Kategori arşivi: Şamanizm

ŞAMANİZM : Modern Oyuncu:Şaman, Part:II

                                                        Şamanizm ,  Part: II 

                                                                      -53-

                                                      ŞAMAN’IN MASKESİ
                 

                    Özellikle Güney Amerika şamanları, ‘şamanik kudreti kazanmak’ ve ‘ektazi’ye erişmek için  s e a n s’lara girerler. Her seans yeni bir “reinkarnasyon”dur ve bunlar, ya ‘koruyucu ruhlar’ın veya ‘ölmüş üstad şamanlar’ın, bitkilerin ve hayvanların dönüşleridir. Ruhların dönüşü küçük çakıl taşları halinde Şaman’ın çıngırağına veya torbasına girme yoluyla realize edilir.

                    AVUSTURALYA ve KUZEY AMERİKA ‘da, yaşayan hayvanların , bu spirit-ruh’ların temsilcileri oldukları kabul edilirler. Batı AFRİKA ve Orta AMERİKA-MEKSİKA’da da hayvan tema ve maskelerine sık sık rastlanır.

                    Y a r d ı m c ı   r u h l a r’ın (helping spirits) h a y v a n  olarak tanımlanmaları, Şamanik Seanslar’ın başlangıçlarında çok önemli rol oynarlar. Hayvanlar, özellikle  g ö k y ü z ü   ve  y e r a l t ı  seyahatleri (journey) için elzemdirler. O anlarda, şaman, yüksek sesle hayvanların seslerini taklid eder.

                    Yılan’ı bir ‘yardımcı ruh’ olarak kabul etmiş bir Tungus şamanı, seans boyunca bir sürüngen (reptil) gösterisi sergiler. Chuckchee ve Eskimo şamanları kendilerini “kurt”a döndürürler. Lapp şamanları da kurtlar, ayılar, alageyik ve balık ile özdeşirler. Semang şamanı da “kaplan”a döner.

                    Görünüşte, Şaman’ların bu hayvanların hareketlerini ve seslerini taklit etmeleri, bir “possession=sahiplik, tasarrufunda bulunma” gibi yorumlanabilir. Daha yakından bir bakış, bu sürecin “..yardımcı ruhların sahiplenmesini sahiplenme” olarak yorumlayabiliriz. Şaman, sembolik olarak kendini o hayvana döndürmektedir. (Dinlerin tarihi hakkında söy-
lendiği gibi, kural olarak, “kim ne giyerse, o artık odur!” Şaman, bir ‘hayvana dönmekle’, yeni bir kimlik (identity) kazanmış ve dolayısıyla da kendisi bir hayvan ruhu  (animal spirit) olmuş oluyor. Bu süreçler boyunca kullanılabilecek hayvan sesi, yani “hayvan lisanı” = ‘animal language’ Şaman’ın tüm Doğa ile paylaşabileceği kutsal ve mitik iletişimin ancak bir kısmını sergilemektedir.

                    Şaman; ister ses çıkarmak ister dans etmek olsun; isterse ruhunla özdeştiği bir hayvanın maskesini takmak’la yani gizli bir lisan (secret language) veya hayvan ruhunu ‘enkarne’ etmekle, insan şeklinden fedakarlık edebileceğini, yani  ö l e b i l e c e ğ i n i  göstermiş oluyor.

                    Mağara devri zamanlarındanberi biliyoruz ki  h a y v a n l a r, insan ruhunun kuvvetlendirici sembolleri olarak belirlenmişlerdir ve bu beraberlik, ölümün ötesine kadar uzanır. Bir ‘hayvan’, Şaman’ın “başlangıç üstad”ını veya “cetlerini” sembolize edebilir. Hemen her daim, bir hayvan, bir “neophyte”= acemi, çırak, dine yeni girmiş müridi sırtında yeraltı dünyasına taşır veya onu çenesinde, dişleri arasında korur, yutarak öldürür veyeniden dünyayagetirir. Bu insan-hayvan beraberliği, mitikal devirlerdeki  (in illo tempore)  bugünkü ayrılığın mevcut olmadığı devirlerin birlik beraberliğin temsilcisidir.

                                                                  -54-

                     Şaman, gerçek bir şaman olabilmek için, TUNGUS şamanlarında olduğu gibi, Doğa’nın tüm dillerini anlamalıdır. SUMATRA şamanlarında  ü s t a d, çırağın kulağına bir bambu ile ruhların sesini duyuracak anahtarı üfler. ‘Gizli lisan’ genellikle ‘hayvan lisanı’ olup,çoğu zaman hayvanların natürel olarak çıkardıkları seslerden ibarettir.

                     Bir önceki bölümde, ayrıntılarıyla yazdığımız üzere, S i b i r y a   Ş a m a n l a r ı’nın dış görünüş, giysi takımı şu öğelerden oluşmuştur:
   
(1)  Mitolojik hayvanları temsil eden figür’ler ve demir disk’lerle bezenmiş bir  k a f t a n.
(2)  Bir  m a s k e . TADİBEİ SAMOYED Şamanları, gözlerini ve hemen hemen yüzlerinin tümünü kapayan bir bez taşırlar. Gaye: ruhsal dünyaya kendi ışıklarıyla girmek.
(3)  Demir veya bakır bir  h a ç.
(4)  Şaman’ın başlıca ögesi sayılabilecek bir  b a ş l ı k. Bu, BURYAT Şamanlarında özellikle belirlidir. İki yanında boynuzlar ve 9 halkalı bir demir zincir mevcuttur. Bu zincirlere ipek, pamuk, kadife ve benzeri sembolik materyal bağlıdır (Türbelere adak adanırken bağlanan bezler gibi).
 
                     TUNGUS’ların taktıkları gök ve yıldız işaretleri YAKUT’lardan, yılan ise BURYAT ve TÜRK’lerden alınmıştır. 

                     Daha önceden de yazıldığı gibi, Yaroslavl’ın Başpiskoposu NİL, BURYAT Şamanlarının kullandıkları, arkalarında saklanabilinecek büyüklükte a b a g a l d e i  denilen odundan veya metalden yapılmış bir  maskeden bahseder. Buna, upuzun bir sakal da eklenmiştir. Bir de, t a l i  denilen maden bir ayna. Üzerinde on iki hayvanın resmi işlenmiş.  Son yüzyıldanberi bunlar artık kullanılmaz olmuşlar.

                     Maske, genellikle,  S i b i r y a  ve  K u z e y  A s y a  şamanlarında kullanılmaz.
 
                     SHIROKOGOROFF yalnızca bir TUNGUS şamanının, içinde özel bir malu spirit taşıyan temsilci bir maske giydiğinden bahseder. Yoksa, genellikle
CHUCKCHEE, KORYAK, KAMCHADAL, YUKAGIR ve YAKUT Şamanlarında
maske gerçek bir rol oynamaz.  Chuckchee’lerde tek tük, zaman zaman, çocukları
korkutmak için kullanılır. Yukagir’lerde, cenaze törenlerinde, ölmüş cetlerin
tanımlanmalarını engellemek için , Eskimo’larda özellikle Alaska Eskimo’ları özel
törenlerde maske kullanırlar.

                                                                  -55-

    
                      Bunlara karşılık,  A s y a ‘nın güneyindeki kabilelerde, özellikle  KARA TATAR şamanlarında, TOMSK Tatarlarında, kayın ağacından yapılmış, sincap kuyruğundan bezenmiş bıyık ve kaşlarla donanmış maskeler kullanılır. Cenaze  törenlerinde Şaman, ölülerin ruhlarını ‘Gölgeliklerin Kıraliyetine’ götürmeye hazırlanırlarken, ruhlar tarafından tanınmamaları için, yüzlerini  s ü e t  bir maske ile kaplarlar.

                      Aynı şey,  a y ı  ö l d ü r m e   m e r a s i m l e r i’nde de yapılır.
İlkel Kabilelerde yüz,  yağlarla maskelenir.  Çoğu kez, maskeler, ölü ruhların
enkarnasyonunu temsil eder. Birçok yerlerde de, maskeler, gizli cemiyetlerin ve ‘c e t   k ü l t’ linin temsilcileridirler. Birçok antropologlar bunları,  kadın dominasyonu’na karşı bir reaksiyon olarak yorumlarlar.

                      Şamanların maske taşımamaları, bizleri pek şaşırtmamalı. HARVA’ya göre, şamanın elbisesinin kendisi bir maske’dir ve orijinini bir maske’den almıştır. Şamanlığın Sibirya’dan ziyade Doğu’da başladığını iddia edenler, maskelerin Kuzey’de gitgide kaybolduğunu ve Güney Asya’da daha çok varolduğunu bir kanıt olarak sunmak isterler.

                      Mircea ELIADE’a göre, Kuzey Asya ve Arktik Şamanizminde, kostüm ve maske, farklı olarak değerlendirilmişlerdir. SAMOYED’ler arasında maske’nin, ‘konsantrasyon’a yardım ettiğine inanılır.
 
                      Şaman’ın yüz ve gözünü saran bezlerden daha önce de bahsetmiştik. GOLDI ve SOYOT Şamanlarında, maske, hemen hemen tüm yüzü kapsar.

                      ELIADE’a göre, m a s k  e  (veya  k o s t ü m),  mitik önemli kişilerin, örneğin atalar, kutsal hayvanlar, hatta TANRI’nın temsilcisidirler. KOSTÜM,  Şaman’ın, yukarıda bahsettiğimiz “insanüstü bir varlığa dönüşünde”  (transformasyon) çok önemli bir rol oynar. Aynı şekilde “ölü adamın hayata döndürülüşünde, iskelet olmada” , “kuş gibi uçmada”, ve özellikle menstruasyon zamanlarında çok korkulan, şeytan veya kötü ruhları simgeleyen  k a d ı n’a karşı korunmada, önemli bir rol oynayan, seremonyal, simgesel bir siperi saikadır.

                      Ben, hiç bir yerde, bir kadının maske taktığını görmedim, duymadım veya okumadım.

                                                                    -56-

                                                    ŞAMANIN DAVULU

                      Ş a m a n ı n   d a v u l u,  şamanik seremonilerin en önemli ögesidir. Onun sembolizmi gerçekten karışıktır ve tılsımlı fonksiyonları ise çok ve çeşitlidir.

                      D a v u l,  ister şamanı ‘Dünya Ortası’na götürsün, isterse onu ‘havada uçursun’ ya da kötü ruhları toplayıp onları muhafaza etsin, şamanik bir seans’ın onsuz yapılabileceği düşünülemez bile. Hiç olmazsa davul, şaman’ın, konsantrasyonunu kontrol edebilmesinde ve yolculuğuna çıkacağı ruhsal alemle temas kurmada çok önemli bir rol oynar.

                      Geleceğin şamanının ‘Dünyanın Merkezi’ ne yolculuk edip Kozmik Ağacın tepesinde oturma ve Evrensel Tanrı’ya ulaşabilmesi için, ‘başlangıç’ (initiation) rüyalarını görmesi gerektiğini hatırlatalım. En Büyük Ulu Tanrı, Kozmik Ağacın bir dalını mahsus düşürerek şamanın davuluna bağa yapmasına yardım eder. Bu sembolizmin anlamı, Dünya Ağacının, ‘axis’ yoluyla Dünya Merkezine bağlanması, yani  g ö k  ve  y e r’in birbiriyle iletişimde bulunmasından da değer kazanır. Davulun bağa’sının Kozmik Ağaç’tan kopan bir daldan yapılması nedeniyle, şamanlar, ağacım çevresine ve özellikle Dünyanın Merkezine yansıtılmışlardır. Böylece şaman, kolayca semaya yükselebilir.

                      Bu ışığın altında, şamanın davulu, Şamanik Ağaca kolayca asimile edilebilir, ve, ister ‘kayın ağacına tırmanıyor’, ister ‘davulunu çalıyor’ deyin, ş a m a n, Dünya Ağacına yaklaşır ve sonra da göğe yükselir.

                      S i b i r y a   Ş a m a n l a r ı’nın Hayat Ağacı’nı simgeleyen ‘kişisel’ ağaçları vardır. Bazı şamanların ‘içine dönük ağaçları’ mevcuttur, yani, ağaçların kökleri havadadır. Bunlar da, Dünya Ağacı’nın en arkaik sembolleridir. Böylece, Dünya Ağacı, Kozmik Ağaç, Şaman’ın Davulu, onun seromonileri ve özellikle ‘göğe yükseliş’ arasında muhakkak bir ilinti kurulmuş oluyor.

                      Şaman’ın davulunun kasnağını yapmasında kullanacağı ağacı seçmesi, tamamen r u h l a r’a veya ‘insanüstü’ (transhuman) bir arzuya bağlıdır. O s t y a k –  S a m o y e d  şamanı eline bir balta alır, gözlerini kapar, ormana gider ve rastgele bir ağaca dokunur. Ertesi gün, onun arkadaşları gelip, onun davulu için odun alırlar.

                      Sibirya’nın diğer ucunda,  A l t a y l a r  arasında,  ruhlar’ın kendileri, şamanın hangi ormana gideceğini ve istenilen ağacın kat’iyetle hangi noktada bittiğini söylerler. O da, hemen asistanlarını gönderir ve davulu için odun o ağaçtan kesilir.

                      Diğer bölgelerde şamanlar, tüm odun kıymıklarını toplarlar. Başka yerlerde de ağaca  k a n  veya  v o d k a  bağışı yapılır. Gelen adam, davulun kasnağına -her iki anlama gelebilen- ‘alkolik ruh’lar püskürterek onu şenlendirir ve hayata geçirir.
                                                                   -57-

                      Y a k u t’lar arasında en iyi seçenek, yıldırımdan yıkılmış bir ağaç bulmaktır. Tüm bu ritüalistik adetler ve alınan tedbirler gösteriyorlar ki, somut bir ağaç, insanötesi ve insanüstü bir ‘tılsımlı değerlendirme’ yolu ile, sıradan bir ağaç olmaktan çıkıp, görüntüsünün ötesinde, bir Dünya Ağacı’nı simgeleyebilmektedir.

                      D a v u l u   c a n l a n d ı r m a, çok ilginç ve etüd edilmesi gereken bir olaydır. Bir A l t a y  şamanı onun üzerine bira serpiştirdiği zaman, d a v u l u n  k a s n a ğ ı ‘hayata geçer’ ve şaman yoluyla, hangi ormanda, hangi ağaçta, nasıl yetiştiğini, nasıl kesildiğini ve köye nasıl getirildiğini hep hikaye eder. Şaman ondan sonra, d a v u l u n   z a r ı ‘na da içki püskürtür, zar da ‘hayata geçerek’, geçmişini özetler. Gene, şamanın sesi yoluyla, hangi hayvan derisini vermişse, kendi doğumunu, çocukluğunu ve avcı tarafından vurulup yere düşünceye kadar olan hayatını hikaye eder. Tören, şamanın, onun için birçok servis verme vaadiyle sona erer. Altay kabilelerinden biri olan  T u b a l a r e s’lerde, şaman, yeniden yaşama getirilen hayvanın hem sesini ve hem de davranışını taklid eder.

                      Hem L.P. Potapov ve hem de G.Buddruss’un da gösterdikleri gibi, şamanın hayata getirdiği (re-animation) hayvan, onun kendisinin alter-ego’sudur ve aynı zamanda onun en kudretli ‘yardımcı ruhu’ (spirit-helper) dur. O, şamanın vücudunun içine girince, şaman, theriomorphic (*) ceddine döner.

                      Bu, şamanın, ‘canlandırma’ seremonileri esnasında, davula hayat veren hayvanla neye iletişimde bulunduğunu bizlere açıklar. Filojenetik (yani tür gelişimi) anlamda, o hayvanın ontojenik (kişisel gelişim, yaşam) varlığını temsil eden ve hayvanın sesini taklid ederek şarkı söyleyen şaman, esasında, kendi kabilesinin daha yaşamın evvelindenberi var olan orijinal varlığını ve o zamanlar o varlığı temsil eden hayvanı da temsilen yeniden yaşıyor demek oluyor.

                      Mitolojik zamanlarda, kavmin her üyesi bir hayvana dönüşebiliyordu. Böylece her üye, bu seanslar (ve davul) sayesinde, geçmişteki cedlerinin koşullarını aynen paylaşabiliyor. Bu gün, böyle mitik cedlerle yakın iletişime girebilme yeteneği yalnızca şamanların tekelindedir.
_____________
Theriomorphic : Eski Yunancada  thérion = hayvan, ve, morphé = şekil demektir. Bunların bir kompozisyonu olan  theriomorphic, “bir tanrı veya ulu kimse olarak, bir hayvan ya da canavar şeklini almak” anlamına gelmektedir.

                                                                -58-

                       Genellikle davul, o v a l  biçimdedir. Derisi Ren Geyiği, Yaban Geyiği veya at derisinden yapılır. Doğu Sibirya’nın  O s t r a k  ve  S o m a y e d’leri arasında, davulun dış düzeyinde hiç bir dizayn yoktur. J.G.Georgi’ye göre, T u n g u s  davulları kuşlar, yılanlar ve diğer hayvan temsilcileriyle süslenmiştir. Shirokogoroff, T r a n s b a y k a l  T u n g u s’larda, terra firma – mutlak kıyı ,-şaman denizi geçmek için davulunu da kullandığından sahil, davulda da temsil edilir- , sağda solda çeşitli antropomorfik figürler ve bir düze hayvanlar saptamıştır. Davulun merkezinde hiçbir figür boyanmuş değildir. Oradaki sekiz çift birbirlerine paralel çizgiler, dünyayı denizin üstünde tutan sekiz ayağı sembolize ederler. Y a k u t’lar arasında da davullara, insanları ve hayvanları temsil eden kırmızı ve siyah esrarengiz işaretler boyanmıştır. Y e n i s e y   O s t y a k’ların davullarında da çeşitli imaj’lara rastlanır.

                       Donner, ‘La Sibérie’ (Sibirya) ismindeki eserinde şöyle yazıyor: “Davulun ardında, odundan ve demirden yapılı dikey bir tutanak vardır. Şaman, bunu sol eliyle kavrar. Yatay olarak dizilmiş teller veya tahta saçaklar üzerine, ruhları ve çeşitli hayvanları temsil eden, şıngırtılı metal, zil ve demir imaj’lar dizilmişlerdir.” Bu tılsımlı nesnelerin herbirinin kendine özge bir sembolizmi vardır ve şamanın ektazik yolculuğu ve diğer mitik yaşantılarında önemli rol oynarlar.

                       Davulun  d e r i s i n i   b o y a m a  dizayn’ları, T a t a r  kabileleri ve  L a p p s’lar arasında çok karakteristiktirler. Lapps’lar, derinin her iki yüzünü de imaj’larla kaplarlar. Bunlar arasında Dünya Ağacı, güneş ve ay, gökkuşağı ve diğerleri sayılabilir. Kısacası, davullar, kendilerine göre bir mikrokazm, göğü yerden ayıran bir çizgi ve bazı yerlerde de yeraltında bir dünya teşkil ederler. Şamanın tırmandığı kurbanlık kayın, yani Dünya Ağacı, at, kurbanlık hayvan, şamanın yardımcı ruhları, onun evrensel yolculuğunda erişeceği güneş ve ay, Yeraltı Dünyasının hakimi Erlik Khan ve Ölüler Tanrısı’nın yedi kızı ve yedi oğlu vb, şamanın yolculuğunda şu veya bu şekilde sözü geçen ağaçlar, davulda temsil edilmiţ görünürler.

                       D a v u l;  G ö k, Y e r ve  Y e r a l t ı  olarak üç düzeyde bir mikrokozm’u temsil ederken, aynı zamanda şamanın, ‘ne şekilde’ bir düzeyden diğer düzeye geçerek, Alt ve Üst dünyalar arasındaki ilişkiyi kurmasını da betimler. ‘Dünya Ağacı’nın yanında, şamanın tırmanarak daha yüce küre’lere yüceldiği  G ö k k u ş a ğ ı  ve onun bir kozmik yöreden diğerine geçmesine yardım eden  k ö p r ü  de bahis konusudur.

                       Davulların resimlendirilmeleri (iconography), ektazik yolculuğun sembolizmi ile dolar taşar. Bu, Dünyanın Merkezi’ne doğru bir yolculuktur. Seans’ın başında çalan davul, ruhları çağırır ve onları davulun içinde toplar. Bunlar, yolculuğun başında alınması gereken ve beklenen şeylerdir. Bunun için  Y a k u t  ve  B u r y  a t’lar arasında davula “Şamanın Atı” denir. A l t a y  davulu bir at resmi taşır, zira şamanın göğe, bir at sırtında gideceğine inanılır. Buryatlar’da da aynı şey geçerlidir. O. Manchen-Helfen’e göre, S o v y e t  şamanının davuluna khamu-at denilen bir at gibi bakılır ve tam anlamıyla “şamanın atı” anlamına gelir.
                               

                                                                     -59-

                       Bazı  M o n g o l  kabileleri arasında davulun ismi “siyah erkek geyik” tir. Eğer davulun derisi erkek karaca’dan yapılı ise, K a r a g a s  ve  S o y o t’larda olduğu gibi, davula “Şaman’ın erkek karacası” derler. Y a k u t  efsaneleri, şamanı davuluyla birlikte yedi göklerden uçarak geçtiğini söylerler.  Karagas ve Soyot şamanları, “vahţi bir erkek karaca ile yolculuk ediyorum!” diye şarkı söylerler. O anda sergilenen dans, şamanın göğe ektazik gezintisini yaratır. B u r y a t’ların ‘atlar’ dedikleri at-başlıklı deynekler de, aynı sembolizme tanıklık ederler.

                       U g r i a n  şamanlarının davullarında dekorasyon yoktur. Bunlara karşılık olarak, L a p p  şamanları, hatta T a t a r l a r’dan daha serbest bir şekilde davullarını süslerler. Manker, Lapp’ların sihirli davullarının geniş ölçüdeki dizayn’larını incelemiştir. Ona göre, davullara resmedilmiş mitolojik figürleri ve onların anlamlarını kavramak mümkün değildir, çoğu kez de esrarlarını korurlar.

                       Genellikle  L a p p  d a v u l l a r ı, araları hatlarla belirlenmiş üç kozmik alanı temsil eder. G ö k’de, güneş ve ay, tanrılar ve  -olası İskandinavya mitolojisinden etkilenerek-  tanrıçalar, kuşlar (kuğu ve guguk kuşu), davul, kurbanlık hayvanlar vb. kolaylıkla ayırdedilebilirler. O r t a   A l a n’da (Yer) Kozmik Ağaç, bir kaç mitik kahraman, kayıklar, şamanlar, av tanrısı, atçılar vb görülürler. Cehennem tanrıları, şamanlar ve ölüler, yılanlar, kuşlar ve diğer imaj’lar ise, A l t   A l a n’ı doldururlar.

                        Lapp şamanları davulu gaipten haber alma, kahinlik ve sevdiklerini arayıp bulma (divination) işlemlerinde kullanırlar. T ü r k  kavimleri arasında buna pek rastlanmaz. T u n g u s’lar, kısmi olarak ţunu yaparlar: havaya atılan bir davul tokmağının yere düştükten sonra aldığı pozisyon, sorulan soruya bir yanıt olarak kabul edilir.

                        K u z e y  A s y a’da şamanik davulun orijini ve dağılımı; çözümden çok uzak, karışık bir problemdir. Birçok bulgular, davulun oraya Güney Asya’dan gelebilmiş olduğunu ima etmektedir. L a m a l a r’ın davulunun şekli,  S i b i r y a  şamanlarının olduğu kadar,  C h u c k c h e e  ve  E s k i m o  davullarının şekillerinden de etkilenmiştir.   
                        
                                                                *         *
          
                        İ k i   y ü z l ü   d a v u l’un, ölü ruhları geriye çağıracağı inanca göre, Morgan Kara adlı şamanın iki yüzlü bir davulu varmış. Bu şaman, Sibirya’daki Barade kabilesinden imiţ. Onun, ‘ölü ruhları geri çağırabilme’ yeteneği, Yeraltı Dünyasının Baş Tanrısı  Örlin Khan’ın gücüne gitmiş; zira, ölü ruhları muhafaza etmek, onun göreviymiş. Gücüne gidince, Örlin Khan, bunu yükseklerin en yüksek tanrısı Tengri’ye şikayet etmiş. Yüce Tanrı Tengri de şamanın kudretini sınamak istemiş. Kalkmış, bir adamın ruhunu alıp bir şişenin içine koymuş ve bir yerlerde saklamış, Şaman Kara, iki başlı davuluyla önce Alt

                                                                   -60-

Dünya’ya gidip ruhu aramış, bulamamış, sonra Üst Dünya’ya gezmeğe gitmiş. Görmüş ki adamın ruhu bir şişenin içinde ve Ulu Tanrı Tengri’nin başparmağı şişenin ağzını kapıyor. Şaman Kara hemen bir eşek arısına dönüşerek Tanrı Tengri’yi alnından ısırmış. Tanrı, elini alnına götürünce, şaman, adamın ruhunu şişeden aldığı gibi Orta Dünya’ya doğru yola koyulmuş. Buna son derece hiddetlenen Tanrı Tengri, hemen bir yıldırım yaratarak şamanın davulunu ortadan ikiye bölmüş. O gün bu gün şamanlar bir başlı davul kullanırlar.

                                                                      *

                        S o y o t   şamanlarının davullarını “khamu-at” (Şaman atı) olarak adlandırdıklarını söylemştik.  A l t a y  şamanları da davullarını ‘at’ simgeleriyle süslerler.

                        İnsanbilimci L.P. Potapou’nun bir keşfi ilginçtir. Ona göre, Altay halkı davulu isimlendirirken, davulu yaparken kullandıkları derinin ait olduğu hayvanın (deve ya da benekli at) adını değil de, gerçekte at olarak kullandıkları evcil yük beygirlerinin adını kullanırlar. Bu da, davulun bir ‘taşıma’ şekli olduğunu doğrular. Davulun tekdüze ritmi iledir ki şaman, Yukarı ve Aşağı dünyalara ‘biner, gider’. Bir Soyot şiiri bunu açıkça göstermektedir:

              Deri kaplı davul,
              Karşıla istediklerimi
              Oradan oraya taşı beni, bulutlar gibi           
              Alacakaranlığın ülkelerinden
              Ve kurşuni Gökyüzünün altında,
              Süpür dur rüzgar gibi,
              Aşarak dağların doruklarını.

                        Davulun sesi, şamanın odaklanma aracıdır. O, bir yoğunlaşma ve çözümleme havası yaratıp, şamanın dikkatini ruhun içsel yolculuğuna yönlendirirken, onu derinlere indirerek trans’a sokar.

                        Davulun, Dünyanın Merkezi ya da Dünya Ağacı’yla olan simgesel bağı, hiç de bilinmiyor değildir. E v e n k’ler davullarının kenarını kutsal karaçam ile,  L a p p  şamanları ise davullarını Kozmik Ağaç, güneş, ay ya da Gökkuşağı ile süslerlerdi. Böylece, buradaki önemli nokta şaman davulunun sadece değişmiş (altered) bilinç konumu değil, mit’sel karşılaşmaya temel oluşturan davul darbeleriyle ortaya çıkan algı değişimi’ni yaratmasıdır.

                        S a l i s h   K ı z ı l d e r i l i l e r i  arasında Wolfgang G. Jilek’in yaptığı araştırmalara göre, ritmik şaman davulu, EEG – Teta Titreşim Dalgalarında özel bir titreşim üretmektedir (4-7/saniye). Bu da, rüyalar, hipnotik imgeler ve transla birleşen beyin dalgalarına eşdeğerdirler. Bu durum şaşırtıcı değildir, çünkü şamanlık  m i t s e l   b i ç i m d e   g ö r ü l e n   b i r   r ü y a d ı r. Rüya görmenin ikincil kategorisinde olan biri, rüya gördüğünün farkındadır ve benzeri biçimde, şamanlıkta da, şaman, değiştirilmiş konumda bilinçlidir ve bu kapsam içinde bilinçli hareket edebilir. Şamanlar, karşılaştıkları şeyleri halüsinasyon ya da tuhaf imgelemler olarak tanımlamazlar, tersine, onları deneyimsel bir geçerlilik şeklinde ele alırlar. Bu anlamda, Ruhsal Yolculuk sırasında yaşanan şeyler, o boyutta ‘gerçek’tir.

       
                                                                    -61-

                  Dünyaya Yaygın Ritüel Kostümler ve Sihirli Davullar

                  S i b i r y a   Ş a m a n l a r ı’nda gördüğümüz giysiler, her tür maskeler, hayvan derileri ve kürkler, özellikle kuş tüyleri, sihirli deynekler, ziller ve davullar, hemen hemen tüm dünyada, şu veya bu şekil ve tertiplerle mevcutturlar.

                 H. Hoffmann,  B o n   p a p a z l a r ı’nın kostümü ve davulu ile,  S i b i r y a   ş a m a n l a r ı’nınkileri arasındaki benzerlikleri gayet itina ile incelemiştir. T i b e t l i  kahin-papaz’ların giysileri, diğer şeyler arasında, kartal tüyleri, geniş ipek kurdela asılı miğfer, bir kalkan ve bir mızrak içerir.

                 V. Goloubev, Dongston’da, kazılardan bulunmuş ‘bronz davul’ları  Mongol şamanlarınkileriyle kıyasladı. 1970’lerde, H.G. Quaritch (Wales), Dongston Davulu’nu ayrıntılarıyla inceledi. Wales bu davulu, tüylerle bezenmiş ve kuş taklidi yapan  S e a   D y a k  şamanlarının ritüellerinde kullandıkları  timpan ile kıyasladı ve birçok birleşik özellikler saptadı.

                 Bugün, E n d o n e z y a  şamanlarının davul çalmalarına çeşitli yorumlar verilmesine karşın, bunlar arasında en önemlisi, davulun, bazan şamanın ektazik yolculuğu ya da onun ektazik yükselişi’ni simgelediğidir.

                D u s u n (Borneo)  büyücüsü, teadvi ‘seans’ına girdiği zaman üzerine büyülü takılar ve tüyler takar.
                M e n t a w e i a n (Sumatra) şamanı, tüyler ve çıngıraklar içeren seremoniyal bir kostümgiyer
                A f r i k a l ı  büyücüler ve şifacılar, kendilerini vahşi hayvanların derileriyle kaplarlar, üzerlerini de kemikler, dişler ve benzeri nesnelerle bezerler.

                T r o p i k   G ü n e y   A m e r i k a   şamanları, göreceli olarak daha ritüalistik kostüm giymelerine karşın, bazı aksesuvar takarlar, örneğin ‘çıngırak’ (maraca). Bu, su kabağından yapılı ve içinde tohumlar ve taşlar bulunan el tutanaklı, kutsal sayılan küçük bir alet olup, T u p i n a m b a’lar ona yiyecek sunarlar. Y a r u r o  şamanları, seans’ları süresince, çıngraklarıyla, hürmete değer semavi ulu kişilerden ziyaretçiler davet ederler.

                 K u z e y   A m e r i k a  şamanları, sembolik sayılabilecek bir seromoni kostümü kullanırlar. Bu giysi, kartal ya da diğer kuşların tüylerini, bir tür çıngırak veya davul, kaya kristalleriyle dolu küçük torbalar, taşlar ve diğer sihirli nesneler içerir. Tüylerin alındığı kartal, kutsal sayılır ve serbest bırakılır. Aksesuvarla dolu torba, şamanı hiçbir kez terketmez; şaman akşamları onu yastığının veya yatağının altında saklar.

                T l i n g i t’ler ve H a i d a’lar, gerçek bir seremoni giysisi kullanırlar: özel bir rob, bir battaniye ve bir şapka. Şaman, vasiyeti altında bulunduğu ruhların talimatı ile bu giysiyi düzenler.

                                                                    -62-

                A p a c h e’lerde kuş tüylerinin yanında, şaman, dört köşeli sihirli bir ip taşır ki bu onu kötü ruhlardan koruduğu gibi, onun ilerde karşılaşacağı olayları önceden sezinlemesine yardım eder (clairvoyance). Şaman ek olarak seremoniyal bir şapka da giyer.

                Başka yerlerde, S a n p o i l  ve  N e s p e l e m’lerde olduğu gibi, kostümün sihirli kudreti, kolunun etrafına sarılmış, kırmızımsı bir kumaşa atanmıştır.
                K a r t a l  tüyleri, tüm Kuzey Amerika kavimleri arasında yaygındır. Bu tüyler, M a i d u’larda olduğu gibi, initiation seremonilerinde şamanların deyneklerine bağlı olarak kullanılırlar. Şamanlar öldüklerinde bu tüyler onun mezarına bırakılır. Bu, şamanın ruhunun gittiği yönü işaretler.

                Kuzey Amerika’da, şaman, diğer başka yerlerde de olduğu gibi, bir  d a v u l  veya bir ç ı n g ı r a k  kullanır. ‘Seromoni Davulu’nun olmadığı yerlerde, örneğin  S e y l a n,  G ü n e y  A s y a  ve  Ç i n, bunlar, bir ‘gong’ ya da bir ‘deniz hayvanı kabuğu’ ile yer değiştirmiştir. Esas olan, ruhlar dünyası ile bir tür iletişim kuracak bir enstrüman’ın varolması gerektiğidir. Ruhlar Dünyası, çok geniş anlamıyla yorumlanır ve o dünya, yalnızca tanrıları, ruhları ve şeytanları içermez; aynı zamanda, ölü ced’lerin, ölülerin ve mitik hayvanların ruhlarını da kapsar. Bu “Duyularüstü Dünya’ ile temas, şaman ya da büyücünün seremoni kostümüyle toplum içine girişi ve ritüel müzik ile doruğa erişir.

                ‘Kutsal Kostüm’lerin sembolizmi, daha gelişmiş dinlerde de varlığını korur; örneğin Ç i n’de kurt veya ayı kürkleri; N.K. Chadwick’in ‘Poetry and Prophecy’ (Şiir ve Kehanet) eserinde yazdığı gibi (sa.:58): İ r l a n d a  K a h i n i’ nin  kuş tüyleri gibi.

                Bizler, makrokozmik sembolizm’i, eski Doğulu papaz ve hükümdarların rob’larında görürüz. Bu ‘gerçekler’ serisi, dinler tarihinde çok iyi bilinen bir ‘yasa’yı kanıtlarlar: “bir kimse, ne sergiliyorsa, o olur!” Böylece, maske taşıyanlar, maskelerin sergiledikleri mitik ced’lerdir. Bazan bu dönüşüm (transformation), küçük, fakat son derece kudretli bir nesne ile ifade edilebilir, örneğin   k a r t a l   t ü y ü.

                Mamafih, davulların ve diğer tılsımlı müzik aletlerinin kullanılışları yalnızca seans’larla sınırlanmış değillerdir. Birçok şamanlar, kendi zevkleri için davul çalar ve şarkı söylerler, fakat bu tür işlevlerin sonuçları hemen daima ayni gayelere yönelmiştir: Göğe çıkmak ya da Yeraltı ölülerini ziyaret etmek.

               Bu seremonilerde şaman’ın otonomi’sine neden olan müzik, ne dini ve ne de sıradan bir müzik değildir. Şurası gerçektir ki, bunlar, bir dini musikiden çok daha özgün ve canlıdır. Aynı olay, Semalara veya Yeraltına olan yolculuğu ‘özetleyen’ şamanik şarkılar için de geçerlidir. Bir zaman sonra bu tür ‘maceralar’, o yörenin folklor’una geçer ve yeni yeni tema ve karakterlerle, ağızdan ağıza dolaşan edebiyatı zenginleştirir.

                                                                   -63-

                                      ŞAMANIN YARDIMCI RUHLARI

                   

                      Şamanın dünyasında, ona yol gösterici, yardımcı ruhların (spirit helpers) birçok işlevleri vardır; hastalıkların kaynaklarının araştırılması, yitik canları geri getirme, göğe çıkmasında yardım etme (at ve davul nesneleri olarak da dahil), hasta ruhlarla başa çıkma vb fonksiyonları, Yardımcı ruhlar şamana, onun  r ü y a’larında, g ö r ü’ (vision-vizyon)lerinde, ‘başlangıç veya atanma merasimlerinde’ (i n i t i a t i o n) ve onun isteği üzerine gelirler. 

                      Yol gösteren yardımcı ruhlar arasında ne önemlisi, çok özel olan, ‘Gardiyan – Koruyucu Ruh’tur. (Guardian Spirit). Onun önemine binaen, bir az ayrıntı verelim.

                      Gardiyan Ruh her şaman (veya şaman çömezi), daha çalışmalarının başında, Hıristiyanlıktaki “koruyucu melek” (guardian angel) eşdeğeri koruyucu bir ruha sahip olmak ister ve olur. Zira, ‘Gardiyan Ruh’u olmaksızın bir şaman olmaya imkan yoktur. Ancak bu temel kudret sayesindedir ki; şaman, normal insanoğlunun varlığından ve etkinliğinden gizli ve saklı kalmış, sıradan olmayan veya ruhsal kudretlerle savaşmayı ve onların üstesinden gelmeyi başarır.
 
                      Bir ‘Koruyucu  Ruh’u elde etmenin en iyi yolu; açık, kırlık bir yere gitmek, dağın tepesine çıkmak ya da kuytu bir mağara veya akarsu bulmaktır. Daha ilerki sayfalarda ‘Kudret Hayvanını selamlamak’ bölümünde daha ayrıntılarıyla ve pratik olarak göreceğimiz üzere, gözünüzü kapayın, size küçüklüğünüzdenberi sevimli gelen ve yardım etmiş bir ‘hayvan’ı veya bir ‘şey’i düşünün, yahut da etrafınıza şöyle bir bakının. Ruhunuza en yakın gelen imajı seçin.
 
                      K o r u y u c u  R u h , genellikle bir  k u d r e t   h a y v a n ı (power animal)’ dır. Bu, şamanı koruduğu ve ona hizmet verdiği gibi, şamanın “diğer kimliği” ya da “alter-ego”su olur. Şaman, bilincinde olmayarak, çocukluğunda ondan zaten faydalanmıştır, yoksa erginliğe varabilmek için gereksinimi olduğu koruyucu kudrete sahip olamayacaktı. ‘Koruyucu Ruh’ bakımından, normal bir insan ile bir şaman arasındaki fark, şamanın bu ruhu “bilinç değişiklikleri”nde (altered states of consciousness) kullanabilmesidir. Şaman, ‘gardiyan ruh’unu sık sık görür ve onun fikrini sorar, yardımını ister ve onu, diğer kişilerin hastalıklarından kurtarılmalarında kullanır.

                      K o r u y u c u (Gardiyan)  R u h’a  ek olarak, kudretli bir şaman, normalde, çok sayıda “y a r d ı m c ı   r u h l a r” (spirit helpers) a sahiptir. Bunlar, kişisel olarak çok daha küçük kudret taşırlar, ama gerektiğinde yüzlercesi bir araya gelerek şamana gerçekten yardımda bulunurlar. Bunları toplamak yıllar sürer. Tıpkı servet gibi, kudretli olduğu oranda şaman o kadar çok yardımcı ruh’lara sahiptir.

                                                                   -64-

                                                       Yardımcı Ruhlar

                       ‘Koruyucu Ruh’ ile birlikte, yardımcı ruhlar (spirit helpers), şamanın erafında bir zırh teşkil ederek, onu kötü ruhların hücumundan korurlar.
 
                       Yeni şaman, her tür bitkiyi, böcekleri ve nesne’leri biriktirir, bunlar zamanla onun yardımcı ruhları olurlar. J i v a r o  Şamanizminde, her şaman’ın  tsentsak‘lara(tılsımlı ‘magical’ dart’lar) sahip olmaları gerekir. K ö t ü – K a r a    Ş a m a n l a r, bu dart’ları düşmanlarının vücutlarına göndererek onlar hasta ederler ya da mahvederler;  İ y i – B e y a z  Ş a m a n l a r  ise, kendilerine yardım edecek tsentsak’larını yaratırlar. Böylece, tsentsak’lar kötülük yarattıkları kadar, hastalıkların şifalarında da yardımcı olurlar.

                       Her tsentsak’ın bir ‘sıradan’, bir de ‘sıra üstü’ yönü vardır. ‘Sıradan’ yönü, onun basitçe bir nesne için, ayahuasca (yeşil tütün suyundan elde edilen bir tür halüsinojen, Güney Amerika şamanizminde çok yaygındır ve şamanın herhangi bir işleve girmeden alması hemen hemen kaidedir) şaman tarafından oluşturulmasıdır. Fakat tsentsak’ın ‘sıradan olmayan, gerçek’ etkisi, ayahuasca içince ortaya çıkar. Şaman bunu yapınca, ‘sihirli dart’lar, gizli şekillerinde olduğu gibi, “ruh yardımcıları” halinde, örneğin dev kelebek, jaguar, yılan, kuş veya maymun vb şekillerde gelerek, şamana görevini başarmasında yardım eder.

                       Şaman  b i r   h a s t a y a   ç a ğ r ı l d ı ğ ı   z a m a n, ilk işi bir tanı koymaktır. O zaman şaman, öğleden sonraları ve akşam vakti, bazan bir iki gün sırayla, ayahuasca’sını içer. Bilinçlilik değişimini sağlayan maddeler ona, hastanın gövdesinin içini  -sanki camdan bakar gibi- görmesine yardım ederler. Çoğu kez hastalık, ‘‘sihirli dart’ların” hastanın vücuduna gönderilmeleriyle oluştuğundan; şamanın ilk işi, o dart’ları hastanın vücudundan emmektir. Bu işi gece yarısı yapar, zira, ancak karanlıkta bir şaman ‘sıra dışı’ gerçekleri algılayabilir. Bu nedenle şaman, gün batımında, yardımcı tsentsak’ını, bir ‘kudret şarkısı’nın melodisini ıslıkla çalmak suretiyle uyarır, aşağı yukarı on beş dakika sonra da, şarkısını söylemeye başlar. Şaman, emme işlevine hazır olduğunda, onun iki tsentsak’ı vardır; bunların ikisi de onun, hastanın gövdesinde gördüklerinin aynısıdır. Her ikisi de, kendilerinin ‘materiyalistik olan’ ve ‘olmayan’ yönleriyle, şaman hastasını emmeye başladığı zaman, hastayı hasta eden sihirli dart’ların ‘sıradan-olmayan’ yönünü yoketmek için ordadırlar.

                       Şamanın dudağına en yakın tsentsak, emilen ‘hastalık’ maddesini içine tamamiyle hazmedecek-çözebilecek yetenektedir. Mamafih, eğer emilen tsentsak onu geçerse, ikinci yardımcı ruh onu boğazda tıkar, böylece şamanın içine girip de onda da hastalık yaratması önlenmiş olur. Şaman, operasyon’unu bitirdikten sonra, ağzına aldığı materyali, hasta ailesi önünde ortaya kusar ve der: “İşte burada, Hastalığı çıkardım!”
 
                                                                  -65-

                       Nevill Drury’nin “Şamanizm”inde şaman’ın “y o l  g ö s t e r i c i   r u h l a r ı” konusunda şu ayrıntılar verilmektedir:

                       Şaman’ın dünyasında yol gösterici ruhların birçok işlevi vardır: hastalıkların kaynaklarını araştırma, yitik canları geri getirme, saldırı sırasında çağrılıp şaman’ın ruhsal çağrısında ortaya çıkan engellere geçit yolu gösterme vb.

                       Y a r d ı m c ı   r u h l a r, şaman’lara rüyalarda, inisiasyon’tan sonra kendiliğinden görünür. Bazı toplumlarda şaman’lar onları değiş tokuş ederler, ya da miras yoluyla ele geçirirler. Ne olursa olsun, yol gösterici ruhlar, şaman’ın kararı ve gücü, ruhsal ve büyüsel gücünün tam anlamıyla cisimleşmesi açısından çok önemli olarak kabul edilirler.

                       Yol gösterici ruhların iki esas tipi vardır. Birincisi; aslen şaman’ın kontrolü altında olan ve ona tanıdık olarak hizmet eden ruhlardır. Bunlardan başka, daha çok, bekçi ya da yardımcı olarak kabul edilen başka ruhlar da söz konusudur. Bunlar, şaman’ın yardım gereksinimine göre çağrılırlar. Bunlar, ufak tanrılar ya da ölü şaman’ların ruhları olabilir; kendi alanlarında bir ölçüde bağımsızdırlar ve otomatik olarak şaman’ın denetiminde değillerdir.

                       SİBİRYA ŞAMAN’ları genellikle ayı, kurt, tavşan gibi hayvanlarla, ya da kaz, kartal ya da baykuş gibi kuşlarla yakınlık kurarlar. YAKUT’lar boğaları, kartalları ve ayıları en güçlü yandaşları olarak görürler ve onları kurtlara köpeklerle yeğlerler, bunlar küçük şaman’ların ruhlarıdırlar. Barama Carib, bu arada değişik sınıflardan ruhlarla şaman çıngırağına yerleştirdiği değişik tipte çakıl taşlarını birleştirir, isteğe bağlı olarak da onları çağırır.

                       Mircea Eliade’ın da belirttiği gibi,  b e k ç i   r u h, aynı zamanda şaman’ın ‘ikinci kişiliği’nin (alter ego) bir örneğidir ve onun içsel boyuttaki ruhsal karşılığını oluşturur. Bu genişliğe kadar, insan-hayvan dönüşümünün büyülü savlarını anlayabiliriz; nitekim böyle fırsatlarda şaman, bilincini bir hayvan biçiminde, imgesel bir düzeyde yansıtır. İşte bu ‘beden’ içinde ‘ruhsal yolculuğu’ ileri doğru devinir. CHUCKHEE ve ESKİMO Şaman’ları kendilerini kurt’a dönüştürdüklerini iddia ederler, LAPP’lar ise ayı ya da ren geyiği olabilirler.

                       Öte taraftan, M a l a y  yarımadasındaki SEMANG Şaman’ları kendilerini kaplan’a döndürebileceklerine inanırlar. Bu tip büyülü dönüşüm tehlikesiz olamaz. Bazan şaman’lar, kendi büyülü bedenleri içinde içsel boyutta birbirleriyle kavga ederler. Bu karşılaşmada şayet bir şaman ölürse, çoğu kez onun gerçek yaşamında da ölebileceğini söylerler, zira bu durumda onun özü harap olmaktadır.
 
 
                                                                  -66-

                       Hayvanlarla ‘dost olma’nın daha temel düzeyde oynadığı role iyi bir örnek, K a n a d a’nın kuzey kutbu kıyısında yaşayan NETSİLİK ESKİMO’ larında görülür. Usta şaman’lar (angatkok’lar), geleceğin genç erkek şaman adaylarını toplayıp onları büyüsel bir çömezlikten geçirirler. Şaman hocanın evinde yaşamaya başlayan adaylar, ritüel tabu’ları gözlemleyerek öğrenirler. Sonra da, şaman tekniklerini öğrendikleri ‘özel eskimo evi’ne (igloo) gönderilirler. Öğretmen, çömezine bir tunraq = yardımcı ruh ya da dost sağlar ve başlangıçta ‘tunraq’ın yeni sahibinden daha güçlü olması olağandır. Bununla beraber, zamanla, genç ESKİMO ŞAMAN’ı onu evcilleştirmeyi öğrenir. Şaman, deneyim ve özgüven açısından geliştiğinde, daha fazla ‘tunraq’ edinir ve bunu yaşam boyu sürdürür.

                       N e t s i l i k    K ü l t ü r ü’nü ayrıntılı olarak incelemiş olan Asen Balıkçıya göre, ‘tunraq’lar sık sık çağrılıp kullanılmaktan hoşlanırlar. Böylece, şaman’la yardımcı ruhlar arasında güçlü özel bağlar olduğu sanısı kuvvetlenir. Ancak işler iyi gitmediğinde, ‘turnaq’ların kendi güçlerini sahiplerine karşı döndürdükleri de olasıdır. Belki bir şaman, zor bir misyonu yerine getirmek için ‘turnaq’ını göndermiş ve ‘ruh’ da görevini başaramamış olabilir. Bu durumda; kızgın, kana susamış, denetim dışı, eski sahibine ve onun yakınlarına hastalık ve ölüm getiren öfkeli bir “ters dönmüş ruh” ya da “tunraq kigdloretto” oluşabilir.

                       N e t s i l i k   Es k i m o   T o p l u l u ğ u’nun en iyi zamanında dahi ‘tunraq’lar, bu çabuk kızan sahipleriyle huzursuz bir ilişki içindeydiler. BALIKÇI, saldırgan şamanlığın, kıskanç rekabetçiliğin bir sonucu olduğu iki olayı şöyle aktarıyor:

                       “Kaormik, Amaoligardjuk’un oğlundan daha iyi bir ayı avcısıydı; bu yüzden Amaoligardjuk, bir şaman olarak, onu kıskandı ve ‘tunraq’ı olan kutup ayısını Kaormik’in üzerine saldı. Ayı, onun yüzünün sol yanını tırmaladı, ama öldüremedi. Amaoligardjuk, bunun üzerine “bu adamı öldürmek çok zordur!” dedi.

                       Bir başka vak’a.
                       Bir şaman olan Tavoq, mükemmel bir avcı olan Angutitak’ı kıskanmaya başlamıştı, dolayısıyla da hep paylıyordu onu. Angutitak, sakin ve korkunç bir adamdı ve azarlara hiç yanıt vermiyordu. Sonunda bir gün Tavoq’u sıradan ve tembel bir avcı olarak suçladı. Tavoq da Angutitak’tan, kutup geyiğini kullandığı bir sırada, ‘tonraq’ını gönderip bir kar fırtınası kopararak öcünü aldı.

                                                                 -67-
          
                                Kudret Nesneleri  (Power Objects)
 
                       Bir şaman, birçok ‘kudretli’ nesneleri biraraya koyarak, bir “tıbbi çıkın” yapar. Bunların içine, genel olarak, şamanik çalışmalarını yaparken kazandığı kişisel yaşantılarından örnekler seçer. Çoğu kez bu materyali, bir hayvan derisinden yapılı bir torbacık içinde saklar. Prensip olarak da, şaman, bu maddeler hakkında konuşmaz, onları açıkça göstermez. Şaman kesesini açtığı zaman, içindeki materyal, ona onlarla ilgili şamanik şifacı yaşantılarını anımsatır.

                       Hemen her tür materyalin bir ‘kudret nesnesi’ olmasına karşın, hemen her şamanın, ister Kuzey ya da Güney Amerika’da, ister Avustralya’da olsun,  k u v a r s   k r i s t a l’e  (Quartz Crystal) sahiptir. Bu, sivri uçlu, altı yüzlü, süt-beyazı bir kristal olup, büyüklüğü küçük bir parmaktan bir ayak boyuna kadar değişebilir.

                       Birçok yerler kuvars kristal’i ‘canlı’ veya ‘canlı kaya’ olarak algılarlar. Kristal, birçok arkeolojik kazılarda ve tarih öncesi gömülme alanlarında, son sekiz bin yıldanberi varlığını kanıtlayagelmiştir.

                      Kuvars kristal, bir anlamda, “yoğunlaşmış ışık” olarak algılanır ve “aydınlanma” (enlightenment) ve “görme”yi simgeler. Avustralya’lı  Wiradjeri  şamanları, eğitimleri esnasında alınlarına ‘şarkı söylenmiş, okunmuş’ bir kuvars parçası koyarlar ki, “şeyleri tüm gerçekleriyle görebilsinler!” Aynı şekilde, vücutlarını kristalle ovarlar ki, “onun kudretini içlerine alabilsinler!” Gene, bu kristaller, çaylak şamanların içtikleri suyun içersine konur ki, onlar “hayaletleri görme gücünü geliştirebilsinler!”

                     G ü n e y   A m e r i k a’da,  Warao şamanları’nın çıngıraklarının (rattles) içine kuvars kristalleri koyarlar. O şamanın ölümünde de, onun ruhu, çıngırağın içindeki kuvars’la bütünleşir ve göğe ışık olarak çıkar.

                     M e k s i k a’lı  Huichol Şamanı’nın ruhunun evrensel göklerden yere, bir kuvars kristal parçası olarak geldiği yolunda bir inanç vardır. ‘Başlangıç seremonileri’nde, şaman adayı, güneşin ardından öyle bir kristal’i getirmek için gök yolculuğuna çıkar.

                     Kristal’in, süt-beyazı renkli olmasına karşın, bazan onu ışığı, g ö k k u ş a ğ ı  şeklinde yansımış olabilir. Gökkuşağının, şamanın Göğe olan yolculuğunda onu bir köprü gibi kullandığından bahsetmiştik. (Modern Fizik’te kuvars kristalinin radyo transmitır’larında ve alıcı’larda, bugünün beyni olan bilgisayarlarda çok yaygın olarak kullanılışı acaba yalnızca bir tesadüf mü?)         

                     Şamanlar, kuvars kristal’lerini, uzun zamanlardanberi “görme” ve “divinasyon” (sevdiği birilerini arayıp bulabilme) olaylarında da kullanmaktaydılar.

                                                                 -68-
                     
                     A v u s t r a l y a’da,  Yvalai  (Evahlayi)  Ş a m a n l a r ı, kristal’e bakarak, geçmişte, halde ve gelecekte ne olduğunu ve olabileceğini görebilirler.

                     Gerek Yvalai’ler ve gerekse Kuzey Amerika’nın kuzeybatı uzak mesafelerinde yaşayan Tsimshian şamanları, kristal’i, özel birkimsenin imaj’ını geri getirebilecek bir ruh olarak kullanırlar. Bu teknik, aynı grup şamanlar tarafından, geceleri hasta imaj’ını tedavi için kullanılmıştır. İmaj gelince, şaman, çıngırağını şıngırdatarak dansetmeye başlar, ondan sonra kristal’ine, onun yardımcı ruhu olması nedeniyle, imaj’ın içindeki kudretli zehir ya da zarar verici maddeyi bulup çıkartmasını ister. Böylece, ‘imaj’ı gönderilmiş olan kimse, uzakta olmasına karşın, “şifa” bulmuş olur. (Modern Tıp’ta, ‘tele-komünikasyon, tele-vizyon’ yoluyla ameliyat veya konsültasyon mümkün. Bu da mı tesadüf acaba?)

                     Bölümün başında genelllikle ‘spirit helpers’ hakkında söylediklerimiz, kuvars kristal hakkında da geçerlidir. Yani, o da gün ışığından saklanır. Jivaro şamanları  onu, maymun derisinden yapılı, omuza asılı bir torbada taşırlar. Yanında genellikle diğer kudret nesne’leri, örneğin yeşil tütün yaprakları ve o yaprakları suda ıslatmak için küçük bir su kabağı bulunur.

                     A v u s t r a l y a  aborigine şamanı, kristal’i torbasında ya da midesinde taşır ve gereğinde kusarak kullanır. Tsimshian şamanı, onu boynunda asılı küçük bir torbada saklar.

                     Günümüzün  B a t ı   Y u m a n  Paipai şamanı, onu küçük, geyik derisinden yapılmış bir torbada veya pantolonunun cebinde taşır. Bazılarında  k r i s t a l, bir spirit helper’den çok, bir guardian spirit rolünü oynar. Bir Paipai şamanı, hocam Michael Harner’e şunu söylemişti: “O kristal’i  (wii’pay), cebinizde taşıdığınız zaman, rüyalarınızda o size ne yapacağınızı, herşeyi ama herşeyi söyler!”

                     Siz de onu cebinizde taşımalısınız, evet, eğer bir şaman olmak isterseniz, onu gerçekten cebinizde taşımalısınız.
                     
                      
                                     Yardımcı Ruh Olarak DOĞA

                    Şaman, başkalarına yardım edebilmek için kayaları, bitkileri, hayvanları ve diğer d o ğ a l  şeylerin içlerinde sakladıkları enerjiyi kullanır. Bunu, siz de yapabilirsiniz, yeterki onlarla ‘nasıl’ bir iletişimde bulunabileceğinizi bilmelisiniz.

                   Jose & Lena Stevens, “Secrets of Shamanism” (Şamanizm’in Sırları) adlı eserlerinde, şamanın, Doğa’nın kudretininasıl kullandığını şöyle anlatıyor (sa.:64 ve ötesi).

                 “Latuk, eşinin üstüne yaslanarak, kulübesinden dışarıya, uçsuz bucaksız tundra’lara baktı. Gönlü kırık ve cesaretini yitirmiş olarak, başını kollarının üzerine bıraktı. Son bir iki gündür, eskisi gibi hissetmiyordu; işin kötüsü, bunun nedenini kendisi de bilmiyordu. Değil ava gidecek, evde depolanmış yiyeceği yemeğe bile takati yoktu. Son avındanberi çok halsiz hissediyordu. Eşi Misha, onun durumuna çok üzülerek köyden, çok güvendikleri şaman Isk’ı yardıma çağırdı.

                                                                   -69-

                 “Şaman Isk geldiğinde, Latuk ile yumuşak bir sesle konuştu. Ona son günlerde nerelerde olduğunu sordu. Sonra ellerini, gözleri kapalı olan hastasının üzerinde sıvazlarcasına gezdirdi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra Isk konuştu: ‘Demek sen Kuzeyde, Yeşil Kayalar civarında avlanmışsın. Yeşil Kaya’nın ruhu senin kudretini kovaladı ve kanını zayıflattı. Sen oralara mor kuvars kristal’in koruması olmaksızın gidemezsin!’ Şaman, Latuk’u yere uzandırdıktan sonra, torbasından kaba görünüşlü, lavanta renkli bir kaya parçası çıkararak onun göğsünün üstüne oturttu. ‘Ay doğuncaya dek sırtüstü yat; senin ruhun kuvvet kazanacak ve iştahın geri gelecek!’

                  “Bu sözlerden sonra şaman gitti, Latuk da derin bir uykuya daldı, fakat tam ay doğduğunda uyandı. Apati’si tamamen gitmişti. Kuvvetli ve aç hissederek bir az balık yedi. Yerken de kuvvetini geri getiren lavanta kuvars’a hayranlıkla baktı ve sessizlik içinde duasını okudu!.”

                   Yazarlar, herkese kayaların, bitkilerin, hayvanların ve doğa’daki diğer şeylerin kudretlerini nasıl kullanacağınızı keşfetmeniz yolunda şunları tavsiye ediyorlar:

Egzersiz No.1 :          K a y a l a r   v e   T u z l a r

                   Bir kaya, mineral (tuz) veya mücevher seçin (daha iyisi, kendinizi onlar tarafından seçtirin!). Kaya veya mücevher parçasını elinizde tutun; şeklini, rengini, ısısını ve elinizde ne hissettiğinizi bir kaydedin. Sonra ona konuşun: senin özelliğin ne? Bana özel bir şey söylemek istiyor musun? Senin özelliklerini kullanmama izin verir misin?

Egzersiz No.2 :          K u d r e t    N o k t a l a r ı n ı   B u l m a k

                   Park, kır gibi açık yerlere gidin, oturun ve gözlerinizi kapayın. V ü c u d u n u z u n   r u h u n u   hissetmeye çalışın. Sonra, yere olan temasınız yoluyla, ‘Dünya’nın Vücut Ruhu’nu ‘duymaya’ savaşın. Ve kendinize (yere), ‘en yakın kudret noktası’na nasıl gideceğinizi sorun; ya gözünüze parlak bir enerji hissi gelecek, oraya yöneleceksiniz, ya da içinizden birden ayağa kalkıp bir yöne gitme duygusu doğacaktır. Güvenin ve yürüyün. O noktaya varınca, yere oturun ve egzersizi tekrarlayın. Huzur hissediyorsanız, orada oturun ve ‘nokta’ya teşekkür edin; hissetmiyorsanız, o rahatlığı buluncaya dek (bazan dört, beş kez) aramaya devam edin!

Egzersiz No.3 :          K u d r e t   H a y v a n l a r ı y l a   T a n ı ş m a k

                   Rahatlayın (Bunun için şamanik bir davul teyp’i kullanabilirsiniz!) ve gözlerinizi kapayın; önünüze kırlık, bahçelik ve yeşil bir alan açıldığını imgeleyin. Sonra o yeşilliğe bir yerlerden bir hayvanın girmesine izin verin, veya yalnızca hayvanın ismini söyleyin. Arzu ettiğiniz hayvanın ruhunun, fiziksel şekliyle her kez aynı olmayabileceğini unutmayın.

                                                                -70-
 
                   Bir hayvanla tanıştığınız zaman onun niteliklerini sorun ve sabırla dinleyin. Şamanik başarı, dinleme yeteneği ile paralel gider. Başka hayvanların da alana girmelerine izin verin. En En çok kez gelen hayvan, sizin “kudret hayvanı”ınızdır (power animal). (Yale’deki kurslarımızda, Hoca Michael Harner bizlere ‘kudret hayvanı’mızı seçerken, bizlerle çocukluğumuzdanberi dost olan, bahçelerde, evde beraberce oynadığımız hayvanlarla olan anılarımızı anımsamamızı tavsiye ederdi)

Egzersiz No.4 :      S e ç t i ğ i n i z  ‘K u d r e t   H a y v a n ı ’n ı    H a r e k  e t l e r l  e   O n o r e   E t m e k
 
                      Başlangıçta, rahat giysiler giyiniz, tenha ve sakin bir köşe bulunuz. Oturup gözlerinizi kapayınız, (Mental olarak) hayvanı selamlayınız, vücudunuzu yavaş yavaş onunkine benzetecek şekilde değiştirin ve onun  s e s i n i  t a k l i t   e d i n! Sanki beş yaşındaki küçük bir çocuk gibi, dünyaya o hayvanın gözleriyle bakarak, onun güzelliğini ve kudretini hissedin. ‘Kudret’ içinizde yükselmeye başlayınca, gözlerinizi açın, ilk pozisyonunuza dönün. Sonraları, ‘kudret hayvanı’nızı, yapacağınız danslara davet edebilirsiniz.

Egzersiz No.5 :                        B i t k i l e r i    T a n ı m a k

                     Bir şaman, bitki ruhlarıyla şu şekilde temasa geçer ve onlarla bir ilişki kurar.
                     Evinizin içinden veya bahçenizden bir bitki (plant) seçin. Ona, sizi seçtiğinden dolayı teşekkür edin. Bu bitki, bir bitki veya ufak bir ağaç olabilir. Onu inceleyin; rengine, şekline, kokusuna bakın. Kayalarda olduğu gibi, bitki ruhları da fiziksel görüntülerine uymayabilirler. İlişki kurduğunuzu hissettiğiniz an, bitkiye “bir mesaj vermesini” söyleyin ve onu dinleyin. Sonra gözlerinizi açın ve gene, bitkiye teşekkür edin. 
                         
                                                                  -71-

                            HASTALIKTAN ARINMA SEREMONİLERİ

                              
                      P u r i f i c a t i o n (Pürifikasyon – Arınma) Seremonileri ve Şamanların buna hazırlıkları konusunda, Lizbeth RYMLAND şunları yazıyor (SHAMAN’S DRUM, Spring 1994, Vol.34, pp.: 38-51) :

                    “Küçüklüğümdenberi ıstırap çektiğim Sar’a Nöbetleri son zamanlarda sosyal yaşamımı, bir yerlerde devamlı kalabilmemi ve üreticiliğimi son derece etlikediği için, onun oluşumunu tüm manasıyla anlamak ve daha önemlisi onu psiko-biyolojik yollardan arıtmak için E c u a d o r  Şamanlarından yardım istemeye karar verdim. Ben New Mexico’luyum.

                      Bsilocybe gurubu halüsinojenik (doğa dışı görme ve işitme duyuları yaratma) m a n t a r (Amanita muscaria) kullanarak kendimi daha iyi hissetmiţtim. Mazatec şifacılarının (healers) da Psilocybe caerlescens gurubundan derrumbes denilen mantarların çok başarılı olarak kullanıldığını duyunca Ekvatör (Ecuador) Şamanlarından yararlanmak istedim. Ve bu arayış, benim hayatımda bir dönüm npktası oldu.

                    “Bir çok kişiler bana Quito’da, ‘Bitki Halüsinojen’lerini (plant hallucinogens) kullanmasını en iyi master’lerden biri olarak Celso’yu salık vermişlerdi. Onun kendisi de büyük bir ‘şifacı’ (curandero) olmakla beraber, yerli ataların ve kölelerin yanında, yirmi yıl önce en büyük üstat Cotacachi’li Marcos Guerrero’dan ‘başlangıç’(initiation) ve ‘üstatlık’ (master) derecelerini almıştı. Celso, Quito’da, hastalarını da barındırabileceği üç katlı ahşap bir binada yardımcılarıyla birlikte yaşıyordu. Yerli köleleri ona üç diyalekt, yerel folklor, şifa vermek ve kurban kesmek için gereken ritüel’leri öğretmişlerdi. Kendisi bana Şamanlığa başladığında yerel olarak tanınan ayahuasca (görgü getirici şarap = visionary vine) kullandığından bahsetti. Şimdi hala o şarapla, ‘bitki özü’nü elde ettiği San Pedro Cactus’unu kullanıyor.

                    “Kendisinden a r ı n m a’yı rica ettiğimde, yarım ingilizcesiyle ve gayet kibarca beni hemen tedaviye alabileceğinden bahsetti ve hatta eveinde misafir etti. “Senin  D u m a n  v e  A t e ş l e  A r ı n d ı r m a  S e r e m o n i l e r i’ne gereksinimin var!” dedi. Hemen hazır olmam söylendi ve derhal başladık.

                    “Üstat Celso bir sunağına kasımpatılar, tütün, şeker alkolü (aguardiente) , mumlar, portakal ve taze ot koydu. Rahatlayabilmem için de tütün ve zencefil’den yapılmış bir sigara (snuff) , sonra da bir esrar (cannabis) sigarası takdim etti. His sorgu sormadan ikisini de içtim. Kafam çok rahatlamıştı. Bu arada bana bazı sorular soruyordu: “Sudan korkar mısın?”, “Şimşek ve gökgürültüsünden çekinir misin?”, “Senin hayatını tehdit eden veya kasteden biri var mı?”. Çok geçmeden bu sonuncusunu buldum. Önce irkildim. Bu, eskiden sevgilisi olduğum bir erkekle evlenmiş çok kıskanç bir kadın idi. Ne kadar kibar davranmaya çalıştı idiysem de başarılı olamamıştım. Bir gün beni yokedeceğini söyleyip dururdu. Daha tüm seremoni başlamadan bile başımda müthiş bir rahatlık hissediyordum.. Celso, vücuduma çabuk bir göz de attı ve benim boğazımda ve göğsümde ‘ihtirasın kara işaretleri’ (manchas da envida) bulunduğunu kaydettiğini söyledi. Bunlar onu endişelendirmişti, fakat belli etmemeğe çalışıyordu.
 

                                                                   -72-
 
                   “Celso, seremoni için sunağı (altar) hazırlarken, bir yandan da şarkı söylüyordu: “Hamirasitu; Shamay, shamay, shamay, shamaya. Hamirasito, Hamirasito”. Yerdeki bu sunağın üzerinde duran taştan yapılı tılsımlı hayvan başlarını bir kenara itti. Onun zeminine de renkli renkli çiçeklerden teker teker kopardığı kırmızı, beyaz ve pembe taçyapraklarını haç şeklinde sıraladı. Sonra da, guru ve azametli bir eda ile, taşları ve diğer kudret nesne’lerini (power objects) o haçın üzerine yerleştirdi. Sonra, beyaz bir mumla vücudumu ovmamı istedi. Kandili yaktı ve çıkan alevlere bir süre baktı. Yavaş bir sesle, gözlerini alevden ayırmadan, bnenim “arınmaya gereksinimim” olduğunu tekrarladı.

                   “Ne olup bittiğini hipnotize edilmiş gibi merakla, fakat sakin bir şekilde izlerken, Celso, birden bana eyilerek boğazımı emmeye başladı. Bir az sarsıldım, ama o devam ederken sanki boğazımın içinin temizlendiğini ve beynimdeki kötü anıların birer birer kaybolmaya başladığını hissettim. Sanki içime serin bir hava giriyordu. Master, boğazımdan sonra sırtımı da emdi. Yine kendimi çok iyi ve hafiflemiş hissettim.

                   “Celso, ondan sonra yüzüme, ellerime, göğsüme ve sırtıma aguardiente püskürdü. Kutsal hayvan başı taşlarını da birer birer elime vererek vücuduma sürmemi istedi. Sonunda da, üstüme tütün dumanı üfledi. Bu şarkı söyleme, püskürme, tütsüleme, üfleme, emme ve kudret taşlarını kullanma egzersizleri aralıksız beş-altı saat devam eti. Gayenin, vücudu, toksinlerde temizlemek olduğunu tekrarladı durdu. Arada da hayatımın ayrıntılarını ve o andaki arınma sürecinde ne hissettiğimi de soruyordu. Her bir seans’ın ne kadar süreceğinin ona mum ışığı tarafından dikte edildiğini sözlerine ekledi.

                   “Maestro en sonunda beni, bitkilerden yapılı süpürgelerle, -hastalığımı absorbe etsin diye- baştan aşağı bir güzel süpürdü. Sonra, ayağa kalkmamı ve hastalık ögelerimle bulaşmış (kontamine olmuş) bitki saplarını vücudumdan uzaklara çevirmek kaydıyla, ellerimde tutmamı istedi. Kollarım yansa bile kımıldamamı emrettikten sonra, kurumuş sapları ateşe verdi. Bu bana, annemin bana sonralardan anlattığı üzere, küçükken geceliğimin kol yenlerinin ateş almaları sonucu geçirdiğim ilk epilepsi nöbetini tüm dehşetiyle anımsattı. Kendimi son derece rahatsız hissettim, ama kımıldamadım. Maestro o anda, odadaki herkese gözlerini kapamalarını, zira alevlerin onları rahatsız edebileceklerini söyledi. Kendisi de, büyük bir ustalıkla, tüm alevleri bir bir odanın kapısından üflemeye devam etti. Bir gün kendisinin bu hüneri bana da öğreteceğini vadetti.

                   “Seremoni bitmiş, ben de ‘bitmiş’ tim ama son derece rahattım.. Master bana hemen yatağa gitmemi ve günlerce banyo etmemi yeğledi. Buna benzer seremonilere, bir kaç gün sonra, San Pedro Cactus’u ile devam edecektik..”
 
 
                                                                     -73-

                                    Ş a m a n i z m   v e   E v r e n b i l i m

                                    En önemli şamanik teknikten biri de bir kozmik alandan diğerine geçmektir. Şaman, bu geçişlerin sırrını bilir. Kozmik (evrensel) alanların iletişimini sağlayan, evren’in doğal yapısıdır. E v r e n, bir eksenle birbirlerine bağlanan üç düzey’den ibarettir: Gök,Yer ve Yeraltı. Bunlar arasındaki iletişim ve etkileşimin sembolizmi epeyce karmaşıktır. Bu sembolizm, aynı zamanda, bir takım zıt düşüncelerin oluşumuna da hedef olmuştur. Bunun nedeni, tarih boyunca gelişen kültür ve uygarlıkların birbirleriyle etkileşmelerinden doğan yeni yeni sembollerin birbirlerini etkilemesi olmuştur.                    
                                     E k s e n (Axis, mihver), bir ‘açıklık’tan geçer. Tanrılar bu delikten yeryüzüne geçerler ve ölüler de yanı şekilde, yeraltına sevkedilirler. Aynı açıklıktan, ektazi içindeki şaman da geçerek ruhsal seyahatlerini yapar.  Evrenbilim’in (cosmology) en temel kavramlarından biri olan “M e r k e z” (Center) in sembolizmi, esasında kozmolojik bir fikirden gelmez. Başlangıçta, ‘Merkez’ veya herhangi bir ‘Giriş’ yeri fikri, herhangi ‘kutsal’ (sacred) bir yere, dini törenlerde açıklanan sırlar (hierophany) ve sergilenen gerçekler (veya kudretler, şekiller) için seçilmiş bir yer olarak, dünyanın dışından değil, ‘gök’ten geldi.  

                     T a t a r  Türkleri, s e m a’yı bir çadır gibi görürler.  S a m a n y o l u (Milky Way), yıldızların birbirleriyle bitiştikleri bir ‘dikiş’ yeri,  y ı l d ı z l a r ise ışık için birer deliktirler.  Y a k u t’lara göre yıldızlar, dünyanın pencereleridirler; sayıları 9 ( bazan 12, 5 veya 7) olan “semavi küreler”in havalandırılmaları için de kullanılırlar. Tanrılar zaman zaman dünyaya bakmak için çadırı açarlar, o anlar dünyaya göktaşı (meteor) yağar. G ö k y ü z ü , aynı zamanda bir ‘göz kapağı’ olarak düşünülür; bu kapak, bazan yerin kenarlarına iyi uymaz ve bu açıklıktan birçok rüzgarlar, fırtınalar kaçarak girer. Gene, bu açıklıktan yararlanarak ‘kahramanlar’ (heroes) ve diğer saygın kişilikler dünyaya girerler.

                      Göğün ortasında  k u t u p   y ı l d ı z ı (Pole Star) parlar. Bu yıldız, semavi çadırı bir kazık gibi tutar. S a m o y e d’ler buna “gök çivisi”, C h u c k c h e e’ler ve K o r y a k’lar “çivi yıldız” derler. Aynı terminolojiye Laponyalı’lar, Finlandiyalı’lar ve Estonyalı’lar arasında da rastlanır. A l t a y  Türkleri Kutup Yıldızını bir “sütun”olarak yorumladılar; M o n g o l’lar, K a l m y k’ler, B u r y a t’lar buna “Altın Sütun”, K ı r g ı z’lar, B a s h k i r’ler, S i b i r y a  T a t a r l a r ı  ise “Demir Sütun” ve T e l e u t’lar “Solar Sütun” derler. Mitolojide, tüm yıldızların, görünmez yollarla Kutup Yıldızına bağlı olduklarına inanılır. B u r y a t’lar yıldızları bir ‘at sürüsü’ ve Kutup Yıldızı’nı (Dünyanın Sütunu), atlarının yularlarını bağladıkları bir kazık olarak görürler.
 

                                                                    -74-
 
 
                      Açıkça görülüyor ki, bu evrenbilim, insanoğlunun kendinin yarattığı mikrokozm’da gerçek bir tekrar buluyor. ‘Dünyanın Mihveri (Ekseni)’, ya evleri taşıyan direklerle, ya da ‘Dünya Direkleri’ denilen izole edilmiş kazıklarla somut bir şekilde ifade edilegelmişlerdir. Örneğin E s k i m o’lar için Gökyüzünün Direği, kendi yaşadıkları kulübelerin direği ile eşdeğerdir. A l t a y   T a t a r l a r ı, B u r y a t’lar ve S o y o t’lar, çadırlarının direğini ‘Gök Sütunu’na benzetirler. Soyot’larda sütun, yaşadıkları izbelerin üstlerinde yücelir ve, mavi, beyaz ve sarı renkli kumaşlarla bezenir. Bu renkler, semavi alanların temsil edildikleri renklerdir. Bu ‘Sütun’ tılsımlıdır, ona neredeyse ‘Tanrı’ olarak bakılır. Bu sütun’un ayağında, hediyelerin kabul edildikleri, küçük, taştan yapılı bir mihrap (altar) mevcuttur.

                       M e r k e z i  S ü t u n, Arktik alanın ve Kuzey Amerikanın ilkel kabilelerinin yaşadıkları yerlerin niteleyici öge’sidir. Buna, S a m o y  e d’ler ve A i r u  aşiretlerinde, Kuzey ve Orta Kaliforniya kabilelerinde (M a i d u,  Doğu P o m o, P a t w i n) ve A l g o n g i n’lerde rastlanır. Kurban kesimleri ve dualar, sütunun ayağındaki altar’da icra edilirler. Bu ‘ayak’ kısmının semavi en yüce yaratığa (Tanrı) açıldığına inanılır. Bu mikrokozmik sembolizm, Orta Asyanın at üreticileri tarafından aynen korunmuştur. Fakat ‘mihrab’ın mitik-dinsel fonksiyonu, içinde yaşanan ilkel kulübeler zamanla konik tavanlı, merkezi sütünlu daha girift yapılanmaya (Yurt) dönüştüklerinden, tavandaki, dumanın da kaçtığı ‘yarığa’devredilmiştir. O s t y a k’larca bu ‘açıklık’, ‘Gök Evi’ndeki açıklığa eşdeğerdir. C h u c k c h e e’lerde ise bu, Kutup Yıldızının semavi kubbede açtığı ‘yarığa’ benzetilir.  Ostyak’lar aynı şekilde, “Gök Evinin altın bacaları”, ya da “Gök Tanrısının yedi bacası”ndan bahsederler. A l t a y l ı’lara göre şamanlar, bu bacalar sayesinde bir kozmik alandan diğerine geçerler. Altay şamanlarının göğe yükseliş seremonileri de, duman yarığının bulunduğu bu semavi kubbeyi içerir.

                       C h u c k c h e e’ler gökteki ‘yarığın’, Kutup Yıldızı olduğuna inanırlar. Hatta ü ç  dünyanın (Yer, Gök, Yeraltı), bu yarık yoluyla birbirlerine bağlantıda oldukları konusunda inançları vardır; dolayısıyla da, şamanlar ve mitik kahramanlar  s e m a  ile bu yolla iletişim kurarlar. Altaylı’lar ve Checkchee’ler, Sema’ya giden yolun Kutup Yıldızından geçtiği inancındadırlar. B u r y a t’ların ude’si-burkhan’ı, birinin kapıyı açtığı gibi, şamana da yolu açar.

                       Bu  s e m b o l i z m, tabiatıyla, yalnızca Arktik ve Kuzey Asya bölgelerine özge değildir. Evin ortasında yücelen ‘Kutsal Sütun’a, H a m i t i c  G a l l a  ve  H a d i a  evcil hayvan yetiştiricileri, H a m i t o i d   N a n d i’ler ve Assam’lı  K h a s i’ler arasında da rastlanır. Heryerde, bu sütunun ayağına kurbanlık hediyeler sunulur. Bu hediyeler, bazan, yukarıda bahsedilen Afrika kabilelerinde olduğu gibi, ya Semavi Tanrı’ya adanan süt, ya da Kenya’nın G a l l a  Kabilesinde olduğu gibi kan vaadi de olabilir.
 
 
                                                                    -75-

                       D ü n y a   S ü t u n u (The World Pillar) , bazan evin dışında temsil edilir. Eski Almanlarda, Charlemagne’ın İ.S. 772’de tahrip ettiği Irminsul yapıtı bunun en güzel örneğidir. Aynı dizayn, L a p o n’lar ve U g r i a n  kavimlerinde de görülür. O s t y a k’lar bu ritüalistik kazıklara “Şehrin Merkezindeki Kudretli Kazıklar” adını takarlar; Tsingala Ostyak’ları onları, “Demirden Yapılı İnsan Sütunu” diye adlandırırlar, onların dualarında da bu sütun, ‘İnsan’ ve ‘Baba-Tanrı’ diye geçer ve adına kurbanlar kesilir.

                       Bu noktada şunu önemle belirtmek isteriz ki, birbirleriyle iletişimde bulunan ü ç  alan hakkındaki kozmolojik kavram, yalnızca Sibirya ve Orta Asya Şamanizminin inhisarında değildir, hatta dünyanın hiçbir yerindeki şamanizminin.   M a k r o k o s m i k  düzeyde bu iletiţim, Axis (Sütun, eksen) olarak; ve  m i k r o k o z m i k  düzeyde de, evin orta direği veya, çadırım üst yarığı olarak algılanırlar. Bu, her insan yaşamının, ‘Dünya Merkezi’ne yansıtıldığı anlamına gelir. Ya da, her mihrap, çadır veya ev, herhangi bir düzeyi delip geçebilir, dolayısıyla da, semaya yükselişe yolaçabilir.

                       A r k a i k  kültürlerde, gök ile yer arasındaki iletişim, normal koşullarda, semavi tanrılara sunular göndermek için kullanılmışlardır, yoksa somut ve kişisel bir yücelme için değil. ‘Kişisel Yücelme’ler, ş a m a n’ın yetisi içindedir. Yalnızca şamanlar, ‘merkezi yarık’tan yücelerek, bir kozmo-teolojik kavramı, somut bir mitik yaşantıya dönüştürebilirler. Bu nokta çok önemlidir. Bu, Kuzey Asya kabilelerinin ‘dinsel hayatları’ ile, şamanların ‘dinsel yaşantıları’ arasındaki farkı açıklar. Şamanın dinsel yaşantısı, kişisel ve ektazik bir yaşantıdır. Baţka bir deyimle bu, Toplumun geri kalanları için kozmolojik bir ideogram (*) , şamanlar ve mitolojik kahramanlar için ise, mistik bir seyahatnamedir. Toplum için “Dünyanın Merkezi”, semavi tanrılara, dualarını ve adaklarını göndermeye izin verilen bir yer, şamanlar için ise, sözcüğün tam anlamıyla, ‘uçuş’un başladığı yerdir. Ancak şaman için, üç kozmik alan arasında gerçek bir iletişim olasılığı vardır. 

                       Ş a m a n’lar, ait oldukları kabilelerin ne kozmoloji’sini, ne mitoloji’sini ve ne de teoloji’sini yaratmadılar; onlar yalnızca bu kültürel değerleri ‘içselleştirdiler’, ‘yaşadılar’ ve kendi ektazik yolculukları için ‘kullandılar’.
 
 __________
(*)  İdeogram : ‘Fikri’ veya ‘Mana’yı doğrudan doğruya ifade eden işaret.
 

                                                                 -76-

                                          Evrensel  (K o z m i k)  Dağ

                       ‘Dünyanın Merkezi’nin, yer ile gök arasındaki teması temin eden diğer mitik bir imaj da, K o z m i k  D a ğ’dır.

                       A l t a y   T a t a r l a r ı,  Bai Ülgan’ın Göğün ortasında, altın bir dağda oturduğuna inanırlar. A b a k a n   T a t a r l a r ı  ona “Demir Dağ”,  M o n g o l’lar, B u r y a t’lar ve K a l m y k’ler Sumbur, Sumur veya Sumer;  H i n t l i’ler ise  “Meru Dağı” derler. Mongol’lar ve Kalmyk’ler bu daği üç ya da dört katlı olarak tasavvur ederler; S i b i r y a   T a t a r l a r ı  ise yedi katlı. Y a k u t  şamanları da onu yedi katlı olarak düşünüp, tepesinin Kutup Yıldızında, “Göğün Göbeğinde” bittiğine inanırlar. Buryat’lar, Kutup Yıldızının bu sayede göğün tepesine bağlandığı kanısındadırlar.

                       Kozmik Dağ’ın, dünyanın merkezi olarak kabullenilmesi fikrinin mutlak surette Doğu kökenli olması şart değildir. ‘Merkez’ (Center) sözcüğü ve kavramı, paleo-Oriental uygarlıklardan kalmadır. Fakat, Orta ve Kuzey Asya halkı, eskilerdenberi süregelen bu “Dünyanın Merkezi” ve “Kozmik Mihver” kavramları ve inançların tümünün farkında idiler. Ek olarak, Mezopotamya’dan başlayıp İran’a ve Hindistan’dan başlayıp Lamaism yoluyla Asya’ya yayılan dini fikirler de bu inanç sistemine karışıyorlardı.

                       H i n t  Kozmolojisi’nde ‘Meru Dağı’ (Mount Meru), ‘Dünyanın Ortası’nda yükselir ve onun tepesinde de, Kutup Yıldızı parlar. K a l m y k  Mit’ine göre de, Hintli tanrılar bu Kozmik Dağı, Dünyanın Mihveri olarak kabullenip kavradılar ve beraberlerinde Okyanusu da getirdiler. Böylece  E v r e n  kurulmuţ oldu. Tanrılar  S u m e r’i (Kozmik Dağ), Okyanusları karıştıracak bir deynek olarak kullandılar; böylece güneş, ay ve yıldızlar yaratıldı. Diğer bir Orta Asya mitolojisi, Hintli ögeleri içeriyor: M o n g o l  tanrısı  Ochirvani (İndra), kartal Garide (Garude) şeklini alarak, İlkel Okyanustaki yılan Losun’a,  S u m e r u  Dağında saldırdı ve onu üç kez yaraldı, sonra da başını ezdi.

                       İster Doğu, ister Avrupa Mitolojisi kökenli olsun, Kozmik Dağın diğer kültürel değişmiş formlarının hepsine saymaya ne imkan ve ne de gerek vardır, ama gene, önemleri dolayısıyla birkaçını yazalım. Bunlar arasında, İ r a n l ı’ların Elbruz’daki  Haraberegaiti ve eski A l m a n l a r ı n  Himingbjörk’leri bunlara birer örnektir. M e z o p o t a m y a  inançlarında bir ‘Merkezi Dağ’ (Central Mountain), Cennet ve Yer’le birleşir. Bu dağ, birçok yerleri birbirlerine bağladığından dolayı da “Ülkelerin Dağı” (Mount of the Lands) diye de anılır.  B a b i l  kökenli birçok kilise ve mukaddes hisar’larin isimleri, ‘Kozmik Dağ’a benzer isimler taşır: “Evin Dağı”, “Tüm Ölülerin Dağlarının Dağı”, “Fırtınaların Dağı”, “Cennetle Dünya Arasındaki Bağ” vb. Ziggurat’lar da, hiç şüphesiz, e v r e n’in sembolik bir imajı olan Kozmik Dağ’dan başka bir şey değildir. Onun yedi katı, B o r s i p p a’da olduğu gibi, yedi planet cennetlerini; ya da, U r’da olduğu gibi, dünyanın renklerini simgelerdi. Borobodur Mabedi, gerçek bir “dünya heykeli” (imago mundi) olarak düşünülüp, bir dağ şeklinde inşa

                                                                   -77-

edilmişti. Böyle ‘dağ yapıtına’, Hindistan’da, Mongolya’da ve Güneydoğu Asyada sık sık rastlanır. Öyle görünüyor ki, Mezopotamya’nın etkileri Hindistan’a ve Hint Okyanusu’na erişmişti. Mamafih, ‘Merkez’ (Center)’in sembolizmi (Örneğin Dağ, Mihrap, Ağaç, Dev), Eski Hint ruhsal yaşamının vazgeçilmez bir parçasıdır.

                       P a l e s t i n’deki Tabor Dağı, T a b b u r’u ifade eder. Bu da, Delfi’deki Apollo mabedinde bulunan ve Yer’in merkezini işaretleyen konik taş gibi, dünyanın göbeğidir (merkezidir). Palestine’in kendisi, bütünüyle bir ‘merkez’ olmak perestijiyle zaten “Yerin göbeği” olarak anılmaktadır. Petrus Comester tarafından bir an’ane haline getirilmiş bir inanç da şudur: Gerizime’e yakın Jacob Dağında yazın, güneş gündönümü noktalarından geçtiği zaman (solstice- 21 Haziran-23 Aralık), gölge bırakmaz.  Ve o devam ediyor: “Sunt qui dicunt locum ille esse umbilicum terrae nostrae habitabilis.” (Bir gün bu Yer, bizim yaşayabileceğimiz Dünyanın Göbeği olacak!”.

                       Palestin’in o yörede en yüksek yer olması nedeniyle de, Kozmik Dağın tepesine yakın addedilir ve orayı hiçbir zaman su basmaz. Eski Hahamlar tarafından yazılmış dini bir tekst şöyle der: “İsrail toprakları Tufandan etkilenmemişlerdi!” Eski Hıristiyanlar için Golgotha (Hz.İsa’nın çarmıha gerildiği yer) ‘Dünyanın Merkezi’ idi, zira orası kozmik Dağın tepesi olduğu gibi, Hz.Adem’in yaratıldığı ve gömüldüğü yer idi. Böylece, teolojik bir görüşle, Kurtaranın kanı, Haç’ın ayakları altında yatan Adem’in kafa iskeleti üzerine dökülüyor ve -bedelini ödeyerek- onu kurtarıyor.

                       Sonuçta, “Merkez” (Center)in, gerek ilkel ve gerekse Doğunun büyük uygarlıklarında çok önemli bir sembolizm olduğunu saptamış oluyoruz. Bu toplumlarda sarayların, kıraliyet şehirlerinin hatta en basit bir evin bile, ‘Kozmik Dağ’ın tepesinde, yani ‘Dünyanın Merkezi’nde kurulu olduklarına inanılırdı.  Bu sembolizmin derin anlamını bir kez daha yineleyelim. Bu ‘Merkez’dir ki, yaşam düzeyini delerek gök ile iletişimi mümkün kılıyor (*) O Kozmik Dağ ki, şaman, şaman olarak ’Başlangıç seremonisini’ (initiation) yaptığında, rüyasında oraya tırmanıyor ve sonraları, ektazik seyahatlerini yaparken orasını tekrar tekrar ziyaret ediyor. Bir dağa tırmanış, daima ‘Dünyanın Ortasına’ bir yolculuğu
___________

(*) Kişisel Not. <Ben kendim düşünüyorum; acaba cami minarelerinin kendilerinin ‘sütunsal’ yapıları ve bunun özel anlamı yanında; tepelerinin sanki gökleri delercesine sivri ve yüce olmaları, yukarıda açıklanagelen şamanik inancın sonucu olarak, yani bu kozmik düzeyden Gök kozmik düzeyine delerek çıkmaya bir yol mu çizmek anlamına geliyor? Her minare (ve cami) de ‘Dünyanın Merkezi’ midir? Aynı şekilde, İ.E.27. yılda, İmparator Marcus V. Agrippa tarafından inşa edilen Pantheon’u Romada ziyaret ettiğimde, onun tepesindeki yaklaşık sekiz metre pencere açıklığı görünce, orada da acaba şamanlar bu yarıktan mı gökyüzüne çıkıyorlar diye düşünmekten kendimi alamamıştım.>

                                                                 -78-
 

simgeler. Bu ‘Merkez’lerin insanlar tarafından birçok kez, yaşadıkları eve kadar yinelendiklerini biliyoruz; fakat ancak  ş a m a n  ve  k a h r a m a n l a r, bu Kozmik Dağa tırmanırlar. Bu, bir şamanın başlangıçta ‘Ritüel Ağaca’ tırmanışının, gerçekten en yüce gökler olan Evren’in tepesine giden ‘Hayat Ağacı’na tırmanışının aynıdır. Hayat Ağacı kavramı, Merkezi Dağ kavramına bir ektir. Bazan bu semboller yanyana bulunurlar, bazan da birbirlerini tamamlarlar. Fakat her ikisi de Kozmik Mihver (Dünya Mihrabı)in daha gelişmiş mitik formülasyonundan başka birşey değillerdir.

                                     D ü n y a   A ğ a c ı    (The World Tree)
 
                       Evrensel Ağaç şaman için çok önemlidir. Şaman davulunu bu kayın (birch-betula,huţ) ağacından yapar. Aynı zamanda, ritüelini bu ağaca tırmanarak sergiler ve o yolla Kozmik Ağaca ulaşır. Orta Asya kabilelerinin evlerinin (yurt) önünde ve içinde bu ağacın kopyaları bulunur. Şamanın davulunun üzerinde de onu tarif eden işaret ve simgeler bulunur. Kozmolojik olarak Hayat Ağacı, Yer’in ortasında, ‘Yer’in Göbeği’ denilen yerde yücelir ve onun üst dallarının uçları Bai Ülgan’ın sarayına ulaşır. A b a h a n   T a t a r l a r ı’nın destanlarında, Demir Dağ (Iron Mountain)’ın tepesinde bir Kayın (Huş) ağacı, yedi dalı ile yeşerir. M o n g o l l a r ‘Kozmik Dağ’ı, ortasında bir ağaç bulunan, dört yanlı bir piramit olarak düşlerler. Tanrılar onu, ‘Dünya Mihrabı’nda da yaptıkları gibi, atlarının yularını bağlamak için bir kazık olarak kullanırlar.

                       D ü n y a   A ğ a c ı, üç kozmik düzeyi birbirleriyle birleştirir. V a s y u g a n – O s t y a k’lar onun dallarının gökyüzüne değdiğine ve köklerinin de aşağılara, Yeraltı Dünyasına uzandığına inanırlar. S i b i r y a   T a t a r l a r ı ‘na  göre bu ‘semavi ağacın’ (celestial tree) bir aynısı da Yeraltında bulunur. Orada, Irle Han’ın sarayının önünde, yedi dallı bir köknar ağacı (fir) (ya da, başka bir hurafeye göre, yedi köknar ağacı) vardır. Ölülerin Kralı olan Irle Han ve onun oğulları, atlarını bu ağacın gövdesine bağlarlar. G o l d i’ler, üç Kozmik Ağacın mevcut olduğunu sanarlar. İlki, Göklerdedir ve ölü insanların ruhları, onun dallarına kuşlar gibi tünerler ve aşağıya, yani dünyaya, bebekleri doğuma getirmek için beklerler. İkincisi, Dünya üzerindedir, ve üçüncüsü de Yeraltında. M o n g o l’lar, kökleri Sumer Dağının tabanına dalan ve yaprakları zirvesine saçılan Zambu ağacı’nı, Dünya Ağacı olarak tanımlarlar.

                       Diğer Orta Asya hurafelerine göre, tanrılar (Tengeri), Dünya Ağacı’nın meyvelerinden beslenir, dağların geçitlerinde saklanan şeytanlar (asuras) is onlar arzuyla izlerler. Buna benzer bir mit’e  K a l m y k  ve   B u r y a t’larda da rastlanır.                                                               

                                                                  -79-

                       D ü n y a   A ğ a c ı’nın sembolizmine birçok dini fikirler katılmışlardır. Bu yüzden bu ağaç, evren’in sürekli olarak yapılanmasını, kozmik hayatın bitmez tükenmez enerjiyle yinelenmesini ve sonsuz kutsallığın depo edilmesini simgeleyen bir rezervuvar’ı temsil eder. Zira o, semavi kutsallığın kabul edildiği bir ‘Merkez’ olarak tanınır. Diğer yandan ise, Dünya Ağacı, Gökleri veya Planet cennetini de sembolize eder. Bu  s e m b o l i z m, Orta Asya ve Sibirya şamanizminde çok önemli bir rol oynar. Fakat bu noktada, dünyanın kutsallığını, doğurganlığını ve sürekliliğini birçok eski geleneklerle ifade etmiş olan Kozmik Ağaç; yaratılış, bereketlilik, ‘başlayış’ fikirleriyle ve sonuçta da, mutlak gerçeklik ve ölümsüzlükle ilintilidir. Böylece ‘Dünya Ağacı’, bir ‘yaşam ve ölümsüzlük’ ağacı da oluyor. Mitik birtakım eşliklerle ve yardımcı sembollerle; örneğin kadın, menba, süt, hayvanlar, meyveler, Kozmik Ağaç hayat rezervuvarının ta kendisini ve ‘Yazgıların Patronu’nu her daim temsil eder.

                       Bu fikir ve inanışlar, yeterli derecede eskidirler. Fakat  a y’a bağlı ve ‘başlayış’ (initiation) sembolizmleriyle bütünleşmiş olarak, bunlara, ilkel birçok kabilelerde rastlanırlar. Ama, bu sembolizmin değişim ve gelişiminde, Güneydoğu Asya kültürlerinin, Orta ve Kuzey Asya kavim ve uluslarının mitolojilerine çok büyük katkılarda bulunduklarına hiç şüphe yoktur.  
 
                       Özellikle  r u h l a r ı n  r e z e r v u v a r ı  ve  y a z g ı l a r ı n  kitabı olarak kabul edilen Kozmik Ağaç, uygarlıkta daha ileri gitmiş uluslardan ithal edilmişe benzer. İmdi, ‘Dünya Ağacı’, yaşayan ve hayat veren bir ağaçtır. Y a k u t’lar, “Dünyanın altın göbeği”nde, sekiz dallı, dikili bir ağacın varolduğuna inanırlar. Bu ağaç, ezeldenberi mevcudiyetine inanılan bir ‘cennet’te yetişir. İlk erkek de o cennette doğmuştur ve o erkek, ağaçtan yarı sarkan bir kadın’ın sütüyle beslenir. Harva’nın da işaret ettiği gibi, böyle bir imajın, Kuzey Sibiryanın acı soğuğunda yaşayan Y a k u t l a r  tarafından yaratılabileceğine inanmak güçtür. Bu inanışın prototip’leri Eski Doğu uygarlıklarında, H i n d i s t a n’da (Yama adındaki ilk adam, harikulade bir ağacın yanında, tanrılarla birlikte içki içer), ve  İ r a n’da (Kozmik Dağ’da Yima, insana ve hayvanlara ölümsüzlüğü dağıtır) rastlamaktayız.

                       G o l d i’ler, D o l g a n’lar ve T u n g u z’lar, doğumdan evvel, çocuklarının ruhlarınıın Kozmik Ağacın dallarında kuşlar gibi tünediklerini ve şamanların onları bulmaya gittiklerini söylerler. Bu mitolojik motif’e, geleceğin şamanlarının ‘başlangıç seremonilerinde’ (initiation) gördükleri rüyalarda rastlandığı gibi; Orta ve Kuzey Asya’nın ötesinde, Afrika ve Endonezya’da da rastlanmıştır. ‘Ağaç-Kuş’ (kartal) ve ‘Kuş Ağacın tepesinde’ ve ‘Yılan onun ayaklarında’ gibi kozmolojik tema’lar, Orta Asya kavimlerinin ve Eski Alman Hurafelerinin tipik örnekleri olduğu gibi, muhtemelen Doğu kökenlidir; fakat aynı sembolizm, p r e – h i s t o r i k  anıtlarda da formüle edilmiştir.

                                                                     -80-

                       Diğer egzotik orijinli bir tema da, a ğ a ç’ın bir “kader kitabı” (Book of Fate) olarak tasavvur edilmesidir. Osmanlı Türkleri arasındaki bir inanca göre, Dünya Ağacının üzerinde bir milyon adet yaprak vardır ve herbir yaprağın üstünde bir insanın kaderi yazılıdır. Bir insan öldüğünde, onun kaderinin yazılı olduğu yaprak da düşer. O s t y a k’lar, yedi katlı, semavi bir Dağ’da oturan bir Tanrıça’nın, yedi dallı bir ağaca bir insan doğar doğmaz onun kaderini yazdığına inanırlar. Aynı inanç, Ba t a k’lar arasında da yaygındır. Fakat hem T ü r k l e r  ve hem de Bataklar yazıyı göreceli olarak geç dönemlerde kullandıklarına göre, bu mit’in kaynağının Doğu olabileceği açıkça görülmektedir.

                       O s t y a k’lar, tanrıların, bir çocuğun geleceği için ‘Yazgı Kitabı’na baktığına inanırlar. Sibiryalı  T a t a r’ların inancına göre, yedi tanrı, yeni doğmuş çocukların kaderini  bir ‘Hayat Kitabı’ na yazarlar. Mezopotamya kökenli bir kavram olan ‘yedi planetsel cennet’ten nedenlenen tüm bu imajlara bir ‘Kader Kitabı’ olarak bakılabilir

                       Ş a m a n  ise, Kozmik Ağacın tepesine eriştiği zaman “Son Cennet”e varmış olur ve orada aradığı ruhun ‘geleceğini’ ve onun çevresindeki insanların ‘kaderini’ sorar.

                       D ü n y a   A ğ a c ı, aynı zamanda  N o r v e ç   M i t o l o j i s i ’nin de bir özelliğidir. Yggdrasil,  gölgesi tüm evreni kaplayan ‘kutsal diţbudak’ ağacıydı. Kökleri, dalları ve gövdesi, cenneti ve cehennemi birleştiriyordu. Norveç Kozmolojisi’ne göre, Yggdrasil’in kökleri  H e l’de yeralmakta, gövdesiyse  M i d g a r d’dan yeryüzüne yükselmekteydi. A s g a r d  dağından yükselen bu kutsal ağacın dalları gökyüzünün derinliklerine uzanmaktaydı; yaprakları bulutlar  
ve meyvaları yıldızlardı.

                       Y a ş a m   A ğ a c ı,  M u s e v i   G i z e m c i l e r’in  Kabala’sında esas konuyu oluşturur. Bu karmaşık simge,  ‘Ain Soph Avi’deki aşkın, ‘transcendent’ Tanrı – Sonsuz Işık ile, on ‘alt sefirot’ya da varlık küreleri arasındaki düzeyleri tanımlar. Bu ‘alt sefirot’lar, yaratılan dünyanın bildirgesinde, Tanrı’nın kutsal doğasına ait görüşleri yansıtmaktadır.

                       Kabalacılar’a göre, şamanlarda olduğu gibi, temel gizemci amaç, özünde Tanrıyı anlamaktır. Her ne kadar şamanlığın canlıcı yapısı Musevi Gizemcinin sofuluk arayışından daha az dünya dışı (ethereal) ve daha çok uygulayıcı (pragmatic) ise de, Kabalacı, Yaşam Ağacı’nın çağdaş Batı büyüsü için pratik bir odak haline gelmiş olması burada kayde değer. Bir bakıma, buna, “Çağdaş Şamanlık” olarak bakılabilir.

                       D ü n y a   A ğ a c ı,  D y a k   M i t o l o j i s i’nde de özellik taşımaktadır. Burada, ağacın yedi dalı vardır ve ölülerin ruhlar için “Gökyüzüne giden bir yol” oluşturmaktadır. Benzer biçimde  E n d o n e z y a  şamanları da kaybolmuş canları geri getirmek için  K o z m i k   A ğ a c a    tırmanırlar.

                    
                                                                           -81-

                                                 Evenk Kozmolojisi

                       E v e n k l e r, evren’i, Eliade’ın tanımladığı gibi, üç karakteristik düzeyden ibaret olarak düşünürler. Ü s t t e k i  dünya, ‘ugu buga’ olarak isimlendirilir ve gökyüzüyle bağ kurar. O r t a d a k i   dünya, ‘dulugu buga’dır ve orada insanlar yaşar. A l t t a k i  dünya, ‘khergu-ergu buga’, ölü akrabaların ve hastalık ruhlarının eğemenliğindedir.

                      Bu üç dünyayı birbirlerine bağlayan ve Kozmik Ağaçın bir karşılığı olarak, mitik Klan Nehri vardır. Bunun baş kısmı Üst Dünya’dan kaynaklanır ve dönüşte, Alttaki Dünyanın en uç köşesine doğru uzanan ‘Yeraltı Denizi’nden geçerek akar.

                     Ü s t  D ü n y a  gerçekten günlük gerçeğiyle alıştığımız dünyaya benzer, ancak ölçüsü oldukça büyümüştür. Burada yaşıyan tanrı ve ruhlar, aşağıdaki insan için bir ‘ilk örnek’ (prototype) oluşturur. Örneğin ulu buga, yaratıcı tanrı Amaka’nın kırallığıdır. Amaka, ilk zamanlar insanlara ateşi ve aletleri kullanmalarını, rengeyiğini evcilleştirmelerini öğreten, şatafatlı kürk elbise giyen çok yaşlı bir adamdı. Burası aynı zamanda, elinde kaderlerini tuttuğu, ne zaman yaşayacaklarını, ne zaman öleceklerini belirlediği hayvanların, kuşların ve balıkların efendisi olarak düşünülen Eksheri’nin kaldığı yerdi Eksheri, şamanın avının başarılı olması için ricada bulunduğu varlıktı daha çok. Böylece eğer Eksheri’nin gönlü alınmazsa, hayvanları ayrı doğrultulara sürüklemek için, kendi ruh-yöneticilerine buyruklar verebiliyordu. Avın tüm başarısı ona bağlıydı. Eksheri, genellikle, avını gözeten hayvan canlarının bekçisi olarak ilerde karşılaşacağımız Alt Dünya’nın ‘Klan (Ev) sahibesi’ nin  g ö k s e l  karşılığını temsil etmektedir.

                     Ugu buga’da, aynı zamanda, uyandırıldığında kötü ruhları yok etmek için gökgürültülerini ve çakan şimşekleri boca eden Gökgürültüsü Tanrısı Agdy de kalmaktadır. Yine burada, insanlığa durmadan  s ı c a k l ı k  temin etmek için didinen, Sibirya’da kış süresince oldukça değeri bilinen, sıcaklığın ve ışığın ustası, yaşlı adam Dy la cha yaşamaktadır. Göksel ateşi yakan odur; sıcaklığını kocaman deri çantasında biriktirir ve sonra Bahar geldiğinde, karaları ısıtır ve bazan nehirleri eritmesinde kendisine yardımcı olan oğullarıyla bu sıcaklığı  O r t a  D ü n y a’ya yayar.

                     Tüm bu varlıklar, umulacağı üzere, iyiliksever olarak düşünülürler. Ancak bu, çok daha korkulu olan  A l t t a k i  D ü n y a’da yaşayanlar bakımından böyle değildir. Kher-guergu buga’da dünya tersine dönüverir; öyleki, yaţayanlar ölü, ölüler de canlı hale gelir. Özgün bir düzeyde, buni adı verilen bir çevrede, nefes almadan, soğuk bedenleriyle yaşayanlar gibi, avcılık ve balıkçılık yapabilen,  ö l ü   k l a n   h a l k ı  oturur. Bununla birlikte,  Kher-gu-ergu buga, aynı zamanda, ‘hastalık ve rahatsızlık ruhları’nın ülkesidir ve kabile tabularının bozulup bozulmadığını gözleyen Klan Sahibesi de burada yer alır. Hepsinin khargi olarak tanıdığı  A l t   D ü n y a  yöneticileri, ata-ruhlarını yönettiklerinden ötürü küçümsenmezler ve ölmüşlerin efendisi sayılırlar. E v e n k l e r, avcılığı yöneten ‘Klan Sahibesi’ de dahil olmak üzere, Khargi’lerin bizzat yarı hayvan ve yarı insan olduklarını anlatırlar, ama, tehlikelerine karşın,  A l t  D ü n y a,  ‘totemci klan birliği’ne olanak sağlayabilmektedir. Totem hayvanıyla gizli bir bağı olduğundan özel bir konumu olan  ş a m a n, ölüm alanını fethedebilir ve sonra tanıdığı  O r t a  D ü n y a’ya canlı olarak gene doğabilir.
 

                                                                    -82-

                    Şamanın eşsiz rolü, bazen ‘kahramanlık mit’i içinde temsil edilir. Bir  E y e n k  söylencesinde, ‘Main’ adını verdikleri geleceğin ‘master şaman’ı, gökyüzünde bir avcı ve bir ‘kozmik şaman ilk örneği’nden (archetype) bahsedilir.

                    Bir gün, Kheglen, göksel, iri boynuzlu geyik, iri boynuzlarını üzerine geçirerek, güneşi gökyüzünden çalmıştı. Bu olay, dünyayı, görünüşe göre sonsuz geceye, insanlığı ise şaşkınlığa itmişti. ‘Main’, kahraman şaman, öne atıldı, kayaklarını giydi ve ‘Göksel Tonoz’daki açıklığa doğru atıldı. ‘Main’, ugu buga’da geyiği izledi, yayından çıkan bir okla onu vurdu. Böylece tüm ışığı ve sıcaklığıyla güneşi Orta Dünya’ya getirdi ve “yaşamın bekçisi” olarak kabul edildi.

                    Bununla beraber, şayet ‘Main’ gibi bir şaman, Üst Dünya’da etkili olmayı öğrenmek zorundaysa..ve o yukarda geçen söylencede gerçekten  Dylachu‘nun (sıcaklık tanrısı) bir karşılığıdır… aynı zamanda Alt Dünya’nın özel kişisi olan Klan Sahibesi : bugadyeninintyn ile de görüşmek zorundadır.

                    O; bir av süresince kaç tane hayvanın yakalandığını bildiren bir şarkıyı dile getirerek, girdap aracılığıyla ve bir nehir boyunca Yeraltı Klan Ülkesi’ne doğru yolculuğa çıkar, yol üzerinde bir çok engeli aştıktan sonra nihayet Klan Sahibesi ile yüzyüze gelir. Önünde, onu engelleyen bir biçimde yarı hayvan, yarı insan olarak görünmesine karşın o bundan ürkmüş görünmez ve yönetimi altındaki hayvan ruhlarını serbest bırakması için onu ikna etmesi gerektiğini bilir. Nihayet, uzun süre ona yalvardıktan sonra, belirli sayıda hayvanı ele geçirmek için izin koparır.Sonra ‘ipek ipliği’ne dönüştürerek, onları  ş a m a n   d a v u l u n u n  i ç i n e  gizler. O r t a   D ü n y a’ya geri döndüğünde davulunu Klan’ın av alanına taşır ve lifleri ileri geri sallar. Bundan sonra,  o n l a r   g e r ç e k   h a y v a n l a r a   d ö n ü ş ü r . Öyle ki, avcı yoldaşlarının gelecekteki avları için fırsat yaratmış olur.

                              
                                                                   -83-

                     ORTA  ASYA  TÜRKLERİNDE  KADIN  ŞAMANLAR

                     Birçok kaynaklardan  k a d ı n   ş a m a n’a  referans verildiği halde, bu ana dek bu konuda net bir bilgi vermedik (Kitabımızın son kısmında Abdülkadir İnan’dan ‘uzun saçlı, kadın elbisesi giyen’ şamandan bahsedeceğiz). Erdoğan Aydın, <Nasıl Müslüman Olduk?>  (Başak Yayınları, genişletilmiş 5.baskı, 1994 Ankara) adlı çok önemli kitabında, bakın, « Kadın Şamanları » devrinin Türk yaşam kültürünün siyasal tarihinde Anaerkillik’ten Babaerkil’liğe geçiş dönemi olarak, ayrıntılarıyla bize neler öğretiyor:

                    “… İsrailoğullarının yahudiliği, Sasanilerin ve Kürtlerin Zerdüştlüğü, Arapların İslamiyeti, Çinlilerin ve Hintlilerin Budizmi gibi, Türklerin de kendi tarihsel, siyasal, ekonomik, kültürel coğrafyasınca biçimlenen bir dini vardı : Ş a m a n i z m. Yani İslamiyet, nasıl ki Arabın toplumsal kültürü ve gereksinimlerince biçimlenmiş ise, Şamanizm de işte böyle, göçebe Türklerin toplumsal kültürü ve gereksinimlerine biçimlenmiş bir din idi. Ancak, göçebe bir toplum olan Türklerin, şehirlenmenin, sınıfsal farklılaşmanın ve komşu memleketlerin etkisiyle yeni dinsel arayışları içine girdiğine, ‘artık kendilerine yetersiz gelmeye başlayan’ Şamanizmin dışında diğer dinlere geçmeye başladığını görüyoruz. Bu durum, göçebe ilişkileri aşarak önemli bir ‘şehirleşme’ birikimi sağlayan Güney Türkistan’da özellikle belirgindir. Bu çerçevede, İslamiyet hariç tüm diğer dinler kendilerine Türkler içinde belli bir yer edinirler. Araplar, Türk yurtlarını işgale başlarken bunlar tam anlamıyla bir dinler mozayiği haline gelmiştir (sa.:173).

                    “Ş a m a n l ı k , İlk cinsel yaşantıları ile, K a n  kutsallığının (Khan = Anahanlık = Anaerkil) sembolü olan  t o t e m l e r dinidir. Etnoğrafik bölümleme yerine sosyolojik bölümlemeye başvurursak, Orta Asya Türk toplumu içinde genellikle ulaşılmış sosyal gelişim basamaklarına göre, ‘dinsizlik’ bir yana bırakılırsa, üç tip din belirdi : 1) Şamanlık, 2) İl dini, 3) İlhanlık dini.                               

                      Sosyoloji bakımından ‘Şamanlık’, Morgan’ın sınıflamasına göre : Aşağı Barbarlık Konağı’ndaki  a n a h a n l ı k  düzenine giren inançlar sistemidir. İ l  dini ile  İ l h a n l ı k  dini, Türk toplumunun Uzakdoğu’da az çok medenileşmiş Çin toplumu ile olan ilişkilerinden kaynak almışa benzer. Bunlar, çevre etkileri altında, şamanlığın geçirdiği değişikliklerle oluşmuşlardır. Sosyoloji bakımından gerek ‘İl’ ve gerekse ‘İlhanlık’ dini, Orta Barbarlık Konağı’na girerler. Bunlar, iki ayrı aşamadır.

                    “İ l  Dini: Şamanlığın temeli olan ‘Anahanlık’ (Ana hukuklu kan örgütü) ile, onu erkek yararına değiştirmeye çalışan ‘Babahanlık’ (Baba hukuklu kan sistemi) arasında kurulmuş, eşit haklı bir uzlaşma dinidir. Ziya Gökalp, şu gerçeği belirtmektedir: Oğuzların teşkilatı incelenince görülür ki, ‘Bozok’ ve ‘Üçok’ adlarındaki iki aşiretin birbirinin eşit ve tamamlayıcısı olmak üzere birleşmesinden, O ğ u z  İ l i  var olmuştur. ‘İl’ sözcüğü Divan’ı Lügate göre ‘barış’ anlamındadır. Babanın diktatörlüğü yoktur, eşitlik vardır. A i l e ‘ardıç’ ağacı ile, K a d ı n ‘çam-fusuk’ ağacı ile, Erkek ‘hoş’ağacı ile sembollüdür. T ö r e n, ‘hoş’ ormanında yapılır ve ‘Çam’, yerin göbeğinde bulunur ; ama yücelikte birdirler.
 
                     “İ l h a n l ı k  D i n i: Artık ‘Anahanlık’ yenilmiştir. Yenilgin olarak kötülenmiş ve Babahanlığın zıt kutbu durumuna sokulmuştur: “Mükafat ve Ceza verme allahlarının iki tabakaya ayrılmasından, ‘İlhanlık’ Dini vücude gelir.”

                                                                     -84-

                     “O ğ u z l a r’da 4 ‘Yersu’ vardı, bu 4 ‘batın-karın’a-Kan karşılık düşer. Oğuzlarda, iki ‘tsin’in birleşmesiyle 4 tanrı, 4 ‘yersu’ olmak üzere 8 tanrı ortaya çıkmıştır. Bir az daha açıklayalım. Oğuzlar, daha “aşiret” hayatı yaşarken, toplum, 4 ‘batın’dan (karın) derleşikti. Her batın, ordugahın bir yönünü kendisine ayırdığı için, yönler, ‘batın’ların sembolü renklerle boyalıydı. Her ‘batın’ın bir ‘totem’i vardı. Totem, genellikle bir hayvanın adı idiy de. Her ‘batın’ kendisine bir mevsimi kutsal saydığından, kendi totemini tapacağı’na (mabed) ve gene kendine has olan mevsimde kurban ederdi. Elemanlardan her biri, ‘batın’lardan birinin sembolü olup, tüm aşiretin totem’i ise  ö k ü z  idi. Bundan dolayı, yıl ortasında dört tapacağın babasına öküz kurban edilirdi (Ziya Gökalp).

                     “4 eleman’ın temsil ettiği ‘tapacak’lara O r k h u n  Kitabesi’nde  y e r s u’lar adı verilir. Yersu’lar ilkin 4 iken, sonra 3’e ve daha sonra 8’e, en sonra da 17’ye çıktılar. Renk deyimleri, vaktiyle birer ayrı kutsallığın sembolüydüler. İlk zamanlar aşiret 4 ‘batın’a ayrılmıştı. Her ‘batın’ın ayrı ‘ortak vicdanı’, ayrı dayanışması, ayrı ülküsü vardı. Bu ayrılıkları yönlerden, mevsimlerden, elemanlardan, hayvanlardan renklerle edinilmiş 4 çeşit sembollerde görüyoruz. Bu 4 ‘batın’dan herbirinin ayrı kutsallığı vardı. Kutsallığın 4 türü, bu 4 tür sembollerden oluşur. B a t I n, ailenin en eski ve en büyük dairesidir. Burada Arapça ‘batın’ denilen aile, Morgan’ın ‘Gens’ dediği  K a n – K h a n’dan başka birşey değildi. Toplum ‘Kan örgütlü ; din, o örgütçe ‘Yersu’lu ve ‘Totem’lidir.

                     “T s i n l e r, dini, özellikle aile dayanışmasını var eden ve güçlendiren bir dindir. Her ‘yersu’, kendi ‘batın’ının özel koruyucusudur, has tanrısıdır. Bu din bir yandaan aileye ve totemizme bağlı olduğu halde, öte yandan  A n a c ı l   n e c e b’e dayanır. Buna, kadın elemanın bağışladığı ayrıcalıklardan ötürü,  K a d ı n   d i n i  de denebilir. Avrupalıların “Şamanizm” dedikleri din, Türklerin yalnız bu “Kadın Dini” sisteminden, yani 4’lü sınıflamaya dayanmış  T s i n   d i n i’nden ibarettir. 

                     “Bu dinin ruhanileri: K a m’lar, yahut  K a m a n’lardır. ‘Ş a m a n’ sözcüğü bundan çıkmıştır. Şaman’a Yakutlar’da O y u n  adı verilir ki, Oğuz’lardaki ‘O z a n’ sözcüğü ile aynı asıldandır. Böylece, ‘Ozan’ın eski zamanlarda ‘Şaman’ olduğu anlaşılıyor. Yakutlarda  k a d ı n   ş a m a n a : O d a k a n  derler. Erken şamanlar da, yaptıkları dini yahut sihircil törenlerde başarı kazanmak için, kadın gibi saçlarını uzatırlar, kadın elbisesi giyerler, ince sesle konuşurlar, hatta kendilerinin gebe kaldıklarna, birtakım balık, karga vb. birçok şeyler doğurduklarına inanırlar. Şaman, ‘kadın’a ne denli benzerse, manevi değeri o denli çok olur. Bu kadınlaşma din zorunluğu, Şamanları ters cinsiyete dek götürmüştür.

                     “Babahanlık’ta nasıl ‘Baba hukuku’ egemense, ‘Anahanlık’ dini olan Şamanlık’ta ‘Ana hukuku’ egemen olmuştur.

                     “Yakut’larda Şaman’ın  A y e k i l a  adlı bir totemi vardır. A y e: ana, k i l a: hayvan demektir. ‘Ayekila’, “ana-hayvan” anlamınadır ki, “anacıl totem” demektir.
 
 
                                                                    -85-
 
                     “Ö z e t   o l a r a k , Ş a m a n l ı k’ta allahlıkla hiç ilgisi bulunmayan erkek cins, toplumda sürünün kendisine getirdiği güç arttıkça, önce  k a d ı n’ı taklit ederek erkekliğini bir hayli yadsıyarak, kendisini ‘Allahlar’ sırasına -sinsice- çıkartmayı becermiştir. Bu sinsi eğemenliğini, ‘dokunulmaz’ kalmak için de, yerden göğe yüceltmiştir. ‘Kadın kahin’, ‘erkek ruhani başkan’ yapılmıştır. Eski Türkler,  İ l  dinine (Kadın dininin erkek diniyle birleşmesinden oluşan melez din)  K o m  adını verirlerdi. İl dininin din kitabına da  N o m  denilirdi.

                     “Zamanla, Şamanlıkta ve İl dininde bulunmayan iki zıt kutup, birdenbire  İ l h a n l ı k :  Babahan dininde ortaya çıktı. “İlhanlık” dini, o zamana dek, toplum ve doğuda hep eşit sayılan şeylerin birbirleriyle zıtlaşması ile, bu zıtlığın gökyüzüne aksetmesi yüzünden doğdu. Toplum içinde  z ı t l ı k  belirince, onu yatıştıracak  ‘Allah kuralları’ gerekti. İnsanlar artık, sağından-solundan özel bekçilerle akollandı. O zamana dek, her yer bu dünya cenneti iken, bundan böyle: ödüllendirme ve cezalandırma bu dünyada nasıl icat edildiyse, öbür dünyada da Cennet-Cehennem icat edildi. Bu nedenle İ l h a n l ı k dinine ‘Ahlak Sistemi’ adı da verilebilir.
                                                                   *    *    *

                                                                       -86-

                                                         S E M B O L İ Z  M
                                                                                 

                                                                 -163-

                                     ŞAMANİZM’İN  TÜRK  KAVİMLERİ  
                                   VE  KÜLTÜRÜNDEKİ  KALINTILARI

                                         Eski Türklerde Kurban Bayramları
                      Şamanizm gibi sosyo kültürel bir inanç ve pratik sisteminin en iyi gözlemlendiği yerler, Tarih boyunca meşalesi hiç sönmemiş Türk kavim ve kültürünün görkemli hazineleridir. Bu konuda, büyük alim Abdürkadir İnan yeri doldurulmaz araştırmalarının yer aldığı “Tarihte ve Bugün Şamanizm” adlı kitabından bazı pasajları almakla başlayacağız.

                      Şamanist Türk kavimlerinin ayin ve törenleri iki kısma ayrılabilir:
1) Belirli zaman ve mekanda yapılmaları gereken ayinler,
2) Rasgele-tesadüfi olaylar dolayısıyla yapılan ayinler.

                    “Bunlardan ilki, yani  z a m a n l a r ı   b e l i r l i   a y i n l e r  ilkbahar, yaz ve güz mevsimlerinde yapılagelenlerdir, örneğin, Çin kaynaklarına göre H u n  İmparatorluğu zamanında, Moğollar tarafından ödünç alınmış törenler. “İlkbahar” bayramına “örüs sara” (sürüleri otlatmaya çıkarma ayı) bayramı denir ve 9 Mayısta yapılırdı. Bu bayram, aynı zamanda müslüman Kazak-Kırgız’larda ve Başkurt’larda “kımız murunduk” adıyla son yıllara kadar Mayıs ayında yapılırdı. Başkurt kadınları “İlkbahar”ı, erkekleri karıştırmadan “karga toy” adıyla kutlarlardı. Bu törende kargalara darı ve süt koyarlardı. Bu törenlere küçük erkek çocukların bile katılması yasaktı. (Bu tören, Başkurt’lardan başka Türk kavimlerinde tesbit edilmemiştir.) “Güz” bayramına “sağan sara” (ak ay) bayramı denir ve 28 Ağustosta yapılırdı.   

                     Şamanistlerde kurbansız ayin yapılmaz. Yani, her ayin için kanlı ya da kansız kurban bulunması gerekir. K u r b a n  kavramının eski Türklerde hangi sözcükle ifade edildiğini kat’i olarak bilmiyoruz; bazı kabileler, örneğin Kırgız-Kazaklar, farsça “hüdayi” (feda edilmiş) kelimesinin bozuntusu olan “kudayı” sözcüğünü de kullanırlar. Çağdaş şamanist Türk boylarında tayılga, hayılga sözcükleri varsa da, bunların Moğolcadan geldiği sanılmaktadır. Yakutça’da, ‘kurban’ anlamına gelen “kereh” diye bir kelime vardır. Bu, daha öncelerden de bahsettiğimiz üzere, şamanın da katılımıyla ruhlara sunulan kurbana verilen isimdir. Kurban edilen atın törenle sırığa asılan derisine dahi ‘kereh’ denir. Eski Türk yazıtlarında Kültekin ve Bilge Hakan için “öldü” yerine kullanılan “kergek boldı” sözcükleri de bu anlam ile açıklanabilir. Yakutlar’ın bu ‘kereh’ sözcüğü, Moğolca ve Buratçe’de de “kurban” anlamına gelir.

                     Kanlı kurbanlardan başka  k a n s ı z   k u r b a n l a r  da vardır. “Saçı” (Libation = Tanrıların uğruna içilen şarabın bir kısmının yere dökülmesi); “yalma” (ağaçlara ve şaman davuluna bağlanan paçavralar), “tös”leri (‘ongon’ları) yedirme (ağızlarını yağlama); ateşe yağ atma ve şarap serpme gibi törenler bu kansız kurban grubundandır.
 

                                                              -164-
 

                      “Kansız Kurbanlar”ın en önemlisi,  r u h l a r a   b a ğ l a n a r a k  b a ş ı  b o ş  s a l ı v e r i l e n  h a y v a n l a r d ı r. Bu türlü kurbana eski Türkler ‘ı d ı k’ yahut ‘ı d u k’ demişlerdir ki harfi harfine “salıverilmiş, gönderilmiş” anlamına gelir. Terim olarak da “T a n r ı y a   g ö n d e r i l m i ş, Tanrıya bağışlanarak salıverilmiş hayvan” demektir. Mahmut Kaşgari, ‘ıduk’ sözcüğünü şöyle açıklamaktadır: “ıduk: kutlu ve mubarek olan nesne; bırakılan her hayvana bu ad verilir. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırpılmaz, sahibinin yaptığı bir adak için saklanır..” Yakutça’da ‘ıtık’ sözcüğü Pekarski sözlüğünde şöyle açıklanmaktadır: “Kurbanlık, ıtık hayvan hiçbir zaman dövülmez, kuyruk ve yeleleri kesilmez..”

                        Rahip V. Verbitski  “Altay ve Aladağ Türk lehçeleri” adlı eserinde “ı z ı k” sözcüğünü şöyle açıklamaktadır: “..‘ızık’: kurban olarak ayrılan attır. Bunun yelesine kırmızı şeritler bağlanır. Altaylılarda bu ‘ızık’, uzun süre geçtikten sonra kurban olarak kesilir. Abakan bozkırında , Sagay boyunda ise bu hayvan üzerinde ancak vakit vakit şaman ayin yapar ve sahibi bu hayvanı tılsım gibi saklar. Altay ağzında ‘ızık’, ‘iyik’ şekline döner.     

                        ‘I d u k’ sözcüğünün Hakaniye ve Uygur Türkçelerinde ve Yakutça’da ‘mubarek’ anlamını da ifade ettiğini ve bunun dini inançların gelişmesi devrinde söylendiğini de biliyoruz.

                        Moğol eğemenliği devrinde, yazar Plano Karpini’ye göre, Moğollar put’lara at bağışlarlar ve bu ata binmezlerdi. Eğer bu hayvan kurban edilirse, kemiklerini kırmadan ateşe yakarlardı. Çağdaş şamanist’lerde ‘ıdık’, belirli ayin ve törenlerde ruhlardan birine binek hayvanı olarak salıverilmektedir. Her şamanist bu hayvanı dokunulmaz ve mubarek sayar. ‘Idık’ hayvanlara, kadınların dokunması kesin olarak yasaktı.

                        Profesör Zelenin’in araştırma ve incelemelerine göre, “ızık-ıdık” kült’ü, uzun bir gelişme devresi geçirmiştir. Bu kurumu açıklamak için, onun tarihini ve çeşitli tip’lerini bir kül halinde ele almak gerektir; at, geyik, koyun gibi ıdık tiplerinden birini tek başına almak yeterli değildir. Bu ‘kült’, hiç şüphe yoktur ki, ç o b a n l ı k devrinde meydana gelmiştir. Bu devirde “diri totem” kaybolmuş, onun yerine “ongon’lar kültü” yerleşmiştir. ‘Ongon kültü’ ile ‘Izık kültü’ birbiriyle çok sıkı olarak gelişmiştir. Bu devir, ataerkil topluluğunun olgunlaşma çağını oluşturmuştur. Göçebe topluluğunun yapısında (structure), sosyal ve ekonomik ilişkilerdeki büyük değişimler sonucunda, dini inanışlarda da büyük değişmeler meydana çıkmıştır. İşte bu devirdedir ki, “hayvan”şeklindeki (zoomorph) ongon’ların yerini “insan” şeklindeki (antropomorph) o n g o n – p u t’lar almışlardır.

                      A l t a y  kavimlerinde ızık’lara kadınların dokunmasının yasak olması da, bu dönemin “ataerkil” devirde meydana çıktığını kanıtlamaktadır.
 

                                                                -165-
                         Kansız kurbanlardan birinin s a ç ı (libation) olduğundan bahsetmiştik. Bu dini terime tüm Türk boylarında rastlanır. Terim, esas itibariyle çok eski zamanlardan gelme olup, Moğollarda dahi “saçu” şeklinde söylenirdi. Kanlı kurbanlara “tayılga” ya da “hayılga” denildiği gibi, “saçı”ya da, dini terim olarak “saçılga” ya da “çaçılga” denir. ‘Saçı’, her kavmin kendi emeğiyle kazandığı en kıymetli ve mubarek saydığı nimetlerden biri olur. G ö ç e b e  kavimlerde süt, kımız, yağ; ç i f t ç i  kavimlerde buğday, darı, şarap; t ü c c a r  kavimlerde para vesaire ‘saçı’ olarak kullanılırdı.

                         R u h l a r a   s a ç ı   y a p m a  adeti, dini inanışların belirli bir düzeyinde tüm dünya kavimlerinde görülmüş evrensel adetlerden biridir. (Halife al-Muktedir tarafından 921’de Bulgar hanına gönderilen elçi, hanın huzuruna girdiğinde, hanın adamları gümüş paralar saçtılar. Mütenebbi divanındaki bir beyit, ‘saçı’ adetinin Araplar’da da bulunduğunu göstermektedir.) Dini inançların dışında, bu gelenek, biri hakkında hayırlı haber söylenirken “darısı başımıza!” temennisi ile ifade edilegelmiştir.

                                                                    *       *     

                          Şamanistlerde, yukarda da söylendiği gibi,  k u r b a n   s u n u l m a d a n   a y i n  v e  t ö r e n  y a p ı l m a z . Her ayin için, kanlı ya da kansız kurban sunulması gerekir. Kanlı kurbanların en önemlisi  a t   k u r b a n ı’dır. Attan sonra  k o y u n  gelir. S ı ğ ı r  kurban edildiği hakkında ancak Kazak-Kırgızlar’ın ve Kırgızlar’ın destanlarında rastlanır. Her halde, şamanlarda, sığır kurban etmek pek de yaygın bir adet değildi.

                           Gerek bugünkü şamanistlerin “kurban” törenlerinden ve gerekse müslüman Türklerin “folklor” materyallerinden anlaşıldığına göre, eski devirlerde kurban için en makbul hayvan, “erkek hayvan” olmuştur. Dede Korkut hikayelerinin kahramanları olan Oğuzlar, kurban olarak “attan aygır, deveden buğa, koyundan koç” kesmişlerdir. Kırgız-Kazak destanlarında da, aynı motif’e rastlıyoruz. Radloff tarafından tesbit edilen “Dudar Kız” hikayesinde, Tanrıdan çocuk dileyen bir zengin “attan aygır, sığırdan buğa, koyundan koç, keçiden teke” kurban ediyor.

                           Bununla beraber, Kırgız-Kazak folklorunda, “töbel baytal” (yani, alnında beyaz bulunan genç kısrak) Tanrının beğendiği ve ruhların hoşuna giden kurbanlardan sayılmaktadır. Özellikle  M a n a s  destanındaki kahramanlar “ak boz kısrak” (ak boz biye) kurban ederler. Manas doğduğu gün, Yakup Han “ak boz kısrak” kurban eder. Manas’ın oğlu Simetey, babasının mezarı üzerinde “ak boz kısrak” keser. Kırgız-Kazaklar’ın “E d i g e  ve  T o k t a m ı ş” destanındaki kahramanlar da hep “ak boz kısrak” kurban ederler.  

                           Göçebe Türk boylarında daha yavrulamayan üç yaşındaki kısrağa “b a y t a l” denilmesi, ‘kurban töreni’ ile ilgili bir sözcük olsa gerektir. Televüt lehçesinde “baytal”, hem genç kısrak ve hem de “kurban edilen hayvanın canı” anlamına gelir.

                           Doğu Türkistan’ın şehirli ve çiftçi ahalisi arasında iş gören “oyun” (şaman)lar, tavuk gibi kümes hayvanlarını da kurban ederler; gerçek şamanlar ise böyle kurban tanımazlar.
 
 
                                                             -166-

                           Kurban edilen hayvanların  k e m i k l e r i   k ı r ı l m a z, köpeklere verilmez; ateşe yakılır ya da yere gömülür. Bazı özel ayinlerden sonra sonra, kurban kemikleri toplanıp bir kaba konularak kayın ağacına asılır. At kurbanlarının kafatası bir sırık üzerine konulur. Bu, çok yaygın bir adettir.

                           Altaylı’lar ve Yakut’lar, kurban olarak kestikleri atın derisini bir sırığa geçirip tıpkı bir at şekline koyup asarlar. Buna Altaylılar ‘baydara’, Yakutlar ise ‘tabık’ derler. X.yüzyıl başlarında, İbn Fadlan, Üstyurt Oğuzlarında ve Rubruk, XIII. yüzyılda Kıpçak’larda bu Altay “baydara”larına benzeyen derileri görmüşlerdir. Oğuz ve Kıpçaklar, olası, bu derilere “baydara” demişlerdir, çünkü Mısır Kıpçaklar’ında “baydara” ismine rastlanmaktadır.

                            Y a k u t l a r’ın inançlarına göre, ‘tabık’ koyanın torunlarından biri, bundan çıkan sesi işitirse bu ölüm haberidir, işiten ölecektir. Eski zaman şamanları bundan pek büyük davul yaparlar ve buna da  t a b ı k  derlerdi. “Tabig” sözcüğü Moğolcada “kurban” anlamına gelir. Bu sözcüğün eski Türkçede “ibadet” anlamına gelen “tapug” kelimesiyle ilgili olabileceği de muhtemeldir.

                            Kurban kesilmesi gereken bayramlarda, bütün suyun katılmasıyla ayinler ve törenler yapılır. Bu ayinlerden biri, dağ kültü’nün ana tema’sını teşkil eden “tanrı-gök kurbanı” ya da “dağ kurbanı” denilen ayindir.Bu ayin, Altaylı’ların bazı oymaklarında her yıl, bazılarında ise her üç yılda bir yapılır.

                            Yakutlar, bütün suyun katılmasıyla yapılan “ilkbahar” ve “sonbahar” ayinlerine  ı s ı a h  derler ki, “s a ç ı (libation) bayramı ve ayini” demektir. 
 
                            İ l k b a h a r  bayramı ve ayini, Mayıs ayının sonlarında ya da Haziranda “A y ı   T o y o n” şerefine yapılırdı. Bu bayram ve ayin için tüm soydaşlar kımız ve kurban hazırlarlardı. “A y   v e   G ü n e ş  (ıy,kün)  b a y r a m ı” da denen bu tören, dokuz gün sürerdi. ‘İlkbahar Isıah Ayini’ne, şamanla beraber dokuz masum kız ve dokuz masum delikanlı da katılırlardı. Bunlar şamanın “gökler yolculuğu”nda beraber bulunurlarmış; masum olmayan kızlar ve delikanlılar bu yolculukta göklere çıkamazlar ve günahlarının derecelerine göre çeşitli m a k a m l a r d a (oloh) kalırlarmış. Şamanlara göre, Tanrılara giden yolda birçok ‘durak’lar vardır. Yakut şamanları bu duraklara ‘oloh’, Altay şamanları ise ‘puudak’ derler. Şaman, ayin sırasında göklere çıkarken, bu durakların her birinde özel ilahiler söyler.

                            S o n b a h a r bayramı,  k ö t ü   r u h l a r d a n   k o r u n m a  amacıyla yapılırdı. Bu bayrama “a b a s ı   ı s ı a g a’ (kötü ruhlara ‘saçı’) derlerdi. Bu adına karşın, törenin ilk gününde, aydınlık tanrılarından Ulu Toyon namına, ikinci gününde kötü ruhların başbuğu sayılan Arsan Duolay namına ayin yapılırdı.
 
 
                                                              -167-
                          Yine Verbitski’nin bulgularına göre, Altaylılar’da her ruha ve Tanrıya kurban ayiini, yapılan ayinin uzunluğuna ya da kısalığına göre türlü türlü olur. En uzun süren ayin, büyük ruh Ülgen adına yapılan ayindir. Bu ayin üç bölümden ibarettir: Güneş battıktan sonra, ayinin ‘hazırlık’ bölümünü oluşturan birinci bölümü yapılır. Bu bölümde  k a m (şaman), ayin yapılacak yeri tayin eder, oraya özel çadır (sölti) kurdurur. Bu çadırın tam orta yerine taze ve yeşil kayın ağacı dikilir; bu ağacın çadır içinde kalan dalları budanır; çadırın tepesine çıkan kısmındaki dallar bir top halinde bırakılır ve oraya bayrak bağlanır. Kayın ağacı dokuz yerinden kertilir, bunlara “taptı” denir ki, “basamak” ya da “merdiven” demektir. Bu çadır, bayağı çadırlara göre çok büyük olur, kapısı doğuya karşıdır. Kapının önünde ağıl ve ahırları temsil eden bir yuva kurulup kapısına at kılından bir tuzak konulur. Bu hazırlık tamam olduktan sonra birkaç akboz at getirilir. Bunlardan hangisinin Tanrı tarafından beğenildiğini anlamak için ‘kam’, afsun söyleyerek elinde bulunan fincanı atın arkasına koyar, hayvanın kımıldamasıyla fincan yere düşerken başı aşağı gelirse, Tanrının bu atı beğenmediği anlaşılır. Kurbanlık hayvan kısrak ise, kan fincanını bunun sütüyle yıkar ve şu efsunu okur:

                         “İyi görüp kabul ediniz! Fincan benden, “alça” düşürmek sizden, hayırlı bilgi veriniz!” der. (Not. “Alça” ya da “alçı”, genellikle aşık oyununda aşık’ın dört yanından birine denir. Bu yan oyunda, aşığın tali’ getiren yanıdır. Şaman ayininde kurbanlığın kabul edilip edilmediğini anlamak için fincan atılır; çukur tarafı yukarı düşerse “alça düştü” denir ve kurbanın kabul edildiğine işarettir.)

                         Anohin’in tesbit ettiği bilgiye göre, şaman fincan atarken şu efsunu okur:
                       “Bu hayvanımı aygır yeleli (ruh) Çaptı Hanı kabul edecekse, bu fincanım ‘alça’ düşsün. Bunu kabul etmeyecek olursa, bu fincanım ‘ters’ (kömkörö) düşsün!”    

                        Kurban olarak seçilen hayvanın dizgini, halk arasından seçilen birinin eline verilir. Bu adama “baş tutkan kişi” denir. Bu adam, Tanrı huzuruna kurbanın canını götürecek olan ruhu temsil eder. ‘Kam’ (şaman), kayın ağacının ince ve yapraklı dallarından bir demet yaparak kurbanın üzerinde, yelpaze gibi, sallar; cübbe ve külahını giyip eline davulunu ve tokmağını alır. Önce Ülgen’i, onun oğullarını ve onlara tabi ruhları çağırır.

                        Ü l g e n’in oğullarından han K a r ş ı t’a şöyle hitap eder: “Ülgen beyden ayrılmış olan üç merdivenli Bay Karşıt! Geçmiş kavimlerin yaratıldığı zaman, “atam Ülgen!” diyerek yalvarmış, yakarmışsın! Eski dinimizin kurulduğu günden beri, eski nesilden kalan bizler bu dine inanıyoruz. Dünya yaratıldığı günden beri, yedi göbek atalarımız bu dini kabul etmişlerdir.”

                        Şaman kurbanı yıkar ve yıkarken de şu efsunu okur: “Az sürülerimden, beslediğim hayvanlardan seçerek aldım. Ruhların onayı ile kurban edeceğim. Gökteki Tanrı bu kurbanı beğenecekse üzwerine koyduğum fincan ‘alça’ düşsün! Gökteki Tanrı kabul etmeyecekse, bu koyduğum fincan ‘ters’ (baş aşağı) düşsün! Böyle olursa hayvanı salıvereceğim. Kabul ettiği gerçek olursa, bunu kurban edeceğim!”
 
 
                                                                -168-
                          Şaman, birkaç ruha hitabederek ilahiler okuduktan sonra, tahnit edilmiş kaza binerek göklere doğru uçmayı temsil eder ve kaza hitaben:

                        “Ak ayazın önünden, ak bulutun üstünden
                          Gök ayazın önünden, gök bulutun üstünden
                          Gök tanrıya doğru git!” der.

                        “Kaz” da ona güya cevap verir. Bu,  k u r b a n l ı k   h a y v a n ı n   g ö r ü n m e y e n  c a n ı n ı  a v l a m a  törenidir. Epeyce uğraştıktan sonra hayvanın canı yakalanır. Şamana binek ödevini gören kaz da uçup gider (yani uçtuğu temsil edilir). Kurbanlık at, boğmak ve bel kemikleri kırılmak suretiyle öldürülür. Hayvanın canı çıkmak üzere, iki  k a m, elinde tuttuğu ekmeği hayvanın yanına getirerek: “opkuruy, opkuruy” der ki bu kurbandan çıkan ‘kut’u (talih ve mutluluk ruhunu) ekmeğe karıştırmaktır. Bu ekmeği kurbanın sahibi ve aile efradı yerler; başka kimseye vermezler. Kurbanın derisi-başı, ayağı ve kuyruğu ile beraber, bir sırığa asılır. Buna “baydara” denir. Kurban, Ülgen adına kesilmiş ise ‘baydara’nın başı doğuya karşı, Erlik namına ise batıya karşı yöneltilir.

                          Kurbanın eti, kemikleri kırılmadan ayrılır ve “kazancı” denilen iki uzman adam tarafından pişirilir. Et pişirilen kazana “kazancılardan” başka kimse yanaşamaz. Kam, et suyundan alıp tös’lere efsunlar dualar okuyarak ‘saçı’ yapar; manzum duanın her mısraında “çook” diye bağırır. Bu kelime ‘sami’ dinlerin “amin” sözcüğü yerinedir.

                          Bu törenden sonra, ayine katılan kimselere  k u r b a n  e t i y l e  ziyafet çekilir.Kemikler toplanıp “baydara” altına konulur ve çalı çırpı ile kaplanır. Ş a m a n, ilahilerini okumaya ve et parçalarını yemeye devam eder. Bir az sonra şaman dinlenir: Bu sırada, kurban sahibi dokuz elbise getirip ‘sölti’nin kapısı yanına asar. Bunlar, Ülgen’e armağandır. Buna “tolu” denir. Şaman dua eder:

                        “At kaldırmayacak kadar armağan, alas alas!
                        “Er kaldırmayacak kadar armağan, alas, alas!
                        “Üç yakalı değerli armağan… ev çevresini
                        “Dolaşıp giriniz! Küheylanına
                        “Örtü olsun, alas, alas! Ülgen
                        “Hanın ateşi, alas!”                        

                        (Not: ‘alas’ = ?helas (heyhat) (Dr.İ.E.)

                          Şaman davulunu ateşe tutup kuruttuktan sonra cübbesini ve davulunu “arcan” denilen kokulu ot yakıp tütüsüler ve sandalyaya oturur. Sonra, davulunu vurmaya ve ruhlarını çağırmaya başlar. Ruhlar da ona güya “hey, kam” diye yanıt verirler. Şaman birdenbire yerinden fırlar, davulunu kaldırır. Bu, çağırdığı ruhların geldiklerine işarettir. Tekrar ruhlarını çağırmaya başlar. İlk önce, Yayık Han denilen su ilahlarından birine baş vurarak dua eder. Buna, “ayaz hanın parçası, ay ve güneşin payı!” diye hitabeder. Bazı şamanlara göre bu ruh, Ü l g e n  ile  ş a m a n  arasında bir iletişim görevini görür.  
 
 
                                                                 -169-

                         Şaman davuluna vurmakta ve manzum dualar okumaya devam etmektedir; bildiği tüm ruhları adlarıyla çağırır. Bunlar arasında ‘bürküt’de (kartal) vardır. Kartal’ı, “tanrı kuşu kartal, bakır tırnaklı müthiş kuş; sağ kanatı güneş’i kaplar, sol kanatı ay’ı kaplar” diye betimler. Tüm bu ruhlar şamana: “Hey, kam!” diye yanıt verir.

                         Bundan sonra her kabilenin büyük atası (gerçek ya da manevi) çağrılır, bu atalara hitaben ilahiler okunur. Ayin yaptıran kurban sahibini ve karısını, davulu ve tokmağıyla kucaklayıp takdis eder, her türlü kötü etkilerden temizler. Bunlardan çıkardığı kötü ruhlara, geldikleri yoldan gitmelerini, geçtikleri suları geçmelerini, Altay dağlarını aşıp ‘defolmalarını’ emreder. Ayin yaptırana ve ailesine ‘kut’ (mutluluk) diler; davulunu ev sahibinin kulağına yaklaştırıp vurur, bununla söyleyeceği falı iyi dinlemesini tenbih eder. Ev sahibine, karısına ve çocuklarına temsili olarak zırh ve külah giydirir; sonra ateş etrafında döner, davula hızlı vurur. Ülgen için konulan armağanı davulu ve tokmağıyla birlikte kucaklar, sürekli olarak manzum ilahiler söyler. Son olarak, Ülgen için hazırlanan armağanı alıp, göklere doğru yükselmeye başladığını temsile girişir. İlk kez, “Birinci Kat” göğe çıkar. Orada yıldırım, şimşek, gök gürültüsü ile karşılaşır. Sonra, “İkinci Kat” göğe çıkar; bu arada, kurban kesilen hayvanın canı da hep beraberindedir.Kurbanın dizginlerini tutan ‘baştutkan’ da şamanla beraber göklere çıkmıştır. İkinci Kat gökte, şamanın bindiği “pura”, baş tutkanı izleyemiyor ve şaman onu bırakıp “kaz”a biniyor. Kaz üserinde göklere doğru uçtuğunu temsilden sonra, şaman, kazı salıverir. O andan sonra şaman, ‘baştutkan’a: “benimle beraber gel!” diyor; ‘baştutkan’ ağlıyor, “ben buradan döneceğim!” diyor.

                            Bundan sonra  k a m, göklerin ilerideki durumu hakkında kehanette bulunur: her katta neler bulunduğunu anlatır. İlahiler söyleye söyleye “Dördüncü Kat” göğe çıkar. Burada şaman, davulu ile gök gürültüsünü temsil eder; oradan “Beşinci Kat” göğe çıkar. Orada gök gürültüsü şiddetlenir, Bu gök’te, “yayuçı” (yaradıcı) denilen kudretli bir ruh bulunur. Şaman bu ruhun huzuruna girerken davulunu yavaşça vurur, dualarını da aynı yavaşlıkla söyler. Bu ruh dişidir, ona “anam!” diye hitabeder. ‘Yayuçı’: “Sen kimin kalıntısısın, kimin torunusun? Adını söyle. Kişinin adı, geyiğin tüyü olur; adını, yolunu anlat. Kanatlılar uçmayan, tırnaklılar basmayan bu yere pis kokan böcek gibi nasıl geldin?” der ve tehdit eder. Şaman çok korkar, geri geri gider ve yalvarıp yakarır.

                             ‘Yayuçı’ sorularını yineler, k a m  nihayet yanıtlar onu: “Kara kamın kalıntısıyım, ulu kamın torunuyum… anam Yayuçı hatun! dilek dilenmeye geldim… secde ediyorum.” Yayuçı, kam’ın ağzıyla kehanete başlar, “şu olacak, bu olacak” der, törene katışanların hepsi külahlarını kam’ın davulunun altına atarlar. Bu, iyi falları yakalamak içindir. Şaman, “Altıncı Kat” göğe çıkarken herkes külahını alır. Altıncı gökte şaman ‘ay’a secde eder. “Yedinci Kat” göğe çıkar, burada ‘güneş’e secde eder. Böylece ta “On İkinci Kat” göğe kadar çıkar. Burada Ülgen’e kurbanı takdim eder, ona hitaben dualar söyler. 
 
                              Üç gün süren bu seremonilerden sonra  ş a m a n ,  y e r y ü z ü n e   i n e r: davulunu atar, gözlerini açar, güya uzak yoldan gelmiş gibi herkesle selamlaşır. Üçüncü gün şamanın şerefine büyük ziyafet verilir. Ayin için hazırlanan içkilerden herkes sarhoş oluncaya kadar içer.
                                                                  -170-

                          Bazı ayinlerde şamanlar,  y e r a l t ı n a   i n d i k l e r i n i  ve orada gezdiklerini temsil ederler. “T a m u” (cehennem) üzerindeki kıl köprüden geçtiklerini, kuzgun uçmaz sarı çöller üzerinden uçarken, günahlı ‘kam’ların sayısız iskeletlerini gördüklerini, “karanlık tanrıları”nın bulundukları dünyada yılanlara, ejderlere, canavarlara rastladıklarını manzum sözlerle hikaye ederler.

                          Şamanizmde, bu büyük ayin ve törenlerden başka, birçok özel ve küçük ayinler vardır. Bunlar; hastalığı başka bir nesneye veya hayvana “göçürme”, yağlı paçavrayı ateşe yakıp “alazlama”, “uçuklama”; bir ruhun adına yeni bir “ongon-tös” yapma gibi aile başkanı, şaman ya da bu işlerden anlayan ‘kocakarılar’ marifetiyle yapılan ayinlerdir. Ö z e l  a y i n l e r’den en önemlisi, ruhlardan birine “ı d ı k” (ıyık, ızık = adak) bağışlarken yapılan tören ve ayindir. Bu töreni de şaman yapar.

                          Kuzey’deki Yakut-Dolganlar, en önemli taşıt araçları olan geyikleri ‘ıdık’ olarak bağışlarlar. Bunların ıdık töreninde, başka şamanist Türk boylarında rastlanmayan bir adet vardır ki, bu da ıdık’ların  k u l a k l a r ı n a   k ü p e   t a k m a k t ı r . Altaylılar ıdık olarak at bağışlarlar; at ıdık at sürülerini koruyan ruhlara bağışlandığı gibi, bazı hastalıkları gönderen ruhlara da bağışlanır.

                         Altaydaki Koybal oymağına ait şamanistlerin ıdık’ları (ızık) hakkında Katnanov şu bilgileri veriyor: Koyballar’da ‘ızık’ türlü türlü olur; yağız, al, boz, duru, akboz, sarı, gök (kır). K o y u n  ızık sarı,  i n e k  ızık al ve kara olur. Yağız ve al ızıklar dağ ruhuna bağışlanır. Bir adam hasta olursa, yağız bir atı direğe ‘ızık’ olarak bağlarlar ve koyun keserler. Böyle yapılırsa, hasta iyileşir. Al ızık, ailenin baş ve göz ağrılarından korunmaları amacıyla, duru ızık göğüs rahatsızlıklarından şifa bulmak ümidiyle bağışlanır. Ak boz ızık yine baş rahatsızlığından, kır at ise karın ve kaburgalardaki sancılardan kurtulmak için bağışlanır. Kuzuların bereketli ve sağlam olmaları için, koyun ‘ızık’ olarak bırakılır.

                          Koybal kam’ları ızık olarak bırakılan ata, ancak sahibinin binmesine izin verirler. Izığa vurulan ‘eyer’ ve ‘gem’, başka atlar için kullanılmaz. ‘Izık hayvanları’, ilkbahar ve güz mevsimlerinde hoş kokulu mukaddes otlarla kaynatılan su ile sahibinin kendi eliyle yıkanırlar. Izık hayvanını eğer kurt yerse, yerine başka bir hayvan bağışlanır. Izık bağışlayan adam ölürse, kardeşinin ızığı olur. Eğer kimsesi yoksa ızık salıverilir, ona kimse binmez ve dokunmaz. Izık, şaman tarafından yapılan ayin ile bağışlanır. Bu ayin için şaman özel ilahiler okur. Izık, kötü ruhların başbuğu olan E r l i k’de bağışlanır.   

                          Büyük şaman ayinleri ve törenleri, İslam Türkler’den doğu Türkistan’da (Yarkendt, Aksu, Hoten şehirlerinde), Malov ve S. Oldenberg tarafından Kurele’de, Tarancılar’da ve başka bölgelerde Pantusov tarafından tesbit edilmiştir.
 
 
                                                                  -171-

                               B a k ş ı    A y i n l e r i  –   Hasta Tedavileri

                        Malov tarafından nitelendirilen “müslüman şamanlar”ın yaptıkları ayinler, yukarıda ayrıntılarını verdiğimiz Altaylı şamanist kam’ların yaptıkları ayinlerin şöyle böyle islamlaştırılmış şekillerinden ibarettirler. Tıpkı Altay şamanlarının afsunlarında olduğu gibi, Doğu Türkistan şamanlarının (bakşı ve oyunlarının) dualarında da açık seçik sözcükler vardır. B a k ş ı l a r, gerçekten şamanlıktan başka bir şey olmayan ayinlerini, peygamberlerin ve İslam velilerinin adlarını karıştırmak suretiyle islamlaştırmaya çalışmışlar ve böylece mesleklerini korumayı başarmışlardır. Okuma ve yazma bilen ‘bakşı’lar, kendi mesleklerini meşru bir meslek olarak tanıtman için, “P e r i   H a n” (peri okuyucu) risaleleri düzenleyerek, Fatma anayı kendilerine bir ‘koruyucu patron’ ilan etmişlerdir.

                        B a k ş ı l a r’ın yaptıkları ayin, Altay ve Yakut şamanlarının ayinlerinden daha görkemli olur. Bakşı’nın yanında hanendeler ve saz takımı bulunur. Tıpkı Altay şamanlarında olduğu gibi, hastalığı ‘başka bir nesneye ya da hayvana göçürme’, Türkistan bakşılığı’nın en önemli ögelerinden biridir. Ayin; 4, 6, 12, 15 ya da 16 bölüm olur. Bazan ayin (oyun) bölümleri, k o r ç a k l a r (bebekler, kukla’lar) ile tayin edilir. Bu ayinlere “60 korçak oyunu” ya da “80 korçak oyunu” denilirse de, gerçekte yirmi tane korçakla tamamlanır. En önemli nesnelerden biri  t u ğ’dur. Tuğ şöyle hazırlanır: kullanılmayan bir ip alınır, iki ya da üç kez katlanır. Bir ucu dama, diğer ucu da yere, kazığa bağlanır. Üst tarafına kızıl ve yeşil kumaşlar asılır, ip şeritlerle süslenir, iğde ağacı dalları bağlanır. “Bakşı’lar Risalesi”ne göre, bu tuğ, Cebrail vasıtasiyle Fatma anamız için gökten inmiştir.

                        Klasik bir  ş a m a n (bakşı) ayini üç bölümden ibarettir. Bu, en az üç gece devam eder. En son bölüm, sabahleyin olur. Ayin başlamadan önce b a k ş ı, mum yakarak bir fal açar. Aksu şehrinde gördüğü falı Malov şöyle tasvir ediyor: Bir kaba su doldurup halı üzerine konur. Kabın yanına ayna ve mum yerleştirilir. Ocaktaki ateşe şeftali çekirdeği atılır. Bu çekirdeğin kömürüyle yedi yaşındaki bir çocuğun avuçlarını ve gözlerini boyarlar. Suya bir yüzük, iğne ve biraz pamuk atarlar. B a k ş ı  dua okur, suya bakıp ayin yaptıran adamın sorularına karşılık verir. Hoten şehrinde bu suya bir değnek koyarlar. Bu değnek ruhların (perilerin) konmaları içindir. Periler bu değneğe konup suda oynarlarmış; ‘bakşı’ da bunların aksini aynada görürmüş.

                                                                      *           

                         Malov, 1914 yılında, Carhlık şehrinde (Lob-Nor eyaleti), bir hastaya yapılan b a k ş ı  ayinini şöyle tasvir ediyor:

                         K a d ı n   ş a m a n ı n  elinde, pek kabaca yapılmış bir kılıç vardı. Bu kılıcın sapı ile demiri arasında birçok halkalar bulunuyordu. Bu halkalar, çıngırak ödevi görüyordu. B a k ş ı, ayine başlarken bu kılıcı (ya da hançeri) ocak yanındaki duvara soktu; kendisi ocağa karşı durup dua okuyordu; sonra, kılıcı ve elindeki kamçıyı taban döşemesi üzerine bıraktı. Ağzına anason tohumları alıp bir şeyler okuduktan sonra bunları ateşli kömür üzerinde yaktı. Tam bu sırada 
 

                                                                  -172-

dabçı” (tef çalan)tef çalmaya ve türkü söylemeye (şaman duası) başladı. B a k ş ı, sağ elinde kılıç ve kamçı, sol elinde tütsü yaptığı kab bulunduğu halde dans ederek yanan muma karşı başını üç kez eğdi; elindeki tütsü kabını dışarı fırlattı, kendisi baygınlık geçirir gibi durum aldı; ayine katılanlardan biri bakşı’yı tuttu. Onun yanına gelen iki adam ayin için ne gibi şeyler gerekli olduğunu sordular. Bakşı, “baş tuğ” üzerine beyaz, kırmızı ve gök renkli üç bayrak, 51 beyaz, 81 gök korçak (kukla, bebek) gerek olduğunu söyledi. Bakşıyı tutan adamlar onu koyuverdiler. Baksı bayılıp yere düştü. Ayin devam ediyordu. Bir süre sonra bakşı kendine geldi. Saz, musiki sustu. Bakşı kılıcını duvara sapladı, elindeki kamçı ile cinleri kovmaya başladı. Bunlarla, ayinin ikinci bölümü tamamlanmış oldu.

                         İkinci gün akşam saat 8’de yine ayine başlandı. Çalgıcılar, ellerindeki teflerini ateşe tutup kuruttular. Bakşı, tuğ ile ocak arasında başını önüne eğip durum değerlendirmesi yapıyordu. Bir elinde kamçı; kendisi sağa, sola sallanıyordu. Sonra kalkıp “tuğ” yanında oturan hastanın yanına gelerek onun üzerinde kamçısını dolaştırdı. Çagıcılar yine saz çalmaya, dualarını söylemeye başladılar. Bakşı, elinde tütsü bulunduğu halde dans ediyor, tütsünün kömürlerini dışarı atıyordu.. Sonra, iki kuklayı alıp bir şeyler fısıldadıktan sonra bunları muma dokundurup yaktı. Yanan kuklaları hastanın yüzüne tuttuktan sonra ocağa attı. Ayin için hazırlanmış olan güvercini alıp hastanın başı üzerinde dolaştırdı ve tekrar yerine koydu. Güvercinden sonra eline verilen tavuğu da hastanın başı üzerinde dolaştırarak kendisi tuğ etrafında dans etti. Sonra oğlağı hastanın etrafında dolaştırdı. Musiki ve türküler devam ediyordu. Bakşı, elindeki hançeri güya hastaya saplar gibi bir hareket yaptı. Bununla törenin ikinci kısmı da tamamlanmış oldu. 

                        Üçüncü kısım, üçüncü günün akşamında başladı. Çalgıcılar tef çalıyor, hanendeler dua-türkülerini söylüyorlardı. Bakşı, tuğun etrafında dans ediyordu. Bu ayin için herbiri bir arşın (ortalama 68 cm.) uzunluğunda kırk bir çubuk hazırlanmıştı. Bakşı, ayinin ikinci bölümünde olduğu gibi, kuklaları muma dokundurup yakıyor ve hastanın başı üzerinde dolaştırıyordu. Bu sırada seyre gelenlerden bir kadın da dans etmeye başladı. Bakşı, kırk bir çubuğu ikiye ayırıp hastanın üzerinde dolaştırdı. Sonra, ateş yanında oturan beş erkeğe ikişer tane çubuk verdi. Bu erkekler tuğ etrafında dolaşıp çubuğu bakşıya verdiler. Bakşı bunlarla hastaya vurduktan sonra kendini dışarı attırdı; kendisi güya cinleri kovmuş gibi kılıcıyla kapı tarafına tehdit savurdu. Bununla ayin tamamlanmış oldu.

                        S.Malov, 1915 yılında Aksu şehrinde gözlemlediği başka bir  ş a m a n  ayinini şöyle tasvir ediyor:
                        B a k ş i  önce abdest aldı, çalgıcılar ateş yanında davul ve teflerini kurutuyorlardı. Bakşı, ekmek üzerine Arapça bir dua okudu, orada bulunanlar hep “amin” diyerek ekmeği yediler. Bakşı, tuğ yanına oturup biri Arapça diğeri Türkçe iki dua okudu. Tütsüyü tutan biri tuğa yapışıp duran hastayı tütsüledi. Bakşı, elinde kamçı dua okuyor, çalgıcılar çalgı çalıyorlardı. Hasta, tuğ etrafında dönüyor, bakşı onu izliyordu. Hasta düşüp bayıldı. Ona şerbet verdiler, hasta ayıldı. Dört tane mum yakıp ekmeğe soktuktan sonra, hastanın eline verdiler. Hasta yine tuğ etrafında dolaşmaya başladı. Bakşı, bir avuç samanı mumun ateşiyle yakıp hastaya vurup beyaz tavuğu etrafında dolaştırdı. Bununla ayinin birinci kısmı tamamlanmış oldu. Hastayı yatağa yatırdılar.
 
 
                                                                 -173-

                        Törenin ikinci kısmında bakşı’nın yerine oğlu geçti. Tuğa dokunup dua okudu ve yüzünü sildi. Kıpkırmızı kızgın demire yalın ayak on beş defa basıp ayaklarını hastaya dokundurdu. Sonra topallayarak bir tarafa gitti… Bakşı’nın kendisi ayine devam etti. Tuğ etrafında iki genç adam gayet güzel dans etmeye başladılar. Bunlardan sonra iki kadın dans etti. Bakşı yine Arapça bir dua okudu. Herkes “amin” dedi; sonra o, tuğ’un yanına oturdu, gömleğinin eteklerine düğüm düğümledi. Bir mendilin dört köşesini düğümleyerek başına geçirdi, üzerine külahını giydi. Dua okudu ve üç defa “ay!” diye bağırdı. Her taraf sükun içinde. Sazlar tuğun altında. Bakşı tuğu tutup, duran hastanın boynuna kamçısını, ocak yanında duvara saplanmış hançerine de bir ip astı. Tuğun etrafında tütsü yapıp dua okuyor, cemaat de “amin” diyordu. Bundan sonra, “bakşı şaman” dualarına, çalgıcılar tef ve davul çalmaya başladılar. Her tarafta mumlar yanıyor. Bakşı, ağzında bıçak bulunduğu halde, tuğun etrafında dönüyordu. Hastanın gözüne, boynuna, karnına bıçağını sokuyor, hançerle hastaya vuruyordu. Bu manzaradan herkes dehşet içinde kalmıştı. Bu sırada kıpkırmızı ateş içinde bir kızgın demir getirdiler. Bakşı bu demiri bir kaç kez diliyle yaladı. Çok dikkatle baktım, gerçekten yalıyordu. Her yaladığında da, hastaya üflüyordu.

                        Oldenburg, Doğu Türkistan’da, Kurale’de 1910 yılında “müslüman bir şaman ayini”ni izlemişti. Doğu Türkistan’ın bazı yörelerinde “peri han”, diğer yörelerinde ise “dua han” diye adlandırılan “müslüman kam”lara, Kurale’de “bahşı” dediklerini kaydetmişti. Bu ‘bahşı’ların yaptıkları ayinler, yukarıda ayrıntıları verilen, Malov ve diğerleri tarafından rapor edilen ayinlerden farksızdır. Okudukları dualar da, çeşitli kaynaklardan alınan duaların hemen hemen aynıdır. Bu dualar, “Kur’an başı bismillah, işin başı bismillah…” diye başlamalarına karşın, tam manasıyla şaman ilahilerinden ibarettir. Bu bakşı’lar, İslam dininin ağır baskısı altında varlıklarını korumaya çalışan gerçek  k a m (şaman)lardır.

                        N. Pantusov’un verdiği bilgilere göre, Tarançılar’da  ü f ü r ü k ç ü   m o l l a l a r ı n da şamandan farkları yoktur. Bunlardan biri hastaya bakmaya getirilirse, remil bakıp, “hastaya müslüman cinler musallat olmuş. Karabaşlı ak tavuk getiriniz. Kırk tane yağlı yufka hazırlayınız!” der. Sonra da, “Azemtü’‘aleyküm ya ervahlar ya cinler… göçünüz, göç!” diye afsun okurlar. Hastalığı başka bir nesneye göçürürler. Bu mollalardan başka, “rednameci” denilen  ü f ü r ü k ç ü l e r  vardır. Bunlar, yedi pınardan, yedi değirmenden su alıp bir kaba doldurup üflerler. Bu suyun ağırlığı, bir Kur’an ağırlığında olacaktır. Sonra, yedi parça demir kızdırıp bu suya atarlar; bu suyun buğusuyla hastayı terlettikten sonra, bir kaplumbağa iskeleti üzerinden bu suyu geçirip hastayı yıkarlar. Bununla da hastalık geçmezse, “ervah aşı” yaparlar. Bu  e r v a h  a ş ı kertenkele, kurbağa, yılan suretinde hamurdan yapılı yemektir. Bunu yerler ve bir kısmını dört yol ağzına çıkarıp korlar.

                        Görülüyor ki bütün bu üfürükçü mollalar ve “rednameciler”, İslam perdesi altında yaşamakta olan hilebaz, yalancı şamanlardır.  
                                                             -174-

                        XVII. yüzyılın ortalarında Başkurtlar arasında bilimsel araştırmalar yapan Rus Bilimler Akademisi üyesi I. Lepechin, Başkurt görenek ve geleneklerinden bahsederken, kendisinin gözlediği bir d o ğ u m   t ö r e n i’ni şöyle anlatıyor:
                        Bir lohusa’ya, “şeytan oyun” dedikleri töreni yaptırmak için Köreze’yi çağırdılar. Köreze dansediyor, bağırıp çağırıyordu. O, böylece cin ve şeytanları kovuyormuş. Gece yarısı olduğunda eline kılıç ve tüfek aldı. Birkaç adama kendi kuşağını sıkıca çektirdi. Bu, cinnetle savaş için hazırlıktı. Elindeki silahlarla cin ve perileri kovmaya (onlarla savaşmaya) başladı. Nihayet, “Cinleri kovdum. Iyık ırmağında onları boğdum” dedi. Görülüyor ki, XVIII. yüzyılda Başkurtlarda, Altaylılar, Kırgızlar, Doğu Türkistan Türkleri gibi, şaman ayinine “o y u n” demişlerdir.

                        Kırgız-Kazak ‘baksı’larının yaptıkları ayinler, birçok etnograflar tarafındnan saptanmıştır. Abdülkadir İnan hoca, bir baksı’nın Türkistan’da, Sarısu ırmağı yakınlarında, Naymanlar yaylasında yaptığı bir ayini bizzat gözlemişti. Bu baksı, kendisinin “Asan Tokpak Barlıbay” neslinden olduğunu söylemiş. Tepesinde “aydar”ı (perçemi) , külahında puhu kuşunun tüyleri varmış. Kopuzu da puhu kuşunun tüyleriyle süslenmişmiş. Kırk, kırkbeş yaşlarında görünüyormuş. Bu  b a k s ı, aynı zamanda saz şairi, sohbeti hoş bir adam imiş.

                      “Bu baksıyı bir hastayı tedavi için çağırmışlardı. Hasta yirmi yaşında bir delikanlı idi. Baksı geldiği gibi bir koyun kesildi. Derhal bunun kürek kemiği çıkarılıp baksı’ya getirildi. Baksı bu kemiği ateşe atıp biraz sonra çıkardı. Bir eliyle kemiği tutup, bir elinin parmaklarıyla kemik üzerinde oluşan çatlak çizgileri yokladı. ‘Ak cin imiş…Bir sarı baş koyun… Sonu iyidir… bir cemaat var… Bir kazan yanında…’ gibi bir sürü şeyler söyledi.

                      “Akşam karanlığı bastıktan sonra hastayı çadırın tam orta yerine yatırıp, baksı, ‘arvak’larını çağırmaya başladı. Koğuz çalarak baksı dualarını okuyordu. ‘Git!’, ‘göç!’ diye bağırıp çağırdı. Sonra bir ‘sarı baş’ koyun getirdiler. Baksı onu kendi eliyle hastanın etrafında üç kez dolaştırıp dışarı çıkardı. Bu koyunun kurban olarak kesildiğini ya da adak olarak bırakıldığını öğrenemedim.” 

                       Ebubekir Dıvaoğlu tarafından ayrıntıları verilen ayin,  Altaylılar’ın ve Yakutlar’ın şaman ayinlerine daha çok benzemektedir.
 Yakutlar, sözde de olsa, hıristiyan sayıldıklarından bunlarda şamanizm dinsel özelliğini kaybetmiştir. Bunlarda  ş a m a n l a r (oyunlar) hekim, üfürükçü, falcı olarak iş görürler. Bununla beraber, hastalar üzerinde yaptıkları ayinler, Altay şamanlarının (kam) ayinlerinden farksızdır. Yakut ülkesinin ıssız köşelerinde şamanların “ısıah” gibi dini içerikli ayin ve törenleri dahi yaptıkları saptanmıştır.  
 
 
 
                                                                 -175-
                        Hastalara bakmaya ve tedavi etmeye çağırılan Y a k u t   ş a m a n ı, eve girdiği gibi, üst başa, odanın en saygılı yerine geçer, boz at derisinden yapılan post üzerine oturur. Yakutlarda ‘boz at derisi’ mubarek nesnelerden sayılır. Şamana akşama kadar türlü yemekler ikram edilir. Komşular ve soyun büyükleri çağırılır, ziyafeten sonra da her şeyin hazır olduğu ilan edilir. Şaman uzun saçlarını sıvar, hazırlığa ait bazı ayrıntıların yapılması için emirler verir. Ayine katılmak istemeyenlerin ayin başlamadan çıkmalarını, ayin sırasında dışarı çıkmak ve girmenin yasak olduğunu anlatır. Ayin başlamak üzere iken şamanda garip bir değişiklik olur; onu hıçkırık tutar, yüzünün kasları durmadan hareket eder, gözleri ateşe, bir nokta üzerine dikilir. Ortada yanan ateş yavaş yavaş sönmektedir. Ayine katılanlar çok yavaş konuşurlar. Şaman, günlük giysisini çıkarıp yerine cübbesini, cübbesi yoksa kadın entarisi giyer, eline piposunu tuttururlar. Şaman, pipodan çıkan dumanı yavaş yavaş yutar. Bu arada hıçkırıkları sıklaşır, gözleri de kapanır. Boz at postu odanın tam ortasına konulur. Şaman post üzerine oturup bir az su içer. Eline kamçı, kayın ağacı ve dalları, davul ve tokmağını alır; postun baş tarafı Güney yönüne doğrudur; şaman da Güneye karşı durur. Sonra, dünyanın dört yanına secde eder, ağzına aldığı suyu etrafa püskürür. Ev sahibi ateşe at kılından bir avuç kıl atar ve ateşi söndürür. Oda, zifiri karanlık içindedir, Şaman, başını eğmiş, meditasyona dalan şeyh gibi sessiz ve hareketsiz oturur. Her tarafı derin bir sessizlik kaplar. Şamanın hıçkırığı, arada bir bu sessizliği bozmaktadır. Birdenbire, şamanın esnemesi ile birlikte maden sesleri, odanın her yanından gürültüler gelmeye başlar: şahin sesi, martı kuşunun ağlaması ve türlü türlü kuş sesleri duyulur. Yine sessizlik… Bu sessizliği bu kez davul sesi bozar. Şaman ilahiler okur, davul çalar… bir az sonra şamanın ancak mırıltıları işitilir, davul durur. Yine birkaç dakika derin sessizlik. Şaman şimdi ektazi’ye –doruğa erişmiştir. Birden, düzgün ilahiler okuyup davul çalmaya başlar. “Emegeti”ni, yani ‘koruyucu ruhu’nu ve başka tanrıları çağırır şimdi. Bunların çabucak gelmeleri için adeta yalvarır. Bu ruhlar birdenbire bastırırlar, şaman korkusundan düşer, bayılır. Şaman yere yüzüyle, yani secde eder gibi düşerse bu iyi bir gösterge olarak kabul edilir, arkasıyla düşerse fenadır.

                        Şaman yere düşer düşmez herkes ilahiler okumaya başlar. Deneyimli ihtiyarlar, şamanı ayıltmaya çalışırlar. Ruhlar arasında kendi ‘emegeti’ni gören şaman hemen ayılır, neş’esinden sıçramaya ve dansetmeye başlar. Ateş yeniden yakılır; ateşin al ışığı içinde, dans eden şamanın ağzından köpükler saçıldığı gözlenir. O şimdi gözleri yarı kapalı, elinde davul, şeytani bir dans yapmaktadır. Nihayet şaman yavaş yavaş kendinin doğal durumunu almaya başlar. Davul düzenli sesler çıkarmaya, ilahiler de anlaşılabilecek bir şekilde nağmelenmeye başlar. Şaman, hastanın yatağının yanına gelir, ellerini hastanın yüzüne koyup etrafı seyretmeye başlar. Böylece hastaya musallat olmuş kötü ruhları aramaktadır. Kötü ruhlardan birini bulur bulmaz tekrar dansetmeye başlar. Şaman bu dans esnasında pek uzaklara,  g ö k l e r e seyahat ettiğini simgeler. Ayinin bu kısmında, Yakut şamanları yeryüzünde ve göklerde gezdiklerini gayet sanatkarane sergilerler. Dans yaparken bazan dağ tepesine çıkmayı, bazan inmeyi, bazan göklerde uçmayı, ‘oluh’larda (menzil) dinlenmeyi çok güzel temsil ederler.
 
 
                                                               -176-

                        Ş a m a n göklere doğru “u ç a r k e n”, uçsuz bucaksız gök yüzünde dolaşan ruhlar ve kuşlar şamanın göklere, tanrı huzuruna doğru uçmasına hayran oluyorlar, heyecanlarından karma karışık gürültü çıkarıyorlar. Şaman bunu davulunun sesleriyle ifade eder. Göklere doğru uçarken, şaman, aynı zamanda ilahiler de söylemektedir:
                      “Ey yerin kudretli boğası! Ey bozkırların kudretli atı! Ben de bir boğa değil miyim? Ben de böğürüyorum. Ben bir yabani at değil miyim? Ben de yüksek sesle kişniyorum. Ben bütün yaratıklardan üstünüm; insanların en yeteneklisi, en sorumlusu benim. Beni en kudretli tanrı kendi eliyle yaratmıştır. Geli yaban atım gel! Bana yapacağımı öğret! Ey yerin kudretli ve mucizeler yaratan boğası! Gel, bana söyle! Ey kudretli tanrım, emirlerini ver!… Ey hazır olan cemaat, beni iyi dinleyiniz: “benimle yürü!” demediğim kimse benimle yürümeye kalkmasın! “Yürü!” dediğim kimseler ileri! Herkes iyi baksın, ihtiyatlı olsun!…
                      “Ey benim solumda bulunan sopalı hatun! Yolumu şaşırırsam yolumu göster, ey büyük anam! Beni doğru yola gönder.
                      “Güney ormanlarında dokuz tepede yaşayan ey güneş ruhları! Doğuda yaşayan kalın boyunlu babam, hakanım! Ey ak sakallı ateş baba!”

                        Yakut şaman kötü ruhların istedikleri kurban üzerinde pazarlık da yapar. Bazan kötü ruhun istediği kurban yerine o hayvanın suretini yapıp kurban ederek ruhu aldatabilir.

                        Yakutlar’da yapılan şaman ayinlerinden en büyüğü, şamanlık mesleğine yeni girenler için yapılan  t a k d i s   a y i n i’dir ki yukarılarda ayrıntılarıyla anlattık. Benzer olarak,  y e n i  e v  y a p m a k   i ç i n  s e ç i l e n   y e r d e  (arsa’da) yapılan ayin de çok önemi haizdir. Yakutlar’dan biri yeni ev kurmak istediği zaman ‘kutlu arsa’ arar. Bu törene de şaman karışır. Kutlu bir yer seçildikten sonra, yapı kuracak olan adam şöyle dua eder:
“Büyük anam hatun (ebe hatınım) sekiz kenarlı yerimin sahibi, dinle, işit!” Bunu dedikten sonra doğuya karşı durup elinden eldivenini çıkararak duasına devam eder:
                      “Kısa sürecek olan kısmetim ve fani olan mukadderatım hakkında dua ediyorum. Herşeyi bilen ağır fal kaşığıma yalvarıyorum. (Altaylılar’ın fincanla fal açtıkları gibi, Yakutlar kaşık yahut eldiven atmakla fallanırlar.) Ak ve yüksek tanrılar, dinleyiniz! Yer altının sahibi olan tanrılar, işitiniz! Dinleyiniz! Herşeyi bilen, gören kaşık falını armağan ediniz!”

                        Sonra, şaman, “uruy!” (Yakut şamanistleri Altaylıların ‘opkuruy!’ ve ‘alas’ sözleri yerine ‘uruy!’ derler.) bağırıp eldivenini atar. Eldiven ters düşerse (yani, avuç kısmı aşağı gelirse) kötü sayılır, tekrar dua ederek atar. Nihayet eldivenin avuç tarafı yukarı gelir. ‘Uruy!’ diye bağırarak oraya bir haç yerleştirir. Derhal komşuları ve kendi aile efradı buraya toplanıp ateş yakarlar. Ateşe yağ, yoğurt (suorat) dökerler, at yelesinden kıl koparıp atarlar. Şaman, yahut evi yapacak adam kaşık alıp “bir günlük kısmetimiz, iki günlük kaderimiz için! Bu yerin sahibi, alevli ateşin ruhu, dinleyiniz! Büyük anam hatun, kucağında ve arkanda bizi barındır!” diye dua eder.
 
 
                                                                  -177-

                         Yapılacak evin mutlu olması, ocağın kutsal ateşi daima yanması, neslin çoğalması, hayvanların bereketli olması için dua ederek yine kaşığı havaya fırlatırlar ve “uruy” diye bağırırlar. Bu fala bakan adam (şaman) ateşe bakıp dua eder. Tanrıdan sormadığı şey bırakmaz. Uzun uzun dua ederek yine kaşığı havaya fırlatır. Fal iyi gelirse, ev sahibi derhal kaşığı kapar ve yakasına yerleştirir. Herkes mutlu olur, ev yapıldıktan sonra ayin niteliğinde bir düğün yapılır. Yaşlılardan biri şöyle dua eder: “Alevli ateş yak, yaktığın ateşin kıvılcımları sönmesin, kışın oturduğum ev bereketli, yazın oturduğum ev kutlu olsun!”

                          Ocak yaparken kurban kesilir. Bunun kanı, ocak yapılacak yere sürülür, ateşe serpilir. Evin herşeyi tamam olduktan sonra yedi gün kımız hazırlanır. Şaman yine çağırılır. Şaman dua etmeden kimseye kımız verilmez. Şaman dua ederek kımızdan alıp ateşe ‘saçı’ yapar ve doğuya bakarak:
“At sürücülerin tanrısı kartal ve Cesegey İyehsit hatun! Güzel yeleli atlar ve uzun boynuzlu hayvanlar gönderiniz!” der. Şamanın çevresinde iki tane kutsal kayın ağacı bulunur. Her taraf yeşil yapraklarla süslenir. Çünkü hayvanların koruyucusu olan ruh İyehsit bunları çok beğenirmiş.
 
                           Yakut, Altay, Kazak-Kırgız ve Başkurt folklorundan öğrenildiğine göre, eski şaman ayinlerinde  k a r t a l  (hotoy, bürküt, karakuş) çok önemli bir öge olmuştur. Yakutlarda son yıllara kadar ‘kartal’ kültürünün yaşadığı V.M. Ionov tarafından saptanmıştır (V.M.Ivanov, “L’aigle: les croyances des Yakautes. Le Culte de l’aigle chez les Yakoutes” ; Sbornik MAE, 1913, t. XVI) . 

                           Yakutların inançlarına göre, karların ve buzların erimesi, ilkbaharın gelmesi, kartalın kanatlarını sallamasına bağlıdır. « İlkbahar yılın gelişi » (Cıl keliitin ırıata ‘harfi harfine : yıl gelirinin ırı’) adını verdikleri bahar türküsünün, eski devirlerde ‘kartal’ namına söylenen ilahilerin kalıntısı olduğuna şüphe yoktur. Bazı Yakut anasoyları kartalı koruyucu ruh sayarlar (hotoy tengereleh ije usa). Yakutlara göre en korkunç ‘and’, kartal adıyla içilen and’dır. Kartal adıyla yalan yere and içenlerin « ocağı söner », nesli, tohumu kesilir. Herhangi bir Yakut, evinin yanında bir kartal görürse ona ev ziyafeti vermeyi kendine borç sayar. Hazır eti bulunmazsa, bir hayvan kesmekten de çekinmez. Yakutlar’dan biri yanlışlıkla kartal öldürürse, şaman çağırarak törenle bu kartalı gömdürürdü. Kısır kadınlar çocuk vermesi için kartala baş vurup yalvarırlardı. Bundan sonra dünyaya gelen çocuğa “hotoy törütteh” (yani ‘kartaldan türemiş’) derlerdi.

                         Hastaya çağırılan şaman, hastanın kartal öldürdüğü için hastalandığını ruhlarından öğrenirse, çürük ağaçtan bir kartal sureti yapar, güney doğuya açılan pencereye karşı döner. Kartal adına, kürek kemikleri üzerinde beyaz leke bulunan, yağız at kurban kesilir. Şaman hazırladığı suret üzerine, kurbanın yürek kanıyle göz, ağız gibi resimler çizer. Dualarında hastanın kartala saygı göstereceğine dair söz verir. Şaman tarafından yapılan kartal sureti içine, hastanın öldürdüğü kartalın ruhu (sür) konulup, evin bir köşesine asılır. Ayin tamam olduktan sonra bu suret ormana götürülüp bırakılır.

                         Yakutlar arasında büyük ayıp sayılan şeylerden biri de  a t e ş e   k a r ş ı   g ö s t e r i l e n   s a y g ı s ı z l ı k  idi. Ateşe saygısızlık gösteren kimseler, “deri hastalığına” tutulurlar. Bu hastalığı, çakmak taşıyla ateş yakmak suretiyle, ancak  kartaldan türemiş olan şaman tedavi edebilir. “Uçuk” denilen deri hastalığını Başkurtlar da böyle tedavi ederler. Uçuk tedavi eden şaman, büyük bir ırmağı geçmiş olmalıdır.
 
 
                                                               -178-

                      Abdülkadir İnan’ın yukarıda sergilediği Doğu Türkistan b a k s ı’  larının kukla ve aşık oyunlarına paralel olarak,  Erhan Tuna (Şamanlık ve Oyunculuk, Okyanus Yayınları, İstanbul 2000), bize şu değerli dokümanı bugünün öz Anadolusundan veriyor (sa.:218-220):

                    “Çocuk oyunları ve bebekler dışında Anadolu köylerinde oynatılan kuklalar da şamanizmin  tösongon geleneğinden kaynaklanıyor görünmektedir. Hem bu kuklaların oynatılış biçimi, hem kuklaların kendileri oldukça basittir. Genellikle üzerine bebek resmi yapılmış kaşıklar kukla olarak kullanılır (Ben kendim, 1930’larda, Cihangirde mahalle arasında arkadaşlar arasında bir kuruşa kukla oynatmaya hevesli iken, tahtadan yapılı çorba kaşıklarının iç yüzüne sakallı, bıyıklı şekiller çizdiğimi hatırlarım. Kukla için de bir çamaşır ipinin üzerine atılmış geniş bir havluyu perde olarak kullanırdık. İ.E.).  Kukla oynatacak kişiler çoğu zaman yere yatarlar, üzerleri örtülür ve kuklalar dansettirilir. Kukla oyunlarında genellikle bir konu bulunmaz, basit söyleşmelerden ve kuklaların birbirlerini iterek, kakarak oynamalarından ibarettir. Anadolu’da kadınların da kukla oynatmaları, kız çocukların bebekleri ve yağmur yağdırmak için oynatılan  Ç ö m ç e   g e l i n  adı verilen kukla geleneği ile ilintili olsa gerektir.

                            “Şamani Altaylı’ların atalar ruhuna hatıra olarak yaptıkları kuklaya benzer putları olduğunu ve bunlara ‘t ö z – t ö s’ adını verdiklerini biliyoruz. ‘Töz’ sözcüğü ‘asıl’, ‘menşe’ anlamına gelir. Altaylılar ‘töz’ kelimesini yalnızca bu putlar için kullanmayıp, bazı dağlara, örneğin Ülgen ve Erlik gibi iyi ruhlara da ‘tös’ derler.

                             “Moğollar” ise bu amaçla yapılan bebekçiklere ‘o n g o n’ adını verirler. Moğollarda ‘ongon’un anlamı daha geniştir, idollere ve her türlü tasvire ongon adı verilir; büyük, ünlü şamanlar ve bazı hayvanlar ongon sayılır. Orta Asya şamancı halklarında bu ‘töz’ ve ‘ongon’ kültü’nün Atalar kültü ve totemizm ile ilişkisi vardır. Altaylılar’da tös, Yakutlar’da tangara, Uranhalar’da eren, Moğol Buret’lerde ongon adı verilen bu put-fetişler büyük saygı görürler, evlerin özel yerlerinde saklanırlar. Bu putlara saçı saçılır ve ağızlarına yağ sürülür.

                              “İşte bu tös-ongon geleneğinin izlerini bugün Anadolu’da çocukların  y a ğ m u r   y a ğ d ı r m a k  için dolaştırdıkları Çomça Gelin, Kepçe Kadın, Çullu Kadın, Kepçecik, Gelin Gök, Kepçe Başı, Su Gelini, Kodu Gelin adları altında ilkel bebeklerde, kuklalarda buluyoruz (Metin And’ın ‘Oyun ve Büyü’ adlı eserinden derlenmiştir).

                              “Tıpkı Altaylı’ların törenleri gibi çok basit bir malzemeden, ortasından bağlanan iki sopa ile yapılan ya da bir kepçe’ye saç yerine otlar takarak yapılan bu kuklalar, çocuklar tarafından maniler eşliğinde dolaştırılır. Örneğin Kilis’in Kazıklı Köyü’nde oynanan Gelin Gok oyununda iki çocuk Çömçe Gelini kollarından tutarak kapı kapı dolaştırır. Evlerden köftelik malzeme toplanır, köfte yapılıp topluca yenilir. Kimi evden bir şey verilmez ve çocukların ve Çömçe Gelinin üzerine su atılır.

                                                                -179-

                               “Anadolu’da da  y a ğ m u r  için dolaştırılan  Kudu Gelin adlı bebeğin Azerbaycan’daki ‘kudu’ ile aynı olmasının anlamı, olası ‘Culazi’ denilen bir ruh ile olan ilişkisidir. Bu ruh, her insanın bedenindeki ruhu dışında bulunan özel bir ruhtur. Şamanistik inançlara göre, bu ruhun kaybolmasına izin verilemez. Kaybolduğu takdirde, şamana müracaat edilerek Culazi’nin bulunması görevi verilir. Bu ruhun çocukların ağzındaki ismi “kodu” dur.

                                “Anadolu’da çocukların, özellikle kızların kepçeden ya da tahtalardan kuklalar yapmalarının ve  y a ğ m u r  isteği ile dolaşmalarının ardında şaman inançlarında bulunan, kız çocuklarına ilişkin inançların ve put-fetiş’lerin izleri olsa gerektir.

                                “Kız çocuklarına ilişkin ve bebek-kukla’larla ilintili bir başka büyüsel uygulama da Konya’da  G ü ç ç e  ya da  K ü ç ç e   d ü ğ ü n ü  adı verilen büyüsel uygulamadır. Burada, on, oniki yaşlarına kadar bebekleri ile oynayan kız çocuklarının, bebekle oynama yaşlarına bir törenle son verilir. Kız çocuğun arkadaşları, konu komşu eve çağırılır ve “bizim kızın  g ü ç ç e   g ü n ü   v a r ,  b u y u r u n u z”, denilir. Çocuğun oynadığı bebek, gelin gibi tellenir, duvaklanır. Çalgılar çalınır, sanki gerçek bir düğün durumu canlandırılır. Bu düğünden sonra çocuk bebekle oynamaya veda eder ve ev işleriyle uğraşmaya başlar.

                                “Anadolu’da çocuk oyunları arasında bulunan  a ş ı k   o y n a m a  geleneği, köklerinin şamanlığa dayanmasının yanısıra, başka inançlarda ve kültürlerde de görülen bir oyundur. Dionisos-Zagreus mit’inde, bebek Dionisos’un oyuncakları arasında aşık kemikleri de bulunmaktadır.

                                “Aşık kemiği ve aşık kemiği ile fal açmak şamanizm’de de görülür. ‘Kam’lara ait olan ‘ırklamak’ kelimesi Divanı Lugat-it Türk’de ‘falcılık, kahinlik ve bir kimsenin gönlünden geçeni bilmek’ diye açıklanmaktadır. Aynı kelime Anadolu’da ve hele Kütahya vilayetinin bazı yerlerinde ‘ırk bakmak’ olarak ‘fala bakmak’ anlamındadır.

                                 “Şamanizmde falcılıkta kullanılan aşık kemiği, Anadolu’da çocuklar tarafından hem bir talih oyunu olarak zar gibi, hem de beceriye dayanan amaçlar için kullanılmaktadır. Bu iki nitelik aynı oyunda da toplanabilmektedir. Aşığın tıpkı zar gibi altı yüzü bulunması, talih oyunu olarak oynanmasını kolaylaştırmaktadır. Aşık oyunları şamanizm’de görülen ‘fal açma’ niyetiyle de oynanabilmektedir. Örneğin Kırşehir’de “A z ı ğ ı m   N e   A d a m” (baht) oyununda bir kimsenin nasıl bir adam olduğu aşık atarak öğrenilmeye çalışılır.

                                 “Aşık oyunlarının çok sayıda çeşidi vardır. Fakat biz burada Anadolu oyun geleneğinin içinde şamanlıktan kaynaklanan oyunlar içinde olan yerini belirtmek amacındayız. Bu amaç içinde Anadolu’da çocuk oyunlarını düşündüğümüzde, bu oyunların içinde şamanizm’in de bulunduğu eski inançların ve bu inançlarla ilgili ritüellerin izlerini barındırdığı görülecektir. Zira çocuk oyunlarının ritüellere ilişkin barındırdıkları izler diğer oyunlara nazaran daha fazla olmakta ve bozulmaksızın korunabilmektedir.
 

                                                                -180-

                              Yine, şamanın hayvanları kutsal bildiği ve onunla çok kez özdeştiği konusunda bizlerin ve İnan’ın bildirilerine paralel olarak, Erhan Tuna, Anadolu  s e y i r l i k   o y u n l a r ı ‘ndaki hayvan benzetmeceleri için şu çok önemli bilgileri veriyor (İbid, sa.: 199-220):

                            “Anadolu seyirlik oyunlarında karşılaştığımız hayvan benzetmeceleri  içinde şaman inançlarında kutsal sayılan hayvanlara da rastlamaktayız. A y ı,  k a r t a l,  g e y i k  bu tür hayvanlardandır. Bu hayvanların oyunlarda ölüp-dirilme motifi içerisinde canlandırılmaları, akla şamanizm inançlarında Yakutların « ijekil » ya da « imeget », Türkistan ve Kırgız ‘baksı’larının « arvak » dedikleri şamanın yardımcı ruhlarını getiriyor.

                            “Yakutların inançlarına göre ‘ijekil’, şamanın herhangi bir hayvanda somutlaştığı canlıdır (oyun kuta). Şaman , kendi canının bir hayvanda, kurtta, ayıda yeniden hayata geçtiğine inanır (Oyun kuta ija kılıgar tuttarılar). ‘İjekil’i kurt ve ayı olan şamana « börölöh eseleh oyuun » denir. Bu hayvanın hayatı da şamanın hayatına bağlıdır. ‘İjekil’ ölürse şaman da ömür. Şamanların ‘ijekıl’larının zaman zaman birbirleriyle kavga ettikleri ve güçlü olan ‘ijekıl’ hayvanın diğer hayvanı öldürerek, diğer şamanın ölümüne de yol açtığı söylenir. Güçlü ‘ijekıl’lar, ayı, kurt, tilki gibi hayvanlardır.

                             “A n a d o l u   s e y i r l i k   o y u n l a r ı n d a  hayvan benzetmeceleri ve ölüp-dirilme motiflerinde şamanizmdeki ‘ijekıl’ yahut ‘emeget’ inancının da izleri bulunabilir. Örneğin, Erzurum Aşkale’de oynanan ‘F a t t i k  O y u n u’nda, oyunun ana izleğinin dışında Ayı’nın ölüp-dirilme olayı vardır. Oyun; eşkiya, gelin ve deveci arasında geçer. Bu sırada katip ve ev sahibi gelirler ve biribirileri ile yiyecek alışverişine girişirler. Yiyecekler alınıp verildikten sonra, ölmüş olan deveci dirilir. Gelin, ev sahibinin para vererek onu dirilttiğini söyler. Oyun biter, kısa bir halay çekilir. Bundan sonra ayı oynatılmaya başlanır. Ayı oynarken düşüp ölür. Ayının ağzına hamur konarak diriltilir (Nurhan Karadağ’ın ‘Köy Seyirlik Oyunları’adlı eserinden derlenmiş).

                              “Şaman inançlarına göre ormanda ayının adı söylenmez, ona ‘baba’ diye hitap edilir. Bu inanç, paleolitik dönemden kalan mağara ve ayı kültlerinin bir yankısıdır. (Kanımca çingenelerin ayı oynatmaları, aynı kültün bir devamı olup, ataların ruhlarını aralarında görmekten duydukları huzuru simgelemektedir. İ.E.)

                              “Yine buna benzer bir oyun da Tokat’ta görülen  G e y i k   o y u n u’dur. Bu oyunda da birisi bir geyik gibi giydirilir. Başına geyiğinki gibi boynuzlar, göz yerine aynalar takılır ve kişi dört ayak üzerinde ortaya gelir. Geyik önce davul zurna eşliğinde oynar, sonra davul zurna durur, geyik yere yuvarlanır, nazar değdi diyerek  g ey i ğ e   k u r ş u n   d ö k ü l ü r. Sonra geyik dirilir, etrafındakilere saldırmaya başlar ve bununla eğlenilir (Metin And’ın ‘Dionisos ve Anadolu Köylüsü’ adlı eserinden alınma). Burada geyik ile ilgili olan inançların, Orta Asya şamanlık inançlarının dışında, eski Anadolu inançlarından kaynaklandığı söylenebilirse de -zira geyik, Hitit sanatı ve inançlarında önemli bir yer tutar- geyiğin Orta Asya şamanı Türk inançlarında da bir yer tuttuğu bilinmektedir. Orhan Gazi’nin çağdaşı ‘Geyikli Baba’ nın geyiklerle beraber yürüdüğü ve geyikleri bindiği üzerine olan menkibe, Altay Kam’larının okudukları dualarda ‘bindiğim geyik-sığın’ sözlerini hatırlatmaktadır.
 
 

                                                               -181-

                                 “Ayna’nın güneşle bir ilintisi olduğu düşünülür. Hitit inançlarında yer alan bu öge, İslam öncesi Türk inançlarında da bulunur.
                                   ‘Gök ile bağlı inançlarda ayna, günü ve ayı sembolize eder. Orta Asya Hun Türkleri’nin mezarlarında ayna bulunması bunun bir sonucudur.’

                                  “Anadolu seyirlik oyunları içinde şamanizmle ilişkili olduğu tartışılan bir oyun da  C e m a l c i k , C e m a l  oyunudur. Bu oyunun çeşitli varyasyonları, one hem şamanizmle ilgili bir ata ritüeline ve korkulan, saygı duyulan ıssız yerlerde bulunan ruhlara (bunlar ata ruhları da olabilir), hem de harman sonu yapılan bereketin kutlanması durumuna götürüyor. Bizans mimuslarına olan benzerliği, oyundan dolayı pek çok tartışmanın açılmasını gerektiriyor. Son olarak, oyunda  t e k e  adını alan bir genç bulunması ve beline çanlar bağlayarak keçiyi canlandırması, oyunun Dionisos ritüelleri ile olan ilgisini tartışmamızı sağlıyor.

                                  “Oyun, Çanakkale’nin Biga ilçesinin Bozlar köyünde bir hayat şenliği olarak oynanmaktadır. Ağustos ayında, harman zamanı, köyün gençlerinden biri kız kılığına girer, diğeri ise beline iri çanlar bağlar, buna teke adı verilir. Bunlar teker teker bütün evleri dolaşarak Cemalci tekerlemesini söyleyerek evlerden hediye toplarlar. Ev sahipleri gece yarısı ellerinde meşalelerle dolaşan Cemallere verdiği buğdayların bir kısmını Cemaller’in üzerine  s a ç ı  olarak saçar. Cemaller de ürünün bol olmasını dilerler. Bu oyunda çeşitli kılıklara girilir, maske takılır. Girilen çeşitli kılıklar ise gelin, dede, arap, hoca, ayı, tilki, deve, deveci, damat, hakim, kambur, çavuş, berber, kurukafa, horoz vb.dir. Bu girinilen kılıklar ile evlerin önünde çeşitli oyunlar çıkarılır ve genellikle koyun, keçi postuna bürünülür (Erman Artun’un ‘Tekirdağ Ritüelleri ve Balkanlardaki Varyantları’ adlı eserinden derlenmiş).. Cemallerin hareketleri bize ilkellerin ayin ve törenlerini anımsatır. Müzik ve dans vazgeçilmez ögelerdir. Cemal oyununda iki köyün Cemal’inin birbirlerini köylere sokmamaları ve kavga etmeleri ilginç olup, Tekirdağ’da birçok Cemal mezarlığının bulunması da, bu kavgaların sembolik değerlerinin oyunla sınırlı kalmadığını göstermektedir.
 
                                                                     *
 
                      Kitabı bitirirken, kendi başımdan geçen iki küçük şamanistik anektodu da vermek isterim. İlki; beş ya da altı yaşlarındaydım. Cihangir, Kumrulu sokakta ahşap bir evde oturuyorduk. Bir gece vakti, giriş katından bahçe-zemin katına inerken kömürlüğün yanından geçmek üzereydim ki, içerlerden bir « bööö ! »  sesi geldi. Kalbim çarpa çarpa koştum, halamın göğsüne korkuyla yapıştım. Dilim tutulmuştu.‘Cin-peri çarptı, ya da nazar değdi’ diye bir bacıya kurşun döktürdüler ertesi gün. İki günde iyi oldum. Sonraları bu sesin mahallenin yaramazı Deli Melih’ten geldiğini keşfetmiştim ama kimse inanmamıştı. İkincisi de, altmışlarımda, Amerika’dan döndükten sonra bekar bir grup müzisyen arkadaşlarla Boğaz’a, Sarıyer’ giderken « Telli Baba » da durmuş ve « tel çekmiştik ». En uzun teli ben seçtim ve iki ayı geçmeden de evlendim.

                                                                   *       *

ŞAMANİZM : Modern Oyuncu:Şaman, Part:I

                                                     İ S M A İ L     E R S E V İ M

                        M o d e r n   T i y a t r o   v e   o n u n     “A z i z  O y u n c u s u”
 
                                                                  Ş A M A N
 
 
                                                                  Hocam,
                                                                  Yale Üniversitesi Şamanistik Çalışmaları
                                                                   Direktörü Prof. Dr. Michael Harner’e, ve,
                                                                   İstanbul Büyükşehir Belediyesi T.A.L. ’in
                                                                  “Tiyatro Araştırma Laboratuvarı” (1988-
                                                                   2002) çok değerli kurucu, yönetmen ve
                                                                   sanatkarlarına ithaf olunur.
                                           
                      

                                                      İ Ç İ N D E K İ L E R

. Önsöz  :  TAL / Amacı ve Kimliği               .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .              sa: 3
. Şamanizm nedir?             . . . . . . .  . . . .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  . . . . .             sa: 8
. Tarihçe             . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          sa:11 
. Animizm – Totemcilik    . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .        
. Dünyanın ve İnsanların Yaradılışına Dair Efsaneler              . . . . . .         sa:16
. Tufan Efsanesi    . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          sa:23
. Dünyanın Sonu – Kıyamet Efsanesi        . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          sa:25  
. Yaratıcılık ve Mitoloji    (Bilgin Saydam)     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .         sa:27
. Mitoloji            . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .         sa:29
. Şamanlığa ‘başlangıç’ :   “Initiation” seremonileri      . . . . . . . . . . . .          sa:34
. Şamanlığa ‘kabul’ :   “Initiation” seromonileri.           . . . . . . . . . . . .           sa:40
. Şaman’ın Kostümü       . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .        sa:49
. Şaman’ın Maskesi        . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .            sa:53

                                                                                  -3-
 

                                          T A L    :    A m a c ı    v e    K i m l i ğ i

                                                        Çağdaşlık,“Şimdi Burada”ki evrensel oluşa, onun
                                                        bütünlüğünü kurmak amacıyla katılma bilincidir.
                                                                                                            Süleyman Velioğlu

                  Tiyatro Araştırma Laboratuvarı (TAL)  İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarına bağlı olarak kurulmuş ve 1988 yılının Nisan ayında çalışmalarına başlamıştır.

                  Tiyatro Araştırma Laboratuvarı, batılı ülkelerde bile eksikliği duyulan, şimdiye kadar insan varlığı üzerine yapılan düşünsel-sanatsal-bilimsel dispilinlerin toplamı dışında, çağdaş insana özgü bir bakış açısı getirmeye çalışan, bu nedenle de insanın henüz ele alınmayan zengin varlıksal kaynaklarını düşünsel-sanatsal-bilimsel konumda, “yaratıcılık” açısından yeniden ele alarak ve günümüzde yaratıcı özbenliğini arayan tiyatronun geniş olanaklar alanı içinde, çağdaş insanı, bütün zenginlikleriyle ortaya koymayı kendine uğraş edinen, bütünüyle eğitsel ve araştırmacı bir amaca yöneliktir. “Kim ki yaratıcı süreç içindedir, onun adı insandır.”(SV)

                  Tiyatro Sanatı, insanı, tarihin ‘doğrulanmış’ olguları içinden çekip kurtarır ve sahne üzerinde kendi ‘doğrularını’ yaratır. Olguları kutsal kılan, yorumdaki özgürlüktür. Tüm tarih, insan eylemlerinin öyküsüdür. Eylemler, zaman dışı ve evrenseldir. Tiyatro sanatı, eylemler yoluyla tarihsel olguları estetize eder, onlara biçim ve içerik katar ve her seferinde onları yeni baştan yorumlar.

                  İletişim bilimci Mac Luhan, “araç, mesajın kendisidir!” der. İnsan varlığını kendine özge bir araç olarak düşünürsek, insanın vereceği mesaj içinde, bütün bir nesneler dünyasını, bütün bir evrenin insanda varolduğunu, insanda saklı olduğunu görürüz. Günümüzün bilimsel değerlendirmelerine göre, düşünme dünyasının merkezinde insan vardır. İ n s a n, bir duygu ve düşünce varlığıdır; bu nedenle de, trajik bir varlıktır. Evrensel, toplumsal ve bireysel boyutlarla yüklü olan insan, kendini ancak düşün, sanat ve bilim yoluyla açıklar. Bu tutum ve yaklaşım onu, içinde yaşadığı toplumun karşıt karakterlerin sultasından kurtarıp, evrensel kimliği’ni aramaya götürmüştür. Bu boyuttaki bir ‘kimlik’, kültürler-arası arenasında sınamadan geçmek zorundadır. Bu ‘sınama’nın yolu da,  t i y a t r o’dan geçer. “Kimlik”, dramatik bir giysi içine gizlenmiştir ve kültür birikimlerinin dozu kadar, içinde temsil edildiği toplumların yapısal özelliklerini de taşır.

                  Ne var ki,“düşünen insan” (homo sapiens) ve “yapan insan” (homo faber) boyutlarına “oyuncu insan” (homo ludens) boyutunu getiren Johan Huizinga, ‘oyun’un, ‘kültür’den daha eski olduğunu söyler. Ona göre  o y u n, kendi başına, yerel ve evrensel kültürlerin üstünde bir işlev yüklenir ve böylece kültürlerarası bağlayıcı bir nitelik kazanır.

                  Huizinga’nın oyun ve oyuncu insan üstüne düşüncelerini şöylece özetleyebiliriz: “Oyunun varlığı, inkar edilemez niteliktedir. Adalet, güzellik, gerçek, zihin, tanrı ve ciddiyet inkar edilebilir. Oyun, asla!” “Coşku ve zerafet, daha kökünden itibaren, oyunun en ilkel form’larına eklenmektedir. Hareket halindeki insan vücudunun güzelliği, en yüksek ifadesini oyun içinde bulmaktadır. Oyun, üst gelişme form’ları içinde, insanın sahip olduğu estetik algılama yeteneğinin en soylu ögeleri olan ‘ritm’ ve ‘armoni’ ile ortaklık kurmaktadır. Oyun ile güzellik arasında çok sayıda ve sağlam bağlar vardır..”  “Her oyun, ilk ağızda ve her şeyden önce, özgür bir eylemdir. Emirlere bağlı olan oyun, oyun değildir. O, en fazlasından, bir oyunun zorunlu temsili olabilir. Oyun, bu özgürlük özelliğiyle bile, doğal evrim sürecinin dışına taşmaktadır.”  “Oyun, ‘gündelik’ ya da ‘asıl’ hayat değildir. Bu hayattan kaçarak kendine özgü eğilimleri olan geçici bir uğraş kümesine girme bahanesini sunmaktadır.”

                  Huizinga, insandaki estetik algılama yeteneğinin soylu üyeleri olan ‘ritm’ ve ‘armoni’den sözediyor. Buna koşut olarak, ritm’in bütün bir evren olduğunu ve evrenin varoluş biçimi olduğunu söyleyebiliriz. ‘Ritm’, ‘ses’i meydana getirir; ikisi, zaman ve mekan arasındaki eşgüdümü sağlayan ‘hız’ı, yaşam arenasına sokar. Böylece, oyunların sanatsallaşmış bir biçimi olan tiyatro, ritm-akustik ve zamanlamanın oluşturduğu bir denge ve uyum durumu olarak “evrensel kimliği” yaratır.

                                                                    *       *

                                                                       -4-

                   ‘60’lı yıllar genç Türkiye Cumhuriyeti için önemli gelişimsel yıllar olmuştu. İlk kez bir askeri darbeye sahne olunmuş, anayasa değişmiş, eski politikacılar mahkum olmuş, halk, umutsuzluğun yarattığı ‘umud’u paylaşmaya başlamış, korkuların yerini yaratıcı bir ortam almıştı. Her toplumsal dönüşümlerde olduğu gibi, “tiyatro” sanatı, kendine özgü tarihsel sorumluluğu içinde, kendini yeni baştan örgütlemiş, o zamana kadar Devlet Tiyatroları ile İstanbul Belediyesi Şehir tiyatrolarının yanısıra varolan bir iki özel tiyatroya, kısa sürede onlarca özel tiyatro katılıvermiş ve ‘oyun’, bir üst düzeyde perde açıp perde kapamaya başlamıştır.

                   ‘60’lı yılların tiyatrosu, her şeye karşın, “alternatif” bir tiyatrodur. Sanatçıların iç tepileriyle doğrudan doğruya sahneye yansıyan, bir ‘biçim’ ve ‘içerik’ karmaşasıdır. Bu karmaşadaki genel görünüm, birikmiş heyecanları, birikmiş korkuları ve özlenen özgür düşünceyi, dışarı yansıtmayı kendiliğinden amaç edilen bir “boşalımlar” tiyatrosu niteliğindedir. Buna, ‘süreçler’ tiyatrosu da diyebiliriz, çünkü 60’lı yılların kısa süren aldatıcı özgürlük ortamı, belli bir süreçten sonra yerini toplumsal baskılara bırakmış ve onlarca tiyatro, kendi iç çelişkileriyle başbaşa kalmıştır.
                   Bu çelişkili durum, gitgide bir tıkanıklığa sürüklemiştir onca tiyatroyu. Buna neden olarak, toplumsal olayları salt sözlü dile dayanarak, onun yerli yersiz yargılarını dile getirerek yansıtması gösterilebilir. İnsan varlığı kendini ancak sözlü dil ve görsel dil aracılığıyla açıklayabilir. Bunlardan biri, yetki sınırlarını aşıp diğerinin yetki alanlarına tecavüz ederse, orada sanatsal bir bunalım, daha doğru bir deyimle, estetik bir bunalım var demektir. Nitekim 60’lı yılların bunca tiyatrosuna zamanla perde kapattıran, sanatsal bütünleşmenin getirmiş olduğu bunalımdır.

                   Ne var ki, 60’lı yılların İstanbul Şehir Tiyatroları, başında Muhsin Ertuğrul gibi önemli bir tiyatro adamıyla, içinde bulunduğu ortamdan en iyi biçimde yararlanmış ve o yılların Türk Tiyatrosu’na, tutarlı bir repertuvar anlayışıyla, küçümsenemeyecek itici bir güç kazandırmıştır. Bu arada, Amerikada eğitim görmüş, dünya tiyatrosuyla yakınlık kurmuş Beklan Algan ve Ayla Algan, Muhsin Hoca’nın çağrılısı olarak İstanbul Şehir Tiyatroları’na katılmışlardır. Diyebiliriz ki Araştırma Laboratuvarı’nın kuruluş amacı, 1960’lı yıllardan bu yana, özellikle Beklan ve Ayla Algan’ın aşama aşama geliştirdikleri, gerek Şehir Tiyatrolarının içinde ve gerekse dışındaki çalışmalarının, örneğin kuram, uygulama vb, bir sentezinde aranmalıdır.

                     Bu aşamalı tiyatro çalışmalarının kısa bir özetini şöylece sunabiliriz.

. 1962 : “Union Française” de yapılan çalışmalar.
. 1966-1970 yılları arasında, Mesut Üstünel’in kazandırdığı olanakla, L.C.C. (Lisan ve Kültür Merkezi) kurucu ve eğitimcileri arasında Muhsin Ertuğrul, Beklan Algan, Ayla Algan, Haldun Taner ve Nurettin Sevin’i görüyoruz.
. 1970-1972 yılları arasında Bakırköy Halkevi’nde “Hamlet 70”in sergilenmesi ve eğitim çalışmaları. Beklan ve Ayla Algan’ın yanısıra Metin deniz, Kuzgun Acar, Taner Barlas ve RutkayAziz’i görüyoruz.
. 1972-1980 yılları arasında, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyarolarında kurulan “Deneme Sahnesi”. Bunu, tiyatro sanatına katkısı olan bir ‘okul’ olarak düşünmekte yarar görüyoruz.
. 1979-1983 yılları arasında B e r l i n (Schubuhne) Tiyatrosu’nda “Türk İşçileri Çalışmaları”. Batı Tiyatro kuruluşları ile ve onların sanat yönetmenleriyle yapılan ortak çalışmalar.
. 1984-1986 yılları arasında,  Bilsak Tiyatro Atölyesi’nin kuruluşu. Aralarında Beklan ve Ayla Algan, Haluk Şevket Ataseven, Erol Keskin, Cevat Çapan, Ahmet Levendoğlu, Macit Koper, Metin Deniz ve Süleyman Velioğlu’nun bulunduğu geniş bir eğitim kadrosu.
. 1987-1988 : Tiyatro Araştırma Laboratuvarı (TAL)’nın kuruluşu. Ayrıca, Beklan ve Ayla Algan’ın Eskişehir Açık Öğretim Fakültesi’ndeki çalışmaları.
. Prof.Dr. İsmail Ersevim’in 1991-1995 gönüllü ve 1998-2002 resmen “Çocuk Tiyatroları”na danışman olarak tayini.

                        TAL’in kuruluşundan bu yana, kültürler-arası ilişkileri besleyen Yurtiçi ve Yurtdışı etkinlikleri ise şunlardır.

. 1. Uluslararası Uygulamalı Tiyatro Semineri, 1989, (İstanbul)
. “İstanbulu Dinliyorum” 1989 (İstanbul), 1990 (Berlin), 1990 (İstanbul)
. “Troya’yı Dinliyorum”  1990 (Troya), 1990 (Bozcaada),  1990 (İda Dağı), 1990 (Çanakkale)
. “Yunus” 1991 (İstanbul), 1992 (New York)
. “Troya I”  1992 (Atina), 1992 (New York), 1993 (İstanbul), 1993 (Anvers), 1994   (Ankara)
. “Truva Öyküsü” 1993 (Troya)
.   Yaratıcı Drama Semineri, 1993 (İstanbul) 
.   Faust (1990-92), sahne çalışmaları.)
. “Troya 1” Nisan 1995, (Wroclaw ve Varşova)

.  Y a z   K a m p ı   Ç a l ı ş m a l a r ı  , 1993 yazındanberi. Behramkale Assos köyü halkı ve uluslararası profesyonel sanatçıların ortaklaşa yaptığı ve Troya harabelerinde Troya Öyküsü  gösterisi üç kez gösterilmiştir. Buradaki temel amaçlar:
1)  Yöre halkıyla yerel (lokal) sosyo-kültürel veri’ler oluşturmak; bu verilerin(nosyon) alışverişi sonucunda, onları tiyatro sanatının gelişimine sunmak;
2) Görsel tiyatro üzerine uluslararası ‘workshop’lar organize etmek;
3) “Alan Araştırmaları” yapmak, yerel gelenek ve görenekleri deşifre etmektir. Zamanla, bu araştırmanın boyutları uluslarası düzeye tırmandırılabilir.

                     Sanatsal Gerçeği  araştırmaya yönelik tüm bu dönüştürücü duraklar, değişik düşüncelerin çatıştığı bir arena’da karşı karşıya gelmekte, tiyatronun çağdaş ve özgün boyutunu yaşamaya çalışmaktadır.

                                                                    -5-

                    Önsözü, sanatçı psikiyatr Prof.Dr. Süleyman Velioğlu’nun vecizeli bir deyimiyle afişlemiştik: Çağdaşlık, “Şimdi Burada”ki evrensel oluşa, onun bütünlüğünü kurmak amacıyla katılma bilincidir. Onun TAL öncesi ve sonrası, varlığımıza cömert katkılarının bilimsel esaslarını, daha sonraki bölümlerimizden birinde ‘Sanat ve Yaratıcılık’ başlığı altında okuyacaksınız. 
 

                    M. Berman’ın da dediği gibi, “Modern (çağdaş anlamda) olmak, paradoks ve çelişkilerle dolu bir hayat sürdürmek demektir.” Bu deyişte bir gerçek payı vardır, çünkü her düşünce disiplini, kendisinden önce gelen ve işlevsel olan bir başka düşünce disiplininin uzantısıdır. Çağdaş düşünme biçimi ‘dinamik’ düşünme biçimidir, çağdaş tiyatro’nun da ‘dinamik’ olması gerekmektedir. Nedir bu dinamizm?

                    Klasik – konstrüktif (yapısal) tiyatro ile dinamik tiyatroyu birbirlerinden ayıran en önemli etken, sözlü dil ile görsel dilin etkinlik alanlarının saptanması ve insan varlığının sürekli çatıştığı şeyler dünyasından, mümkün olduğunca çok anlam üretilmesidir. Genel bir anlamla söylersek, k o n s t r ü k t i f  tiyatro’nun ereği, öncelikle öğretmek, eğitmek ve mesajı vermektir. Bu pek değişmeyen özelliğini, insanın kültürel boyutlarından, yalnızca ‘toplumsal’ boyutunu ön plana alarak geliştirir ve bunu, her seferinde, başka bir zaman ve mekan boyutunda yinelerken, insanın evrensel ve bireysel boyutlarını çoğunlukla işlevsiz bırakarak, silik ve renksiz bir hale getirir. Bu nedenle, ‘konstrüktif tiyatro’, salt toplumsal bir kimlik taşır.

                    Oysa,  d i n a m i k  tiyatro’nun kapsamı içinde asal işlevi arayıcılık olan aktör, bir nesne üzerinde eylediğinde, o nesneyi kopya etmez; o nesne üzerinde yoğunlaştırdığı aksiyon katmanlarından, o nesneye özgü anlamlar ve bu anlamlara dönük çağrışımlar üretir. Bu da, ‘dinamik tiyatro’nun yoğunlaşma, anlamlandırma ve çağrışımlar dizgesi içinde, aktörün seyirciyle buluşması ve onunla bütünleşmesi demektir. Bütün bu nedenlerle, doğasında varolan özellikleriyle,  d i n a m i k   t i y a t r o, insan varlığının kültürel boyutlarını meydana getiren evrensellik, bireysellik ve toplumsallık toplam değerleriyle, aktörün yaratıcılığı açısından, salt insansal bir kimlik taşır.

                    Bir yaratma ürünü olan her sanat yapıtı gibi,  a k t ö r  de hem bir yaratma ürünüdür, hem de kendinde var olan bir sanat yapıtıdır. Bu organik ve canlı sanat varlığı, zamansallığa karşı bir direnci, ölüme karşı bir meydan okumayı bir töz olarak varlığında taşır ve ifade eder. Ayrıca, ‘konstrüktif tiyatro’da, “yabancılaşma” kavramının değişik anlam ve görünümleri içinde umarsız kalan aktör, ‘dinamik tiyatro’nun evreninde -bütünleşme kavramı doğrultusunda- yokoluşa, ölüme karşı etkin bir bütünlük kazanarak karşı koyar. “Bütünlük kazanmak” ise, “yaratma” ile eşdeğerlidir.

                                                                    -6-

                    TAL’ın çalışmalarına yoğunlaşmayı getiren, buna deney alanında ‘anlam’ ve ‘çağrışımlar’ yoluyla dinamizm kazandıran ve dinamik tiyatroyu konstrüktif tiyatrodan ayıran çalışma yöntemlerine de değinmekte yarar var.      D i n a m i k   T i y a t r o’da :

(1) Oyuncular yalnız çalışırlar; verilen ‘tema’ya yaklaşımlarını bulurlar, sonra bunları birleştirirler;
(2) ‘Emprovizasyon’ları, a) serbest, b) durum içinde, c) ‘fiksasyon’ içinde yaparlar. Burada tek koşul “psişik” değil, “fizikal” aksiyondur;
(3) ‘Emprovizasyon’lardan gelen ve ‘fenomen’lerden oluşan durum, kanallara ayrılır. Örneğin: mekan, kişi, eylem, obje (nesne), duyu, ses, söz;
(4) ‘Durum fenomenleri’, önce ayrıştırılarak, tek tek çalışırlar. Sonra birleşirler ve ‘fikse’ edilirler. Durum, sonraki her aşamada ‘kondanse’ (yoğunlaşma) edilir. Değişen ‘dirim’, yeniden fikse edilir.
(5) Baştanberi devam eden çalışmalarda, y ö n e t m e n (yönlendirilen), kendi yaklaşımını oluşturur, bütünlüğü oluşturan fenomen’ler arası montajı yapar. Yönetmenin oyucularla çalışma biçimi uzlaşma değil, çatışma’dır.
(6) Fikse edilmiş durumun montajı bitince, ‘a n’lar saptanır.
(7) “Boş alanlar” belirlenir. Tüm bu çalışmalar ‘ontik’ performans (Bk. Süleyman Velioğlu) ve dinamik düşünce bağlamında gerçekleştirilir.

                     İnsanın gerçek kimliğine varabilmesi için bir çözüm alanı oluşturan t i y a t r o  sanatının da kendi kimliğini sürekli yenilemesi, yerleşik düşünce biçimlerinden kurtulup dinamik düşüncenin geniş olanakları içinde yeniden yapılanması ve özgün yaratıcı işlevini yerine getirmesi gerekmektedir. TAL’ın gerçek amacı budur.

                                                                    -7-

                    TAL’ın kurucusu Beklan Algan demişti:

                    “Eğer Tiyatro, yapıldığı sürece varolup, belgelenmesi olanaksız bir sanat dalının deney taşında döğülüp ayıklanması ise;
                      Eğer Tiyatro, geçmişini değerlendirip, geleceğini yaratacak biçimde, yazarı, oyuncusu, sahneye koyucusu ve tüm teknik ekipleriyle birleşik ekip çalışmasının ürünü olacak ise;
                      Eğer Tiyatro, ancak seyirci ile varolabilecği bilinci içinde, oluşumuna seyirciyi de yaratıcı güç katmayı yeğliyor ise;
                      Eğer Tiyatro, kuramdan eyleme, eylemden kurama gidip gelen sadece yaşamın aynası değil de, dinamik ve değişken yansıması ise;
                      Eğer Tiyatro, ulusalla evrensel kültürün sentezinde kendi oluşumunu arıyor ise;
                      Eğer Tiyatro; ekonomi, toplumbilim, felsefe, politika, tarih adına konuşmak yerine, bunların toplamını, insan ilişkilerinin girift değişkenliği içinde görmeye çalışan bir sanat dalı olmayı anlamış ise; teknoloji ve bilimde olduğu gibi, tiyatroda da çağdaş olabilmenin yol ve yöntemi planlı araştırma ve denemeden geçecektir.

                      Planlı çalışma, tüm bilim kollarının çağdaş görüşlerini tiyatro potasında toplayıp, o öze uygun biçimi aramaktır. Bu yalnız tiyatrocuların üstesinden geleceği bir çaba olamaz. Çağımızın gittikçe hızlanan değişkenliğini kavrayabilmek için, bilim adamları ve diğer sanat kollarının yapımcılarıyla çok sıkı bir işbirliğine gereksinme doğmuştur.

                      Tiyatro, yazarlık, oyunculuk, oyuncu-seyirci ilintisi gibi kendine özgü öğelerin yenilenmesini de bu birleşik araştırmanın ışığında bulacaktır.

                      Tiyatro, giderek en azından bu amaçları gerçekleştirdiği derecede ‘deneme’ görevini yapmış olacak ve denemeler de ‘günümüz tiyatrosu’nu doğuracaktır.” 

                                                                 *      *

                      TAL, Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Tiyatro merkez binasının mevcut olduğu yıllarda, yıllarca şurada burada çalışmalarını sürdürdüğü bir ‘konuk’ durumundan, ‘evsahibi’ durumuna geçerek çalışma merkezini, çok değerli arşiv ve kütüphanesini oturtmuştu. Günlük çalışmalarını yaptığı ve pek yakında performanslarını 60-80 kişiye izletebileceği özel bir Tiyatro Alanına da sahipti. İdareciler: pek yakında emekli olmasına karşın her zamanki liderliğini ve dinamizmini sürdüren  Beklan Algan, Tiyatro Sanat Yönetmenliği Yardımcılığı ve sayısız diğer performasları yanında TAL’in Direktörlüğünü eline alan Ayla Algan, Haluk Şevket Ataseven, Erol Keskin, 1991’lerdenberi ‘Faust’ çalışmalarına katılan ve özellikle Jung, Kolektif Bilinçdışı ve uzmanı olduğu Şamanlık konularında doküman ve yorum sunan, bu kitapçığın yazarı psikiyatr-analist Prof.Dr.İsmail Ersevim ve bir avuç sadık, inanır ve fedakar genç, TAL’i yarının tiyatrosunun isteklerine ve challange’ine ayak uydurdular. Diğer faaliyetler arasında, Mustafa Kaplan’ın başkanlığında, D a n s  T i y a t r o s u, kinestezi kuralları, “Barba Okulu”nun ‘balans’, ‘zıtlıklar’, ‘ruh ve beden bütünleşmesi’ vb. prensipleri üzerinde yıllarca çalışmalarını sergiledi.

                        Dava’nın, ‘kişsel’ değil ‘evrensel’ olduğuna inanarak, ümit etmiştik ki, Konservatuvarlar ve Üniversiteler, Tiyatro’nun ve TAL gibi kendine özge ve son derece hayati araştırma labaratuvarlarının önemini gerçekten hissederek, ders curriculum’larına ‘San’at-Tiyatro Psikolojisi; Estetik ve Araştırmaları’ ve benzeri konularda yer ayırırlar; talebeler, staj için bir süre bizim laboratuvarımızdan geçebilecekler ve Türkiye enternasyonal şöhretli bir müessese olarak kalacak. Ne yazık ki, sebeplerini anlayamadığımız nedenlerle, idari bir kararla, 2002’de, bu ‘batabileceğine inanılamayan’ transatlantik, seferden durduruldu, sonra da bina, yerle bir edildi.

                        Hoş bir şamanistik trip yapmanız ümidiyle.

                                                                     -8-

                                                      Ş a m a n i z m  nedir?

                                                  
                         Ş a m a n i z m, tarihsel ve antropolojik bir anlam taşır; zira o, insanlık tarihinin en eski tinsel hikmet ve varlığıdır.

                         Ernest Renan 1882’de “Qu’est-ce qu’une nation?” (Bir millet nedir?) demiş ve onu şöyle tarif etmişti: ‘Bir millet, ruhsal bir ögedir. Bu ögeyi yapan iki temel taş vardır; biri, anıların zengin miraslarına sahip olunması ve diğeri de onları yapan kişilerin kendi arzularıyla, müşterek mirası yaratmak arzusuyla, beraber yaşamaya kararlı oluşlarıdır.’ Bir millet, kültürü ile yaşar ve belirlenir. Kültürü içeren karakteristikler, milletin niteliğini ve devamlılığını sağlar.

                         Ş a m a n  da bu kültürün bir temsilcisidir. O, başlangıcını insanlık tarihinin ilk devrelerinden almış, ruhsal kaynajlardan direkt olarak mesaj alabilen bir şifacıdır.İk kez Sibirya ve Orta Asya halkından doğmakla beraber, şamanlara hemen tüm diğer ülkelerde de rastlanabilir. Örneğin Haiti’de hungan (şef), West Indies’de O beah erkekleri, Puerto Rico’da spirits, günlük rüya yorumcuları, Afrika Buşman’larında Kia şifa duacıları gibi.

                         İlerki sayfalarda daha da yakından ve derinden inceleyeceğimiz üzere, ţamanlar, kişiliği sağlıklı olanlardan, akıl hastası, bunalımlı, epileptik kimselerden oluşabilirler. Şaman, bir kudret timsali (powerful spirit) olup, bunu genellikle seyircilerine bir dramatist gibi sergiler: Ruh arama, bandaj koyma, telkin, ilaç verme ve ritüeller. Bu fonksiyonlarıyla şaman, tarih boyunca, insan kültürünün doğum, yetişim ve gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır.

                         Ş a m a n, mitolojik bir kahramandır. O, herkesin hergünkü (ordinary) dünyasından kalkar, yardımcı ruhları (helping spirits) kullanarak görünüm ötesi  dünyalara seyahata çıkar ve geri gelir. Şamanın, prensip olarak, dört türlü görevi vardır,

1.  Divination: Belirli soruları yanıtlamak, örneğin evrende bir öğretmen aramak;
2.  Clairvoyance: Göze görünmeyen, ilerde olabilecek şeyleri görme;
3.  Kaybolmuş her türlü madde ve kişileri bulabilme;
4.  Şifa verme: Vücudu terketmiş ruhlarla iletişime geçerek, o iyi ruhları geri döndürerek şifa sağlamak.

                         Ş a m a n i z m’de üç düzeydeki varlıktan bahsedilir:
1.  Lower World: Alt-Aşağı Dünya,
2.  Middle World:  Orta (yaşadığımız) Dünya, ve
3.  Upper World: Üst-Yukarı Dünya. Şaman bu gezileri yaparken yardımcı ruhları (helping spirits) kullanır. Bunların temsilcileri ‘kudret hayvanı’ (power animal) dır. Bu Kudret Hayvanı, kişinin tinsel koruyucusudur.
 
                                                                      -9-

                        P s i k o l o j i k  açıdan Şamanizm, ruhun veya ruhsal durumların ‘kriz’ içinde veya ‘retrogresyon- gerilemeye yüztutmuş hallerin’ göstergesidir. Bu manifestasyonlar, önceden de belirtildiği gibi, epileptoid, paranoid ve hatta psikotik kişilik yapılarıın birer sergilenmesi olabilirler.

                        S o s y o l o j i k  açıdan şaman’a; bir sihirbaz, bir dini lider veya sihirbaz olarak bakılabilir. Şaman, sihir ve kudretini kullanarak, dini ve politik liderler arasında kendine yarışmalı bir rol seçecektir. İlkel kabilelerin büyücülerinden savaşa fetva veren şeyhülislamlara, evlenmeğe kısmet çıkması için adak adanan Telli Baba’ya dek tüm kudret form’ları, müteveffa Antropolog Joseph Campbell’in ölmez eseri “Hero With Thousand Faces- Bin Yüzlü Kahraman”’nin bize öğrettiği üzere, şaman’ın kişiliğinde şeffaflaşan kudret, insanlığın tarihi boyunca metamorfoza uğrayarak, mucizeler yaratan peygamberler dahil, şu veya bu maskeler altında bugünlere kadar süregelmiştir ve süregelecektir.

                        Şamanizm,  K ü l t ü r e l   E t n o l o j i  ile de yakından ilintilidir. Şaman, yerel kültür ve hars elemanlarını içeren bir portre sergiler. Onu giysisi, davulu, çıngırağı, seans’ları, müziği, etnolojik bir değer taşır.

                        Gerçekten, Şamanistik ve inanç sistemlerinin geçek ve derin anlamlarını incelemek, d i n   t a r i h ç i l e r i’ ne düşer. Bizler ‘fenomenoljist’iz, yani, gördüğümüz olayları inceleriz, zaman ve kıyaslama kavramlarımız yoktur. Bizler bir şamanistik veya benzeri olayı gördüğümüz gibi inceler, bulgularımızın analizini, mümkünse psikolojik yorum ve felsefesini yaparız. Bu yorum Jungian da olabilir ve dolayısıyla collective unconscious, yani insanoğlunun tüm tarihsel ve antropolojik gelişimi boyunca gerçirdiği evrelerin karakteristiklerin nesillerden nesillere iletilerek bugün bile hepimizde ve herbirimizde gözlenebilinebileceği kavramı. Dinlerin tarihçileri ise, yüzlerce ve binlerce ruhsal olayı, seremoni’leri ve onların içeriklerini, zaman ve mekan birimleri içinde, morfoloji ve tipoloji’sinin ötesinde, tüm olayların ne söylemek istediklerini, ne mesajlar verdiklerini  transhistorik bir şekilde inceler. Bu, kanımca bugüne kadar yapılmamıştır.

                        Benim bulabildiğim kadar, Türkiyede Şamanizm konusunda tek ve yetkili araştırma ve yayın büyük bilge Abdülkadir İnan tarafından yapılmıştır. (İslam Ansiklopedisi ve ‘Tarihte ve Bugün Şamanizm’, Türk Tarihi Kurumu, Ankara.) Rahmetlinin çalışmaları tümüyle ‘Doğu’ menşeli idi. Ben, Amerika’da Yale Üniversitesinde Şamanlık Araştırmaları Başkanı Prof. Dr.Michael Harner ile çalıştım, workshop ve seminar’lere katıldım. Kütüphanemdeki kitaplar ve dergiler, video’lar hep ingilizce kökenlidir.

                        Ben, bugünün modern ve kompleks yaşam ve bilimsel dünyasında, yalnızca bir disiplinin, özellikle tiyatro gibi en üst düzeyde yaratıcı bir ortamda, duygusal ifadesel gereksinimlere yanıt verebileceğine inanmıyorum. Bir Joseph Campbell gibi antropolji devini, Jung gibi psikanalisti, Mircea Eliade gibi sosyal, kültürel psikologu okumadan, onların derinliklerine inmeden, bir sanatkar veya yönetici sahnede ne yapabilir?  Tiyatronun bugün, herzamandan daha çok araştırmaya, bulduklarını bilimsel olarak klasifiye etmeye, inter-disipliner bir çalışmaya gereksinimi vardır.

                                                                   -10-

                        Üniversitelerde veya Konservatuvarın bünyesinde bir “Şamanistik Çalışmalar” kürsüsü kurulmalı. Binlerce yıllık tarihi olan aziz Türk Milletinin kültürel hazineleri, yalnızca bilimsel bir ışık ve araştırma yöntemleriyle, antropolojik, psikolojik, sosyolojik, etnolojik, dinsel, edebi, sanat ve yaratıcılık ve benzeri ögelerin bir senteziyle geleceğin sanatkarlarına bir malzeme olarak sunulabilecektir. Ancak o andan sonra yalnızca kendimizle değil, evrensel boyutlarda araştırma yapan diğer kurumlarla çağdaş bir şekilde tokalaşabiliriz.

                                                                    -11-                                             
                                                                                                                                                       

                                       Ş A M A N İ Z M ‘ i n    T a r i h ç e s i
      
                       Ş a m a n i z m,  Sibirya ve Ural-Altay yöreleri halkının ‘dinsel’ karakteristik olayıdır. ‘Şaman’ sözcüğü Tungus kökenli olup Rusya yoluyla Avrupaya yayılmıştır. Mamafih, şamanizmin tüm sergilenmesi Arktik ve Orta Asya ülkelerinde görünmesine karşın bu pratiğin yalnızca bu yerlere sınırlı kalmadığını biliyoruz. Örneğin Güneydoğu Asya, Büyük Okyanus Adaları, Kuzey Amerika, Avustralya , Meksika, Güney Amerika ve benzeri.

                       Ben şahsen, büyük alim Abdülkadir İnan dahil, tüm yazarlar ve araştırmacıların inanç ve yayımlarının tersine, diyorum ki Şamanizm bir din değildir. İnsanoğulları henüz mağara ve benzeri ilkel devir yaşamlarında Doğa ile daha çok karşı karşıya ve yetersiz idiler. Uyku, rüya, ölüm-kalım, yeniden doğuş, ölüm korkusu, ebediyet arzusu insanlık tarihi boyunca bugüne dek önemini kaybetmeden süregelmiştir. İnsanın temel içgüdü ve korkuları hiçbir kez değişmedi. Ateş, fırtına, sel, yer sarsıntısı, hastalık ve kıtlıklar ile bağdaşamayan ilkel insan, işi sihire, büyüye, tanrılara yaranmak için kurban adamaya dönmüştü. Bugün hala kurban kesmiyor muyuz? Telli Babaya adanan adaklar, türbesinden alınan sırma teller, yağmur duasına çıkmalar bugün bile mevcut değil mi? Hastalıklardan kurtulmak için bazı hocaların muskalarına, ‘kuvvetli nefeslerine’ (?) giden az sayıda insan mı var? Bunları yalnız müslümanlar mı yapıyor? Hayır, bu, tüm diğer inanç sistemlerinde de mevcut!

                       Görüyoruz ki insan, çaresiz kalınca, kendi gücünün ötesinde, simgesel bir kudret arıyor. Hepsinin altında yatan ölüm korkusu. Niye Eski Mısırlılar ölülerinin yanına yiyecek koyuyorlardı? Belgeseller, Orta Asya Türklerinin, mumyalanmamış, ma sanki tekrar hayata dönecekmiş gibi hazırlanıp bırakıldıklarını kanıtlamadılar mı? Niye Eski Yunanlılar tanrılarla evleniyorlardı? Tekrar hayata gelmeyi arzuladıkları için. Diyonisos ölüp ölüp dirilmedi mi? İnsanlar ve toplumlar, ilkel ve kudretsiz oldukları derecede sihire, büyüye ve doğaötesi kudretlere inanırlar. Bu itibarla Şaman, ilkel yaşamda hastalıkları iyi eden bir hekim (Medicine Man), Yeraltı ve Yerüstü yolculuklarına çıkıp hasta ruhları bulup getiren bir şifacı, ölümlerinden korktukları cedleri simgeleyen hayvan türlerini sergileyen maskeler takıp onlarla özdeşen (dolayısıyla ölümle özdeşen ve sonuçta ölümden korkmayan) bir temsilci, seans’lara giren ve gelecek hakkında haberler veren bir clairvoyant, olagelen doğa felaketlerini seremonilerle engellemeye çalışan bir sihirbaz, ölüm vak’alarında, tüm gece mevtanın yanında bekleyerek gün doğumunda onun ruhuna önderlik ederek yeraltında, cedlerinin yanında ‘huzur içinde’ yatmasını sağlayan bir ‘imam’ idi. Benim çocukluğumda mahalle imamları buna benzer işler yaparlardı.

                        Bilimsel açıdan inanmamız gerekir ki, hayat, herhalde yalnızca bir noktada başlamamıştı. Wegener Hipotezini, yani Güney Amerika’nın Afrika’nın Gine Koyu ile bir zamanlar bileşik olduklarını kabul etsek bile, insanlığın oluşumu herhalde bundan yüz milyonlarca yıl sonraydı. Asya halkının (ve şamanlarının) Behring Boğazından, Aleutien Adalarından Amerika’ya geçtiklerini bile düşünsek, Avustralya ve Afrika aborijinleri’nin, Bali ve benzeri Okyanus halkının ve İnka’larin herhalde birbirleriyle ilişkileri olmaksızın, insan türünün antropolojik evrimlerini tamamlayarak, aşağı yukarı  e ş z a m a n l ı  ama, ayrı ayrı yerleşimler olarak geliştiklerine inanabiliriz.

                                                                     -12-

                        Bu, birbirlerinden uzakta oldukları halde aynı düzey gelişimi gösterebilme olayını, antropoloji tarihinden bir örnekle zenginleştirelim. Bilindiği gibi Mesozoik (Cretaceous) yani İkinci Devrin sonuyla Üçüncü Devrin  başlangıcında (ki günümüzden 65-136 milyon yıl evveli olup tüm Dinozor türlerinin, uçan sürüngenlerin ‘pteranodon’ yaşadığı devirde), Güney Yarımküresinin birbirlerinden mesafeli üç büyük adasal sisteminde, yani New Zealand, Australia-Tasmania ve Güney Amerika kıtasının bitkileri, aralarında hiç bir tohum taşınma olasılığı veya tür akrabalığı olmadığı halde, jeolojik ve iklimsel nedenler sonucu, aynı floraya sahiptirler. Aynı koşullar niye insan toplulukları için de geçerli olmasın?

                        Özet olarak, şamanizm, dinlerin monoteizm ve politeizm’den çok evvel, putperestlik ve totem çağlarına bile gelmeden evvel, kabile düzeyinde, yaşamın tüm cephelerini içeren, kültürel, mistik, mitolojik, töresel bir olay idi ve dolayısıyla, her ne demek idiyse, dini, yani inanç sistemlerini de içeriyordu. C.G.Jung’un dahiyane bir şekilde sergilediği gibi, Collective Unconcscious (ortak bilinçdışı), yani insan hayatının ilk kademelerinden bugüne dek geçirilmiş tüm evrelerin bazı seçkin karakteristikleri, bugün, hepimizin günlük yaşamında, hareketlerimizde, konuşma ve tavırlarımızda, kültürel adetlerimizde, rüyalarımızda canlı olarak yaşamaktadır. Şamanizm bugün bile sağ olarak yaşamaktadır.

                        Tıp’da, pek önemli fakat pek az anlaşılmış bir deyim vardır: Ontojenez (Kişisel gelişim) Filojenez (Tür gelişimi)’in tekrarından ibarettir. Açıklayayım. İster tek hücreli bir amip olsun, ister çok hücreli ve organlı bir insan, hayat, döllenmeyi takiben, tek hücre ile başlar. Amip, büyür, yine tek hücrede kalır; bu demektir ki, tek hücrelilik bir amip’in hen ontojenezi ve hem de filojenezidir. Çok hücreli bir balık da, ilk kez ‘tek’ hücrelidir, sonra, filojenezini tamamlayarak balık olur, o düzeyde kalır. İnsanın döllenmiş hücresinin, aradan sürüngen, balık vb bir çok evrelerden geçerek insan yavrusu haline geldiğini düşünürsek, onun ilk kez bir amip, sonra bir balık en nihayet insan düzeyine geldiğini düşünebiliriz. Sonuçta, insanın kişisel gelişimi, farklı düzeylerde sabit kalmiş birçok yaratıkların hayatlarını tekrarlayarak bulunduğu düzeye geldiğini kabullenebiliriz. Yani, insanın hayat hikayesi, evrem boyunca tüm yaşamış varlıkların gelişim safhalarını içererek tekrarlıyor. İşin garibi, her düzeydeki canlılar da halen mevcut. İşte sosyal gelişimler de öyle; insanoğlunun tarihi boyunca geçirdiği ve ulaştığı toplum ve yaşam çeşitleri, bugün, tüm türleriyle halen mevcut, şamanizm dahil.

                                                                     -13-

                  K u z e y    A s y a    Ş a m a n i z m i’ n i n   O l u ş u m u

                          ‘Şaman’ sözcüğü, R u s  aracılığıyla, Tungus’ların ‘şaman’ından geliyor. Bu, P a l i’lerde samana, S a n a k r i t’lerde sramana ve Ç i n l i’lerde sha-men’e tekabül ediyor. M o n g o l   T ü r k’lerinde ise bu kam (qam) idi. B u d i s t  papazlarının şamane ve Hint orijinli  S o g d i a n’larda ise smn = şaman idi.

                          Shirokogoroff,  ‘şaman’ sözcüğünün Tungus lisanına yabancı olduğunu iddia ederek, tarihsel gerçekleri gözlerimizin önüne seriyor.

                          B u d i z m, Kuzey Asya ve Kore’ye İ.S. 4. asırda, Mongolistan’a 13. asırda ve Amur’lulara 15. asırda erişti. Tungus’lar tarafından tanınan ruhların çoğu, Mobgol’lar ve Mançu’lardan ödünç alınmışlardır. Bu sonuncular da onları L a m a i s t’lerden almışlardır. Mançu’lar şamanizmin aralarında 11. asırdan itibaren başgösterdiğini, fakat Ming Dynasty’sinin (14.-17. asırlar) hükümranlığı süresince doruğa çıktığını söylerler. Tungus’lar de, güneylerinde yaşıyan Yakut’lardan pek çok etkilenmişlerdir.

                          Özet olarak, Shikogoroff, Tungus Şamanizmi’nin göreceli olarak yeni teessüs ettiğini, Batıdan Doğuya ve Güneyden Kuzeye yayıldığını ve Budizm’den belirli olarak birçok ögelerin alınmış olduğunu vurgular, “Şamanizm, Budizm tarafından stimüle edildi!” der. Modern şamanizm’de, Tungus’ların karakteristiği olan  -aşağıda daha ayrıntılarıyla göreceğimiz üzere- animistik (animistic – canlıcılık) psikolojilerinin ve sosyolojik sisteminin de derin kökleri vardır.

                          Fakat, şamanizm, bugünkü şekli ile, Budizm’in Kuzey-Asya etnik grupları içine sızmasının sonuçlarından biri sayılabilir. Bu uyarı (stimulation), bugün bile Mongolistan’da görülebilir; L a m a’lar, ruhsal dengesi sağlam olmayanlara ‘şaman olmayı’ tavsiye ederler ve bir Lama, çok kez şaman olur ve şamanistik ruhları kullanır.

                          Tungus kültürü, Budizm ve Lamaizm’den ödünç alınmış ögelerle doludur. Şamanizm ve Lamaizm’in beraberce varolduğu diğer Asyalı uluslar da vardır, örneğin  T u v a s’lar.
                  
                          T a r i h i n   i l k   ş a m a n l a r ı’na gelince, bunların arkaik kültürler’den geldiğini biliyoruz. Tabiatıyla o zamanlar için paleo-Oriental bir etkiden bahsedemeyiz.

                           Orta Asya Şamanizmi’nin, S i b i r y a  a v c ı l a r ı n ı n  tarih öncesi kültürlerinin önemli bir parçası da olduklarını biliyoruz. Bunların ötesinde, şamanik teknikleri Avustralya, Malaya Arkipelago, Güney ve Kuzey Amerikaların ilkel kavimlerinde de (? eşzamanlı) mevcut olduklarını kat’iyetle biliyoruz.

                   Şimdi bir az  A N İ M İ Z M’ ( Canlıcılık)’ den bahsedelim.  
                                                

                                                                   -14-

                                     ‘A n i m i s m’   v e   T o t e m c i l i k

                   İnsanın d i n s e l   b i l i n c i n i n ilk elle tutulur belgeleri, Avrupa ve Orta Asya mağaralarında yer alır. Özbekistanda keşfedilen bir Neanderthal mezarında, ölü bir çocuk bedeninin çevresinde, saygı ile yerleştirilmiş bir yaban keçisi boynuzu ve ince çakmak taşından bir yay buklunmuş; Fransa’da, Le Moustier mağarasındaysa, çakmak taşından yapılmış bir yastığa dayanan ve sağ koluna yerleştirilmiş kafasıyla, sanki uyuyor gibi uzanmış genç bir ölü ortaya çıkarılmıştır. Eline yakın bir yere konmuş seçme alet ve hayvan kemikleri, bu aygıtları, gencin gelecek yaşamına hizmet etmek amacıyla yerleştirildiklerini çağrıştırmaktadır.

                   Yüksek  P a l e o l i t i k  Döneme girildiğinde, insanın  b ü y ü c ü  gibi düşündüğüne ilişkin kanıtlar bulunmuştur. Bu konularda saygın bir bilgin olan Abbé Henri Breui, Batı Avrupa’da, Fransa’da, “Les Trois Freres” ve benzeri yerlerde bulunan tarih öncesi mağara ve duvar resimlerine dayanarak, şunları yazmaktadır:
                   “Hayvanlar, simgesel oklarla vurulmuş biçimde temsil edilmişlerdir. Niaux’da bizon ve İlex yaban keçileri, Lascaux’da atlar, kilden yapılmış hayvan modelleri, mızrak darbeleriyle delik deşik edilmiş bulunmaktadır. Montespan’da da, çeşitli zamanlarda, yeni derileri oluyorlarmış gibi görünen başsız bir aslan ve bir ayı. Tüm bunlar, s e m p a t i  b ü y ü s ü’nü düşündüren olgulardır.”

                   Gene, sayısız gebe kadın ve kadınlarını yakından izleyen erkekler, v e r i m l i l i k  büyüsünü çağrıştırmaktadır. Belli hayvanların yapılarında incelikle düşünülerek yapılmış değişiklikler, t a b u’lara karşı geliyor gibidirler. H a y v a n  şeklinde ya da  g ü l ü n ç   m a s k e’lerle donatılmış insan figür’leri, yaşıyan halkın dans ve ‘initiation’  (şamanlığa başlangıç) törenlerini anımsatmakta, ya da, Yüksek Paleolitik Dönemin büyücülerini veya tanrılarını simgelemektedir.

                   Ünlü İngilliz antropoloğu  Sir Edward Tylor (1832-1917), b ü y ü s e l  ve  d i n s e l düşüncenin ilk dönemine  A n i m i s m (Animizm – Canlıcılık; ruhun en önemli varlık olduğuna dair inanç akımı) adını vermiştir. Sözcüğün Yunanca karşılığı olan “anima” (can –‘soul’) anlamına gelmektedir. Tylor’a göre, tarih öncesi insanı, hayvan ve bitkilerin de bir canı olduğuna açıkça inanmıştı. Bunlara ek olarak taşlar, silahlar ve süsler de birer ruha sahiptiler, ve insan ruhu, diğer insanların, hayvanların ya da nesnelerin ruhlarına, “içinden sahiplenme”  (possession) aracılığıyla geçebiliyordu.

                    Tylor, ‘canlıcılığın’ (animism) kaynağının -olası- r ü y a  deneyiminde yattığına inanıyordu. Bu bir tür ‘gölge’ veya ‘çifte varlık’ gibidir. A l g o n q u i n  Kızılderilileri, insan ‘can’ına : otahchuk yani gölge adını vermişlerdir;  Q u i c h é’lerde natub’a : ‘gölge’, ya da ‘can’ karşılık gelmektedir. Z u l u’lar da, ‘ruh’ ya da ‘hayalet’ için tunzi deyimini kullanmaktadırlar.

                    Seçkin Fransız sosyoloğu Emile Durkheim (1858-1917),  i l k e l  i n s a n’ın, yavaş yavaş Klan’ın üstün gelen bir toplumsal birim olduğuna aklına yattığına ve bu süreç içinde kutsal hale geldiğine, çünkü toplum yaşamının, bireylerinkinden daha çok ‘tüm’ü kucaklayan, daha yüce bir gerçeklik olduğuna inanıyordu. Durkheim, aynı zamanda, Orta Avustralya’da, A r u n t a’lar gibi bazı kabilelerin klan’ca kutsal sayılan ve ismi yabancılara açıklanmayan tjurunga ya da churinga adlı dinsel çalgılara sahip olduklarını belirtmişti. Bunlar, avcı-toplayıcıların temel toplumsal gerçeği olarak, klan’ın gücünü oluşturuyor.

                                                                    -15-

                           Yeni araştırmalar, P a l e o l i t i k  A v c ı’ların dinlerinde, şamanik öge’lerin varlığını bir kez daha kanıtlamıştır. Horst Kirchner  Lascaux’da bulunmuş meşhur bir kabartmada, ‘şamanik trans’ın bulunduğuna işaret eder. Aynı yazar, tarihöncesi yerlerde yapılan kazılarda, ‘esrarlı’ =  Kommanostabe bulunan materyallerin arasında, d a v u l   t o k m a k l a r ı’nın bulunduğunu yazar. Bu, o zamanın sihirbazlarının, Sibirya şamanlarınınkilere benzer davullar kullandıklarına bir kanıttır.

                           Gene, B a r e n t s  Denizi yakınlarında, O l e n y   I s l a n d’da, İ.Ö. 500 yıl öncesine ait, kemikten yapılı davul tokmaklarına rastlanmıştır.
 Karl J. Narr’a göre, Avrupanın Paleolitik devirlerine (İ.Ö. 50,000 – 30,000 yıllar) ait hayvan kafatasları ve kemikleri bulunmuştur ki, bunlar r i t ü e l   a d a k’lar olarak yorumlanmışlardır.

                           Olası aynı dönemler, insanların, “hayvanların, kemiklerden periyodik olarak gene hayata dönmeye başladıkları” na inandıkları ve Asya ve Kuzey Amerika’da, “ayı seremonileri”ne başladıkları zamana uygun düşmektedirler. Bunların hemen ardından da, aşağı yukarı İ.Ö. 25,000 yıllarında, Lascuax’daki bulguların telkin ettikleri gibi; k u ş,  v a s i   h a y v a n l a r  ve  e k t a z i  ile yapılanmaya başlayan  i l k  ş a m a n i s t i k   y a ş a n t ı l a r  gelir.  

                           O r t a  ve  K u z e y  A s y a  Ş a m a n i z m i  kompleksinin oluşumu için, iki temel ögenin yerleşmiş olması gerekiyordu:
(1) Birincil olay olarak, e k t a z i k  yaşantının oluşumu;
(2) Bu ‘yaşantı’nın teşhir edileceği ve değerlendirileceği tarihsel-dinsel ortam (milieu).

                           Ektazik yaşantı, kişisel bir olay olmakla beraber, değerlendirilmesi için bir tür uygarlık içinde yaratılması ve sergilenmesi gerekiyordu. Eminiz ki, arkaik insancıllık zamanında doğan ve yaşanan bu ektazi, farklı kültür ve dinsel atmosferlerde farklı şekillerde sergilendi.

                           Böylece şamanizim gelişirken, yavaş yavaş Evrensel yapıda, “Yüce Varlık” (Supreme Being) kavramının da yerleşmeye başladığına dair vesikalara da rastlıyoruz.

                           Göğe yüceliş (ascent), onunla ilintili ayin’ler ve ‘mit’lerle birlikte, bu ‘Yüce Varlık’ (ya da Varlıklar) ile de ilgili olmalı; zira ‘yükseklik’, gitgide kutsallaştırılıyordu. Arkaik Kültürlerin tema’larına bu yüzden “Yüksekteki O”, “O ve Gök”, veya basitçe “Gök” diye hitap edilirlerdi.

                           Bu ‘Yüksek Varlığa Çıkış’, o Yüce Varlığın ‘geri çekilim’ konumlarında bile değerinden kaybetmedi. Zamanla bu Yüce Tanrılar, kült’ün günlük yaşamında aktif rollerini kaybetti ve daha dinamik ve bilinen konuların temsilcileri ‘tanrılar’ daha popüler olmaya başladı, örneğin fırtına, verimlilik, madde dünyasını yaratanlar, ölülerin ruhları vb., mamafih, yukarıda da denildiği gibi, En Yüce Varlığın gözden uzaklaşması, ‘Göğe çıkma’ (ascent) nın değerini kaybettirmedi.

                                                                   -16-

                           Özet olarak diyebiliriz ki, bir şamanın göğe çıkışı, evrensel Büyük Varlık ve Gök ile Yer arasındaki somut ilişkilere dayanan arkaik dinsel ideoloji’nin, çok değişmiş –kısmen de dejenere olmuş- bir yaşam (survival) tarzıdır. Şaman, kendisinin dışındaki hiçbir insana nasip olmayan e k t a z i k  y a ş a n t ı s ı y l a, çok ayrıcalıklı bir konumda bulunmaktadır.

                         M i t’ler, Yüce Varlık ile şaman arasınddaki çok yakın ilişkilerden dem vururlar. Aynı mit’ler, “İlk Şaman”ın Yeryüzüne o Yüce Varlık ya da onun asistanı tarafından, insanları hastalıklardan ve kötü ruhlardan korumak için gönderilmiş olduğunu söylerler.

                         Orta ve Kuzey Asya’da olagelen değişimler, Yüce Varlık yerine, “c e d   k ü l t ü”ne ve “ulu, semavi”, “yarı-ulu” figürlere daha fazla önem verilmeye olan eyilimi pekiştirdi.‘Yeraltına iniş’, “kötü ruhlara karşı olan savaş’ vb. şekillerde ruhlarla sürekli olan temas, ruhların somutlanmasına ya da şaman’ın vücudunun ruhlar tarafında sahiplenilmesi’ (possession) gibi olaylar kronolojik olarak daha yeni ve dinsel kompleks’lerdeki genel değişimlerin direkt sonuçlarıdır.

                         Güneyden gelen etkilerle de, örneğin B u d i z m  ve  L a m a i z m,  İ r a n  ve  M e z o p o t a m y a, Kozmoloji ve Mitoloji de etkilenerek,  e k t a z i’nin de şekli değişti. Buna paralel olarak da  t r a n s  (trance – esrime) hali de, ektazi’nin gerçek yapısındaki konfüzyondan nedenlenen birçok değişikliklere ve dejenerasyona muhatap kaldı. Ama evrensellik, sembolik de olsa ‘Supreme Being’ ile olan etkileşim, şu veya bu şekilde, bugün bile hala devam ediyor.

    DÜNYANIN VE İNSANLARIN YARADILIŞINA DAİR EFSANELER
                 D O Ğ U  –  T Ü R K – M Ü S L Ü M A N   K A Y N A K L A R I

      <Abdülkadir İnan’ın  (Tarihte ve bugün  ŞAMANİZM)den derlenmiştir.>

                     Her kavmin kozmogonisi olduğu gibi eski Türklerin de kendilerine özge yaradılış efsaneleri olmuştur; fakat türlü türlü dinlerin getirdikleri yabancı kozmogonilerin etkileri altında, Türk kozmogonisi kendi özelliklerini kaybetmiştir.
                     Gök-Türk yazıtlarındaki “yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer kılındığı zaman ikisinin arasında kişioğlu yaradılmış” cümleleri, “Manas” destanındaki “yer yer olduğu zaman, su su olduğu zaman” mısraları eski Türk kozmogonisinden kalmış izler ve anılardır.

                     XIX. yüzyılın ortalarında Verbitski ile Radloff tarafından Altaylı ve Yeniseyli Türk boylarından tesbit edilen dünya yaradılışı hakkındaki efsaneler, Hint-İran ve Yahudi efsanelerinden etkin olmuşlardır. Bu efsanelerdeki Meytere ve Mangdaşire tanrıları Hint, Huday, Körmös yahut Kurbüstan, İran tanrıları, yasak meyveden yedikleri için, Törüngey ile karısı Eje’nin tanrı diyarı olan orunsüdün’den koğulmaları hakkındaki efsane, musevi unsurları sayılmaktadır.

                     Ş a m a n i s t    Y a k u t’ların da dünya yaradılışı hakkındaki inançları çok karışıktır; bazı efsanelerden anlaşıldığına göre, eski Yakutlar evrenin sonsuz ve eski olduğuna inanmışlardır. Onlara göre ‘yaratıcı’ (ayısıt) denilen tanrıların ödevleri, ebedi ve ezeli göklerde hazır olan nesneleri yere indirmekten ibarettir. Genellikle şamanist Türklerin kozmogonisi “yaratıcı tanrılar” (ayısıt, yayuçu) tanıyorsa da, “yaratma” kavramını “yoktan var etme” olarak anlamaktan çok uzaktır. İlk akla gelen, tanrıların bile dayanacak yerleri, o veya bu nesneyi “yaratmak” için ellerinin altında ezeldenberi mevcut maddeleri bulunmuştur. Yakutların kendi menşelerine dair söyledikleri rivayetlere göre, ilk Yakut (Saha), yani ilk insan, gökten inen bir yaratıktan türemiştir; bu yaratık yarı at, yarı insan şeklinde idi. A l t a y’lara göre, yer yaratılmadan su vardı. Kuday (Yahut Ülgen) yer yaratmak için, kendisiyle arkadaşlık eden “kişi”ye emrederek denizin dibinden “toprak” çıkarttı… İlk insanlar da bir ağaç dalında meyve gibi bitti…  Bu efsanelerden anlaşılıyor ki, tanrıların yaratıcılıkları mevcut maddelere şekil vermekten ibarettir; hiç yoktan yaratma kavramı, Türk kozmogonisine, sami dinlerden girmiş olsa gerektir.

                                                                 -17-

                   Radloff tarafından saptanan  A l t a y   E f s a n e s i’nde, yerin yaradılışı (yeriding pütkeni) şöyle anlatılıyor:

                   Evvelce ancak ‘su’ vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi” vardı. Bunlar, ‘kara kaz’ şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı, hiçbir şey düşünmüyordu. “Kişi”, rüzgar çıkarıp suyu dalgalandırdı ve tanrının yüzüne su serpti. Bu “kişi”, kendisinin tanrıdan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde boğulacak oldu; “Tanrı, bana yardım et!” diye bağırmaya başladı. Tanrı, “yukarı çık!” dedi, o da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu: “sağlam bir taşolsun!”; suyun dibinden bir taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine oturdular. Tanrı “kişi”ye: “suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. “Kişi”, suyun dibinden toprak çıkarıp Tanrıya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak “yer olsun (yer bütsün)” dedi. Böylece  y e r  yaratılmış oldu. Bundan sonra Tanrı yine “kişi”ye: “suya dal, toprak çıkar!” dedi. “Kişi” suya daldı ve ‘ben kendim .çin de toprak alayım!’ diye düşündü. İki eline toprak aldı; bir elindeki toprağı, kendi başına iş görmek düşüncesiyle ağzına soktu. Tanrıdan gizli, bir yer yaratmak istiyordu. Diğer elindeki toprağı Tanrıya verdi. Tanrı bu toprağı saçıverdi, k a t ı   y e r  meydama geldi. “Kişi”nin bir az evvel ağzında gizlediği toprak  da büyümeye başladı; nefesi tıkanıp boğulacak, ölecek oldu. Tanrıdan kaçmaya başladı, fakat nereye baksa tanrıyı yanında buldu. Boğulmak üzere iken, “A Tanrı, gerçek Tanrı, bana yardım et!” diye yalvardı. Tanrı ona, “Ne yaptın, ağzına toprak saklayım diye mi düşündün? Bu toğrağı ne için gizledin?” diye sordu. O “kişi” yanıtladı: “Yer yaratayım diye bu toprağı ağzımda gizlemiştim.” Tanrı ona “at ağzından o toprağı!” dedi, “kişi” toprağı atıverdi. Bu topraktan  k ü ç ü k   k ü ç ü k   t e p e l e r  meydana geldi. Bundan sonra Tanrı şöyle dedi: “İmdi sen günahlı oldun, bana karşı fenalık düşündün. Sana itaat eden halkın (sanga hakkan albatıng) dfüşünceleri dahi fena olacaktır. Bana itaat eden halkın düşünceleri arı, temiz olacaktır; onlar güneş görecekler, aydınlık görecekler. Ben gerçek Kurbustan adımı almışımdır, senin ismin Erlik olsun; günahlarını benden gizleyenler senin halkın olsun, günahlarını senden gizleyenlerse benim halkım olsun!” dedi.

                   “Dalsız, budaksız bir ağaç bitmişti. Bu ağacı Tanrı gördü ve ‘dalları olmayan bir ağaca bakmak hoş birşey değil, buna dokuz tane dal bitsin!’ dedi. Ağaçta dokuz dal bitti. Tanrı yine şöyle dedi: ‘Dokuz dalın kökünden dokuz kişi türesin ve bunlardan dokuz ulus olsun!” Bu sırada Erlik bir kalabalığın gürültüsünü işitti ve “bu gürültü nedir?” diye sordu. Tanrı, “Sen bir hakansın, ben de bir hakanım. Bu gürültü yapan kalabalık, benim ulusumdur” dedi. Erlik bu kavmin kendisine verilmesini istedi. Tanrı ona, “Hayır, sana vermeyeceğim. Sen kendine bak!” dedi. Erlik ise, “Dur bakalım, Tanrının şu ulusunu bir göreyim!” dedi ve kalabalığa doğru yürüdü. Bir yere geldi. Burada insanlar, yabani hayvanlar, kuşlar ve başka birçok canlı yaratıklar gördü ve, “Tanrı bunları nasıl yaratmış, bunlar ne ile besleniyorlar?” diye düşündü. Burada bulunan insanlar bir ağacın meyvesiyle besleniyorlardı. Ağacın bir tarafındaki meyveyi yiyorlar, diğer tarafındaki meyvelerden ağızlarına almıyorlardı. Erlik bunun nedenini sordu. İnsanlar onu yanıtladılar: “Tanrı bize bu dört dalın meyvesini yemeyi yasak etti. Güneşin doğduğu yanda buklunan beş dalın meyvelerinden yemeyi buyurdu. Yılan ile köpeğe bu ağacın dört dalından yemek istiyenleri bırakma diye emretti. Bundan sonra Tanrı göğe çıktı. Beş dalın meyvesi bizim aşımız oldu.”

                                                                   -18-

                     Erlik Körmös bunları duyduktan sonra, Törüngey denilen bir kişiyi buldu ve ona, “Tanrı yalan söylemiş, siz bu dört dalın meyvelerini de yiyiniz!” ded. Bekçi yılan uyuyordu. Erlik onun ağzına girdi ve, “Bu ağaca çık!” dedi. Yılan ağaca çıktı, yasak meyveden yedi. Törüngey ile karısı Eje beraber geziyorlardı. Erlik onlara “Bu meyvelerden yiyiniz!” dedi. Törüngey istemedi, fakat karısı yedi. Meyva ona çok tatlı geldi, onu alıp kocasının ağzına sürdü. O anda her ikisinin tüyleri dökülüverdi. Utandılar ve ağaçların altına saklandılar. Derken Tanrı geldi. Bütün ulus Tanrıdan gizlendi. Tanrı haykırdı, “Törüngey, Törüngey! Eje, Eje! Neredesiniz?” Onlar “Ağaç altındayız, sana varamayız.” Dediler. Yılan, köğek, Törüngey, Eje kabahatı hep birbirlerine attılar. Tanrı yılana dedi. “Şimdi sen Körmös (Şeytan) oldun. Kişiler sana düşman olsun, vursun öldürsün!”. Bundan sonra Eje’ye de: “Yasak meyveyi yedin. Körmös’ün sözüne uydun.  Bundan böyle sen gebe olacaksın, çocuk doğuracaksın, doğum sancıları çekeceksin, sonra öleceksin!” Tanrı, Törüngey’e de şöyle dedi, “Körmös’ün aşını yedin, beni dinlemedin, şeytanın sözüne kandın. Onun sözüne kananlar onun ülkesinde yaşayacaklar, benim nurumdan mahrum olacaklar, karanlık dünyada bulunacaklardır. Şeytan bana düşman oldu, sen de ona düşman olacaksın. Beni dinlemiş olaydın, sen de benim gibi olurdun. Şimdi senin dokuz oğul, dokuz kızın olsun. Bundan sonra ben kişi yaratmayacağım. Kişileri sen doğuracaksın!”. Tanrı şeytana döndü: “Adamlarımı ne için aldattın?” dedi. Şeytan, “Ben istedim, sen vermedin. Ben de hırsızca almaya karar verdim. Ben alacağım; atla kaçarsa düşürerek alacağım, rakı içip sarhoş olursa döğüştüreceğim, suya girse, ağaca çıksa, gene alacağım!” dedi. Tanrı şeytana şöyle dedi: “Üç kat yerin altında, ay ve güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Ben seni oraya atıyorum.” Tanrı, insanlara da şöyle dedi, “Bundan sonra size yemek vermeyeceğim. Kendinizi kendi gücünüzle kazanarak besleyiniz. Sizinle konuşmayacağım. Size Mayteri’yi göndereceğim.

                  Maytere geldi, insanlara birçok şeyler öğretti. Araba yaptı. Aş olarak ot köklerini, ısırgan otunu vb otları tayin etti. Erlik Maytere’ye yalvardı; “Ey Maytere, sen benim için Tanrıya başvur, izin versin de ben Tanrının yanına çıkayım”. Maytere, Erlik’in kabul edilmesi için Tanrıya altmış yıl yalvardı.
                  Tanrı şeytana şöyle dedi, “Bana düşman olmazsan, insanlara fenalık etmezsen yanıma gel!” Şeytan göklere, Tanrının yanına çıktı, Tanrıya secde ederek, “Beni takdis et, izin ver de ben kendim için gökler yapayım!” dedi. Tanrı izin verdi, Erlik gökler yaptı. Erlik’in avanesi göklere yerleşip çok kalabalık oldu. Tanrının öz kişisi Mangdaşire şöyle düşündü: “Bizim öz kişilerimiz yeryüzünde, Erlik’in kişileri göklerde. Bu çok fena bir şey”.

                   Mangdaşire Tanrıya darılıp Erlik’e karşı savaş açtı. Erlik karşı geldi, ateşle vurup Mangdaşire’yi kaçırdı. Mangdaşire Tanrı huzuruna geldi. Tanrı ona, “Nereden geliyorsun?”diye sordu. Mangdaşire, “Erlik’in avanesi yüksek göklerde, bizim kişilerimiz ise yerde bulunuyorlar, bu çok fena birşey. Ben Erlik’in avanesini yere indirmek için savaştım, fakat gücüm yetmedi, indiremedim” dedi. Tanrı, “Benden başka kimse ona dayanamaz, Erlik’in gücü senden fazladır. Fakat bir zaman gelecek ki, sana “var!” diyeceğim. İşte o zaman senin gücün Erlik’in gücünden üstün olacaktır!” dedi. Mangdaşire rahat rahat yattı.

                                                  
                                                                    -19-

                  Birgün Mangdaşire şöyle düşündü: “Tanrının ‘var’ diyeceği gün yaklaştı!” Tanrı, Manghdaşire’ye dedi, “Ey Mangdaşire, bugün ‘var’, Erlik’i göklerden süreceksin, maksadına erişeceksin, ondan çok güçlü olacaksın. Benim gücüm, kudretim, takdisim (alkışım) sana yetsin!” Mangdaşire sevindi, bir kahkaha attı, “Tüfeğim yok, yayım, okum yok, kargım (cıdam) yok, yatağanım yok… Ancak yalın bileğim, kolum var. Nasıl ben Erlik’e karşı varayım?” dedi. Tanrı ona kargı verdi. Mangdaşire kargıyı alıp Erlik’in göklerine çıktı, onu yendi, kaçırdı. Göklerini kırıp parça parça etti. Erlik’in göklerinin parçaları yere döküldü. O zamana kadar yer dümdüz idi. Bu parçalardan dağlar, kayalar oluştu. Güzel Tanrının güzel yarattığı dümdüz yer böylece eğri-büğrü oldu. Erlik’in tüm avanesi yere döküldü; kimi suya düştü boğuldu, kimi ağaca kimi taşa çarptı öldü, kimi hayvanlara çarptı öldü.

                  İmdi, Erlik Tanrıdan yer istedi. “Benim göklerimi kırdın, şimdi benim barınacak yerim yok!” dedi. Tanrı onu yerin altına, karanlıklar dünyasına sürdü. Üzerine kat kat kilitler koydu. “Üzerinde sönmez ateş olsun, güneş ve ay ışığı görmeyesin! Tekrar ediyorum, iyi olursan yanıma alırım, fena olursan daha derinlere sürerim!” dedi. Erlik, “Ben ölmüş adamların canlarını alacağım!” dedi. Tanrı, “Ben onları sana vermeyeceğim, kendin yarat!” dedi. Erlik eline çekiç, körük, örs aldı. Bir vurdu, kurbağa çıktı… Bir vurdu, yılan çıktı… Bir vurdu, ayı çıktı… Bir vurdu, domuz çıktı… Bir vurdu, albıs (kötü ruh) çıktı… Bir vurdu, şulmus (fena ruh) çıktı… Bir vurdu, deve çıktı…

                  Tanrı geldi; Erlik’in körük, çekiç ve örsünü alıp ateşe attı. Körük bir kadın, çekiç de bir erkek oldu. Tanrı bu kadını yakalayıp yüzüne tükürdü. Kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş, eti yenmez, tüyüyelek olmaz “kurday” denilen bir kuştur. Tanrı, erkeği yakalayıp onun da yüzüne tükürdü, o da bir kuş oldu. Bu da “yalban” denilen kuştur. Tüm bunlarda sonra, Tanrı halka hitaben:
                  -“Ben size mal verdim, aş verdim, yerin üzerinde iyi, güzel ve arı su verdim, size yardım ettim. Siz de iyilik yapınız. Ben göklere çıkacağım, çabuk gelmeyeceğim!” dedi. Sonra, yardımcı ruhlara hitaben:
                   -“Şal-yime; sen rakı içip aklını kaybedenleri, körpe çocukları, kısrak yavrularını, inek buzağılarını koru, iyi sakla. İyilik yapmış olan ölülerin canlarını yanına al, kendi kendini öldürenleri alma! Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızları, başkalarına düşmanlık edenleri de alma! Benim için ve Hakanı için savaşıp ölenleri al, benim yanıma götür! İnsanlar; size yardım ettim, sizlerden fena ruhları uzaklaştırdım. Fena ruhlar (körmös’ler) insanlara yaklaşırlarsa onlara yemek versinler. Körmös’lerin aşlarını yemeyiniz, yerseniz onlardan olursunuz. Benim adımı söylerseniz, himayemde bulunacaksınız. Şimdi ben uzaklaşıyorum, fakat tekrar geleceğim. Beni unutmayınız, beni gelmez sanmayınız. Şimdi uzaklara gidiyorum. Tekrar geldiğim zaman, sizin iyilik ve kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Yapkara, Mangdaţire ve Şal-Yime kalıyor. Onlar size yardım edeceklerdir.
  
                                                                   -20-

                      “Yapkara, sen iyi bak! Erlik senin elinden ölmüşlerin canını çalmak isterse, Mangdaşire’ye söyle, o kuvvetlidir. Şal-Yime, sen iyi bak! Albıs, Şulbus yerin altından çıkmasınlar, çıkarlarsa derhal Maytere’ye haber ver, o kuvvetlidir. Onları kovsun! Podo-sünku ayı ve güneşi beklesin. Mangdaşire’ye söyle, yeri ve gökleri muhafaza etsin! Maytere, iyilerden kötüleri uzaklaştırsın. Mangdaşire, sen fena ruhlarla savaş! Sana güç gelirse, benim adımı çağır! İnsanlara iyi şeyleri, iyi işleri öğret. Olta ile balık avlamak, sincap (tiyin) vurmak, hayvan beslemek sanatlarını öğret!”

                      Bunları söyledikten sonra Tanrı uzaklaştı. Mangdaşire olta yaptı; balık avladı, tüfek, barut icat etti, sincap vurdu. Tanrının buyurduğu gibi, insanlara birçok şeyler öğretti.

                    Mangdaşire birgün şöyle dedi: “Bugün beni rüzgar uçuracak ve götürecektir!” Rüzgar geldi, Mangdaşire’yi alıp götürdü. Yapkara insanlara ţöyle dedi:
                    -“Mangdaşire’yi Tanrı yanına aldı. Onu bulamazsınız, ben Tanrının elçisiyim, ben de gideceğim. Tanrı nerede durdurursa, orada kalacağım. Siz öğrendiklerinizi unutmayınız. Tanrının yargısı budur!” dedi. İnsanları kendi hallerine bırakıp o da gitti.”

                                                  
                                                                     *

                    Verbitski tarafından saptanan  y a r a d ı l ı ş   e f s a n e s i,  Radloff’un saptadığı yukarıdaki efsaneden epey farklıdır. Bu efsanenin de özeti şöyledir. (Alttayskie İnorodtzı, ss.:89-100).

                    Gök ve yer yoktu; uçsuz, bucaksız deniz vardı.Tanrı Ülgen (Yahut Aakay, Kurbustan) bu deniz üzerinde uçuyor, konacak katı yer arıyor, fakat bulamıyordu. O zaman gönlüne bir ilham oldu: “Önündeki nesneyi yakala!” Ülgen bu sözleri tekrarlayarak ellerini öne uzattı, birdenbire su yüzüne çıkıveren bir taşı yakaladı ve bunun üzerine oturdu. Böylece oturacak yer bulduktan sonra dünyayı yaratmak istedi. Fakat, “Ne yaratayım, nasıl yaratayım?” diye düşündü. Birdenbire su içinde Ak ana (Ak ene) karşısına çıkıverdi ve, “Bir nesne yaratmak istersen, ‘yaptım oldu’ de, ‘yaptım olmadı’ deme!” Ak ana bunları söyledikten sonra kayboldu. Bundan sonra kimseye görünmedi.

                    Ak ana’nın buyruğu üzerinedir ki, Ülgen insanlara şu emri verdi:
                    -“Varı yok demeyiniz. Varı yok diyenler yok olur!”
                    Ülgen, “Yer yaradılsın!” dedi, yer yaratıldı; “Gökler yaradılsın!” dedi, gökler yaratıldı. Böylece tüm dünyayı yarattı. Üç büyük balık yaratıp onların üzerine ‘yer’i koydu. İkisini yer’in kernarlarına ve birini ‘yer’in tam ortasına koydu. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını aşağı eğerse, kuzeyden tufan (yayık) olur. Eğer başını çok aşağı eğerse bütün dünyayı su basar. Bu balık, büyük bir zincirle büyük bir direğe bağlanmıştır. Onu Mangdaţire idare ediyor. Bir gün Mangdaşire bu balığın başını çok aşağıya indirdiği için, cihan tufanı olmuştu.

                                                                   -21-

                    Dünyayı yaratırken Ülgen, “Ay, güneş dokunan altın dağ” (ay, kün tiygen altın tu) üzerinde oturdu. Bu dağ, gökle yer arasında idi. Yere o kadar yakındı ki, ancak bir adam boyu kadar aralık bulunuyordu. Dünya yaradılışı altı gün sürdü, yedinci günü Ülgen yatıp uyudu, sekizinci gün kalktı.

                    Bizim ay ve güneşimiz dünyasından başka, doksan dokuz dünya vardır. Bunların hepsinde birer yer ve cehennem (tamu) vardır. İnsanlar da bulunur. En büyük dünya Han Kurbustan tengere’dir. Bu alemin idaresini, Ülgen, kendi yardımcılarından Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu dünyanın yerinin adı Altın Telegey, cehennemi de Mangız Toçiri tamu’dur. Bu cehennemin müdürü Matman Kara’dır. Doksan dokuz alemin ortancası Ezre Kurbustan tengere’dir. Bu alemin idaresi Belgein keratlu Türün Musıkay Burkan’a verilmiştir. Yerinin adı Altın Şarka’dır, cehennemi Tepten kara Teş’dir. Bu cehennemi Kerey Han idare eder. Bizim dünyamızın üzerinde otuz üç kat gök vardır.

                    Birgün tanrı Ülgen denize bakarken, su üzerinde yüzen bir toprak parçası gördü. Bu toprağın üzerinde insan vücuduna benziyen kil tabakası vardı. “Nedir bu cansız nesne? ‘Kişi’ olsun!” dedi. Toprak derhal ‘kişi’ oldu. Ülgen buna Erlik adını verdi ve bunu orada bıraktı. Erlik, tanrı Ülgeni arayıp buldu. Tanrı onu kendisine küçük kardeş yaptı. Erlik bir süre geçtikten sonra, Ülgen’den daha büyük ve daha kuvvetli olmak istedi, “Ah, ben de Ülgen gibi yaratıcı olsam!” diye düşündü. Sonunda, Ülgen’e düşman oldu. Ülgen bunun üzerine Mangdaşire’yi yarattı. Bundan başka yine bizim dünyamızda yedi kişi daha yarattı. Bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktandı. Tanrı, onların kulaklarına üfledi- can verdi, burunlarına üfledi- akıl verdi. O, yine bir ‘kişi’ yarattı ve buna Maytere adını verdi ve, “Sen insanları idare et!” diye buyurdu.

                                                                      *

                   Türklerin  i l k  b a b a s ı n ı n   y a r a t ı l ı ş ı   hakkındaki bir efsane Ebubekir bin Abdullah bin Aybek ed-Devadari adlı Mısırlı bir Türk tarihçisi tarafından nakledilmiştir.
                   Bu efsane güya “Ulu Han Ata Bitikçi” adlı türkçe bir kitabın, hicri 311 yılında, “Cebril bin Bahteşyu” adlı hekim tarafından farsçaya çevrilmiş baskısından alınmış imiş. Bu efsaneye göre, İlk Çağda yağmurun oluşturduğu seller, Kardağcı denilen bir dağdaki mağaraya çamur sürükleyip getirdi ve bu çamurları insan kalıbına benzeyen yarıklara döktü. Su ile toprak, bir süre bu yarıklarda kaldı. Güneş, Saratan burcunda idi ve sıcaklığı çok kuvvetliydi. Güneş, su ve toprak döküntülerini kızdırdı, pişirdi. Bahsedilen mağara, kadın’ın karnı (batın) ödevini gördü. Su, toprak ve güneşin ısısı ögelerinden ibaret olan bu yığın üzerinden dokuz ay ılıman bir rüzgar esti. Böylece dört unsur birleşmiş oldu. Dokuz ay sonra bu yaratıktan, i n s a n  şeklinde bir mahluk çıktı. Bu insana Türk dilince “Ay Atam” denildi ki “ay baba” demektir. Bu “Ay Atam” denilen kişi, sağlam havalı ve tatlı sulu yere indi (metinde ‘çıktı’ denilmiyor, ‘indi’ deniliyor). Kuvvet ve neş’esi günden güne arttı, orada kırk yıl kaldı.

                                                                    -22-

                    Sonra, seller bir kez daha aktı, yukarıda söylendiği gibi, mağaradaki yarıklara toprak dolduruldu. Güneş, Sünbüle yıldızında idi. Binaenaleyh, bu toprağın pişmesi zamanı, güneşin aşağı indiği devre rastladı ve bundan dolayıdır ki, bu topraktan yaratılan kişi, d i ş i  oldu. Bu dişi kişiye “Ay-va” adı verildi ki, “ay yüzlü” demektir. Ay Atam ile Ay-va evlendiler. Bunlardan kırk çocuk dünyaya geldi, yarısı erkek yarısı dişi idi. Bunlar birbirleriyle evlendiler. Ana ve babaları öldükten sonra, onları çıktıkları mağaraya gömüp ağzını altın kapı ile kapadılar ve kapının yanına çiçekler koydular.

                    Davadari’nin naklettiği efsanenin özeti budur. Bu yazar, Oğuz menkıbeleriyle Moğol devrinde söylenen çeşitli söylentileri birbiriyle karıştırmış ve bunlara İran ve Yunan söylentilerini de eklemiş olsa gerektir.
                                                                       *

                                                                    -23-

                                               T U F A N   E F S A N E S İ

                    Ş a m a n i s t   T ü r k  boylarında söylenen ‘Dünya Tufanı’ efsanesine ait rivayetler, birçok folklor araştırıcıları ve gezerler tarafından saptanmıştır.. Bunların temelini, müslüman ve hıristiyan kaynaklarından gelen “Nuh Tufanı” hikayesindeki ögeler oluşturmaktadır. Şamanistler bu hikayeyi, kendi tanrıları hakkında söylenen efsanelerdeki motiflerle süslemişlerdir.

                    Ö z   A l t a y l ı l a r’ın ‘Tufan’ efsanesi, XIX. Asrın ortalarında Verbitskiy tarafından saptanmıştır. Bu, diğer tesbitlerden daha uzuncadır.
                    Bu rivayete göre, Tufandan önce yeryüzünün hükümdarı Tengiz (Deniz) Han idi. O zamanlar, Nama adında meşhur bir adam vardı.  Tanrı-Ülgen bu adama dünya tufanı olacağını, insanoğullarını ve hayvanları kurtarmak için sınanmış s a n d a l ağacından (adıra sandal ağaç) gemi yapmasını buyurdu. Nama’nın, Soozunuul, Saruul ve Balıksa adlı üç oğlu vardı. Nama, bu oğullarına, dağ tepesinde gemi yapmaları emrini verdi. Gemi, Tanrı Ülgen’in öğrettiği ve gösterdiği gibi yapıldı. Nama, Ülgen’in buyruğu ile, insanları ve hayvanları gemiye aldı. Nama’nın gözleri iyi görmezdi, gemidekilere sordu: “sizler birşeyler görüyor musunuz?” Diğerleri:
                    “Yeryüzünü sis kaplamış, müthiş karanlık basmış!” dediler. O zaman, yerin altından, ırmaklardan, denizlerden karalara sular fışkırmaya başladı, gökten de yağmur yağıyordu. Gemi yüzmeye başladı. Gök ve sudan başka birşey görünmüyordu.

                    Nihayet sular çekilmeye başladı. Dağların tepeleri göründü. Gemi, Çomgoday ve Tuluttu dağlarında karaya oturdu. Suyun derinliğini öğrenmek için, Nama,  k u z g u n’u gönderdi, kuzgun dönmedi;  k a r g a’yı gönderdi, o da dönmedi; s a k s a ğ a n’ı  gönderdi, o da dönmedi. Nihayet  g ü v e r c i n’i gönderdi. Güvercin, gagasında bir dal ile geri döndü. Nama ona kuzgun, karga ve saksağanı görüp görmediğini sordu. Güvercin onları gördüğünü, her üçünün de leşe konup gagalandıklarını haber verdi. Nama, “Onlar kıyamete dek leş ile geçinsinler, sen beni sadık hizmetçim oldun, Kıyamete  kadar benim evladımla beraber yaşa!” dedi. Tufandan sonra Nama, ‘Yayaçı’ (yaradıcı) ve ‘Yayık’ (Tufan) Han adıyla tanrılar sırasına geçti. Yeni nesiller ona  k u r b a n   k e s m e y e devem ettiler.

                   Nama (Yahut Yayık Han)’ nın gemisinin son durağı, A l t a y l ı l a r’a göre, Altay Dağlarından birindedir. Fakat her boy (klan), bunu, kendi çevresinde bulunan yüksek dağlardan birini gösterir. Bazı altaylılar  Yal Möngkü dağını, bazısı da Iyık dağını gösterirler. Kuzey Altaylılara göre, Nama’nın gemisi, U l u d a ğ  denilen dağın tepesinde şimdiyedek durmaktadır.

                                                                  -24-

                     G. Potanin tarafından saptanan  U r y a n h a (Tuba) rivayetine göre, y e r, bir kurbağa üzerindedir. Kurbağa kımıldanırsa tufan olur. Eski bir zamanda bu kurbağa kımıldanmış ve yeryüzünün büyük denizi (ulu talay) dalgalanmış, kaynar gibi olmuş ve sonunda tufan olmuş. Bu felaketi önceden sezen bir ihtiyar,  d e m i r   ç i v i l i   s a l  (temir kadalu sal) yapmış, bununla insan neslini ve hayvanları kurtarmış, Bu sal şimdi, yedek bir yerde bulunmaktadır.
                     A.V. Anohin’in saptadığı rivayete göre, t u f a n  olacağını, ‘demir boynuzlu gök teke’ (temir müüstü kök-teke) haber vermiştir. Bu teke, yedi gün dünya çevresinde dolaşmış, acı acı melemiş (bağırmış), Yedi gün deprem olmuş, yedi gün dağlar ateş fışkırmış. Yedi gün yağmur yağmış, yedi gün fırtına ile dolu yağmış, yedi gün kar yağmış.

                     Ş a m a n i s t’lerde söylenen  T u f a n  efsanesinin, Sami’lerin Tufan hikayesinden alınmış ve şamanistik ögelerle süslenmiş olduğu açıkça görülmektedir. Bununla beraber, tanrılardan birinin Yayık büyük su) Han adını taşıması dikkate değer. Büyük Türk ırmaklarından biri olan Y a y ı k (şimdiki adı  U r a l), Ptolemoes’dan beri malumdur ve “yaygın su” anlamını ifade eder.

                                                                    -25-

                                DÜNYANIN SONU – KIYAMET  EFSANESİ
                                                            (Kalgançı Çak)

                      A l t a y l ı   ş a m a n i s t l e r   birgün bu yer dünyasının sonu geleceğine inanırlar. Bu gelecek güne kalgançı çak derler ki, harfi harfine “kurulacak olan çağ” demektir. Bu inanışa göre, zaman geçtikçe insanoğlu topluluğu azalacak, günah işlerden çekinmeyecek, fenalık alabildiğine çoğalacaktır. İyi tanrı Ülgen, bu günahlı topluluktan uzaklaşacak, karanlık dünyadaki Erlik yeryüzüne yaklaşacak, yardımcılarından Karaş, ondan önce yeryüzüne çıkacaktır. Kişioğulları iyi tanrı Ülgen’i unutacaklar. Yeryüzünde insanları kazanmak için kötü tanrılarla iyi tanrılar savaşacak. Karanlık dünya tanrıları Erlik, Karaş ve Kerey, insanları karanlık dünyasına, iyi tanrılar Ülgen, Mangdı-şire, Meydere aydınlığa, iyiliğe çekecekler. Her iki taraftan ölenler olacak, en sonunda tek başına Ülgen kalacaktır. O, “Ölüler, kalkınız!” diye bağiracak ve tüm ölüler dirilecektir. (Gelecek bölümlerde Sanskrit inancına bakınız!).

                      W. Radloff ve V.I. Verbitskiy tarafından “kalgançı çak”ı tasvir eden iki manzum eser tesbit edilmiştir. Bunlardan biri  T e l e v ü t’lerin, diğeri ise T e l e n g i t’lerindir.
                      T e l e v ü t’lerin rivayetinde “kalgançı çak”, şöyle tasvir edilmektedir:
                      “…’Kalgançı çak’ geldiği zaman, gök demir, yer sarı bakır olur. Hanlar hanlara saldırır, uluslar birbirine kötülük düşünür, katı taşlar ufalır, sert ağaçlar kırılır. Kişi bir dirsek (arşın) kadar küçük olur. Başparmak kadar erkek olur. Erlerin dizgini kısa olur (güçlülerin elinde oyuncak olurlar). Ayak takımı bey olur. Baba çocuğunu, çocuk babasını tanımaz, saymaz. Yaban soğanı pahalı olur. At başı kadar altına bir kap yemek verilmez. Ayak altında altın bulunur, onu alacak kimse bulunmaz.”

                      T e l e n g i t  rivayeti daha uzun ve ayrıntılıdır. Buna göre:
                     “…’Kalgançı çak’ geldiği, kara, yer, ateşle kaplandığı zaman büyük hakan ata tanrı “kayra kaan ada kuday” kulaklarını tıkar, o çağda dünya bozulur, yer ve insan nesli mahvolur. Fitne ve fesat saçan gaddar rüzgar, insanları heyecanlandırır. Türe bozulur. Tepeler çalkanır, demir üzenginin dibi delinir, çuvaldızın deliği yırtılır. Ulus bozulur. Kara böcek gibi insan kanatlanır, gözlerine kan dolar; kara su kanla karışık akar, yer uğuldar, dallar sallanır, çukurlar, hendekler yıkılır; gök gürler, kenarı açılır; deniz çalkanır, dibi görünür, deniz dibinden dokuz parça kara taş çıkar, dokuz taş dokuz yerinden yarılır, her taştan dokuz çemberli dokuz sandık çıkar, her sandıktan demir atlı dokuz kişi çıkar, bu kişilerden ikisi başkan olur. Bunların bindikleri atlar “Vuruşkan ulu sarı” adlarını taşır. Bu atların ön ayakları kılıçlı, kuyrukları kamalı olur; ağaca rastlarsa ağacı keser, canlıya çarparsa canlıyı mahveder; ile güne rahat olmaz. Ay ve güneş aydınlık vermez, ışıksız olur. Ağaçlar kökünden kopar, baba çocuğundan ayrılır, bitkiler mahvolur, nesli kurur; analar sevgilisinden ayrılır, dul kalır; yerde “köngül” denilen bir zehirli ot biter, kökünden sarı çekirge çıkar, hayvanlara çarparsa hayvanların, insanlara çarparsa insanların kanlarını sömürür. İşte o zaman tanrı “Şal-Yime” haykırır :

                                                                  -26-

                    “Bu yana bak, Mangdı-Şire, yardım et! “Köngül” otunu mahvedemedim. “Kongül” otunun kökünde k o n u r   y ı l a n var.”
                      Mangdı-Şire’den ün çıkmaz. Ondan yardım olmadıktan sonra, Şal-Yime yine kaykırır:
                     “Büyük Hakan halkını bıraktı, cins aygır sürüsünü bıraktı, yer altüst oldu, sular kurudu, yakalı giyimlerin yakası parçalandı, idare edilen yurt başsız kaldı; kuşlar yuvalarını, geyikler duraklarını (barınaklarını), kadınlar yavrularını bıraktı.”

                     Maytere’den ses çıkmaz.
                     Bundan sonra, Elik’e tabi kahramanlardan Karaş ile Kerey yeryüzüne çıkacaklar, onlar çıkınca Ülgen’in kahramanları Mangdı-Şire ile Maytere, bunlarla savaşmak üzere gökten yere inerler. Maytere’nin kanı ateş olarak yeryüzünü kaplar. İşte o zaman “Kalgançı Çak” olur..”
 
                                                                     -27-

                                      Y a r a t ı c ı l ı k   ve   M İ T O L O J İ

                    (Psikiyatrist, sayın Prof. Dr.Bilgin Saydam’ın Deli Dumrul’un Bilinci adlı eserinden derlenmiştir.)    -Metis Yayınları, İstanbul 1997-
 
                    Masallar, mit’ler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. İlk ikisi “ortak bilinçdışının” (collective unconscious) şekillenmesi, ‘resim’lenmesidir. Psikanalizin öncülerinden Karl Abraham ve Otto Rank, mit’leri “halkların kitle rüyaları”(fantazileri) olarak tanımlar. Joseph Campbell’e göre, r ü y a, kişileştirilmiş mit;  m i t  ise, kişisellikten arındırılmış rüyadır.

                    Bir mit’in genel olarak bütün insanlıkla ilişki derecesi, bir düş’ün özel olarak onu gören bireyle yakınlığı kadardır. Bir düş’ün, onu gören bireye kendisi hakkında önemli bir gerçeği işaret etmesi gibi, bir mit de bütün insanları ilgilendiren önemli bir psikolojik gerçekliğin göstergesidir. Gördüğü düşü anlamlandırabilen kişi öz ‘kendi’sini daha iyi tanır.Bir mit’in saklı anlamını kavrayabilen birey de, yaşamın hepimizden yanıt istediği evrensel ve tinsel sorularla ilişki kurar (Johnsen, 1992).

                    C.G. Jung’a göre mit’ler, “öyküleştirilmiş temel varoluş örnekleri”, yani evrensel geçerliğe sahip yaşam kalıplarıdır ve her insan için anlamlı mesajlar taşırlar.

                   Joseph Campbell yazıyor, “Kişisel ve evrensel olanı uyumlama tutumu, mitolojik söylemin temel yöntemidir.” Mit’lerde, zamansallığın ve uzamsallığın ötesinde, varlığı ‘her dem taze kalan’, insana özgü temel eylemler, çatışmalar, dünyayı/varoluşu kavrama ve anlamdırma çabaları, resim diliyle ifade edilir. Mit kahramanı erkek ya da kadın olsun, kendi kişisel, coğrafi ve tarihsel sınırlılığının dışına/ötesine çıkmayı başarabilen ve tüm insanlık için genel geçerliği olan duygu, düşünce ve davranış şemalarını şahsında yaşayabilen, evrenselliye yayabilen bireydir.” (1949)

                   Jung’un en yakın talebelerinden biri olan H. Neuman’a göre, mit’lerde, ‘bireysel olan’, ‘evrensel olan’ ile çatışır. Evrenin ve insanın yaratılış öyküsünde, mitolojik kahramanların maceralarında, “en” bireysel gelişim öyküleri de dile getirilmiş olur.’Mitojen/Mitolojik’ atalarının mit’lerinde, birey kendi kökenini bulur. İnsanlığın ‘soyoluş’ serüveni, insanın ‘bireyoluş’ öyküsünde, bireysel düzende tekrarlamaktadır.

                   Her insan bir mit kahramanıdır. Birey, kendi özgün yaşam yolunda yürürken, kendi bireysel mit’ini de oluşturur. Ancak, özgün bireysel mit’ini şekillendirirken, mit’lerin ‘zamansız geçmişi’nin kahramanlarının çabalarını, çatışmalarını, yengi ve yenilgilerinde kendi zaman ve uzamında tekrarlamış olur.

                   Mitoloji kahramanlarının taşıdığı (ve temsil ettiği) bilinç, önce kaos’un (mutlak bilinçdışının) içinden çıkarak yaratılır; ardından -henüz- çelimsiz bir çocuk olarak emekleye emekleye ana kucağından (‘Ana Tanrıça’ veya temsilcilerinden) uzaklaşır; gençliğin gücü, direncive ‘deli’kanlığıyla ayakları üzerine dikilir. Zorlu süreçlerden -hatta sembolik düzeyde ele alınması gereken ölümlerden- sonra olgun/dingin kahraman niteliğiyle, yengilerinin kazanımın dayanarak, kendi hükümranlığını kurar, tinsel özdeşimde ölümsüzlüğe kavuşur.

                                                                 -28-

                    Mitolojik olgularda, oluşumu, gelişimi ve serüvenleri anlatılan kahramanın, yani bilincin taşıyıcısı olan ö z n e’nin, kendisini ve nesneleri tanımlaması, iki kutup arasında yaklaşma, uzaklaşma ve ‘kavrama’, denemelerin sonucu olarak aktarılır. Bu iki kutup, başlangıçtaki uyuşmamış, karmaşık bütünlükten (U r o b o r o s) çıkan, bazı özgün nitelikleriyle birbirine zıt görünen  d i ş i l  ve  e r i l   ilkelerdir.

 UROBOROS :   Bu sembolün kökeni, Gnostik’lere kadar gider. Bir yuvarlak bütünlük ve devamlılık oluşturacak biçimde, kendi kuyruğunu ısıran ejderha ya da yılan şeklinde resimlenir. Yaşamın ve zamanın sürekliliğini temsil eder. İ.Ö. 2. Yüzyıla ait Codex Marcianus’ta “herşey olan birlik” olarak tanımlanır. Yerin ve göğün, doğanın ve tinin henüz ayrışmadığı, bilinçötesi döneme ait, herşeyin içinde yüzdüğü, hem boğucu hem doğurgan, kaotik bir bütünlüktür. Dişil ve eril ögeler iç içedir (Cirlot, 1971).

                     Henüz tarihin başlaması için gerekli olan ‘benlik bilinci’ni içinde tuttuğundan, u r o b o r o s, benlik öncesini/tarih öncesini canlandıran bir semboldür. Antik haritalarda, bilinen coğrafyanın şekilleri, merkezden uzaklaştıkça bulanıklaşırlar; en dışta kalan ‘bilinmeyeni’, kuyruğunu ısıran yılan, yani Uroboros olarak resmedilirdi.

                     Ruhsal düzlemde, bilinmeyen, ancak varlığı hissedilen bilinçdışının (unconscious) sembolüdür. Simyada, “prima materia”, yani evrenin (henüz işlenmemiş) temel maddesidir (von Franz, 1972).
                    İ n s a n    y a r a t ı c ı l ı ğ ı n ı,  mit’lerin oluşumuyla başlatabiliriz.
Bilinmeyenin, bilinir hale gelmesi her zaman paradigmatik bir sıçrayıştır, yaratılıştır. İnsanlık tarihinin başlangıcını, “mitolojik insan”ın doğuşuyla paralel görebiliriz. Mitolojik insan, bilinçdışının (Doğa’nın) esaretinden ve kuşatıcılığından çıkmaya baţlayan bilinci b e n l i k t i r. Paradigma,  “bir tarafta.. belli bir topluluğun üyeleri tarafından paylaşılan inançların, değerlerin, tekniklerin bütününü temsil etmektedir. Diğer tarafta da bu bütünün içinde bir tek unsur söz konusudur: Model yahut örnek olarak kullanılan ve gerektiği zaman olağan bilimdeki bütün diğer bulmacaların çözümlenme temeli olarak, kesin kuralların yerine kullanabilen somut bulmaca çözümleri” (Kuhn, 1982).

                    İnsan, hem mitlerin yaratıcısı, yani mitojenik’tir, hem de nesnesi, yani mitolojik’tir. İnsan dışında kalan diğer varlıklar (nesneler) ‘mitolojik’ olabilirler fakat ‘mitojenik’ değildirler.

                    HILLMANN’a göre, mitoloji, antik zamanların psikolojisi, psikoloji ise modern zamanların mitolojisidir. Burada vurgulanması gereken nokta, mitoloji’nin bir “meta-mitoloji”yi mi içerdiği, yani yalnızca içeriğini oluşturan mit’lerin değil, bu mit’lerin nasıl oluşturulduğu ve oluşturulacağı bilgisini de sunduğudur. M e t a – M i t o l o j i, mitolojinin kuramlar topluluğudur ve bilincin işlevselliğinden (dolayısıyla görüngüsünden) çok, bilincin ne/nasıl olduğu (varlıksallığı) ile ilgilidir.

                                                                    -29-

                                                          M İ T O L O J İ

                    Mitoloji’ye (Mythology), zamanımızın entellektüelleri ‘saçma’, ‘yüzeysel’, ‘yalnızca bir masaldan ibaret’, ‘çocuksal imajinasyonlar’ vb olarak bakabilirler. Bunlara karşın, genel kültür sahibi ve zihinleri psikolojik bir mevcudiyete göre düzenlenmiţ kimseler mitoloji’ye, insan ruhunun en derin ve zevkli bir başarısı diye bakar.

                    M i t o l o j i k   h i k a y e l e r  ve  r i t ü e l’ler – s e r e m o n i’ler, herhangi bir kültürün (veya cult’ın) en önemli iki ögesidirler. Bazı mitoloji’ler direkt olarak evrenin yaratılışının, insanın kaderinin, dinsel ve diğer inanç sistemlerinin, örf ve adetlerin temsilcileri olarak tarihsel bir değer taşırlar.

                   Jung gibi psikanalistler, eski mitolojilerin, insanın ”ortak bilinçdışı” (collective unconscious)’nı aydınlatan “ilkel arketipler”in (primordial archetype motifs) bir kümesi, toplantısı olarak görür. Bazı dil bilginleri ve filolojist’ler ise, mitoloji’yi, ‘lisanın bir hastalığı’ (disease of language) olarak algılarlar.

                   İnsanoğlunun  k ü l t ü r  hikayesine baktığınızda, Freud’ün de birçok örnekler verdiği gibi, birçok kahramanların, doğum-ölüm, cennet-cehennem, yeniden doğuş, kutsal topraklar ve benzer tema’ların, hemen her yerde mevcut olduğunu görürüz. Eski Devirlerin mitolojisi, genellikle ‘tanrıları’ ve ‘kahramanları’ içerir; onların doğuş ce ölüşleri, sevgi ve nefretleri, kurtarıları ve entrikaları, zafer ve kayıpları, yaratış ve mahvediş hikayeleri. Yoksa evren’in organizasyonu ve medeniyet’in yerleşmesi ve pekişmesi ile ilgili olanları azdır. Yukarıda sayılan özel karakteristiklere-özelliklere karşın, t a n r ı l a r  ve  k a h  r a m a n l a r, yerel kültürce tayin edilir.

                   M a s a l l a r, eğlendirmek için söylenir. M i t o l o j i  ise, sanki bir oyun ‘havailiği ve hafifliği’ içinde alınır.
 
                   Joseph Campbell diyor: “..Mit’in materyali, hayatımızın materyalidir!  Bu materyal, vücudumuz ve çevreyi de içerir.” Ona göre mitoloji’nin temel imajı,  a n n e  ve  b e b e ğ i’dir. Herkesin hayattaki ilk deneyimi, a n n e   v ü c u d u’dur.

                   Le Debleu, Campbell’in bahsettiği iki varlık (anne ve bebek) arasındaki etkileşimi  “mistik katılım” (Participation Mystique) olarak nitelendirmişti. Bu olayı bir defa daha açıklayalım:

                   İlkel kabilelerde de, aşırı dinci-mezhep mensuplarında olduğu gibi, gözlemleyiciler de onlara paralel olarak aynı hareketleri yineleyebilirler. İşte bu olay “Gizemsel Katılım” (Mystic Participation)dır. Bu katılımcılar, eğer oyunun tam havasına giremezlerse, çok daha bilinçli olarak, kendi vücudunun şekil ve doku’sunu -sanki keşfettikçe derinliklere gitmek istercesine- kaba, sert kemikler ve yumuşak kas ve iç organlar sergileyebilirler.
 
                   Anne’den sonra  ç e v r e  ve  t ü m  d ü n y a,  e v r e n  bu ilişkiyi, ergin düzeyinde yaţar. Evrenle ilişkili olmak ve bunu bir harmoni içinde yaşamak, mitoloji’nin ana prensibidir.

                                                                 -30-

                    Tarihte hemen her  k ü l t ü r , kendi tanım ve imzasını taşıyan süpernatürel bir izlenim yaşamıştır. Bu izlenimler günlük hayatta  k a h r a m a n l a r  ve  f o l k l o r i k  m a t e r y a l olarak sergilenirler. Yakından incelenildiklerinde, bu mitolojik motiflerin esaslarının hemen hemen aynı olduklarını, fakat yerel kavimlerin karakteristiklerine göre özel  r i t ü e l’ler halinde belirlendiklerini saptarız.
                    Bu konuda, en temel tema’lardan biri, insanoğlunun, hayatın güçlüklerrinin ve gerçekcil stres’lerin direkt olarak kabullenilmelerinden çok, imgeleme kudretini kullanarak, örneğin kızgın bir Tanrı mitolojisi’ni yaratmak olmuţtur.

                    Son yılların felsefi ve bilgince araştırma yöntemleri, kıyaslamalı sembolizmi, dini ve mitoloji’yi, tek bir sistem ya da öge olarak incelemeyi hala başaramamıştır. Halbuki insan, yeni arkeolojik keşiflerle, filoloji, etnoloji, san’at tarihi, felsefe, folklor ve din’i içerecek, tinsel varlığının temel ünite’sinin en fundamantal içeriğini neye ‘sade’ ve ‘görülebilir’, elle tutulabilir, kristal berraklığı ve içgörüyle sezinlemesin?

                    M i t o l o j i’de, nasıl b i l i m’de bitki ve hayvanların gelişimleri, gensel değişimleri (mutation), doğal bir hikayeleri varsa, t a n r ı l a r ı n  ve   k a h r a m a n l a r ı n’da öyle bir hayat geliţim ve değişim hikayesi vardır. Nasıl  insan hayatı, Biyoloji biliminin, onun mütasyon’a uğrayıp hayvanlar-üstü bir yaratık haline gelen insan’dan bahsedilir bir düzeye getirilmiţse, tanrılar da, gerçek ‘tanrı’ fikrinin, birçok tanrıların arınmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Tabiidir ki, t a n r ı  fikri, tüm insan bilgisi ve bilimlerin üstündedir. Tanrı hakkında, arılar ve çiçekler hakkında yazıldığı kadar, belki daha da çok eser yazılmıştır. Bugün tüm dünya insanlarının en çok okuduğu kitap, dinsel bir kitap olan İncil’dir. (Sonra Shakeaspeare ve onu izleyerek de Agatha Christie gelir!)  Tanrının prensipleri, onun insanlar için yaptığı proğramlar, sonsuz hayat düzenlemeleri, onun namına kurulan yapıtlar (cami, kilise, sinegog) sosyal hayatımızın çok geniş kısımlarını kaplamaktadırlar.

                       M i  t ’ i n    P s i k o l o j i s i    v e   A r k e o l o j i s i

                  Thomas Mann, “Joseph ve Kardeşleri” adlı dörtlü kitabında, mitoloji için, “Çok derin… çok derin..” demişti. ‘Dipsiz, bucaksız’ diye nitelendirebileceğimiz mitoloji’de daha derinlere gittiğimiz derecede, insanlığınen erken temellerine inmiş olmaktayız.

                   İ l k   d e r i n l i k l e r, arkeolojik’tirler. Bunda Mezopotamya, Nil, Guatemala ve Peru uygarlıklarını saptamaktayız.
                   İ k i n c i   d e r i n l i k, palentolojik ve etnolojik’tir.
                   Ü ç ü n c ü   d ü z e y  ise çok daha derinlere; kuşlar, balıklar, maymunlar ve arılar arasındaki ritüel danslar’a kadar iner.

                   Kendimize şu soruyu da sorabiliriz: Acaba insanlarda, hayvanlarda olduğu gibi, ‘patern’leşmiş, kompülsif bir tepki vemeye bir eyilim var mıdır?

                                                                    -31-

                   DOĞU’ya bakarsak, zengin mitolojik ‘mit’ (myth) ler ve mitolojik felsefeler, hemen hemen bütünleşmiş şekillerde Hindistan’da, Güneydoğu Asya’da, Çin ve Japonya’da görülür, Bunlara, onlardan da daha eski, fakat içerik bakımdan benzeyen Eski Mezopotamya ve Mısır’ın mitolojik kozmolojileri de eklenebilir.

                   Tüm bu mitoloji’lerde  E v r e n’in, bir sonuca gitmeyen, fakat “düşünen bir zihin” (mind) gösterilerini sergileyen, ‘yücelen’ (transcendent) ve herşeyin üstünde varlığını hissettiren “kutsal kudretin radyasyonu”nu hissedebilirsiniz.

                   YUNAN hatta paganik CELTO-GERMANIC mitolojik sistemler de, bu, esasında “düşünce” bulunan  mito-poetik felsefe’ye aittirler. Mamafih, Yunanlılar, kendilerini daha eski uygarlıklarla kıyasladıklarında, ‘farklı’ hissetmişlerdi.

                   DOĞU Mitolojisi’ne tepki olarak BATI’nın ilk izlenimleri, İRAN’lı Peygamber Zoroaster (İ.Ö.660) tarafından sergilendi. Ona göre. “..eski inanç’ta esas, tanrıların saltanatının (Kingdom of God=Ahura Mazda) kendini sürekli olarak yinelemesi, yani ebedi dönüş’ün kosmik seyri..” idi. Zaman, başlangıcındanberi, sürekli olarak ‘olup durmaktaydı’. Altın, gümüş, bronz ve demir çağlarını geçiren dünya, prensip olarak kötüleşmekte ve kaos’a gitmektedir.Ama, günün birinde, taze bir çiçek gibi yeniden goncalanacaktır.

                   Bu  k a d e r’e inanırsak, k i ş i’nin gayretleriyle, gerek evren ve gerekse insan için yapılacak, kazanılacak hiçbir şey yoktur. İnsanın yapacağı şey, yıldızlar-sular-kayalar gibi, kendine verilen rolü oynamasıdır. Böylece, tüm Evrenle özdeşilir ve yaşanır.

                   Zoroaster, bu ‘ışığın’ ve ‘karanlığın’ gölge oyunları gibi birbiri ardında yer alarak, beraberce dansederek, onların rüyavi-metafizik oriyantasyonunu bozdu. Zoroaster, ışık ve karanlığı iki diğer ayrı sistemlere ayırdı. I ş ı k, temiz ve iyi, k a r a n l ı k  ise kirli ve kara idi. O, daha dünya yaratılırken bunları birbirlerinden iki ayrı öge olarak varolduklarına inandı. Zamanla, karanlığın kudreti aydınlığa hakim olmuştu. Sonunda kosmik bir savaş başladı ve evren, böylece erdem (wisdom) ve şiddet (violence) ‘in bir bileşimi haline geldi. ‘Karanlık’ ve ‘Aydınlık’ (İyilik ve Kötülük) birbirlerini yenmek için amansız bir mücadeleye girişti. Bu arada, yaratılışın bir parçası olan  i n s a n da, ‘iyi’ ve ‘kötü’nün bir alaşımı oldu; ama insanoğlu, prensip itibariyle ışığın zaferi için gönüllü olarak seferber oldu.

                   Zoroaster’e göre, dünyanın yaratılışından 12,000 yıl sonra, ışık galebe çalmaya başladı ve onun verdiği müjdeye göre, bir 12,000 yıl daha sonra, Peygamber Saoshyant zamanında büyük bir kosmik yangın çıkacak ve karanlık tümüyle yok olacak. Herşey ışıklanıp, Tanrının saltanatı sonsuz olarak kurulmuş olacak.

                   Böylece, insan ruhunun re-oriyantasyonu için, evreni, tanrı adına yeniden düzenlemek için bir insana (Peygamber) delegasyon verilmiş oluyordu.

         
                                                                    -32-

                   Yine aynı mitoloji’ye göre, ZOROASTER, ‘Dünya Ruhu’ demektir ve bunun ruhbani babası Pourushaspa’dır. Bunun kökeni ‘astral’dır ve onunla birlikte, E v r i m’in (Evolution) doğal kudreti olan  a r z u  prensibi (desire-principle – Pourushaspa) da hükümran olarak Ahura Dini’nin esasları kurulmuş olur. Bunda s e v g i (love) esas olup, bu, hem insanın kendini daha yüksek mertebelere yüceltmesinde ve hem de ‘şeytan’a karşı savaşmasında en etken, hatta biricik kudrettir.

                      Bu yeni  k u d r e t inancının ilk mitolojik ifadesi, İRAN İmparatoru Cyrus the Great (İ.Ö.529) ve Darius the Great (İ.Ö.521) ile, bir iki yıl içinde Hindistandan Yunanistana kadar iletildi. Musevi’ler (Hebrews) mabetlerini yeniden inţa ettikleri gibi, Hz.Musa’nın verilerini yeniden gözden geçirdiler. 3. Ve 4. Sosyolojik patlama, bu inancın Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı ne şekilde etkilediğidir.

                      Isaac’a göre İ n c i l’de şunlar yazılıdır: “… Çadırınızı genişletin ve mülkünüzün perdelerini uzatın.. Kazıkları ve ipleri genişletin.. İlerde sağa, sola yayılıp boş şehirleri doldurmalısınız!”

                      Matthew’ye göre  İ n c i l’de şunlar yazılıdır:  “…ve bu Tanrı İmparatorluğunun temelleri tüm uluslara bir tanıklık vesikası olarak yazılacak.. ve ondan sonra ‘son’ gelecek!”

                      Kuran’da da şöyle yazar (Bölüm 2: 191.-193. Ayetler) . “..Onları yakaldığın yerde kılıçtan geçir, zira fesat ve zulüm, kılıçtan geçirmekten daha kötüdür. Siz onları, onların sizi sürüp çıkarttığı yerden sürüp çıkartın.. Ve artık hiçbir kez fesat ve zulüm olmayıncaya dek savaşınıza devam edin.. Ancak ondan sonra Allahın adaleti ve inancı yerleşecektir!..”

                      YUNANLILAR’da, bu  I ş ı k  Ç o c u k l a r ı n ı n (Sons of Light),  K a r a n l ı k  Ç o c u k l a r ı  (Sons of Darkness) ile çarpışmaları, D i o n i s o s (Dionysus)  Mitolojisinde ifade edilir. Bu konudaki hurafelerin orijinleri kaydedilmeden geçişti, unutuldu.  B i t k i  dünyasının ölüm ve yeniden yaratılışı, doğuş ve yapıtları, İ.Ö. 7. asırdan itibaren saptanmaya başladı. Gerçekte, bunların başlangıcı, Yunanlıların tarihinden bile eskidir. Bu inanışların sonraki mütasyon’ları; ‘buğday’ danelerinin ve ‘üzüm’lerin  İ l a h i   p a t l a m a l a r ı  (divine rupture); ‘ekmek’ ve ‘şarab’ın y e n i d e n   d i r i l m e (resurrection-basülbadelmevt) mythos’unda Hz.İsa (Jesus Christ) ile özdeşleşti ve kilisenin inanç sistemi içine girdi. (Hz.İsa’nın kanı = şarap)

                    Demeter, fertil toprağın ve ziraatın büyük tanrıçası, Zeus’tan olan kızı Persophene ile Girit’ten Sicilya’ya geldi ve Kyane Şelalesi yanında keşfettiği bir mağaraya kızını, iki yılanın himayesinde korumaya aldı. Gündüzleri bu iki yılan, Persephone’nun çek-çeğini koştururlardı. Genç kız orada, üzerinde ‘evren’in resmi bulunan bir yün kazak örüyordu. Demeter, Zeus’a, kızının mağarada olduğunu bildirdi. Zeus bu kez, bir yılan kılığına girerek onunla ilişkide bulundu ve bu birleşmeden  Dionysus (Dionisos) bu mağarada doğdu ve beslendi. Çocuğun oyuncakları top, topaç, altın elmalar ve bir parça yün ile boğa böğürmesini çalan bir düdük idi.

                                                                  -33-

                       Efsanenin ikinci kısmı, Dionisos’un ölümünü ve onun yeniden dünyaya gelişini anlatır. Çocuk kovukta iken ona bir ayna verilir. O kendine hayranlıkla bakarken, arkadan, Zeus’un kıskanç karısı Hera tarafından gönderilen iki titan yaklaşır. (TİTAN’lar, Zeus’la başlayan “Adil Tanrılar” devrinden önceki döneme aittirler. Onlar, Uranus (Gök- ‘Heaven’ Tanrısı) ve Gaea (Yer Tanrısı) nın çocuklarıydı. OLYMPIANS (Zeus’un annesi ve babası, Rhea ve Kronos) onlardan doğdu. Kronos da çocuklarını yerdi. Zeus, annesi sayesinde kurtarılmıştı. Titan’lar böylece ilkel, kanibalistik bir karakter taşırlar.)

                        Mağaraya giren titan’lar, beyaz kil (yahut da tebeşir) ile boyanmışlardı. (Bu tür maskeler, ‘kurban etme’ törenlerinde yer alan yamyamlarca, bazan da şamanlar tarafından takılırlar.) Titan’lar, çocuğu yedi parçaya böldüler, üç ayaklı bir kazan içinde pişirip, yedi şiş’te kızarttılar. Yalnızca onun kalbi, iyi kalpli tanrıça Athene tarafından kurtarıldı. Pişmiş etin kokusunu hisseden Zeus, hemen sahneye koştu ve yaratığı yıldırımlarla iki titan’ı öldürdü. Athene, babası Zeus’a Dionisos’un kalbini kapaklı bir sepet içinde sundu. Zeus da, bu kutsal artığı yuttu ve kendisi Dionisos’u yeniden doğurdu.

                        Bugün bu ritüel, Ekvatorial kavimlerde şaman’lar tarafından icra edilir.

                        Pythagoras’ın (İ.Ö. 587-507) kurduğu  o r p h i c ( personal - kişisel ) okul düşüncesine göre ise,  insan nesli, Zeus tarafından mahvedilmiş Titan’ların küllerinden gelişti. Bu açıdan, i n s a n, karmaşa bir oluşumdur ve iki prensibin alaşımından ortaya çıkmıştır:

1)  DİONİSOS’ tan gelen  i l a h i (divine) prensip,
2)  TİTAN’lardan gelen  ş e y t a n i  –  k ö t ü (wicked)  prensip.

                    Bu imaj, Zoroaster tarafından tarif edilen  e v r e n  formülüne uyar. İnsanoğlu, ‘karanlık’ ve ‘şeytanlık’ tan ilahi kısmını kurtarmaya savaşır.

                    Y u n a n  Mitolojisinde  d ü n y a  kurtarılmaya savaşılmaz,  k i ş i  kurtarılacaktır (Kylos tes geneseos = Cycle of birth or becoming = Doğuş yahut varoluş sikl’i).  K i ş i, yapısının ‘kötü’ kısmından kendini arınmak maksadıyla, kendi  vegeterianism, ascetism ve orphic rituel’lere sadık kalarak,     b i r  ç o k    h a y a t l a r   y a ş a r.

                                                                       *

                                                                    -34-

               ŞAMANLIĞA BAŞLANGIÇ (Initiation) (*) HASTALIKLARI ve RÜYALAR

                   Patolojik hastalıklar, rüyalar, ektazi’ler, çaylak şamanı yeni esinlemeler ve yücelmeler için hazırlar. Tüm bunlar, ‘önceden seçilmiş sıradan bir kimseyi’, kutsal bir teknisyene çevirir.

                   Bu ilk ektazik yaşantıların içeriği, göreceli olarak zengin olmasına karşın, hemen daima şu tema’lardan birini seçer: vücudun bir organını veya organlarını kaybetmek, kaybolan organ ve viscera’nın (iç organlar) yenilenmesi, tanrıyla ya da ruhlarla diyalog’da bulunmak üzere göğe yükseliş, Yeraltı Dünyasına inip, ölü şamanların ve diğerlerin ruhlarıyla konuşmak. Bunlara hem dinsel ve hem de şamanik yaşantılar olarak bakılabilir.

                  Yakut Şamanlarının ‘Başlangıç’ Ektazi ve Vizyon’ları

                  E k t a z i (ecstasy = vecid, -genellikle, şevkle kendinden geçme), şamanik yaşantıların en eski ve en tamı tamına yaşanan yaşantılarından biridir.

                  Bunu yaşayacak olan aday’da, belirli bir hastalıktan ziyade, gitgide artan bir davranış şekli saptanır. Kişi, daha düşünceli, yalnızlık arayan, çok uyuyan, unutkan olan, peygamberimsi rüyalar gören ve hatta sar’a nöbetleri geçiren bir varlığa döner. Bütün bu semptom’lar, yeni bir hayata başlama arefesinde olan gafil aday’ın daha yalnızca başlangıç gösterileridir. Diyebiliriz ki, bu tablo, şamanlarda olduğu kadar, dinsel bir göreve başlayanların da sergilediği bir şeydir.

                  Bu hastalıklar, atak’lar, rüyalar hatta halüsinasyon (hayal görme)‘lar, ister gerçek ister seremoniyal olsunlar, bir şamanın kariyerini kısa zamanda saptayacaklardır.

                  Bir Yakut şaman, Sofron Zateyev’e göre, “geleceğin şamanı”, yurt’(ev)da üç gün yemedenn, içmeden ‘ölü yatar’. Aday, daha önce üç kez bu seremonilerden geçmişti ve ‘parçalarına bölünmüştü’.

                  Başka bir şaman, Pyotr Luanov, başka ayrıntılar veriyor. Aday’ın kol ve bacakları kesilmişti ve demir bir kancayla vücuttan ayrılmışlardı. Bunların kemikleri temizlenmiş, etler kazınmış, vücut sıvıları atılmış ve gözler yuvalarından çıkartılmıştılar. Tüm bu operasyonlardan sonra bütün kemikler yeniden biraraya getirilmiş ve bir demirle birbirlerine bağlanmışlardır. 

_______________________________________________
      (*)  Initiation : Metinde, Şamanların ‘çıraklığa’ veya ‘Ustalığa’ (Master) hazırlık seremonilerinde çok geçen ‘Initiatory’ ve ‘Initiation’ sözcüklerini kısa ve kolay olsun diye “başlangıç” diye çevirdik. Yoksa, gerçek anlamda, “kutsal bir öğretiye giriş veya başlangıç” dememiz gerekirdi.

                                                                    -35-

                   Üçüncü bir şaman, Timofei Romanou’ya göre, kol-bacakları vücuttan ayırma üç ila yedi gün sürer; aday yalnız başına kalarak ‘ölü gibi’ yatar, nadiren nefes alır.

                   Diğer bir Yakut şaman Gavril Alekseyev, her şamanın bir “yırtıcı anne-kuş”u olduğunu iddia eder. Bu, demir gagası, kıvrılmış pençeleri ve uzun kuyruğu olan bir kuştur. Bu mitik kuş, kendini yalnızca iki kez sergiler; biri, şamanın ‘ruhsal doğumunda’ ve diğeri de onun ‘ölümünde’. Kuş, şamanın ruhunu da alır, Yeraltı Dünyasına götürür ve bir çam ağacının dalının bir tümseğine, olgunlaşması için bırakılır. Ruh olgunlaşınca, aynı kuş onu dünyaya döndürür, aday’ın vücudunu küçük küçük parçalara ayırır ve herbirini hastalık ve ölüm ruhlarına dağıtır. Her bir ruh, kendine verilen parçayı yer, yutar ve böylece, geleceğin şamanına, kendinin temsil ettiği hastalığı tedavi etme kudreti vermiş olur. Tüm vücut parçaları yendikten sonra, kötü ruhlar ayrılırlar. Anne-kuş, kemikleri yerli yerine yerleştirir ve aday, sanki derin bir uykudan uyanır.

                    Başka bir Yakut  h u r a f e s i’ne göre; kötü ruhlar, geleceğin şamanının ruhunu Yeraltına götürürler ve orada bir evde üç yıl süreyle muhafaza altına alırlar. Orada Şaman, ‘Başlangıç’ (initiation) seremonilerini geçirir. Ruhlar onun kafasını keserler ve yanına koyarlar; yani, aday, kendi parçalarını gözlemler. Vücut parçalanılmaya devam eder ve herbir parça çeşitli hastalıkları temsil eden ruhlara yenilmek için verilir. Ancak bu şekilde geleceğin şamanı bu tür hastalıklarla başedebilir. Sonunda, onun kemiklerine taze et eklenir ve hatta yeni kan verilir.

                    G.V. Ksenofontou  tarafından derlenmiş olan başka bir Yakut hurafesi, şamanların Kuzey’de doğduklarını söyler. Devasa, büyük bir köknar ağacı (fir), dallarında yuvalarla büyür. Büyük şamanlar en yüksek, Orta derecedi şamanlar orta dallarda ve en Aşağı şamanlar da, en alt dallarda oturmaktadırlar. Söylendiğine göre, bir kartalın başına ve demir tüylere sahip olan ‘Yırtıcı Anne-Kuş’, ağaçta parlar, yumurta yumurtlar ve onların üstüne oturur. Büyük, Orta ve Küçük şamanlar, bu nitelikleriyle orantılı olarak; üç, iki ve bir yıl içinde civcivlenirler. Ruh, yumurtadan çıktığı zaman, Anne-Kuş, onu tek gözlü, tek kollu ve tek kemikli bir Şeytan Tanrıçasına dönüştürür (transformation). Bu tanrıça, çaylak şamanı demir bir beşikte sallar ve onu pıhtılaşmış kanla besler. Sonra, üç siyah şeytan gelir, onun vücudunu parçalara ayırır; kafası da bir klıçla ayrılır, etlerinin parçaları çeşitli yönlerde adak olarak dağıtılır. Üç başka şeytan daha çıkagelip onun çene kemiğini keserler. Bu parçaların da herbiri, ilerde, özel bir hastalığı şifaya kavuşturacaktır. Eğer kemiklerden biri eksikse, şamanın aile üyelerinden birinin ölerek onu tamamlaması gerekir. Bazan ölen akrabaların sayısı dokuza kadar çıkabilir.

                                                                  -36-

                   Başka bir rivayete göre,  ş e y t a n l a r, adayın ruhunu, kendi erdemlerini tümüyle öğreninceye dek tutarlar. Bu süre boyunca aday, hasta bir halde, upuzun yatar. Onun ruhu bir kuşa ya da başka bir hayvana, veya erkek bir insana dönüşür. Onun kudreti bir ağacın yaprakları arasında saklanmıştır ve şamanlar, hayvanlar görünümünde birbirleriyle kavgaya giriştikleri zaman, zıtları olan ruhu mahvetmeye çalışırlar.

                   Bütün bu örneklerde gözlemlediğimiz merkezi tema’lar, aday’ın vücudunun organlarının parçalanmaları, onların yenilenmesi ve ritüel ölümün yeniden doğuşla (resurrection) izlenmesidir.

                        Samoyed Şamanlarının ‘Başlangıç’ Rüyaları

                   Y u r a k  –  S a m o y e d  şamanları, ‘başlangıç’ seremonilerine, davul çalmayı öğrenmek ile başlarlar. Şaman Ganykka, davul çalarken bir kez, ruhların aşağıya onun yanına gelip vücudunu parçalara ayırdığını ve ellerini kestiklerini hikaye eder. Bu olayda yedi gün yedi gece yerde hareketsiz uzandı kaldı. Bu zaman zarfında onun ruhu gökte, Yıldırım Ruhu ile seyahat etmekte ve tanrı Mikkulai’yi ziyaret etmekteydi.

                   A.A. Popou, A v a m  Samoyed’den bir şaman adayıydı. O; bu ‘başlangıç’ta, Çiçek hastalığından muztarip olduğunu, üç gün şuursuz, ölü gibi yattığını ve sonunda neredeyse gömüldüğünü kaydeder. Onun ‘başlangıç seremonileri’ bu süre boyunca oluşmuştu. Kendisi, bir denizin ortasına taşındığını hatırlıyor. Orada, kendi hastalığından (yani Çiçek’ten) ıstırap çekerken, şu sözleri duydu: “Sen, Su tanrılarından, ‘şaman’ olma hediyesi alacaksın. Senin ismin, bir şaman olarak, Huottarie olacak!” Bundan sonra, ‘hastalık’, deniz suyunu bulandırdı. Aday, sudan çıktı ve dağa tırmandı. Orada çıplak bir kadın gördü ve onun memesini emmeye başladı. Su Kraliçesi olasılığılı olan kadın ona dedi: “Sen bemim çocuğumsun, onun için ben sana mememi emmeye izin verdim. Sen, yolunda, seni üzecek bir takım olaylarla karşılaşacaksın!”

                   Bundan sonra ona, Su Kraliçesi ve Alt Dünyanın Baştanrısı, Yeraltı Dünyasına olacak yolculuğunda yardımcı olsun diye iki kılavuz verdi: bir ermin ve bir fare. Ve yola çıktılar. Hep birlikte yüksek bir yere geldiklerinde, kılavuzlar ona, tepeleri yırtılmış yedi çadır gösterdiler. Aday, birinci çadıra girdi ve orada Altdünya halkıyla ve Büyük Hastalığın (Syphilis) adamlarıyla karşılaştı. Bu adamlar onun kalbini yırttılar ve bir kaba koydular. Diğer çadırlarda deliliğin ve tüm sinir hastalıklarının tanrıları ve şeytan şamanlarla tanıştı. Böylece o, insanoğluna cefa çektiren çeşitli hastalıklar hakkında bilgi kazandı.

                   Hala kılavuzlarıyla birlikte Aday şaman, Şaman Kadınların toprağına geldi. Baş şamanes, onun boğazını ve sesini düzeltti. Ondan sonra Aday, Dokuz Denizlerin kıyılarına yöneldi. Onların birisinin ortasında bir ada vardı ve o adanın ortasında, genç bir huş ağacı göklere yükseliyordu. Bu, Dünyanın Ağaç Tanrısıydı. Onun yanında, yeryüzündeki tüm bitkilerin cetlerini oluşturan dokuz bitki de vardı. Ağaç, denizlerle çevrilmişti ve bu suların herbirinde yavrusuyla beraber bir kuş cinsi vardı. Bu kuşlar arasında çeşitli tür ördekler, bir kuğu ve bir de atmaca vardı.

                                                                     -37-

                       Aday, bu denizlerin tümünü ziyaret etti; bazıları o kadar sıcaktı ki, yanlarına varılamazdı. Bu ziyaretlerden sonra, Aday başını kaldırdı ve ağacın tepesinde, birçok ülkelerden gelmiş insanlar gördü: T a v g i   S a m o y e d,  R u s’lar, D o l g a n, Y a k u t  ve T u n g u s. Aynı zamanda da, o, sesler duymaya başladı: “Senin bir davulun olmasına karar verildi. Sen onu bu ağacın dallarından onun gövdesini yap!”

                       Ağaç Tanrısı ona dedi: kolum (dallar) henüz yere düştü. Onu al ve ondan bir davul yap, o sana hayatın boyunca hizmet etsin!” Dalın üç çatalı vardı; Tanrı ona bu üç çataldan, üç kadın tarafından saklanmak üzere ve herbiri özel seremonilerde kullanılması için üç ayrı davul yaptırttı.

                       Hurafe, Ulis’in Dönüşü’nden hemen hemen farksız olarak, şaman adayını, kılavuzlarıyla birlikte dağlardan, tepelerden geçirerek sonunda bir çöle getirir. Kahramanımız onu da üç günde geçerek bir dağa erişir ve orada körük kullanan çıplak bir adam görür. Ateşte, dünyanın yarısı kadar büyük bir kazan vardı. Çıplak adam Aday’ı gördü ve hemen onu bir çift maşa ile yakaladı. Aday, bir ancık düşünebildi, “Ben ölüyorum artık!” Adam, onun kafasını kopardı, vücudunu küçük küçük parçalara ayırdı ve hepsini üç yıl boyunca kaynattı.

                       Meydanda üç de örs vardı ve, çıplak adam, aday’ın başını, En Yüksek Şamanların başlarının dövüldüğü üçüncü örsün üzerine koydu. Onu iyice bir dövdükten sonra, en soğuk suyun içine attı. Aday, o anda, ilerde eğer birini iyi etmek için çağrılacak olursa; ritüel kaptaki su çok sıcak ise, o hastayı şamanize etmesine gerek kalmayacağını algıladı, zira adam ‘zaten kaybedilmişti’; eğer su sıcak idiyse, hasta, rahatsızdı fakat ‘iyi olacaktı’; su soğuk idiyse, adam zaten ‘sağlıklı’ idi.

                       Çıplak demirci ustası ondan sonra aday’ın kemiklerini nehre attı, onlar bir süre yüzdükten sonra teker teker topladı; o kemiklere taze et de ekledi. Sonra şamana üç kostüm yaptırttı. Şaman adayının kafasını gene örste dövdü ve ona, kafasının içindeki harfleri okumayı öğretti. Onun  g ö z l e r i n i  de değiştirdi. Bundan böyle aday, şaman olduktan sonra, hastalarını şamanize etmek konumunda kendi gözlerini değil, bu mistik gözleri kullanacaktı.

                       Demirci ustası onun kulaklarını da delerek, b i t k i l e r i n dilini anlamasını sağladı. Sonra aday birden kendini ilk kez bir dağın tepesinde, sonra da evinde (yurt), ailesinin üyeleri arasında buldu. Şimdi o, sonsuza dek, hiç yorgunluk hissetmeksizin şarkı söyleyebilir ve kendisine gereksinimi olanları şamanize edebilir.

                                                                     -38-

                       Tungus, Buryat ve Diğer Kavimlerde ‘Initiation’

                       Aynı ‘başlayış’ sema’sı, diğer  S i b i r y a  halkı arasında da görülmüştür.
                       T u n g u s  şaman  Ivan Cholko, geleceğin şamanının hasta olması, vücudunun lime lime parçalara bölünmesi ve kanının ‘kötü ruhlar’ (saargi) tarafından içilmesi gerektiğini söyler. Bu kötü ruhlar –ki gerçekte ölü şamanların ruhlarıdır- onun başını kazana atarlar; kafa orada birtakım metal parçalarla birlikte, onun ritüel kostümü’nü oluşturacaktır.

                       Başka bir Tungus şaman da, tüm yıl hasta yattığını söyledi. O süre boyunca kendini iyi hissetmesi için, durmadan şarkı söyledi. Onun başına, şaman olan ced’leri geldi ve ona ‘başlangıç’ seremonilerini icra ettiler. Bunu yaparken de, onun vücudunu oklarla, bilincini kaybedinceye dek deldiler. O nihayet yere düştü. Sonra, onun etlerini kestiler, kemiklerini parçaladılar ve parçaları birer birer saydılar. Eğer parçalardan biri eksik çıkaydı, o bir şaman olamayacaktı. Şaman Adayı tüm yazı, yemeden, içmeden geçirdi.

                       B u r y a t’ların takdis eden şamanlarının seremonilerinin çok karmaşık olduklarının bilinmelerine karşın, onların ‘başlangıç’ kabilinden, “rüya-hastalık” yaşantıları vardır.  Ksenefontou, bir şaman olan Michail Stepanou’un yaşantılarından şöyle bahsediyor: Stepanou, bir adayın, şaman olmadan önce uzun müddet hasta olması gerektiğini öğrendi. Şaman’ın ced’leri onu çevrelerler, tartaklarlar, işkence yaparlar, döverler ve sonunda da vücudunu doğrarlar. Bunlar yapılırken ‘geleceğin şamanı’, ruhsuz gibi durur. Onun yüzü ve elleri mavidir, kalbi neredeyse atmaz bile.

                       Başka bir Buryat şamanı olan Bulagat Buchacheyev’e göre, Aday’ın ced’lerinin ruhları, onu, gökteki “Şeytanlar Toplantısı”(Assembly of the Saaytani)‘na davet ederler ve orada ona ders verirler. ‘Başlangıç Seremonisi’nden sonra onun eti, “şamanize etme san’atını öğretmek için” pişirilir. Bu hazırlığın sürdüğü yedi gün, yedi gece boyunca şaman ölü gibi hareketsiz kalır. Bu olaydan sonra onun akrabaları, kadınlar hariç, ona gelir ve şarkı söylerler: “Şamanımız hayata dönecek ve bize yardım edecek!” Onun vücudu, ced’leri tarafından parçalara ayrılırken, vücuduna kimse dokunamaz.

                       Bunlara benzer yaşantılara başka yerlerde de rastlanır. Bir T e l e u t  kadın şamanes, bilinmeyen adamlar tarafından parçalandıktan ve “bir kap’ta pişirildiği vizyon’unu” gördükten sonra, ş a m a n e s (shamaness) olmuştu (N.P. Dyrenkova  ve  Rudolph Rahmann).

                       A l t a y  şamanlarının inançlarına göre, c e d’ler, onların etlerini yer, kanlarını içer, karınlarını yarar vb.  K a z a k   K ı r g ı z   şamanı  (baqça) der: “Benim vücudumu kırk bıçakla biçen ve kırk tırnakla iğneleyen beş ruhum var Cennette!”   

  
                                                                     -39-

                       Vücudun parçalara bölünüp sonradan onların yenilenmeleri,  E s k i m o’larca da bilinir. Onlar; ‘aday’ı yaralayan, parçalara bölen ya da onu yutan bir hayvandan bahsederler; örneğin ya bir  a y ı , ya da  f o k. Bu operasyonlardan sonra, onun kemikleri etrafında yeni  e t  ürer. Bazan; eziyet eden hayvanlar, geleceğin şamanının “yardımcı ruhları” olurlar.

                       Bazen de, ‘geleceğin şamanı’ hasta olabilir veya başına, bir deniz hayvanıyla kavga, ya da buzun altına düşme gibi nedenlerle bir kaza gelebilir. Ama,  E s k i m o  şamanlarının çoğu, ektazik başlayış egzersizleri yeğlerler. Bu yolda, onlar da, Sibirya ve Orta Asya şamanlarının organlarını kaybetmelerine benzer bir dizi badirelerden geçerler. Bu vak’alarda  mistik bir yaşantı vardır ve hayata dönüş, kişinin kendi iskeletini düşünme yoluyla temin edilir.

                                                                      *

                                                                   -40-

                                   ŞAMANLIĞA ATANMA  (Initiation)  (*)

       Tungus’larda ve Manchu’larda Şamanlığa Atanma Törenleri

                       Hem Kuzey Asya’da ve hem de tüm dünyada  ektazik seçenek, deneyimli bir şaman tarafından verilen eğitim ile sonlanır ve şaman adayı, törenle şamanlığa atanır.

                       Bu zaman, şamanın, mistik tekniklerini mükemmelleştirmesi ve ait olduğu kabilesinin dini ve mitolojik geleneklerini öğrenmiş olması gerekir. Çoğu kez, ‘hazırlık’ fazı, daha önceki bölümde ayrıntılarını verdiğimiz üzere, sergilenen bir seri seremonilerle yeni şamanın ‘initiation’ı başlamış olur. Fakat, Shirokogoroff’un da doğru olarak işaretlediği gibi, Tungus ve Manchu’larda gerçek bir ‘atanma’dan bahsedemeyiz; zira adaylar, usta şamanlar ve çevre tarafından resmen tanınmadan önce, ‘initiation’larını yaşamışlardı.

                       Aynı şey  S i b i r y a’da  ve  O r t a  A s y a’da ve genel bir seremoninin yapıldığı  B u r y a t’larda, bu son “kabul” törenleri, yalnızca, daha önceden ‘master’ şamanın kontrolü altında ‘çaylak’ şaman tarafından ‘hastalıklar ve rüyalar’ olarak icra edilmiş olan ‘initiation’ın tekrarından ve onaylanmasından ibaret oluyor.

                       Mamafih, usta şamanlar tarafından terip edilen böyle bir “kabul töreni” mevcuttur. T r a n s b a y k a l   şamanların geleneklerine göre, küçük bir çocuk, ilerde şaman yetiştirilmek üzere seçilir. Bir süre hazırlık çalışmalarından sonra, çocuk, ‘İ l k   D e n e m e l e r’e çıkar. Bu faz’da; çocuğun, rüyaların analizini yapabilmesi ve divination (gaipten haber verme, ced ve akrabaları ziyaret etme) yeteneklerini kanıtlaması gerekir.   

___________

(*) Initiation : Diğer bölümde ‘başlangıç’ olarak çevirdiğimiz ‘initiation’, bu kez ‘atanma, üyeliğe kabul töreni’ olarak yorumlanmalıdır. Dikkatinizi çekeriz.

                                                                    -41-

                       
                       M a n ç u r y a   T u n g u z l a r ı’ınkinde ise durum biraz farklıdır. Yine bir çocuk seçilip eğitilir, ama mesleğe girişimi belirleyen, “esrime’ yetenekleridir. ‘Hazırlık’ döneminden sonra asıl “sırra-erme” töreni (initiation) gelir.

                       Evin önüne iki türö (kalın dalları budanıp tepesi bırakılmış ağaç) dikilir. Bu türö‘ler tek sayıda, yani 5,7 ya da 9 adet, yaklaşık 90-100 cm. boyunda yatay çıtalarla birbirine bağlanır. Güney yönünde birkaç metre öteye üçüncü bir türö dikilir ve “doğu türö“süne bir ip (sijim) veya ince bir şeritle bağlanır. Bu ‘sijim‘e her 30 cm.’de bir, çeşitli kurdeleler ve çeşitli kuş tüyleri asılıdır. Kurdeleler, kırmızı Çin ipeğinden veya kırmızıya boyanmış kirişten yapılıdır. Bu, ruhların üzerinden geçecekleri “yol”dur. Sicimin üzerinde, bir ‘türö‘den diğerine kolaylıkla geçebilen, halka şeklinde bir ağaç kabuğu mevcuttur. ‘Usta şaman’ tarafından gönderildiğinde, ruh, bu halkanın (jüldu) civarına oturur. Geniş ve oralama bir ayak uzunluğunda üç antropomorfik (insan şeklinde; anthropos: insan, morphé : şekil) odundan yapılı, ibadete mahsus yerler (an’akan), her turö’nun yakınına yerleştirilmişlerdir.

                        A d a y   ş a m a n, iki türö ve davullar arasına oturur. Master şaman, ruhları birer birer güneydeki turö’ye çağırır ve onları o halka ile, aday’a gönderir. Her ruh alış verişinde öğretmen halkayı geri alır ve karşılığında yeni bir ruh gönderir. Eğer bu yapılamazsa, ruhlar aday’ın içine girer ve onu terketmez.

                        Ruhların gidiş gelişi sırasında, kabilenin yaşlıları aday’ı sınavdan geçirirler: Aday, o ruhun biyoğrafisini, yani daha önceden nerede olduğunu, nerede yaşadığını, ne yaptığını, hangi şamanlarla birlikte olduğunu veşamanların öldükleri tarihleri, hepsini ayrıntılarıyla bilmelidir. Seyircileri ikna etmek için ruh, gerçekten aday’ın içinde olmalıdır. Bu nedenle de, her akşam, gösteri bittikten sonra şaman, turö’leri birleştiren en yüksek putrele tırmanır ve orada bir süre oturur. Onun kostümü de orada asılıdır.

                        Bu seremoni üç yahut yedi, ya da dokuz gün devam eder. Eğer aday başarılı olursa, Klan’ın ruhlarına kurban kesilir.

                        Tungus Şamanizmi, böylece, ‘ruhsal yolgöstericiler’ ile yönlendiriliyor görülmektedir. Söz konusu törenlerde iki önemli ayrıntı vardır:
“Yol” denen sicim, ve ‘Tırmanma’ ritüeli. Y o l,  Dünya ve Göğü birbirine bağlayan yoldur; şamanın  a ğ a c a   t ı r m a n m a s ı  da, onun Göğe tırmanışının bir sembolizmidir.

                        Tunguslar, bu ayinleri herhalde Buryatlar’dan ödünç almışlardır, fakat onlar, tüm Kuzey Asya ve Arktik uluslarla beraber, şamanın gerçekten göğe tırmandığına inanırlardı.

                                                                      *

                        M a n c h u’ların genel  “üyeliğe kabul” seremonileri, evvelce, yanmış kömür üzerinde yürümekten ibaretti. Eğer aday, sahip olduğuna inandığı ruhlara gerçekten sahipse, ateş üzerinde incinmeksizin yürüyebilir. Bugün bu tür seremoni pek ender yapılır. Buna neden de, hemen hemen tüm Kuzey Asya Şamanizminde olduğu gibi, onlarda da şamanların kudretinin gitgide azalmasıdır.

                        Başka bir initiation seremonisi de şöyle yapılır: Kış vakti, buz içinde yanyana dokuz delik açılır Aday’ın birinci delikten girip ikinciden çıkması ve böylece dokuzuncaya kadar devam edebilmesi beklenir.  Manchu’lar, bu kadar katılıkla kullanılan kuralların Çinlilerden geldiğine inanırlar. Bu, gerçekte, T i b e t l i l e r’in, Yogico-tantric (*) deneyimlerine benzer:

____
(*) Yogico-tantric = Yogo-Tantrik; ‘Yoga’ ve ‘Tantrizm’in birleşimi bir inanış. Tantra: Göreceli olarak geç başlayan Hint dinleri kitaplarından biri. Mistisizm ve sihirin büyük rol oynadığı SHAKTI’ye ibadetten ibarettir.

                                                                     -42-

                      Karlı bir kış gecesinde, aday, çıplak vücudu üzerinde, belirli sayıdaki ıslak örtüleri kurutmak zorundadır. Böylece  ç ı r a k   Y o g i n,  vücudunun ‘fiziksel ısı’ (phsyical heat) ürettiğini kanıtlamış oluyor.

                      E s k i m o   Ş a m a n l a r ı   arasında da buna benzer bir “direnç kanıtı”nın varlığını biliyoruz. Bu  d i r e n ç,  şaman olarak ‘seçilmenin’ bir işareti olarak yorumlanmaktadır. Gerçekte de, kendi arzusuyla ısı yaratabilme,  i l k e l   k ü l t ü r l e r’in  sihirbazlarının ve M e d i c i n e   M a n’ in en esaslı ögelerinde biridir.

                            Yakut, Samoyed ve Ostyak Kabul Törenleri

                     Bu konuda elimizdeki bilgiler eski ve kat’i olmaktan uzaktırlar. 19. yüzyıl gözlemcileri ve etnografcıları şamanizm’i, ‘şeytani’ (demonic) bir işlev olarak görmüşlerdi. Dolayısıyla da, onlara göre, ‘geleceğin şamanı’nın o kadar zorlu deneyimlere girişimi, onun kendisini ‘şeytana teslim etmesi’nden başka bir şey olmadığı şeklinde yorumlanır.

                     N.V. Pripuzov,  Y a k u t l a r  arasındaki ‘initiation’ seremonilerini şöyle kaydediyor:
                     “Seçildikten sonra, master şaman, talebesini bir tepeye veya ova’ya alır, ona bir şamanlık kostümü, bir davul ve tokmak verir. Sağına dokuz kibar erkek, soluna da dokuz virjin kız koyar, adayın arkasına geçer ve ona bazı formülleri tekrarlamasını emreder. Master, ilk kez ona Tanrı’yı reddetmesi ve tüm hayatını Şeytan’a vakfetmesi için yemin ettirir. Bu vaadden beklediği, ilerde Şeytanın, buna karşılık olarak onun tüm arzularını yerine getireceğidir. Bundan sonra, Master Şaman onu, Şeytanın yaşadığı yerlere, şifa verdiği hastalıklara götürür ve onu nasıl yatıştırabileceğini de öğretir. Sonunda aday, ‘kutsal hayvanı’nı öldürür; bu arada kostümü kana bezenmiştir. Kutsal hayvanın eti de, törene katılanlar tarafından yenir.

                       Ksenofontov’un Yakut şamanlarından topladığı bilgilere göre, m a s t e r   ş a m a n, talebesini uzun, ektazik bir yolculuğa götürür. Beraberce bir dağa tırmanırlar. Oradan hoca talebesine, bir çatal yoldan yükseklere çıkan yol ayrılımlarını işaret eder. Bundan sonra beraberce bir eve girerler. Orada şamanik kostümler vardır, giysileri beraberce giyerek kendilerini şamanize ederler. Gene orada hoca, talebesine, kişinin vücudunun farklı kısımlarına hücum eden hastalıkların nasıl tanınacağını ve onların nasıl tedavi edileceklerini öğretir. Vücudun her bir parçasının ismini verdiğinde, master, öğrencisinin ağzına tükürür, aday da o tükürükleri yutar. Ancak o sayededir ki o, Cehennemin şeytanlarına giden yolları bilebilir. En sonunda öğretmen, öğrencisini  Y u k a r ı   D ü n y a y a, evrensel ruhlar arasına götürür. Bu şekilde, şaman takdis edilmiş olur ve ondan sonra mesleğini icra edebilir.
     
                                                                     -43-

                       P.I. Tretyakov’a göre,  T u r u k h a n s k  bölgesinin  S a m o y e d   ve  O s t r a k şamanları, yeni şamanın ‘initiation’ını şöyle yaparlar:
                      Aday, yüzünü Batıya döner ve Master, Karanlıkların Ruhu’na, talebesine yardım etmesini ve yol göstermesi için dua eder. Aynı zamanda, Karanlıkların Ruhu için bir ilahi okur, aday da onu tekrar eder. Sonunda da büyük tehlike gelir çatar: ruhlar ondan karısını, oğlunu ve tüm varlığını isterler.

                      G o l d i’ler arasında ‘initiation’, Tungus ve Buryat’larda olduğu gibi, genel, herkezin hazır olduğu bir törende kutlanır. Bu seremoniye adayın ailesi ve birçok davetliler katılırlar. Törende şarkılar söylenir, danslar edilir. Hiç olmazsa dokuz dansçının mevcut olması şarttır. Törende, dokuz domuz kurban edilir; şamanlar bu kesilen domuzların kanlarını içerler ve ektazi’ye girip uzun süre için şamanlığı uygularlar.

                      Festival günlerce devam eder ve bir tür genel kutlamalar arasına girer (Harva, ‘Die religiösen Vorsteellungen’, pp.: 486-87).

                                                Buryat Kabul Törenleri

                      Tüm kabileler arasında Buryatlar’ın ‘initiation’ seremonileri, en karmaşık ve en çok bilgili olduğumuz bir konudur. Bu hususta Khangalov’a ve “Manual”i yayınlayan  A.M. Pozdneyev  ve eseri çeviren J. Partanen’e çok şey borçluyuz.

                      A d a y   ş a m a n,  yıllar öncesi rüya’larla, vizyon’larla, ruhlarla yaptığı diyalog’larla geçirdiği “ilk ektazik yaşantısı”ndan yıllar sonra; bu kez, kendini ‘yalnızlık’ (solitude) içinde bu ikinci ve ‘şamanlığa resmen kabul’ seremonisi’ne yaşlı ve deneyimli bir master şaman tarafından hazırlanır. Bu aradaki süre boyunca, aday şaman, ruhlarla ve tanrılarla iletişim içindeydi ve mesleğinin tüm sırlarını öğrenmişti.

                      Buryatlar’da da, ‘initiation’, herkesin önünde aday’ın mistik kapasitesinin bir gösterisi olarak kabul edilir. Tören sonunda aday, master tarafından kutsallaştırılır.

                      K u t s a l l a ş t ı r m a   g ü n ü  saptandıktan sonra, evvela bir ‘arınma’ (purification) seremonisi yapılır. Bu ‘arınma’nın prova’larda yalnızca iki kez yapılmasına karşın, gerçek törende üç ila dokuz kez tekrar edilir. B a b a   Ş a m a n  ve onun  d o k u z   o ğ l u, üç pınardan taze su getirirler ve  tarasun (*)’un  libations (**)’ ını  i l k b a h a r   r u h l a r ı n a  takdim ederler.

________________________________-
(*)   tarasun : Kımıza benzer bir tür içki.
(**)  libations : Eski putperestlik zamanından kalma bir adet. Mabutların payı olarak içkilerin yere dökülen kısmına verilen isim.    
 
 
                                                                     -44-

                        Dokuz oğul, geri gelirlerken beraberlerinde taze h u ş (birch) dallarını da geitirirler. Su kaynatılır ve suyu arıtmak için içine kekik otu, ardıç ve çam kabuğu katılır. Ayrıca, erkek bir keçinin kulağından alınmış bir iki kıl parçası da eklenir. Sonra, hayvan öldürülür ve kanının bir iki damlasının da kabın içine karışmasına izin verilir. Hayvanın eti de, hazırlanmak üzere kadınlara verilir. ‘Baba şaman’ ‘aday’ı, bir koyunun omuz kemiği ile takdis ettikten sonra, onun ced’lerini davet eder ve onlara şarap ve tarasun ikram eder.

                        Master Şaman, sonra, huş ağacının sürgünlerinden yapılmış bir süpürgeyi kabın dibine daldırdıktan sonra, onunla aday’ın çıplak sırtına dokunur. ‘Baba şaman’ın oğulları da aynı ritüalistik hareketleri tekrarlarken, “Baba”, bir baba gibi şaman adayına öğütlerde bulunur:
                        “Fakir bir insanın sana gereksinimi olduğunda, ondan pek az şey iste! Ve sonra, ne verirse versin, kabul et. Daima fakiri düşün, onlara yardım et ve Allaha, onları kötü ruhlardan ve onların kudretinden koruması için dua et! Eğer seni zengin bir insan çağırırsa, ondan bir şey isteme; eğer seni bir zengin ve br fakir aynı zamanda çağırırlarsa, önce fakire git, sonra zengine!” Çırak, kurallara uyacağı hususunda söz verir ve master’ın söylediği duayı tekrarlar. Gene, ‘koruyucu ruhlara’ (guardian spirits) t a r a s u n sunulur ve hazırlık seremonileri de böylece sonlanır.

                        Bu ‘initiation’dan bir zaman sonra,  i l k   k u t s a l l a ş m a   s e r e m o n i s i , Kharaga-khulkha icra edilir. Bu çok görkemli ve aynı zamanda masraflı bir törendir ve şamanın asistanları at üzerinde köy köy gezerek gerekli masrafı toplar. Toplanan hediyeler genellikle mendil, kurdelalar, odundan yapılı bardaklar, şamanın ‘at-başı deyneği’ için çıngıraklar, ipek, şarap ve pek ender olarak da para’dır. B a l a g a n s k  yöresinde aday, ‘baba’ şamanın kendisi ve dokuz oğlu, bir çadırda dokuz gün boyunca oruca çekilirler. Yiyip içtikleri tek şey bir az çay ve kaynamış un’dur. At kuyruğundan yapılı, hayvan derilerinin iliştirildiği bir ip, çadırın etrafında üç kez dolanır.

                         Seremoni’den bir gece evvel, şaman ve dokuz oğlu, yeterli derecede sağlam ve dümdüz h u ş  keserler. Bu kesim, köy halkının ölülerinin gömüldüğü ormanda yapılır. Orada da, ‘orman ruhlarını’ sakinleştirmek için onlara koyun eti ve tarasun ikram edilir. Sonra da, festival sahasına kesilen ağaçlar getirilir. İlk ağaç, ev (yurt)’in içine, kökleri ocakta ve tepeleri evin tavanındaki duman aralığına uyacak şekilde dikilir. Bu ağaca udesi-burkhan (yani, ‘kapının koruyucusu’) denir; zira, ağacın tepesinin yönlendirildiği yarıktan, şamanın göğe çıkması sağlanacaktır. Bu ağaç, şamanın ayrıcalıklı bir yeri olduğu için, sürekli olarak o evde kalır.

                         Diğer  h u ş  ağaçları da, evin dışında, seremoninin yapılacağı alanda, özel bir sırayla dikilirler. Şöyle ki :

(1) Altında tarasun ve diğer bağışların toplandığı huş ağacı. Bunun dallarına; siyah şamanlarda kırmızı ve sarı, beyaz şamanlarda ise beyaz ve mavi, eğer yeni şaman iyi ve kötü tüm ruhlarla iyi geçinmek istiyorsa, dört renkli kurdeleler bağlanır.
(2) Diğer bir huş’a, bir çıngırak ve sunu olarak da kurban edilmiş bir atın postu bağlanır.
(3) Gene dimdik yere dikilmiş, sağlam bir huş ağacı. Aday, ilerde buna tırmanacaktır.
    
                                                                     -45-

(4) Üç ağacın kollarına ‘sütun’ (sarga) denir. Ondan sonra, birbirleriyle üçer üçer at kılı ve göğün çeşitli tabakalarını simgeleyen beyaz, mavi, kırmızı ve sarı renkli kurdelalarla bağlanmış dokuz huş ağacı daha gelir. Bu sonuncular üzerinde de, kurban edilmiş dokuz hayvan postu ve türlü yiyecekler sergilenmiştir.
(5) Kurban edilecek hayvanların bağlandığı dokuz k a z ı k ,
(6) Büyük h u ş ağaçları. Üzerlerine, kurban edilmilş hayvanların yaygın kemikleri. Bunlar daha sonra asılacaklardır.

                        Ev içindeki ağaç, dışardaki tüm ağaçlara, G ö k y ü z ü n ü  simgeleyen biri kırmızı diğeri mavi iki kurdele ile bağlanmıştır. Bu da şamanın, ruhların saltanat sürdüğü göğe gideceği you simgeler.
 
                        Tüm bu hazırlıklar tamamlanırken, aday ve şamanın dokuz oğlu, beyaz giysiler içinde, ilk kez  ş a m a n i k   a l e t l e r i   k u t s a m a k  için yürüyüşe geçerler. ‘At Deyneği Tanrı ve Tanrıçası’ (The Lord and Lady of the Horse-Stick) adına bir koyun kurban edilir ve tarasun ikram edilir. Bazan ‘deynek’, kurban edilen hayvanın kanıyla bulaşmıştır. Dolayısıyla da, ‘at deyneği’ hayata geçer ve bir ‘at’ olur.

                        S e r e m o n i’de, birçok ikincil tanrılara, örneğin Batılı Khan’lara ve onların oğullarına, ‘Baba-şaman’ın ced’lerine, lokal ruhlara, meşhur ölü şamanlara de verilerde bulunur, dualar okunur. Bazan aday, elinde bir kılıç, ‘yurt’ içindeki ağaca tırmanır, tepesine varır, yarıktan tanrıların yardımını davet kastıyla haykırır. Bu zaman süresince ‘yurt’ içindeki kişiler ve nesneler ‘arınmış’lardır. Bundan sonra, Baba-şaman’ın oğullarından dördü aday’ı evden dışarıya  k e ç e bir halı üzerinde, şarkı söyleyerek çıkarırlar.

                        Baba-şamanın liderliğinde, aday ve dokuz oğul, akrabalar ve seyirciler, huş ağaçlarının sıralandığı tören alanına gelirler. Bir ağaca yaklaşıldığında yürüyüş durur ve erkek bir keçi kurban edilir. Beline kadar çıplak soyunmuş adayın başı, gözleri ve kulakları, kurbanın kanıyla bezenir. Bu esnada diğer şamanlar davullarını çalarlar. Dokuz oğul, süpürgelerini suya banarlar ve onunla aday’ın çıplak sırtına darbeler vururlar ve onu şamanize ederler.

                        Bu arada, dokuz veya daha fazla hayvan kurban edilir; et hazırlanırken de,  g ö ğ e  y ü c e l m e   r i t ü e l i   oluşur. ‘Baba-şaman’ bir huş ağacına tırmanır ve tepesine dokuz çentik yapar; sonra, ağacın dibine inerek, oğullarının getirdiği bir halı üzerine oturur ve pozisyon’unu alır. Sonra şaman adayı aynı ağaca tırmanır ve onu diğer şamanlar izler. Ağaca tırmandıktan sontra, tüm şamanlar ektazi’ye girerler. B a l a g a n s k   B u r y a t l a r ı’nda keçe bir halı üzerinde oturan aday, dokuz kez, bu ağaçların etrafında gezdirilir. Bu turu yaparken, aday, her huş ağacına geldiğinde, onun tepesine çıkarak dokuz çentik yapma ritüelini tekrarlar. Ayrıca, her ağacın tepesinde, kahinlik yapar. Aynı anda, zeminde oturab Baba-şaman da kahinlik yapar. Potanin’ göre, zemindeki dokuz huş ağacı birbirlerine yakın dikilmişlerdir ve aday, keçe halıyla dolaştırılırken, ağaçların sonuncusuna gelmeden yere düşer, tekrar ağacın tepesine çıkarak dokuz ağacın her biri için ritüel’ini tekrar eder. Bütün bu ‘dokuzlar’, d o k u z   c e n n e t i  simgelerler.

                                                                     -46-

                        Bu zaman zarfında et artık hazırlanmıştır ve pişmiş parçalar ateşe veya havaya atılarak tanrılara gerekli kurbanlar verilir. Baba-şaman ve oğulları ‘yurt’a istirahate çekilirler, fakat misafirler şölene devam eder. Hayvan kemikleri samana sarılır, sonra, dokuz huşa asılır. Böylece tüm merasim sona erer.

                                                                        *

                        Buryatlar’ın tarihinde, daha erken devrelerde de birçok ‘initiation’ törenleri yapılırdı. O zamanlar bu törenlerin aynı şaman aday tarafından çok kereler tekrarlandığı gözlemlenmişti. Khangalov ve Sandschejev aynı şaman içim dokuzar, B.E. Petri de beş kez tekrarladığından bahseder. Pozdneyev’in bildirdiğine göre, bir vak’ada seremoni üç ve altı yıl sonra olmak üzere iki kez daha tekrarlanmıştı. Bu, bir bakımdan, şamanlığın öneminin azalmaya yüztuttuğuna işaret olabilir. T u n g u s l a r’a yakın olan S i b o aşiretinde, A l t a y  T a t a r l a r ı’nda ve bir dereceye kadar Y a k u t  ve G o l d i’ler arasında da bir dereceye kadar buna benzer seremonilere rastlanmıştır.

                        Bu tip bir ‘initiation’ her yerde standart olsun veya olmasın, “semaya çıkma” şamanik ritüeli, aynı tür algılamaya dayanırlar. Bu, Orta ve Kuzey Asyanın temel beraberliğini, şamanların seans’ların tekniğini incelediğimizde görebiliyoruz. Ancak o zaman tüm bu şamanlık ayinlerinin yapısını aydınlatabiliyoruz. Örneğin  h u ş  a ğ a c ı’nın K o z m i k  A ğ a ç  ya da  D ü n y a n ı n   e k s e n i’ni simgelediği muhakkaktır; dolayısıyla da, ‘Dünyanın Merkezi’ni işgal etmektedir. Tabiidir ki şaman, ona tırmanmakla, Dünyanın Merkezi’ne ektazik bir yolculuk etmiş oluyor. Biz bu mistik motifi zaten şaman adayının ‘başlangıç rüyaları’nda görmüştük. Bu, A l t a y  ş a m a n l a r ı’nın seans’ları ve şamanik davullarının sembolizmi etüd edildiğinde daha göze görünür ve elle tutulur bir hale geliyor.

                        Ek olarak, ağaç veya direği kullanarak  g ö ğ e   ç ı k ı ş,  şamanik tip diğer ‘initiation’larında da önemli bir rol oynuyor. Bu, aynı zamanda, ‘Cennete çıkış’ın mitik-ritüel variyasyon’larından biridir. Bu tema ‘sihirli uçuş’, ‘oklar zinciri’, ‘ip’ ve ‘köprü’ gibi diğer mit’leri de içerir.

                        Göğe çıkış, huş ağaçlarını birbirlerine bağlayan i p (köprü) ve, farklı evrensel bölgeleri simgeleyen  g ö k k u ş a ğ ı’nın renklerini temsil eden k u r d e l a l e r’le de ifade edilmiştir. Bu mitik tema ve ritüel’ler, Sibirya ve Altay dinlerine özel gösteriler olmakla beraber, seremonin içerdiği tema’lar, Orta ve Kuzey Asya’dan çok daha uzaklara yayılmışlardır. Çok karmaşık bir oluşum olarak gözlenen  B u r y a t   ş a m a n  ‘i n i t i a t i o n’ ının da yalnızca onlara özgü olduğuna inanmak güçtür. Mircia Eliade buna şiddetle inanıyor ve birçok dokümantasyon sunuyor. Bunlar arasında en dikkate değeri, Harva’dan aldığı şu örnek:

                        “Buryat şamanlarının seremonileri, bir bakıma gizli Mithraic törenleri andırırlar.
                          Şöyle ki; Buryatlar’da, beline kadar çıplak soyulup, başından vurulup öldürülen bir erkek keçinin kanı içirilen aday, o hayvanın kanıyla ‘arıtılır’, hatta bazan öldürülen hayvanın tüm kanını içer. (Ced’lerini enternalize etme, onlarla özdeşim!)  Gizli icra edilen Mithraic Seremonilerde buna benzer taurobolion vardır.

                                                                     -47-

 M i t h r a sP e r s  Mitolojisi’nde hayat, ısı ve bereketlilik tanrısı. Tanrılar ve insanlar arasında arabulucu; daha önceki Mitoloji bölümünde ayrıntılarını verdiğimiz ‘İyi Tanrı’ Ahura Mazda’ya şeytan ruhlu Ahiman ile olan savaşında başlıca yardımcı.

                          İsa’dan Önce 1400 ve İsa’dan sonra 400 yılları arasında Pers’ler, Hintli’ler, Romalı’lar ve Eski Yunanlı’lar; Eski Hintli’lerin Rig-Veda yazmalarında bahsettikleri Güneş Tanrısı  M i t r a’dan gelmektedir. Romalılar zamanında ‘Mithras’a yapılan ibadetler ‘gizli bir din’ haline çevrilmişti. Bu tanrı, özellikle Roma’nın askerleri ve resmi imparatorluk memurları tarafından çok revaç görürdü.

                           Rudyard Kipling’in sizlere sunduğum şu şiiri, ‘Mithras’a Bir Şarkı’ (A Song to Mithras), asırlarca dünyaya hükmetmiş bir tanrı için Roma’lıların duygularını aktarıyor:

                          “Mithras, Sabahların Tanrısı! Bizim trompet’lerimiz
                                                                           sur’ları uyandırır;
                            Şimdi, isimler çağrıldıktan  (yoklama) ve muhafızlar
                                                                           uzaklaştıktan sonra;
                            Ey Mithras, sen de bir askerdin, günümüz için
                                                                           bizlere kudret ver!
                            Mithras, Geceyarılarının İlahı! İşte burada
                                                                           Büyük Boğa ölüyor;
                            Bak, senin çocukların karanlıklar içinde,
                                                                           Ah! Lutfet, bizim adaklarımızı kabul et.
                            Sana varan yolların çoğu yapılandı,
                                                                           Onların hepsi ‘ışığa’ çıkıyor.
                            Ey Mithras, sen de bir askerdin,
                                                                           Bizlere doğru bir şekilde ölmeyi öğret!”

                       Kipling’in şiirinden alınmış bu parça, Mithras’ın methi yanında, onun genellikle bir boğa’yı öldüren heykeline (ya da kabartma’lara) yazılmış bir nazire olarak görünüyor. Heykelde şu sergileniyor: Frikya başlıklı genç bir adam, devasa bir boğa’yı öldürüyor. Bir köpek, akan kanları yalamakta. Bir yılan, oralarda çöreklenmiş. Bir akrep, ölen hayvanın erbezlerini ayırmakta. Her iki yüzde de, elinde meşale başka genç bir adam; bir yüzde meşale havaya, diğer yüzde yere yönelmiş. 

                       Bu tablonun ne ifade ettiği düşünürleri ve psikolog, antropolog’ları çok düşündürmüştür. Carl G. Jung, Mithrias seremonileri ile Hıristiyanlığın ‘gizli’ ayinleri arasındaki benzerliğe işaretle; boğa’nın öldürülüşünü  -boğa Mithras’ın kendisi ile özdeşildiğinden- onu bir ‘Dünya Boğası” olarak görmüş ve tüm tabloyu bir ‘kendini kurban etme’ (self-sacrifice) olarak yorumlamıştır. Tauroctony : Boğa öldürme-kurban olayı, “iki hırsız arasındaki çarmıha gerilme” temasını canlandırmaktadır: Biri Göğe, Cennete; diğeri ise Yeraltına, Cehenneme gitmektedir.

                       Mamafih,  J u n g, bu benzerlikleri ilk kez ortaya koyan yazar değildir. Eski Kilise yazarlarından Tertullian,  pagan kültünün  B a p t i z m’i ve kendilerini  “father = Tanrı” diye çağıran papazların, kullanılan ekmek, su, ve şarabı takdis ettiklerini hatırlatarak, Mithraic kült ve Hıristiyanlığın ikisinin de Şeytan tarafından esinlendiğini ve o Şeytanın, Hıristiyan dinsel törenlerini ortadan kaldırarak sadık kulları Cehenneme götürmek için öncülük yaptığını yazdı.

                       19. asrın ‘şüpheci’ geleneği havasında, Ernest Renan yazıyor: “.. Eğer Hıristiyanlık büyümesinde durdurulmuş olsaydı… Dünya, Mithraist olurdu..”

                                                                     -48-

                         Roma İmparatoru Constantine, İmparatorlukta Hıristiyanlığı resmi din olarak ilan ettiği zaman, Mithras’ın da saltanatı orada bitmiş oldu. Mamafih bugünün Zoroastrian’ları Mithrias’a hala Tanrı olarak biat ederler.  

                         İsadan Sonra İkinci Asır’da , Prudentius bu tür gizli ayinleri  M a g n a   M a t e r (*) A y i n l e r i  ile ilintili görmüşse de, Frikya orijinli taurobolion Pers’lerden ödünç alınmıştır. (Kaynak: Franz Cumont, “Les Réligions orientales dans la paganisme romain” <Roman paganizm’inde Doğu Dinleri> sa: 53, 229.)

                         Aynı gizli ayinlerde, herbiri ayrı bir metalden yapılı, yedi basamaklı bir merdiven (klimax) kullanılırdı. Celsus’a göre, birinci kurşun basamak Cennetin Saturn gezegenine, ikinci kalay basamak Venus’a, üçüncü bronz basamak Jupiter’e, dördüncü demir basamak Mercury’ye, beşinci ‘para alaşımı’ basamak Mars’a, altıncı gümüş basamak Ay’a ve yedinci altın basamak da güneş’e tekabül ediyordu. Celsus’a göre sekizinci basamak, sabit yıldızlar’ın simgesi idi. Bu seremoniyal merdiveni çıkmakla, bir şaman, ‘Yedi Gökler’i geçerek Empyream’a (**) varacaktı.  

                          O r t a   A s y a  M i t o l o j i l e r i’nde böylece, İ r a n  M i t o l o j i s i’nin  -az ya da çok çarpıtılmış ögelerini sezmekteyiz. İranlılarda saptadığımız bu “yedi” sayısı, Altay ve Samoyed şamanlarında da önemli idi: ‘Dünya Sütunu’ yedi katlıydı, ‘Kozmik Ağacı’nın yedi dalı vardı vb.  M i t h r a i c  sembolizm de, gene ‘yedi’lerle donatılmıştır: yedi gök kubbesi, yedi yıldız, veya yedi bıçak, ya da yedi ağaç, ya da yedi mihrap vb.

                          Görülüyor ki, insan topluluklarının kültürel kaynakları, ayrı ayrı uygarlıklar tarafından, y e r e l  koşullara, örf ve adetlere paralele olarak  y e n i d e n   y a p ı l a n ı y o r l a r .  Lavoisier’nin 1793’de -giyotine giderken- verdiği tarihsel mesaj gibi, “.. Bu dünyada hiç bir şey kaybolmaz, ve, hiçbir şey yeniden yaratılmaz!” Bu da, daha ilerdeki bölümde inceleyeceğimiz  C.G. Jung’un “Birleşik Bilinçdışı” (collective unconscious) nın varlığını ve onun önemini bir kat daha arttırıyor.

___________

(*) Magna Mater : ‘Büyük-Anne’ , Eski Romalılar’da tanrıçalar Rhea veya Cybele’e atfen kullanılan dinsel, an’anevi ayinler.
(**) Empyream :  Ateşten yapılı olduğu sanılan en yüksek gök tabakası.

                                                                     -49-
                  
          
                                                    ŞAMAN’IN KOSTÜMÜ

                    Ş a m a n’ ı n   G i y s i s i,  dinsel bir seremoni ve kozmografi içerir; yalnızca kutsal bir varlık değil, kozmik semboller ve metafizik yolculuklar hakkında da bilgiler açıklar. Eğer yakından incelenirse, şamanik mit ve teknikleri de açıklar.
 
                    Kış vakti  A l t a y   Ş a m a n ı  kostümünü bir gömlek üzerine, yazın ise çıplak vücudu üzerine giyer. T u n g u s’lar ve  A r k t i k  ş a m a n l a r  ise yaz kış yalın vücutları üzerine giyinirler.

                    K u z e y d o ğ u   S i b i r y a   ve  E s k i m o   kabilelerinde, gerçek anlamında bir şaman giysisi yoktur. Şamanlar, çıplak gövdelerinde yalnızca bir kemer taşırlar. Mevcut olmayan giysi, başka kutsal bir nesne; örneğin başlık (cap), kemer, davul veya diğer tılsımlı eşya, onun yerini tutabilir.

                    Radhu’a göre, S i y a h   T a t a r l a r,  S h o r’lar ve  T e l e u t’ların da şamanik kostümleri yoktur.  L e b e d   T a t a r l a r ı   ise başlarının etrafında bir kumaş parçası taşırlar ki, onsuz şamanize edemezler.

                    Şamanın giysisi, kutsal olmayan bir çevre içinde, farklı, dinsel, mikrokosmik bir nicelik temsil eder. Giysiler bir yandan  tüm sembolik sistemi içerir, diğer yandan da, birçok ruhsal ‘kudret’ler ve ‘ruh’larla adeta hamile kalmış, bir takdis ve tahsis merasimi gibidir. Bu giysi, ruhsal aleme somut, resmi bir davettir.

                    Bir şaman adayından, rüyasında gelecekteki kostümünü nerede bulabileceğini görmesi beklenir ve kendisi onları bulmaya gider. Genellikle onları ölü bir şaman’ın ailesinden satın alır. Ücret olarak da, B i r a r t c h e n’lerde olduğu gibi, bir at verirler. Fakat kostüm, klan’ın dışına çıkamaz, zira o, tüm klana ait ruhlarla bezenmiştir. Kostüm, onu kontrol edemeyen biri tarafından giyilmemeli, yoksa tüm çevre problemler yaşar.

                    Bugünün yazarları ve şamanik araştırıcıları, şaman kostümünü yapma ritüeli’nde, zamanla bir dejenerasyon kaydetmektedirler. Örneğin vaktiyle bir  Y e n i s e   ş a m a n ı  giysisini kendisinin öldürdüğü bir geyikten yaparken, bugünün şamanları, onu Ruslardan satın almaktadırlar.

                    K o s t ü m,  ‘ruh’ların içinde yaşadıkları ve diğer nesnelerde hissedilebilecek aynı korku ve tedirginliği telkin eder. Giysi çok eskiyince, ormanda bir ağaca asılır. Ruhlar onu terkeder ve kendilerini yeni bir kostüme bağlarlar.

                    Yerleşik  T u n g u s l a r’da, şaman öldükten sonra onun giysileri evde muhafaza edilir. Onlara bağlı ruhlar kendilerinin varlıklarını, evde yarattıkları sarsıntılar ve hareketlerle belli ederler.  
 

                                                                     -50-

                    G ö ç e b e   T u n g u s’lar, birçok Sibirya kabilelerinin yaptıkları gibi, giysiyi, şamanın mezarının yanına koyarlar. Birçok yerlerde, o kostümle hasta bir insana servis verildiğinde eğer o hasta ölmüşse, o kostüm de ‘kirli’ sayılır.

                                                  S i b i r y a   K o s t ü m ü

                    S. Shashkov, aşağı yukarı bir asır evvel her Sibirya şamanının klasik olarak “giysi” takımının şu ögelerden bileşik olduğunu ayrıntılarıyla yazmıştı :

(1)  Bir  k a f t a n. Bu kaftan (caftan), mitik hayvanları simgeleyen çeşitli figür’ler ve demir disk’lerle kaplanmıştır. Kaftan’ın ortasında genellikle bir ‘güneş’ işareti ve ortasında bir açıklık, yarım ay, güneşi sembolize eder (orifice of the sun = oibunküngata) ve onun kudretine işarettir.. W. Sieroszewski’ye göre bu açıklıktan şaman yeraltına girecektir. Demir disk’ler, şamanı özellikle kötü ruhların soluklarından korur. ‘Metal süsler’ şaman’ın dansını, içsel Saraband (ağır adımlarla yapılan bir İspanyol dansı)’a çevirir.

(2)  Bir  m a s k e .
(3)  Bakır ya da demir bir  h a ç .
(4)  B a ş l ı k.

                    Sieroszewski, şamanın kaftanındaki metal süslerin 30-50 libre (13,5 – 27 Kgr.) olduğunu kaydeder. Bunlar paslanmazlar, zira hepsinin bir ‘ruh’u vardır. Kollar boyunca bezenmiş metaller, ‘kol kemikleri’ni temsil ederler (tabytala). Göğüs boyunca yedi küçük yaprak, ‘kaburgalar’ı  (oigostimia) simgeler. Bir az daha yukarda, geniş yuvarlak disk’ler, bir ‘kadının göğüslerini, karaciğer, kalp ve diğer içsel organları’ temsil ederler. Son olarak bunlara küçük bir metal (amagat = deliliğin ruhu) da eklenir. Bu, bir adam imajı içeren bir canoe’dur.

                    K u z e y   T u n g u s l a r’da ve özellikle  T r a n s b a y k a l l a r’da, iki türlü kostüm ön planda gelir. Biri, bir  ö r d e k  şeklindedir, diğeri ise  g e y i k. Kumaş, bir ucunda, bir atın başına benzeyecek şekilde kesilmiştir. Kaftanın ardından, ortalama otuz cm. genişliğinde ve bir metre uzunluğunda kurdelalar sarkar, bunlara  k u l i n (yılan) denir. Hem at ve hem de yılan, şamanın yeraltı yolculuğunda kullanılır. Shirokogoroff’a göre, T u n g u s l a r’ın demir nesneleri, örneğin ay, güneş, yıldızlar vb., Y a k u t l a r’dan ödünç alınmışlardır. Tüm bunlar, Kuzey Asya ve Sibirya şamanizm’lerinin, güneyden gelen etkilenmelerini göstermektedirler.

                                                   B u r y a t    K o s t ü m ü

                    18. yüzyılın ikinci yarısında, P.S. Pallas, B u r y a t  şamanlarının kostümlerini şöyle tarif etmişti:
                    “.. Sonları at başları gibi biten, etrafı zillerle çevrili iki deynek; omuzlarından yere kadar uzanan, deriden yapılmış yılanlar, geyik boynuzlarını andıran, üç nokta halinde demir sorguç. 
 
                                                                      -51-

                    N.N. Agapitou ve M.N. Khangalou,  Buryat’ların giysilerinin tümtariflerini yaptılar:

(1)  Bir  k ü r k (Ongoi); bu ‘iyi ruhlar’la yardım edilen beyaz ţaman için beyaz, ‘kötü ruhlar’la yadım edilen kara ţaman için siyah renktedir. Kürk’e, atları, kuşları vb simgeleyen metalik figürler de dahildir.
(2)  Vaţak şeklinde bir  b a ş l ı k  (Lynx). Şaman, beşinci ‘initiation’dan sonra, öne doğru eyilmiş iki boynuzlu demir bir miğfer taşımaya hak kazanır.
(3)  Ağaçtan veya demirden yapılı  a t  deyneği. Ahşaptan yapılı olanı, ilk ‘initiation’ın arefesinde kullanılır. Ağacı kayındır, kesildikten sonra kurumaz. Demirden olanı ise, ykarda da söylendiği gibi, beşinci seremoniden sonra metalleştirilir ve birçok zillerle dekore edilir.

                     Mongolca’dan Partanen tarafından tercüme edilen “Elkitabı”  (Manuel) de şöyle yazar:
                     “.. İki boynuzlu, birçok demir palet’lerle bezenmiş bir başlık. Ardında, dokuz halkalı bir demir zincir. Altında, oka benzer bir metal çıkıntı. Buna “arka kemik” denir (Vertebra – nigurasun; Tungus’larda  nikima, nikama).
                     “.. Bu demir başlığın iki yanında, şakaklarda, bir versok (3,5 cm.) uzunluğunda üç demir parçası, birbirleriyle bükülüp sarılarak qolbugas (union- birleşim) teşkil ederler. İpek, pamuk, çuha ve kadife kurdelalar, ev hayvanları, sincap ve gelincik derisi pamuk kırpıntıları, yılan gibi bükülerek sarkar. Bu baş süslenmesine maiqabei (örtülem) denir. Bir buçuk karış genişliğinde, pamuktan yapılı bir bez parçası, kaftanın yakasına bir şerit olarak eklenir. Buna ‘kanat’  (dalabci veya ziber) denir.

                     “.. Buryat şamanının taşıdığı en önemli simge, iki arşın uzunluğundaki, at başına benzetilmiş uçlarıyla, kabaca yontulmuş, iki ‘deynek  a t’tır. ‘Yele’ olarak üç qolbugas eklenmiştir. Öbür ucuna da aynı zincirler bağlanarak ‘kuyruk’ teşkil edilmiştir. Bu deyneklerin ön tarafına, minyatür olarak demirden yapılı bir özengi, bir ok, bir kılıç, bir çekiç, bir balyoz, bir kayık, bir kürek, bir zıpkın-başı asılıdır. Dörtlü zincir takımına ayak ve iki baston set’ine de sorbi  denir.

                      “.. K a m ç ı  da,  suqai çomağından yapılmış, etrafında misk sıçanı derisiyle sekiz kez sarılmıştır. Gene minyatür olarak, üç qolbugas zincir, bir balyoz, bir kılıç, bir ok, bir çivili deynek , hepsi rengarenk pamuk ve ipek ipliklerle etrafına bağlanmıştır..”

                      “.. A t, Orta ve Kuzey Asyalı şamanların ‘yolculuk’ çalışmalarında çok önemli bir araçtır. O l k h o n s k   B u r y a t’ları, atlarla beraber yanlarında tılsımlı nesneleri (davul, seynek-at, kürk, ziller vb.) taşımak için ufak bir sandık götürürler. Bu sandıklar, genellikle güneş ve ay imajlarıyla bezenmişlerdir.”

                      Y a r o s l a v l  Arçbişop’u Nil, Buryat şamanının takımında iki önemli parçanın daha bulunduğundan bahseder. Bunlardan biri, arkasında saklanabilecek kadar büyük, odundan veya metalden yapılı, ucuna kocaman bir sakal ekli, devasa bir m a s k e , yahut  abagaldi; ve toli adında, üzerinde on iki hayvanın figürleri çepeçevre sıralanmış madeni bir a y n a. Bu göğüse veya arkaya, kaftana direkt olarak dikilirdi. Mamafih, Agapitov ve Khangalov’a göre, son yüzyıldanberi bu iki nesne artık kullanılmamaktadırlar.
                    

                                                                      -52-

                                                    A l t a y   K o s t ü m ü
 
                     Potanin’in  A l t a y  şamanının kostümü tarifinden anladığımıza göre, bu kostüm, diğer Sibirya şamanlarınkinden farklı olarak daha ‘tamam’ ve ‘muhafazakar’ olarak kabul edilir.

                     Şamanın k a f t a n’ ı, keçi ya da geyik derisinden yapılnıştır. Önüne, iki gözü ve açık çenesiyle, y ı l a n’ları temsil eden kurdelalar ve kumaş parçaları dikilmiştir. Bazan, üç yılanın kuyruğu bir başa bağlanır. Derler ki, varlıklı bir şaman, kostümünde 1,070 yılana sahip olmalıdır.

                     Kaftan’da ayrıca, kötü ruhları korkutmak için demirden yapılı -minyatür- bir ok ve yay vardır. Göğüs kısmının ardında, hayvan derileri ve iki disk dikilidir. Yakası, siyah ve kahverengi  b a y k u ş  tüyleri ile saçaklanmıştır. Potanin’in kaydettiğine göre, bir şamanın yakasında, herbirinin başında kahverengi bir baykuş tüyü bulunan yedi ‘bebek’ (doll) simgesi dikiliydi. Şaman bunu, ‘yedi semavi virjin ve yedi zil’ diye adlandırarak, zilleri, o virjin’lerin ruhlarını çağıran sesler olarak algılardı. Başka yerlerde de, virjin’lerin sayısı dokuza çıkar ve bunlara “Bai Ülgen’ (En Yüce Tanrı) in Kızları” derler.

                     Şamanın kostümüne bağlı diğer nesneler de vardır, bunların herbirinin dinsel bir anlamı bulunur. Örneğin A l t a y’larda, Erlik Khan’ın Kırallığının iki küçük, canavar simgeleri: Jutpa, siyah ya da kahverengi giysili, ve Arba (yeşil giysili) mevcuttur. Bu canavarların iki ayağı, bir kuyruğu vardır ve çeneleri açıktır.

                     Sibiryanın en kuzey yörelerinde,  m a r t ı  ve  k u ğ u  gibi su kuşlarının imajlarına da rastlamaktayız. Bunlar, şamanın yearltı dünyasına dalmasını sembolize ederler.

                     Çeşitli  m i t i k  hayvanlar, örneğin ayı, köpek ve özellikle, boynunun çevresinde bir halka olan kartal, – ki Y e n i s e   şamanlarına göre ‘şahane’  (imperial) bir kuştur- şamanın bu hayvanlarka özdeşiminin kanıtıdırlar.  Kostüme eklenen birçok insan  c i n s e l  o r g a n  f i g ü r l e r i  de, onu kudsallaştırır.
 
                                                                    -53-

                                                    ŞAMAN’IN MASKESİ

                     Özellikle Güney Amerika şamanları, ‘şamanik kudreti kazanmak’ ve ‘ektazi’ye erişmek için  s e a n s’lara girerler. Her seans yeni bir reinkarnasyon’ dur ve bunlar, ya ‘koruyucu ruhlar’ın veya ‘ölmüş üstad şamanlar’ın, bitkilerin ve hayvanların dönüşleridir. Ruhların dönüşü küçük çakıl taşları halinde Şaman’ın çıngırağına veya torbasına girme yoluyla realize edilir.

                     AVUSTURALYA ve KUZEY AMERİKA ‘da, yaşayan hayvanların , bu spirit-ruh’ların temsilcileri oldukları kabul edilirler. Batı AFRİKA ve Orta AMERİKA-MEKSİKA’da da hayvan tema ve maskelerine sık sık rastlanır.

                     Y a r d ı m c ı   r u h l a r’ın (helping spirits) h a y v a n  olarak tanımlanmaları, Şamanik Seanslar’ın başlangıçlarında çok önemli rol oynarlar. Hayvanlar, özellikle g ö k y ü z ü   ve  y e r a l t ı  seyahatleri (journey) için elzemdirler. O anlarda, şaman, yüksek sesle hayvanların seslerini taklid eder.

                     Yılan’ı bir ‘yardımcı ruh’ olarak kabul etmiş bir Tungus şamanı, seans boyunca bir sürüngen (reptil) gösterisi sergiler. Chuckchee ve Eskimo şamanları kendilerini “kurt”a döndürürler. Lapp şamanları da kurtlar, ayılar, alageyik ve balık ile özdeşirler. Semang şamanı da “kaplan”a döner.

                     Görünüşte, Şaman’ların bu hayvanların hareketlerini ve seslerini taklit etmeleri, bir “possession=sahiplenme, tasarrufunda bulunma” gibi yorumlanabilir. Daha yakından bir bakış, bu sürecin “.. yardımcı ruhların sahiplenmesini sahiplenme” olarak yorumlayabiliriz.

                     Şaman, sembolik olarak kendini o hayvana döndürmektedir. (Dinlerin tarihi hakkında söylendiği gibi, kural olarak, “kim ne giyerse, o artık odur!” Şaman, bir ‘hayvana dönmekle’, yeni bir kimlik (identity) kazanmış ve dolayısıyla da kendisi bir hayvan ruhu  (animal spirit) olmuş oluyor. Bu süreçler boyunca kullanılabilecek hayvan sesi, yani “hayvan lisanı” = ‘animal language’ Şaman’ın tüm Doğa ile paylaşabileceği kutsal ve mitik iletişimin ancak bir kısmını sergilemektedir.

                     Şaman; ister ses çıkarmak ister dans etmek olsun; isterse ruhunla özdeştiği bir hayvanın maskesini takmak’la yani gizli bir lisan (secret language) veya hayvan ruhunu ‘enkarne’ etmekle, insan şeklinden fedakarlık edebileceğini, yani  ö l e b i l e c e ğ i n i  göstermiş oluyor.

                     Mağara devri zamanlarındanberi biliyoruz ki  h a y v a n l a r, insan ruhunun kuvvetlendirici sembolleri olarak belirlenmişlerdir ve bu beraberlik, ölümün ötesine kadar uzanır. Bir ‘hayvan’, Şaman’ın “başlangıç üstad”ını veya “cetlerini” sembolize edebilir. Hemen her daim, bir hayvan, bir “neophyte”= acemi, çırak, dine yeni girmiş müridi sırtında yeraltı dünyasına taşır veya onu çenesinde, dişleri arasında korur, yutarak öldürür veyeniden dünyayagetirir. Bu insan-hayvan beraberliği, mitikal devirlerdeki  (in illo tempore)  bugünkü ayrılığın mevcut olmadığı devirlerin birlik beraberliğin temsilcisidir.

                                                                    -54-

                     Şaman, gerçek bir şaman olabilmek için, TUNGUS şamanlarında olduğu gibi, Doğa’nın tüm dillerini anlamalıdır. SUMATRA şamanlarında  ü s t a d, çırağın kulağına bir bambu ile ruhların sesini duyuracak anahtarı üfler. ‘Gizli lisan’ genellikle ‘hayvan lisanı’ olup, çoğu zaman hayvanların natürel olarak çıkardıkları seslerden ibarettir.

                     Yukarılarda, ayrıntılarıyla yazdığımız üzere, S i b i r y a  Ş a m a n l a r ı’nın dış görünüş, giysi takımı şu ögelerden teşekkül etmiştir:
                     (1)  Mitolojik hayvanları temsil eden figür’ler ve demir disk’lerle bezenmiş bir  k a f t a n.
                     (2)  Bir  m a s k e . TADİBEİ SAMOYED Şamanları, gözlerini ve hemen hemen yüzlerinin tümünü kapayan bir bez taşırlar. Gaye: ruhsal dünyaya kendi ışıklarıyla girmek.
                     (3)  Demir veya bakır bir  h a ç.
                     (4)  Şaman’ın başlıca ögesi sayılabilecek bir  b a ş l ı k. Bu, BURYAT Şamanlarında özellikle belirlidir. İki yanında boynuzlar ve 9 halkalı bir demir zincir mevcuttur. Bu zincirlere ipek, pamuk, kadife ve benzeri sembolik materyal bağlıdır (Türbelere adak adanırken bağlanan bezler gibi).
 
                     TUNGUS’ların taktıkları gök ve yıldız işaretleri YAKUT’lardan, yılan ise BURYAT ve TÜRK’lerden alınmıştır. 

                     Daha önceden de yazıldığı gibi, Yaroslavl’ın Başpiskoposu NİL, BURYAT Şamanlarının kullandıkları, arkalarında saklanabilinecek büyüklükte a b a g a l d e i  denilen odundan veya metalden yapılmış bir  maskeden bahseder. Buna, upuzun bir sakal da eklenmiştir. Bir de, t a l i  denilen maden bir ayna. Üzerinde on iki hayvanın resmi işlenmiş.  Son yüzyıldanberi bunlar artık kullanılmaz olmuşlar.

                     Maske, genellikle,  S i b i r y a  ve  K u z e y  A s y a  şamanlarında kullanılmaz.
 
                                                           -Devam  edecek-