyle der: “Transformasyon, yaratma’nın yaratılışı’dır!”. Heraclitus şöyle demişti: “Ruh’un kendi kendini yaratması konusunda bir bilgisi (logos) vardır. O kendi kendini yineler.”

                     Bir çok düşünürler, d i n’in, ‘ölümsüzlük’ (immortality) ve ‘yeniden doğma’ (re-incarnation) arayışı sonucu doğduğuna inanır. Freud ise, din’in başlangıcına, aile içi ensest sonucu öldürülen babaya karşı duyulan suçluluk hissinin ‘totemleştirilmesi’ ve bundan böyle akraba arası cinsel ilişkilerin ‘tabulaştırılması’ prensiplerini esas alır. Bunlar bilinçötesi olaylardır ve kişi, bu oluşumların bilincinde değildir. S a n’ a t  ise kişinin şahsi bilincinden doğar. Koyu dindar olan Carl Gustave Jung ise, Tanrı’ının kontrol ettiği yaşam-ölüm düetto’su ‘dışsal bir gerçek’tir (Objective reality); insan ruhu da (Soul of man) , bu gerçek ile bir senkronizm ve harmoni içindedir (Law of synchronicity). Karşılıklı etkileşim yaşam boyunca sürer.

                                                                            VI

                      Büyük insan, hayat boyu en yakın arkadaşım, psikiyatr ve ressam, müteveffa Prof.Dr. Süleyman Velioğlu’nun ontojenik sanat anlayışı şöyle özetlenebilir.
 
                      S a n ’ a t , varlığın bütünleşme sürecini gösterir. Bu anlamda, ontojenik bir anlam taşır. “Bizim tuval karşısındaki kesin tavrımız ve başlıca kaygımız, kişisel plastik bir dil oluşturmaktır. Entellektüel ve duyusal birikimler, bu plastik dil’in hizmetinde olmalıdır.

                      P l a s t i k  d i l , heterojen nitelikte bir içeriğin, homojen bir ifade, dışlaştırma elde etmesidir. Böylece ‘Varlık katmanı’na erişilmiş olur.

                      Bu   h e t e r o j e n   i ç e r i k : 1) MADDE,  2) ORGANİK VARLIK,  3) PSİŞİK VARLIK ve  4) TİNSEL VARLIK katmanlarından oluşan bir çokluğu ifade eder.  Ancak bu çokluk, plastik dilde, ifade içinde bir birliğe kavuşmuş olur. Seyirci, bu dilin altındaki örtülü dünyayı sezinleyebilmelidir.

                      San’atçı nasıl bir obje seçmelidir ki, tüm varlık katmanlarını içine alabilsin? Amaç, ilk aşamada  d o ğ a ‘yı,  d o ğ a s a l ı  vermektir. Bu yolda, doğanın inorganik katmanlarındaki leke, renk ve çizgileri kullanıp,  t i n s e l   v a r l ı ğ a (Geist) ulaşılmalıdır. Her göz, kişilik yapısına göre, bu yapıtı özgürce algılamalıdır.

                                                                          *   *

                      Dahi, yaratıcı san’atkarın biz, sıradan insanlardan farkını bilimsel olarak bilemiyoruz. Düşünür ve yazarlar, ‘deha’nın ve ‘delilik’in, iki ucu arkaya doğru döndüğünde birleşecek bir daire halkası gibi, birbirlerine çok yakın olduğunu söyler ve yazarlar. Her iki grup da hissedebilir, hayal görebilir ya da ses işitebilir; ama akıl hastası, bizlerin anormal saydığı yaratma gücü ile, bir türlü uyum sağlayamadığı dış dünyaya ancak psikotik bir düşünce ve davranış stiliyle bir iletişim kurmaya zorlar kendini. Yani olmayan gerçekleri ve duyuları hissedebilmesi bir savunma mekanizmasıdır ancak. O dizorganize ve kaotik bir hava içindedir. Gerçek ve gerçekdışı çoğu kez birbirinden ayrılamaz. Dahi ise, bir takım kişilik acayipliklerine karşın, doğanın belki en üst düze harmonisi içindedir. Onun yaratıcılığına da ölümsüzlük arzusu için bilinçaltından düzenlenmiş bir savunma mekanizması olarak baksak bile, bu mekanizma bir yüceltme (sublimation)’dir. Bu savunma, milyarlarca kişileri de, kendi insanlık değerleri içinde yüceltir.

                       Bir çok yaratıcı sanatkarın ruh ya da akıl hastalığıyla hiç ilgisi yoktur. Yüzlercesi arasında Euripides, Socrates, İbni Sina, Boticelli, Shakespeare, Moliere, David Hume ve Sir Bernard Shaw için kim ne negatif şeyler duydu? Herkese nasip olabilecek kişilik bozuklukları ya da ruhsal dengesizlikler, ne onların yaratıcılıklarından bie nebze değer kaybettirir ve ne de o patoloji, onların yaratıcılığının temel nedenidir.

                                                                          -VII-
                       İçe dönük: Şizoid kişilik yapısına sahip olan yaratıcı sanatkarların, dış dünya ilişkilerinden sakındıkları enerjiyi, bir nevi transformasyonla sanatına döktüğü psikanalitik literatürde yazılıdır. Einstein, Kafka ve Newton bunlar arasında sayılabilir. Sonra? Eğer bir sanatkar, obsesif-kompülsif, titiz ya da sinirli ise, sonra? Beethoven’in defterleri, onun yazdığı müziği ne kadar sık değiştirip yeniden yazmak zorunda kaldığını göstermektedir. George Sand, Chopin’in bütün bir gün odasına kapanıp ağlayarak, bir aşağı bir yukarı dolaşarak, kalemlerini kırarak, bir ölçüyü yüzlerce kez değiştirerek, bir tek sayfa için altı gün harcadığını anlatmıştır. Brahms da kırk üç yaşına gelinceye kadar birinci senfoni’sini tamamlamadı. Oysa, bundan yirmi yıl kadar önce müsveddeler yapmış ve bunlara Clara Schuman’a göstermişti.

                       Stravinski, Balzac, Schuman ve Mikelanj’ın manik-depresiv olduğu bilinir. (Keza Hz.Süleyman ve W.Churchill) Schuman kaç kez kendini nehire atmıştır. Mikelanj’ın  s o n   y a r g ı  adlı dev boyutundaki azizin, kamçılanarak paramparça olmuş boş derisine kendi portresini koyması anlamlıdır. Gerçekten de boşluk, deprese kişilerin özleştikleri, karakteristik bir yakınmadır. Vinvent van Gogh, yaşamı boyunca varlık ve yokluk ile çatıştı. ‘Biz resimlerimizi konuşturmalıyız!’ dermiş. Paris’de kaldığı 1886-1888 yıllarında, yirmiden fazla kendi portresini yaptı. Bu onun kendi kendini, sürekli olarak araması değil de nedir? Bir kez şöyle söylemişti: “Kendini bilmek güç bir iş. Fakat kendi resmini yapmak çok daha güç!” Kulağını kesip sevgilisine postaladığı ve kendi portresini öyle göründüğü gibi yaptığı halde içe dönük, depresif stil hayatından vazgeçmedi. Nihayet, bir av tüfeyiğle içindeki şeytanı vurup rahatlamıştı.

                        Kendisi gibi diğer bir post-impressif, Gauguin’in iç karmaşası o kadar derin, psikotik boyutlara varmadı. Ama kendine sürekli olarak soruyordu: Ben nereden geliyorum? Bizler kimleriz? Nereye gidiyoruz? Paris’de sanatı ile geçinemeyince bir dünya turuna çıktı. Rouenne’de beş frank için duvarlara ilan yapıştırdı; bu da onu tatmin etmedi, Britanny, Martinique ve en sonunda Tahiti’ye kapak attı. Kararları güç verirdi, içinde sürekli bir şüphe ve korku vardı. Nihayet, “Tahitili Kadın” ve bir sürü yerel imajlardan sonra, bir gün gönül rahatlığıyla kendini yüzleyebildi: Kendi portresini yaptı ve altına da ismini koydu: “Günaydın Bay Gauguin!” (Bounjour Monsieur Gauguin!) Sonra ekledi: “Bu, Allaha doğru tırmanan yegane yoldur.” Ondan öyle, dine sığınarak daha bir çok eser verdi. Yoksa o da intihar edebilirdi.

                        İlk sürrealist sayılabilecek Mark Chagal, romantik, folklorik, şiir lirikliğiyle dolu eserleriyle, Rusya’nın çorak topraklarında ıstırap çeken musevilerin din ve kültürlerinin temsilcisi oldu. Muazzam bir ‘yücelme’ (sublimation) yeteneği ile, çocukluk hayallerindeki Abraham’ın meleklerinden, damdaki kemancıdan (amcası), küçükken göz tanığı olduğu bir mahallede ölü vak’asından ‘Yeşil göz’e kadar, acıları, anıları, kültürünün tüm collective unconscious’unu ebedileştirdi. Belki bir nörotik’ti ama, hiç de bunalıma girmedi. Seneler sonra köyünü ziyarete bile gitti. Benim gözümle, Shagal, ‘iç’ ve ‘dış’ dünyasını, ‘geçmiş’ ve ‘geleceğini’, zaman ve mekan limitleri dışında, tıpkı bugünün modern aktörü bir  ş a m a n  gibi yaşadı.   

                                                                            -VIII-

                        Peki,  y a r a t ı c ı n ı n   p s i k o l o j i s i  nedir?

                        Y a r a t ı c ı l ı k  biyolojik, psikolojik ve sosyal bir olaydır. Yaratıcılar topluma ve insanlığa, kendi avuç içi kadar varlıklarının üstünde ve ötesinde, geri kalan tüm kitlelerden daha verimli olmuşlardır.

                        Y a r a t ı c ı   i n s a n ı n   y a p ı s ı  çok karmaşadır. Goethe ve Newton’u ele alırsak ve onların kişilik özelliklerini kıyaslarsak, bu ikisi birbirlerinden farklı, özerk şahsiyetlerdir. Her ikisi de bağımsız idiler, ama diğer nitelikleri, farklı kombinasyonlar halinde gelişmişti.

                         G e n i u s  sözcüğü başlangıçta, “yüksek yaratıcı kuvvet” olarak kullanılmıştı. Bu terim sonraları matematik, fizik veya müzik’de alışılagelmişin çok üstü bir kişi -genellikle küçük bir çocuk- için kullanıldı. Bir nokta daha. G e n i u s : çok yüksek zekalı, orijinal yaratıcı (Örneğin Keats) ile, yaratıcı-sanatkar kimse: G e n i a l   p e r s o n (örneğin Chaucer) arasında da bir nitelik farkı vardır.

                         İş hayatında, siyasette, askeri güçler kumandanlıklarında yüksek başarı kazananların genius olmaları gerekmez. Mülti-milyarderler, başarılı finansmen, Körfez krizinin ‘Çöl Ayısı’ gerçek anlamda bir yaratıcı olamaz; zira onlar ellerindeki olasılıkları en iyi şekilde kullanabilen, zaten elde mevcut nesneleri en başarılı kullanabilen becerikli kimselerdir. Bir insanın idareci olması onun yaratıcı olmasına engel teşkil etmez, örneğin Marcus Aurelius bir imparator olduğu kadar bir filozof idi de.
 
                        Bilim adamları arasından pek ender genius çıkar, onlar daha ziyade yüksek teknisyenlerdir. Einstein, kitle ve enerji arasındaki bağlantıyı formülleştirmeseydi; Faraday, elektromanyetik endüksiyon’u bulmasaydı; Rutherford, atomik transmütasyon’u ortaya çıkarmasaydı, engeç yirmi yıl içinde bir beyin aynı bulguları keşfedecekti. Ama aynı şeyleri bir Beethoven  ya da Mozart için söyleyemeyiz: başka hiç bir insanoğlu aynı nağmeleri yaratamayacaktı.

                        S a n a t   e s e r l e r i , insani değerleri ve değer yargılarını içerir. Aynı güzellikte ölçülebilen iki şiir bulamayız, ama kimyasal ya da matematiksel denklemler için yalnızca bir çözüm vardır.

                        Genellikle, g e n i u s – s a n a t k a r’ın solo performans’ına karşılık olarak, bilim, ekonomik ve teknik alandaki ilerlemeler gitigde bir ekip çalışmasını da gerektiriyor. Yaratıcı, kalabalık içinde ‘yalnız’ bir kişidir.

                                                                        -IX-

                        Y A R A T I C I   –   G E N İ U S ‘ U N    Ö Z E L L İ K L E R İ

                        Genellikle genius’un uhrevi (mystic) ve dehşet hissettiren (awe-inspiring) bir özelliğe sahip olduğu söylenir. Hıristiyan dininin radikal yorumcusu Martin Luther, Faust’un yaratıcısı Goethe, sıradan birer büyük adam değildiler, onlar sanki şeytanla pakt yapmışlardı. Onlar yalnız dışımızdaki değil, içimizdeki şeytanı da, mikro ve makro dünyalarımızı tanıttılar bize. Faust’un bugünden başlayıp eski uygarlıklara kadar Helen arayışı, insanlık tarihi boyunca aranmış ve aranacak olan anne-kardeş-sevgili arayışının evrensel boyutlarda yinelenen ş a m a n i s t i k  b i r  t r i p’den ne farkı vardı?

                         Bu adamların bizlerden farkı ne? Beyin kimyası? Enzim hikayesi? Bilmiyoruz. Bilim bir gün daha inandırıcı bulgularla bizleri aydınlatıncaya dek, biz yalnızca onları, dıştan görebildiğimiz ve tarif edebildiğimiz kadar bilebilmekle yetineceğiz.

                        Bir anımı anlatayım. Yıl 1958, Buffalo-New York Üniversitesi’nde asistan iken, bir yandan da oradaki U.S. Music Okulu’nun (extension) müzik seminerleri’ne devam ediyorum. Bir gün ders’e, saçları kırlaşmaya başlamış, orta boylu, sempatik bir hoca geldi: Leonard Bernstein. Benden başka herkes onun kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Hoca, bir saat boyunca, Bach’ın kantata’larının birinden dört dörtlük bir ölçü içindeki notaların birbirleriyle harmonik ilişkilerini anlattı durdu. Dersin sonunda -acemice- parmağımnı kaldırıp sordum: “Acaba bestekar bestesini yaparken bu ilişkileri ne dereceye dek bilinçli olarak yapıyordu?”. Bernstein gülümsedi ve dedi: “Onlar yapar, biz bakar. Gelin size gerçekten olmuş bir fıkra anlatayım.”
                        “Dahi Mozart kilisede bir konser vermiş, tabii her zamanki gibi pek başarılı. Konserden sonra yanına çok genç bir kız gelmiş ve heyecanlı heyecanlı: ‘Herr Mozart, Herr Mozart, harikaydınız. Bu besteleri nasıl yapıyorsunuz? Ben dört yıldanberi piyano çalıyorum, hala bir yerlere gelemedim!”. Mozart sormuş: “Kaç yaşındasın küçük kızım benim?”; kızcağız, “On bir!” diye yanıtlamış. “Ama daha çok küçüksün, çalışmaya devam et, bir gün prozodi ve bestekarlık dersleri de alırsın, yılmadan çalış, bir gün gelecek, beste yapacaksın!”  Genç kız heyecanla yanıtlamış: “Ama Herr Mozart, siz altı yaşında iken bile beste yapıyordunuz?” Mozart gülümsemiş: “Evet ama, ben kimseye nasıl yapılır diye sormuyordum!” İşte Harika Çocuk Mozart bu.
1)   Y a r ı   m e t a f i z i k ,  ş e y t a n i   b i r   y a r a t ı l ı ş .

                 Bir yaratıcı, kendinden çok, adeta kompülsif bir şekilde ‘yaratmak ve icra etmek’ arzusuyla hareket eder. Ona, “kendi arzusuyla” (free-will) kuralı uygulanamaz, sanki dıştan bir kudret (quasi-external force) onu, içten gelen dürtü ile birlikte bir cenge sürüklüyor. Onda insan ötesi, insan dışı, ya da insani olmayan bir karakter var sanki.

               Protestanizm için yaptığı bildirilerden dolayı Werms kentinde 17 Nisan 1521’de, DİET Kurultayının huzuruna çıkarılan büyük Martin Luther, PAPA’nın Docet Romanum (Papal afaroz) tehlikesine karşın, “Ben burada ayaklarım üzerinde dikilip, bu konudaki inançlarımı tekrarlamakta direniyorum. Zira, başka türlü yapamam!” (Here I stay… I can do no otherwise…) tarihsel demecini veriyor. Sıradan bir insan avukat tutar, davasına devam eder, ya da özür dileyip sözünü geri alır ve hayatını kurtarır. Gerekirse Adli Tıp muayenesine gider, rapor alır; rüşvet de verebilir ve yalan da söyleyebilir. Fakat bir genius, asla. Zira o, toplumun yanıtına önem vermez, fikirlerinin kabul edilip edilmeyecekleri konularıyla ilgili değildir. O, sanki bir insan değildir.   
                 
                                                                             -X-

2)    İ ç   i k i l e m (Duality):  H a z   d u y m a   v e   ı s t ı r a p   ç e k m e .

                      Yaratıcı, yarattığı eser ortaya çıkıncaya kadar, bir annenin çocuk doğurduğu gibi, ıstırap çeker. Aynı zamanda, eseri yaratmaktan duyduğu hazzın da farkındadır.
                      Yaratıcı, hislerini, yaratmasını arzuladığı şeylerin zihinsel görüntülerini, son bir darbeyle ebedileştirmeye çalışır. Bu, aşağı yukarı, insan üstü (super human) bir gayrettir. Ama bu sonuçlandırma, çok zengin bir iç dünyayı dışlama ve bitirme anıdır ki, ‘yaratıcılık’ da budur, ama yakından bakarsak görürüz ki, son an, en az yaratıcı olanıdır. Bunu bir çocuk doğumu ile kıyaslarsak durumu çok daha iyi anlarız. Gerçek yaratılış ve gelişim, anne rahminde aylar önce başlamıştı: sanatkarın kafasında eserin aylar önce tohumlandığı gibi.

                      Buna müzikten bir örnek verelim. Anton Bruckner, son eseri olan “9. Senfoni” üzerinde tam on yıl çalışmıştı.Bir türlü bitiremedi. Bugün bile eserin ‘finale’si yoktur, Te Deum ile bitirilir. Herhangi ikinci sınıf bir bestekar bile onu bitirebilirdi. Senfoni’yi bitirmek onun kudreti dahilinde değildi.

                      Beethoven’in de besteleri arasında ormanda yürüdüğü, bir takım mimikler yaparak, sanki doğmamış yaratığıyla alay eden şeytanla kavga edermişcesine homurdandığı ve hatta küfürler ettiği söylenir.

                      Goethe, Faust’un ilk kısmını 40. yaşında yazmıştı, 2. kısmını yazması 40 yıl daha aldı ve bitirdikten iki ay sonra “Bir az daha ışık!.” diyerek ebediyete intikal etti.

                      Einstein da, elektromagnetizm ile yerçekimini birleştiren bir sistem kurmak istemişti. Bu vizyon ona ilk kez 1905 yılında gelmişti, ama ancak elli yıl sonra arzusuna kısmen kavuştu. Diyebiliriz ki, dış: sosyal ve bilimsel kuvvetler, onu medyum gibi kullanacak ve yarattıracak bir kudrette değildi.

3)     D i ğ e r g a m l ı k  (Unselfishness) :

                      Hiç bir insan, yaşamı için çıkarlarını gözetlemesinden ötürü kınanamaz. Eğer bir insan, bu en temel varoluş hakkını kullanmazsa, o ya abnormal olmalı, ya da ileri derecede seçkin bir kişi. Bunların her ikisi de egoistik niteliklerdir.

                      Yaşamın, “Gerçeklik prensibi”ni (Reality Principle) gözönünde tutarak, eğer bir kimse para, zenginlik ya da kudret (power) için eğilmezse, o kişi çok özel bir kişidir.
Eğer bir genius hayatta iken sevilir, sayılır ve para kazanabilirse, bu, kabul edilebilir, doğal bir durumdur. Fakat yaratıcıda para, gaye değildir. Leonardo da Vinci lüks içinde yaşadığı hayat tarzını severdi, ama babası zaten pek zengindi.

                      Horace pek de fakir değildi. Fakat kendine Maecenas’dan banliyöde, orkidelerle çevrili bir ev hediye edildiğinde, bu onun mutlu dünya görüşünü ve şiirlerinin içeriğini değiştiremedi.
  
                                                                               -XI-

4)     S ü r e k l i    b i r    y a ş a m    a r z u    v e    d ü r t ü s ü  (Desire for survival) :

                     Aşağı yukarı her insan ölümden nefret eder, hiç olmazsa korkar. Kişisel ölümümüzün ötesinde, çocuklarımız sayesinde -mal, mülk, anı, isim vb.- sanki ölümsüz olabileceğimiz fantazisi, insanoğlunun temel arzularının başında gelir.

                     Genius’ta bu arzu, onun günlük yaşamında pek az farkedilmesine karşın, onlar sanki ölmez eserleriyle ölmeyeceklerini hissederler. Ölümsüzlüğü kanıtlayan nesne, onların yapıtlarıdır.

5)     İ c a t   e d e b i l m e  –  y a r a t a b i l m e   y e t e n e ğ i   (Inventiveness) :

                      Psikanalistler arasında, ‘yaratma’ sürecinin üç düzeyde geliştiğine inanılır.

a)   Kuluçka (incubation) devri:  Sanatkarın kafasına, sanki masmavi göklerde yağmur yağmak için yavaş yavaş gelişen, şekillenen bulutlar gibi, bir seri düşünceler kuyruklanıyor. Bakın Goethe, Faust’un sunusunda ne diyor: “Vaktiyle pek erken olarak, bulanık nazarlarıma görünmüş olan hayaletler! Gene yaklaşıyorsunuz… Bu kez sizi yakalamaya teşebbüs etsem mi dersiniz? Kalbimde o evhama (esasında, yaratma kudretine) karşı, hala bir eğilim var mı acaba? Hep üşüşüyorsunuz… Peki öyleyse, buharların ve sislerin içinden çıkarak etrafımda yükseldiğiniz gibi, lütfen hükümran olunuz… Alayınızın etrafında esen sihirli havadan, içimin gençlik heyecanıyla titrediğini hissediyorum…” Mozart ve Schubert’te bu gerçek kuluçka dönemi, yeni bir yapıtı kağıda geçirmek için gereksinimi olduğu zaman, olağanüstü kısaydı. 

b)    Aksiyon, şekillenme devri :   Hayal meyal, sisler içinde oluşan tekil esinler, yavaş yavaş şekillenmekte ve birbirleriyle iletişim kurarak daha anlamlı ifadeler için aktive olmaktadırlar. Yaratıcı, sanki gün düşlemesinde… Sahneler, kahramanlar veya notalar yavaş yavaş zihni işgale başlıyor. Bu rüyavi gerçekler için bir iki örnek verelim. Hoffmann, opera’sının sahnelerini, aktör arkadaşı Deurient ile birlikte Berlin’de, “Lutter und Wegner”de, sanki başından geçermiş gibi prova edermiş. Strindberg de “Bir Rüya Oyunu”nda (A Play of Dream) rüya ile şiirsel yaratılış arasındaki bağı ne kadar da güzel sergiler.

                  Büyük bir olasılıkla, yaratıcılık, bilinçaltında tohumlanıp yeşeriyor ve bilinç alanını delerek dış dünyaya sergileniyor. Öyle enerji dolu, kimliği belli olmayan, dolayısıyla da kişinin -hiç olmazsa dıştan gözleyebildiğimiz kadar- yaşadığı koşullarda göze görünen bir değişim yaratmaksızın büyüyen ve gelişen, materyal dolu ve sansür tanımayan yerin döl yatağı, biliçötesinden başka bir yer olamaz.

c) Üçüncü faz: Doğum anı: (Naissance, abortion) Bu birden oluşagelen gerçekleşmedir. Yaratıcı, doğum yapmış bir anne gibi yorgun, bezgin, sancılı ama mutludur.

                  Sanatta yaratış, “mutlaka aranılan şart’tır! (sine qua non). Ressam ve heykeltraş için yeni şeyler yaratma (invention) daha az önemli gibi gelir, zira onların ‘süje’si, doğa’nın içindedir. Öyle olmasına karşın, Fransız ve Hollandalı İmpressiyonistler’in daha fazla imajinasyon kullanmaları, herhalde onların hemen herkesin tercihi olmalarında çok rol oynamıştır sanırım. Keza, Titian’ın “Venus and the Lute Player”i ve Picasso’nun “Aubade”i aynı konuyu işlemelerine karşın, bize kolaylıkla hayal gücüyle özdeşmeyi sunan ilk yapıtı daha çok yeğleyebiliriz.

                                                                          -XII-

                     Mamafih, modern sanatkarlar, Pablo Picasso, Salvadore Dali, Klee ve benzerleri, keza tiyatro’daki modern sunularda da izlediğimiz gibi, modern art, daha ziyade hiciv(humor), espri (wit) ve efsane’ye (satire) önem verip gözümüze güzel görünün güzelliklerden ziyade, kendimizin bir imajinasyon (?re-kreasyon) yaratabileceği stillere daha çok önem vermektedir. Louvres’daki “Madonna”yı hepimiz kaç kez gördük, ama şimdi onu me görmek istersiniz yoksa Klee’nin Miraculous Landing ya da Road From Todspawn to China’yı mı görmek isterseniz diye bana sorarsanız, tercihim tabiidir ki sonunculardan yana kayar.

                     E d e b i y a t t a  yaratıcılık, plastik sanatlardan çok daha zor gibi gelir. Sanki her şey söylenmiş ve yazılmıştır. Ama gerçekte, yaratıcı, zaman tünelinde geriye giderek, kısmen bilinçli ve çoğu yönü bilinçötesinden kaynaklanarak, özellikle Jung’un “Müşterek Bilinçötesi” (Collective Unconscious)’un archetype’lerini kullanarak ‘yeniden’ yaratır. Lavoisier (1793)’ye inanırsak, -Giyotin’e giderken söylediği gibi-“Dünyada hiç bir şey kaybolmaz ve yeniden yaratılmaz.”

                     Yaratıcılıkta, ‘keşif’ten çok bir ‘yoruma açık performans’ ve ‘hareketlilik’ mevcuttur. Konu, tekrar tekrar ele alınabilir: Goethe’nin iki yüz yıl geriye gidip, Marlowe’un Dr. Faustus’unu yeniden yazması gibi. Keza, Oedipus Complex için Sophocles’ten beri, farklı isim ve temalar altında neler yinelenmemiştir? Freud’un ‘dünyanın en büyük eseri” dediği Dosteiyevski’nin Karamozov Kardeşler’inden Peter Shaffer’in Equus ’una kadar: Kral Ödipus yerine, (Freud’un ‘Little Hans’ vakasında babaya karşı hissedilen duyguların posta arabalarının atlarına yansıtıldığı gibi), atın gözleri kör edilir. Piyes, 1980’li yıllarda, U.S.A.-Florida’da, American Psychiatric Association’s Annual Convention ‘da oynandığı zaman, tüm psikiyatrlar tarafından ayakta alkışlanmıştı.

                     M ü z i s y e n  için, doğa’nın yeniden ‘yaratılması’na gerek yoktur. (Oscar Wilde, sanatın Doğa’yı değil, Doğa’nın sanatı taklit ettiğine inanır: “Nature, imitates the Art!”. Pablo Picasso da, “Doğa’dan sonra değil, evvel çalışmaya başlarım” “I don’t work after nature, but before!” der.) Müzisyene, dış dünyanın pek faydası yoktur, herşey içten gelmek zorundadır. Konuyu başkalarından tekrar ödünç alsa bile, başkalarının notalarını, nağmelerini tekrarlayamaz. Bu bakımdan -bir çok analistler tarafından- gerçek yaratıcı sanatkar olarak tanınır.

6)    İ ç s e l   m a t e r y a l i    m ü k e m m e l   k u l l a n a b i l m e   y e t e n e ğ i  (Mastery of Craft) :

                      Sanatı ustalaştırma konusunda, tekniği ilerletmek kastıyla yazılmış kitaplar hariç, örneğin Leonardo da Vinci’nin “The Art of Painting”, hiç bir kimse bir kimseye sanatkarlık aşılayamaz ve öğretemez. Siz ya sanatkarsınız, ya da değilsiniz, hepsi bu.

                      Daha önce hikayesini verdiğimiz Mozart, altı yaşında iken hiç kimseye sormadan bestelerini yapıyordu. “Genius Çocuk” olarak şöhreti İtalya’ya gittiğinde, yine bir bestekar olan babasıyla (Freud dahil hemen her meşhurun tanınmak ve görmek için hayal ettiği) İtalya’ya gitmiş. Babasının onun yerine bestelediği iddilarını çürütmek için on bir yaşındaki çocuğu bir salona kapatıp, yeterli kalem kağıt ve mum verip, bir concerto yazmasını rica etmişler. Gerekli ihtiyaçlar dışında odasından çıkmayan genç dahi, iki gün sonra o denli mükemmel bir beste sunmuş ki, o zamanın ‘büyük’ sanatkarlarının hepsi şapkasını çıkartmış.

                     Gauss, daha matematiği bile tümüyle öğrenemeyecek kadar küçükken, bir ‘toplama cetveli’ yapmıştı.

                                                                          -XIII-

                      Bazı yaratıcılar ise çok yavaş gelişmişlerdir. İşte bir kaç örnek.

                      Bach, önce diğer müzisyenlerin tekniğini teker teker incelemiş, sonra kendisininkini koymuştur. Hepimizin bildiği gibi onun zamanına gelinceye kadar müzikal kompozisyon’lar, akustik bakımdan ‘dörtlü’ ve ‘beşli’ aralıklarla yapılırlardı. Bu yüzden de Organ ya da ‘Clavichord’ da çalışılırken, yalnız bir perde üzerinde net olarak icra edilebilirler, diğerleri ise daha ‘discordant’ olarak çalınırdı. Bach, dehasıyla, sunduğu “Well-Tempered Clavichord”da, yirmi dört anahtardan beste yaptı. Ona kadar piano bestekarları eserlerini, ‘harpsichord’ ve ‘clavichord’ gibi sesleri ince ve dinleyenleri pek de tatmin edemeyen enstrüman’lar için bestelemişlerdi.

                      Werckmeister, oktav’ı on iki eşit aralığa böldü. Bu perdelerin hiç birisi ‘akustik’ olarak net olmadığı gibi, harmonize edilmiş değillerdi de. Böylece, hiç olmazsa, ‘eşit’ (even-temperée) aralıklarla, bu on perdenin herhangi birine transpoze etmek imkanı doğdu.

                      Christofori’nin ilk kez kullandığı ‘çekiç’ (hammer) etkisi (pianoforte), daha sonraları Beethoven tarafından mükemmeleştirilerek tam gücüyle kullanıldı. Beethoven, kompozisyon tekniğini sürekli olarak değiştirmekle beraber,  notalar üzerinde, bir mücevherci gibi teker teker nakış işler gibi çalışırdı.

                      Haydn da, eserlerinin notaları üzerinde tek tek işlerdi adeta.
                      H. de Balzac, en değerli düzeltmelerini, eserleri baskıya gitmeden önce yapardı. Çok titizdi.
                      Rembrandt ve Césanne da teknikleri üzerinde çok çalışan, büyük emek sarfedenler arasındaydı.

7)      Z i h n i n   e v r e n s e l l i ğ i :

                      Yaratıcılar, kendi branş’larının ötesinde ve üsütünde ve derinliğinde bir bilgi dağarcığına, daha doğrusu hazinesine sahiptiler. Örnekler:

                      George Bernard Shaw’un bilgisi okyanuslar kadar engindi. Edebiyat, müzik, felsefe, sosyal bilimler ve hekimlik onun ekspertiz alanları idi. Bir insan nasıl olur da bu kadar bilebilir? Bu kadar yetenek ve kapasite, ancak bir genius’a ait olabilir.

                                                                          -XIV-

                       Her dahi’de, evrenselliğin bu denli geniş olması koşul değildir. F. Chopin, müziğin enginliği içinde, o çeşitli müzik türleri içinde farklı duyuları enmükemmel bir şekilde ifade edebildi. Örneğin mazurka ’larında neş’eyi, ballad’larında mistisizm’i, vals’lerine duyarlılığı ve scherzo’larında kapris’i işledi. Bunlar onu evrensel yapmaya yeterliydi.

                       Goethe, romancı, şair, tiyatro yazarı, filozof, devlet ve bilim adamı idi.
                       Albert Schweitzer teolojist, müzisyen ve medikal misyonerdi.
                       Leonardo da Vinci artist-ressam ve mekanik mühendisi idi.
                       Borodin, kimyager ve kompozitör’dü.

                       Bunlara karşın, bu narsisizm’leri yüksek yaratıcılar, yetenekliliklerini kaybetmeğe başladıkları zaman şu ya da bu şekilde kendilerini durdurdular. Tchaichowski, esinlemesinin kısıtlandığını hisettiğinde kendini bir kolera epidemisine maruz bıraktı. Bu, medikal yolla yapılmış bir intihardı. Bach yaratma yeteneğinin sınırlandığını hissettiği an, beste yapmayı durdurdu. Tüm zamanların en büyük bestekarı Beethoven, işitmezliği sağırlığa döndüğü halde yılmadı ve bizlere ebediyete dek kalacak Symphony No.9’u bıraktı. Onun hakkında şunu rivayet ederler. Moonlight Sonata’yı yazdıktan az sonra, bir gece vakti gece karanlığında, her zaman yaptığı gibi, bir refakati ile birlikte ormanda bir az açıldıktan sonra, kulübeye benzer küçük, eski yapılı bir evden, pek de düzgün olmayan piyano nağmeleri duymuş: Kendinin “Ay Işığı Sonat”ı. Dayanamayıp kapıyı çalmış, fakir bir ailenin evine kabul edilmiş. Piyanonun başında gözleri görmeyen, ama bir kız, yapabildiği kadar eserini çalıyor. Ona sormuş: “Bu eserin kime ait olduğunu biliyor musun?”, kızcağız yanıt vermiş: “Hayır, bilmiyorum, ama çok seviyorum.” “Ben de onu çok seviyorum. İzin verin de ben onu senin için çalayım!” diyerek piyanonun başına oturmuş ve kızcağızı çok mutlu bırakmış ayrıldığında. İlerki yıllarında, kendi işitme handikapı başladığı zaman her halde bu olayı anımsamış ve ondan cesaret almıştı sanırım. Sinema ekranlarında hepimizin içleri dolu dolu izlediğimiz gibi, senfonisi’nin maestro’luğunu yaptığında ve eser bittiğinde alkışları duyamıyordu. Ama onun içinde sürekli akıp giden bir alkış, bir nağme tufanı vardı zaten, dış dünyadan bunu duymasına gereksinimi yoktu.

                       Büyük yaratıcıların diğer tür düşkırıklıklarına dair de bir iki örnek verelim.
                       Goethe, ‘renk kuramları’nın zamanının bilim adamları tarafından kabul edilmeyişine çok üzülmüştü.
                       “Doğal Ayıklama Yoluyla Tür’lerin Evrimi” ve benzeri kuramlarıyla dünyayı sarsan ve eserleri bir gün içinde satılan doğa bilimcisi Darwin, hayatı boyunca dünyadaki tüm bitkilerin yalnızca bir (primordial plant) bitki türü olan Urfilage’den geldiklerini bilimsel olarak kanıtlayamamanın üzüntüsü içindeydi.
                       Leonardo da Vinci de, asrının baronu, büyük sanatkarı ve mucidi olduğu kabul edildiği halde, icat ettiği bazı savaş aletleri ve makinalarının zamanının prensleri tarafından kabul edilmeyip ordunun teçhizinde kullanılmamasını çok yadırgamıştı.

                                                                           -XV-

8)     A l g ı ‘ n ı n    E v r e n s e l l i ğ i  :

                         Yaratıcı’nın zihni yalnızca okyanuslar kadar engin, fakat o kadar derindir de. Bu derinlik, düşünceden çok, algı sistemindedir. Bu derinliği, estetik bir renklendirme şekillendirir. Sanatkar nereye baksa bir güzellik görür, gözlemnenen bir acılık ve sefalet örneği olsa dahi. Örnekler:

                         Charles Beaudlaire. Hemen her genç ilk aşkını genel kadından tadar. Zira o, görünümün ötesinde, psikolojik yapı ve duygular bakımından ‘herkesin kadını’dır. Genç adam, kişisel birlikteliğin ötesinde yaşadığı aşkın ‘yalnızca bir anlık’ olduğunu algılayınca, ardından bir düşkırıklığına uğrar. Ve Beaudlaire bile bundan masun olamaz. Ona göre, bu düşkırıklığı ile, asil bir kadının ardından gidip onun kalbini kazanamamaktan doğan düşkırıklığı arasında hemen hemen hiç bir fark yoktur. O, her ikisini de yaşadıktan sonra oturur, “İçinde Olduğum Bir Gece” (Une Nuit que J’étais)’yi yazar.

                          Keza, sevgilisiyle dağda dolaşırken ortalıkta gördüğü bir hayvan leşinden heyecanlanır ve “Bir Leş” (Une Charogne)’u kaleme alır.

        UNE CHAROGNE                                                       BİR LEŞ                         

Rappelez-vous l’objet que nous vimes,                   Anımsar mısın sevgilim
mon ame
,                                                                              güzel bir yaz günü,
Ce beau matin d’été si doux,                                         bir patikayı dönerken, çakıl 
                                                                                                   yatakta iç böğütücü leşi; détour d’un sentier une charogne infame                         
Sur un lit semé de cailloux.                                            Azgın bir kadın gibi
                                                                                                   bacaklarını havaya dikmiş,

Les jambes en l’air, comme                                             
une femme lubrique
,        
Brulante et suant les poisons,                                  buğular çıkan karnından ateşli
Ouvrait d’une façon                                                      zehirler saçarak. 
nonchalante et cynique
   
Son ventre plein d’exhalaisons.

–  –  –  –  –  –  –                                                                        –  –  –  –  –  –  –  –

Et le ciel regardait la carcasse
superbe
                                                                                Ve gök, bu muazzam

                                                                                                  iskelete 
Comme une fleur s’épanouir                                        sanki yeni açan bir çiçek
                                                                                                  gibi bakıyordu.
La puanteur était si forte, 
                                                                                                  Çayırın üsütündeki

que sur l’herbe                                                                    koku o denli
Vous coutes vous évanouir.                                         kuvvetli idi ki, bayılıyor
                                                                                                   sanırdınız.

– – – – – – — —                                                                                   – – – – – – – – – – –

                                                                           XVI

Et le monde rendait une étrange                       Ve dünya garip bir müzikle
musique
,                                                                       yankılanıyordu.
Comme l’eau courante et le vent,                      akan  bir su ve rüzgar gibi;
Ou le grain vanneur d’un                                      harmancının kalburunda ritmik 
mouvement rythmique
                                          bir devinimle
Agite et tourne dans son van.                             sallayıp çevirdiği gibi.

– – – – – – – – —                                                                       – – – – – – – – – – –

Alors, o ma beauté! Dites a la vermine                      Ey canım güzelim,

                                                                                                      sizi  öpücüklerle
Qui vous mangera de baisers,                                         yiyecek olan kurtçuğa,
Que j’ai gardé la forme et l’essence divine                 biçimini yitirmiş kutsal
De mes amours décomposés.                                          aşklarımın şeklini ve özünü
                                                                                                      sakladığını söyle.
__________                                                                            ____________

  
                    Kuran’ın hadislerinden biri de Hazreti Peygamberin bir yaşantısını zikreder: Bir gün, Peygamber Hazretleri, yanındakilerle birlikte yürürken bir eşek leşine rastlar. Herkes, başlarını diğer yana çevirerek tiksintilerini belirtirlerken, Hazreti Peygamber tatlı bir gülümsemeyle buyurur: “Aman ne güzel dişleri varmış!”

                   Eski pazar yerlerinde, hatta bugün sebze ve meyve hallerinde aleacele yürür ya da koşarken, sebze küfelerinin kaza sonucu devrildiğine hepimiz tanık olmuş, ama bu konuda hiç birşey algılamamış olabiliriz. Fakat Hoffman için bu an, onun bir gencin romantik rüyalarını süsleyen “Altın Kap” (The Golden Pot)’ına bir tema oluşturuvermişti.

                  Thoreau’nun duygusal şiirleri, onun  d o ğ a’yı derinden izlemesi ve algılamasının sonucudur. Keza, Alexander Humboldt’un hayat süresince hayranı olduğu ve bizlere sunduğu “Doğa Tarihi” de öyle bir doğa hayranlığının ve aşkının sonucudur.

                  Düpedüz  a ş k  herkesin bildiği -ya da bildiğini sandığı-, zaman zaman konuşmaktan utandığı ya da sakındığı, çoğu kez erkeklerin içki sofrasında iken bir ‘penis sohbeti’nde kahramanlıklarını sergiledikleri bir konudur. Ancak D.H. Lawrence, sıradan bir seksüel akt’ın tüm fizyolojik, patolojik ve psikolojik yönlerini tüm ayrıntılarıyla, hiç de klasından düşmeden, hem kadın ve hem de erkeklerde inceleyip sununca, ortaya “Lady Chatterley’s Lover’ şaheseri doğdu.

                  Küçük, değersiz konuşamalar (small talk); ‘keçi boynuzunu bile doldurmayan anlamsız sözcükler’(Cornucopia)den kim hoşlanır?
                  C o r n u c o p i a , mitoloji’de Amalthea adlı bir nymph’den gelir. Onun bir keçisi vardı. Bu hayvan, “keçi bir ilah” idi. Küçükken o Zeus‘a süt vermişti. Onun öyle bir boynuzu vardı ki, her istiyene içki ya da yiyecek şeyler verirdi.

                 Bu kadarla kalsa iyi, ama bir H. de Balzac geliyor ve bundan “Sahneler”  (Scenes)’i yaratıyor; sonra da bir Marcel Proust geliyor ve “Kaybolmuş Zaman” (Le Temps Perdu)’ı ebedileştiriyor.
                        
                                                                                XVII

9)    B e l l e k  –   H a f ı z a   k u d r e t i :

                 Yaratıcı, sanki yürüyen bir kütüphane gibidir.
                 Emerson, rivayet ederler, sanki ‘walkie-talkie’ gibi hem yürür, hem de canlı bir kütüphane gibi konuşurmuş.
                 Goethe, altmışlarında, gençliğinin hemen her anısısın ayrıntılarını sanki dün olmuş gibi anlatırmış. Bunların tersi, Einstein ve Verlaine iyi bir belleğe sahip olmamakla meşhurdurlar.

                 Bellek, zihin işlevselliğinin sadece bir belirtisidir. Bu dahi’lerde yaratıcı enerji olası başka hedeflere yönlendirilmişlerdi.

10)     S e b a t l ı l ı k ,  ı s r a r l ı l ı k  (perseverence) :

                 Wagner, operalarını yıllar süresince yazar, düzeltmeler için üzerlerine tekrar tekrar, sabırla gidermiş.
                 Goethe ve onun Faust’undan daha önce de bahsetmiştik. İki cilt arasında kırk yıl fark vardı. Büyük şairin bu konudaki fikri şu: “Bir hazine için kazıya git, bir kurtçuk bulursan mutlu ol!”
D a h i ’ l e r i n   k i ş i l i k   n i t e l i k l e r i n d e n   k ı r ı n t ı l a r :

. Genellikle e g o s a n t r i k ‘tirler. Dış dünya onlar için yeteneklerini sergiledikleri bir pazar’dır. Esas alışverişleri, içlerindeki -zaman zaman lavlar püsküren- sönmüş volkanlarladır.

. Heidelberg Üniversitesi’nin tarihinde, en genç felsefe profesörü atanmış (22 yaş) Nietzsche, ‘mutlak iyi’ ve ‘mutlak kötü’ye inanmadığı gibi, moralistik toplum’u ‘zayıflık’ ve ‘hipokrisi’ (hypocricy= iki yüzlülük, mürailik) olarak nitelendirirdi.

. Birçokları, aile ve çocuklarını çok sever. Thomas Mann demişti: “Yarattıklarımın içinde en çok sevdiklerim: çocuklarımdır!”

. Nihayet onlar da insandırlar ve kıskançlık hisleri vardır.
  Schiller Hölderlin’i, Haydn Beethoven’i, Brahms Bruckner’i, Mahler Straus’un şöhretini   kıskanırmış.

. Doğa hayranları: Darwin, Goethe, Thoreau, Proust, G.Bernard Shaw, Bergson.

. Sanat düşkünleri: Socrates, Shakespeare, Nietzsche ve Thomas Mann.

                                            S o n   s ö z : 

İnsanı kurtaran,  e s t e t i k   y a r a t m a’dır. Ancak yaratmakla, insan, t i n s e l  varlık  katmanında, metafizik bir tavır içinde, ölüme: madde’nin bitişine kahramanca meydan okuyabilir.
                                                                                      Prof. Dr. İsmail Ersevim
                                                                                        Mayıs 2000, Nişantaşı
———

   (Not: Bu parça, Norma E. Cutts ve Prof. Nicholas Moseley’nin “Üstün Zekalı ve Yetenekli Çocukların Eğitimi” adlı çevirisini yaptığım kitabın ilk bölümünden alınmıştır (Özgür, İstanbul 2001)