Kategori arşivi: Penology

Penology (Penoloji – Cezalandırma Bilimi)

                                                             PENOLOJİ 

                        <PENOLOGY (Penoloji), “suçları cezalandırma” bilimidir. Aşağıdaki notlar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Bölümü Başkanı -rahmetli- Ordinaryüs Profesör Dr. Sulhi Dönmezer’in izinleriyle, Amerika’dan, bu konuda bir seri konferans vermeye davet edilen Prof. DONALD R. TAFT tarafından İstanbulda, 23 Mart 1956’da başlayan ve üç ay devam ettiğim haftalık söyleşilerde aldığım notların özetidir. Fakültenin Kriminoloji Enstitüsü, benim 1955’de İstanbul Üniversitesi-Bakırköy Hastanesi Adli Psikiyatri bölümünde yaptığım, Türkiye’de ilk defa Uyuşturucu Maddeler kullanan 121 hasta üzerine yapılmış bir tetkikimi, <esasında uzmanlık tezimi> 1958’de, Türkçe ve Fransızca olarak, ulusal istatistikleri ile birlikte yayımlamıştı. (Onu da, yakında, “Uyuşturucu Maddeler” bölümünde, göreceksiniz. Prof. Taft’ın konferansı, bir iki yıl sonra Amerikada, -tabii İngilizce olarak- basılmıştı.>

                                                                 *    *    *

<Konferanslar, 16 Mart 1956  da başlayıp Nisan & Mayıs 1956 boyunca sürmüştü>           

                           P e n o l o j i , birçok disiplinlerin el ele çalışmasıyla oluşmuş bir “fikir okulu”dur. Bir bilim dalı olması dolayısıyla, işini görebilmesi için, çeşitli yöntem’leri de kullanması gerekir. Bu yeni bilim dalının gayesi, s u ç’un nedenlerini araştırmak, onları saptamak ve içinde yaşadığımız ve bir parçası olduğumuz “toplum”u, suçluya karşı korumaktır. Suçluluğun nedenlerini araştıran herkesin böyle pozitif-olumlu bir ‘ekol’e ait olması gerekir.

                           Bugün itibariyle, dünyanın hemen hemen her yerinde, “intikam alma”, “insanları suçtan alıkoyma”, “bozulmuş dengeyi yeniden düzene sokma” <yani, ‘mademki biri zarara sokulmuştur, karşı tarafın da baskı altına konulması> akımları mevcuttur.

                           İ n t i k a m  a l m a   h i s s i, hemen her canlıda bir nebze mevcuttur. Amerika Birleşmiş Devletlerinin F.B.I. Şefi Edgar G. HOOVER’in, yüksek düzeyde yaptığı bir konferansta, bu “cezalandırma” sürecinde, “intikam alma hislerinin varolduğunu” da açıkça ortaya koymuştu. Bu arada verdiği örnek şuydu: Bir polis, bir suçluyu yakalamaya kalkarken suçlu polisi öldürmüş, etraftakiler de suçlunun hakkından gelerek cesedini sokak ortasına bırakmışlar ve adeta zevkle seyrediyorlarmış. Bu, toplumda hemen herkesin, kötülük etmiş kimselerin cezalandırılmasından bir nevi haz duyduğunu, bir rahatlık hissi duyumsadığını belgeler.

                           “Dengeyi kurma” fikri birçok insanlarda bulunur. Hatta ben bile, böyle bir fikri -bilinçaltında- besleyebilirim.

                           “Hukuk”un tarifinde, “Adalet”in (Hak ve hukuku gözetme, doğruluk) sembolü, gözü bağlı bir kızın elinde tuttuğu bir teraziyle belirtilir. Niçin? Belki yüz ifadelerinin yumuşamasından korkulduğundan herkese eşit muamelede bulunsun diye.

                            “Yeni Penoloji”, tümüyle bu fikrin zıddı kanaatindedir. O, herkese “ayrı ayrı” ceza vermek kararındadır ve bir ‘denge’ kurmak azminde değildir. İki adam tasavvur edelim, ikisi de aynı içerikli suç işlemiş olsunlar. Bu suçları oluşturan nedenler, hiç şüphesiz her iki şahısta birbirinden farklıdır. “Tedavi” de bu farklı nedenlere göre yapılacağından, ceza aynı olamaz. Bu, “eşitsizlik” demek değildir. Modern ‘Adalet’te “eşitlik” kavramı hususunda prensip farkı yoktur. Suç işlendiğinde fakirle zengin, beyazla siyah insan, aynı muameleye maruz kalmalıdır.

                          Bu, Modern Penoloji’de böyledir; yani, suçi işleme nedenleri göz önünde tutularak, tedavilerinde farklılık gözetilir. Yasalarımız, hala, işlenen suçun ağırlığıyla orantılı olarak ceza takdiriyle işleyen bir sisteme eyilimlidir. Gerçekte yasa’nın böyle söylemesine karşın, uygulama tam böyle olmamaktadır; örneğin, zenginler fakirlerden çok daha kolay savunma ve cezalardan daha ucuz kurtulma kaynaklarına sahiptirler. Birçok memleketlerde (örneğin U.S.A.), “ırk” farklılığına göre “farklı” muameleler-işlemler yapılmaktadır. Hiçkimseyi ayırd etmeksizin “tam cezalandırma” da, modern penoloji’nin gayesine uygun değildir. Bu, halihazırda, çözümü müşkil noktalardan biridir.

                          Toplum’u, suça karşı koruma’dan ayrı -ama ilintili- diğer önemli bir konu da, s u ç u  ö n l e m e k’tir. Modern Penoloji, suçluluğu önlemek için ‘ceza’ mutlaka gerekse, o fonksiyona uyuyorsa, bittabi ceza uygulanmasını kabul eder. Şu noktayı belirtmek isterim ki, Modern Penoloji, ceza’nın gerekliliği üzerinde ısrardan çok, “ceza’nın etkilerini”, “etkenlik derecesi”ni araştırır. Herhangi bir kimse eğer ceza’nın etkenliğini etüd etmek istiyorsa, yapıcı-önleyici tedbirlerin sonuçlarını da hesaba katabilecek bir konumda olmalıdır.

YENİ PENOLOJİ’NİN İLKELERİ :

                     Şimdi, Yeni Penoloji’nin kapsadığı noktalara temas etmek isterim. Unutmayın ki, bunları  bazıları “benim dünya”mın hükümleridir, herkes kabul etmeyebilir. İfade şeklim de doğmatik olacak, bu da ayrı bir tartışma konusu olabilir.
 (1) Yeni Penoloji, “Terapi-Tedavi”yi uygularken, suçluyu, birçok nedenlerin ve    etkenlerin tekisi altında olan bir birey olarak kabul eder.

 (2) Yeni Penoloji, suçlu suçu işlerken var olan koşullar ile, onu ‘suç işlemeye yönelten’ koşulları birbirinden ayırt etmeye gayret eder. Örneğin, farzedelim ki şimdi, burada ders yaparken içeriye eli tabancalı bir haydut girsin, “eller yukarı!” desin. Bu, onun, bu suç evresinde, onun tüm “faaliyet” safhasının bir göstergesidir. Ben, bir Kriminoloji hocası olarak, “Beyefendi, bir dakika durur musunuz lütfen; acaba nu işi yapmak için bu hale nasıl geldiniz, ailevi nedenler mi yoksa toplumsal bir çöküşün bir göstergesi mi?” diye sormayacağım herhalde. Ya ellerimi kaldıracağım, ya da -varsa- tabancamı çekip onu vuracağım. Çok şükür, şimdiye kadar bu hallerle karşılaşmadım. Yinelersek, bu sahne, “faaliyet” safhasıdır. Bu noktada, Polis birliklerinin, kendi hakları içinde, böyle bir saldırı olasılığına karşı, benim de silahlanmamı tavsiyeleri normaldir. Yeni Penoloji’nin katkıda bulunmak istediği “suç safhası”, bu kademe değildir: Suç işlemeden evvelki kademede ya da yakalanıp gözaltına alındıktan sonraki devirdeki kademedir. Bu anda, yani öyle bir suç işlendikten sonra, seçilen iki yol şudur:
a) Suçlu’ya, mümkün olduğu kadar ‘sert’ muamele etmek (bazen bu gereklidir!),
b) Yapıcı bir program ile onun bu davranışa karar vermesini engellemek.

(3) Cezaların “tedavi”lerinde, her şahsın nitelik ve karakter öğelerinin icaplarına göre, “şahsa özel” bir şekil masaya yatırılmalıdır.

(4) Şahsın yaşadığı “grup”lar, nasıl onun o suçu işlemesinde temel amil oluyorlarsa, tedavi türünün seçilmesinde aynı şekilde “grup baskısı”nı yaklaşım seçimi olarak kullanmamız gerekir.

(5)’Tedavi’ konusunda, ‘suç’ öge’sinin, cemiyetin organik yapısında <saklı bir şekilde> mevcut olduğunu kale almamız gerekir.

(6) Suçluların ‘Tedavi’lerinde, yalnızca Hukuk’la ilgili oluşum ve kişilerin değil, çeşitli uzmanlık dallarından yetişmiş olanlardan da istifade edilmelidir. (Psikoloji bunların başında gelir!)

(7) Özel hallere bağlı olarak, suçlular tedavi edilirken, “Parole”, “Probation” müesseseleri incelikle dikkate alınmalıdır.

(8) Şu, genel bir prensiptir: Suçlu, dış dünyada mevcut olan toplum’u “olduğu gibi” kabul etirilerek, kişi’yi ona uyum sağlamaya savaşmalıdır. Her toplumun, bu “uyumluluk” işlemi, buna temel olan ‘değer yargıları’, birbirlerinden farklıdır. 

                     Suçluluğu mutlaka önlemek istiyorsak, mevcut sistemi değiştirmekten başka yol yoktur. Hapishaneye düşmüş adamın, ogünkü haliyle, topluma uyum sağlamasını başarabilmek çok zordur. (O, zaten uyum sağlayamadığından deliğe girmiştir, üstelik şimdi bir de “suçlu” damgası vardır.) Bu fikir, her ne kadar idealistik gibi gelir ise de, tarihin ne zamanınında gerçekleşecekse gerçekleşsin, elzemdir.

(9) Yeni Penoloji, ceza’nın ancak “mutlak zorunlu” olduğu zamanlarda kullanılmasını arzu ve tavsiye eder.

 CEZA’NIN ETKENLİK DERECESİ :

1. safhada: P s i k o l o j i   L a b o r a  t u v a r l a r ı’ndan yararlanacağız. Modern dünyada pek çoğalmaya başlayan bu kurumlar, gerek insanlara ve gerek hayvanlara uygulanan c e z a’ların etkenlik derecelerini ölçmeye çalışmaktadırlar.  Özel bir araştırıcı, 88 süje üzerinde yaptığı araştırmada şu sonuca varmış: Bir kez ceza vermek ‘iyi’, iki defa ceza ‘kötü’ sonuç vermiş. Sırf “cezanın uygulanması”na bakarak tatmin olmamalıyız. Yalnız, kişinin o andaki “yaşam koşulları”nı da göz önünde tutmak zorundayız. O kimsaenin “kişiliği”ni, “ceza’nın ona ne anlam ifade ettiği”ni, “o ceza’dan ne öğrendiği”ni değerlendirmek zorundayız.

                      Psikoloji Laboratuvarlarında genellikle “beyaz fareler” süje olarak kullanılırlar. Böyle bir laboratuvarda, farenin yolu üzerine bir ‘elektrik şoku’ konulacak olursa, bir sonraki seferinde, o yolu izlemez. Tabii bir insanın, örneğin karısını öldürmek isterken elektrik sandalyesinden kaçmasını bir sefer düşünceyle bekleyemeyiz. Suçluluğun altındaki “kişilik” etüd edilmelidir.

                      S u ç  ve  s u ç l u l u k  hakkındaki genel inanışlar şöyle sıralanabilir:

1) Suçlu’nun suç’u çekmekten gelecek acı ve ıstırabı, onun, o suçu işlemekten alacağı zevkten daha ağır olmalıdır;
2) Ceza, suçun işlenmesinden ‘hemen’ sonra uygulanmalıdır;
3) Ceza’nın “kaçınılmaz” bir sonuç-gerçek olduğu hakkında hemen herkesin peşinen bir fikri olmalıdır.

                       Tipik bir Amerikan suçlusu bir kumarbaza benzer: Yakalanması ile yakalanmaması arasında bir kumar. (Hatta, yakalanma şansı, kumarda kazanma şansından daha fazladır.)
                        A.B.D.de, “Suç ödemez!” diye bir tabir vardır. Suç, insana bir kazanç-menfaat temin etmez. O eğer suça devam ederse, yakalanması ve ceza görmesi hemen hemen muhakkaktır. Öyle suç işlemeyi bir yaşam şekli olarak kabul etmiş ve icraatte bulunan biri, son suçundan sonra yakalandığında, çoğu kez yalnızca bu ‘son suçu’ için ceza görür. Evvelkiler unutulmuştur bile.

                       Çok seneler önceden elimde kalmış -ve şimdi pek değer vaat etmeyen- bir istatistiği size sunayım:
                       12543 ağır cezalı suçlu’dan ancak 2449’u muhakeme edildikten sonra ‘suçlu’ oldukları anlaşılmış ve öyle cezalandırılmışlardır:
                       Bunlardan o/o 13’ü fiilen ceza görmüşler;
                       394’ü, yani o/o 3,1’i gerçekten işledikleri suçun karşılığı olabilecek cezaya tabi tutulmuşlar; geri kalanlar -ki çoğunluktur-, çok daha hafif ceza’lara çarptırılmışlardır.     

                       Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bir suçlu’nun hayatında en önemli zaman, yakalanması ile muhakeme edilmesi arası ve onları kapsayan anlardır. Tüm terapi imkanları o zaman düzenlenebilir. Yakalanmazsa, vak’alar gösteriyor ki insanlar yakalanıncaya kadar suç işlemeye devam ediyorlar, ve sonra, çok geç kalınmış oluyor.

                           C e z a’nın insanları topluma “uyum sağlar” hale getirdiğini iddia etmek pek doğru olmayabilir. Fakat onun özellikle çocuklar üzerindeki etkisi tartışılmalı ve saptanmalıdır. Başka bir deyişle, c e z a l a n d ı r m a, yalnızca toplumun kınaması için yapılmamalıdır.

4) Suçluluk’un ceza ile yanıtlandırılması konusunda,  y a ş a  göre de değişmektedir. Bu konuda biz Amerika’da bir paradoks ile karşı karşıyayız. Özellikle  ç o c u k  p s i k o l o j i s i  ile uğraşanlar, bir suç oluşumunda, onların cezalandırılmasına karşıdırlar. Bu bir dereceye kadar doğrudur. Bununla beraber, hep biliyoruz ki, insanoğlunun en etkilendiği hayat periyodu, onun  ç o c u k l u k  devresidir..

 5. ‘Büyük’ ile ‘Çocuk’ arasında ayrım yapmadan, suçlunun  ‘niçin’ cezalandırıldığını bilmesi lazımdır. Bzaen, cezalayan ile cazalanan arasında iyi bir iletişim vardır, bu çok olumlu etki eder; bu çok özel beceriyi gerektirir ki her zaman mümkün olamaz.

6. Cezalar, suçun ‘şiddet’ine değil de mevcut bütün koşulların toplamından alınacak toplu sonuç ile ölçülmelidir. Örneğin, bir aile yuvasında bir çocuk bir kabahat yapsa, aile önünde olduğu için, çocuk onu cezalandıran annesinin boynuna sarılır. Tezat bir nokta: Evde çok kötü bir atmosfer varsa, çocuk cezalandırıldığı halde bir yarar edinememiştir. Anne’nin çocuğu “Çocuk Mahkemesi”ne götürdüğünü farzedelim ve oradaki görevli yetkililere: “Ben çocuğumla başa çıkamıyorum, siz çaresine bakın!” dediğini düşünelim. Bu demektir ki, verilen ceza etkili olmamış demektir. Bu tür davranış, olumlu ve pozif bir sonuçtan ziyade, korku ve nefret doğurabilecek bir durumla sonuçlanmış demektir.

               Karakter’lerin değişik niteliklerine göre, ceza, bazen ‘olumlu, yapıcı’ bir etki ile sonuçlanabilir. Fakat genellikle, bir süre sonra bu tarz davranış da olumlu sonuçlar vermez. Özellikle  a ğ ı r   s u ç l u l a r a  uygulanan cezalar, onlar üzerinde, onları doğru ve verimli sosyal davranışlara itedeceğine onlardan uzaklaştırır da. İnsan tabiatıdır; insan, cezaya alışınca, yüz-göz olunca, cezayı ortadan kaldıracak tedbirleri aldıktan sonra yine bildiğini yapabilir. Aynı neenlerle, suçlular, hapisten çıktıktan sonra, girmeden evvelkinden çok daha fazla “halk düşmanı” olmaktadırlar. Hapishane içinde, disiplini mahiyette verilen cezalar, o suçluyu, aynı suçu işlemekten alıkoyabilir; fakat ‘o müddet’ dolunca koruyucu etkenlik ortadan kalkar, tam tersine, planlı intikam hisleri yine filizlenmeye başlar.

7) Cezalandıran, ceza verilen için o cezanın bir dert, elem, bela oluşturduğunu görerek ondan zevk alıyorsa ve suçlu bunun farkında ise, ceza etken olamaz.

8) Ceza, şayanı hürmet olmayan bir kimse tarafından uygulanmazsa, yine etken (müessir) olamaz. A.B.D.’de, eski tip Hapishane yöneticileri, siyasi nedenlerle, çoğu kez gereken nitelikleri sunmayan, iltimasla tayin edilmiş kimselerdi. Mahkumlar, onların -adeta içyüzlerini okuyarak ve sonuçta, onları da hiç olmazsa kendileri kadar suçlu addederek- pek saymazlar. Dolayısıyla, o kimselerin verecekleri ceza etken olamaz.

9. Cezalandırılan, cezalandırılmasına neden olan akt’ın icra edildiği toplulukta (ya da çete’de), onun itibarını yükseltecek bir uslamlama yaratıyorsa, ceza’nın etkisi yine sıfırdır. A.B.D.’de, bu çok görülen bir vak’adır. Bir suç işleyen bir genç, yakalandıktan sonra, ilk önceleri bu işe üzülür, fakat vaktini ödedeyip de dışarı çıkınca, o cezaya “tahammül edebildiği”nden dolayı kendine bir paye verir, itimat ve güven sahibi bir kimse gibi, bazen bir ‘kahraman’ olarak eski çete mensupları arasında sanki değer kazanır. Bu itibarla da,  cezalandırılan insanın ait olduğu “çevre”, son derecede önemlidir.

                        Bir kimse, suç işlememiş, yapıcı bir grup içersinde, mevki sahibi olarak ıslah edilirse, o kimse, suçtan alıkonulmuş demektir. Mesela bazı “Oyun Kulüpleri” vardır, bunlare bir fikir etrafında toplanmışlardır; araya giren, onlara da karışır. Bu gruplar, tedavi kapsamında, özel gayelerle hazırlanmış olabilirler. Her halü karda, kriminal bir tipi, sosyal bir topluma ayak uydurabilecek bir duruma getirmek, cidden bir problem olarak karşımıza her zaman çıkmıştır ve çıkacaktır da.

                       Zamanımızda en büyük ‘ölüm’ tehlikesi ve ‘suç’lar, kaatillerden ziyade,beyaz yaka-roet suçluları ve otomobil sürücülerinden nedenlenmektedir.

                       Bu sözlerimizle hırsızları onayladığımız sanılmasın. Aynı sonucu doğuran diğerlerini de hesaba katmamız gerektiğini arz etmek istedim. B e y a z    Ya k a (white collar) suçlarına, A.B.D.’de sosyal bir mevki verdiğimiz ve birçok hoşgörü tanıdığımız bir gerçektir. Neden adi suçlulara daha ağır bir tavır takınalım ve öyle davranalım?

                         ‘S u ç’a karşı davranılan tavırla, ‘s u ç l u’ya karşı davranılan tavrı ayırdetmeliyiz. Suç’u <per se>, hiçbir zaman onaylamıyoruz. Toplum içinde güven, o şahsın içinde bulunduğu yapıcı gruba dayanır. Böyle yapıcı bir gruba dahil olmayan bir insana kolay kolay itimat edilemez. Bu itibarla A.B.D., büyüklerden ziyade çocuklar için yapıcı gruplar teşkil etme ve suça yönelmişleri onların içine koymaya çalışıyoruz.

                        Ankara’da 11-15 yaşları arasındaki suç işlemiş çocukları gördük. Birçokları adam öldürmekle itham ediliyorlardı. Onları doğru yola yöneltmek (ıslah etmek) için ortaya konulan faaliyet branş’larını gözlemledik. Bazıları, yemi okuma yazma öğreniyorlardı. Okuma-yazma öğrenme suç’a mani olmaz ammma, o yeti, topluma tekrar uyum sağlamak çabasında önemli öğelerdenm biri olabilir. Diğer sınıflarda da el sanatleri öğretiliyor ve oyun oynanıyordu.

                              Amerika’nın birçok hapishanelerinde bu grup çalışmalarına yeni yeni başlanmıştır. Beni hayerete düşüren şey şu: Ankara’da bir orta okul öğretmeni, Iowa Hapishanesinde uygulanan aynı şeyi burada da uygulamaya çalışmaktadır.

                              G r u p   T e r a p i’sinin sonraki safhaları araştırılıp sonuçları tesbit edilmiş değildir. Ben, samimi olarak şunu söylemek isterim ki, bugenç adamların geleceği, hapishaneden çıktıktan sonra girecekleri sosyal ortamlara bağlıdır. Dolayısıyla, burada uygulanan tedavi yöntemlerini, hiç olmazsa bir dereceye kadar, çıktıktan sonra da devam ettirmek zorunludur. İstatistikler, çıkanların, maalesef beşte dördünün yine suç işlediklerini göstermektedir.

                              ÖLÜM CEZASI konusu da çok önemlidir. <Bu konferans’ın verildiği tarihte, Türkiye’de, maalesef idam cezası henüz mevcuttu!>

                          İngiltere’de halihazırda 1,240 çeşit suç mevcuttur ki hakim ölüm cezası verebilir. Bu konuda söylenen hikayelerde, hiç olmazsa yarı yarıya bir gerçeklik payı vardır: “Hırsızlık yaptığı için bir kimseyi arasanız, onu seyredenler arasında yankesiciler yine faaliyette bulunurlar!” Bu neye
denmiştir?
                        1) Ölüm cezasına karşın, onu vermeyi icap ettirecek suçların işlenişi önlenememektedir!
                         2) Yapıcı Programlarla suçlar ve bunlar arasında ölüm-kaatil olayları azalmaktadır.

                          Benim, Kriminoloji öğrencilerine, imtihanlarda sorduğum “düşünme” (tefekkür) sorusu şudur: “Acaba toplum için tehlikeli olduğuna inandığımız suçluyu, onun o toplumun bizzzatihi kendisinin mahsulü olduğunu kabul eder ve onu hala elektrik sandalyesine gönderir miydiniz?”

                          Eğer toplumu başka tür yollarla korumaya imkan yoksa, ben de öldürmeye taraftarım. Acaba  i d a m   c e z a s ı  o tür suçları işlemeyi önlüyor mu?

                           İngiltere’de bilimsel bir komite bu konu üzerinde çalışmış ve 500 sahifelik bir kitap yazmış, idam’ın kaldırılması hususunda bir teklif getirmişlerdir. Bir ara durdurularak, beklenilmiş, acaba cinayetler çoğalacak mı?

                           İstatistiklerle konuşacak olursak,
1) Umumi “tarih”in genel seyrini göze alırsak, idam cezalarının gitgide daha az kullanıldığını görmekteyiz;
2) Hukuk biliminde, Yasa gözünde, ‘idam’ cezası ile cezalandırılması gereken cezaların sayısı gitgide azalmaktadır. A.B.D:’de bununla cezalandırılan suçların sayısı yalnızca (8)dır. 1952 yılında, Amerika’da 48 Devletin 28 tanesinde 2 suçtan örtürü idam cezası uygulanmıştır. 5 Devlette de Ölüm Cezası yasada mevcut değildir.
3) Bu gayretlerin akımında, bazı devletlerde, ‘ölüm’ cezasını tadil edebilecek-değiştirecek jüri’ler oluşturulmuştur.
4) Bilfiil idam edilenlerin sayısı azalmaktadır. (1955’te yalnzıca 135 kişi!)
5) İdam cezasının infazı gitgide daha özel, gözlerden uzak yapılmaktadır. Eskiden, “Herkes görsün, ibret alsın'” derlerdi.
6) Elektrikli İskemle, gitgide revaç bulmaktadır. Ölüme mahkum edilen kimseye mümkün olduğu kadar az ıstırap vermek düşünülmektedir. “Asılma” yoluyla idamda önemli bir azalma vardır. A.B.D.’de, (5) devlette “Gaz odaları” mevcuttur.

                 (Benim, yani Dr. İsmail Ersevim’in hocaya sorduğu soru): Yani, suçları hafifletmeye doğru sosyal bir eğilim mi var?
                 (Yanıt): İnsani-beşeri fikirler gerçekten gitgide yayılmışa benzerler. Niye arttığı üzerinde düşünülmesi gereken ‘muazzam’ bir sorudur; belki insanlararası ilişkilerin artması buna neden olmuş olabilir. Fakat, bir yandan ‘demokrasi’ ilerlerken, totaliter rejimlerde cezaların şiddetlendiğini de gözlemlemekteyiz.
                       Diğer bir neden de, cezaları ağırlaştırmakla pratikte “daha az suç” rüyası tam gerçekleşmemiştir.

Soru:    Cinayeti işleyenleri feda etmekten niye  çekiniyoruz?
Yanıt:   Bu konuda, yalnızca ‘biyolojik alan gözlemleri’ yapılırsa, pek sağlıklı sonuçlara varamıyoruz. Bizler belki daha beşeri-insani hislerle hareket etmekteyiz. Halihhazırda, Toplum’da zayıf olanlardan mümkün olduğu kadar faydalanma düşüncesi de itibar görmektedir. Topluma karşı tehlikesi büyük, faydasız kimseler kimlerdir? Ben ihtiyarlarsam beni çöplüğe mi atsınlar? Toplum iç.inde kimlerin faydalı kimlserin zararlı olduklarını her zaman kat’i kurallarla tayin edemeyiz gibime geliyor.

                        Sizleri şaşırtacak ama, şu aşağıdaki istatistiklere bir bakın:

GEORGIA : 61: (Zenciler çoğunluktadır,                NORTH DAKOTA : 1
                             ırklar arasında ihtilaf çok)            Adam öldürme cezası yoktur.

                      34:  Beyazların, Georgia’daki               MASSACHUSETTS : 1   
                              işledikleri katil                                Mass.’da ölüm cezası
                                                                                             mevcut değildir-

                    A d a m   ö l d ü r m e  suçunun lehinde ve aleyhinde bazı anektod:

(A) B i l i m’e dayanmayan sonuçlar:
      (1) Amerika’da, ‘idam’ı haklı göstermek için İncil’i örnek alıyorlar olabilir. (Türkiye’de belki ‘Kur’an?’)
      (2) Hemen tüm insanlarda, doğal olarak, intikam alma hisleri mevcuttur.
      (3) İdam cezasıyla, bir “denge” kurulmaya çalışılmaktadır: “ölüme karşı ölüm” (Tooth for tooth, eye for eye: Dişe diş, göze göz misali İ.E.).
    

            Amerika’da , suçlu kadınların sayısı, suçlu erkeklerden çok azdır.
 Başka bir deyişle, Amerika’da kadınların çoğu suçlu değildir. Fakat suçlu kadın ve erkekleri karşılaştırınca, kadın katillerin suçlara oranı, erkeklerinkinden daha yüksektir.

             Ben, Illinois’de, hapishane personeline ders veriyordum. Söz, hapishanede mevcut kadın katillere gelmişti:
             -Susie hakkında ne dersiniz? dedim,
             -Göründüğü kadar çok fena değildir.
              -Ee, kocasını öldürmüş?
              -Öldürmüş ama, o da haketmiş!
              -Bir kadının kocasını öldürneye hakkı var mı? Kavga etmişler miydi?
              -Etmişlerdi.
              -Sinirlenmiş miydi?
              -Evet.
              -Tabancaya sarılması doğru mu?
              -Evet.
              -Tetiği çekmesi?
              -Hayır!                                    Kim haklı ya da haksız olursa olsun, ölümle-öldürmekle dengeyi yapılandırmak güçtür.

(B): Bilim’e dayanan bilimsel gözlemler:
                Amerika’da, ölüm cezası bulunan devletlerde, ölüm cezası olmayan devletlere nazaran, “adam öldürme sayısı” daha fazladır. Mesela, Illinois’de adam öldürme için ölüm cezası vardır, Michigan’da yoktur. Ama, Illinois’de birisi birisini öldüreceği zaman, kurbanını Michigan’a götürüp orada öldürmeyi tasarlamış olabilir ve bunu cidden yapanlar da mevcuttur.

                       Amerika’da, çok nadir olmakla beraber, “mesleki-profesyonel katil” paralı katiller de mevcuttur ve para karşılığında cinayet işlerler. Bunlar tipik değildir. Adam öldürmek suçundan dolayı gerçekten cezalandırılanların oranı: 1/50’dir. Ceza, idam cezası olmazsa, bu oran daha da artar. Gerek ‘jüri’, gerek ‘hakimler’ çlüm cezası üzerinde, diğer cezalara oranla daha dikkatli davranır, vermemeyi yeğlerler.
                        Rhode Island Eyaletinde ölüm cezası yoktur, keza Massachusetts’de de, ama bu sonuncuda, daha az adam ölümle cezalandırılmaktadır. (Amerika dönüşü intibaım: R.I., o/o 90 Roman Cathooli’tir. Ahalinin çoğu daha radikal ve dinsel düşünür; Massachusetts’in çoğu, hemen tümü Protestan’dır, R.I.’e oranla çok daha fazla oranda siyahlar ve husumet mevcut olmasına karşın daha entellektüel ve sosyaldirler; aynı şekilde, rehabilitasyon imkanları daha fazla mevcuttur. Dr.İ.E.)

                        İdam cezaları olan yerlerde, idam cezalarının infazı muıhtelif yerlerde yoğunlaşır. Bunun, ceza’nın uygulanma nedenlerinden ziyade, sosyal diğer faktörlere bağlıdır sanıyorum.

                        U.S.A.’da, birçok eyaletlerde, idam cezası kaldırılıp sonra yeniden konarak, mukayeseli çalışmalar yapılmıştır. Mamafih, bilimsel bir ilinti bulunamamıştır: Bazı yerlerde öldürme vak’aları çoğalmış, bazı yerlerde ise azalmıştır. Bu nedenlerle, sebepleri, değişen dünya, değişen Amerika, değişen insanlar: artan insanlararası ilişkiler, dünya haritasının diğer yerlerinde süregelen savaşlar, savaşta nahak yere verilen ölüm vak’aları vb nedenlerde aramak gerekmektedir.

                        İ d a m  taraftarı olanlar, “elektrik sandalyesinin karşısına gelen adamın yüzünü bir görseniz” diyorlar. Fakat asıl etken olan şey, karısını ya da kocasını öldürmeye karar verdiği anda bu korkuıyu hissetmesidir.
                        İ d a m ı n  aleyhinde söyleyenler ise, ölüm için, “kabili telif – yerine konması mümkün olmayan” bir cezadır diyorlar. Diğer bir gerçek de şudur ki, toplumda, bir kimseyi öldürmeden de idama mahkum edilmiş kimseler mevcuttur. Demokratik bir memlekette esas, cezalandırılmayacak suçluya mukabil, haksız yere cezalandırılacak ya da idam edilmesi istenmeyen fikirlerini benimsemek olmalıdır.

                         “Ölüm cezası”nın bizzatihi ‘suçlu’ ve ‘toplum’ üzerindeki etkisi nedir, bu da önemli problemlerden biridir. Adam idam ederken, celladın ‘adam öldürme hissi’nden, veya başka bir deyişle, ‘adam öldürmenin cellat üzerindeki etkisi’nden de bahsetmek gerekir. Kişisel bir suç duygusundan -kısmen- uzaklaşmak için, Georgia’da, 4 gardiyan, 4 düğmeye aynı anda basarlar, ama tek düğmeden giden ceryanın nerden başlatıldığını onlardan hiçbiri bilemez. (Ancak elektrikçi bilir!) SİNG-SİNG’te bir mahkum, bu konuda çok önemli, -tabii öüm cezasının aleyhine- his dolu bir kitap yazmıştır.

                         İ d a m’ın toplum üzerindeki etkisi hakkında kat’i birşey söylenemez. Ama denilebilir ki, daha az uygar düzeye ulaşmış bir toplum, bu kararı, daha yüksek düzeye ulaşmış bir uygarlıktan daha fazla onaylamaktadır.

                         Bu  i d a m  konusunda, herkes farklı bir kanaat sahibi olabilir; bir toplum ve onun mensupları bir ‘idam’ kararı verirken şunu nazarı itibare almalıdırlar: “İdam’ın per se suçu önlemede kat’i bir önleyici etkisi yoktur. Bazı vak’alarda, kişiler, önceden tasarlamadığı halde, korku ya da benzeri bir heyecanla bir cinayet işleyebilirler. Maamafih bu da o kadar rahatlıkla genelleştirilemez.”

                                                                   *

                         H a p i s h a n e, bize evimiz ne duygu veriyorsa, suçlular için de odur: Barınılacak, yiyecek bir şey bulacak vb fizyolojik ihtiyaçlarını da giderir ama, hepimizin gereksinimi olduğu “sevgi-love” çok karmaşa bir anlam taşır burada. Yakın arkadaşlıklara, ‘kan kardeşliğine’, “Hayatımızın son gününe kadar beraberiz, ölmek var, dönmek yok” benzeri idealüstü sözleşmelere, zıtlıklara imkan veren bir yerdir orası.

                         İdeal olarak hapishaneler, barındırdıkları suçlulara, “dış dünya” ile bir bağ, köprü, “time off” verebilmelidir. Zira içersi, “karanlık bir tecrit”ten ibarettir. Bu nedenlerle Amerika’da, Islahhaneler’de, özellikle din adamları – rahipler, kişisel görüşmelerden toplu din eğitimine kadar bir seri seanslar yaparlar. Ama, arada bir “iyi zaman geçirmek”, “eğlence” faaliyetleri de yapılır: ekstra yiyecek-tatlı-alkolsüz içkiler, müzik vs. temin edilmesi pek faydalıdır; fakat bunlar, ender koşullarda kısmen yapılsa bile hala suçlular ‘kafestedir”. Çok ender olarak, suçlular, dışarda çalışmaya gidip hapishaneyi “gece oteli” olarak kullanabilir; ya da, seçkin kişiler önemli maçlara, tur’lara katılabilirler. Bunlar, “iyi davranış” ve “geleceği planlama” bakımlarından daha ümit verici ve olumlu olaylar olmakla beraber, ne yazık ki, gerek anlayış ve gerekse yeterli ve nitelikli gardiyan eksikliği, bunları bir rüya mahsülü halinde tomurcuklanma safhasından çiçek açmaya getiremez. Yıllar önce, hatırlarım, Illonois hapishanelerinde futbol takımları yetiştirilirdi ve bunlar rakip hapishanelere maç için götürülürlerdi. Ekseri yenerlerdi de. Antrenörleri bana derdi: Teker teker gayet iyi oynuyorlar fakat takım halinde oynamaya bir türlü yanaşmıyorlar. Bu da onların, “topluma-birlik beraberliğe uyum sağlamakta”ki olası çocukluklarındanberi mevcut eksikliğinden gelse gerek.

                         Gerek ekonomik (hapishane masrafları) nedenlerden ve gerekse suçluyu, topluma karşı kin besleyen fırsatçılar olarak yetiştirmemek için, yukarıda da söylendiğ gibi, “parol” – “Şartlı salıverme” sistemleri, çıktığı anda topluma hemen zarar verme olasılığı az, yani piromanyak-yangın çıkaran, çocuk ve kadın katilleri vb. olmayanlar bir şans verme bakımından önemlidir. Fakat bunları zamanlama en önemli iştir. “Parole meclisleri”, suçluluk psikolojisi ve sosyolojisi hakkında bilgili -ya da dereceli- insanlardır; hapishanelerin çoğunun içerde sürekli kalan ve tüm zamanını rehabilitasyona veren psikolog-psikiyatr staf’ları yoktur; mamafih sık sık konsültasyon alırlar. Ama açoğu kez, suçlu’nun iyi niyetine karşın, onu suç işlemeye ilk kez sevkeden nedenlerin çoğu, dışarda hala mevcuttur; zaten damgalanmıştır ve bunun için “residivism”= hapishaneye geri dönüş ortalama o/o 83-90 arasındadır.

                         Birçok kentlerde, 18-21 yaş arasında gençliğin en ateşli ve olası birlikte olumlu olarak çalışmaya en müsait safhadaki suçlular için, “Gençlik Otoriteleri” denen, ve yukarda saydığımız propfesyonellerle sıkı bir işbirliğiyle çalışan gruplar vardır. Bunların kurulmalarında Hukuk müesseseleri önemli rol oynamıştır, zira, bilindiği gibi, mahkemelerin, hakimlerin ödevi, bir çocuk, huzurlarına getirildiğinde, onun kişiliğini ya da geleceğini inceleme gibi bir ödevleri yoktur: Birisi suçludur içeri gider, suçsuz bulunur, dışarı salıverilir, gelecek zamana kadar.

                        Pek az olmakla beraber, eğer bu tür idari “Gençlik Otoriteleri” belirli bir süre ceza çekildikten sonra, bu gençleri ziyaret ederek, bir seri görüşmeler yaparak, gerekirse psikolojik test’lerle değerlendirerek bulgularını Mahkeme heyetine sunarlar.
                         Bu söylediğim cereyan pek yenidir; taraftarları olduğu gibi, karşıtları da çoktur, zira, idari otoritelere gereğinden fazla selahiyet verilmiştir, bundan ötürü, totaliter bir rejim haline manipüle edilebilmesi her zaman ihtimal dahilindedir.

                         Bizlere göre yanıt, işi (gencin rehabilitasyonu’nu), başından sonuna kadar izleyebilecek bir sisteme olan gereksinimdir. Bu işin iki esaslı öğesi vardır:
1) İzleme (takip),  2) Eşgüdüm (koordinasyon).
                         T a k i p, bir çocuğu ta başından sonuna kadar, aile-hapishane ve toplum ortamlarında yakından izleme prensibidir. Dayandığı öğe: <zaman>dır.
                         K o o r d i n a s y o n  ise, tüm yapılan bu işlerin, objektif olarak bir plan dahilinde yapılması ve birbirine bağlanmasıdır ki, dayandığı öğe: <mekan>dır. Çocuğun, ailesi ile uzun görüşmelerden sonra, büyüme-okul süreçlerinde nasıl olduğu, neler yaptığı, kişilik nitelikleri hep kaydedilir ve bir “sicil” teşkil edilmiş bulunulur. Neler olumlu olarak sonuçlanmıştır, anlamaya çalışılır. Ben Amerika’da yalnızca California’da buna yakın bir derinlik ve ciddiyet ile çalışan bir grup biliyorum; dünyanın hiçbir yerinde okul-aile-mahkeme-işyeri koordinasyonunu rahatlıkla ve ustalıkla yapabilecek ne bir bilim dalı vardır ne de bu konuda yeterli derecede eleman. Yine psikolog-sosyolog ve psikiyatr’ları konsültan olarak kullanmaya devam edeceğiz gibi.

                         ISLAH PROBLEMİNDE CEZAEVLERİ PROGRAMLARININ
                                                                   ÖNEMİ

                         ISLAH (Reform, iyileştirme, şifa buldurma)-Rehabilitasyon programları düzenlemek ve gerektiği gibi uygulamak için, hangi kurum bu işle meşgul olacaksa olsun, k r i m i n o l o j i k  bilgiler esas ve şarttır. Kriminoloji, P e n o l o j i’nin temelini teşkil eder.

                         K r i m i n o l o j i  ile elde edilebilecek bilgileri kısaca tekrarlayalım: İlk defa suçluya baktğımız zaman, “işlenen suçun hangi tür-nev’i suç” olduğpunu saptamak ilk işimizdir. Biz bunlrı üç sınıfa ayırırız:
1)  A d i  suçlar;    2)  R a k e t (Bir grup, teşkilat işi),  3) B e y a z   y a k a (tahsilli, diplomalı, toplumda hürmete şayan bir yeri, işi ve sosyal yaşamı olanların işi).

(1) A d i  suçlar : Bu, adi, tek hedefi açık olan: hırsızlık, yağma, adam öldürme gibi suçlardır. Bunda kişi, 100 0/0 birisinden bir şey almakta ve karşılık olarak hiçbir şey vermemektedir.
(2) R a k e t <Fr. raquette-slang-> : Uyuşturucuları, kumar ve fuhuşu içeren, yasa tarafından yasaklanmalarına karşın, halkın büyük bir kısmı tarafından talep edilen ve bir nevi ‘haz’ veren faaliyetlerdir. Bunlar, adi suçlarla kıyas kabul etmez derecede halka zarar veren işlevselliklerdir.
(3) B e y a z  y a k a  (takanlar; elbiseli kravatlı, kültürlü, tahsilli kimselerin işledikleri) s u ç l a r ı :  Bu, yüksek tabaka işlevinin sembolüdür: Emniyeti suistimal, konumundan istifade ederek bir ihaleyi almak, para getirecek işlerde monopoli tesis etmek, karşılıksız çek vermek vb.

                        Bu sonuncusunun en önemli karakterlerinden biri, çoğu kez, dışardan yaşamın “normal bir süreci ve sanki suç olmayışı” izlenimi verişidir. “Sen benim arkamı kaşı, ben seninkini kaşıyayım!” kabilinden. Mesleki cürümler de buraya girer. Hiyle yapan bir kimse, mensup olduğu kulübe giderek, suç işlemiş arkadaşını mahkemede yargılamış olan bir hakime, pekala şöyle diyebilir: “Oo, canım, para cezası mı verdin? Güzel… Gel golf oynamaya gidelim!” Ben, ceza veren hakimlerin, cürmü işleyen kişilerden özür dilediklerin bilirim. Bu tür suç, esasta, kendilerinden birşey vermeyip- ya da pek az, hatalı, kusurlu şeylerle takas- başkalarından, hem de karşılıklı menfaatı temin ettiğinden, gerçekten de muazzam bir suçtur.

                                                                
                                                         SUÇLARIN TÜR’LERİ

                         Suçların  t ü r l e r i, birçok bakımlardan sınıflandırılabilir. Herşeyden önce, insanların n e d e n  suç işledikleri tarih boyunca sorulagelmiştir. Bu sorulardan, “Kriminoloji” doğmuştur; zira o, sürekli olarak, “Niçin?”, “Niçin?”, “Niçin?” diye sorar. Bir insan “niye? nasıl? cani olur?”, “niye hırsızdır?”.

                         Sanıyorum ki, ‘niçin’den evvel, zamanımızda “kim?” yaptı, “ne yaptı?”, “nasıl yaptı?” daha çok sorulan sorulardır. Bunun nedeni, sorumluluktan gelse gerek; bu sorumluluk, “manevi” olduğa kadar, hatta daha çok, “sosyal” sorumluluktan gelir. “Herhangi bir suça kim neden olmuştur?” Şurası muhakkak ki, hepimiz, aile içive dışı, davranışlarımızdan sorumluyuz. Suçluluğu korumak, daha doğrusu kontrol altına almak, sosyal bir zorunluluktur. Toplum, Kriminoloji’nin ışığında, neden’leri tesbit edecek, suçluları fiilen önlemeye çalışacak, onu bulup yakaladıktan sonra hatta korumaya (linç’e karşı!) ve cezalandırmaya savaşacaktır.

                         M a n e v i  sorumluluk konusunda, “suçun nedenlerini aramamak” genel prensibine paralel olarak, kamu’da, ceza’ya fazla inanmama, bel bağlamama gibi bir eğilim vardır. <Dr.İ.E.: Fransızların bir ata sözü vardır: “Tel pere, tel fils“= Öyle babanın öyle oğlu. Ya da uslamlaş-tırarak, genellemelere kaçarız, “Ne yapalım? Babası evi erken terketmiş, oğlan ne yapsın?” vb.> Bizim önerimiz şudur: Ceza’yı mubalağa etmemlidir, ona  l a y ı k  o l d u ğ u   d e ğ e r i  vermeliyiz. Daha öncelerde de, suçun ‘neden’leri konusunda, suç işlendikten sonra soru sormanın, neden aramanın, -pratik olarak- çok geç olduğunu söylemiştik. Bu konuda, bakış açıları bakımından, 4 ekol’ün görüşlerini inceleyelim:

(1) K l a s i k   ö n c e s i (Prae-classical) :  “Eski” ve “Orta Çağlar”.
       Suç nedenleri konusunda kimse hiçbir şey düşünmüyordu;  “Şeytan” gibi olağanüstü kudretler tarafından kontrol edilen kötü insanlarım var oldukları ve onların, bu nedenle suç işledikleri ‘doğal’ gibi kabul edilerek cezalandırılıyorlardı.

(2) K l a s i k   Okul :  xvııı. yüzyıldan başlayarak, özellikle Fransız Felsefesinin etkisi altında, İtalya ve İngiltere’de gelişmiştir: Herkesin, düşünmesine yardım eden bir ‘aklı’ vardır; insan rasyonel bir mahluktur; doğaüstü inanç ve kudretler ne olursa olsun, insanoğlu, yaptığı işlemlerde sosyal bir sorumluluk sergilemek zorundadır, “yalnış düşünür, yalnış karar verir”se, herkese eşit olarak, kendi payına düşen cezayı öder. Bu c e z a, fiilin içeriğine ve ağırlık derecesine göre ifa edilmelidir.

(3) N e o –  C l a s s i c a l  (Neo-Klasik)  O k u l :
Bu akım da, xıx. yüzylın başlarında oluştu; bu okul, “irade serbestisini-özgürlüğü’nü kabul eder, fakat 3 istisna nazarı dikkate alınır:
                      a) 7 yaşından küçük çocuklar, işledikleri suçtan sorumlu
                           tutulmamalıdırlar;
                      b) A k ı l   h a s t a l a r ı  özel muamele görerek, prensip itibariyle
                            istisna edilmelidirler; ve,
                      c)  Olağanüstü hallerde (başkaldırı, savaş, kendini koruma, tahrik
                            vb.,) insanlar işledikleri suçtan -tümüyle- mes’ul olamazlar.
                      İlk Neo-Klasikçi’ler, (b) de açıklanan durumu kabul etmiyorlardı, zira işlenen bir suç için, ‘neden’ ve ‘sonuç’ birbiriyle ilintili tutulmamalıydı.

(4) P o s i t i v i s t’ler :  Bugünün düşünce sistemidir; yakından incelendiğinde Neo-Klasik’çilerle aralarında felsefi bir fark görülmez. Ana fark “pozitivist” ‘lerin s u ç u n   n e d e n   i ş l e n d i ğ i n i  gözönünde tutmalarıdır. Ek olarak da, bu insanları bir tür ‘hasta’ kabul ederek, onların ıslahında, “treatment” =
tedavi’yi de hesaba katmaya çalışıyoruz.

                          A.B.D. ve Türkiye’nin Ceza Hukuku’nda, “Treatment – Tedavi” ciddi olarak ele alınmaktadır. Psikiyatrist’ler – Terapist’ler, akıl hastası suçluları tedavi ederler. Onlar derler ki, “Akıl hastalığını tedavi edersek, suçu da önlemiş oluruz.” Bu, olumlu (pozitif) bir düşünüştür.

                          İ m r a l ı  Cezaevi’nde, eskiden -belki şimdi de hala öyledir- mahkumlar çalıştırılıyor. (Not: Dr.İ.E. Benim Tıp talebeliğimde, 1945-51, Bakırköy Akıl Hastanesi’nin ünlü “10. Adli Koğuşu” hastalarından seçilenler, hastane çevresindeki bağlık arazide, hem de günde 50 kuruş ödenme yapılarak çalıştırılıyorlardı.> Bu, pozitif bir görüştür. Hiç olmazsa şunu düşünebiliriz: “Belki işsiz oldukları için suçu işlemiş olabilirler. İlerde elbet -ya da olası- bir iş sahibi olabileceklerdir. Eğer böyle düşünmüyorlarsa, sunulan iş-tedavi programının anlamı kalmaz. Kurum ve programlar, suçluyu, karmaşa birçok nedenlerin sonucu olarak görüyorsa, bu olası nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik programlar uygulanmaya konulmazsa, bu ‘neden’ aramaların da bir anlamı kalmaz.

                          C e z a  ve cezalandırma, ancak özel ve genel önleme fonksiyonu bakımından, bir dereceya kadar da cezalandırmanın, suçlunun üzerinde yapacağı etki açısından düşünülmesi de bir tür pozitivistik görüştür. Yoksa ‘intikam’ hissi uyandırılmış ve beslenmiş olur.

                          S u ç’ların nedenlerini anlamak ve onları saptamak bakımından, en basit bir sınıflandırma yapmak ve açıklamada bulunmak için, şu 3  yönü gözönünde bulundurmak gerekir:
(1) Suçlunun, “anormal kişiliğe” sahip olduğunu esas kabul eden yön. Halk arasında, bir suçlunun ‘farklı’ bir kişiliğe sahip olduğu hakkındaki kanaat oldukça geneldir. Eğer bu ‘farklılığı” düzeltebilirsek, onun tekrar suç işlemesini önlemeye bir şansımız olabilir. Bu, psikiyatrist’lerin genel görüş tarzıdır (İ.E.: Aile içi dengeleri, ekonomi ve sosyal koşulları da kale alarak, evet!). Modern psikiyatrist’ler, bu noktada kalmayıp daha ileri de giderler.
(2) Suçluyu,  geçirdiği anormal-uyumsuz hayat deneyimlerinin ürünü olduğunu kabul eden fikrin yönü. Burada da, normalden aykırılık, kişinin ‘bünyesi”nden değil, onun, farklı (ve olumsuz!) bir sosyal faktöre ya da faktörlere maruz ve tabi olarak yetiştirildiğindendir.
(3) “Normal” (gözüken) Toplum’un yapısında ezeldenberi varolan suça yöneltici nedenler, esas alan düşünce tarzı. Niye bir devlette, diğer komşu ülkelerden daha fazla suçluluk mevcuttur? Bu, ancak, o toplumların şç bünyelerini tetkik etmekle anlaşılabilir.

                         Kriminolog’ların ekserisi bu üç yöne yakından bakmak gereksinimini hissederler. Fark şudur ki, bazıları, “peşin” hüküm vererek, bu üç yönden birine diğerlerinden daha fazla önem verir, ağırlığını koyar. Örneğin ben, bu sonuncu, yani üçüncü bölüme çok fazla önem veririm.

                         Bu yaklaşımlardan farklı olarak, bakış açıları koleksiyonuna şunları ekleyebiliriz: 1) Psikoanalitik, 2) Psikolojik, 3) Geografik, 4)Ekonomik. Böyle geniş açılardan bakmak, kendi prensiplerinizi oluşturmakta çok faydalı olabilir. Ben şahsen, “grup yaklaşımı”na, yani “sosyal” öğe’ye çok önem veririm. Bu, diğer görüşleri nazarı itibare almamak demeye gelmez. Her alandaki uzmanların görüşlerini almaya, ve beraberce hareket etmek zorundayız.

                         S u ç’un, çok kompleks-karmaşa olan nedenlerinin tayini için, çok uzmanlara gereksinimiz olduğu gibi, değerlendirmemizi üniversal bir-takım kalsmanlara yerleştirebilmek için, birçok yöntemler kullanmak zorundayız. Örneğin:
(1) Kişi’nin “kişisel hayat-özgeçmişi”nin tetkiki gerekir;
(2) Suçlu kişilere, kendi ‘hayatlarını değerlendirmeleri”ni sorabiliriz;
(3) Genel sosyal istatistikler incelenir;
(4) Şu ya da bu şekilde, bu kimselerin aralarına karışarak yakından gözlemleme yapmak.

                        Bu yöntem ve görüşlerden bahsetmemizin ana gerekçesi, suçlu’nun kişiliğine uygun “therapy”-“treatment” (Tedavi) seçeneğini bulmak ve uygulamaktır.

                       Bir  p e n o l o j i  öğrencisinin, yukarda ayrıntılarını verdiğimiz bilgilerle  yakından ve derinden meşgul olan K r i m i n o l o j i’yi de oldukça iyi bilmesi şarttır. Tüm gayretlere karşın, ‘suçun nedenleri’ konusunda maalesef geniş bilgimiz henüz yoktur. Bu konuda, daha evvelden de işaret edildiği gibi, birçok ‘kardeş’ alanlardaki uzmanların elbirliğiyle çalışması gerekir ki, çok yüksek derecede fakülteler-arası işbirliği yapan Üniversite’lerde bile optimum bir “berbaberlik” sağlanmış değildir.
                       SUÇLULARA YAPILAN TEDAVİ SONUÇLARI

 . ANORMAL Şahsiyetlerin Tedavileri : Bu tür terapileri psikiyatrist’ler yaparlar. Eğer bir suç, bir şahsın geçirmekte olduğu bir akıl hastalığı nedeniyle işlenmişse, doğaldır ki, o şahsın akıl hastalığının tedavisi ile suç sebebi de ortadan kaldırılıyor demektir. Son zamanlarda, psikiyatri’nin de gelişmesiyle bu alanda bir az farklı düşünmekteyiz; Yani, hastalık, o insanın şahsiyeti üzerinde muhakkak olumsuz bir etki yaratıyor (Dr.İ.E.: İşini, eşini kaybetmek; tekrar hastalığa yakalanma kaygısı; hastalığın, bir yaşam şekli: savunma sistemlerini, hayatını idame ettirebilmesi için, normal ile anormal arası bir hale dönüşümü?) Bu, Amerika’da ve İtalya’da hala üzerinde çalışılan ve fakat tümüyle çözülememiş bir alandır.

                                                                           *

                  ADAM ÖLDÜRME SUÇU’nun İDAM‘la Cezalandırılması Konusu:

       I.            Önce, ilmi olmayan çalışma ve sonuçları zikrediyorum:

1) Amerika’da, “idam”ı haklı göstermek için, İNCİL örnek gösterilmektdir.
     -Türkiye’de de , belki KURAN örnek alınıyordur.-
2) İnsanlarda, doğal olarak, “acılarını hafifletebilmek” vb duygular için, bir “intikam alma” hissi mevcuttur.
3) ‘İdam’ cezası, “bir hak, hukuk ve eşitliği, dengeyi kurmaktadır: Göze göz, dişe diş, ölüme ölüm!

                       Bunlar bana, Amerika’da, bir “Kadın Islah Evi”nde, oradakiler sorduğum bir soruyu hatırlattı:
                     Amerika’da, Islahevleri’nde bulunan “suçlu”(?)ların çoğu masumdur.
(Bunlarda adalet yalnış işlemiştir, ama gerçek bu!) Daha önceden de işaret edildiği gibi, Amerika’da, “kadın” katillerin sayısı-nisbeti, erkek’lerden daha yüksektir.)

                         Ben, ILLINOIS Eyaletinde bir hapishane personeline ders verdiğimden yukarda bahsetmiştim. Söz, döndü dolaştı, hapishanelerde mevcut ‘kadın katiller’e intikal etmiş ve “Susie”nin esasında “pek de fena bir kadın olmadığı” kanaati açıkça söylenmişti. Yani, belirli koşullarda, “iyi” denebilecek insanlar da tetiği çekebiliyor, katil olabiliyor. (Özel not. Amerikada iken, buna benzer bir tartışmada, bir “deneysel psikolog” demişti, ‘Bana istediğiniz deneği getirin, istediğim koşulları elime verin, onu katil yapabilirim ya da keni kendini öldürtebilirim!”  Tıpkı Archimedes’in söylediği gibi: ‘Bana uzayda sabit bir nokta ve yeterli derecede uzun bir sopa verin, dünyayı yerinden oynatayım!’ Öldürmek, kontrolden çıkmış bir agresyon’dur ve kişisel-çevresel faktörlere-koşullara  göre ayarlanır. Eğer Alman’lar Avusturya’yı işgal etmeselerdi, Stewan Zweig sonradan kendini ve (ikinci) eşini öldürür müydü? dersiniz. Hiç zannetmem! Dr.İ.E.)

 II.  B i l i m s e l :  Kayıt ve bulgulara, gözlemlere dayanan görüşler:

                        Daha önceden de bahsedildiği üzere, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ölüm cezası bulunan eyaletler’de, olmayan eyaletlere oranla, adam öldürme cezaları daha fazladır. ILLINOIS’de biri adam öldürürse, cezası idamdır; ama yandaki eyalette, yani Michigan’da idam cezası yok diye, Illinois’de adam öldürenlerin hiçbiri kurbanını o eyalete taşımıyor. (Para için yapanlar, denemiş olabilir!)

                         İdam cezası meriyette olan eyaletlerde, ölüm cezasını hakeden mahkumlarıa idamcezasını uygulama aşağı yukarı 50 o/o’dir. İdam cezası olmayan yerlerde, hayrettir, jüri’ler de “müebbet hapsi” o denli fazla vermezler, yukardaki oran 40  o/o’a düşer. İdama mahkum kişi, idam’ın infazı zamanında, cellat’ın yüzünü gördüğü andaki his’ten bahsetmiştik. Bu kimseler, keşke karılarını ya da kocalarını öldürmeden evvel, bu ‘sevdikleri’ kimsenin gözlerine şöyle insanca bir bakabilseler çok daha iyi olurdu! Bu, tamamen çözülmüş bir izahtan uzak bir gerçektir.
(Kişisel not: Benim bir psikiyatr-analist olarak kişisel görüşüm şudur: Agresyon, sari bir hastalık gibi bulaşıcıdır; ölüm derecesinde bir agresyona izin verilen bir toplumda, öldürmek daha ‘doğal’ gelir; bu, bilinçüstü ve bilinçaltı düzeylerinde oluşur; yakın birisini öldürecek kadar agresyon idaresinde zayıf bir kimse, ölüm cezası olan yerde yakınını öldürmekle, kendini, ölüm cezası olmayan yerlere oranla, hayatının sonuna kadar suçlu hissetmesini bu şekilde önlemiş ve ‘denge’yi kurmuş olur.)

                  B a z ı     H u k u k    A k ı m l a r ı       :

                        Bazı hukukçular, h u k u k’a, “insan davranışının bir ilmi” olarak bakarlar. Bu nedenle, örneğin “Amerikan Hukuk Cemiyeti-Enstitüsü, ilmi araştırma yapma yoluna girmişlerdir. AMERİKAN BARO BİRLİĞİ ki çok mümtaz simalardan oluşmuştur, yeni yeni birtakım bilimsel çalışma planlarını gerçekleştirme yolundadır. Şu anda Enstitü, iki a ş ı r ı -ifrat yolun ortasında çalışmaktadır:
                       1. ifrat kutbu : “soyut” konularla ilgilenip, eski zihniyete dayanan, gerçek hayatla direkt bir ilişkisi olmayan konularla meşgulderler;
                       2. ifrat kutbu : Araştırma ve bulgularını, sosyolog, doktor gibi Hukuk dışı birliklere müracaatle, sonuçların değerlendirilmesini onların takdirine bırakmaktadırlar. Birçok olumlu düşünen hukukçular ise, bu iki zıt kutbun orta yolunu aramakla meşguldürler.

                      Mesleğinde çok ileri gitmiş hukukçular dahi, idari bakımdan aşırı sorumluluk verilmiş makamlara karşı, kişisel-ferdi özgürlüğün zarara uğratılacağından endişe duymaktadırlar. Bu itibarla, yıllardanberi süregelen mesleki pratikten uzak düşmemek için, Yeni Ceza Yasası düzenlerken bile, eski hukuk kurallarına riayet etmeye devam etmektedirler. Örneğin, şu kurallar hala mer’iyettedir:

                        a) A ğ ı r  suç işleyenler, ağır ceza almalıdırlar.. Hukuk, halkın kanaatlerinden ileri olmalıdır; hatta beklenti, halkın ekserisinin kanaati ters dahi olsa, ona uymamak zorundayız.
                        b) Ceza’nın “önleyici” niteliğine önem vermek zorundayız.
                        Bana sorarsanız, benim düşüncem farklıdır. 
                        İ l k  prensipte (öge’de), halk, çıkan sonuç kararda, bir “adalet” hissi duyabilmelidir. Halkın böyle bir fikir beslemesi, alışılagelmiş bir zarurettir. Kanun-Yasa’ların diğer bir ödevi de, t e r b i y e v i’dir. Bu itibarla, halkın günlük pratik yaşamından, bir iki kademe ilerde olması gereklidir.

                        Bu itibarla yasaları bu iki farklı prensibi <hukuk vs. halk inancı> göz önünde bulundurarak yapmalıdır. İkinci şık için, ben çalışma ve değerlendirmelerin ‘pozitif’-olumlu metod’larla değerlendirildiğine inanamıyorum. Örneğin ağır ceza vermekle, bunun önleyici tedbir olduğuna inananlardan değilim. Zira, arada mutlak bir ilişki yoktur. Bu işlerde, diğer birtakım faktörler mevcuttur. Örneğin, ‘adam öldürme’yi, ‘yağma’ suçundan ağır sayalım. Ağır ceza vermekle, ‘profesyonel yağmacılığı’ önleyebiliriz, fakat adam öldürmenin kendine özgü ‘farklı’ nedenleri ve koşulları vardır ki, onu hiçbir zaman önleyemeyiz.

                        Karar vermekte tereddütte bulunduğumuz başka önemli bir vaka
da   b a n k a    s u y g u n c u l u ğ u’dur.  Amerika’da, son zamanlarda, banka soygunculuğu sayı itibariyle azalmaktadır. Nedenlerden birinin -bankaların daha iyi korunmaları, iletişim sistemleri vs.’nin ötesinde, cezaların ağırlaştı-
rılmış olması da en önemlilerinden biridir. Yakalanma riski yüksek olduğundan, yapacağı işi ‘evvelden’ oturup düşünerek vazgeçebilir; adam öldürmede ‘düşünme, iç muhasebesi yapma’ yoktur. Şu noktayı da belirtelim ki, banka soygunculuğundan düşünüp de cayan birinin tümüyle ıslah olduğunu, artık dürüst bir entite olarak toplum içinde bir iş tutacağını düşünmek hayaldir; olası, daha az ceza alabileceği seçenekleri kullanmakta olduğu hemen hemen muhakkaktır.

                       Amerikan hukukçuları arasında, insanların suç işleme nedenleri hakkındaki araştırmalara katılan, merak edip okuyanların sayıları gitgide artmakta; psikoloji, sosyoloji ve psikiyatri’nin muta’larından <donné-veri>  istifade etmektedirler. Bu gayretler, henüz sabitlenmiş, yerine iyi oturmuş değildir, bir intikal-geçiş devresi içinde bulunuyoruz. Fakat hukukçuların kürsülerinden inip, taşlaşmış prensiplerden inip bu konuya girişlerini, çok hayırlı, çok sevinçli bir başlangıç olarak kabul etmeliyiz. Giitgide bilimsel yolda ilerleyen psikoloji, sosyoloji ve psikiyatri’nin gerçekten Hukuk’u etkilemeye başladığının bir işareti olsa gerek.

                         Bahis konusu ettiğimiz “ikinci eyilim”, insan hareketlerinin daga geniş kısmına hitap etmektedir. Daha çok ‘hareket’ ve ‘davranış’lar ‘Hukuk’un konusu içine girmektedir. Bu olayı, Batı ile S.S.C.B. arasındaki “soğuk harbe” de atfedebiliriz. Bu konuda, bir Devlet’in aleyhine sarfedilecek en ufak sözler bile (Örneğin Komünizm) suç addedilmektedir. Bizler, bir sosyal toplumu gerçekten sarsacak gerçek nedenlere karşı, koruyucu müeyyideler-unsurlar koymak isteriz; fakat bu korkuyla yüzlerce, binlerce kişiyi, özgürlüklerinden alokoymağa kimsenin hakkı yoktur.

                         Söz “özgürlük-hürriyet” konusuna gelince, özellikle “söz özgürlü-
ğü”nde, tüm Amerikan mahkemeleri üzerlerinde çok hassasiyetle dururlar. Kişisel özgürlüğü gözetme ve fakat, fazla müdahale-karışma’da bulunma, ilk anda belki bir paradoks gibi görünebilir. Fakat bu müeyyideler, A merika Devletini totaliter bir rejimden korumak üzere meriyete konulmuşlardır.

                         C e z  a    H u k u k u, “İş” ve “Sanayi” konularında da gitgide bir
takım müeyyideler koymaktadır. Sonuç: ANONİM şirket sahipleri, gitgide daha fazla hinaye (korunma) görmektedirler.

                         Amerika’da, süregelmekte olan  ü ç ü n c ü  akım, F e d e r a l  yasaların hudutlarını gitgide daha genişletmeleridir. Özel bir kuruluş olmasına karşın, F.B.I. (Federal Bureau of Investigation) ile Devlet’lerin işbirliği, gittikçe artmaktadır.

                         C e z a   H u k u k u  konusunu kaparken şu gerçekten bahsetmeyi unutmayalım: Toplum’un savunulması-korunması ile ferdi-kişisel özgürlük arasında bir denge kurmak, ideal bir amaçtır DEMOKRATİK rejimde, özellikle kişisel özgürlüğe çok önem verilmektedir. Bizler Amerika’da, bunu en ön planda tutmaktaryız.

 

                                      AMERİKDAKİ    POLİS    TEŞKİLATI

                        Y e n i   P e n o l o j i  düşünüş ve uygulamalarıyla, etken (müessir-tesirli) bir Polis faaliyeti, birbirlerine zıt faaliyetler demek değildir. Suçluların çabuk yakalanmalarının önemi gayet açıktır. Edgar G. HOOVER’in (USA, FBI Kurucusu ve Şefi) yeni bir makineli tüfeğe gereksinimi olması, kriminolojik araştırmalara 5 kuruş yardım etmeme engel oluşturmaz.

                        Bu iki gereksinim arasında bir zıtlık-terslik mevcut değilse de, suçluılukla savaşmanın pratiğinde, mamafih, bu bir “çatışma” konusu olarak göze çarpmaktadır. Polislere, suçluyu yakalamak ve onu hırpalamak hususunda daha fazla talimat ve önem verilmekte ve fakat suç nedenlerinin araştırılması, ve rehabilitasyon babında hemen hiç önem verilmemektedir. Bu düşünce ve pratik, yalnızca polislerin eğitim ve terbiyesi oranında değil, polislerin yakaladıkları suçluların sayılarının, onların “başarılı” sayılmalarında bir ölçek olarak tutulmasından da ileri gelmektedir. Bunlara rağmen, Amerika’nın birçok Polis teşkilatında, suçlular kadar, suç nedenlerinin ortaya çıkarılması hususunda çalışmalar devam etmektedir.

                         3.  d e r e c e   denen hal :

                         Bu, suçluyu sorgularkeni ona yapılan z u l ü m’dür. Pratikte, yapılan işkencenin sayısı ve derecesi, önemli bir yüzdeyle, yasa dışıdır. Yüzlere kuvvetli ışık tutmak, kauçuk sopa ile dövmek, yasa dışıdır. Eski ve hatta bazı yeni polisler, buna mecbur kaldıklarını iddia etmektedirler. Bize göre, bu tür hareket, önemli bir suç teşkil eder. Duruma bakın: Yasaları uygulamak zorunda olan kimse, bizzat yasayı çiğnemektedir.

                         Esas problem, h a l k ı n, bu “3. derece-durum” denen duruma verdiği tepkidir. Bu konuda ufak bir araştırma yapılmıştır. Halkın büyük çoğunluğu, ufak olmak koşuluyla, böyle bir muameleyi kabul etmektedir. Bu problem, bizleri, biraz evvel bahsettiğimiz, yasanın, halkın bakış açısını, yani yasanın ne dereceye kadar uyması gerektiği noktasına getirmektedir.

                         Halk, suç işlemeyi istemez. Halk, 3. dereceyi de ister. Yasa ise bunu menetmiştir. Bu, ortaya bir paradoks getirmektedir. Bunun tam yerini bulmak için bilimsel yollar mevcuttur. Ama pratikte, bunları kullanarak bir ‘itiraf’ elde etmek pek zordur. Örneğin, bir telefon konuşmasını dinlemek suretiyle ‘delil’, ancak bir yargıcın izniyle geçerli sayılabilir; U.S.A.’da telefon dinlemek yasaktır. Bununla beraber, telefon dinlenmelerinin k o m ü n i z m’de geçerli olduğunu bana dostum HOOVER şahsen söylemişti.

                         Polislerin  r ü ş v e t  yoluyla bu gizli dilemeleri ‘ifşaat’ta bulunmaları da önemli pratik noktalardan biridir. Bu yüzden, bazı suçlar saklanabilmektedir. En önemli konu şimdi, r a k e t  (teşkilatlı gruplar) suçlarıdır. Zira, polis himayesi olmadan bu suçlar işlenemez. Söylenildiğine göre bazı Amerikan şehirlerini, raket suçluları idare etmektedir. Bu kentlerde, tüm polis teşkilatının haydutlarla birlikte olduğu düşünülmektedir. Yalnız küçük bir kısım polis yardım etse bile yeterli olabilir. R a k e t  suçları, önem bakımından, “white collar=beyaz yaka” suçlarından hemen sonra yerini alır. Bu suçlar, genel zevke ya da arzulara (beyaz kadın ticareti, uyuşturucular) el uzatan yasaların varlığından kaynaklanmaktadır. Yasaları mukayese edersek, benim aldığım bilgilere göre, Türkiye’de “fuhuş”, hemen hemen yasaldır, Amerika’da ise hayır.
Bu noktada Hoca’ya bazı itirazlar yükseltildi; burada “genelevler”in varlığının cinsel temas gereksinimini kısmen tatmin ettiğini; dini ve moral, sosyal bakımdan, bazı semtlerde iki karşıt cinsin, el ele bile dolaşamayacağını bildirenler oldu.  Vesikasız çalışanların sayısı da bir hayli fazladır. Ben bunların çoğuna yakından tanık oldum! 

                          <O noktada,  ben de, henüz 2 yıl evvel, şimdi evli olduğum 4 yıllık doktor nişanlımla, Eyüb’ün tepelerinde “Pierre Lotie” kahvesinden çıktığımızda, gün batımında, tek bir kimsenin bile görünmediği kayalık bir köşede nişanlımı öpmeye yeltendiğimde, kayanın ardından sivil bir polisin çıkarak “kanuna aykırı hareket ettiğimizi ve karakola gitmek zorunda olduğumuzu” kibarca söylediği zaman, utancımızdan yere batıyorduk; doktor olduğumuzu -yüzüklerimizi göstererek- yarı rica, yarı korku ile, yakında evleneceğimizi, grubun güzelliğini paylaşmak istediğimizi kibar bir dille söyleyince, ‘bu defaya mahsus olmak üzere affedildiğimizi’ söyleyince bütün sınıf güldü, Hoca da o kadar serbest bir memleket olmadığımızı anladı sanırım! Gariptir, bu olaydan hemen bir yıl sonra, Temmuz 1957’de gemiyle Amerika’ya gidiyorduk ve Napoli’de transfer Transatlantiğini bekliyorduk. Aynı eşimle, İtalya Ulusal Müze’sini gezmek için halka açık bir parktan geçerken, bir bank’ta yirmi yaşlarında bir gencin bir sağındaki bir solundaki yaşıtı olduğu genç kızlara sürekli olarak buseler dağıttığını görünce, acı acı gülümsedik. Herhalde, o uygarlık düzeyine gelmemiz için, daha çok çalışmamız gerekecekti.>

                        Amerika’da, maamafih, “fuhuş raketi”, ‘raket’lerin en önde gelenlerinden değildir, zira ona gittikçe gereksinim kalmamaktadır.  Birinciliği, k u m a r  raketi alır. Tüm bu sosyal yasa dışı hareketlerin kontrol edilmelerinde, polislerin yeterli derecede eğitim almadıkları da bir gerçektir. Son zamanlarda, bu yolda bazı kazançlar elde edilmiştir. Polisin işi suçluyu ‘yalnızca yakalamak’ daha olsa, yine de bir eğitime gereksinim vardır. Eğer bu konuda, yani “suç önleme” tedbirleriyle donanmak ister isek bu eğitimi kat kat fazlalaştırmamız gerekecektir. Böyle bir eğitim, şu anda, tüm Amerikayı kapsayacak derecede olmamakla beraber, gereken yapıcı programlara katılım ve paylaşım, yavaş yavaş artmaktadır.  

                         Polislerin bu  e ğ i t i m  programında, süreç şöyle işlemektedir:
                         Polisler, çocukların suçlarından ötürü onları cezalandıracak-larına, onları yerleştirecek işler aramaktadırlar; orada suç işlerlerse, teşkilata bildirmektedirler. Çalışmanın ötesinde, bu yolla, eğlence ve oyun imkanları da sağlanmış oluyordu. Özellikle kadın polisler, teşkilatta çok yapıcı rol oynamaktadırlar. Mesela New York’ta, bir “G e n ç l i k   M e c l i s i” mevcuttur. Bu, yarı-resmi bir kuruluştur. Üye bir çocuk eğer yeni bir suç işlemişse, polise gideceğine bu kurula gitmekte, dolayısıyla hakkında daha yapıcı tedbirler ele alınmakta ve denenmektedir.

                         Bazı kimseler diyebilirler ki, “Polisler bu işi yapmasınlar, zira bu işi (daha doğrusu iş psikolojisini) layıkıyla kavrayacak derecede eğitilmiş değildirler; bu doğrudur; artı, polis teşkilatı resmi bir teşekküldür ve yasaları uygulamakla mükelleftirler (Not. Kişisel ilişkilerde bazen ruhsal bağlantılar olabilir ve kararlar öznel-subjective olarak verilebilir. Onlar, motorsiklet, telsiz vb. aletlerle de donanımlı olduklarınan, bir suç işlendiğinde bu tür çocukları daha karmaşa güçlüklere düşmeden, bir nevi koruyucu ödevi yaparak, çocukları, psiko-sosyal bakımdan, istediği anda temasa geçebileceği dış kaynaklara götürerek doğru bilgileri iletebilirler.

                         Amerika’nın birçok şehirlerinde, iki türlü polis müdürü-amiri mevcuttur:
(1) Şehrin genel “Polis amiri”,
(2) Onun emrinde bulunan birkaş  p o l i s   ş e f i. Bu sonuncular, daha ziyade ‘hırsızlar’ı yakalayacak polisleri kontrolla meşguldürler. Bunlar, askeri bir terbiye ile yetiştirilmişlerdir ve şehrin gerekli görülen yerlerinden sorumludurlar. Bunların üstünde bir de “P o l i s   M ü d ü r ü”  bulunur. Bu kimse, daha geniş görüşlü, yapıcı tedbirlere olanak sağlayan bir kimse olmalıdır. İşi de, şeflerin süpervizyonu ötesinde, kentte suş işleme ve işleyenlerin ıslahı yolunda bulunan diğer sivil organizasyonlarla sürekli temasta bulunmaktır. Türkiye, farklı yapıdadır ve bunu tartışma konusu etmeyeceğim.
(Bu noktada, Sayın Prof.Taft, o zamanlar Türkiye’de henüz mevcut olmayan SOCIAL CASE WORKERS, ve CASE WORK’den bahsetti. Bu, gerçek büyük eksiklikti, bunun tamamlanması ve Ankara’da “Sosyal Çalışma Uzmanları”nı yetiştiren bir Yüksek Okul’un açılması 1963’lerden sonra açılmıştır. O zamanlar, ben Amerikada, Boston’daydım ve böyle bir okulun açılmasında ve programlamlanmasında elimden gelen yardımı yapmıştım. Dr.İ.E.)

Case work :  Vak’a için bir dosya açmak, gerekli uzmanlarla: Mahkeme, polis ve terapötik kimseler: Psikolog, okul öğretmeni vb.
Case-Social Worker :   “School of Social Work” mezunu, suç ve çocuklar üzerinde uzmanlaşmış; gerektiğinde aile üyeleri, okul ve mahkemelerle temasa geçerek çocuğun gerçek temsilcisi, bir nevi koruyucu ve yol göstericisi.

 

                         SUÇLULARIN TUTUKLANDIKLARI ANDAN İTİBAREN
                                         BARINDIRILDIKLARI  TUTUK-EVLERİ
                                      (O zamanki isimleriyle T e v k i f h a n e’ler)

                         Türkiye’de, en ufak yevkif evleri bile, Adliye Bakanlığı’nın,
“Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü”ne bağlıdır. Bunlar, ‘özgür” değildir. Amerika’da, her eyalette, “nüstakil” tutuk-evleri mevcuttur. Ben, şahsen, orada da, Türkiye’de olduğu gibi Bakanlığa bağlı olmalarını arzu ederdim.
Zira, oradaki “ev”lerin kendileri en büyük suç merkezleridir. Çok kötüdür. Bunlara birkaç yüzyıldanberi sahibiz, ve ‘ne’ ve ‘nasıl’ olduklarını anlamak için, kapıdan içeriye bir kez bakmak yeterlidir. Bir kimse tevkif edilince-tutuklanınca, o şahıs, ‘korunmalı’dır.  Amerika ve Türkiye’de, “Kefaletle Tahliye” usulü vardır; yahut, ‘Devletin sınırlarından dışa çıkmamak koşuluyla”, “para” <bail> karşılığı tahliye olabilirler.

                         Şimdi “tevkif = tutuklanma” olayını adım adım izleyelim:

                          Bir şahıs, polis tarafından , “sanık” olarak, p o l i s   k a r a k o l u’na getirilir. Oradan,
                          a) Ya, “kefaletle tahliye”, edilir, ya da,
                          b) Yerel bir “tevkifhane = tutukevi”ne gönderilir. Bu arada, yasal olarak, avukatı ile görüşme hakkı vardır.

                          İşlenen suç’ta  “cürmümeşhut” – yani vak’a üzerinde yakalanma- olmamışsa, şahıs bir dilekçe ile “savcı”ya <müddei umumi>müracaat ederek -bugünlerde, savcının huzurna çıkarılmayı hatta aylarca bekleyebilir Dr.İ.E.-
vak’ayı anlatır, salıverilmesini arz eder; Savcı bunu kabul ya da red edebilir; hatta tarafları huzuruna çağırarak barıştırabilir de.

                         Eğer vak’a ağırca ise, hakimi çağırır -genelleklile ona havale eder, suç özellikle çalışma saatlerinin dışında işlenmişse, nöbetçi mahkemelerdeki  <nöbetçi> h a k i m’e gönderilir. Kararı o verir: Serbest kalır, ya da, tutuklu olarak cezaevi’be konur.

                          S  a n ı k  eğer verilen kararı doğru bulmazsa, çoğu kez avukatı yoluyla, i s t i n a f  -bire üst mahkemeye- başvurarak kararı kat’ileştirir. İçerde kalırsa, sanık, hakkında savcı tarafından hazırlanan iddianame’ye göre, mahkemeye, hakim huzuruna,  i l k   d u r u ş m a’ya çıkarılır. Bu, genellikle hemn her sefer yapılır; fakat bazı vak’alarda, hakim öyle lüzumlu görürse, bu safhayı atlayarak,  “i k i n c i   s a f h a y a” intikal eder. Bu 1. duruşma devresinde, s a v c ı’nın, vak’ayı takip edip etmeme hakkı mahfuzdur.

                     A m e r i k a  dahil, bazı memleketlerde, J ü r i  sistemi vardır. Sorgu Hakimi, suç hakkında emin ise, vak’ayı jüri’ye havale eder.
                      İ l k   d u r u ş m a  aleni’dir = açık’tır; dfava devam edecekse, kişi, tutukhane’ye döner; ya da kefaletle – dışardan, tutuksuz yargılanmaya devam eder. Sanığın, daima HABEAS CORPUS hakkı vardır. < Gözaltına alınan şahsın, derhal hakim huzuruna çıkarılma istemi. Bu, İngiltere’de, II. Charles zamanında -1679- çıkarılmış olup, rastgele tutuklama ve hapsetme tehlikesini önlemek gayesiyle koyulmuş bir kural, insani hak. Latince çeviri:
“Siz, vücudunuza sahip olmalısınız!” (You must have the body) Dr.İ.E.>
 Sanık, aynı şekilde, “Akıl Hastanesi”ne yatırılma arzusu ve hakkına sahiptir

                              B ü y ü k   J ü r i, suçlanan şahsı hiç tanımayan, onun hakkında açılan davanın esasını, teferruatını gazeteden, radyo’dan duymayan, bilmeyen 22-23 kişiden ibaret vatandaş gurubudur. Bunların önüne yalnız savcı’nın arayıp bulduğu deliller sunulur. Bu kimseler doğal olarak hukukçu olmadıklarından, çoğu vak’alarda, savcılar, delil sunarken, kendi fikirlerini empoze etmeye gayret edebilirler. Deliller, büyük titizlikler hazırlanır ve sunulur. Gerçekten de, yazılı  olarak sunulan iddianamede, eğer (i) nin noktası unutulup (ı) olarak yazılmışsa, reddedilir. Olay, bir formül dahilinde arzedilir. “Büyük -Grand- Jüri”, izole bir şekilde (otel odasında vs.), evlerine gitmeden, kimseyle görüşmeden münakaşaya dalar  ve sonunda kararını verir (deliberation ): 1) “men-i muhakeme” : Serbest kalır,
                                            2) “lüzum-u muhakeme” : Hakim celselerini açar.

                         Görülüyor ki, a d a l e t, çok ‘katı’ bir sistem gibi görülmekle beraber, pençesinden kurtulabilmek için peşpeşe bazı imkanlar sunuyor. Esasında, şüphesiz bu pek doğru bir şey değildir; fakat Demokrasi’nin ana hükümlerinden biri şudur: “Masum bir insanı içeri tıkmaktansa, suçlu bir insanı kaçırmak evladır.”

                     3) A s ı l   M u h a k e m e   –   D u r u ş m a

                      Amerika’da, tevkif edilen kimseyi (sanık-mevkuf), ş e r i f  mahkemeye getirir. Kefalet parasını kendisi vermişse kendisine, başkası vermişse o kişiye “davetiye” gönderilir. Sanık eğer ilk duruşmaya gelmezse, “tevkif müzekkeresi” kesilir ve savcılığa bir yazı yazarak, teminat akçe’sinin ‘hazineye gelir’ yazılması istenir. Bu tür yazma çizme devlete zaman ve paraya malolduğundan, sistem çok tenkide uğramıştır. Fakat bu, daima böyle yapılır. Hakimin ilk sözleri sanığa, “suçlu” olarak mı, yoksa “masum” olarak mı yargılanmak stediği sorulur; hatta, “sağlam” ya da “akıl hastası” olarak mı telakki edileceği sorulur. Genellikle, eğer suç aşikar ise ve sanık pişmanlık gösterme ya da yaptığını kabullenme gösterisinde bulunursa, bu sanığın lehine bir hava yaratır.

                        Bu safhada dahi, s a v c ı, müdahale ederek davayı düşürebilir. Hakim de bu karara uyar. Fakat maznun’un avukatı, savcının, sanığın manevi şahsiyetini kamu gözünde rencide ettiğini ve ‘onun temize çıkması’ için mahkemenin devamını isteyebilir. Hakim de davaya devam eder.

                        S a v c ı y a  herhangi bir şekilde bir rüşvet vermemek amacıyla, “çekilme” nedenlerini etraflı bir şekilde hakime arzetmesi gerekir, yani hakim de savcıyla hemfikir durumunda olmalıdır.

                        M ü d a h i l  taraf, ancak  h u k u k  mahkemesinde hakkını arayabilir. Savcı, isterse, iki tarafı -tazminat konusunda- uzlaştırarak meşru (kabul edilebilir) bir şekilde davanın düşmesine yardımcı olabilir. Davanın düşmesi, ondan “vazgeçilmiş” demek değildir. Ancak, yalnızca “savcı” bu davayı yeniden açabilir.

                         Yasa, d a v a y ı   t e h i r   e t m e y e de izin verir; iki taraftan biri bunu isteyebilir. O takdirde dava,  k ü ç ü k   j ü r i’ye takdim edilir.
                         Küçük Jüri’nin seçimi şöyle olur:
                         Bu jüri’ye seçilecek kişilerin isimleri öncelerden tanzim ve mahkemye takdim eilmştir zaten. Her iki taraf da, makul bir neden (esbab-ı mucibe) göstererek bu şahısları reddedebilir. Her iki taraf, bir neden göstermeksizin üçer kişiyi reddedebilir. Bunun üzerine, mahkeme heyeti yeni isimleri listeye alır.

                         J ü r i, hemen her yerde (U.S:A.), 12 kişi olarak seçilir.
                         BÜYÜK JÜRİ , “ekseriyet” oyuyla karar verebilir, 
                         KÜÇÜK JÜRİ’nün “ittifakla” karar vermesi şarttır.

                         S a v c ı, Küçük Jüri’ye vak’ayı takdim eder… Açıklar… Amme (Kamu) tanıkları dinlenir. Sonra, sanığın soruşturulması başlar. Karşılıklı soruşturmayı (cross examination), müdafi avukat yapar. Sponunda, “davanın reddini” talep edebilir. İ d d i a’yı kanıtlamak,  i d d i a  makamına aittir.(Türkiyede de olduğu gibi), müdafi avukat, kendi tanıklarını dinletir. Bazen, ‘davanın reddi’ iyi sonuçlar verebiliyor. “Sanığı”, “tanık” sandalyesine oturtup oturtmamak, sanık tarafının hakkıdır. Fakat, “Yahu, sanık niye tanık olarak dinlenmedi!” diye bir soru sorma usulü pek alışılagelmiş bir durum sayılmaz. Bittabi  j ü r i, karar vermek için içeri çekildiğinde, bu konumu dikkate alacaktır.

                          Niye bir ‘sanık’, ‘tanık’ sandalyesine oturtulur:
                   a)   Hakim ve jüri üzerinde olumlu bir etki bırakmak;
                   b)  Onun şahsiyetini kazandırmak.

                           Bu usul, bize fazla ilmi gibi görünmemektedir.
                    Ana prensip : Hiç kimse aleyhinde sorgulanmasını zorlayamaz! Yoksa, usta savcıların elinde, sorulacak sorularla sanık serseme çevriltilerek şahsı itirafa zorlayabilir.
                           Celse açıldıktan sonra, her iki taraf, diğer tarafın söylediklerinin içeriği konusunda “itiraz-objection”‘da bulabilir, hakim bu itirazları “kabul edebilir: sustained!”, ya da reddedebilir “Objection is refused!)
                           Celse esnasında, her iki taraf da birer nutuk irad ederler Yani, önce savcı, sonra savunma avukatı!). Bu takdimlerin merkezini, “deliller” teşkil etmelidir. Halbuki gerçekte, her zaman öyle olmaz. Nutuklar atıldıktan sonra, hakim, jüri’ye hitap ederek onlara görevlerini hatırlatır ve ihtar eder:
“Kararınızı vermedene önce, bilmelisiniz ki, k a r a r, a) Burada serdedilen delillere dayanarak verilecektir; b) Karar, herhangi bir ‘şüphe’den ari olacaktır. Makul şüphe hiçbir şey ifade etmez!”

                        H a k i m, hiçbir zaman, delillerin güvenilebilirliği konusunda kanaat ve görüşlerini jüri’ye söylemez.
                        J ü r i, müzakereye çekilir. Bu zaman, birkaç dakikadan birkaç güne kadar olabilir. Yukarıda da söylenildiği gibi, Jüri üyeleri kimseyle görüştürülmez, kapı üzerlerine kilitlenmiştir. Jüri karara varınca, kapılar açılır ve heyet, celseye gelir. Jüri başkanı, jüri’nin kararını, yazılı olarak takdim eder.

                         Eğer Jüri  a l e y h t e  karar vermişse, müdafi avukat, mahkeme hatalarından (eğer yapılmışsa!) yararlanarak “Yeni bir Mahkeme Kararı” isteyebilir. Bundan maksat da, ‘suçlu’nun bir süre serbest bırakılmasıdır.
Jüri, sanığı “suçlu!” bulmuşsa, hakim, cezayı tayin eder. Bunda, tüm deliller gözönünde bulundurularak açıklama-şerh yapılır.

                           Mahkeme esnasında s u ç’a ve  s u ç l u’ya dair toplanan bilgiler, kriminoloji bakımından çok önemlidir. Maamafih, toplanan bilgi ve malzeme, “yalnızca bu adamın suçlu ya da suçsuz olduğuna dairdir.”

                            Sanık, ‘suçlu” bulunmuşsa, “Probation: (Şartlı tahliye: Suçlu’yu gözönünde bulundurma, yani zaman zaman mahkemenin <Probation: Koruma departman’ına gelip, bir görevli: Probation Officer tarafından görülme, izlenme süreci) istenebilir. Sanığın tarafı, mahkemenin “suçlu!” kararını beğenmezse, daha yüksek hukuki bir kuruma (Örneğin: İstinaf Mahkemeleri)na itirazda bulunabilir. Bereat ederse, ‘İstinaf’ da yoktur.
Buna mukabil, “Bereat” eden bir maznun aleyhine, savcı “temyiz” ya da “istinaf”ta bulunabilir; Türkiye’de bu olmaz!

                     Ö z e t :  B u  s i s t e m  n a s ı l   ç a l ı ş ı y o r ? -İntibalar!

                     T o t a l i t e r  Rejimlerde daha az suç işlenmektedir. A ç ı k  kapıların çoğu kapalıdır. Suçluya, kendini müdafaa (savunma) hakkı verilmemektedir. Kişisel özgürlikler de pek çok sınırlandırılmıştır.

                     D e m o k r a t i k  Rejimlerde ise, kişsel özgürlüklere daha fazla saygı gösterilir. Birçok ülkelerde, (Türkiye dahil), j ü r i  sistemi mevcut değildir, olanlara da itiraz edilmektedir. Jüri’ye yapılan itirazlarda, hakimler, kanaatlerini söyleyebilmektedir.

                     K u r s’un sonuna geldik. Özetle diyebilirz ki, Amerika ve Türkiye’de olagelen s u ç l a r ı n  n e d e n l e r i  hakkında bilgimiz, bilimsel yöntemler ve kuramlar açısından, pek kısıtlıdır. Onları açıklarken,
                    a) Suçları, şahsın “iyiliği”ne ya da ‘kötülüğü’ne atfediyoruz;
                    b) Burada ve A.B.D.’de, c e z a  ile,  s u ç l a r ı n   a z a l t ı l a b i l e c e ğ i’ne inanıyoruz.

                                                            ————————–