Kategori arşivi: Spor Psikolojisi

SPOR PSİKOLOJİSİ

                                                 SPOR  PSİKOLOJİSİ

   (1991-94 yılları arasında, Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nde, master ve doktora programları için profesör ve jüri başkanı olarak çalıştığım yıllardaki ders notlarımdan bazıları.)

                      Sağlam vücut – Sağlam ruh ikilisi, eski Çin ve Yunan uygarlıklarında en çok işlenmiş tema’lardan biridir. Buna karşın, “Spor Performans”ı, ancak son yıllarda gelişen ve bilimsel bir kişilik kazanan konudur. “Medya” ve “Toplum kültürü” ile de artan ilintisiyle, spor, gitgide büyüyen bir endüstri haline gelmiştir.

                      S p o r’un genellikle:               
                      a) Yarışçıl (competitive) – mücadeleci;
                      b) Meşgale’ci (hobbie, leisure) – boş zamanları değerlendirme,
                      c) Egzersiz ,
                      d) Devinimsel-kinetik hüner gelişimi (motor skill development) yönlerinden bahsedilir.

                       Spor’un tarih öncesi zamanlardanberi (Maraton!) bilinmesine ve yapılmasına karşın, “Spor Psikolojisi”nin bilimsel bir yön alması çok yeni zamanlarda başlamıştır.

                       1895’te George FITZ, “reaksiyon zamanı”nı ölçmekle, ilk kapıyı araladı. Aynı yılda Norman TRIPLETT, bisikletçilerin birbirleriyle yarışmalarında, ayrı ayrı yarışmalarından daha farklı, daha üstün bir performans sergilediklerini saptadı.

                        1896’da, “Modern Maraton Yarışmaları” yeni bir tarihe imza attı.

                        1925’te Coleman GRİFFITH, ilk “Araştırma Laboratuvarı”nı kurdu: University of Illinois, U.S.A.
                         1952 Lonra Olimpiyatları, modern bir ‘ ‘ (gözden geçirme ve düzenleme) nirengi noktası oldu ki ayrıntılarını ilerde inceleyeceğiz.
                         1989’da ilk “Enternasyonal Spor Kongresi” toplandı ve bu çok yüksek bir düzeyde idaresel ve kuramsal olagan ‘routine‘ biraraya gelmenin miladını oluşturdu.

                         
                                    SPOR PSİKOLOJİSİNİN KONULARI

1) M o t i v a s y o n  (Bunun öneminin yalnız spor’da değil, günlük yaşamın hemen her kademesinde de ne denli önemli olduğuna belirtmekte yararlı oldu.)
2) S t r e s  ve  s ı k ı n t ı (anxiety) ile bağdaşabilme. Özellikle yarışmanın özünde var olan “Gösteri sıkıntısı” (Performance anxiety)
3) A g r e s y o n (Biyolojik agresyon’u <aggression> değiştirebilme, kontrol ya da süblime edebilme <sublimation=yüceltme; sosyal bakımından daha kabul edilebilir terimlerle ifade edebilme>
4) B a ş a r ı  ve  b a ş a r ı s ı z l ı k <düş kırıklığı = disappointment> his ve kavramlarıyla, sonuçlarıyla bağdaşabilme.
5) G ö s t e r i (Performance) için hazırlık : Altı genel faz’ın başarılması:
    a) Odaklanma (Centering, focusing)
    b) Zihinde tasarlama (vizualization),
    c) Performans’ı bölümlere ayırarak betimleme (performance segmenting)
    d) Başlangıç-öncesine odaklanma (Pre-event focusing),
    e) Enerji’yi ‘toparlama-yoğunlaştırma (energizing),ve
    f) Mücadele planı-stratejisi’ni tasarlama (Goal setting).
6) Teknik Direktör – Atlet ilişkileri,
7) İdare (Administration) – Atlet ilişkileri,
8) Medya (Basın, çevre, halk) ilişkileri,
9) Atlet ve  S p o r   a h l a k ı  (Ethics).

                                               S P O R   ve   K Ü L T Ü R                

                     Hıristiyanlar, “Adem”  ile “Havva”nın Cennetten kovulmasından sonra, insanın “çalışmak”la cezalandırıldığına ve “kaşına kadar terlemesi” gerektiğine inanır. Dinlenme de, çalışanı ödüllendirmek için koşullanmıştı. T a n r ı  bile dünyayı altı günde yarattıktan sonra, yedinci günde dinlenmişti (Sabbath).     Uygarlık, ‘çalışma gününü’ kabul edip bir çağ attıktan sonra, çalışmayı, eskiden olduğu gibi bir ‘lanetleme’ (curse) yerine, bir ‘erdem’ (virtue) olarak görmeye başlamıştı. Katolik Kilise, en aktif zamanlarında, ora et labore ‘dua et ve çalış’ mottosunu kabul etmişti. Bilirsiniz, Kuran-ı Kerim’de de, “Yarın ölecekmiş gibi dua et, hiç ölmeyecekmiş gibi çalış” der.

                     Tarihçi Leopold von RANKE, 8. yy.’da Almanya’nın Katolikliğe dönmesi nedeniyle, evvelden öğlenlere kadar yatana tembel köylüleri “Sabah duasına kaldırmağa” zorladığını kaydeder. Sonuç olarak da, Devlet’in çalışma planı, ona göre düzenlenmişti. Hazreti PEYGAMBER’in de beş vakit namazı Müslümanlığın ‘olmazsa olmaz’ koşulları içine koymasıyla, çölde kabile hayatı yaşayan uyuşuk bir kavimi, temizlik ve çalışma prensiplerine davet ettiği söylenir.

                                             E s i r    g i b i    ç a l ı ş m a 

                      Bundan iki yüzyıldan otuz yıl eksik bir zaman biriminde, İngiltere’ de, “Fabrikada Çalışan Çocuklar Komitesi”, 1831 tarihindenberi yürürlükte olan “Çocuk Çalışma Yasası”nı lağvetti (1842). Çocuklar, özellikle esirler, yetimler (orphans) madenlerde, fabrikalarda çalıştırılırlardı. 1850’den itibaren, on yaşından aşağı çocuklar çalıştırılmamış, 1875’de de, ‘baca temizleyici çocuklar’, bu tehlikeli işten menedilmişlerdi. 1872’de de, “Çocukları Zulümden Koruma” (The Society for the Prevention of Cruelty to Children” kuruldu.

                      Yukarıda söz konusu olan çocukların çalışma koşulları şöyle idi:
. Değirmenlere, sabah, gün doğmadan 3’de kalkıp gider, gece 10’da dönerlerdi (19 saat çalışma!)
. İstirahat zamanları: Kahvaltı: 15 dakika; öğlen yemeği: 1/2 saat, ve içme devresi: 15 dakika.
                      Makinaları temizleme için ekstra zaman verilmemesi nedeniyle, çocuklar, çoğu kez kahvaltı ve yemekleri beraber yerlerdi.

                      Bu, o zamanlarda ‘Batı Avrupa’nın manzarası idi. Çocukların b o ş   z a m a n ı , özellikle  s p o r’u   d e ğ e r l e n d i r m e l e r i, 1950’lerden sonradır (İkinci Dünya Savaşı nedeniyle zaten kadınlar ve çocuklar fabrikaları -süresiz- doldurmuşlardı) Halbuki, Modern Olimpiyatlar 1896’da başlamıştı ve neler vadediyordu gençlik için.

                      1830’larda ünlü şair, filozof, yazar, dramatist Bertrand RUSSELL, “Hiç İşi Olmamaklığa Övgü” (In Praise of Iddleness) adlı bir kitap yazmış, ve tabii çok fırtınal kopartmıştı. Ona göre, modern dünyada insanlar, “çalışmayı gereğinden fazla bir  e r d e m  sayıyorlardı. Uygarlığın ta başlangıçlarındanberi insan, gereğinden fazla imalatta bulunuyordu ve buna gerek yoktu. Modern zamanların ileri teknolojisi de, insanoğlunun, pek çok gereksinimi oldukları  b o ş   z a m a  n l a r ı  daha adilane bir şekilde bölüştürmeliydi. Eskiden, daha az sayıda insanlar bu “dinlenme” haline katılabiliyorlardı, şimdi bunu herkes yapabilmeli   idi; büyük yazar, “Modern dünyanın esirlere gereksinimi yok!” diye haykırmıştı.

                       Russell, özellikle Amerika’da, insanların, servetlerine karşın çok çalıştıklarını, vakitlerini nasıl geçireceklerini bilemediklerini ve bunun çocuklara, özellikle oğullara bulaştığını iddia ediyordu. Buna karşın, onların eşlerinin ve kızlarının çalışmamalarına hiç önem vermediklerini hayretle izlemişti.

                       İnsan’ın, b o ş   z a m a n l a r ı n ı   i y i   d e ğ e r l e n d i r m e l e r i, “UYGARLIĞIN doğal sonucudur,” diyordu. Tüm hayatı boyunca çalışan bir adam da, emekli olunca, kendini birden boşlukta kalmıuş hissedebilir.

                       Russell, insanoğlunu, boş zamanlarını “akıllıca” değerlendirmeye davet etti. Geçmişte, çalışan geniş bir kitle ve çalışmayan az bir bölüm vardı. Mamafih bu küçük grup, sözgelişi ‘boş vakti olan  grup’, san’ata, edebiyata, felsefeye, insanları baskıdan kurtarmaya büyük katkılarda bulunuyorlardı. Kısacası, eğlence=boş vakit insanları olmasaydı, uygarlık, barbarlıktan hala kutulamayacaktı.

                       Hayrettir ki RUSSELL’ın, insanların boş vakitlerini felsefe, sanat ve edebiyata vermeleri önerisinde, s p o r’a hiç yer vermemişti. Ne de, diğer bir genius: <aktör, doktor, filozof, sahne yazarı, şair> George Bernard SHAW’un umut ettiği gibi <s a n’ a t>ın , insanlığın karakter ve davranışını, hak ve adalet hissine sempati göstermeyi, kendini kontrol etmeyi, diğergam olmayı, yüzeysel zeka ve sosyal düşüklüklere, adaletsizliklere karşı olmasını sağlayamadı.

                       Bu ünlülere karşın, daha az bir ünlü, René MAHEU, “…Spor ve Fiziksel Eğitim’in… kişiliğin yapı ve tüm gelişiminde, sosyal fonksiyon’unda, bir  i n s a n i   d i s i p l i n  olduğunu ileri sürdü. Ona göre Spor ve Kültür, insanlığın boş zamanlarından ve sarfedilmemiş enerjilerinden doğar. Mamafih bu iki öge, yüzeysel bir bakışla, birbirleriyle ilişkili görünmezler. Modern spor’ların, toplum tarafından kabullenmelerine karşın, spor’un, kültür ile beraber sergilendiğine ait pek çok edebi (ve bilimsel) kanıt yoktur.

                       Felsefe’de, edebiyat’ta, tiyatro ve sinema’da, hatta müzik’te, ruh ile vücudun dengeli bir “ustalık, üstün sosyallik” (mastery) bağdaşmasını yansıtan ve derinleştiren bir deyim, maalesef yoktur. Halbuki  s p o r, -türü ne olursa olsun- bu dengeyi oluşturan, olgunlaştıran ve hatta mükemmelleştiren eleman’lardan biridir, hiç olmazsa en popüler olanıdır. Acxaba spor, ‘kültür’den, hiç olmazsa felsefi anlamda kapı dışarı mı ediliyor?

                                                    K Ü L T Ü R    Kavramı

                        Sigmund FREUD, 1902’de, tüm kültürün ve uygarlığın, natürel-doğal dürtülerin ‘bastırılmaları’ (represe etmek) üzerine dayandığını ileri sürmüştü. İnsanoğlu, ‘kültür’e, ancak en kudretli dürtülerini bastırarak, gömerek ulaşabiliyor. Ama ne yazıktır ki, bu koruyucu ‘bastırma’ mekanizması, zaman zaman baskı yaratarak, “suç ve savaş”ların doğumuna yol açıyor.

                        RUSSELL gibi Freud da,  kitlelerin zekasına, yüksek inancıyla, suçluluğun ve savaşların ortadan kalkacaklarına ya da azalacağına inanmıştı.

                        T r a n s c e n d a l   M e d i t a t i o n’da (T M – SIDHIS Program), yalnız ruh sükuneti (bliss) yoluyla, dünya sulhünün gelebileceğine, suçluluğun azalacağına inanılıyor (Ben U.S.A:’da iken, resmi istatistikler bunu hiç olmazsa  destekliyordu, 1960,70 ve 80’ler). <Bugünkü dünyanın haline bakarsak, galiba hayal. Artan agresyon, toplumun her kesiminde: aile içi ve sosyal hayat.. Spor da bundan istisna edilemez tabii.>

                        FREUD’un kullandığı Almanca KULTUR sözcüğü, İngilizce konuşan toplumların kullandığı “kültür” (culture) sözcüklerinden farklıdır.

                        Kültür’ün iki anlamı vardır:
(1) A n t r o p o l o j i s t’ler ve   s o s y o l o g’lar; teknik, dini, moral, ekonomik, sosyal ya da artistik nitelikleri olan toplulukların bu kalitelerine verdikleri isimdir. Örneğin: Polinezya, Güney Amerika ve İskandinavya kültürleri.

(2) “Mükemmellik” ifade eden, o fikre yakın; edebiyat lisan, sanat, davranış, tarih v.b. konularda derin bilgi ve içgörüsü olan kimse.

                        Bu sonuncu anlamdadır ki, bir yüzyıldan bir az fazla zaman önce Mathew ARNOLD kültürü: “Kendimizi, dünyada şimdiye kadar yapılmış ve söylenmiş en iyi şeylerle benimsetmek…” olarak nitelendirmişti.
                        Bizim öğrencilik yıllarımızda (1940’lar, 50’ler), “culture“ün Fransızca versiyonu geçerliydi: “Kültür, öğrendiğimiz tüm bilgileri unuttuktan sonra aklımızda kalan düzey’dir.”

                        ARNOLD, insan topluluklarını üç gruba ayırmıştı:

(a) Y ü k s e k  klas :  Kan sporları yapan (silah, epe, kılıç ile düello); içki içen ve iskambil oynayan ‘barbarlar’,
(b) O r t a  klas :  Moral değerler ve para için yırtınan (Örneğin: Museviler ve eğitilmiş, çalışan sınıf)
(c) A ş a ğ ı  klas :  Cehalet ve fakirlikle sömürülmüş, her düzeyde kullanılan halk.

                         René MAHEU’ye göre:
                         Toplumların çoğunda,  s p o r  hareketinin yerleşmesine karşın,  k ü l t ü r , toplumun küçük bir kısmında kaldı. O şöyle der: “Ne yazık ki kültür, toplumun birçok kesiminin erişemeyeceği boyutlarda kaldı…”

                          SPOR ise, sosyal anlamda, gitgide genişleyen ve,  e ş i t l i k  ve        ö z g ü r l ü k  hislerini besleyen bir öge oldu. Spor, büyük kitlelerin hözdesi haline geldi. Yeni yükselen “İLİM ve SPOR’UN FELSEFESİ” -ki biz burada bunu yapmaya çalışıyoruz- dalı, işte sporla bilim arasındaki boşluğu kapamaya çalışıyor. İşte ben, kırk yıllık hekim-psikiyatr-psikanalist, Amerika’da ikiden fazla Üniversitede profesörlük yapmış biri, Türkiye’de -Ankara’da bir Üniversite birkaç yıl evvel başlamış benzer bir atılım hariç, Türkiye’de bir ‘ilk’i yapmaya çalılşıyoruz. Ve sizler, Marmara Üniversitesi’nin master ve doktora düzeyindeki öğrencileri, memleketimize bu yönde ışık saçacaklar.

                           Tabiatıyla bu yeni hareketin değerlendirilmesi bir az zaman alacaktır.Çağdaş hümanistik kuramm, vücudu daha kalp ile, zihin ile, ruh ile aynı derecede hürmete şayan görmüyor. Oysa ki vücut, tüm bunların tapınağı ve barınağıdır.

                            Gene, çağdaş düşünüş, felsefi düşüncelerin etkisi altında, vücudun, insan varlığının hayvani ve bitkisel (organik) kısımlarını simgelediğini vurgulamaktadır. Vücudunuzu, ruhunuz kadar sevin… Batı uygarlıkları, vücudu, günahın bir merkezi ve günah hissinden kökenlenen ıstırap ve intikamın bir hedefi yapmıştır. Birine mi kızdın, birinden intikam mı almak istiyorsun, çek bıçağını, çek tabancanı, hislerini -erkekçe ?- ifade etmiş olursun.. Seksüel bir tabu’yu mu bozdun? Seksüel arzuyu sanki insan ruhu değil de vücut anatomisi istiyor. Vur abalıya! Nürnberg Yargılanmasında dahi, bazı küçük rütbeli subaylar, masum insanları gaz odalarına gönderdiklerinden dolayı suçlandırıldıklarında, “Ee, ne yapalım, bizler emir kuluyuz, askeriz, yukardan gelen emirleri infaz etmek zorundayız!” diye, -yani emir alanlar-, serbest bırakılmışlardı. Yukardan -yani beyinden- emir-dürtü gelince ne yapacaksın? Sosyal zorunluk ve sorumluluklar bir yana, agresyon’larımızı kontrol etmek zorundayız. Asrın başına bir psikolog, “Uluslar, tıpkı insanlar gibi, agresif dürtülerini kontrol etmek zorundadırlar,” demişti.

                            Uygarlığın ilk başlarında, insan vücuduna bugünden daha çok saygı ve tanım vardı. Hemen her şeye insan gücü hükmediyordu, makine devri daha ortada yoktu. Rönesans, insanın fiziksel güzelliğini sanatlaştırdı, ebedileştirdi ve fakat, ne yazık ki, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”, oyunun başka kurallarını yazıyor ve hükmediyordu. ‘Kişilik’ neredeyse ölmüş, ‘toplum’ denen acayip mahluk, kendi yarattığı Frankestein’ın gölgesinden bile korkmaya başlamıştı. Vücuda, göze görülen güzelliğin ötesinde, pek itibar kalmamıştı.

                            Bir taraftan vücuda, tarihin en büyük hakaretleri yapılırken -modern, mekanik işkenceler; eski Roma gladyatörlerinin vahşi zevklerini sollayarak, cinayete gidenlerin parçalanmış vücutlarının renkli basımları vb.-, vücut gitgide “seks” ile özdeşilmeye ve ölçülmeye başlandı. İnsanlar ikiye ayrılmış görünmeye başladılar: “Seksi olanlar” ve “Seksi olmayanlar”. ?Ne kadar ? Kaç kilo?

                            İnsanların, sözüm ona kültürlüler dahil, çoğunun değil hemen  hepsinin okumaya, düşünmeye ve gerçek kültüre allerjik oldukları bugünkü toplamında, medya, en çok satan gazeteler ve dergiler, bedava seks tellallığı yapmaktadır. Belli ki  ikinci bir  r ö n e s a n s’a gereksinim var.

                            SPOR’da bile, tabii ilgi ve katılım geçmişle kıyas bile edilemezken, “profesyonellik”, kaça ve kaç yıllığına kiralanmak, satılmak, kontrat yapılmak, eski Roma’nın İnsan Pazarlarından farksız. “Kaç kez oynadı, kaç gol attı?”, “Yüz metreyi kaç saniyede koşuyordu, şimdi ne? Yarışlarda, Olimpiyat’larda, Milli gururun ötesinde ve çoğu kez yukarsında, alınan dereceler, rakamlarla ifade edilen mesafeler ve kazanılan teknik bilgi, insan vücudunu “kinetik düzenli bir makina” kılığına soktu.

                            Profesyonelliğin promosyonu, -sözüm ona sporu ilerletme güdüsü- hatta at yarışlarında atlara oynar gibi, insanlar üzerine bahise para yatırmak, vücudunu, dolayısıyla kendini yücelten amatörlüğe, o hassas ve şeffaf efendiliğe gölge düşürmüştür. Zamanında tenkit edilmiş olan Napoleon haklıymış meğer. “Bir savaşı kazanmak için en önemlü üç faktör nedir?” diye generalleri hocalarına sual sorduklarına, onun yanıtı şu olmuş: “L’argent, l’argent et l’argent! = Para, para ve para!”

                            Spor, vücudun b a l e s i d i r. Ben şahsen, Boston’da Metropolitan Opera ya da Boston Bale’sini izlerken ne hissettiysem, Montréal Olimpiyatlarında ve diğer yerlerde, Muhammed Ali’yi seyrederken aynı ulvi hisleri duymuştum.

                            Maheu’nün de dediği gibi, en acıklı parça ve insan vücudunun en acımaz düşmanı, birçok ilim dallarının -insan tüccarları dışında- insan vücuduna bir makine gözüyle bakmaları, ‘insan’ yönünü ikinci plana bırakarak, ‘nasıl daha çok verim alırız’ kaygısıyla bu Tanrı emanetini hırpalamalarıdır.

                                                                        *

                             Gayet tabii insanoğlu, kişisel (ontogenetik) ve türüne mahsus (filogenetik) evrim geçiriyor, bu, toplumun evrimine de paralel koşmayı gerektiriyor. Ama eskiden herkes çalışırdı: H o m o   f a  b e r (çalışan insan) idik; şimdi ise:  h o m o   s e d e n t e r i u s  (evde oturan) insanlar olduk. İNCİL’in yazdığı gibi “insanlar kaşlarına kadar terliyecek derecede çalışmalıdır!” Yook, bu kadar stres ile kendilerimizi kamçılamaya gerek yok, makineler var, alet-edavat, araba ve yazı için kağıt-mürekkep-hokka-mürekkep kurutma tozu- ‘papier buvard‘ -telegraf-postacı yerine e-mail ve internet. Bu gözle görülür, elle tutulur rahatlığa karşın, insan hareketliliğinin ‘his’ tarafı (sense of movement) çok azaldı, Yani, eski zamanların fizikzel egzersizlerinin sağladığı faydalar, makineler nedeniyle azaldı.

                              Ne gariptir ki, kapitalistik sosyete, iş makinalarının uzaklaştırdığı bu hareketliliği, bir takım <egzersiz makineleri> ile dengelemeye çalılşıyor. Bu hareket azlığıdır ki, 1961’de iki Amerikalı hekim, KRAUS ve RAAB, ben oralardayken, insanlığın bu halini tasvir eden: “Hipokinetik Hastalık”  (Hypo-kinetic Disease) diye bir kitap yazmışlardı.

                                                                      *

                               M o d e r n  iş yerlerinde çalışma, artık çok bir doyum hissi vermiyor. Her şey çabuk olmalı: tekrarlayıcı ve can sıkıcı.
                               Bir o t o m o b i l  fabrikasını ele alalım. Kimse, eskiden bir kulübe ya da kağnı arabası yaptığı gibi, otomobili kendisi, tek başına yapmıyor. Dolayısıyla, sonunda, mükemmel bir Ferrari ortaya çıktığında, “Bak ben ne yaptım?” diyemiyor, zira herkes ‘bütün’ün ‘küçük bir parça’sını yapmış: tek bir vida, egzos borusu, tekerlek, yağlama vb. Günde sekiz saat, civata sıkıştır dur.

                               Birçok ‘uğraşı’ları ‘meslek’ diye adlandırsak bile, pek çoğunda, eskiden olduğu gibi: “usta-çırak” ilişkileri yok. O insani yakınlık ve sıcaklık yok; zira istenen belirli bir performans. Duygusallığa da hiç yer yok. Hele kendi aracına sahip olman, zamane insanın en büyük hastalığını besliyor: Kalabalık içinde bile y a l n ı z l ı k (aloneness, segragation, isolation). Doğa diye bir şey de kalmadı; güneşin, ayın doğuşu batışı bile eskisi kadar romantik değil. Dağda, bayırda, kırda yürüme, piknik yemekleri, selamlaşıp hal hatır sorma kayıplara karıştı. Bu, insanı kendisiyle  y a b a n c ı l a ş t ı r ı y o r,  b a ş k a l a ş t ı r ı y o r.

                               Hemen tüm uygarlık, büyük bir ivedilikle “daha çok… daha çabuk… daha hızlı… daha daha…” Gelir-gider, yaşam şekilleri, bu ölçülere ayarlanmış; hemen her arzu ve gereksinimin altında ‘para’ yattığından, hayat biçimleri ve onların praktisi, paraya göre ayarlanmış. “Gitmek isterdim ama -Konser’e-, pahalı. Biletler kaça? Oooh! Hayır.. Arabamız da tamirde… vb.” Küçük çocuklar bile, bu ‘ivdediliğin’ kurbanı. T.V. kıtularının önünde, bir kanaldan diğer kanala atlayarak ‘daha…-bilmem ne- aramak peşinde. İ ç  g e r i l i m  büyüyor; hemen her şey aksiyon ya da beklentinin, toplumun baktığı gözle değerlendirilmesine bağlı kalıyor. “Ne edindin? Ne kazandın?”dan ziyade, “Oraya gittin mi, şuraya gittin mi?”, istatistik toplama ve gereksiz mukayese. Böylece, kendimize dönük bir uyumluluk (?) sağladığımızdan, eski komşu komşu ev hayatı yerinde, yaşadığımız apartmanda ancak aynı asansöre binmişsek komşularımıza yüzeysel bir merhaba diyoruz; ne yaptıkları, ne yaşadıkları, ne yapabiliriz, mümkün değil.

                           Tüm bu uyarsızlık, dengesizlikten toplumu kurtaracak tek çare, hiç bir şey olamaz; ama s p o r, bu değişen, gelişen, başkalaşan, birrbirlerinden uzaklaşan ve değer yargılarını artık umursamayan toplumda, kısmi olarak da olsa, birtakin heyecanları birlikte yaşamayı temin eden, yeni bir psiko-sosyal denge yaratmada en önemli ögelerden biri. Artık kendi özgeçmişiniz ya da aile öykünüz bahis mevzuu değil, Manchester United ya da Barcelona, geçici olarak sizi aynı iletişim frekans’ına sokuyor, küçük münakaşalar ve fikir alış verişi, bahis tutuşmalar vs., sizi kısmen aynı planet’te yaşadığınız konusunda bir az inandırıcı oluyor.

                            S p o r  ne yapıyor öyleyse?

                            1) Bir ifade aracı;
                            2) Sosyal ilişki – iletişim yaratıyor;
                            3) İçimizde biriken agresyon-şiddet’in en yararlı ve en tutumlu bir şekilde deşarj edilmesini sağlıyor;
                            4) Kendinize olan g ü v e n’i  artırıyor.

                            Unutmamalıyız ki, spor’dan başka öge’ler, örneğin sanat, tiyatro, sinema, müzik vb. de iletişim, deşarj ve haz verme ilkelerini doyuruyor, besliyor. Bununla beraber,, bu sayılan sanat dalları, göreceli olarak çok daha az sayıdaki belirli kitlelere hitap ediyor. Buna karşılık, spor, neredeyse ‘zamansız’ ve ‘mekansız’ denebilecek derecede yaygın ve her tür kitleye hitap eden bir konu. Ben, örneğin, Boston’da onyıllarca evvel Bolşoy Bale Grubunun oynadığı muhteşem “Swan Lake”i kime, nasıl yineleyim? Çok özel bir zaman ve mekan gelebilir; amma, 60 yıldan daha fazla zaman evveli daha Taksim Gezi Yeri yok da futbol oynanan toprak Taksim Stadı var idiyken, Fenerbahçe ile bir İngiliz takımı maç oynarken, onların santrfor’ları Dick’in altı pas’tan çektiği bomba gibi şutü efsane kaleci Cihad’ın uçarak kurtardıktan sonra, Dick’in onun elini sıkıp kurtarışını tebrik etmesindeki centilmenliği, genç birer adam-kadın olan sizlere, hatta torunum yaşındaki çocuklara heyecan içinde anlatabilirim ve bu heyecanı da aktarabilirim. Kaldı ki, spor’da, daha yukarılarda söz ettiğimiz gibi, “ben yaptım” ya da “yapabilirim”, diğer sanat öge’lerinden hem daha mümkün ve hem daha ego besleyici.

                            Ünlü yazar Albert CAMUS, spora’a çok fazla önem veren bir kişiydi. “Anılar”ında, öğrencilik yıllarından hararetle bahseder ve, “Spor, hepimizin meşgul olduğu şeydi!” der. Onun, “La Chute = Düşüş” adlı eserinde, en samimi ve içten gelen hislerini, yalnızca sporla meşgul olduğu zamanlarda yaşadığını tekrarlar durur: “En samimi ve içten hissettiğim zamanlar, spor yaptığım ve askerlikte, sahneye oyun koyduğum zamanlar idi”, der, “yine, duyduğum en büyük heyecan, pazar günleri, stadyumda maç seyretmek veya ağzına kadar dopdolu bir tiyatroda oturup piyes izlemek…”

                            İngiltere tarihinde, Prenses Margaret ile olan ilişkisinden dolayı dünya basınında dedikodu edilmiş Binbaşı Peter TOWNSEND, şöyle dermiş:
                          “Londra’da, pazar sabahları en hoşlandığım şey, oğlumla beraber  a t l e t i z m  yarışmalarına gitmekti. Oradakilerin yaşı 10 ile 75 arasında değişiyordu, fakat tüm kuşaklar onları seyrederken aynı heyecanı hissedebiliyorlardı. Ben, kendi hesabıma, oğlumu seyretmekle, onun başarılarını ve başarısızlıklarını izlerken, kendi hayatımı sanki yeniden yaşıyordum…” Yukarıda da söylediğimiz gibi, <tiyatro> ve <müzik>, yüksek sanat değerlerine karşın, kendilerine özel bir yaş ve kültür topluluğu dışında, bu kadar geniş -yaş, cins- geniş kitlelere hitap edemez.

                            Yine MAHEU yazıyor: ” g ö z   s p o r l a r ı, günümüzün gerçek tiyatrosudur… Eski Yunan Tiyatrosunda olduğu gibi, spor, kültür ve sanatı gözlerimizin önünde sergiliyor… Spor, sporcunun olduğu kadar, s e y i r c i n i n  de his ve duygularını harekete getiriyor <Catharsis = Arınma, temizleme>…”

                            Lewis MUMFORD, şöyle der:
                           “S p o r, bize üç eleman (öge) sunar:

(1) G ö r ü n ü m (spectacle) – T e m s i l : Bu, spor’ûn estetik güzelliğidir. Bu koşu, oyun, sayha-haykırı, coşku, şarkı vb. ile ifade edilir, tıpkı  Eski Yunanlıların ‘Koro’su gibi;
(2) Y a r ı ş m a  -ki belli belirsiz hepimizin yaşamında bir zamanlar vardı, şimdi ve gelecekte de olabilir-,
(3) G l a d y a t ö r’ün -oyuncu-  k i ş i l i ğ i :  Özellikle gençlik, “büyümek, olgunlaşmak, başarılı olmak, sevmek, sevilmek vb. duyguları taşımak için, kendi yaşına uygun kimselerin performasına gereksinimleri vardır  “Özdeşim”  (Identification)  -ki çok önemli psikolojik, olumlu bir savunma mekanizmasıdır- ki, spor olayları, birçok gençlere, farkında olmayarak, ödedikleri bilet ücreti hariç bedavadan, yani terapi’ye girmeden, ezilip büzülme, küçüklük ya da gereksiz büyüklük sergilemeden, en kolay, kolektif özdeşim pazarıdır.

                                                                      *

                                         SPOR’DA HAREKETLİLİĞİN    
                                E S T E T İ K  DEĞERLENDİRİLMESİ

                          Spor‘un en göze batan özelliklerinden biri, onun “güzellik” yaratmasıdır. Tabiatıyla, bu “San’at'”ın da sergilediği en etken sonuçlardan biridir.
                          MAHEU, bu güzelliğin,  e s t e t i k  bir niteliğe sahip olduğunu ve bunun, onun icraında ‘hareketi’ içinde erimiş olduğunu söyler. O, san’atın, nesne ile güzellik arasına bir ‘mesafe’ koyduğuna; sporun ise, güzelliğin bizzat nesnnenin, yani ,nsan vücudunun temsil ettiğini iddia eder. Bu yönden, spor ve sanat, örneğin ‘resim’, birbirlerini zıt yönde izlerler. Maheu devam ediyor:
                         “Spor, tümüyle bir hareket-aksiyon olarak karakterize edilir. Onun konusu hayattadır, canlıdır. Sanatta ise, yaratıcılık hisisi, nesneden ayırdedilmiş, resmedilmiş ve ebediyete maledilmiştir.” Ona göre, spor, bize sanatın verebileceği ‘ebedilik, sonsuzluk’ hissi vermez; fakat bir gün spor, değişik bir şekilde, bir <kültür> hissi verecektir.”

                           Hem ‘spor’da, hem ‘sanat’ta, katılanlar, kendilerini performanslarına vermişlerdir, içinsde adeta kaybolmuşlardır. Zaman geçtikçe, bu iki büyük branş, yani  s p o r  ve  s a n a t, birbirlerine daha da yaklaşmış   olacaklardır. Örneğin  k o r e o g r a f i ,  b u z   r e v ü l e r i  vb., sanatın sporla birleştiği yeni ufuklardır.

                           Spor’da. müzik ve edebiyattaki kadar olmamakla beraber, yeterli derecede  d a n s’ın,  k a l i s t e n i k  ve  c i m n a s t i ğ i n  oluşturduğu düzenli, anlamlı ve tekrarlanabilir-ölçülebilir-saptanabilir hareketler vardır. Bütün bunlar  s p o r’u, yeni ve dinamik bir kudret olarak tanıtmaya yeterlidir.
                                                       MİTOLOJİ  ve  SPOR

                            Sanatta olduğu gibi  s p o r  da,  Mitoloji’nin ve yaratıcılığın kaynağıdır. Eski Yılların zaferleri, teknik sonuçları, bugünün rekor’larının çok altında olmakla beraber, canlı anıları hala zihinlerimizde yaşar. Örneğin, 1936 Olimpiyatları’nın Jesse OWANS’ını nasıl unutabiliriz?

                            1957’de, bir grup Amerikalı doktor, Boston’da, Peter Bent Brigham Hastanesinde, “Boston Maraton”una katılan atletlerin tıbbi durumlarını tartışmak gayesiyle bir araya geldiler. Fiziksel durumları ne olursa olsun, koşuya katılmış atletlerin azim ve inançları şu kertedeydi: Bu atletler, ‘yorgunluktan ölü düşmeye azmetmiş kimselerdi’. Demek ki orijinal Maraton ruhu hala yaşıyor. Çoğumuzun bildiği gibi, Olimpiyatların başlamasına neden olan tarihsel olay şu:

                            Eski Yunanistan’da, Atina’nın aşağı yukarı 40 km. yakınındaki ‘Attike’ Ovası. MILTIADES kumandasındaki Atina ve Plataean’ların Pers ordusunu, M.Ö. 490 yılında, mağlup ettiği an. Kumandan Miltiades, hızlı koşmasıyla tanına  PHEIDIPPIDES adlı bir genci, Atina’ya zafer haberini ulaştırmak için gönderir ve bütün yolu (42,195 m.) koşarak geçen genç, zafer haberini verdikten sonra, yere yıkılarak ölür.

                            Bu, NAPOLEON‘un kampında da öyle olmuştu. Robert BROWNING, yazar ve şair, ünlü kumandanın bir zafer mesajını getiren yiğidin ölümünü şöyle ebedileştirir.
                          “Asker, yaralanmışsın sen,” dedi Napolyon.
                          “Evet,” dedi asker gurur ile.
                          “Seni çabuk sarıp sarmalasınlar,” emretti Napolyon.
                          “Ben öldürüldüm, komutanım!” dedi genç asker, ve cansıs, ulu şefinin yanına düştü.

                            Eminim, Türk Ulusunun şanlı tarihinde, özellikle İstiklal Savaşında buna benzer nice örnekler olmuştur. Yunanlıların işgal ettikleri konakların, karargahların, cephaneliklerin ele geçirilmeleri, kundaklanmaları, anaların sırtlarında top mermileri taşıyıp yorgunluktan ölü düşmeleri gibi.

                            YUNAN MİTOLOJİ’sinde, genç sportmen ‘İ k a r u s’ (ICARUS)’ un macerası şöyledir. Girit adasında Kral MINOS; Tanrı Poseidon’un -Denizler tanrısı- ona gönderdiği bir boğa ile, karısı PASIPHAE’den doğmuş, “Minautor” isimli insan bedenli, boğa başlı bir canavarı emin bir şekilde tutsak kılabilmek için, İkarus’un babası mimar DAEDALUS’ (Daidalos)a, yeraltında bir labirent-mahzen (Labrinthos) yaptırır, ama baba-oğulu da orada hapis tutar. Kralın zulmünden kaçmak için, baba, kendine ve oğluna kuş tüylerini balmumu ile yapıştırarak yaptığı kanatlarla, uçarak adadan kaçarlar. Baba sağ salim Sicilya’ topraklarına vasıl olur, ama oğlu  “İkarus” (Ikaros), güneşe çok yaklaştığı için, kanatlarının erimesinden dolayı, ana topraklara vasıl olamadan Ege Denizine çakılır ve ölür. Minautor daha sonraları, Yunan yarı-ilak kahramanlarından biri olan THESEUS tarafından öldürülür. Bu olay, özellikle İkarus’un ‘güneşe yakın uçması ve mahvına neden olması’, Psikiyatri’de “I c a r u s   C o m p l e x”i olarak tanınır.

                                                                      *

                        S p o r, insanı “mükemmeliğin” ardından koşturan bir öge’dir. Bunun sırrı, tüm bu çabaların zihin-ruh ve vücut arasındaki yakın iletişimden; takdir ve teşvik gördüğü sosyal bir ortamda yaşamasındadır. Değişen tüm kültür ve uygarlıklara karşın, insan vücudu’nun temel yapısı, bir ‘araç’ olarak, yüzyıllarca hemen hemen aynı kalmıştır. Bu bağlamda, Erwin STRAUS, “The Upright Posture” (Dimdik Vücut Durumu) diye de bir kitap yazmıştır.

                        MAHEU diyor ki:
                       “Spor’un ettiği şu:
                         İnsan vücudu, asaleti içinde, yarattığı makinelerle hiç bir şekilde kıyas edilemeyecek bir şekilde dimdik durmaktadır.

                         Jean PROVOST yazıyor: “İnsan vücudu, bir hayvanın kuvveti ve yeteneği ile bir insanın kuvveti ve yeteneği arasında yaşıyor.”

                                      SPOR’UN  EDEBİYATTAKİ YERİ

                    S p o r, hareket olarak, aynı prensipleri yüzyıllar boyunca korumasına karşın (yani: atletizm, disk, boks vb.), onun edebi dildeki yeri, zamandan zamana değişiklik göstermiştir.

                    O y u n  ile  s p o r  arasında yakın bir ilişki vardır; birçok spor, oyun ile başlar ve birçokları da ‘düzenli oyunlar’dır, örneğin futbol. Psikolojik yönden, büyük bir olasılıkla, spor’dan duyulan haz, küçük yaştanberi edinilmiş ‘o y u n     h a z z ı”ndan başka bir şey değildir. Bu nedenle, her spor bir oyundur, fakat her oyun bir spor olmayabilir.

                    Bugün, İngiliz dilinin kullanılışında birçok spor’lar için hala, ‘spor’ sözcüğü yerine “game = oyun” sözcüğü kullanılır. Örneğin:
                    H u n t i n g   g a m e  =  Avlama sporu
                    W i l d   g a m e s =   Yaban doğa sporları (Gergedan avı).

                    EDEBİYAT’ta, “spor” sözcüğünün kullanılmasına örnekler:

                    Edmund SPENCER, “Fairie Queen” <Peri Kraliçe>’sinde, “oyun’un, önceden ‘kestirilemez’ (unpredictibility) ve ‘değişebilirliği’ <mutability> niteliklerinden şöyle bahseder:
                  “Her cruel sports, to many men’s decay?”
                 <Onun acımasız tavrı, birçok adamların ocağını söndürmeye devam mı edecek?> 

                   William SHAKESPEARE, “Othello“da; Iago, generalinin Desdemona’ya olan aşkı için şöyle söylüyor:
                 “She is sport for Jove” (JOVE=Jupiter; Gök, gün, hava, yıldırım tanrısı ZEUS ile bir tutulur.)
                  <O, ancak Jupiter gibi birine eş gibidir> 

                  “King Henry IV” de, Prens der (Çok hoşlanılan bir nesne olarak):
                  <Keşke bütün yıl boyunca, tatillerde gibi oynasaydık.
                    Spor, iş kadar, çalışma kadar arzu edilir, ne yazık ki penk ender gelir ve gelince de çok arzu edilir.>

                  “Julius Caesar“da, Brutus der:
                  “How many times shall Caesar will bleed in sport?”
                 <Daha kaç kez Sezar oynadığı oyunlarda kanayacak?>

                  “Ben JOHNSON, “The Tale of Tub” <Banyo’nun Öyküsü”nde, Spor’u, sevgiye eş tutar:
                   “Gel benim Celia’m, sevgimizi
                     aşk spor’ları yaparak kanıtlayalım!”

                   İngilizce konuşan camia, günlük (colloquial) dilde, “the oldest sport“<en eski spor> deyince, “aşk yapmağı” kasteder. Bunun en güzel örneği, John MILTON’un ‘Lycidus’ isimli yapıtındadır:
                 “To sport with Amaryllis in the shade ..”
                 <Amaryllis ile ..gölgede aşk yapmak>

                   Yine günlük İngilizce’de, “He is a good sport” denince, “O hoş, neşeli, iyi bir insandır” anlaşılır.

                   Robert BRIDGES’in şiirinden:
                  “his mates were idly sporting..”
                  <Arkadaşları boş vakitlerini oyunla geçiriyorlardı..>

                   Jane AUSTIN, “Pride and Prejudice” (Övgü ve Batıl itikatlar)ında,
insanın, komşuları ile olan devamli iletişim, dedikodu, alay vb. alış verişi için ‘spor’ sözcüğünü kullanır:
                 “For what we do live but
                   to make sports of our neighbors
                   and laugh at them
                   in our term?”
                 <Biz; komşularımızla şakalaşmak, dalga geçmek ve sıramız gelince onlara gülmekten başka ne yapıyoruz ki?>

                  Mathew ARNOLD, “Empedocles on Aetna” (Empedokles Etna’da)yı şöyle betimler: (EMPEDOCLES : M.Ö.493-433; ‘Agrigentum’ (Sicilya)lı Yunan Filozofu ve Bilim Adamı; Kendini Etna dağının krater’inin içine attığı söylenir.)
                 “Nature with equal mind,
                   Sees all her sons at play
                   Sees man control the wind
                   The wind sweeps man away…”
                  <Doğa, aynı düşünceyle, onun çocuklarının tümünü oynarken izler;
Aynı şekilde, insanın kendi ‘rüzgarını’ (kaderini kontrol ettiğini), fakat aynı rüzgarın adamı alıp uzaklara götürdüğünü (ölümünü) de tesbit eder…>

                                                               Ö z e t

                   Görüyoruz ki, s p o r’un, hümanistik ve sosyolojik işlevselliklerinin çoğu, sanattakine benzemektedir. Spor ve  s a n a t ı n  her ikisi de, insanın yaşantısını zenginleştirir.

                    Don MARQUIS şunu demişti:
                  “Evren’in emeli oyundur. Artistler oynadıklarını bilirler;  sanat ve yaratılışi aynı şeye verilen farklı isimlerdir. Bu ‘şey’, tatlılıklar, can sıkıntıları ve ruhsal yücelmelerdir (ecstasy-esrime). Hangi oyunun sanat (art) ve hangisinin ‘yaratıcılık’ olduğunu bilebilen artistler, liderler ve yol göstericilerdir.”

                    Max REINHART, “On Actors and Acting” (Aktörler ve Aktörlük Sanatı Üzerine) adlı eserinde şöyle yazıyor:
                  “T i y a t r o’nun ölümsüzlüğü, insan zihninin emeli olan ‘d e ğ i ş i m’den (transformation) dolayıdır.
                    Bizler hepimiz, olası tüm heyecanları taşırız. Bize yabancı olacak hiçbir insan yoktur.
                    Tiyatro’nun ölümsüzlüğüne neden olan sürekli ‘değişim’, s p o r  için de uygulanabilir. Zira spor da, sonsuz olasılıklı iletişimlerin bir aracıdır.”

                    Ünlü Fransız şairi PAUL VALERY der:
                  “Tüm insani kültürler, dini ve metafizik sistemler, hep  o y u n’durlar,” “Bütün bunlar, algısal düşünmeyi ve zihnin kudretini gerçeğe (reality) yansıtan skeç-kroki’lerdir.”

                    Tarihin incelenmesinin bize öğrettiği gibi, k ü l t ü r de ölümlüdür ve yukarıda söz konusu edilen yansıtmalar, geri çekilebilirler de.

                    S p o r’un külürü ise, insanın içine yönelmiştir, onun evrensel boyutu bundan gelir. Yine bu yüzdendir ki, Olimpik yarışmalar, 3000 yıl evvel Yunan uygarlığının doruğunda onlara hitap ettiği gibi, aynı heyecanla tüm dünyaya hitap ediyor.

                    Sözlerimize başladığımız ‘boş zamanları değerlendirme’ tema’sına bir kez daha dönerek tekrarlayabiliriz ki, s p o r, insanın içinde gizli kalmış kültürel kaynakları kendine keşfettirmektedir.

                            

                                     1952 HELSİNKİ Olimpiyatları

              1896’da, yeniden enternasyonel işlevselliğe konan m o d e r n  o l i m p i y a t l a r , bilindiği üzere, çok görkemli açılış törenleri, insanları hayrete düşüren atletik ve düşünsel hareketler, ima’lar ve yaratıcılığı ile bizleri büyülemeye devcam ediyor. Zamanla tabii yeni yeni spor branş’ları da yarışlara giriyor: Engell yarışmaları; Masa Tenisi ve S a t r a n ç  gibi. Fakat ancak belirli zamanlarda bazı dönüm noktaları denilebilecek zamanlarda, gerek “kural”lar ve gerekse “ğuvan değerlendirmeleri” vb. yeni “gözden geçirmeler” sahneye çıkıyor ki, 1952 HELSİNKİ Olimpiyatları bu bakımdan bir dönemecin başlangıcıdır. Bu itibarla, enternasyonal spor dergilerinden ve ana kitaplardan o önemli devir için topladığım (ve 1993’te Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nde Profesör olarak Öğreetim Görevlisi iken derslerde anlattığım) notlarımı burada tekrarlamayı bir borç bildim. Yoksa, 100 metre’nin yeni rekoru o zaman için bir rüya idi.

                     1952  H e l s i n k i   O l i m p i y a t l a r ı’na : 69 devlet ve 4925 atlet
katılmıştır. Bu uluslardan ancak 60’ı, “United Nations”ın üyesi idiler. <Japonya, Birliğe 1958’de katıldı.)  Buna karşılık, Birliğin 18 üyesi: Çin ve Doğu Almanya katılmadılar.

                     TÜRKİYE , toplamı 53 olan yalnız “erkek” atletler ile katıldı:
                      Futbol: 12, Basketbol: 12, Güreş: 15, Atletizm: 14.
          

                      Yarışmaya giren devletler, dünya nüfusunun 0/0 90’ını temsil etti. Bu hesap, o zamanki dünya nüfusunun toplam 2 milyar, 241 olduğu göz önünde bulundurularak kaydedilmiştir.

                       HELSİNKİ Olimpiyatları’nda, spor’un en önemli gayelerinden biri olan “uluslararası ilişkiler” konusunda önemli adımlar atılıyordu:
                       İNGİLTERE Kraliyet “Colonial Office”i, İmparatorluğa karşı, kolonilerin kendi takımlarıyula girmelerine izin vermişti. Bu devletler şunlardı: Altın Sahili (Gold Coast), Bahama, Bermuda, Britiş Guyan’ı, Burma,Hong Kong, Jamaika, Nigeria, Singapur ve Trinidad. Böylece, “sivil” ve “ekonomik” özerklik, ilk kez, cesaretlendirilmiş bulunuyordu. Hollanda da (Netherlands), “Hollanda Antilleri”nin ayrı takım göndermelerine izin vermişti.

                     Bunlara karşıt olarak,  koloni’lerine hla izin vermeyen devletler şunlardı:
                     FRANSA : Algiers-Cezayir; Morocco-Fas ve Tunus;
                     PORTEKİZ : Portekiz Angola’sı, Mozambik
                     BELÇİKA :  Belçika Kongo’su; Ruandi-Urandi,
                     İSPANYA :  Batı Afrika, ‘Kuzey İspanya’ sömürgeleri.

                     G ü n e y  A f r i k a  da, 9 milyon siyah ve 1/2 milyon Hintli nüfusu ile katılmamıştı.
                     B i r l e ş m i ş   M i l l e t l e r’in garantisi altında olan Cameron, Ruandi-Urandi, Somali, Tanganika, Togo, Nauru, New Guinea, Pasifik Adaları, Batı Samoa; Güney Batı Afrika da katılmamışlardı.

                     AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’nin -ki o zamanlar sanırım 170-190 milyon arası nüfusu vardı-, bunun o/o 10’u siyahtır), katılan beyaz, siyah ve sarı-esmer atletleri, moral ve sosyal açılardan, muhtelif ırklardan gelen insanoğullarının, spor aracılığı ile, nasıl bir bütünleşme yapabilecekleri hususunda çok göz alıcı oldular. SİYAH atletler genellikle en başarılı olanlarıydı ve total puan’ların o/o 20’sini aldılar.                   

                 
                                                     OLİMPİYAT KURALLARI :

                           Her ülke’ye, maksimum 180 erkek ve 53 kadın atletin katılmasına izin verilmişti. ’52 Olimipatlarında, 31 erkek ve 3 kadıın ‘tim’i vardı.
Kadın atlet’lerin yarışmaya izin verilmesiyle, iştirak eden ulusların nüfus toplamları itibariyle, dünya nüfusunun o/o 55’i temsil edilmiş oluyordu.

                           1952 Helsinki Olimipatları’nın tetkiki, dört <sosyo-psikolojik> vasayımı kanıtladı:

1) Modern spor hareketi, hemen tüm dünyaca kabul edilebilecek sosyal ve diğer yönlerden, çok farklı ve fakat çok değerli faaliyetlerin kabul edilmelerine ve oynanmalarına neden oldu.

2) Her ulus’un kendine özgü lisanının ötesinde, spor yarışmalarında, kişiler ve gruplar için karakteristik ölçüler ve kurallar uygulanabildi.

3) Enternasyonal Olimpiyat Komitesi, tüm dünya milletleriyle yaptığı temaslarla, bütün dünya gençliğinde ambisyon-ihtiras-hırs, merak, idealizm ve disiplin oluşturmayı başardı.

4) Evvelden pratik olarak bilinen ya da bilindiği sanılan konular,  t ı b b i  bakımdan ilmi oalarak bir çalışmaya sahne oldu. Örneğin:

          a) Yarışmaya katılan atletlerin tıbbi durumları;
          b) ‘Kadın’ cinsinin spor’la ilişkisi; onların kendilerine özgü fizyolojik yapı ve fonksiyonları;
          c)   Yaş ve uyumnluluk-fitness konularının ele alınması;
          d)   ‘Çevre’nin ve ‘iklim’in, yarışmalarda fiziksel etkenler olarak ilk kez bu olimpiyatlarda incelendi.

                           Böylece, o l i m p i y a t   o y u n l a r ı, yeni sosyo-psikolojik tekniğin gelişimine imkan vermiş; moral, politik ve kültürel katkılarıyla, insanoğlunun  h ü r l ü k  açısını genişletmiştir. Bu ‘his’ ve ‘sonuc’u, hiçbir politik akım veremez.

                        1952 HELSİNKİ Olimpiyatlarına Katılmak İçin
                        ENTERNASYONAL OLİMPİYAT KOMİTESİ’nin Koyduğu Kurallar:

           1) Hiç bir memlekete ya da kişiye, renk, din ve politik farklardan dolayı,
ayırdedici bir kural uygulanamaz. (NO DISCRIMINATION!);

           2) Bir memeleket’in yalnızca “milli” atletleri yarışlara girebilir;

           3) Yarışmalara yalşnız “a m a t ö r”  atletler katılabilirler.

            AMATÖR’ün tarifi de şöyle:
            Enternasyonal Federasyon’a göre, herhngi bir spor dalında, yalnızca ve yalnıza haz, fiziksel, ruhsal ve sosyal çıkarlar için faaliyet gösteren veya göstermiş olan, direk yada dolaylı istifadesi olmayan atlet, “amatör” sayılır.

            MİLLİ ATLET demek, o atletin, temsil ettiği memleketin “tüm” vatamdaşı olması, yani “yabancı uyruklu” olmaması gerekir.

            <Dominyon> ve <Koloni>lerdeki atletler, a n a  memleketi temsil ederler. Bu da, o ülkelerin “milli bir olimpiyat komitesi olmama” şartına bağlıdır. Dominyon – Koloni’ler ve “Ana Ülkeler”, birbirlerine karşı şu koşullarda yarışabilirler:

a) Söz konusu atletler o ülkede en beş yıl yaşamış olmalıdırlar;
b) Bu atletlerin diğer kolonilerde ve ana ülkede vatandaş olabilmelerine “yasal” olarak imkan olmamak gerekir.

                Y a ş :  Olimpiyatlara katılmada yaş limiti (haddi) yoktur.

                                                                        *

                                            Olimpiyatlarda  DATA  TOPLAMA

                         Olimpiyatlardan önce herhangi bir araştırmada, “Data toplama :  P u n c h   C a r d” Sistemi,, ilk kez 1880’de, Dr. Herman HOLLERITH tarafından sunulmuştur. Bunun esasını, hemen hemen bir posta kardı büyüklüğünde bir karton oluşturup bunun sol yarısına, enformasyonu kod’layan numaralar, tepede bölümlere ayrılmış sütunlarda “zero”=sıfır dizisi, altına da 10’a kadar, yine aynı şekilde dizilenmiş numaralar vardır. Güzelliği, performansın derecesine göre, sıfırdaan ona kadar değerlendirilebilecek sonucun basitçe panç edilmesidir. Sağ
yarısında ise, belli aralıklarla, yukardan aşağıya atlet’in kimliğini bildiren data basılıp karşılıkları boş bırakılmıştır: Atlet’in temsil ettiği Devlet’in Code No.sı, Devletin ilk baş harfleri, Atletin cinsi; Doğum tarihi, İsim, İştirak sırası, Sonuç.

Atler eğer birden fazla spor yarışmasına katılmışsa, Çek Emil ZATOPEK için 5,000 ve 10,000 metreler için ayrı ayrı çıkarıldığı gibi, her spor yarışması için ayrı bir kart hgazırlanır.  E k i p – T a k ı m  çalışması içinde, gayeye hizmet eden tanıtım ve fonksiyon kartları hazırlanmıştır.

                 Yarışmaların Değerlendirilmeleri :  PUAN SİSTEMİ

                 Olimpiyatlarda puan sistemi nasıl kullanıldı? Örneğin, b o k s’ta alınan altın bir madalya, 10,000 metre’de alınan gümüş bir madalyayla nasıl kıyaslanabilir? Tüm bunların “combined=birleşik” puan değeri nedir?

                 A t l e t i z m’de , Enternasyonal Amatör Atletler Federasyonu, birbirlerinden farklı listeler hazırlanır. Fakat 1952 Olimpiyatlarında şu sistem kullanıldı:

1. için :    7  puan,
2. için :    5 puan,
3. için :    4 puan,
4. için :    3 puan,
5. için :    2 puan, ve
6. için :    1 puan verildi.   Böylece, yarışmanın cinsi ne olursa olsun, aynı dereceyi alanlar aynı puanı aldılar.

                 Yalnız bu sistemin bir sakıncası ortaya çıktı: Eğer yalız 6 kişi yarışmaya katıldı ise, 6.nın başarısı ne olursa olsun (örneğin: zaman!), yine 1 puan alıyordu.

                  Eğer 100 kişi girmiş olsaydı, bunun 94’ü elimine olacaktı; ama bu elimine olanlar arasında, birinci gruptaki 6.dan daha iyi derece almış olanlar bulunabilecek ve fakatr hiç puan alamayacaklardır. Böylece bu sistem pek adil bulunmadı ve terkedildi.

                  Çare olarak, “DERECEYİ BİR KRİTER ALMA Yöntemi:
                                        (Point Allocation System –  K i h l b e r g) – Puan Değerleri
                  sisteminde:                1. gelen atlet,   100 puan alır;
                                                   son gelen atlet,         0 puan alır.
                 
                  Mamafih, bu tablonunda bir eksiği ortaya çıktı:
                  Eğer yarışmacılar elimine ya da diskualifiye olmuşlarsa, örneğin bir kaza geçirmişlerse vb., farklı yöntem kullanmak gerekecektir. Eğer bir yarışmacı bir koşuda diskualifiye olmuşsa, o hala ilerki koşulara ya da finallere girecek sporculara verilecek bir puanla ödüllendirilir.
                  Eğer birden fazla atlet yarışı terketmek zorunda kalmışlarsa, hepsine de aynı puan verilir.
                  Aynı sistem, icinen atletlere de uygulanır.

                   P o i n t   v a l u e s  =   P u a n   d e ğ e r l e r i , matematiksel bir şekilde ifade edilirler. Şöyle ki :

                   n  =  yarışmacıların sayısı,
                   x  =  yarışmacının derecesi (1., 2. ya da 3.)
                   p  =  olasılık – probabilite -bir derece alabilme niteliği

                           x 
                   p = —           Buna, “x”e eşit veya ondan daha fazla bir dereceye sahip
                           n             olma oranı denir.

                   İ s t a t i s t i ğ i n  “Enformasyon Kuram’ı” şöyle der:
                  “Olasılıklı bir olayın taşıdığı enformasyon miktarı, olayın olasılığının <negatif logaritmesi> ile ölçülebilir.

                   Böylece, “enformasyon” = bilgi ‘nin ölçülüş miktarı :

                                                                            x
  FORMÜL: (1)        Miktar =  -log p  =  -log –   =  log n – log x
                                                                            n

  Yani, Formül (1) de, 1.liği kazanan atlet, katılan diğer atletlerin sayısına göre değerlendirilecektir. Yani katılanlar daha çok sayıda olurlarsa, onun alacağı puan da o kadar yüksek olacaktır.

                           Fakat, çeşitli sporların kombine edildikleri yarışmalarda (örn. dekatlon) kazananları değerlendirmede katılan atletlerin sayılarını hesaba katmak zorunda değiliz. Tam tersine, tüm kazananlara, girdikleri yarış ne olursa olsun ve ne kadar katılan olursa olsun, aynı puanı vermek makul olur.

                           Öyle bir puantaj verisi’ne : P denirse, “x.” derecedeki bir atletin vereceği enformasyon (=bilgi) =  -log P  olarak nitelendirilecektir. Ve bu, birinciliği kazanmış olan atletin taşıdığı değerİn (enformasyon-bilgi) bir kısmı olarak kabul edilir ve şöyle formüle edilir:

                            I                                                      Nokta Değerleri:
P = -log p/- log –                                      100 puan    ^
                            n                                                           :  –
                                                                                         :    – 
                                                                                         :      –                                                                                         :       –
    =  (log n – log x) / log n                                       :        –
                                                                                         :         –
    =  I – log x/  log n.                                                 :          -X-
                                                                                         : İştirak sayısı   Kazanılan sıra
                                                                                         :__2___50__100>  nın log.

                 Böylece, 1.liği kazanan 100 puan alır, sonuncusu ise sıfır (o).
                 Yarışmaya katılma sayısı (n)’ye verilen puan, herhangi bir yarışma
                 derecesinin (x) logaritmasının linear fonksiyonu olarak kaydedilir.

                                                                      *

                                1952 HELSİNKİ OLİMPİYATLARININ ANALİZİ

                                         K a d ı n   A t l e t l e r i n   B a ş a r ı s ı

                          Olimpiyatlara katılan 69 devletten 27’si “kadın atlet” göndermedi. Türkiye, Mısır, Nijerya, Yunanistan, İrlanda, İspanya, Altın Sahili, Pakistan, Filipinler, İran, Endonezya, Seylan ve Vietnam bunlar arasında idi.

                           350 milyonluk  HİNDİSTAN   7  kadın atlet,
                                1 milyonluk  FİLİSTİN        4     ”        ”
                                                       Hong Kong       3     ”        ”      göndermişlerdi.
                           U.S.A., Rusya ve İngiltere, dominyonlarıyla birlikte, en yüksek oranda kadın atlet göndermişlerdi.

                         P o l i t i k  ve   S o s y a l  Özellikler :

                         Olimpiyatlara “kadın” atlet gönderen memlekeketler, göreceli olarak, daha gelişmiş ülkelerdi.
                          BEAUVOIR’a göre, bu ülkelerde “çocuk ölümü” ve “hastalık” oranları, genel nüfusta çoj düşüktü; Yaşam müddeti (Longévité) de uzundu. Bunlara karşın, ilerlemiş sayılan ülkelerde bile, kadının sosyal durumu, arzu edilenden düşüktü.

                          1952 Helsinki Olimpiyatları’nın bilimsel analizi, saptadı ki, kadın atletlerin biyolojik durumları, sanıldığından çok daha fazla uyum sağlayabilecek nitelikte idi.

                          O l i m p i y a t  r e k o r’larına bir göz atalım:

11 kadın 100 metreyi 12 saniye ya da daha az zamanda bitirdi.
Jackson, 200 metreyi 24’6 da bitirdi.
3 kadın, 8o metre engelli koşuyu 11 saniyede bitirdi. Katılan 33 atletten 24’ü, bu yarışmayı 12 saniyede bitirmeyi başardı.

U z u n  a t l a m a : 6.24 m.,  6,14 m.. ve 22 kadın atlet 5.33’e vardı.
Yü k s e k  a t l a m a : 15 kadın atlet 1,5 metreyi aştı.
G ü l l e   a t m a :     4  kadın atlet 14 metreyi aştı.
D i s k  a t m a :        11 kadın atlet 40 metreyi aştı; 1.’nin derecesi: 51.42 m. idi.

                          Bu gibi çalışmalar, kanıtlamaya başladı ki:
f i z i k s e l  e ğ i t i m  ve  s p o r  hareketlerinin sistemli bir şekilde uygulanması ile, yeni bir tip kadın ortaya çıkıyordu.

                          KADIN cinsinin atletik gelişimi, beslenme, iklim ve diğer etkenlerden kurtularak, sosyal ve teknolojik ilerlemelerden yararlanarak, b ü y ü m e  başlamıştı.

                          F i z i k s e l   y e t e r l i l i k  bakımından yapılan araştırmalar göstermiştir ki, eğitime tabi tutulmamış çocuklar arasında, kasları iyi gelişmiş kızlar, kasları iyi gelişmemiş oğlanlar kadar ya da onlardan daha iyi performans gösteriyorlardı.(Dr. Jokl.)

                          Aynı şekilde,  e r g i n l e r  arasında yapılan
araştırmalar, gelişmiş ülkelerde, eğitime tabi tutulmuş kadınların, eğitime tabi tutulmamış erkeklerden daha iyi performans verebileceklerini göstermiştir.

                           Böylece ortaya yeni bir dinamik çıkmakta: Kadınların sosyal örf, adet ve rol dağıtımından doğan, asırlardanberi uykuda kalmış fizyolojik yetenekleri gün ışığına çıkıyordu. Bu ilerlemeyi, her iki insan cinsini göz önüne alarak, olimpiyat rekor’larında inceleyelim:

1896 Atina Olimp.;  T.E. Burke (er), 100 m., 12 saniye;
1952  Helsinki  ”   :  Miss Jackson (k.), 100 m.: 11,5 sa. (1.)
                                   Miss Hasenjager ,     ”                11,8 sa. (2.)
                                   Miss Strickland&Crips :           11.9 sa. (3.)

 1896 Atina Olimp.; E.H. Clark,  uzun atlama,      6.35 m.
 1952 Helsinki  ”       Miss Williams,  ”         ”              6,34 m.

 1906 Oyunlarında: ‘erkek’ yüksek atlama :         177,5 cm.
 1952        ”                ‘kadın’ yüksek atlama :              174   cm.

 1896 Atina Olimp.;  “disk”,  Garret (er.)    :           29.15 m.
 1952 Helsinki  ”        -Rus,k-Miss Romaschkova: 51.42

 1896 Atina Olimp.:  “gülle”,  Garret (er.)   :           11.20 m.
 1952 Helsinki  ”     :   -Rus,k- Miss Zybina :            15.28 m.

 1896 Atina Olimp. :  100 m. serbest yüzme, Hache (er) :   1,22.2 da.
 1952 Helsinki  ”     :       ”                   ”       , Macar Szoke:              1,06.8 ”

 1904 St. Louis ”    :   400 m. serbest yüzme, Daniels(USA-er) 6,16.2 da.       
 1952 Helsinki  ”    :        ”                   ”             Gyange-Macar-k:        5,12.1 ”    

                                                                 
                                                    FİZYOLOJİK ve KLİNİK DATA

                         K a d ı n  cinsi, erkeklere göreceli olarak daha dayanıklı ve daha iyi olarak adapte edebiliyor.
                         Egzersiz ve yarışmalar, kadının “menstrüel sikl”ini etkilemiyor.
1953”de INGMAN ve NIEMINEVA, menstrüel sikl’leri üzerlerinde iken, atletik rekor kırmışlardır. Daha önceleri, kadının, “küçük pelvis”e sahip olduklarına inanılırdı; fiziksel muayeneler bunları saptamamıştır. ‘İskelet’ çalışmaları da tamamen ‘normal’ bulunmuştur.
                  
                         Ç o c u k  d o ğ u r m a  olay ve sayısı da, performans üzerinde hiç de olumsuz etki göstermezler.
                          Y ü k s e k  ya da  u z u n   a t l a m a’nın pelvik sisteme;  u z u n  m e s a f e   koşularının solunum-dolaşım sistemlerin h,iç bir zararlı etkide bulunabilecekleri saptanamamıştır.

                                 YAŞ, FİZİKSEL UYUMLULUK ve SOSYAL KLAS

                          Y a ş, gitgide gençleşiyor ve çok daha ileri yaştaki atletler yarışlara katılabiliyorlar.
                           1952 Helsinki Olimpiyatlarında, 15,14 ve 13 yaşlarındaki genç kızlar ve 35 yaşlarındaki anne ve anne-anneler birlikte yarıştılar.
Özet:  Y a ş  spektrum’u her iki yöne doğru gelişti, büyüdü.

                            1952 Helsinki Olimpiyatlarında, 18 Olimpik olayın 7’sinde, kadınların yaşı, erkeklerden büyüktü.
                             15-16 yaşlarındaki kızlar, kendilerinden 15-20 yıl daha yaşlı kadın atletlerle yarıştılar ve çoklukla, onlar tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu, kadın cinsinin gençliklerini koruyabilmeleri konusunda en inandırıcı bir kanı idi.

                              Kadınlar, bu yüzyılın başındanberi, yavaş yavaş artan bir oranla yarışmalara girmektedirler. Başlangıçlarda, bu kadın atletlerin, “erkek gibi şişkin kaslı” olacakları, “çocuk doğurmakta güçlük çekecekleri” söyleniyordu. O günden bu yana, kadınlar, her tür zorlu spor’ları, örneğin dağa tırmanma, uzun mesafe koşma ve yüzme yarışlarına rahatlıkla katılmaktadırlar.
                             B i l i m s e l  sonuç şudur: Bugünkü kadın kuşakları, eskilerinden daha sağlıklı yetişmektedirler. Bugün, 30 yaşındaki bir kadın, eskiden olduğu gibi “yaşlı” sayılmaktan uzaktır. Birçok okul yaşı kızlar, anneleriyle birlikte yüzmekte ya da tenis oynamaktadırlar.
                             E s t e t i k  yönden de, son elli yılın gelişmeleri, kadınların vücutlarının “artistik” ve “estetik” yönlerden de, eskisine göre, daha sağlıklı yetiştiklerini görmekteyiz.

Y A Ş :  Helsinki Olimpiyatlarında,  y a ş   f a r k ı da dikkati çekti.
               Yarışmaya katılanların en genci 13 ve en yaşlısı da 66 yaşında idi.
               Birçok yarışmalarda, katılanlar arasında 20 yaş fark doğaldı.
               45 yaşındaki Fin’li Savollainen, “Jimnastik”te 4., ve,
               42 yaşındaki Alman Schwarzmann, yine “Jimnastik”te 2. oldular.

                          Büyümenin hızlanması ve yaşlılığın yavaşlaması, toplumun sosyal ve kültürel ilerlemelerine paralel olarak gelişti.

                          Olimpiyatlara katılan memleketlerin büyüklüğü, performans’a bir katkıda bulunmadı. Tabiatıyla U.S.A. ve U.S.S.R. çok sayıda atlet temin ettiklerinden en başarılılar arasındaydılar. Bunlara karşılık olarak, çok nüfuslu Endonezya, Hindistan ve Pakistan çok birşeyler yapamadılar. Küçük uluslardan İsveç, Macaristan ve Finlandiya, göreceli olarak, çok başarılı oldular. Matematiksel hesaplara göre, on kez daha büyük olan bir ülke, ancak o/o 30 derecesinde bir avantaj sağlayabildi.

                                                                         İ K L İ M

                        Tüm dünya soğuk, sıcak ve ılık olarak bölgelere ayarıldığında, 1952 Helsinki Olimpiyatlarının analizi şunu gösterdi:
                         Kazanan ülkelerin çoğu,  s o ğ u k  iklimlere aitti. S ı c a k  iklimlerden gelen atletlerin başarısı, soğuk iklimlerden gelenlerin ancak onda biri düzeyinde kaldı.
                         En iyi derece alan atletler, yıllık ortalaması  20 derece Santigrat
=68 derece Fahrenheit olan ülkelerden gelmişlerdi.

                         Problem, yalnızca havanın ısı derecesi değildi. Esas faktör, daha soğukça ülkelerde fiziksel çalışmalar daha etken, daha düzenli ve sürekli bir şekilde yer almışlardı. Yapılan incelemeler, bu soğuk ülkelerdeki ‘yeterli’ eğitim görmeyen atletlerin, sıcak ülkelerin eğitim görmeyen atletlerinden pek de farklı olmadıklarını ortaya koymuştur. Fark: EĞİTİM’den geliyor.

                          HUNTINGTON, “Climatic Energy” (İklime bağlı Enerji) kuramını ortaya koydu. Bu, özel bir iklimin verebileceği ‘ekstra enerji’dir. Huntington, dünyayı, bu bakımdan dört özel bölgeye ayırdı: (1) Çok yüksek enerji, (2) Yüksek enerji, (3) Orta enerji) ve, (4) Aşağı enerji.

                                                 BESLENME    =    Nutrition

                          İnsanoğlu, yaşadığı yerin kültürel adetlerine göre yemek yer.
1952 HELSİNKİ Olmpiyatlarında, “günlük  y ü k s e k   k a l o r i” alan atletler, en iyi derece alan atletlerdi. Bu bulgu, tüm araştırmaların en önemli belgesi olarak kabul bulmuştur.
. Günlük alınan kalori miktarı: 1500-3499 arası olarak saptanmıştı.
. Ulusların nüfusu, katılma sayısı ve oranı, kazanılan puan’lar, alınan kalori miktarlarıyla “doğru orantılı” idiler. Olimpiyatlarda, “şeker” ve “et”, alınan kalorilerde pek büyük faktörler değildiler. ARJANTİN gibi dünyanın en fazla et yiyen ülkesi, yarışmalarda esaslı bir varlık gösteremedi.

 1952 Olimpiyatları’nda y e ğ l e n e n  besi tarzı:

(1)  4.000-5,000 Kilo kalori/gün, en muteberi idi.
(2) ‘Et’in özel bir tarzda pişirilmesi önemli idi. Sığır, koyun ve tavuk etleri, çok daha tercih olmuştu. -Domuz eti çok yağlıdır-
(3) Yağda kızarmış yemeklerden kaçınılmıştı;
(4) Az balık yenmişti;
(5) En çok sevilen tatlı “dondurma” idi.
(6) Buğday ekmeği en çok arzu edilen idi.
(7) Süt-yağ-sebzeler ve -meyve, en çok yenilenlerdi;
(8) Bal, maltoz ve üzüm şekeri de çok kullanılmıştı.
(9) Konserve’lerden çekinilmişti.
(10)Süt, sütlü içkiler ve buzlu su da çok itibarda idi.
                                     ÖLÜM  İSTATİSTİKLERİ   (Yıllar sonra…)

                         Ö l ü m  o r a n l a r ı, orijinal memleketteki 1000’de 15’den aşağı olan memleketlerden daha yüksekti; yani, yüksek derecedeki atletik başarı gösterenlerde ölüm oranı, uygarlık (medeniyet) derecesiyle “ters” orantılı idi.
                         Ö l ü m  n e d e n i : Çok sayıda katılan ulusların atletleri arasında en fazla ölüm nedeni, k a n s e r  olmuştu. Bu, şöyle açıklanabilir: Ortalama yaşam yaşının (ölüm anında) yüksek olduğu memleketlerde, yani çok ve uzun yaşayanlarda, k a n s e r  olasılığı da daha yüksektir.
                          30 yaşından evvel ölenlerde, bir “e  n f e k s i y o n”, en büyük neden idi.
                          Tbc. (Tüberküloz) ve  K a l p   h a s t a l ı k l a r ı  ile olimpiyata katılan atletler arasında hiçbir ilgi bulunamamıştı.
                          Ç o c u k   ö l ü m l e r i (Infant mortality) : Çocuk doğumlarındaki ölüm oranlarının yüksek olduğu ülkelerin atletleri, e n  a z  başarılı olanlardı.

                                                            TIBBİ  GÖZLEMLER 

. Yarışmalarda hiçbir ciddi ve devamlı bir  i n c i n m e  olmamıştı.
. U y u m (adaptation) ve  a ş ı r ı  k u v v e t   h a r c a m a (over-strain),  hiç
  bir zaman bir sorun olmamıştı.
. A t l e t i z m  ve  y ü z m e  yarışlarında, yeni olimpiyat rekor’ları kırılmasına değin, ne “kalp kriz’leri” ve ne de hiç “anjin” nöbetlerine rastlanmamıştı.
. Ne 13-14 yaşlarındaki kızlar, ne de 60 yaşından büyük atletler, bir doktora gereksinim göstermemişlerdi.
. Bir  k o l l a p s  dahi vuku bulmamıştı.
                     Bunlara karşı,  3  Olimpiyat görevlisi ve 7 seyirci, “kolaps”dan tedavi görmüşlerdi.
                     Danimarka’lı atlet Mrs.HARTEL,  “binicilik” sporunda ikinciliği jkazandı; 1956’da, Stockholm’de, “atçılık” yarışmalarında da yine ikiciliği kazandı; halbuki küçük bir çocuk iken, p o l i o  geçirmişti.
                                                 EKONOMİK KOŞULLAR

                      1952  Helsinmki Olimpiyatlarına katılan uluslar, d ö r t  ekonomik gruba ayrılabilirler:

(1) K ı t   K a n a a t  ekonomili uluslar : (Asya, Afrika, Pasifik adaları)
       Bu uluslar, tüm katılanların o/o 6′ sını oluşturdu , ve,
                              tüm puan’ların    o/o 4’ünü alabildi.

(2) Prensip olarak  z i r a a t  ile geçinen memleketler:
                                                                (Batı memleketleri, U.S.A.’nın güney kısmı;
                                                                  İspanya, Portekiz, Güney-Doğu Avrupa,
                                                                  Afrika’nın Akdeniz sahilleri <Orta-İyi>

(3) Prensip olarak  s a n a y i  memleketleri :
                                                                 <İsviçre, Batı Almanya, Belçika, İngiltere,
                                                                   Lüksemburg.  -genellikle iyi->

(4) Hem “ziraat” ve hem de “sanayi” memleketleri:
                                                                   <U.S.A. ve U.S.S.R. : En iyi dereceler.>
                                                                        Ö Z E T

                           O l i m p i y a t   hareketi, siyasal ve jeografik sınırları tanımaksızın tüm dünyayı katılmaya, paylaşmaya bir davet idi. Kudretli memleketler, örneğin U.S.A., U.S.S.R. ve İngiltere, hem kendileri ve hem de bağlantıları (dominyonları) ile birlikte girdiler. Maalesef, Fransız İmparatorluğu, Portekiz ve İspanya, bu siyasi olgunluğu gösteremedi.

                           Tarihin tetkiki bize gösteriyor ki, yaşamlarına devam eden uluslar, belirli bir politik disipline sahip olan ve onları koruyan, halkın hizmetinde olarak devam ettiren, yeni yeni seçenekleri sunan memleketlerdir.

                            M o d e r n   O l i m p i y a t   O y u n l a r ı da, öyle bir disiplini sunmakla, birtakım kurallara bağlı özerklikler vadetmekle, sozyal düzene çok büyük bir katkıda bulunmuş oldu.

                             Ünlü İngiliz tarihçisi TOYNBEE, 1947’de: “Challenge=yarışma”  kuramını ortaya atmıştı. Ona göre, ulusların ‘beka’-devamlılık kudretini ölçme, onların “yarışmalar-challanges” karşısısında davranışlarına bağlıdır” demişti, örneğin: savaşlar, isyanlar, ekonomik kriz’ler vb. Toynbee, tabiatıyla, İngiltere’nin 2. Dünya Savaşında sergilediği sabır ve dirençle elde ettiği zaferden esinlenmişti.

                               S p o r da aynı “challenge”ı sürekli olarak yaşar: Sıcak ülkedene gelmiş bir atlet, soğuk bir ülkede yarışırsa, ya da tersi olursa, bu onun “yaşayabilme-survival” kapasitesini gösterir.

                               Yine, ünlü sosyal psikolog LEWIN, 1948’de, atlet’lerin, daha az kültürlü insanlardan farklı olarak, elde ettikleri başarılarda, öz memleketlerini nasıl savunduklarını, onlarla ne kadar iftihar ettiklerini ve nee denli şerefle bağlı olduklarını ve tüm bunlara değgin, yarışmalarda “enternasyonal ruh ve beraberlik”e ne derede bir uyum sağlayabildiklerini vurgulamıştı.

-Ümit ederim, aradan yarım asır gibi bir zaman geçtikten sonra, yapılacak  benzeri hatta daha üstün psiko-sosyal-ekonomik araştırmalar bizleri daha da aydınlatır.  Bu yazıyı okuyan herkese tek tek teşekkür ederken, hayat boyunca unutamayacağım 1968 Montreal Olimpiyatlarının sizlere de nasip olmasını Tanrıdan niyaz ederim.-
                                                                                  Prof.Dr. İsmail Ersevim

                                                                  ————–