Kategori arşivi: Öykülerim

Bir Doğumun Hikayesi – Öyküler (1)

İ S M A İ L    E R S E V İ M

<strong>                                                            B İ R   D O Ğ U M U N   H İ K A Y E S İ</strong>

– Ö y k ü l e r –

İ ç i n d e k i l e r :

1.   Bir Doğumun Hikayesi     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  .                    sa:   2
2.   Makinacı Baba                  . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ..                     sa:   3
3.   Laf Salatası                        . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . .                    sa:   5
4.   Kırılan Hayat                     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .                      sa:   7
5.   Çeşmebaşı                          . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .. . . . . . .                   sa:   9
6.   Otopsi                                 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . .. . . .                   sa: 11
7.   İlkbahar                              . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                     sa: 14
8.   Mahallede Bir Ölü Var      . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                       sa: 16
9.   Rüyalarımın Kraliçesi       . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                       sa: 18
10. Ağır Ol, Gelen Var             . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                      sa: 20
11.  Maça Birlisi                         . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . .                        sa: 22
12.  Veled                                   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                   sa: 24
13.  Eşref Peygamber              . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                      sa: 30
14.  Baba                                     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .                      sa: 36
15.  Maui                                     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                      sa: 41
16.  Yağmur Fırtınası                . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . . .                      sa: 50
17.  Prova                                    . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                      sa: 58
18.  “Pork Chop Hill” Savaşı   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .                          sa: 65
19.  Aysel Hanım                     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .                         sa: 76
20.  Sebastian                           . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . . .                     sa: 84
21.  Kürt Hasan                        . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  .. . . . . . . .                       sa: 88
22.  Son Mektup                      . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  . . . . . . . .                         sa: 98

-2-
<strong>
B İ R   D O Ğ U M U N    H İ K A Y E S İ</strong>

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber annenin feryatları da çoğalmıştı. Dokuz ay on gün karnında taşıdığı ‘mihnet yolunun yolcusu’, bu saatlerde neredeyse gelecekti. İki gündür elpençe divan duran ev halkı, sabır ve metanet dilenircesine ebeye bakıyorlar. Beri yandan, gelen yolcu da düşünmekte: “Acaba nasıl bir yere çıkacağım.. Kız mıyım erkek mi.. Güzel miyim yoksa çirkin mi, bilmiyorum? Bir kazaya belaya uğramadan doğduğumu düşüneyim, peki sonra? Aylarca salıncakta, kucakta sağa sola çarpıla çarpıla Halk Otobüslerine döneceğim. Üstelik derdimden de anlamayacaklar…

“Zamanla emekleyip yürümeye, hatta konuşmaya başlayacağım… Belki okula da gönderecekler. Ahmaksam; hocaların ve arkadaşların alaylarına, tenkitlerine muhatap olacağım, çalışkan ve zeki isem tatlı hayaller, idealler besleyeceğim. Tabii başarılı olamazsam, hayat zehir olacak..

“Doğaldır ki, günün birinde, her yaratık gibi, ben de birine, belki de birilerine aşık olacağım, aldatacak ve aldatılacağım. -Kulakları çınlasın-annemle geçen hafta ziyaretine gittiğimiz komşu manavın kızının elinden tentürdiyot şişesini zor kurtarmışlar. Hey gidi dünya hey…

“Sonra, hayatla mücadele başlayacak. İyi biryerlere gelemezsem, ezileceğim; bir tür ‘sandalyalara’ otursam, kimbilir ne parlak fikirler yumurtlayacağım.. Hem bakalım, ailemin beni okutup adam edecek maddi gücü var mı? Hemen her akşam yineleyen zırıltılar ben geleceğim diye durdu. Zaten etin kilosu üç yüz liraya çıkıyormuş. Haydi canım, bu elem dünyasında  yaşanmaya değmez. Ebe hanım zorluyor, varsın zorlasın, ben nefesimi tutmasını bilirim!…”

Dışarda, yeni doğan güneşin önüne gerilen bir kara bulut parçası, artık, küçücük ahşap odanın içindeki ıstırap sahnesini aydınlatmayı engelliyordu..

22 Nisan 1949
“Eşref Peygamber”,  İstanbul,  1954

-3-
<strong></strong>

M A K İ N A C I     B A B A

Onu ta küçüklüğümdenberi, yaz-kış, yağmur-çamur, sırtındaki gri renkli pardesüsünün üstüne attığı ufacık bir çıkınla: “Makinacı, makina tamiri yaparım!” diye seslenerek geçtiğini anımsarım.. Ortaya yakın kısa boylu, hafif kamburumsu bir adamcağızdı. Hep önüne bakarak yürürdü.

Damarlarımızda kanın, olanca kuvvetiyle dolaştığı o mutlu çocukluk yıllarımızda, -yoldan geçen hemen her ayak ve seyyar satıcısına yaptığımız gibi- bu ademkişiye de takıldığımızı hatırlıyorum. Hiç unutmam, bir akşamüstüydü, komşumuz oğlanların balkonunda mile oynarken aşağıdan onun feryada benzer tiz sesini işitince, başımızı uzatıp: “makinacı, makinacı” diye bağırmış, sonra da perdenin arkasına saklanmıştık. Yerde bulamadığını sanki göklerde bulacakmış gibi başını kaldırmış, epey aranmıştı. Bir kenara sinmiş yumurcakları nasıl görsün? Sonra, sevinçle ellerimizi birbirine vurmuş: “bulamadı ya-cık”larla zıplamıştık. Ne vahşi ve tadına doyulamayan bir hazdı o “bulamadı ya-cık”lar. Ah hayat denen dönme dolap, seni izlemekten aciziz.

Aradan yıllar geçti. Ben, orta eğitimimi bitirmek için, altı yıl çevremden uzaklaşmak zorunda kalmıştım. Döndüğüm zaman o “eski baharı” bulamadım. Bir az yaşlanınca, geçmiş zamanlar hakkında bir az sitemci oluyoruz galiba. Her ne idiyse, mahallenin yeni yetişen baldırıçıplakların bizler kadar çeşitli ve zevkli mahalle oyunları oynamadıklarını gözlemlemiştim. Örneğin, peşlerine takıldığımız, yularlarından bakıcısıyla beraber sürüklediğimiz, binbir yakarışla izin aldıktan sonra kuyruklarından avuçla kıl koparıp, aynı zamanda bizleri tepmesin diye çekirge gibi yanlara sıçradığımız atların sahipleri seyyar satıcılar, daha ağırbaşlı ve düşünceli görünür olmuşlardı. Artık, koparılan kıllarla tahta parçalarından keman yapıp komşu pencereleri önlerinde konser veren zıpırlar da yoktu. Adeta yirmi yıllık uykusundan uyanan <em>Rip Van Winkle</em>’e dönmüştüm. Yeni gelişmeye başlamış kişiliğim ve çocukluk hayallerim zihnimde, etrafımda kolkola raksediyorlardı.

Bu şaşkınlık aylarca sürdü. Eh, hayat bu, insanoğlu nelere alışmaz ki.Tevekkeli Atalarımız dememişler mi: zaman sana uymazsa, sen zamana uy!. Biz de öyle yaptık. Hem canım, geçmişi öyle anlamsızca aramanın ne gereği vardı artık. Bıyıklarım yeni terlemişti, oldukça da yakışıklı sayılırdım. Üniversite talebesiydim üstelik. Konu komşu herhalde, gelecekte bir koltuk sahibi olacağımı ümit ediyorlardı -Hoş, bazan ben de öyle hayallere kapılırdım ya!-. Önümde yeni bir ufuk açılıyordu; didinecek, çalışacak ve kazanacaktım. Hayatın anlamı bence yalnızca bundan ibaretti. Hatıralar, hayal alemleri, Doğa ve toplum yasa ve kurallarının değişmez gerçekleri karşısında sönmeye, unutulmaya mahkum idiler…

-4-

Fakat… Fakat işte, yıllardan sonra bir gün, yazı masamın pek de rahat olmayan sandalyasında sallanarak kestirirken, anide bir sesle irkildim. Bir ses, yılların yıpratamadığı ince bir ses, güneşin binlerce kez doğup battığı ufukların ardından, geçmişteki mutlu anılarımı kucakla yaraktan, bir zafer teranesiyle geliyordu: “Makinacı..”

Vücudumun en sığ köşelerine kadar uzanan gizli bir elin çelik pençesi altına girmiştim adeta. Büyülenmiştim sanki. Bir zaman yerimden kımıldayamadım, neden sonra doğrularak pencereye seğirttim. Bu kez kaçmadan, gerçekten “Makinacı!” diye bağırdım. Ta uzaklardan döndü. O yaklaşıncaya kadar, deli gibi, üvey annemin el makinasına atılarak sökülebilecek yerlerini söktüm, bir iki vidasını oynattım, mekiğini kırdım.

Eski aşina şapkasını çıkardı, torbasını yanına indirerek, birşey söylemeden makinanın başına çöktü. O, kul yapısının illetini ararken ben de bu üç çeyrek asırlık Allah yapısının yüzünü okumaya çalışıyordum. Kırlaşmış saçları, sakal ve bıyığına karışmış, -narin ve nurlaşmış yüzü- adeta kırağı çalmıştı. İnsanların kaderlerine yön veren rüzgarlar bu yüzde kolaylıkla okunamayan, derin izler bırakmışlardı. Şapkası, kıyafetine uymayacak derecede yeni idi. Ayağında siyah, çizgili bir pantolon, üstünde, yer yer onun rengine yaklaşmış kirli bir trençkot vardı. Altından,  kravatsız, rengarenk, yakaları ekli, eski yirmi paraların büyüklüğünde bir sıra düğmeli gömlek sırıtıyordu. O, galiba yine “o” idi, yalnızca, değişen ‘zaman’, onun sırtından pardesüsünü çıkartmış, yerine trençkotu giydirmişti.

“Makinacı baba” birşeyler söyledi, ben birşeyler cevap verdim, hiç bir şey hatırlamıyorum. Zannedersem on dakika kadar uğraştı, mekiği de yeniledi ve işini bitirdi. Cebimdeki bozuklukların hepsini birden onun avucuna boşalttım, o da saymadan aldı ve tek kelime söyleşmeden ayrıldık.

Öyle sanıyorum ki, bizler, hayatın, bu, esrarını hiçbir zaman bilemediğimiz ve hiçbir şekilde bilemeyeceğimiz,  başlangıcı ve sonu olmayan sırrın iki kutbunda oturan bir çok genç ve bir çok ihtiyar adam, aynı sırrın gizeminden birer parça çalmış ve kimse görmeden paylaşmıştık.

12 Temmuz 1949, Cihangir

(Bu öykü, SON POSTA Gazetesinin açtığı hikaye müsabakasında, Tüm Türkiye’de en çok beğenilen yirmi öykü arasında, 1949’da yayımlanmıştı.)

&nbsp;]]></content:encoded>
<excerpt:encoded><![CDATA[]]></excerpt:encoded>
<wp:post_id>125</wp:post_id>
<wp:post_date>2013-12-15 17:50:36</wp:post_date>
<wp:post_date_gmt>2013-12-15 15:50:36</wp:post_date_gmt>
<wp:comment_status>open</wp:comment_status>
<wp:ping_status>open</wp:ping_status>
<wp:post_name>bir-dogumun-hikayesi-oykuler</wp:post_name>
<wp:status>publish</wp:status>
<wp:post_parent>0</wp:post_parent>
<wp:menu_order>0</wp:menu_order>
<wp:post_type>post</wp:post_type>
<wp:post_password></wp:post_password>
<wp:is_sticky>0</wp:is_sticky>
<category domain=”category” nicename=”oykulerim”><![CDATA[Öykülerim]]></category>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>sayfa_sayac_bilgi</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[a:3:{s:12:”sayac_toplam”;i:12;s:11:”sayac_bugun”;i:0;s:9:”son_okuma”;i:1255589705;}]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_edit_last</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[1]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_post_restored_from</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[a:3:{s:20:”restored_revision_id”;i:1687;s:16:”restored_by_user”;i:1;s:13:”restored_time”;i:1387205321;}]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
</item>
<item>
<title>Öykülerim: Bir Doğumun Hikayesi (2)        (5-15)</title>
<link>http://www.ismailersevim.com.tr/?p=126</link>
<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 15:49:59 +0000</pubDate>
<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
<guid isPermaLink=”false”>http://www.ismailersevim.com/?p=126</guid>
<description></description>
<content:encoded><![CDATA[-5-

<strong>L A F    S A L A T A S I</strong>

<strong>
</strong>                Sıcak yaz günü, akasyanın serin gölgeliğine oturmuş, daha doğrusu yarı uzanmışlardı. Hal ve tavırları görmüş geçirmiş, olgun insanları andırıyordu. Sanki üzerlerine ilim adamlarına özge, ciddiyetten giysiler giymiş gibiydiler.Yüz hatları, duygularını ifade edebilmek için daha derinleşmiş ve labirentleşmişlerdi. Konuşmalarına elimde olmayarak kulak misafiri oldum. Biri diyordu:

“Efendim; dünyada var olan tüm canlıların beyinleri iki büyük bölüme ayrılır: A Beyni, B Beyni. Ender zekalılar, bu arada benimki, A’ya aittir. Bunlar, Doğadaki genel elektron akımına uyarak, periyodlarını tamamlarlar. Yıllardanberi insan, hayvan ve benzeri yaratıkların beyinleri üzerinde yaptığım araştırmalara göre, onların herbiri, bir an, periyodunun bir devresinde, ses dalgaları gibi titreşim yapmaktadır. Ruhi haller de bunun göstergesinden ibarettirler.

“Fakat ne yazık ki, yaratıkların birçoğu B Beynine sahiptirler ve kimselere bir faydaları dokunmadan ölmeye mahkumdurlar. Emrim altındaki Klinikteki hastaların hemen hepsi böyledirler ve eninde sonunda ölecekler..

“Beyin yapılarının böyle farklı oluşları, bileşimlerindeki atomların farklı oluşlarındandırlar. Dünyada var olan tüm cisim ve şeylerin şekilleri, eni, boyu, hepsi benim Genelkurmaydaki doksan sekiz bin üç yüz otuz üç numaralı dosyamda mevcuttur. O kırmızı dosyayı elde et mek için yüz Bulgar, iki yüz Rus, dört yüz Alman casusu yıllarca benimle uğraştı, bir sonuç a lamadı. Aynı şekilde, bu casuslar, benim psiko-dinamo adını verdiğim bir ruh makinasının  planları için çabaladılar, ama nafile. Psiko-dinamo öyle bir makina ki, insanı önüne oturtuyorsunuz, alnına bir, tabanına da bir elktrod, veriyorsunuz ceryanı. İbre size o şahsın gelmişini,  geçmişini, hayattaki tüm işlemlerini, hatta torunlarını, dedelerini, bu ve ahret dünyasında yap tıkları ve yapacakları herşeyi bütün ayrıntılarıyla sergileyen grafiği çiziyor. Zaten A ve B Beyinleri de böylece ayırdedilebiliyor.. Ya, anam babam…”

İkincisi, birincinin bir nefes alışından yararlanarak sözü ele aldı:
“Efendim; yüksek kişiliğinizin de bildiği gibi, buradaki bütün inşaatı ben yaptırttım. Gerek ameliyathanenin, gerekse yeni yapılan yemekhanenin tüm makina ve motor parçalarının üzerinde ‘<em>Made in England</em>’ damgasını görürsünüz ama inanmayınız, aslında hepsi Alman malıdır. Şimdi efendim, bana hakvermez misiniz ki, eğer İngiltere, Fransa ve Almanya, benim, onların Başbakanlarıyla görüştüğüm sırada, sağlam temellere dayanan bir anlaşma yapmış olsalardı, İkinci Dünya Harbi çıkmaz ve biz de bu hale düşmezdik.
-6-

Aldı beriki:
“Efendim, dünyada türlü türlü allahlar var: yemek allahı, gezmek allahı, uyku allahı; giyinmek, kuşanmak, uyku, mide allahları ve ilah. Ben de bütün bunların…”

Daha da devam edip, belki de Olimpos Dağının tepesinde oturduğunu da söyleyecekti ama, arkalarında bir gölge belirdi:
-Beyler, Hoca gelecek, lütfen koğuşa girin..

26 Temmuz 1949, Bakırköy

“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000
-7-
<strong>K I R I L A N     H A Y A T</strong>

Hikayemin kahramanını ilk kez, Üsküdarın Salacak’a bakan yüksek bir noktasında, zevkle döşenmiş evlerinden birinde görmüş ve ona hemen aşık olmuştum. Minimini dudakları, yakamoz gibi parıldayan gözleri ve kınalı parmakları ile, cidden, şimdiye kadar gördüğüm yaratıkların en güzeli ve sevimlisi idi. Sabah güneşi ile beraber kalkan elem sisinin ardından beliren gözlerinin hiç unutamayacağım bir yan bakışı vardı ki.. Sanki ne üzüntü, ne de sevinç onun meleksi yüzünde hiçbir değişiklik yapmaz, o hala yan yan bakardı. Bana gelinceye kadar kimbilir kaç kişi ona hayranlığını söylemiş, o da olası, sadece yan bakmıştı.

Hayatı bana bu kedi yavrusu öğretti.
Canlı cansız tüm varlıkların doğanın değişmez, katı yasalarına esir olduğu bu tek yönlü alışveriş pazarında, öyle anlamsız üzüntülerimiz olur ki, sonraları sadece gülümser, hatta ‘nasıl oldu da öyle yaptım.. keşke vb.’ diye kendimizi yeriz. Fakat, hangi çağımızda en akıllıyız ve yaptıklarımız en doğrusudur, bilmiyoruz. Çocukken yaptığımız yaramazlıklara, oynadığımız uçuk ve tehlikeli oyunlara daha sonraları ‘tuhaf’ ya da ‘çocukluk’ diye bakacağımızı, hatta bu yüzden -kendi çocuklarımız dahil- başkalarını azarlayacağımızı düşünebilseydik, o tatlı çocukluk za manlarını bir rüya saydamlığı ve kuştüyü hafifliği ile nasıl geçirebilirdik? Keza gençlik denen, bozuk para gibi harcadığımız o çeyrek asırlık bayram günlerinde, çılgınca fikir ve düşüncelerimizin, davranışlarımızın daha sonraları üzüntülere neden olabileceklerini algılayarak yaşasaydık, ‘deli-kanlı’ deyimini nasıl hakederdik?

Belki de hayat, niçin ve nasıl yaşamak gerektiğini düşünmeksizin, zamanın kurallarına uyarak sadece takvim yapraklarını çevirmekten ibaret. Ama, ne olursa olsun, kendi isteğimizle gelmediğimiz, bir kez geldikten sonra da kendimiz  ve tüm insanlık adına en iyi ve yararlı bir şekilde yaşamaya zorunlu olduğumuz bu dünyada, çok şeylere ‘yan bakma’sını bilmek lazım.

Bu kedi yavrusuna bu yüzden aşık olmuş ve adını da “hayat” koymuştum.
Günlerden biriydi. O şirin evde yine toplanmış, müzik sohbeti yapıyorduk. Çaylarımızı içerken, her zamanki yüksek sehpasında oturan Hayat’ın, çay buğusuna doğru uzandığını hisseder gibi oldum. Elimi uzattım ve mini mini yavruyu kulaklarından tutarak havaya kaldırdım.

Birden gözlerim gözlerine ilişti. Yaşamın tüm gizemi bu gözlerde sabitleşmiş ve ilahlaşmıştı sanki. Çay buharı bir buhurdan gibi tütüyor ve dekoru büsbütün tütsülüyordu.
8-

Nasıl oldu bilmem, parmaklarım gevşedi ve müthiş bir şangırtıyla, Hayat, yerde sekiz on parçaya ayrılıp un ufak oluverdi. Her gün, her an kırılıverecek hayatların o biblo Hayat’ı şimdi yerde, paramparça ve gözü açık yatıyor, bu halde dahi, hala yan bakıyordu.

26 Temmuz 1949, Üsküdar
“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür”, İstanbul 2000
-9-
<strong>Ç E Ş M E B A Ş I</strong>

Tanrının sayısız günlerinden biri. Vakit akşam ezanına doğru. Gökler, sanki insanlığın hüzün dolu haline ağlar gibi, hafif hafif gözyaşlarını serpiştirmekte. Serseriyane esen rüzgara ayak uydurmuş, Vefa sokaklarında gelişigüzel dolaşıyorum. Cadde boyunca sıralanan, bağırmaktan sesleri pesleşmiş ayak satıcıları; ellerinde küçük çıkınlar, güçlük dolu bir günün  maddi ve manevi yorgunluğunu taşıyan anne-babalar, oyuna doyamayıp büyük çeşme başında istemeye istemeye akşam temizliğini yapan yavrucaklar, batan günün koyuluğu içinde, canlı birer dekor kahramanı…

Çeşmebaşı… İşte bu başlıbaşına bir alem. Kız-erkek, sekiz on baldırıçıplak, sıvanmış etek ve paçalarla, bir itişip kakışma halinde yıkanıyor değil, adeta güreşiyorlar. Bunların arasında dikkatimi çeken dört, beş yaşlarında küçük bir kız çocuğu oldu: dağınık, kirli lapiska saçları; iri, kıvırcık kirpiklerinin gölgelediği masmavi gözlerinin üzerine saçak yapmış. Bir kenarından çifte şerit halinde kırmızı bir kurdele sallanmış, çürük portakal rengi, askılı bir entariciğin altından diğer bir basmacığın etekleri diz kapağına kadar uzanıyor.

Haşarı sokak kedileri arasında kalmış bir ev Minnoş’u gibi bu masum  yavrucak, sağdan soldan gelen darbelere, bağırış çağırışlara aldırış etmeden işini görmekte. Bir ara, külhan bir pırpırı, çeşmenin damı andıran tepesine çıktı, avurtlarına doldurduğu suyu kızcağızın başına boca ediverdi. Sonra aşağıya inerek, elindeki uzun bir çırpıyla, şaşkın ve savunmasız kızcağızı yalak başından uzaklaştırdı. Daha sonra, hemen oracıktaki üç ayak yüksekliğindeki taş sütuna tırmandı, zafer kazanmış bir kumandan edasıyla, sağ kolunu yukarı kaldırıp bir nara attı. Sol eliyle de, rengarenk pantolonunun iç kemerine sıkıştırdığı tahtadan bir kama çıkarıp, öbür elindeki kılıncın yanına iliştirdi. Zafer böylece kutlandı.

Beriki, yaşlar gözünde dizi dizi tomurcuklanmış, çeşmeden ayrılan suların az ötede bir birikinti oluşturduğu gölcüğe doğruldu. Bir defa daha elini, yüzünü çalkadı. Sonra, fistanının altından rengi belirsiz bir mendil çıkarıp suya attı.Hamur yoğurur gibi, çıplak, minnacık ayaklarıyla üzerinde tepindi durdu; sonra da suyunu sıkıp tekrar gölcüğe attı, bir az evvelki yenikliğini unutup masum çocukluk neş’esiyle tepinmeye devam etti. Bir ara durdu, mendili son kez çalkalayıp suyunu sıktıktan sonra büyük bir özenle katladı, eski bilinmez yerine soktu.

-10-

İş bu kadarla kalsa hikaye de sona erecekti. Deminki komita, kendi gibi üç dört haytayı toplayarak, birlikte kızcağızın çevresinde bir daire yaptılar. El çırpmaları, ayak tempoları, ıslıklar, bağrışlarla bir alay faslına geçildi. Mutlaka ilahlar soyundan gelen o Apolloncuğun herbir parçası nelere benzetilmedi yarabbim. O denizler kadar engin gözler ‘şaşı’, sırma saçlar ‘mutfak süpürgesi’, helenik burun ‘karga burun’ oldu. Üstelik, yüce tanrının kullarına bahsettiği en narin ve beyaz ten, kılıç uçlarıyla okşandı. Tüm bu seremonilerin arasında şaşkın şaşkın etrafına bakınıp, bir iki kez kuşatmayı delmeye yeltenen fakat başaramayan yavrucak, nihayet bitkin bir halde su birikintisinin başına çömeldi, belki, belki değil gerçek, o anda onun için de yaş döken gökle beraber, hıçkıra hıçkıra, kana kana ağlamaya başladı.

İplerini koparmış bıçkınlar, “amma da nazlı bebekmiş ha!” diye söylendikten sonra:

Evli evine,
Köylü köyüne,
Evi olmayan,
Sıçan deliğine

nağmesini tutturarak, yokuş aşağısına doğru seğirttiler.

Vakit ilerlemiş, karanlık basmıştı. Rüzgar şiddetini arttırmış, yağmurla karışık olarak delicesine esiyordu. Satıcılar dağılmış, etrafa akşamın garip elemi çökmüştü. Sokağın bu ‘yalnız’ çocuğu yavaş yavaş yerinden kalktı. Gözyaşları, yüzünde yol yol kirli izler bırakmıştı. Ucunda son damlacıkların titreştiği çenesini entarisinin yeniyle şöyle bir sıvazlayıverdi. Çamura bulanmış bacaklarına, ıslak eteğine  bir süre dalgın dalgın baktı. Rengini bir az daha kaybetmiş gülkurusu dudaklarında bir soru dolaştı, durdu, sonra ‘adam sende!’ der gibi omuzlarını silkerek badi badi yürümeye başladı. Şimdi evde üvey anasından yine bir pandomima kopacak, poposuna bir güzel süpürge yiyecekti. Sonra da babasına şikayet edilecekti, bir nöbet de ondan. Garipti bu dünya garip. Evde kendisini niye döverlerdi, mahalleli onunla niye alay eder, hiç bilmezdi. Belki de fakir olduklarından.. Kapı komşuları Zehragiller de fakirdiler ama, o hiç dayak yemezdi. Belki de yerdi ama, hiç söylemezdi. Hem de onun ne güzel, üst kayışları işlemeli takunyaları vardı.

Kaç geceler, bu çeşme başından eve dönmemeyi düşünmüştü. Düşünmüştü ama, yanına gidebilecek bir akrabasını hatırlamıyordu. Artık gece olmuştu ve yağmur ne de haincesine yağıyordu. Evet, evde dayak da olsa, oraya dönmesi gerekiyordu.

Çocuk aklını saran kararsız düşüncelerle, sendeliye sendeliye, sokaktaki son harap evin köşesini döndü ve karanlıklarda kayboldu.

Nisan 1948, Cihangir
“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000
-11-

<strong>O T O P S İ
</strong>
-Çok muhterem hocam, Ord.Prof.Dr.
İhsan Şükrü Aksel’e en derin hürmetlerimle-

Hoca; lastik eldivenli, sıvalı kollu beyaz gömleğiyle Otopsi Laboratuvarında oturduğu taburenin üzerinde gerinir gibi şöyle bir yaylandı, masanın üstüne hafif bir yumruk vurarak geriye seslendi:
-Başka?

Laborant, Hoca’nın önündeki <em>piyes</em>’leri topladı, saklanacakları şişelere ayrı ayrı koyup etiketledikten sonra, onun önündeki düz, yuvarlak tahtaya bir insan beynini tüm bütünlüğüyle getirip bıraktı Hoca da, herzamanki alışkanlığı ve ustalığıyla, kaygan kitleyi sol eliyle kavradı ve sağ eliyle de, enli beyin bıçağıyla <em>kup</em>’lar yapmaya başladı. Bir az sonra da, vaktiyle canlıyken, bir toplu iğnenin dokunmasıyla dahi sıçrayıverecek o duyarlı organ, parçalar halinde çeşitli kavanozlara dolmaya başladı. Olası onun ruhu buralardan çok uzaklarda, Cennetin kimbilir ne erişilmez köşelerinde idi.Yoksa, kendine bu yapılanlara isyan eder, hiç olmazsa, başka bir bedene yeniden girmek istemezdi.

Ruhunu öteki dünyaya, vücudunu bu dünyaya emanet eden, ama yine de başına bu işler gelen kahramanımız -herkes gibi- bir ananın ve bir babanın evladıydı. Belki de bir hikayeye konu olabilecek kişisel bir özelliği de yoktu. Dosyasındaki hayat öyküsüne göre, Anadolunun bir kazasının küçük bir nahiyesinde, yarım asır kadar evvel bu dünyaya misafir gelmişti. Kendisi, doğal olarak,  doğum ve onu izleyen erken çocukluk yılları hakkında hemen hiçbir şey hatırlayamazdı. Çocukluğu da başkalarınınkinden pek farklı değildi: annesi bir eline, ev ocağında pişmiş ev ekmeğinden kocaman bir dilim, öbür eline de birkaç eşek zeytini sıkıştırır, sokağa salıverirdi. Baharlarda, su birikintilerinde sazlarla vurup sersemleterek yakaladıkları arıların ayaklarına iplik takıp yeniden havalandırmak, mahallenin ağabeylerine yalvarıp yaptırttıkları şeytan uçurtmalarını dalgalandırmak; yaz vakti, döğene binmek, bağlardan üzüm tırıklamak, annelerle birlikte damlara kurutmak için patlıcan, biber yaymak; kışın ise evde pineklemek. Bu hemen her çocuğun birbirinin karbon kopyası günlük yaşam dekorunu bizimki de yaşadı. Beş yıllık İlkokul tahsilinde kayde değer pek birşey yoktu, boyu bir az daha uzadı, aklı da galiba bir az daha fazla ermeye başladı.
-12-

Kahramanımız ilkokulu bitirince, nahiyenin diğer ileri gelenlerinin erkek çocukları gibi, dört saat mesafede bulunan diğer kasabadaki Orta Okula gidemedi. Çok isteseydi belki de giderdi. Niye gidebileceğini veya gidemediğini pek kestiremedi. Babasının ufak bir dükkanı vardı, kendisi öyle çalışamayacak kadar yaşlanmamıştı ve çırağa da pek gereksinimi yoktu. Her ne ise, bizim hemşeri daha fazla okumadı, babasına yardımla yetindi.

Birkaç yıl daha geçti ve kahramanımız artık delikanlı oluyordu. Bıyıkları yeni terlemişti. Kısa pantolonunu çıkarmış, -sanki kıllı bacaklarını göstermekten utanırcasına- uzun pantolon giymişti. Şimdi mintanı, ceketinin üstünden özen ile taşıyor, yakasında da mevsimine göre karanfil, gül gibi bir çiçek eksik olmuyordu.

Gün geldi, o zamanlar adet olduğu üzere, hayalinde yaşattığı bir sevgiliye birkaç kez çeşmebaşında rastladı. Önce kızarıp bozarma, bir iki atılan laf, koparılan ilk söz, derken ahırlığın ardında ilk buluşma; kimse görmeden (halbuki hep Tanrının arzusuyla olan bu işler, yine O’nun tarafından gözleniyor ve kader defterine kaydoluyordu) çalınıveren ilk öpücük.

İş çığrığından çıkmadan, tütsülenmiş gönüllerden çıkan ateşler bacayı sarmadan, iki sevgili birbirlerinin olmaya karar verdiler. Oğlan niyetini annesine açtı ve ‘buba’sıyla beraber kızı ailesinden istetmeği arzuladı. Ama anne oğlundan farklı düşünüyordu, yağız delikanlısı için yakın bir köydeki Ağa’nın kızını kasabanın kızından daha fazla yeğliyordu. Fakir kızı alıp da ne yapacaklardı, kız dediğin eve birşeyler getirmeliydi; çehiz, kasabanın törelerinde çok önemli idi, yoksa konu komşu ne derdi? Buna -bir az güç de olsa- oğlanın da aklı yattı. Ve, bir Sonbahar gecesi, eş dostun -kimbilir ne dereceye dek- samimi, mutluluk dilekleriyle, sırtında sekiz on yumruk, dünya evine girdi.

Kahramanımızın yavuklandığını ve düğünü olacağını, herkesle beraber eski (ilk ve son) sevgilisi de duymuştu. Ama, ne verem oldu ne de delirdi. (Pek az insan kaderine karşı savaşır. Zaten elden ne gelir ki?)  Bizimki de, ailesi onu almıyorlar diye, ne baba ocağını bırakıp kızla dağlara kaçtı, ne de aşkından sararıp solarak eriyip bitti.

*    *

Seneler, Sonbaharda dökülen yaprak misali, birbiri ardından göçüp gittiler.Yaşamaya alışılınca böyle olur zaten. Bizimkilerin iki oğulları ve bir kızı oldu. Onlar yetişirken, kendini yetiştirmiş olan anne ve baba -sizlere ömür- vefat ettiler. Dünya zaten bir pazar, Can Pazarı. Kimsenin -henüz- tanımadığı bir ‘Patron’ sizi bırakıveriyor

-13-

‘Çarşı’ya, bir süre eş-dost’la birbirinize bakınaraktan oturuyorsunuz, sonra O sizi alıp götürüyor. Nereden getiriyor, nerelere götürüyor, belli değil.

Derken Dünyada bir takım savaşlar çıktı. İnsanlar azmıştı. Kardeş kardeş oturup Can Pazarında Patron’un nimetleri ile oyalanmaktansa, birbirlerini yemeği yeğliyorlardı. Bizim hemşeri de çoluk çocuğu ile helallaşıp gitti. Mevsimler birkaç kez değişti, birkaç Irmazan geldi geçti, gidenler ve kalanlar Tanrıdan ümitlerini kesmediler. Çok şükür, bir Güz akşamı kahraman erimiz; kalçasına bir, kollarına iki, bir de kafasına toplam dört kurşun yiyerekten gazi olarak, -akranlarının çoğunun tam tersine- sağ salim döndü. Aile ocağının sönmekte olan kıvılcımları yeniden parladı. Baba yadigarı, şüphesiz kendinin de çocuklarına bırakacağı dükkanında iyi kötü tekrar çalışmaya başladı.

Hep iyi kötü yaşasaydı iyi olurdu ama, kısmet öyle olmadı. Bir zaman geldi, gözleri evvela bulanık, sonra da daha az görmeye başladı. Kasabanın hekimine baktırdı; o da, “ur var herhalde” diye İldeki daha büyük, uzman doktora havale etti, o da kat’i tanı ve tedavi için şehirlerin şehiri İstanbula gönderdi.

Sonuç malum. Güneşin geleneksel günlük seyirlerinden birinde, kimbilir, doğan hangi canlıya karşılık, kahramanımız, bu hastane köşesinde ruhunu Patrona teslim etti. Veleddalin amin…

Haziran 1950, Bakırköy

“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000
-14-

<strong>İ L K B A H A R</strong>

<strong>
</strong>               (Minyon tipte, hayal gibi bir kızdı. Bu dünyadakilere has olmayan, derinden gelen bir sesle konuşurdu. Fakülte dershanelerinde yanyana düşüp onun çocuksu, saf davranışlarını gözlemek benim için gerçek bir zevk idi.

Pek anlayamadığımız -galiba pek iyi izleyemediğimizden nedenlenen- bir derste yine yanyanaydık. O, defterinin yaprakları arasından kurşunkalemle yapılmış bir resim çıkardı: “Bak!”, dedi, “güzel olmuş mu?”. Henüz elime almış ve bir göz atmıştım ki, gülerek, hızla elimden çekip aldı. Neden bilmem, bir daha da bana göstermedi. Ben de kalktım, aklımda kaldığı kadar gördüğüm resim hakkında bir küçük hikaye yazdım, ertesi ders de eline verip onun fikrini sordum. Herzamanki çocuk safiyetiyle dudaklarını büktü: “Alelade!” dedi, “herkes böyle yazabilir.” Sizlere bu ‘alelade’yi sunuyorum.)

Yüzyılların eskitemediği muazzam şato, bu sabah da tüm azametiyle dere kenarında, doğan güneşin ışıkları altında dimdik duruyordu. Doğanın bütün oynaklığını ve gizemini üflediği bu İlkbahar sabahında, yaşayan ve yaşatan varlıklara karşı ne de duygusuz davranıyordu. Belki de, içinde yüz yıl uyuyan güzel bir prenses vardı ve kapısını açıp kendisini uyandıracak kahraman, genç prensini bekliyordu, bilinmez.

Gizemli sessizliği bozan, şatonun önünde, uslu bir kedi gibi mırlanarak akan, tanecikleri sürekli sessizlikle yoğrulmaktan bezgin dere. Yıllar var ki, üzerine bir yaprak bile düşmemiş. Fakat bu sabah üzerinde nazlı bir misafiri var: belki göklerin ötesinden inmiş, tanrısal bir şey, bir nazlı kuğucuk. Zaten o olmasa idi, yazar bu hergünkü dekoru yazmaya gereksinim görmeyecekti. Kuğucuk, eğer bir Firavun tarafından karşılansaydı, olası Hazreti Musanın mucizelerini sergileyebilecekti.

Şatonun gerilerinde göz alabildiğine -isterseniz sonsuza dek diyebilirsiniz- yayılan, serpilmiş ağaç kümeleri. Mistik bir felsefeye eğilimli iseniz, bunları ömürlerini yalnızca Ulu Yaratıcıya dua etmeye adamış rahip ve rahibeler olarak kurgulayabilirsiniz. Romantik ya da Epiküryen iseniz, bunları, Doğanın, yarattıklarını bağrına çekmek ve dünyasal yaşamın zevkini çıkarmak için, arasıra uzaktan başlarını çapkıncasına sağa sola sallayan, yeşillere bürünmüş peri lızları olarak imgeleyebilirsiniz. Realist iseniz, buna, heryerde rastlanabilecek bir Doğa parçası diyebilirsiniz.

-15-

Tepelerde dolaşan bulutlara pek birşey diyemeyeceğiz. Onlar, her varlıktan daha çok gök saltanatının elçileri, bazan ürpertici bir düzenin habercileri; bazan, Tanrının gazaba gelerek yarattıklarının yaptıklarını görmemek için O’nun yüzünü örttüğü tül.

*        *

Genç adam, “İlkbahar” adlı tablonun altındaki kısa açıklamayı bir az merakla okudu, sonra dudaklarını büktü: Doğanın tüm güzellikleri nasıl olur da bir köşecikte sergilenebilirlerdi? Tabloya bir kez daha, derinden baktı. O anda tablonun bütün içeriğinin adeta canlandığını ve gerçekten yazılanların kimliklerine büründüklerini hissetti. Boş yere ressamın imzasını aradı; zira artık bulutlar sis halinde yere diz çökmüş, ağaçları, şatoyu ve dereyi kendi tülleri içinde sarıp sarmalamıştı. Duyulan yalnızca kuğunun kanatlarından süzülen suların şıpırtısı.
İstanbul Tıp Fakültesi, 1949
“Eşref Peygamber”, İstanbul,1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000

-Devam edecek-]]></content:encoded>
<excerpt:encoded><![CDATA[]]></excerpt:encoded>
<wp:post_id>126</wp:post_id>
<wp:post_date>2013-12-15 17:49:59</wp:post_date>
<wp:post_date_gmt>2013-12-15 15:49:59</wp:post_date_gmt>
<wp:comment_status>open</wp:comment_status>
<wp:ping_status>open</wp:ping_status>
<wp:post_name>bir-dogumun-hikayesi-5-15</wp:post_name>
<wp:status>publish</wp:status>
<wp:post_parent>0</wp:post_parent>
<wp:menu_order>0</wp:menu_order>
<wp:post_type>post</wp:post_type>
<wp:post_password></wp:post_password>
<wp:is_sticky>0</wp:is_sticky>
<category domain=”category” nicename=”oykulerim”><![CDATA[Öykülerim]]></category>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>sayfa_sayac_bilgi</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[a:3:{s:12:”sayac_toplam”;i:5;s:11:”sayac_bugun”;i:0;s:9:”son_okuma”;i:1256759916;}]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_edit_last</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[1]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
</item>
<item>
<title>Öykülerim : Bir Doğumun Hikayesi (3)    (16-29)</title>
<link>http://www.ismailersevim.com.tr/?p=127</link>
<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 15:48:40 +0000</pubDate>
<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
<guid isPermaLink=”false”>http://www.ismailersevim.com/?p=127</guid>
<description></description>
<content:encoded><![CDATA[-16-

<strong>M A H A L L E D E    B İ R    Ö L Ü    V A R</strong>

Okuldan çıktık, sekiz on mahalleli, yokuştan bağıra çağıra çıkıyoruz. Biraz sonra çelik çomak oynayacağımız cami avlusuna bir göz attık: O! Müthiş bir kalabalık var, ben diyeyim elli, siz deyin yüz.  Merakla aralarına sokulduk. Meydanlığın ortasında bir kazan kaynıyor, bir iki kişi de altındaki odunları, çalı çırpıyı kuvvetlendirmeye çalışıyor. Kazanın bir az ötesinde, yüksekçe bir tümsek üzerinde çarşaf gibi bir beze sarılı bir cisim var.

Bizler de, çantalarımızı fırlattığımız gibi, sağa sola dağılıp, bulduğumuz kurumuş otları kucaklayıp kazanın altına yığdık. Ağızlarımızda, okulda yeni öğrendiğimiz bir marş. Biri bize çıkıştı, “Susun bakayım, günahtır.. Ölü var..” Biz de korkup sustuk. Ne olacak diye bir kenara gizlenip bakıyoruz. Daha dün okulun kütüphanesinde “Hindistanda Neler Gördüm!” diye bir kitapçık okumuştum. Orada ölenlerin eşlerini de beraberce yakıp, küllerini Ganj Nehri’ne atıyorlarmış. Acaba burada da öyle mi yapacaklar? Külleri Boğaz’a mı atacaklar? Oldukça meraklı yani. Bunu, heyecanlı Kovboy filimlerine yeğlerim.

Bir süre daha bekledikten sonra, sonunda, bezler arasından artık bizlere pek benzemeyen bir vücut çıkardılar, sıcak sıcak sularla yıkadılar, o hiç şikayet etmedi. “Ölü” denen adamla bizler arasındaki fark da bu galiba. Evde halam beni bir az sıcak su ile yıkasa, ben kıyameti koparırım.

Sonra ‘o adamı’ tahta bir kutuya koydular, üstelik, çivilerle de mıhladılar. Adam belki de bir Hint Fakiri idi ve hayata karşı grev yapıyordu. Şu Hindistanı çok merak ediyorum doğrusu.

Biz yumurcaklar kalabalığın dağılmasını dört gözle bekledik. ‘Ölü’yü yakmayacakları anlaşıldı. Oyuna zamanımız az kalıyor diye biz huysuzlanıyorduk. Etraftaki kalabalık birlikte birşeyler okudular, sonunda da ellerini havalara kaldırdılar. Hoş, arasıra bizim evde de aynı şeyi yaparlardı. Kızmasınlar diye bizler de avuçlarımızı büzdük, göklere bakıyoruz. Avlunun ötesindeki selvilerin tepelerinde kargalar en çirkin sesleriyle dolaşıp durmaktalar. Göklere, boynum ağrıyıncaya kadar baktım, maviliklerden başka birşey göremedim.

*      *

-17-

Üniversiteden dönüyorum. Ağzımda “<em>Kiss me again</em>!” Kapıda halam, kızarmış gözlerle karşıladı, “Hayrola halacığım, birşey mi var?” dedim; “Komşumuz Büyükhanım vefat etmiş de.. Hadi yavrucuğum, sevaptır, bir ara uğra da yardım ediver, böyle zamanlarda erkeğe gereksinimleri vardır.”

Komşuda bir ölü var. Ölü… Buz gibi soğuk bir sözcük… Kafam uğulduyor, tüylerim diken diken oluyor. Ben yardıma gideceğim ha? Alnımdan soğuk terler akıyor. Ben gencim, yaşamak istiyorum, yaşamak. Ölüyü görmeye bile yüklenemem. “Hala, ben bir az rahatsızım bugün…” diye yatağa giriyorum. Yorgan aralığından görünen ufak bir gökyüzü parçasından korkuyorum. Orada beni gözetleyen biri var gibi. Hıçkırarak başımı yastığımın altına sokuyorum…

*       *

Yaşımı başımı aldım. Ayaklarım, dizkapaklarım romatizmadan sızlıyor. Hele akşamları ne çektiğimi bir ben bilirim bir de Ulu Tanrı. Bugün mahallede bir ölü varmış.. Genç olsaydım fırlar giderdim… Sevaptır, bir omuzluk yol taşıyıversen yerin Cennetliktir derler. Hem de genç ölüsüymüş. Hazin olur doğrusu genç ölümü. “Verecekse Allah gecinden versin”. Ne yapacaksın, “Bir varmış, bir yokmuş” dünyası bu. Geldik gidiyoruz işte. Şöyle kalkıp, bir abdest alıp iki rekat namaz kılayım, bir de yasin okuyayım, yavrucak meleklere doğru cevap versin bari… Ah dizlerim ah…
27 Ocak 1951, Bakırköy
“Eşref Peygamber”, İstanbul, 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul, 2000

-18-

<strong>R Ü Y A L A R I M I N      K R A L İ Ç E S İ</strong>

(Fantazi Hikaye)

Şu yaşadığımız günlerde, bir şehirli, zamanının güzellik perilerinden biriyle tanıştı. Onun emsalsiz güzelliği karşısında kendinden geçti. Düşündü ki, bu meleğin kızı onun olsaydı, onu başının tacı yapardı. Ne yazık ki, iyi niyetle  -zaten hayatta ‘kötü niyet’ diye birşey yoktur, herşey olacağı gibi tasarlanır ve öyle olur-  ilersi için düşündüğü olanaklar, daha ilk anda baltalanıyorlardı: bir kez, o, güzeller güzeliydi, ilersi için kimbilir ne idealleri vardı. Tantanalı, debdebeli bir hayata layık olduğu gibi, elmaslara, pırlantalara bürünmek isterdi. Halbuki bizim ‘şehirli’ kahramanın geleceği olmasına karşın, “kuru sağlık, safi hastalık” örneği sadece bir vücuttan başka birşeyi yoktu. O, hayatı, adım adım çıkılan bir mabet, yudum yudum içilen bir şifa suyu olarak düşünüyordu. Mutluluk, bu basamakları teker teker çıkmakta  ve bu yudumların zevkini ayrı ayrı duymakta idi. Ah, tüm bunları karşısındaki de düşünebilseydi! Fakat, herhalde o bunları düşünmek gereksiniminde değildi. Yapılacak birşey yoktu… Evet, pekçok şey vardı..Acaba bunlardan hangisini seçmeliydi?

Kararsızlık içinde, bir Cuma akşamı, Ulu Tanrıya yakardı:Ya Rabbim, dünya yüzünde kavuşamayacağım şu güzel varlığı, bari rüyamda bir kez kucaklayabilsem! Bunun için hayatımın bir yılını feda etmeye önceden razıyım.

Meğer Eşref Saati değilmiymiş? Herhalde, her yerde hazır ve nazır, Büyük Yaratıcı, uhrevi alemin başmeleğine emretti: bu dünyalığın arzusunu istediği sürece yap!

Bizim şehirli, o geceyi, hayatının en görkemli anlarından biri olarak yaşadı. Sırma saçlı, deniz gözlü güzel, Neptün gibi suları yararak çıktı. Beraberinde kırk adet, evet tam kırk tane deniz kızı vardı. Hepsi, sabahlara kadar dansettiler, şarkılar söylediler, güneşin ilk ışıkları ile de hayal olup gittiler.

Kahramanımız, sonsuz bir mutlulukla uyandı. Koştu aynaya baktı: acaba ihtiyarladım mı diye. İhtiyarlamak şöyle dursun, gözleri yaşam arzusuyla çakmak çakmak yanıyordu. Mademki Tanrı onun duasını kabul etmiş ve bedavadan ona hediye etmişti, aynı ricayı bir daha yinelemesine engel yoktu. Ve öyle yaptı; ertesi akşam, aynı efsane yeniden yaşandı, tek bir farkla: deniz kızları otuz dokuza inmişti. Sabah, yine koştuğu  ayna, kendini yine kendi olarak selamladı.

-19-

Velhasıl, dayanılmaz bir kudretin etkisinde bu yalvarış ve yakarışlar, rüyadaki mitik, ritüelistik danslar aralıksız sürdü. Dış dünyadaki sevgiliden bir haber yoktu ama, bizim aşık hayatından memnun, seyre devam ediyordu; mamafih, her gece bir deniz kızı eksilmekte idi.

Bu yaşam, tanrıça yüzlü güzelin yanında tek bir mit kalıncaya dek devam etti. Kırkıncı gün delikanlı Tanrıya son bir ricada bulundu; ebedi sevgilisini son bir kez daha, fakat yalnız görmeliydi. Gerçekten de öyle oldu, başak saçlı dilber, her zamankinden daha güzel ve alımlı, bir mehtap gibi doğdu. Gülümseyerek, diğer dünyalara has bir sessizlik ve zerafetle ilerleyerek  sabırlı aşığına eğildi ve onu alnından bir kez öptü ve onun semalara açılan kolları arasından bir buhurdan gibi tüttü, gitti.

*       *
Kırkbirinci sabah, o yataktan aksakallı bir ihtiyar kalktı. Dudaklarında semavi bir gülümseme, ağır ağır giyindi ve nereye olduğu bilinmeyen bir yolculuğa çıktı. Bundan sonrasını bilmiyoruz, daha öncelerini de bilmediğimiz gibi…

30 Ekim 1950, Cihangir
“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000

-20-
<strong>A Ğ I R   O L ,    G E L E N    V A R</strong>

-Ağır ol, gelen var!
Kolları sıvalı, bıyıkları bürülü genç şöför, ayağını gazdan kesti, frene bastı. Her tarafı zangır zangır titreyen otobüs iyice bir sarsıldı. Cins ve renk bakımından tıkabasa dolu halk, kitle halinde öne doğru yollandı; açık kapıdan da, yoldan kalkan bir toz bulutu, otobüs sakinlerinin üzerlerini bilmem kaçıncı kez tülledi.

Bu gibi durumlara, Bakırköy Halk Otobüsünü kullanan yolcular pek alışıktırlar. Orada kimsenin çorabı kaçmaz; torun, babaannesinin eteğini çekerek simidini yemesine devam eder. Günlerden Cumartesi veya Pazar ise, izne çıkan asker, gözlerinde yavuklusunun hayali, ağzında “çeşmi siyah”, yanık yanık tüter.

-Tamam!
Kolları sıvalı, bıyıkları bürülü genç şöför gaza bastı. Motor, sanki boğazlanıyormuş gibi hırlayarak ileri atıldı, Yollar güya asfalttır ama, otobüsün kerametinden salıncakta sallanır gibi gidersiniz. Genç; bir eli direksiyonda, diğer eliyle “gel al” cebinden gümüş suyuna batırılmış teneke bir tabaka çıkarıp içinden parmaklarıyla süzdüğü bir ‘birinci’yi dudağının kenarına yerleştirdi. Yeleğinin cebinden de işportadan alınma yetmiş beş kuruşluk tekel çakmağını alıp tutuşturdu. Derin bir iki nefes çektikten sonra dumanını, camekanın üzerindeki “sigara içmek, yerlere tükürmek yasaktır’ levhasına doğru halkaladı. Açık pencereden dışarıya doğru da okkalıca bir tükürdü, “canına yandığımın boruları, amma da kurum tutmuş!”.

Az sonra sebze yükü yıkılmış, dolayısıyla da caddeyi kapatmış bir arabaya rastlandı.
Şöför gürledi:
-Dinine yandığımın arabası, korna da çalamazsın ki..Yahu, yolun ortasında hıyar gibi ne duruyorsun?
-Ulan hırt, dedi beriki, laf edeceğine gel de yardım et.
-Hadi ordan ulan, adam ol da yol ortasında kalma.

Kasketli biletçi, meşin çantasını şakırdatarak aşağı indi. Bu, on sekiz yaşlarında, ince, uzun bir delikanlı. Arabaya yardım edip, tüm marulları topladılar. İş bitince, kasketli biletçi, kendine hediyelik diye aldığı iki marulun yapraklarını yolarak, göbeğini kemirmeye başladı. Sonra da arka sahanlığa atlayıp bağırdı:
-Tamam!

-21-

Araba, bıyıkları burulu genç şöförün sunturlu küfürü ile eşzamanlı olarak ileri fırladı. Elekten geçen un gibi bir kez daha sarsıldık. Ön sırada otuıran iki genç kız küfürleri duymamazlıktan geldiler, biri kızardı, diğeri gereksinim görmedi.

*      *

Bu yollar, hep aynı yollardır. Her yolcu her zaman yalnızca zihnindekilerle meşguldür. Pek seyrek de olsa, otobüse binen güzel kızlara, kadınlara, pek arzuyla bakılmaz. Her Allahın günü aynı yolları yedi sekiz kez geçen kolları sıvalı, bıyıkları bürülü küfürbaz şöför bile her seferinde farklı şeyler düşünür. Demiryolu köprüleri, gecekondular, Kazlıçeşmenin tabak kokusu, Samatyanın gürültülü çarşısı, Beyazıt meydanı, ona her seferinde yeni ve başkadır. Belki hayat denen şey de, oyuncuları olduğumuz bu geliş-gidiş sahnesinden ibaret..
16 Nisan 1951, Bakırköy
“Eşref Peygamber”, İstanbul, 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000

-22-
<strong>M A Ç A     B İ R L İ S İ
</strong>
Saat gecenin iki veya üçü. Birbirimizden ayrılamadığımız; sırtımdaki bej pardesü, elimdeki çanta ve ben, beraberce asfaltı döndük. Nereden geliyorum, bilmiyorum.  Sokak, gecenin saatine göre kalabalık gibi, değil gibi. Gecenin ağırlığını hissetmeden, lastikten bir adam gibi, sessizlikle ve hafif sıçramalarla ilerliyorum. Bu kadar rahatlığı nasıl hissedebileceğim zihnimi kurcalıyor.

Farkında olmadan, önümde giden üç kişilik bir grupla aynı hizaya gelmişim. Bunlar; gençten bir kadın, bir erkek, yüzleri silinmiş gibi, yanlarında on yedi, on sekiz yaşlarında bir genç kız. Adımlarımı yavaşlattım, büyülenmiş gibi bu sonuncunun yüzüne baka baka takip ediyorum. Durumu galiba hissettiler, aralarında birşeyler mırıldandılar. Bu arada “sana çok bakıyor!” gibi bir laf filan da ettiler.

Bir az daha yürüdük, bir karanlığa girdik, ardından bir aydınlığa çıktık. Göğe bakıyorum: renksiz gibi bir şey; rüzgar esiyor veya esmiyor, sıcaklık yahut soğukluk da hissedilmiyor. Bir köşebaşında grup ayrıldı: hanımkız bir tarafa, çift diğer tarafa. Bir an kararsız kaldım; böyle gece yarısından sonra özellikle tanımadıklarıma takılmak pek adetim değil ama, elimde olmayarak genç kızın yolunu yeğledim.Yürüyoruz.Yolun bir tarafı çit, diğer tarafı duvar. Nereden geldiği belli olmayan bir ışıkla aydınlanan bir aralığa girdik. Etrafıma bakındım, gelen giden yok. Yolun sonu da pek belirli değil. Tüm cesaretimi toplayarak -cesaret nasıl toplanır bilmem ama, işte, alışılmış bir sözcük, ben de kullandım- o narin kimseye yaklaştım, serçe parmağından hafifçe tutarak, alelacele hazırladığım yaldızlı cümleleri söylemek için bir iki yutkundum. Hay aksi şeytan, hepsini unutmuşum. Sonunda,  dilime dolana dolana, mırıltı halinde, “Affedersiniz, sizinle tanışabilir miyim?” beylik fakat her seferinde ayrı bir heyecanla tekrarlanan nakaratı deyiverdim. Genç kız hiçbir şey söylemedi, yalnızca, kibarca gülümseyerek cevap verdi. O anda, nereden doğduğu belli olmayan ay, onu profilden aydınlattı. Şimdi yanımda, yarısı pırıl pırıl parlayan, gözleri yakamozlaşmış, mitolojik bir yaratık var. Ben hayran hayran, parmağıma ilişik ceylandan daha ürkek, kendimden geçmiş, ağırlıksız, onu seyrediyorum.

*      *

-Tıkır, tıkır, tıkır..
-Tıkır, tıkır, tıkır.
-23-

Hay kör olası fareler, daha sabahın altısında beni uyandırdılar. Halbuki evde irili ufaklı, jandarma gibi tam dört kedi var. Ulu Tanrı, insanı, sevdikleri hayallerle buluşturmayı -rüyada olsa bile- esirgemiyor. Bir parmak ucundan, ömür boyunca sıcaklığını kaybetmeyecek titreşimler aldım. Hele iyice bir sabah olsun da halama anlatayım, bakalım o, bu rüyayı nasıl yorumlayacak?

-Hayırdır inşallah yavrum, sana çok yakında bir nasip var. Üç zamana kadar, üç gün mü desem, üç hafta mı yoksa üç ay mı desem, biryerlerden para veya mektup gelecek. Sonu hayırlı..Yine de sen bu rüyayı kimselere anlatma.

Benim ak saçlı halacığım, sen Freud’u okumadın ki! Sen, kendi temiz ruhunun aynı saflıktaki niyet ve arzularını bana yansıtıyorsun. Hayırdır inşallah!

*     *

Öğleden sonra bir iki yere uğradım, hiçbir şeyde işim rast gitmedi. Aradıklarımı bulamadım. Ellerim cebimde, dalgın eve dönüyorum. Yerde, tersine çevrili, yarı yarıya çamura gömülmüş bir iskambil kağıdına gözüm takıldı. Durdum, sol pabucumun ucuyla şöyle bir dokundum, kağıt döndü: Maça Birlisi. Hayırdır inşallah!.
26 Ekim 1950, Cihangir
“Eşref Peygamber”, İstanbul 1955
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000
-24-

<strong>V E L E D</strong>

Yatmaya hazırlanıyorduk ki, koğuşun kapısı açıldı, on beş-on altı yaşlarında bir çocuğu içeri koyverdiler; sonra kapı herzamanki gürültü ve zincir sesleri içinde, bizlerle yeni misafirin üzerine kapandı.

Adet edinmiştik: bu kapı, bitkisel gereksinimlerimizden başka şeyler için açıldığında, yeni gelene uzunca bir zaman hiç bakmazdık, sanki onun onurunu incitmek istemezdik. -Hoş, mahpushanede onur ancak gardiyanın copunun ucundadır ya!- Fakat bu kezki kahramanımız pek de tıfıl göründüğünden merakımızı yenemedik, yan gözle bakıyoruz.

Misafirimiz uzunca boylu, sarışın, tüysüz bir delikanlıcık. Bıyıkları bile terlememiş. Burun delikleri hırsla açılıp kapanıyor. Mintanı, kaba bir kumaştan yapılı ve bol görünen pantolonunun üstüne taşmış, kollar sıvalı, kaşlar çatık. Delikanlı boşluğa bir yumruk salladı, burnunu temizleyip ellerini pantolununun kıçına sildikten sonra döşeğinin yanına ilişti. Bir yandan da kendi kendine homurdanıyordu. “Ulan moruk, ben sana gösteririm!”

Koğuştaki üç arkadaş birbirimize bakıp göz kırpıştık. Yaman bir parçaya benziyordu bu delikanlı. Tam bir iki laf etmeye hazırlanıyorduk ki, kapıda birtakım gölgeler belirdi, sonra herzamanki kaba gürültüsüyle kapı açıldı. İki gardiyandan biri ona seslendi:
-Gel oğlum, saçını keseceğiz.
Sarışın başı şiddetle irkildi:
-Ben başımı kestirmem!
-Oğlum, başını değil, saçının kenarlarını şöyle bir alacağız, baban öyle dedi.
-Ulan babam olacak… Tövbe tövbe, şimdi söyletme beni.
Delikanlı homur homur homurdanarak kalktı, kollarından tutmak istiyen adamlara karşı keskin bir bakış fırlatıp omuzlarını sarstı, silkindi, serbest adımlarla yürüyüp çıktı.

Filozof, yattığı yerden doğruldu:
-Hey, Apollon gibi çocuk, helal olsun be! İnsanoğlunun isyancı ruhunun ta kendisi, bayıldım oğlana.

-25-

Kargaburun atıldı:
-Rica ederim, yine felsefe kırıntılarına başlama. Kopil kimbilir ne haltlar karıştırmıştır! Yoksa kodeste işi ne ?
Çok zamanki gibi, araya girdim:
-Durun bakalım canım, hele bir dönsün de anlarız.

Filozof, Üniversite mezunu bir gençti. Kendine iş ararken, sanki yapacak başka birşey yokmuş gibi, birine tutulmuş.. Kız, varlıklı bir ailenin biriciği.. Bizim oğlan da fakir mi fakir. Filozof, nihayet Anadolunun ücra bir köşeseinde ilkokul öğretmenliğine tayin edilmiş, o da gitmemiş. Gitmez a, elinde kapı kadar diploma. Kızla mercimeği fırına vermişler, buluşma, sevişme filan fişman derken bir gün ellerinden bir kaza çıkmış, müşterek bir günah işlemişler. Tabii olur, ateşle barut bir arada durur mu? Durumu kızın ailesi farketmiş.. Tutucu bir aile, “diyetini isteriz!” diye tutturmuşlar. Kızın söz söylemeye hakkı yok, daha ondört yaşında. Velhasıl bizimki böylece hücreye girmiş.. İçimizde en eskisi o.. Vicdanen, bir suç işlediğine ve bunun da mutlak olarak ödenmesi gerektiğine inanmış. O kadar ki, Af Kanunundan yararlanabileceği halde serbest bırakılmayı reddetmiş.

Ondan epey sonra Kargaburun gelmiş. Kenar mahalleden bir genç. Onun da başı sevda ateşine yanmış. Kasımpaşada oturan benli bir oynaşı varmış. İşlerin iyi gittiği iki yıl boyunca mutlu (?) yaşamışlar. Sonra işler kesatlaşmış, dükkanını kapamak zorunda kalmış, seyyar satıcılığa soyunmuş. Hanımın elbiseleri, ayakkabıları -eskisi gibi- sık sık yenilenemeyince dırıltı başlamış. Sonunda bir gün onu başka bir dostuyla yakalamış, hemen çekmiş Bursa Bıçağını, ‘şişlemiş’. Yosma  hastaneye, kendi buraya. Şimdi o da yanıyor, “Ne ettim elin iki paralık karısı için”, diye!

Bendeniz, manevi bir hakaretten sanık basın suçlusu. Mahkemenin kararını bekliyorum. Görüyorsunuz, hepimiz efendi mahkumlarız.

Kapı tekrar açıldı, baktık: başgardiyan. Düzelir, vaziyet alır gibi yaptık. O bu akşam daha ciddi, yüzü bir az daha yorgun görünümde. Koğuşun ortasına kadar ağır adımlarla yürüdü, eliyle, çocuğun bir az evvel oturduğu yatağı işaret etti:
-Bu, dedi, benim veled.

-26-

İçeri girdik gireli taze, bayat birtakım esprilerden gına getirmiştik ama bu denli orijinal sununun karşısında gülmemek için dudaklarımızı çarpıttık. O dalgın, ağır ağır devam etti

-Keratanın oğlu, evde ne kap bıraktı ne kacak. Baba yadigarı bir iki kilim, bir asma saat vardı, hepsini Sandal Bedesteninde okutmuş. Son yirmi gündenberi de eve uğramıyor, nerde yatıp kalktığı belli değil. Artık sokak çocuğu olmuş. Bir kez, şöförlerin yanında görmüşler. Bugün, yakalandığı vakit de, dolmuşlara müşteri topluyormuş. Sanki aç, çıplak bırakıp sokağa atmışız. Adam olacağı yok itin. Bir iki ay burada kalacak, kollarsınız artık.

Sözlerini bitirdikten sonra, ardına bile bakmadan aynı yorgun adımlarla çıktı gitti. Biz ikimiz  “gördün mü?” der gibi Filozof’a baktık. O, bakışlarımızdan kaçmak ister gibi, başını önüne eydi, yatağına uzandı, fısıldar gibi:
-Mamafih, göreceksiniz bakın, dedi, ben onu nasıl değiştireceğim. Onu bu hale sokan kimbilir ne koşullardır ve toplum onu nasıl ödüllendiriyor. Pöh..

Çok geçmedi, kapı bilmem kaçıncı kez açıldı; iki kişinin eşliğinde, kahramanımız geldi. Yüzünde bir tür gurur dalgalanıyordu. Başını hafifçe geri atıp, mintanını pantolonunun içine tıkmaya başladı. Bir yandan da söyleniyordu: “Bir de hepsini kesecektiler.. Ulan ben kestirir miyim… canlarına okurum valla…” Sonra gitti, yatağının kenarına oturdu.
Kargaburun yumurtladı:”Cart kaba kağıt!” Bizimki herhalde duymadı, yahut duymamazlıktan geldi. Filozof, nihayet dayanamayıp seslendi:
-Küçük, adın ne senin bakayım?
Bizimki, göze görünür bir şekilde herhalde ‘küçük’ lafına içerledi, mamafih, göğsünü bir az kabartarak, bir efe tavrıyla cevap verdi:
-Mahallede bana “Maskeli Beşler” derler.
-Peki Maskeli Beşler, anlat bize, niçin buraya geldin? Bak, bundan böyle hep arkadaşız. Bizler senin ağabeyin sayılırız.
Delikanlı, sesini bir az kısarak dişleri arasından fısıldadı:
-Bütün bunlara neden, o babam olacak hergeledir.
-Evladım, baban hakkında öyle konuşma, ayıptır. Senin üzerinde hiç mi hakkı yok?
-Azdır be abi. O herif Cehenneme direk olmaya layıktır. Her akşam içer içer, eve öyle gelir. Eskiden bir kiloluğu devirirmiş ama, şimdi moruklayalıberi yarım kiloluğa kalmış. Sofrada ağzını açamazsın, tek kelime yok. Hele bir aç, sille ensendedir. Biryerlere götürmez, harçlık vermez. Evde yanlız kaldığımız zamanlar iyi, ama o üvey anne olacak nalet karı da beraber oldu mu, o, o değil artık. Mubarek canavar kesilir.

-27-

Maskeli Beşler, işaret parmağıyla burnunu karıştırıp yere bir fiske attıktan sonra devam etti:
-Bana “Oku, adam ol!” dedi, sanki kendisi okumuş, adam olmuş gibi. Ulan burada başgardiyan olacağına git kiliseye direk ol. Zorla değil ya be, okumadım. (Gururla) Ama okumam yazmam var.
-Peki, sen evden öteberi alıp satmışsın ama?
-Tabii, ne saklıyayım? Yaptım.. Mecbur kaldım.. Ben de çocuğum, insanım abi.. Yazın Floryaya plaja, kışın haftada bir iki kez Alkazar’a, Şık’a gitmiyeyim mi? Baktık olacak gibi değil, o gidişle ya fazla efkarlanıp Masarosmanı boylıyacağım, yahut geliş-gidiş aynasızların eline düşeceğiz, kalktık, şöför muavini olduk. Günde iki üç kağıt çıkarıp gül gibi geçiniyoruz. Bundan elaleme, hem o moruğa ne?
Sonra elini koynuna sokup iki zar çıkardı:
-Zar oyunu bilir misin abi, oynayalım?
-Sen onları yerine koy da bana cevap ver bakayım; yirmi gündür ne sebepten eve gitmiyorsun?
-Sen bilirsin abi, o kadar kolay öğrenirdin ki.. Bak, tavla oynar gibi zarları atacaksın, bir sen, bir ben.. Dü şeş, dü beş, düs se, şeş beş getiren alır; dört cihar, dubara, hep yek, iki bir kaybeder. Kalanlar boş..
-Ben sana niçin eve gitmediğini sordum?
-Şey abi, bazan Edirneye iş çıkıyor, yolda kalmak filan gerekiyor. Son zamanlarda işler yoğun…. Gece yarısı son vapurla eve dönüp üstelik o heriften dayak yemektense!. (Dudaklarını ısırıp alçak bir sesle devam etti) Bazan ustamlarda, bazan arabada kalıyorum. Şey, ağabey, efkarlandım yine; bir sigaran var mı? Girerken üzerimden aldırttı o manda soyu…

İçimizde sigara içen yalnız Kargaburun. Bakışımla yaptığım rica üzerine o paketi uzattı; Maskeli Beşler yerinden seyirtip paketten bir tane çekti, dudağının kenarına iliştirdi. Ateş için de etrafına bakınırken Kargaburun’un uzattığı çakmakla onu afillice bir tutuşturdu, derin derin içe nefes çektikten sonra, çakmağı iade ederken şöyle babacan bir tavırla bir ‘eyvallah’ dedi, sonra da eski yerine oturdu.

Kapının ufak penceresi yine gölgelendi. Bir gardiyan artık yatma zamanının geldiğini ihtar etti. Biz zaten yarı hazırdık, çabucak uzandık. Beriki, başını iki yana salladıktan sonra, ağzından ve burnundan halka halka duman çıkarıp penceredeki adamın yüzüne doğru üfleyiverdi. Onun suratını ekşittiğini görünce, bu kez, ağzındaki sigarayı pencereye doğru fırlattı. Muhafız, kin dolu bir sesle, tek bir kelime ile cevap verdi: “Veled!”

-28-

Şimdi onun soyunuşunu gözlüyoruz. Mintanının altından, dört parmak kollu bir iç gömleği çıktı. Boynunun arka tarafı birkaç santim yırtılmış. Bez bir kuşakla tutturduğu -herhalde babasına ait olup okutamadığı- kocaman, geniş paçalı pantolonu ayaklarının dibine yığılınca, ince, tüysüz bacakları meydanda kalıverdi. Takriben altı parmak enindeki, geniş ağlı donunun sağ ardında mandagözü yirmibeşlik kadar yuvarlak, düzgün bir delik var. İçimde başkaldıran şeytanı lanetleyip kovdum, “lahavle” çekip beyliğin altına gömüldüm.

Ertesi günden tezi olmaksızın, söz verdiği gibi, Filozof, Maskeli Beşler’e cidden ilgi göstermeye başladı. Sırasında yalvararak, gerektiğinde bağırıp çağırarak, ahlak kuramları ve hayatta yürünecek yol hususunda ona öğütlerde bulundu. O, henüz yaş iken eyilmiş bir fidanın düzelebileceğine son derece inanıyordu. O inançla, sanki insanlığı yeni bir dine davet eden bir misyoner edası içinde durup dinlenmeden çalıştı. Bana öyle geliyordu ki, Filozof, kendi günahkarlık hislerinin  Tanrı huzurunda affı için bu şekilde bir atamada bulunuyordu.

Kişisel olarak, ben sonuçtan pek ümitli değildim. Babasına herkes “lüpçü” der hapishanede. “Kurdun oğlu kurt olur!” derler. Armut, ağacından uzağa mı düşecek sanki? İnşallah yanılıyorum.

Koğuşta bir ay kadar Filozof’tan hep birlikte “erdemlik” dersi aldık. İtiraf etmeliyim ki, çocukta, yüzeysel de olsa bir değişme başlamıştı. Hep beraber mutlu idik. Özellikle Filozof, erenler gibi bir vecit içinde idi. Delikanlımız, artık onun uyarısına gereksinim olmaksızın, “..her ne olursa olsun, baba babadır.. Bizi dünyaya getiren, yetiştiren odur. Mutluluk, evde, onun çatısı altında olmaktır.. Sürekli koruyucumuz, yol göstericimiz odur. Büyüklerin kusuruna bakmak, küçüklerin haddi değildir!..” içeriğindeki sözleri, bülbül gibi şakıyaraktan söylüyordu.

Sonunda karar verilmiş ve o konuda babasının da onayı alınmıştı: Başgardiyan’ın Memur Sandığı’nda yirmi sekiz yıldanberi biriktirdiği bir az dünyalığı vardı. Gerçekten de ‘değişmiş’, ‘itaatkar’ olmuş, dolayısıyla da ‘Veled’likten ‘oğul’luğa terfi etmiş Maskeli Beşler’e, bununla külüstür bir Ford veya Şevi alınacak, o da tüm aileyi “gül gibi” geçindirecek, ya da, hiç olmazsa kendi başının çaresine bakacaktı. Yaşı on yedi idi ama, babası biryerlerden ona ehliyet sağlayacaktı.

Böylece, ikinci ayın sonunda, güneşin hepimize herzamankinden daha hoş göründüğü bir sonbahar sabahı, üstü başı derli toplu, efendice tavırlarla, Maskeli Beşler hepimizle ayrı ayrı vedalaşarak gitti. Gariptir, ardından onun hakkında tek kelime konuşulmadı. Belki, hislerimizi birbirimize söylemekle sanki beklentilerimizin başarısızlıkla sonuçlanacağından korkuyorduk.

*       *
-29-

Birkaç hafta sonra hakkımdaki karar katileşti: Mahkeme, yazılarımdaki ifadelerde, “özel bir kasıt bulunmadığı” gereği ile, beraatıma karar vermişti. Nedense pek sevinemedim. Sanki özgürlüğümün daha da kısıtlanacağı bir topluma tekrar girmekten korkuyordum. Galiba, ikinci kez seyredilen bir filmin yavanlığını hissedeceğim. Biz burada üç, pardon dört kişiden oluşmuş toplumumuzda ne denli mutlu idik.

Yağmurlu bir gün.. Babıaliden indim, Sirkeci’de bekledim, bekledim. Maçka’ya tramvay nedense pek seyrek geliyor. Otobüsler de tıklık tıklım dolu, bari bir ‘dolmuş’a bineyim dedim. Tiz bir ses ortalığı inletmekte: “Nişantaşı, Osmanbey, Şişli.. Haydi, dolmuşa bir. Gidiyor bayım, beklemeden gidiyor!..”

Bu, tanıdık bir sesti ve ‘o’nun, ‘Maskeli Beşler’in sesi idi. Hemen yanına seyirttim. Üzerinde oldukça yeni bir elbise, ayağında çizme, başında bir yanı pırtlamış meşin bir kasket vardı. İçeriye ayağımı atarken:
-Hayrola, dedim, sen burada ne arıyorsun, senin Ford’a ne oldu?
Kısa bir terreddüt anından sonra, Maskeli Beşler beni anımsadı, başını önüne eydi, yere tükürüp ayağıyla sildi:
-Valla abi, onun astarı yüzünden pahalıya geldi.. Bir iki kaza atlattık, şanzıman filan değiştirdik, baktık olmayacak, satıver anasını dedik, okuttuk.. Bu iş daha güvenceli.
İkinci ayağımı da içeri çekerken ekledim:
-Peki, babana uğruyor musun bari?

Maskeli Beşler bana yanıt vermedi, kapıyı hemen kapatıp, “tamam!” diye bağırdı, arabanın önünü dolaşıp şöförden avucuna bir miktar bozukluk aldı, henüz bitmemiş sakallarında sıvazlayıp cebine attı. Araba kalktıktan sonra da, elini başına koyup bana selama durdu. Yanaklarında bir iki damla yaş parlıyordu; gözlerinden mi süzülmüştü, yoksa kasketinden mi damlamıştı, farkedemedim…
(Bu hikaye, 1952’de Üniversiteler Arası Hamiyet Yüceses Sanat Yarışmasında “İkincilik” ödülünü kazanmıştır.)
“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000
-Devam edecek-]]></content:encoded>
<excerpt:encoded><![CDATA[]]></excerpt:encoded>
<wp:post_id>127</wp:post_id>
<wp:post_date>2013-12-15 17:48:40</wp:post_date>
<wp:post_date_gmt>2013-12-15 15:48:40</wp:post_date_gmt>
<wp:comment_status>open</wp:comment_status>
<wp:ping_status>open</wp:ping_status>
<wp:post_name>bir-dogumun-hikayesi-16-30</wp:post_name>
<wp:status>publish</wp:status>
<wp:post_parent>0</wp:post_parent>
<wp:menu_order>0</wp:menu_order>
<wp:post_type>post</wp:post_type>
<wp:post_password></wp:post_password>
<wp:is_sticky>0</wp:is_sticky>
<category domain=”category” nicename=”oykulerim”><![CDATA[Öykülerim]]></category>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>sayfa_sayac_bilgi</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[a:3:{s:12:”sayac_toplam”;i:7;s:11:”sayac_bugun”;i:0;s:9:”son_okuma”;i:1255973604;}]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_edit_last</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[1]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
</item>
<item>
<title>Öykülerim: Bir Doğumun Hikayesi (4)      (30-40)</title>
<link>http://www.ismailersevim.com.tr/?p=128</link>
<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 15:47:03 +0000</pubDate>
<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
<guid isPermaLink=”false”>http://www.ismailersevim.com/?p=128</guid>
<description></description>
<content:encoded><![CDATA[-30-

<strong>E Ş R E F     P E Y G A M B E R</strong>

<strong>
</strong>                Mehtaplı bir gece.. Yüzlerce yüzyıl ve yüzyıllar, sürekli gülümsemesinden usanmayan ay, tüm güzelliğiyle parlamakta. Doğa dilsiz, bülbüller yorgun, ağaçlar sessiz, yapraklar uykuda.

Yıl Rumi 1328. Eşref, pos bıyıklı, yirmi yaşlarında yağız bir delikanlı. Yolcu treninin arkasına bağlanan göçmen kara vagonlardan birinin kapısına oturmuş, bacaklarını aşağıya sarkıtmış, uyumakta olan yer ve göğün sessizliğini bozan düzenli, ritmik tik-tak’lar içinde, güzel kasabasını, Filibe’yi izliyor.İşte o, şimdi, teker teker sönen ışıklarıyla, uzaklarda gözden kaybolmakta. Bundan böyle gözlerinde “benim gerçek vatanım” diye canlandırmaya çalıştığı bir Yurd’un hayali var. Ağzında tezek sarılı sigara, bir elinde imameli tesbih, sonsuzluğa akan zaman seline dalmış gidiyor.

Eşref ertesi gün öğleden sonra İstanbula ayak bastı. Küçücük bir cami avlusundaki kırk kişilik açık hava yatakhanesinde yatacak yerini yurdunu garantiledikten sonra, Sultanahmetten aşağı ana caddeyi boyladı. Gözüne bir aşçı dükkanını kestirip içeri daldı:
-Selamünaleyküm usta..
-Ve aleykümselam evlat.
-Usta, beni boğaz tokluğuna yanına çalışmaya alır mısın?
Aşçı ustası bu irice, gürbüz, bıyıkları kulağına erişen yiğidi boydan boya bir süzdü:
-Nerelisin sen?
-Göçmenim usta, Filibe’liyim.. Yeni geldim..
-Okuyup yazman var mı?
-Eh, İlkokulu bitirdik, az çok mürekkep yalamışlığımız vardır..
-Öyleyse yapış bakalım şu tenekelere; çeşmeden suyu doldur getir, sonra da otur, sebzeleri ayıkla.

Eşref sevinçle boş peynir tenekelerine sarıldı. Allahın ona daha bu dünyada iken bile birçok kapıları açacağına ve sonunda Cennete gideceğine emindi. İşte hemencecik rızkını temin edivermişti, ondan gerisi Büyük Yaratıcı’ya kalmıştı. Beş vakit namazını inanç ve imanla kılardı. Keşke tüm insanlar ona benzeselerdi, onu dinleselerdi. Tanrıya bu bağlılığından ötürü, birgün, O,  muhakkak Eşrefi ödüllendirecekti. Pek yakında dinsiz insanların hakkından gelecekti. O günler yakındı, hem de pek yakın..

-31-

Eşref, iki gün bütün gücüyle çalıştı. Ustası şimdilik kendisinden memnun görünüyordu. Öyle idi ama, namaz kıldığı zamanlar ona niye yan yan bakıyordu acaba? Ustası onun Ulu Tanrıya boynunun borcu olan dini görevini çok  mu görüyordu? İslamın beş şartından hiç mi haberi yoktu? O mutlaka dinsiz bir  adamdı, evet dinsiz, Allahsız. Onun bir iblisten farkı yoktu. Artık dünyayı bu sefillerden kurtarmalıydı. İçinden gelen ilahi bir kudretle, bir Cuma namazından  sonra yuvalarından fırlamış gözlerle yerinden kalktı, elindeki tesbihi bir kenara fırlattı, namaz takkesini geriye eydi, kendine şaşkın şaşkın bakan ustasının boğazına sarıldı, sıktı, sıktı, sonra gerilerek böğrüne şiddetli bir tekme attı, adamcağız yığıldı kaldı. Eşref, gönül huzuru içinde tekrar seccadesine oturdu, bir kafiri temizleyecek kudreti kendine verdiğinden dolayı Ulu Tanrıya dua etti ve yeni esinlemeler için niyazda bulundu.

Etraftan geçenlerin tesadüfen gördüğü yaşlı aşçı, yardım için kaldırıldığı hastaneye giderken daha yolda son nefesini teslim etti. Dükkana gelen görevlilere Eşref hiç direnç göstermeden teslim oldu. Çıkarıldığı mahkemenin de ilk duruşmasında “Allah, Peygamber, duygu, vazife, kafir, iman, temizlik, vahiy vb” sözler ettiği  için evvela Adli Tıp Müşahedehane’sine, sonra da Toptaşı Bimarhanesine sevkedildi. O gün bu gün adı “Eşref Peygamber”.

*        *

Eşref Peygamber’i, hemen her Tıp ailesine mensup kişiler gibi, Bakırköyde stajyerliğimde tanıdım, asistanlığımda samimileştik, hatta dost olduk diyebilirim. Kışın soğuğunda pek dışarlarda dolaşmaz, Servis’te hastabakıcılara yardım ederdi. Mevsimlerde ve özellikle yazın; beyaz takke, beyaz gömlek, beyaz ceket ve beyaz fotin giyer, beyaz pos bıyıklarının nurlaştırdığı yüz çizgilerinin olanca samimiyet ve sıcaklığıyla bir ‘temenna çakar’ ve derdi: “Yazı getirdik, Doktor Bey, Allaha şükür.. Allaha hamdolsun”. Naylon bir poşete doldurduğu bisküit, yemiş, çikolata, şeker ve saireyi servis servis pazarlamaya çıkarırdı.

Eşref’in güler yüzle satışa çıkardığı öteberiye millet gönlünden kopanı verir, o, kuruşları saymaksızın cebine atar ve topladığı parayla, ziyaretçisi olmayan hastalara ve Hazreti Allahın vahiyle işaret buyurdukları kimselere tütün, sigara, gazete ve yiyecek alırdı. Bu vahiylerin kaynağı genellikle dıştan olup şöyle gelişirdi: parası biten bir alkolik, yahut gereksinimi hiçbir kez bitmeyen bir dejenere psikopat, geceden Eşref’in çekmecesine bir pusula koyar, o da sabahleyin Servis’te sevinçle, yüksek sesle okurdu :
-32-

-Dinleyin, dinleyin, bana vahiy geldi, dinleyin…
“Ey Eşref Kulum..
“Eğer bu dünyayı ve gerçek hayat olan diğer dünyayı kazanmak istersen; Tarık kuluma bir paket sigara, Onbaşı Sati kuluma bir paket incir, mubassır Hüseyin kuluma bir çorap hediye et… Keza, Mustafa Onbaşı da şu sıralarda fazla zayıf, bir parça tereyağı ve reçel himmet et..

Hürmetler ederim
İmza: Hazreti Allah

Eşref Peygamber, kendisine yönetilen bu ödevin derhal yapımına girerdi. Adı geçen kişiler için de, “Bunlar yarın Ahrette benim takipçilerim olacaklar, onlara şafaatte bulunacağım”, derdi.

Birçok kendini bilmezler, bu saygıdeğer adamı ‘direkt’ sorularla köşeye sıkıştırmak isterlerdi, örneğin:
-Eşref Peygamber, bu hastaneye niye geldiniz?
-“Sana burada vahiy gelecek!” dediler. Muhakkak geleceğini biliyor ve bekliyorum. Hazreti Allah birgün bana Peygamberlik Kılıcı’nı gönderecek.
-Sen adam öldürmüşsün, suçludan Peygamber olur mu?
-Ben ölsün diye vurmadım. Musa aleyhisselam da bir kıptiyi iki tokatta öldürmüştü.
-Peki, Peygamber olarak ne kerametleriniz var sizin?
-Hastalıklara muska yazarım: “Ya Allah, ya Muhammed, ya Eşref!”. Bunu sürekli olarak üstünde bulunduran sıkıntıdan muhakkak kurtulur. İstersem yağmur yağdırırım, istersem kar.
-Şimdi yağdırır mısın?
-(Semaya bakarak) Şimdi bulut yok ki..
-Başka?
-Başka; Mevleviler gibi döner, uçarım (Kollarını açar, Saba makamındaki Mevlevi Peşrevini mırıldaya mırıldaya, meleksi bir yüzle dansederdi): Bakınız, bakınız uçuyorum.

Üniversite Psikiyatri Kliniğine Staj yapmaya gelen genç kızlar, onunla beraber resim çekmek istemişler, “Hayhay” demiş, “Sen nasıl Peygambersin böyle, resim çektiriyorsun?”; o, gülümseyerek cevabı yapıştırmış: “Ben asri Peygamberim!”.
-33-

Hastanenin su sıkıntısı çektiği günlerden birinde, hastanın biri banyoya girmiş, sular da kesilmiş. Sıcak suyu dökününce tabii ki yanmış ve feryatla dışarıya fırlamış. Eşref Peygamber de bu hali görmüş. Bana kendisi şu yorumu yapmıştı:

“Doktor Bey, biz istiyorduk bu meselenin hallini,
Valilerden biri “dağ” dan gelmişti, biri ‘kır’dan,
Biz istedik gökten inme melek olsun,
‘Gök’ den, ‘ay’ dan indirdik, yine fayda etmedi.”

(Pek çok anlam vermez gibi görünen bu mısraların ardındaki gönderme şu: Eşref  Peygamber, o zamanın üç önemli Vali Beylerin  soyadlarıyla oynuyor. O zamanın önemli kişilikleri olan o valiler şunlardı: Lütfü Kırdar, Muhittin Üstündağ ve Hastahanenin Asabiye şefi ve daha sonra İstanbul Belediye Başkanı ve Valisi Ord.Prof. Dr.Fahrettin Gökay.)

Eşref Peygamber, Toptaşı Bimarhanesinin Bakırköye naklolunduğunun dokuzuncu yılında, o zamanın başhekimi merhum hocamız, efsane olmuş Ord.Prof.Dr. Mazhar Osman Uzman Beyefendiye başvurarak bir süre için taburcu edilmesini rica etmiş ve şu şiiri yazmış:

“Başhekim Bay Mazhar Uzmana:

Beyefendi, beni çıkar, yeter artık çektiğim
Çıkarmana sebep olsun bulup esrar içtiğim.

Dışarıya çıkınca da kat’iyetle içmem, bil
Bir iş bulup beş on kuruş kazanaraktan geçinirim, bil

Gazeteler, mecmualar, karagözcük satarım
Bir handa bir oda bulup akşamları yatarım.

Olmaz benim şimden sonra kimselere zararım,
Gayrı çıkmak istiyorum, kat’idir bu kararım.

Teşrinievvel  (Ekim) 1935”

Muhterem Hocamız onun arzusunu kırmayarak taburcu etmiş ise de, hemen birkaç ay sonra, Eşref Peygamber, dışarda uyumluluk sağlayamayarak yine dini hezeyanlarına devam ettiğinden tekrar Bakırköye getirilmiş, fakat bu kez, üzerinde esrar bulunduğu için, o zamanların Adli Servisi olan 10. Koğuşa konmuş, bir süre de orada kalmış. Eşref Peygamber, bu dört yanı adeta surlarla çevrili, sıkıcı yerin izlenimlerini şu

-34

mısralarla yansıtıyor:

“Bu Servisin duvarları fırlatıyor ıztırap,
Iztıraba hedef olan vücut olmaz mı harap?

Her ilacı, tedavisi meşakkatle sıkıntı,
İstirahat nükteleri gam suyuyla akıntı.

Cezayeri olduğundan darüşşifa olamaz,
Şefkat yurdu bir kuş olsa üzerine konmaz.

Sinop, Bodrum kalesinden farklı değil bu Servis,
Diken olur devran-ı alem içinde olur Nergis.

Deli şair sözüdür bu saçmalarla hazin,
Edebiyat güllerinde bülbül dili bileyin.

Eşref Dilken ”

Eşref Peygamber boş zamanlarında hemen hemen sürekli olarak okurdu. Günlük olayları yakından izler, derin ve karmaşa konularda, tamamlayamadığı eğitiminden acı acı yakınırdı:

“Gördükçe ben güzelce eş’arı                  (Eş’ar: dostlar, arkadaşlar
Adavet beslerim cehaletime,                   Adavet: nefret, kin, düşmanlık
Andırır mısralar çünkü esharı,                Eshar: Sabah
Yanarım pek ilimsiz haletime..”              Halet: Ruhsal durum)

Şimdi, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin -kimbilir ne zaman ve eğer- görünüşte pek bir değer ifade etmez bir izlenim uyandırabikecek Hırdavat Deposunun bir köşeciğinde, Eşref Peygamber’in sayısız mısraları yatar. Çoğunun gerçekçil edebi bir değer taşımamalarına karşın, Bakırköy’ün çok renkli, tarihsel simalarından biri olan bu insan kişinin, anılarına hürmeten, manzumelerinden iki kıt’a daha alıyoruz:

-35-
A H R E T   Y O L U

Ahret Yurduna giden kimsenin
Göğsünde parlayan iman olmalı
Hükmü olmaz dolu olan kesenin
Cennete girmeye ferman olmalı.

O dünya bakidir bu dünya fani,
Yeisle, kederle dolmuş her yanı
İçimde yaşayan mahluk-u cihanın
Bunu anlamaya izan olmalı..

*       *

Yıllar yılları, Eşref Peygamberin saçlarında aklar karaları kovaladı. Kırk bir Bahar, kırkbir Kış’ı, Echo’yu arayan Narcissus örneği izlediler.

Yıl 1953. Mehtaplı bir gece. Yüzlerce, binlerce yüzyıl sürekli gülümsemekten hala usanmamış ay olanca güzelliğiyle parlamakta. Doğa dilsiz, bülbüller yorgun, ağaçlar suskun, yapraklar uykuda.

Eşref Peygamber, altmış yataklı Servis’in loş zemin katında, basit bir karyolada, son nefesini vermek üzere. Gece nöbetçisiyim, çağrılıyorum. Yedi yıllık dostum, kendisine açılmış gökyüzü kapılarına dönük yüzüyle, her zamankinden fazla mutlu, fısıltı ile konuşuyor:
“Allah bana Peygamberlik Kılıcı’nı gönderiyor. ‘Eriyor’um ben artık!”

Ve dostlar, artık Eşref Peygamber muradına ermiş bulunuyor.
Tanı: Kronik Bronşit  +  Amfizem .
“Eşref Peygamber”, İstanbul 1954
İngilizce yayımı:  “Prophet Eshref”, New York 1984
“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür,  İstanbul 2000
-36-
<strong>B A B A
</strong>

Yüz yıllık demir Baba, boynuna sımsıkı sarılan kalın, nemli kollardan birinden kurtuldu. Gecenin loşluğunda upuzun, ilmekli bir halat, mehtabı parçalayarak sulara gömüldü.

Geniş rıhtım boyunca yürüyen insanlar da, gecenin getirdiği yorgunluğa karşın, ayışığının büyüsü içindeydiler. Ne güzeldir mehtap, farkına varılırsa…
-Baba, bana bir simit alsana.
-Dur oğlum, vapur kalksın, ayıp şimdi.
İlk kez kendisine seslenildiğini sanan emektar, başını çevirmek istedi, başaramadı. İnce halatlar gıcır gıcır esnediler. Beli iki kat olmuş yaşlı bir baba geldi, oflayarak Baba’nın üzerine çömeşti. Değneğini bacakları arasına bıraktıktan sonra koynundan tütün kesesini çıkardı, buruşmuş kağıtlardan  -onlardan daha fazla buruşmuş- parmaklarıyla ayıklayarak bir tane aldı. Ortasına iki tutam tütün koyduktan sonra, kenarını yalayıp kapattı. Çakmağınla da tutuşturdu. Pırtlamış pabuçlarının burunlarından çıkan parmaklarına dökülen mehtap kırıntılarını seyre daldı, “Allaha çok şükür”, dedi. Emektar Baba da içinden tekrarladı, “Allaha çok şükür.. Yeri göğü yaratan Allaha çok şükür..”

-Çok kalma emi, vallahi dört gözle yolunu bekleyeceğiz.
-İnşallah.. İşlerimi yoluna koyayım da… Eylül sonuna kalmaz, dönerim.
-Enişte, enişte, nolur, mektup yazmamazlık etme.
-Hasan, kıçının palamaralarını çözüver geminin, yol açılsın.

Tayfa, on kulaç boyundaki motorun ardındaki halatı çözdü. Baba bir az daha rahatladı.

İhtiyar, sigarasını Baba’nın üzerinde söndürdü, sonra denize fırlattı, sanki tutuşmasın diye. Baba, ensesinin kızgın kızgın da dağlanmasına ses çıkarmadı. Sağır-dilsiz zannederler şu Baba’yı. Kaç kuşak, kaç hayat çürütmüş, neler görüp geçirmiştir halbuki. Örneğin bundan evvel, Anadolunun güney limanlarının birinde memlekete hizmet etmişti. Yanar, buram buram terlerdi yazları, kızgın güneşinde oranın. İklimi farklıydı ama, insanoğlunun aynı ümitleri bağlanır, aynı ümitleri çözülürdü boynunda.
-37-

Hiç unutmazdı, bir keresinde, -yine böyle mehtaplı bir geceydi- ödevini yaparken, yaşları, gözlerinin pınarında boncuklaşmış genç bir kadın, sırmalı elbiseli kocasını uğurluyordu. O mendil hep sallandı, o yaşlar hiç dinmedi.

Aradan yıllar geçti; Baba, terfi ederek Galata Rıhtımına çakıldığı zaman sırmalı elbiseliyi bu kez başka bir kadınla gördü. Yerinden fırlayıp adamın başına düşmek istedi ama ne çare..

Baba, “eğer dünyaya bir kez daha gelmek kısmet olursa, acaba ne olarak gelmek isterdim?” diye kendi kendine düşündü. Herhalde lime lime olmuş elbiseleriyle, yükünü taşıdığı ihtiyar olmak istemezdi. Ne gözleri yaşlı kadın, ne sırmalı elbiseli adam, ne de onun yanındaki kendini mutlu sanan öbür kadın. İnsan olmamalıydı yine. Talihlerini kendilerinin yarattıklarını inanan bu yaratıkların tümüne acıyordu. En iyisi vapur olmalıydı; böyle bağlı kalmaktansa diyar diyar dolaşmalıydı, yahut rüzgar olmalıydı: diyar diyar esmeliydi veya yağmur olmalıydı: diyar diyar yağmalıydı.

Az öteden cızırtıyla gelen bir koku, ihtiyar Baba’yı yutkundurdu, genzini yaktı.
-Haniya şiş köfte, şiş kebap bayım; şiş köfte, yolculuğa beyim..
-Ayran var, ayran.
-Su.. İyi su.. Haniya bir kuruşa, bir kuruşa..
-Nane limon, nane limon.. Mide bulantısına, deniz tutmasına..

Baba, “Acaba zavallı ihtiyarın parası var mı?” diye sızlandı. Kendisinin ömür boyu paraya hiç gereksinimi olmamıştı.

Mehtap bir az daha yükselmiş, su üzerine kurduğu ışıktan malikanesi gözleri daha fazla kamaştırmaya başlamıştı.”Şu mehtap da hep bana beyaz kuşağını gönderir!” diye için için gururlandı Baba. Gerçekten de öyleydi. Ödev görevi nereye çakıldıysa, ayın, doğduğu andan başlayarak, gümüş şalı, boynuna sarılmak istercesine ona doğru uzanmıştı.

-Çan, çan, çan. Yolculara birinci ihtar zili, daha doğrusu, yolcusunu geçirenlere. Ne elem doğurur şu çan sesi. Şimdi gölgeler birbirlerine sarılacaklar, selamlar, sevgiler, paketler gönderilecek, öpüşecekler. Denize düşen gölgeler, bağrışlar, uyuyan balıkları ürkütecek.
-Düütt.

-38-

Vapurun eskimiş, kalın sesi, birinci çanın ihtarını tamamladı. Küçük çocuğun biri ağlayarak babasına sarıldı. Ses, tüm karşı sahillerde dolaşa dolaşa yine rıhtıma seriliverdi. Çok kaptanlar tanımıştı ömrü boyunca bizim demir Baba, tüysüz delikanlılardan aksakallılarına kadar türlü deniz kurtlarını. Ama o, bir tanesini hiç unutamazdı. Yolcu boşaldıktan sonra o, üst kıç güvertesinde upuzun silüetiyle küpeşteye dayanır, yağmur-kar, saatlerce düşünürdü. Ne düşünürdü, kimse bilmezdi. Herkes başka bir şey derdi onun hakkında. Bir kısım tayfa, sevgilisinin kendisini terkettiğini, ondan sonra yüzüğünü suya atıp denizlere açıldığını söylerdi. Bazıları da, bir kez görülmüş sonra kaybolmuş bir denizkızına aşık olduğunu hikaye derlerdi. Kaptanın, ödev dışında kimseyle görüştüğünü duyan olmamıştı. Kendine has, hüzün dolu bir düdük çalışı vardı ki, gıyabında herkes ondan “Kaptan Düt” diye bahsederdi. Her düdük ötüşünde tayfa onu hatırlamasın da kimi hatırlasın?

Demir Baba, pos bıyıklı Arnavut bir balıkçıdan da denizkızları hakkında pek çok efsaneler dinlemişti. Bu kızlar, hiç gerdeğe girmemiş delikanlıları ta uzaklardan gözlerinin sihriyle kendilerine çeker, çok uzaklara kadar götürüp arzularına kavuştuktan sonra onların cesetlerini sahile atar, kaçar giderlermiş. Gözleri kanlı, gönlü yaslı Arnavut balıkçı, kendi oğlunu da böyle kaybettiğini her yabancıya, usanmadan, yana yıkıla anlatırdı.. Bir defasında dalmış, Baba’ya bile anlatmıştı.

“Neler gördü şu güdük başım!” diye içini çekti Baba. İhtiyar baba da denize şöyle bir sümkürdü, ellerini pantolonunun iki yanına sildi. Sonra, yine koynundan gümüş suyuna batırılmış teneke tabakayı çıkardı, bir yaprak daha sarıp tüttürmek istedi, fakat çakmağı bir türlü alev almadı. Yandan geçen birine titrek bir sesle sordu:
-Evlat, ateşin var var mı?
-Var babalık.
“Tam bize göre hani ya!” diye düşündü demir Baba.
Çan, çan, çan.. İkinci kampana.
-Yürüyelim, yürüyelim, iskele alınıyor!
-Pardon..Yol ver, yol ver..
-Yağlı boya, yağlı boya, açılalım.
-Hey babalık, Bandırma Postası mı bu?
Bizim ihtiyar kendini toparlayıp ağzını açıncaya kadar, asker, ağır bavulunu sürükleyerek, ağzında sunturlu bir küfür, hırsla asma merdivenleri tırmanmaya başladı.

-39-

-Kıç palamarları çözün, emretti ikinci kaptan.
Emektar çımacı Mustafa Baba, koşar adımlarla Babaya yaklaştı:
-Davran baba, haydi hoppala, halat alıyoruz.. Haydi babalık..

İhtiyar, oflayarak yerinden kalktı.Uyuşmuş kıçını, bacaklarını elleriyle oğuşturdu. Sonra, ağır ağır geri çekildi. Bir anda pervaneler mehtapla dolu suları parçalayarak vınladılar. Kalın halat da, gülle gibi, sulara saplandı. Üstleri köpüklü, mavi dalgalar, Baba’ya kadar sıçradı ve onun terini, yorgunluğunu aldı götürdü.

-Enişte, enişte, mutlaka yazacaksın, değil mi?
-Bayramda mutlaka bekleriz.
-Haydi Allaha emanet ol evladım, çok çok selam söyle dayına.
-Beyaz mendil sallama hanım teyze, sallayanlar birbirine hasret gidermiş.
-Gır, gır, gır, gır, gır..
-Düütt.. Düütt..
-Aa, anne.. Paketlerden birini evde unutmuşuz, içinde yeni blüzüm vardı.
-Yazarız, arkadan gönderirler..
Heybetli gemi, karanlıkta bir kat daha korkunçlaşan devasa gövdesiyle, homurdana homurdana, yan yan, sahilden uzaklaşıyor. Demir Baba bu anı yaşamaktan oldum bittim korkar. Sanki yer yarılır da içinden yeraltı dünyasının kaynar suları fışkırır.

Koca gemi uzaktan bu kadarcık rıhtıma sığmaz görünür, kalktıktan sonra da insan şaşar nasıl sığmış olduğuna. Baba da hep bu görünüşe aldanır, içten içe kendiyle bahse tutuşur, “bu gemi sığmaz buraya!” diye, hep de kaybeder. Hep de yanaşırlar ve aynı yerden yan yan kalkarlar.

Baba, insanları da uzun boylu görürdü, tabutları kısa. Ama tüm insanlar da oraya sığarlardı, tıpkı gemiler gibi. Rıhtım yavaş yavaş boşalmaya başladı. Biri, Baba’nın üzerine basarak ayakkabılarının bağcıklarını bağladı, diğeri de, futbol oynar gibi, bir ‘dış’ dokundurdu geçti.

-40-

Yorgun Baba, bir az kestirmek kararındaydı ki, ağır bir cismin üzerine oturmasıyla kendine geldi. Baktı; iki genç adam, biri, iri ve şişmanı üzerinde, diğeri zayıf ve ayakta, sigaralarını tüttürmüşler, sudaki yakamozları seyrediyorlar:

-Ne güzel mehtap var, değil mi?
-Yaa. Bizim halanın talihi varmış.. Güzel bir yolculuk yapmış olmalı herhalde Vapurun gelmesine kaç dakika var dersin?
-Vaktinde gelirse, yirmi. Sür’at Postası rötar yapmaz. Hem, azizim, ben bir kez Napoli’ye giderken böyle….

*      *
Baba, yorgun başını mehtabın gümüş kuşağına dayayıp uyumaya hazırlanırken, herzamanki gibi kendi kendine mırıldanıyordu: insanlar, mehtabı gördükleri sürece gelecekler ve gidecekler, gidecekler ve gelecekler..

Az ötede, yosunlar, Baba’nın uyumasından yararlanarak ona ait olan ışık parçacıklarıyla köşe kapmaca oynuyorlar. Daha uzaklarda ise, bir az sonra, Baba’nın boynuna yeni bir halat geçirecek mavimsi bir ışık, bir direğin tepesinde kah beliriyor, kah kayboluyor…
27 Ekim 1955, İstanbul

“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000
(Bu hikaye, 1955 yılında, TERCÜMAN Gazetesi tarafından, gerek amatör ve gerekse profesyonel olarak Türkiye çapında açılan hikaye müsabakasında, katılan 792 yazar arasında seçilen en iyi on hikaye arasında sekizinciliği kazanmıştı.)

-Devam edecek-]]></content:encoded>
<excerpt:encoded><![CDATA[]]></excerpt:encoded>
<wp:post_id>128</wp:post_id>
<wp:post_date>2013-12-15 17:47:03</wp:post_date>
<wp:post_date_gmt>2013-12-15 15:47:03</wp:post_date_gmt>
<wp:comment_status>open</wp:comment_status>
<wp:ping_status>open</wp:ping_status>
<wp:post_name>bir-dogumun-hikayesi-31-40</wp:post_name>
<wp:status>publish</wp:status>
<wp:post_parent>0</wp:post_parent>
<wp:menu_order>0</wp:menu_order>
<wp:post_type>post</wp:post_type>
<wp:post_password></wp:post_password>
<wp:is_sticky>0</wp:is_sticky>
<category domain=”category” nicename=”oykulerim”><![CDATA[Öykülerim]]></category>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>sayfa_sayac_bilgi</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[a:3:{s:12:”sayac_toplam”;i:16;s:11:”sayac_bugun”;i:0;s:9:”son_okuma”;i:1256927180;}]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_edit_last</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[1]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
</item>
<item>
<title>Öykülerim:  Bir Doğumun Hikayesi,  (7)    (85-97)</title>
<link>http://www.ismailersevim.com.tr/?p=147</link>
<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 15:44:18 +0000</pubDate>
<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
<guid isPermaLink=”false”>http://www.ismailersevim.com/?p=147</guid>
<description></description>
<content:encoded><![CDATA[-85-

<strong>        S E B A S T I A N</strong>

<strong>                  </strong> Bugün, bavullarımı topluyorum.

Karanfilleriyle, fesleğenleriyle, hamamböcekleriyle, rüyalarımı süsleyen kertenkele ve kelebekleriyle, dünyaya gözümü açtığım bu, on yıllarca sabırlı yılların köpüklü, bazen sakin, bazen kızgın dalgalarıyla yıkanmaktan, okşanmaktan, hatta tokatlanmaktan artık bıkmış iki katlı ahşap evden nihayet ayrılıyorum.

Bu andaki problemim şu: Geride ne bırakmalıyım? Bunu nasıl değerlendireceğimi bilemiyorum. Dünya nimetlerinden yeterli derecede nasibini almış bir ailenin biraz şımarıkça büyütülmüş tek kızı, evden ayrılacağı zaman geride ne bırakır?

Tabiidir ki giysilerimin hepsini alıyorum, ama hepsini. Eski, küçük, kullanılmaz hiçbir şeyi ardımda bırakmıyorum. Haftalar öncesinden çöp kutusuna attım gitti. Arkadaşlarım bana onları Verem Savaş Derneği’ne vermemi söyledi. Fikir güzel ama, onların telefon numarası kaç acaba? Bir de, eve gelmiyorlarmış, onları kim götürüp teslim edecek?

Bana uzun yıllar yoldaşlık etmiş en yakın dostlarım, kitaplarım. Onların çoğunu mezun olduğum kolejin kütüphanesine bırakıyorum. Cimri babam bunu duyunca küplere bindi: “Selin”, dedi, “para ağaçta bitmiyor… Zengin koleji daha mı zengin edeceksin? Elinde tut, ilerde çocukların yararlanır!” Bu doğru olabilir ama, ben şimdi geçmişimi süzgeçten geçirip arıtma yolundayım. Çocuklarım ilerde kendi kitaplarını kendileri seçerler. Hepsini atmıyorum canım, sakladığım kitaplar arasında -ilk göz ağrım- Kama Sutra, birkaç Kafka ve Camus, örneğin The Castle, The Metamorphosis, The Stranger, The Myth of Sisyphus, The Fall, Caligula, Exile and the Kingdom vb. var. Birkaç Dostoyevski, Keats ve O’Henry, hepsi bu. Bir zamanlar düşkünü olduğum Halil Gibran’ı bile geride bıraktım. Başarmak isteyip de başaramayanlara ya kızarım ya acırım. Gibran bunlardan biri. Sizi, bir mistisizme bürünerek, yaratıcı bir romantik olduğunu sanmaya zorluyor, pöf. Alice in Wonderland’ı da öyle, onları her zaman taşıyacağım.

Yıllardır benliğime mağara olmuş odama tekrar bir göz gezdiriyorum. Masum etajerim, elbise dolabım, fer forge lambam ümit ederim ki beni özlerler. Albümüm, çerçeveli çerçevesiz resimlerim, mezuniyet anıları, günlüğüm zaten bavulda. Oo, Sebastian’ı nasıl unuttum? Siz herhalde onu bilmezsiniz, nereden bileceksiniz yani, birazdan sizi onunla tanıştıracağım.

Bilmem, tek çocuklu ailelerde hep öyle mi olur; ben küçükken, annemin ve babamın kendi dünyalarına derin boyutlarda dalmalarından olacak herhalde, kendi yarattığı fantazi dünyasında yaşayan bir kızdım. Anneme sık sık sorardım:

“Anne, sen beni gerçekten seviyor musun?
“Sen şaşırmışsın galiba, elbette seviyorum. Seni komşulardan mı aldık yani?”
“Valla bilmem, ben esmerim, sen ve babam değilsiniz…    Hem…”
“Hem de ne?”
“Ben zaman zaman sanki beni sevmiyormuşsunuz gibi hissediyorum. Yalnış anlama, ‘sevmiyorsunuz!’ demiyorum, arada sanki bir şey eksik.
“Ne eksik yani?”
“Sanki, bir şey ama, ne? Bilmiyorum.”
“Selin, senin ateşin mi var? Gel seni şöyle bir kucaklayayım da dünya kaç bucakmış bir gör bakalım!” ve beni kollarının arasında sıkardı. O ne derse desin, kolları arasında ne denli sıkarsa sıksın, ben onun zaman zaman ağladığını, gözlerinden bir elem bulutunun şöyle bir süzüldüğünü sezerdim. Babamsa iyi adamdır ama mesafelidir. Biricik kızını, kendi inancına göre sevdi ve onun bir dediğini iki etmedi. Ama o his içimde sürekli olarak kaldı; sanki benim başıma bir şey gelse, onlar beni koruyamayacaklarmış gibi… Ciddi psikolojik bir sorunum olsa, -ki genç kızlığımda bir iki badire geçirdim, hamilelik vb.- onlara tümüyle güvenip de açılamadım. Ne eksiktiti, bilmiyorum… Kaç kez bir psikanaliste gitmeyi düşünmüştüm, ama bu işi gerçekten bilen kim var etrafta? Çoğu, öğüt veren ‘bozo’lar; yahut, ‘sevgi’ çığırtkanları, “Sevgi her şeyin temelidir hayatta… Senin hayatında sevgi eksik… Seni gerçekten seven birini bulursan, hiç problemin kalmaz!” gibilerden. Türkiye’ye hoş geldin Buscaglia. Seni gerçekten sevecek birini nereden bulursun, sevgiyi nasıl değerlendirirsin? Ufff, sıkıldım.

-86-

Çocukluğumdam beri, ben, saklambaç oyununu çok severim. Kaybolup da yeniden bulunmak bana garip bir haz veriyor olmalı. Sanki dünyaya yeniden gelme gibi bir şey. Hatırlarım, annemin arkadaşları, komşular, o günlerin modası olan Kabul Günleri’nde çaya geldiklerinde, ben evde kolaylıkla unutuluverirdim. Çaylar, kahveler içilir, çok sevdiğim meyveli kekler yenir; ben, bir köşede oyuncaklarımla, boya kalemleriyle unutulur giderdim. Kedi resmini çizmeye bayılırım. Kedi en sevdiğim hayvandır zaten. Eğer enkarnasyon diye bir şey varsa, ben önceki hayatımda garanti kedi idim. Bir bakıyorsun ki komşular kapı muhabbetinde, çay bardakları, boş tabaklar mutfağa taşınıyor; “Aaa”, derdi annem, “Sen buralarda mıydın Selin? Gel sana biraz kek vereyim” Ben onların artıklarını yer miyim hiç, küser giderdim.

O zamanlar hep düşünürdüm: büyüyeceğim… Büyüyeceğim ve sözüm ona beni sevdiklerini söyleyen, saçlarımı okşayan, yanaklarıma makas veren insanlardan intikam alacağım. Nasıl? Nasıl mı, kendimi onlardan uzak tutarak. Arada sırada ‘Ölsem mi acaba?’ diye düşünürdüm. Bilinçli olarak ilk algılayabildiğim ölüm haberi uzak bir akrabanın kanserden ölümü nedeniyle gelmişti. Sekiz, dokuz yaşlarındaydım, sanırım. Hayal meyal hatırlıyorum, annemin annesi de ben üç, üç buçuk yaşlarında iken ölmüştü ve onun Cennete gittiğini söylemişlerdi. “Cennet neresi?” diye gökyüzüne bakmış ve anneannemin, elinde çikolata, okyanuslar kadar derin mavi gözlerinde meleksi bir gülümseme ile bana koşacağını ummuştum. Heyhat! Hayatımdaki ilk büyük düşkırıklığımın bu olduğunu sanırım.

Ama dokuz yaşında bir çocuk, artık hayatın, varlığın yokluğun ne olduğunu çok iyi bilir. Bugün gibi hatırlıyorum, o ölüm haberini alır almaz haftalarca, aylarca et yememiştim; zira, yalnızca ruhun Cennete gittiğini, ölen vücudun toprağa gömüldüğünü ve onun böcekler tarafından yendiğini artık biliyordum. Vaktiyle canlı olan bir vücudu yiyen bir böcek olmayı hiç istemezdim. Annem sofrada çok ısrar ederdi:

“Kızım sana ne oldu? Sen cızbız köfteyi çok severdin?”
“Midem almıyor anne, biraz çorba ve ıspanak yeter.”
“Omlet?”
“Ya… Omlet yap bana. Bilirsin, omleti çok severim.”
“Salamlı mı, peynirli mi istersin?”
“Peynirli, peynirli… Salamlı istemem!”
“Elma da olur mu?”

Bir süre düşünürdüm, elmanın vücut ya da ruhla ne ilgisi var, sonra razı olurdum. Tekrar ete başlamamda herhalde yeni yeni açılmaya başlayan McDonalds’ların rolü oldu. Bir gün arkadaşlarla beraber bir daldık içeri, kızarmış patates ve kola; o gün bu gün, o diyete aboneyiz.

Ha, hay Allah, nasıl oldu da unuttum? Başka bir ölüm olayını daha hatırladım. Yine ilkokul yıllarında idi. Bir gün, yetzemin çok sevdiğim kızı Şeyma, pencereden düşüp ölmüş ve ‘toprağın altına’ konmuştu. Ben de toprağın altına konmak istedim. Bu herhalde öteki ölüm haberinden daha evvel ve ben beş-altı yaşlarında olmalıydım. Ancak orada kendimi rahat ve korunmuş hissedecek ve Şeyma ile oyunlar oynayabilecektim. O günlerde resim öğretmenimiz bir resim çizmemizi istediğinde, her zamanki kedi yerine, bir ‘toprak’ çizmiştim: düz bir çizgi, üzerinde göz gibi iki pencere, altında da iki oda. Odanın birinde ben, ötekisinde de Şeyma oturuyor. İstediğim zaman o pencereden yukarıya, dış dünyaya çıkabiliyorum; ama, en mutlu olduğum zamanlar, aşağıya, toprak altındaki odama gidip oraya sığındığım anlardı.

*

-87-

Hazır sizlere sırlarımı açmışken, hepsini söyleyeyim de kurtulayım bari. Benim gizli bucaklı köşelerde kendi kendime oyun oynamamın nedenlerinden biri de, önümdeki mahrem yerlerimle oynamaktan zevk aldığımdı. Kimse beni sevmezse, ben kendimi sevmeyi bilirdim. Ondan sonra da, sanki bir suç işlemiş gibi, saklanacak yer arardım. Küsmüştüm şu dünyaya! Evimizde, anneannemin evinden gelme, sanırım onun bizlere bıraktığı yegane miras, uzunca bir kilim vardı; o kilim, bir rulo halinde sandık odasında bir köşeye konmuştu. En büyük zevkim, özellikle annemin beni arayabileceği zamanlar, onun kıvrımları arasına girmek ve saklanmaktı. Daha sonraları bile sinemalara, tiyatrolara gittiğimde, duvarlarda veya tavanda var olan bir dekor parçasına gözlerimi diker, onun girntileri arasına saklanıp asırlarca oralarda kalabilmeyi kurardım. Okul sıralarında iken de, not almadığım zamanlar, ellerimi masamın içine sokup onları orada saklamak gereksinimini duyardım. Bazen ellerim, bazen kendi öz sesim, sanki benim değillermiş gibi gelirdi bana. Nedenlerini anlayamadığım bu hisleri bana yorumlayacak hiçbir kimse bulunmadığından, en iyisi yine bir yerlere saklanmaktı.

Gelelim SEBASTIAN’a. Onunla başladık ama konuyu dağıttık. Sebastian, benim pille çalışan robotum. O benim yıllar boyu sırdaşım, adaşım, kader yoldaşım olmuştu. Ona yıllardır gözüm gibi baktım, gittiğim her yere götürdüm, yeraltına bile… Şimdi karşımda, hazin hazin bana bakıyor. Onu da alsam mı, almasam mı?

Her ne kadar insanları kendi sevgimden mahrum ederek intikam almayı söylemişsem de, zaman zaman kötü düşünceler aklımdan geçerdi doğrusu. Örneğin evi veya okul binasını bir kibritle ateşe vermek, beni sevdiklerini söyleyen anne ve babamın çay fincanlarına fare zehiri koymak gibi. Ya da, evden uzaklaraşıp taa uzak ilkelere, beni kimselerin bulamayacağı yerlere, -Afrika’ya safari gezisine katılıpp, kaçıp ormanlarda saklanmaya- bir daha dönmemek üzere gitmek, çocukluk fantazilerimin her an yaşayan öğeleri idi.

Bu düşüncelerin beni rahatsız ettiği an, Sebastian imdadıma yetişirdi, “Benim güzel robotum Sebastian!.. Bana yardım et… Beni bu düşüncelerden arıt!..” Onu bir güzel kurardım ve benim Sebastian’ım, bir ‘Fındıkkıran Prens’i gibi, tahta kollarının ileri geri hareketleriyle, değirmende un öğütür gibi, benim problemlerimi de unufak ederdi… Şimdi, büyüdüm artık, evden ayrılıyorum ve kendi problemleri kendim çözmeliyim… Acaba onu yanıma almalı mı, almamalı mıyım?

Kapı birden açıldı ve annemin endişeli sesi beni uyardı: “Selin, hadi toparlandın mı? Nikaha geç kalıyoruz!” “Geliyorum anne, bir dakika daha…”

Bavulumu kapatmak üzereyim ve Sebastian, gözlerinde hiçbir zaman görmediğim bir endişe ile bana bakmakta. Hala kararsızım: onu da bavula alayım mı, almayayım mı?

Temmuz 1997 İstanbul

“Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür Yayınları, İstanbul 2000

-88-

<strong>K Ü R T       H A S A N</strong>
Hasan, göbek adıyla Ufo, her zamanki ördeksi yürüyüşü ile, iki tarafına yalpalaya yalpalaya kerpiçten yapılı kulubemsi evciğinin önüne adeta çöktü. İçinde, körpe beyninin yorum yapamayacağı bir gerginlik vardı. Köyünün sırtını verdiği Devler Dağında bile bir kasvet vardı; yüce tepelerinin üstlerindeki bulutlar sinirli sinirli, şaşkın dolaşıyorlardı. Uzaktan uzağa gumgum sesleri geliyor ve küçük yavrunun gönlünü büsbütün bulandırıyordu. Babası, amcası, dedesi ve köyün tüm erkekleri sabahın köründe, çatışmaya gitmişlerdi. Kimin geldiğini, kimin gittiğini kestiremeyecek bir yaştaydı, ancak yürüyebiliyor ve tek tük konuşabiliyordu. Güneş de öylesine acımasızcasına, bunaltırcasına sıcaktı ki. Yerler buram buram ısı tütüyordu. Kendini çok sevdiğini sandığı annesi, yirmi otuz metre ötedeki gölgeliğinden her zaman yararlandığı selvi ağacına gitmesine izin vermemişti. Ufo şimdi, tulum donuyla paçalı tavuk görünümünde, üstü çıplak baldırı çıplak, oturmuş, parmağını önce ıslak donuna daldırmış sonra ağzına götürüyordu ki annesi yerden bitme, ardında beliriverdi:

“<em>Ufo..Na tu fehet nakı? De, Ji tire penır aniye.. Dile te heye, bixwe!”
“Bave min hat?”
“Limin guh bide. Ji sibehe pede, di ber hev didin; ez guman dikim ku ewbe. Limin guh bide.. Kurubev! Heji te dikim. Xwede te jin min re bihele</em>!”  (*)

_______

(*) “Ufo.. Utanmıyor musun? Haydi, senin için peynir getirdim.. Canın çekerse ye..
“Babam geldi mi?”
“Beni dinle! Sabahtanberi aralıksız döğüşüyorlar, geleceğine inanıyorum. Babasının oğlu.. Seni  seviyorum. Allah seni bana bağışlasın!”

-89-

Daha sözünü henüz yeni bitirmişti ki, toz duman arasında ellerinde yalın kılıç, bir sürü atlı beliriverdi. Yıldırım hızıyla yaklaşan ve göz kamaştırıcı bir zalimlikle parıldayan çelik, genç kadının gövdesini bir ağaç kütüğü gibi ikiye ayırıverdi. Anne, kolları açık, yavrusunun üzerine kapanırken, Ufo bir kez haykırabildi:
“Yabo!” (<em>Baba, imdat</em>!) ve annesinin ağırlığı altında yalın gövdesi ve çişli tulumu, kıpkızıl renge boyandı. Atlılar, diğer kerpiç yığınlarından şaşkınlıkla dışarı fırlayan bir sürü yaşlı kadın erkek, henüz delikanlılığa ermemiş, eli silah tutamayacak bir sürü kız erkek, tümü on yedi vücudu daha cansız yere serdikten sonra, tekrar toz duman olup gittiler. Tüm köyü ve vadiyi garip bir sessizlik bürümüştü şimdi.. Köyün biricik su kaynağı Ölü İnsan Deresi, renk renk kızıla boyanmış, melul melul türküler mırıldanarak akıyordu. Sessizliği bozan, şurada burada, artık  sahipsiz kalmış köpeklerin ve tavukların sesleri idi. Sanki bir volkan patlamış, bir anda masum bir grup insanoğlunu cezalandırmış, diyet borcunu aldıktan sonra, tekrar kraterine geri çekilmişti. Şu savaş ilahları hele bir kızmaya görsünler, neler yaparlardı neler..

Gece, ağustos böceklerinin müziği eşliğinde, günün sefaletini perdeleyen karanlık tülüyle köye inerken, çatışmadan yaralı, fakat sağ salim dönebilen iki yaşlı babayiğit, köyde yaşıyan tek canlı olarak Ufo’yu buldular. Annesinin vücudunun siper olduğu yavru, ağlamaktan, açlıktan ve korkudan bitkin bir halde idi. Tüm gün yerinden kıpırdayamamıştı.. İki ihtiyar, kendilerinden daha yorgun olan atlarına Ufo’yo da yükleyerek, aşağı yukarı yirmi kilometre mesafedeki diğer bir Kırmancı köyüne doğru yola çıktılar. Geride yapılacak hiç bir şey yoktu. Hedefi belirsiz bir çatışma, iki taraftan da canlar götürüyordu. Hayat, bu kadar ucuza çıkmıştı.

Dar patikalardan, yalçın tepelerden, kırılmış dal uçlarının çıkardığı ürpertici ve şüpheci seslere kulak vererekten, küçük kafile diğer köye ancak dört saat sonra varabildi. Açlıktan ve yorgunluktan bitap iki savaşçı, kollarında Ufo, köy meydanına baygın yığılıverdiler. Ufo’nun pırıl pırıl yanan ürkek gözleri, kurumağa ve kokuşmaya yüz tutmuş kan gölcükleri tüm hikayeyi naklediyordu. Sarıldı, sarmalandı, kısırını yedi, ayranını içti, eli çişli donunda uyuyakaldı. Ertesi günün ışıklarıyla beraber, onu yeni bir hayat bekliyordu.

*        *

Ufo, yeni köyünde üç, dört ay süreyle bir süt anne tarafından şefkatle bakıldı. Kışa doğru, tüm yöreye sulh gelmişti yine.. Çatışan kuvvetler arasında anlaşma yapılmış ve kardeşin kardeşi vurduğu amansız savaş, fiilen sona ermişti. Artık yaraların sarılma zamanı gelmişti, tabii gelecek sefere dek. İnsanoğlu, kan dökmekten hoşlanan en vahşi hayvandı ve daha nice yüzyıllar, belki de beşer boyunca, bu hikaye devam edip duracaktı.

-90-

Mahalli belediyeler ve muhtarlıklar kanalıyla, kimsesiz kalmış çocuklar toplanıyor ve Yetiştirme Yurtlarına yerleştiriliyorlardı. Gaye, bu çocukların iyi bir bakım altında okuyup, adam olup ailelerine ve memleketlerine yararlı kimseler olmalarıydı. Fakat ya Tarih? Masum doğup, analı babalı hür yaşamaya hakları olan, fakat şu veya bu şekilde iğdiş edildikten sonra toplum düzenine konması planlanan bu çocuklar hakkında Tarih ne diyecekti? Günahları neydi bu yavruların? Onların alınyazılarını kimler yazıyordu?

Ufo, on bir yaşının sonuna kadar Ortadoğudaki bu Yetiştirme Yurtlarından birinde sessiz sedasız büyüdü. Babası, dedesi, amcaları, tüm büyükleri ve kardeşleri yerel çatışmalarda öldüklerinden kendisinin hiç bir ziyaretçisi olmamıştı. Devlet Baba, eksik olmasın, yatağını, yiyeceğini ve giyeceğini temin etmiş, üstelik İlk Okul eğitimini de vermişti. Şimdi artık bir zanaata yönelmenin zamanı geliyordu, marangozun mu yoksa bir inşaat ustasının yanında çırak mı olurdu, her neyse. Fakat talih bu işte, günlerden birgün, beklenmedik bir anda ne kapılar açılır: o civardaki büyük merkezlerden ziyarete gelen bir avukat, İstanbul’da, varlıklı bir avukat ailesinin, annesi babası olmayan, öksüz bir çocuğu korumalarına alma arzusunu Yurt Müdürü’ne iletince, Müdür Bey, tereddütsüz Hasan’ı seçti; zira o temiz, itaatkar, kanaat sahibi, alçak gönüllü, uyumlu ve sakin bir çocuktu. Hasan da, hayatının her kademesinde olduğu gibi, yükseklerden göktaşı gibi düşen bu öneriyi, sorgu sual etmeden kabul etti. Ve yine  sıcak bir yaz günü; ama bu kez Doğa’nın sessiz bir coşkuyla onu kucaklayan ve batan güneşin ötesinde biryerlerde, ona bir gelecek vad’eden sessiz bir yaz günü, Hasan, yine yalnızlığıyla paylaştığı sağır-dilsiz bir mutlulukla yolcu treninin üçüncü mevkiinde, tıkır tıkır dört nala koşuşan vagonların birinde, uyuya sarsıla üç günlük bir yolculuktan sonra, şehirlerin şehri İstanbul’un Haydarpaşa garına ulaştı. Hac, bitmişti.

*       *

Hasan yeni yuvasını, Moda koyuna bakan zengin evlerinin birinde, mutfağa bitişik kiler uzantısı, küf kokulu bir taşlıkta bulmuştu. Altında, saman doldurulmuş bir yatak müsveddesi; üstünde, uçları yanmış eski bir Denizli kilimi; başının altında da, soluk beyaz kılıflı, nerdeyse düzlenmiş bir yastık vardı. Dekoru tamamlayan, yatağa bitişik, üstünde fitilli bir gas lambası bulunan eski bir etajer idi. Tüm giysisini derleyip toparladığı yer de, duvar içindeki geniş kovuk idi. Ayakkaplarını kapıdan çıkarıp eline almayı, daha ilk günden tezi yok, öğrenmişti.

Yatılı Yurt yaşantılı bir kimse için, yüksek ekonomik klastaki bir aile yanı da olsa, uyum sağlamakta temelden bir sorun olamazdı. Gerçekten Hasan’a da bu olmadı. Genç çocuk, aile fertleri tarafından genellikle Hasso diye çağrılırdı. Yalnızca ailenin büyük oğlu, her nedense, onu  Kürdo veya Kürt Hasso diye çağırmaktan bir haz duyuyordu. Bu, ona hiç dokunmuyordu, aksine, bunu bir ayrıcalık kabul ederek garip bir gurur bile duyuyordu.

-91-

Hasan’ın bu ailede anlayamadığı esaslı noktalardan biri, onun sofraya, niye diğer üyeleri ile birlikte oturmasına izin verilmemesi idi. Hayal meyal hatırladığı kadar, köyünde, annesi, babası, iki büyük kardeşi Soro ve Rewşen ile birlikte yere bağdaş kurup otururlardı. Ne mutlu günlermiş; o, fırında pişmiş, sıcak, taze ekmeği tuza banıp ayranla içtikleri zamanlar. En çok sevdiği şey de peynirdi, ama, nedendi bilmez, birdenbire peynir yiyemez olmuştu. O gün bugün Hasan peynir yemezdi. Bildiği diğer şey de, erken çocukluk yıllarını anılamaya kalkıştığında boğazında sanki birşeylerin düğümlendiği ve adeta nefes alamadığı idi. Kendini ne denli zorlarsa zorlasın, o anılar bir noktada bıçak gibi kesiliyorlardı. Hayatının o anlarını simgeleyen bir kaç kare, sanki bir Editör tarafından makaslanmıştı. Yine de rüyalarında, döğene gittikleri zamanları, atların sağrılarına konan sinek ve kenelerden ötürü kuyruklarını kırbaç gibi iki yana sallayışlarını, döğenlerin üzerinde hoplayıp zıpladıklarını görür, içinde bir buruklukla uyanırdı.. Şehir güzeldi, güzeldi ama, neredeydi o tahıl kokusu, gübre kokusu, toprak kokusu? Ne özlemdi o!..

Hasan, yeni evinde anneliğinden, babalığından hiç bir haksızlık veya zulüm görmemişti, dövme veya sövme yoktu. Ne de olsa tahsil terbiye görmüş kimselerdi; “Hasso gel, Hasso git, şunu yap, bunu getir!” gündelik beklentilerdi. Tüm bunların ötesinde kendisi, özellikle, paçalı tavuğu andıran tulumlarıyla badi badi yürüyen, henüz konuşmaya başlayan küçük İloş ile yakından ilgilenir ve ona candan bir sadıçlık gösterirdi. Hasan’ın anneliği onu ilk yıl, Pazar günleri, mutfağın ortasında çırıl çıplak, banyodan getirdiği sıcak su ve sabunla bir güzel yıkardı. Neden ailenin banyosuna sokulmazdı? Bir az daha büyüyüp vücudu erken kıllanmaya başlayınca, Hasso’ya ailenin helasında banyo yapmaya izin verildi. Bu son olaydan sonra içinden bir ses artık onun da ailenin bir parçası sayılabileceği hususunda ilk cemrenin düşmüş olabileceğini muştuluyordu.

Hasan’ın hayatta en sevdiği şey, küçük İloş’la oynamak ve ona elinden geldiği kadar bakmaktı. Okul saatlerinin dışında hemen bütün gün bahçede otların üzerine otururlar, sahile çarpan beyaz başlı dalgaların seslerini beraber dinlerler; balıklara yem, deniz canavarlarına taşlar atarlar, günün birinde denizlerin ta ötelerindeki gizemli ülkelere beraber yolculuk etmek için hayaller kurarlardı; Hasan kaptan olacaktı, İloş da onun tayfası. Yağmurlu ve karlı günlerde salonda lego, puzzle ve pillerle çalışan bir sürü uçak, robot, araba ve benzeri oyuncaklarla oynarlardı. İloş da, oyuncaklarını paylaştığı kadar, ona özel verilen ayrıcalıkları, örneğin dondurma ve jiklet, yalnızca onunla paylaşırdı. Üç tekerlekli arabasını nasıl süreceğini de o öğretmişti, abisi değil. Hasan, sanki çocukluğunu sil baştan yeniden yaşatan bu çocuğa şükran borçluydu sanki. Hayretti ki, aile bu ilişkiye hiç karışmamıştı, bil’akis saygı gösteriyor gibiydi.

-92-

Hasan’ın, ev ve okul rutini dışında, hiç yakın arkadaşı olmamıştı. Sessiz, çalışkan efendi davranışıyla, devam ettiği Orta Okulda da herkesin sempatisini kazanmıştı. Kazanmıştı ama, hiç kimselerden de özel evlerine gitmesi için bir davetiye çıkmamıştı. Zaten evden dışarı çıkmak aklına bile gelmezdi. Kişiliği, sessiz bir volkan gibiydi. Dış dünyaya anlatacak, şikayet edecek hiç bir derdi yoktu. Allah da bilirdi ya, karnı tok, sırtı pekti; evde insancıl bir muamele görüyordu, eğitimine devam ediyordu ve çok sevdiği bir İloş vardı. Daha ne istesin?

Hasan’ı bu ‘Sessiz Cennet’de rahatsız eden biricik şey, İloş’un ağabeyi Erdal idi. Erdal, Hasan’dan dört, beş yaş daha büyük, kendini beğenmiş, şımarık bir oğlandı. Annesine, babasına Hasanın anlayamayacağı bir eza çektirirdi. O bunu anlamaya da hiç yeltenmedi.

Erdal’ın, gittiği Kolejde de çok geniş bir çevresi vardı; prensip itibariyle vaktini onlarla geçirir, gününü gün ederdi. Evde olduğu ve karşılaştığı zamanlar da, arada bir Hasan’a, “Hey Hasso, Kürt Hasso.. Gel ulan buraya.. Git şuraya” ve benzeri emirler verirdi. Hasan bütün bunlara sessizce itaat eder, kişisel olarak hiç yadırgamazdı. Bu tür davranışlar onun kitabında yazılı değildi. Abinin, kendinden ziyade küçük İloş’a hiç bir yakın ilgi veya sevgi göstermediğine çok hayret ederdi. Sevgi bir yana dursun, bir gün onun, küçük İloş’u koltuk altlarından tutup üçüncü kat balkonundan aşağı sarkıtarak sanki boşluğa atacakmış gibilerden oyun oynadığını görünce çılgına dönüp “Yapma beyim!” nidasıyla yavruyu kurtarmaya seğirtmiş, fakat karnının ortasına  yediği bir tekmeyle iki büklüm kalmıştı. Hasan aileye bu olaydan hiç bahsetmemişti.. Bu gibi olayların daniskasını kendi küçük özel hayatında yaşamıştı, sonra, herkes kendi yazgısını yaşamalıydı, küşük İloş hariç. Zira o masum bir çocuktu. İloş daha sonra abisini annesine şikayet etmiş, doğal olarak abi olayı yadsımıştı. Zeki İboş, ‘Hasan Abi’sinin de olayı gördüğünü ve hatta onu kurtarmak için koştuğunu’ söyleyince, anne Hasan’ı sorguya çekmiş ve “evet öyleydi, hanım anne” yanıtını alınca, tatlı bir sesle paşa oğluna “..Sevgilim.. Bir daha böyle soğuk şakalar (?) yapma, emi?” diye şakıyıvermişti. Hayat, ne sürpriz ve adaletsizliklerle dolu idi ama bu oyunda Hasan’ın yapacağı pek çok şey yoktu.

Bu olaydan hemen bir gün sonra Erdal, Hasan’ı bir köşeye sıkıştırmış, hırslı gözlerini kocaman kocaman açarak hiddetini kusmuştu: “Ulan kürdo, alacağın olsun.. Sen kimsin ki beni fitneliyorsun? Bir gün bunu sana ödeteceğim!” Hasan hiç sesini çıkarmadan köşesine dönmüş ve ertesi günkü aritmetik ödevini yapmaya başlamıştı bile.

*         *

Üç yıl geçti ve Hasan, Orta Okulun son sınıfına geldi. Onun günlük yaşam şeklinde kökten bir değişiklik olmamasına karşın, genç delikanlı narin, esmer güzeli, yağız, alımlı yapısı ile aile sohbetlerinde yavaş yavaş yerini almaya başlamıştı. Hasan hala aynı odada, aynı gaz lambasıyla yatıyordu; yine kendisine aynı tabak içinde, evin hizmetçisi

-93-

tarafından sunulan yemeği yiyor ve aynı bardaktan suyunu içiyordu ama aile içinde sanki bir saygınlık belirmeye başlamıştı. Bunda şüphesiz en büyük neden artık altı yaşına basmış ve hayattaki gerçek değer yargılarını anlayabilecek bir duruma girmiş küçük İloş’un, “Hasan abiyle şunu yaptık.. Hasan abi bana kurtla kuzu masalını okudu..” gibi referansları idi. Hasan ona, daha okula başlamadan alfabeyi ve çarpım tablosunu öğretmişti.

Bu arada Şeker Bayramı çattı geldi. Aile arasında konuşuluyordu, Hasan da, diğer çocuklar gibi, el öpme ve hediye alıp verme ritüeline katılmalı mıydı, yoksa katılmamalı mıydı? Hemen herkes bunu içtenlikle onaylamış, fakat Erdal, o kendini beyenmiş beyzade, hiddetinden küplere binerek: “Hayır, hayır olamaz. Elin kürdosunu aristokrat bir ailenin çocukları ile aynı kefeye nasıl koyarsınız? Meseli bilmez misiniz:

“Kürt ne bilir bayramı,
Lak lak içer ayranı!”

Sonrası malum, aile onun arzusuna boyun eymişti.
Hasan’ın aile içindeki varlığını hiç bir zaman hazmedemeyen Erdal, nihayet şöyle birplan hazırladı. Devam ettiği özel Kolej arkadaşları ile yaptığı partilerden birine Hasan’ı da davet etti. Hasan şaşkın, bunu kabul etti. Ufak tefek pürüzlere karşın, bu evin ‘bir parçası olduğunu’ hissetmeye başlamıştı. Bu, onun kanıtı olabilirdi.

Hasan davet için her zamanki sakin ve efendi davranışıyla, başı önde, salona girdi. Evin büyük oğlu Erdal onu arkadaşlarına, “Bizim Hasso!”diye tanıttı. Onunla el sıkıştılar, oturacak sandalya gösterdiler, hatta pasta ve bira sundular. Hasan, teşekkürle birayı reddetti ve kağıt bir mendilin içine koyduğu pastayı, ucundan ucundan kemirmeye başladı.

Gençler aralarında, ‘yeni çıkmış bir gençlik kremi’nden bahsediyorlardı. Sözüm ona onu yüzüne süren, yüzünde pürüzsüz, kırışıksız bir gençliğe sahip olacaktı, tıpkı Dorian Gray gibi. Hasan da onların konuştuklarını başı önde, merakla izliyordu. <em>Dorian Gray</em>’in kim olduğunu hiç duymamıştı ama, önemli olan bu gençlik kremi idi. İçinde ilk kez bir arzu uyandı, keşke bu gençler gibi zengin olaydı da, o kremi satın alabileydi. Sanki onun hislerini okumuş gibi, o soytarılar allam ettiler, kallam ettiler, bahsedilen kremi içeren küçük bir kutuyu, ona hediye olarak vermek istediklerini belirtiler, sonunda başardılar da. Ek olarak, hemen aralarında bir ayna bulup, oracıkta yüzüne ilk deneme olarak sürebileceğini telkin ettiler, onu da başardılar. Daha düzgün, beyazımsı ve hayat dolu bir yüz yerine, kuzguni siyah ayakkabı boyası Hasan’ı maskaraya çevirince, gençler elbirliğiyle, alkışlarla tempo tutarak ve vahşi gülüşlerle, “Kürdo Hasso, şimdi Zenci Hasso!” diye tepinmeye başladılar. Hasan, sessiz ve mahçup, sanki bir suç işlemiş gibi odadan kaçıp banyoya koştu, yüzünü yıkadı, yıkadı, yıkadı. Sonra yüzükoyun yatağına uzanıp, hayatında ilk kez, ırmaklar gibi coşarak kana kana ağladı.

*       *

-94-

Yüz boyama olayından bir kaç ay geçmişti ver her şey unutulmuş gibiydi. Moda’daki evde abinin taşkınlıkları zaman zaman başgösteriyor ve sessiz sedasız kapatılıyordu. Bir kez, evin telefon hatları kesilmişti; bir kez, anne, çenesine yediği bir kroşe ile acil servise gitmek zorunda kalmıştı. Arada bir camların, çerçevelerin aşağıya indikleri de caba. Hasan’ın hiç bir zaman anlayamadığı şey de bu idi; bu denli şiddete ne gerek vardı? Ne gayeye hizmet ediyordu? Sonra da, sanki hiç bir şey olmamış gibi, insanlar birbirlerine -sözüm ona- sevgi gösteriyorlardı. Üstelik, genç paşaoğluna, Koleji bitirdiği takdirde bir Ferrari almayı ve Avrupa’ya, ya Avusturya ya İsviçre hatta Amerika’ya tahsile göndermeyi vad’ediyorlardı. Hasan’ın anlayamayacağı kadar karmaşık ve garipti bu dünya.

Hasan, hayatının, küçük çocukluk yaşında geçirdiği aile faciası hariç, en önemli anlarından birini o senenin Nevruz’unda yaşadı.. Büyük oğul Erdal, Nevruz dolayısıyla yine evde bir parti veriyordu ve Hasan’ı da, “Bu özel günde paylaşılması ve yaşanması gereken dostluk ve kardeşlik adına” davet ediyordu.

Hasan, geçmiş yaşantısının etkisi altında, bir an için tereddüt etti, sonra omuzunu silkti, velinimetlerinin oğlu ona böyle bir kardeşlik çağrısında bulunmuştu, reddedemezdi. İnsanların birbirlerine güvenmeleri gerekiyordu. Evet, yakınlarda çok büyük bir güvence faciası olmuştu. Okulda, arkadaşlarından birinin babası Kırşehir doğumlu, Konya’dan gelme bir diş hekimi idi. Daha geçen hafta ona, Doğu’dan on Kürt aşiretinin ileri gelenlerinin on tanesinin genç oğullarının böyle özel bir dostluk toplantısına çağrıldıklarını, fakat sonra, nedense, ipte sallandırıldıklarını korkuyla fısıldamıştı. Hani kardeşlik vardı bu dünyada? Her neyse, davete gidecekti. Bu belki de yeni bir başlangıç olabilirdi. Olmasa ne yazar? Çiftçinin karnında bin tane ‘gelecek yıl’ yatardı.

Sırası gelmişken Hasan’ın ufak bir kusurundan da bahsetmeden geçmeyelim. Doğum, ilk çocukluk ve ilk öğretim yıllarını Güney Anadolu yörelerinde geçirmiş bu çocuk, Moda’daki eve geldikten sonra, tüm vücut temizliğine karşın, alafranga helalara alışamamıştı. Altını ıslatması geçmişti ama, büyük abdestini yaptığında sifonu çekmeye korkardı, ona sanki vücudunun bir kısmı, hatta tümü, hortumla yer içine çekiliyor gibi gelirdi. Onun bu halini bilen evin yardımcı kızı, Hasan tuvaleti terkettiğinde derhal gider ve sifonu çekerdi. Arada sırada ev annesinin kibar uyarılarına karşın, genç çocuk bu tuvalet eğitimi evresini atlamayı başaramamıştı. O, bunun kendine hatırlatıldığında kızarır, bozarır, başını önüne eyer, köşesine çekilirdi. Genellikle aile bu konuda uyum sağlamış, yani onu kabullenmiş gibiydi, ‘bir gün elbet başaracak’, diyorlardı; ama beyzade Erdal  buna son derece bozulur ve durumdan etkilendiğinde, “Atın bu kürdoyu evden!” diye bar bar bağırırdı, “Daha bokunu bile temizlemeyi beceremiyor!”

Hafta sonu dolayısıyla evin kızı izinli olduğundan, tuvalet, Hasan’ın kullanımından sonra temizlenmemişti. Büyük abi de tesadüfen hacet görmek için içeri girdiğinde yine küplere binmiş, fakat akabinde sinsi bir gülüşle, “Ulan kürdo.. Ben bugün senin hakkından geleceğim!” demişti.
-95-

Hasan, saçlarını taradı, anneliğinin bayram dolayısıyla ona aldığı yeni tisor gömleği ve paçası dubleli pantolonunu giydi. Her şey de ne yakışıyordu ona doğrusu. Alışılmış sessiz ve mütevazı tavrıyla, yine de ürkek adımlarla toplantı salonuna girdi. Bir Rock müziği kulakları çınlatıyor ve gençler, her zamanki patavatsızlıklarıyla, yüksek sesle gülerekten, kızlardan, arabalardan ve sarfettikleri paralardan bahsediyorlardı. Hasan’ın kimliği bilindiğinden, bir takdime gerek yoktu. Bir köşeye ilişti, gözgöze gelebildiği bir iki kişiyle kaçamak selamlaştı. Şimdi daha rahatlamıştı. Kola, şerbet ve bira sunuldu, sonra sıra sandviçlere geldi. Bunlar, sosisli, köfteli, sucuklu, salamlı, mayonezli, hardallı, Amerikan salatalı, badem ezmeli ve daha bilmem neli, Hasan’ın günlük yaşamında pek de tatmadığı şeylerdi. İşin tuhafı, servisi de Erdal Bey yapıyordu. Diğerlerine verdikten sonra, Erdal, Hasan’ın oturduğu sandalyaya yaklaştı, yüzünde geniş bir gülümsemeyle, yarı reverans yaparak, “Hasso, bunlar da senin için!” dedi ve ona iki sandviç dilimi verdi. Hasan mahçup, teşekkür ederek aldı. Yine tuhaftı, herkes Hasan’a bakıyordu. O da sandviçlerden birini ısırdı ve yavaş yavaş çiğnemeye başladı. Küçük oğlan şaşkındı, tadı böyle olan bir şeyi şimdiye kadar yediğini anımsamıyordu; üstelik, garip, kötü bir de bir kokusu vardı bu sandviçin. Mahçup olmamak için kendini zorlayarak son ısırığını almıştı ki, odada müthiş bir kahkaha tufanı koptu. Elebaşı Erdal, avaneleriyle birlikte, vahşi bir sevinçle haykırıyordu: “Ha, ha.. Hasso kendi bokunu yedi!”

Hasan, yıldırım çarpmış gibi irkildi, kanı sanki damarlarında donmuştu. Yerinden fırlayıp bu kendini bilmezlere saldırmak ve adiliklerini yüzlerine vurmak istedi. Hayır bunu yapamazdı, yapmamalıydı ve yapmadı. Usulcacık yerinden kalktı, yüzü kıpkırmızı, kapıdan çıkarken “teşekkür ederim abiler” dedi. Bu kez, odadakiler taş kesilmişlerdi. Müzik durmuştu. Havada bir zafer değil mağlubiyet kokusu vardı. Eller sandviçlerden, dudaklar kadehlerden çekilmişlerdi.

Hasan, odasına gidip yatağına şöyle bir uzandı. Olanların yorumunu yapmak bile istemedi. Bugün Nevruz’du ve bu, onun da bayramıydı. Yerinden kalktı, sokak ayakkabılarını giyerek evden kimseye sormaya gerek görmeyerek çıktı, halbuki hiç bunu yapmazdı o. Sahil boyunca şöyle bir gezindi. Bahar’ın serin havası, uzun kışın getirdiği yorgunluk ve bıkkınlık havasını adeta arıtıyordu. Çimenler yine yeşeriyordu, kayalıklar çoluk çocuk kalabalıkla kaynaşmaya başlamıştı. İki genç çocuk, ellerinde olta, yanlarında yarı su dolu bir kovacık, gönüllerinde ümit, balık tutmaya çabalıyorlardı.

Hasan, başını göğe kaldırdı, haylaz bulutlar şurada burada köşe kapmaca oynuyorlardı. Kendini, dalgalara dokunup dokunup maviliklere koşuşan  martılar kadar özgür hissetti. Marmara’nın temiz havasını ciğerlerine doldurmaktan mutlu olmuştu ve bu yürüyüşleri sık sık yapmak için kendine söz verdi. Güneş, kızıl turuncu geceliğini giymiş, hayranlarına ‘yine görüşürüz’ gibilerden gözünü kırpıp köpüklenmeye başlamış sularla vedalaşırken, Hasan da sessiz, yumuşak adımlarla eve döndü. Bu eve geldiğindenberi ilk kez “Evime dönüyorum”u duyumsayamayarak, sadece “eve dönüyorum”u algıladı ve iki gözünde birer inci tanesi gibi büyük damlalar, Tanrı’ya şükretti.

*      *

-96-

Abi’nin yaptığı eşek şakası, onun tahmininden fazla tepkili olmuştu bu kez. Evin babası, genel pasifliğine karşın, namaz kılmamakla beraber müslüman inançlarını taşıyan, bu dinin rızka, özellikle ekmeğe verdiği değeri gerçekten takdir eden bir insandı. Küçüklüğünde öğrendiği gibi, yerde bir lokma ekmek görse, eğilir alır, öper alnına kor ve yolda yüksekçe bir yere bırakırdı. İlk kez, büyük oğluna, yarı sert bir dille, ekmekle bu şekilde şaka yapılamayacağını bildirdi. Alabileceği bir yanıt yoktu zaten. Sonra, yıllardanberi hukuki danışmanlığında bulunduğu Viyana’lı bir aileyle hemen temasa geçti. Bu, on yıllık evli bir aile idi ve çiftlerin, tüm gayretlerine karşın, hiç çocukları olmamıştı. Baba, bir iplik fabrikasında ustabaşı idi, karısı da ayni yerde işçi olarak çalışıyordu. Ufak bir bebek sahibi olmak, hayatlarının bu düzeyinde zaten işlerine gelmezdi, zira hanımın evde oturması gerekecekti. Türkiye’ye arada bir gelip gittiklerinde bir takım kurumlara başvurmuşlardı amma, ince eleyip sık dokuyan ve çoğu kez öncelikle sakat çocukları vermeyi prensip edinmiş bu kimselerle uğraşmaya vakitleri olmadığından fikirlerinden neredeyse vazgeçiyorlardı ki, böyle bir telefon, onlara yeni bir hayatın muştusuydu.

Böylece, Hasan, hayatında üçüncü kez bir yerlere postalanıyordu. Gönlünü huzur dolu hissetti: Demek birileri onu istiyordu… Demek, kendisi o kadar da kötü bir çocuk değildi… Bu sefer, bilinmeyen ülkelere, hem de “o koca kuş’la”: uçakla gidiyordu. O evde başka çocuk, hele bir abi yoktu. Hem de ne abi. Gönlünde hissedeceği yegane özlem, küçük İloş içindi. Onunla bir daha görüşebilecek miydi? Şimdiye dek, kaderini hiç bir kez kendi ayarlayamamıştı. Yazgı, kendi kurallarıyla hükmünü sürdürüyordu. Bu konuda onun yapabileceği hiç bir şey yoktu.

*       *

Hasan, derin bir nefes alarak, kalkmak üzere olan uçağın penceresinden dışarıya, Frankfurt Hava Limanına son bir göz attı.  Gümüş renkli kanatlarıyla DC-9, pistin son dönemecinde yavaşlamış, şöyle bir vals yapmış ve yerden kesilmek  üzere, vitese basmıştı. İçinde garip bir heyecan vardı Hasan Beyin.. On sekiz yıllık bir ayrılıştan sonra, ilk kez Türkiye’yi ziyaret ediyordu. Anavatanı mıydı orası? Belki öyle.. Zira bunca senelere karşın, cildinde hala annesinin vücudunun sıcaklığını hissediyordu. Gerçek vatanı neresiydi? Bu soruya tatmin edici bir yanıt bulamadı; doğduğu yere mi, doyduğu yere mi vatan demeliydi?

Hasan’ın Viyana’daki Türk ailesine uyumluluğu pek kolay olmuştu. Lise ve Üniversite tahsilini tamamlamış ve şimdi, master’lı bir elektronik mühendisi olmuştu, hem de Heidelberg Üniversitesinden mezun olarak. Kaderin cilvesi yine, Üniversite’nin son sınıfında iken, onu bu kadar ilgiyle yetiştiren ‘anne’ ve ‘baba’, iki yıl evvel, Türkiye’ye ziyarete giderken yolda olagelen bir trafik kazasında hayatlarını yitirmişti. Sürekli kayıp onun yazgısıydı, bunu irdelemezdi bile. Mamafih, o olaydan sonra kısa bir bunalım geçirmiş, aşırı militanlıkla kendini tamamen dine vermek arasında bir hayli bocalamıştı. Dünyanın seyrini değiştiremezdi, bunu biliyordu, ama yine, bir varlık olarak birşeyler yapmalıydı, ama ne?

-97-

Geçmişteki kötü olaylara karşın, Hasan, -şimdi Hasan Bey demek daha doğru olur-kendine yeni bir ufuk açan Moda’lıTürk ailesiyle temasını tümüyle kesmemişti; yeri geldiğinde telefon ederek,, zaman zaman kart atarak hanımefendinin ve beyefendinin hatırlarını sormuş, şükranlarını sunmuştu. Onların arada bir ısrarla istedikleri ziyaret davetlerine hiç bir zaman icabet etmemişti; “belki bir gün, biryerlere vardıktan sonra… belki…” diye ertelemişti. Mamafih, candan sevdiği küçük İloş’un kaderini yakından takip etmişti. Onun da aile yuvasını erken terkedip İsviçre’de ve daha sonra Amerika’da ve İngiltere’de kısa sürelerle bir mutluluk, bir gelecek arayışına çok sevinmiş ama daha sonra onun tahsilini bitiremeden, İstanbul’a dönmesi gerektiğini duyunca içi sızlamıştı. Mamafih şimdi İloş düzelmiş ve Hasan’ı Türkiye’ye düğününe çağırıyordu. İşte Hasan’ın karmaşa duygularının kaynağı buydu. Bunca yıldan sonra, kendisine dışkısını yedirdikleri bir memlekete, hem de aynı aileye, bir sevinci, mutluluğu paylaşmak için davet edilmişti. Daveti geri çeviremezdi, zira İloş’dan geliyordu: orta çocukluk çağlarının, ona insanlık ve kardeş sevgisi tattıran, emeğinin geçtiği, hiç olmazsa kendisi kadar masum o çocuktan.

Ne hissedecekti anavatanına ayak basınca? Olası, İloş’un abisiyle karşılaşınca? Kendi soydaşlarının kendi yazgıları için verdiği mücadele konusundaki tutumu ne olacaktı? Yetiştirme Yurdunun müdürü şimdi ne yapıyordu acaba? Moda kıyılarında dalgalar ve martılar, bulutlarla aynı oyunları mı oynuyorlardı? Küçüklüğündenberi kaybettiği saman, tahıl ve tezek kokularını tekrar duyumsayacak mıydı?
Uçak, Atatürk Havalimanı’na iniş sinyalini aldığında ve tekerlekler büyük bir gürültü ve sarsıntıyla toprağa dokunduğunda, Hasan Bey hala düşünüyordu: nasıl hissedecekti acaba?
Ağustos 1997, İstanbul
“Bir Doğumun Hikayesi”, “Özgür”, İstanbul 2000

-Devam edecek-]]></content:encoded>
<excerpt:encoded><![CDATA[]]></excerpt:encoded>
<wp:post_id>147</wp:post_id>
<wp:post_date>2013-12-15 17:44:18</wp:post_date>
<wp:post_date_gmt>2013-12-15 15:44:18</wp:post_date_gmt>
<wp:comment_status>open</wp:comment_status>
<wp:ping_status>closed</wp:ping_status>
<wp:post_name>oykulerim-bir-dogumun-hikayesi-7-84-97</wp:post_name>
<wp:status>publish</wp:status>
<wp:post_parent>0</wp:post_parent>
<wp:menu_order>0</wp:menu_order>
<wp:post_type>post</wp:post_type>
<wp:post_password></wp:post_password>
<wp:is_sticky>0</wp:is_sticky>
<category domain=”category” nicename=”oykulerim”><![CDATA[Öykülerim]]></category>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>sayfa_sayac_bilgi</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[a:3:{s:12:”sayac_toplam”;i:4;s:11:”sayac_bugun”;i:0;s:9:”son_okuma”;i:1255959149;}]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_edit_last</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[1]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
</item>
<item>
<title>Öykülerim – Bir Doğumun Hikayesi: (5)           (41-64)</title>
<link>http://www.ismailersevim.com.tr/?p=162</link>
<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 15:46:00 +0000</pubDate>
<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
<guid isPermaLink=”false”>http://www.ismailersevim.com/?p=162</guid>
<description></description>
<content:encoded><![CDATA[-41-

<strong>M A U I</strong>

(Orijinal İngilizcesinde:  Maui Plajında Seth Böyle Dedi!)

Doğa; kadının kaderini güzelliği, çekiciliği ve tatlılığı ile belirlemiştir.
John Stuart Mill

“Dokunma bana!”, ürpertici bir sesle fısıldadı bana eşim. Beraberce Hawaii’de, muhteşem Halekala’yla yüzyüze bakışan lüks bir otelin altıncı katının balkonunda, ellerim onun ipek gibi yumuşak, kadifeden derenmiş omuzlarının üzerinde; ağırlıksız, gümüş renkli toz kümelrini andıran bulutların, bakireliklerini kaybettikleri tepelere akşam öpücüklerini hediye ettikleri şu anda, hayatımın kadını bana, dudaklarının ucuyla, Ganj nehrinin suladığı bir kamış sadeliğiyle mırıldanıyordu: “Dokunma bana.. Ben Pele’yim. Kemiklerimi derlemeye gidiyorum!”

Buzulların içindeki fosil örneği donmuş, onun gök ve dağlara, eonlarca yıldanberi sesszilikle platonik aşklarını paylaşan bu iki özgür yüceliğe sabitleştirdiği gözlerine bakakalmıştım. Ah o gözler. O gözler, doğal koşullarda derin okyanus mavisi rengindedir, sizleri, zaman tünelinin dipsiz labirentlerine davet eden bir sezgi okunur onlarda. ‘Trans’ zamanlarında ise, onların iris’inin yarısı, kini lau dağlarının kırmızı kaynaklarıyla yıkanmış, Kaunapali plajının yağmur yemiş kırmızı suları gibi guruba çalar; diğer yarısı ise, yeşilli mavili bir yarım ay, bir ko’a, Büyük Okyanusun gizemli hibernasyonuna dalmış mercanımsı bir nesneyi anımsatır.

Güneşin son ışın demetleri göz süzerekten akşam uykularına hazırlanırken, eşimin başka bir ‘oluşum’a dönüşünü büyük bir ürpertiyle gözlemliyorum. Onun, mera gibi düz göğsünden baharın taze yeşermiş çimenleri yeni yuvarlaklar gibi fışkırmış.. Boyu, başımı döndürecek bir yüksekliğe erişmekte. Hemen bütün gözlerin cömertçe delip, mahremiyetine girmek istiyebileceği mavi tül geceliği basit bir pau’ya dönmüştü. Taç gibi örgülenmiş saçına ilişmiş bir Lei, boynunu öpen bir niho paloa kıraliyet gerdanlığı, ve ti yapraklarından yapılmış, zarif ayak parmaklarını kapsayan bir çift sandalla, gerçekten bir tanrıça görünümündeydi. O andan sonra o aatık benim sevgili eşim Adele değil, fakat bir wailua, serap gibi bir ruh idi. Birden, son erguvan ışınlarla birlikte gözden kayboluverdi.

-42-

Ey yüce tanrılar Ku ve Hina, bana yardım edin. Ey hoşgörülü, yardımsever ve erdemli <em>Maui</em>, bana yardımını esirgeme! Sen ki insanoğluna hizmet için toprakta dinlenen gökleri yukarlara kaldırdın. Sen, çabuk devinen güneşi, bizleri ısıtması için yavaşlattın. Sen, Hawaii’lilere ateş yakmayı öğrettin. Senin Pea’s-pea’s adasından yaprak ve tüylerden yaptığın bir kuşla, karını kurtarıp kaçırdığını tüm dünya bilir. Ah, ne olur, benim eşimi de geri getir..

Ey <em>Lono</em> mabetlerinin yüce liderleri. Biliyorsunuz ki onu kendi varlığımdan daha fazla seviyorum. O benim kalbim, ruhum, nefesim.. Ben onsuz nasıl var olurum? Sırlarınız bana açın.. Ve benim eşim Pele? Ateş ve yanardağ tanrıçası? Tanrı <em>Meome</em>’nin ve tanrıça <em>Haumea</em>’nın kalçasından yaratılmış kızları? Kardeşi <em>Na-Makakaha</em>’nın yokettiği, güzel dans eden bacaklarının kemiklerini buraya, Maui’de yeraltına gömdüğü prenses? Biz de güya buraya balayına gelmişiz.. Tanrılar, bana yardımcı olun!

*

Ben üçüncü eşim Adele’Ie, Amerika’da, New Hampshire eyaletinin sessiz, sakin yerleşim birimlerinden birinde, ‘Yeniden Doğmuş Hıristiyanlar’ grubunun Pazar günleri yaptıkları toplantılardan birinde, el ele, göz göze, hoplayarak, sekerek dansederken, ektazi şarkıları söyleşirken tanışmıştım.

‘Bizler, hep, ‘Yeniden Doğmuş Hıristiyanlarız’.
Haleluya!. Hayata şenlikler olsun.
Bizler hep İsa’nın çocuklarıyız. Haleluya!
Yalnızlık hastalık getirir, hastalıksa bir günahtır.
Affetmekse, şifa bulmaktır.
Tanrı’nın bitmez tükenmez erdemi
Her kez üzerinizde olsun. Haleluya!’

Ruhani liderimiz otuz, otuz beş yaşlarında, içleri daima gülümseyen manyetik gözlü, yumuşak, amma büyüleyici bir düzenle konuşan, kibar tavırlı bir papazdı. ‘Hayat, onu görebililenlerindir. Yepyeni bir hayata, her an, yeniden başlayabilirsiniz. Haleluya!’ derdi. İşte böyle ruh okşama seanslarının birinde, Adele’ciğimin ince jestlerine, hazineler dolusu ruhuna ve dayanılmaz karizmasına boyun eğerek ona evlenme teklifinde bulunmuştum. Hayata yeniden, -belki de son kez- onunla birlikte başlamak istiyordum. Korkum onun yanıtının ‘Hayır!’ olabileceği idi. Çünkü henüz tanışmıştık ve birbirimizin geçmişi konusunda hemen hiçbir şey bilmiyorduk. Ruhani şefimizin yöneticiliği ve mevlevi dervişleri gibi çılgınca rakseden kitlenin tanıklığı ile hemen evlendik ve ertesi günü de, balayımızı geçirmek üzere Maui, Hawaii’ye uçtuk. Hikayenin gerisini siz de biliyorsunuz.

Daha önceki eşlerime ne olduğunu da bilmek istiyor musunuz? Öyleyse lütfen beni izleyin.

-43-

İlk eşim Semiramis ile, o eski günlerin, ‘altın boynuz’lu asil şehri İstanbul’da, Üniversiteye beraber giderken tanışmıştık.İkimiz de fakir-ortahalli ailelerden geliyorduk; Ben Balat’tan, o da Paşabahçe’den idi. Ben bir köşe bakkalını oğlu, o da bir kahvecinin kızıydı. Fakirliği yenmenin tek yolu, Tıbbiyeyi bitirmekti. Ailelerimiz beraberliğimize razı değillerdi, herhalde iki taraf da kendilerine ekmek yapacak fırını kaybedeceklerdi. Sözlenmemiz bile bir buçuk, evlenmemiz beş yıl aldı.

Okula devam ederken, dersler arasında ve boş zamanlarda en çok dolaştığımız ve beraberce hayran kaldığımız yerlerin başında Sultan Ahmet Meydanı ve Camii gelirdi. Yanıtını bildiğimiz halde, hemen her kez, niye o caminin altı başı var diye sorar ve gülerdik. O günler cinselliği bu ve buna benzer ikilemli sözlerle yaşardık. İkinci Wilhelm Çeşmesi, Burmalı Sütun, bir az daha ötelerde Ayasofya, bizleri bir magnet gibi çeker, her defasında sanki yeni birşeyler keşfedecekmiş gibi bir duyguyla, ağzımızda simitler, el ele yürüyerek, usanmaksızın aynı izlenimleri yinelerdik. Biz, sessizce mutluyduk.

Mamafih bizim için Sultanahmet Meydanının hazinesi -gene belki bilinçaltı dürtülerin bir mahsulü-, on beş metreden daha yüksek, kenarları sanki gönye ile çizilmiş, mavimsi kare baz’lı, tüm etrafı hiyerogliflerle bezenmiş Dikilitaş idi. Semiramis, bana bu yapıtın kökeni hakkında değişik söylentileri tekrarlar dururdu. Kimi, efendim milattan bin beş yüz yıl evvel Firavun <em>Tutmosis</em>’in emriyle yapılmış demiş ve sonraları Üçüncü <em>Ramses</em> tarafından zorla gasbedilmiş de miş miş; nihayet, Roma İmparatoru <em>Augustus </em>tarafından dikilmiş. Yok efendim, Theodosius bunun üst kısmını Mısır’dan getirtmiş. Güya Mısırlı’lar bu yapıtı Osmanlı İmparatorluğu’na hediye olsun diye göndermişler, ya da 1930 başkaldırısından bir az önce oradan çalınmış ve benzeri.

Her ne hal olursa olsun bizler için önemli olan nokta şu idi: sözlüm Semiramis, bu abide etrafında sanki mesmerize olmuş gibi durmadan döner dolaşır, yazılar şeklindeki hayvan imajlarının, yüzyılların ardından hala ne hikayeler, ne gizemler sakladığını ve bir gün onların sırrına ermek istediğini söyler dururdu. Altı yıl içinde bilmem kaç yüz kez biz burayı ziyaret ettik, yedici yılda da okuldan mezun olabildik. Fakirliğimizden ve evlenme kararımızdan vazgeçmemiştik. O zamanlar adet olduğu üzere, iki tarafıın fakülte hocalarının şahadeti ve sınıf arkadaşlarımızın refakatıyla Tünel başındaki eski Belediye Başkanlığı binasında sade bir törenle nikah kıydık. Tabii söylemeye hiç gerek yok ki, ikimizin aileleri seremoniye gelmemişlerdi ve dargın da değildik. Onun ailseinde çok sevdiği ve sevildiği yaşlı bir dedeciği vardı, rahmetli nerdeyse yatalaktı, onun elini öpüp hayır duasını almak boynumuzun borcuydu; ister istemez Paşabahçe’nin yolunu tuttuk. Böylece onun evine ilk kez girmek nasip oldu. Şimdi geçmişe bakarak düşünüyorum, keşke girmez olaydım.

-44-

Eşimin evi, sahilden üç ya da dört yüz metre ilerde, mahalle çocuklarının top oynadığı yeşil bir alana bakan, nerdeyse yüz yaşlarında, nice padişahlıklar görmüş, ahşap bir fıkaracık idi. İçinde üç kuşağı birden barındırıyordu. Kapıyı başörtülü annesi açtı ve sakin bir sesle ‘Hoşgeldiniz!’ dedi. Ayakkabılarımızı çıkarıp taşlıkta yanyana dizili beş altı çiftten seçtiğimiz terlikleri giydik. Loşluğun verdiği ürpertiyle geniş taşlardan adeta kayarak, dedenin, sokağa bakan odasına doğrulduk. Nur yüzlü, değirmi sakallı ak pak bir ihtiyarcık, yatağında yarı doğrulmuş, başında takkesi elinde tesbihi, duasında. Ailenin diğer fertleri, yani anne, baba, teyze, iki erkek ve bir küçük kız kardeş yatağın etrafını kuşatmışlar, kızların mürüvvetlerini çalan bu genç adama, yani bana, donmuş gülümsemelerle ve boş gözlerle bakıyorlardı. Gereken el öpmelerden sonra duvara bitişik bir sedire ilişip bu sessiz ayine bizler de katıldık. Kısa bir süre sonra, odanın havası çok ağdalı geliverdi birdenbire, zira tek bir kelime konuşulmuyordu. Bereket bir az sonra sade türk kahveleri geldi de dudaklarımızı oynatmaya neden oldu. Semiramis, durumun farkında olarak bana evin diğer bölümlerini göstermek istediğini söyledi de o toplu mezardan sessizce sıyrılabildik.

Birinci, yani zemin katta, dede’nin odasının yanında, hiç bir niteliği olmayan, basitçe döşenmiş ama temiz, dört köşe başka bir oda vardı. İki sedir, üç sandalya ve bir koltuk, değirmi bir orta masası; genelde ailenin dedeyle birlikte olmadığı ve yemek yedikleri zaman kullandıkları oturma odasını teşkil ediyordu. Kaba taşlarla döşeli taşlığın sol köşesinde bir su tulumbası, ona yakın baraka gibi alaturka bir hela; sağda da, gene taş deminli, odunla çalışan bir ocak ve tavandan asılan telli yumurta ve limon sepetleri, kurumuş biber ve patlıcanlar, oklavalar, el süpürgesi ve bir faraş, bir de telli dolap, dekoru tamamlıyorlardı. Soldaki helanın hemen yanıbaşından yukarı tırmanan, zamandan şikayetçi iniltili merdivenler. Konuşmadan, el ele bu merdivenleri tırmanıp ikinci kata eriştik. Gene loş bir koridor ve kapıları kapalı, birbirlerini adeta gizemli bir şekilde selamlayan üç oda daha. Bu mistik sessizliği bozmaktan korkarak, nerdeyse parmaklarımızın ucuna basa basa, koridorun en sonundaki Semiramis’e ait olan odanın kapısına geldik. Yüzünde garip bir gülümseme ile o, kapıyı açtı ve beni içeriye buyur etti.

Mumların, rakkaseler gibi titreşen ışıltılarıyla aydınlanmış odadan içeri girince, evin diğer kısımlarından edindiğim izlenimlerin tam tersine öyle muhteşem bir manzara ile karşılaştım ki, hayretten küçük dilimi yutacaktım. Bütün duvarlar siyahtı, hem de fildişi siyahı. İçersi sanki bir san’at müzesi idi. Solda, Kral Marmer’ın yontulmuş heykeli, saçından yakaladığı düşmanlarından birinin üzerine eğilmiş, kurbanının üzerinde de bir levha: “Firavun, Şahinler Tanrısı <em>Horus</em>’un Enkarnasyonu!”Ona bitişik bir ekskiz: “Nil Üzerinde.” Yanında, devekuşu tüyünden yapılmış bir şapka ve üzerine bir muska saptanmış ince bir mantoyla garip görünümlü bir şef. Onların yanısıra bir düze tanrılar: <em>Amon</em>, <em>Ra</em>, <em>Medicine Man</em>, <em>Şaman</em> ve <em>Rainman.
</em>
-45-

Odanın güney köşesinde, yüzlerce küçük, parlak siyah taşlardan yapılmış bir çeşme. Damlalar sessiz sessiz düşerlerken gizemli bir melodi yaratıyorlar: sanki bir harp, koptik müzik çalmakta. Onun hemen yanında “Müzisyen Hayvanlar”ın belki kendisi ya da iyi bir kopyası, bilemeyeceğim. Çift-obo’ya benzer org bir maymunun ellerinde, bir timsah gelişi güzel ud’la oynamakta. Bir aslan, lir’le nağmeler saçıyor. Şurada burada küçük heykeller; ikinci, üçüncü sınıf tanrılar ve tanrıçalar birbirlerini hanedan ailelerine has bir vakar ve sonsuzluktan ödünç alınmış bir sessizlikle selamlamakta. İşte tanrı ve çocuk bileşimindeki <em>Hirus</em>, bir timsahın kuyruğunun üzerine dikilmiş, tuttuğu bir akrep ve yılanla oynamakta. İşte şahin kafalı savaş tanrısı <em>Month-Re</em>, tabutları ve ecza kavanozlarını koruyan akrep tanrıçası <em>Selkin</em>’e eşlik etmekte.

Kuzey köşede, Kutsal Ana <em>İsis</em>, elinde bir bistrum, Hathor tacını giymiş, çıngıraklarını çalmak üzere. Yanında, gerçeklik tanrısı <em>Maat</em>, ölü ruhları tartmaya hazır. Hepsi de her an kendilerini <em>Osiris </em>ve kabinesine takdime amade. Hemen sağımda, başında beyaz tacı ve desenli mantosuyla, kumtaşından yapılmış Antropoid Tabut heykeli, iki shwsti tarafından sıkı korumaya alınmış. Önünde saygıyla dizçöktüm. Batıda, altın kaplamalı metal bir yatak; bitişiğinde, zengin mavi fayanslarla döşenmiş, siyah fildişi ve cilalı tahtadan yapılmış bir banyo..

Bu antikitenin inanılmaz güzelliği ve gizemliliği ile mesmerize olmuş ve duygularımı sevgili eşimle paylaşmak üzere ona döndüğümde bir de ne göreyim? Göreceli olarak gözlemimden kaçmış sevgili Semiramis’im, inanılmaz bir metamorfoza uğramakta. Derisi koyulaşmış ve boyu oldukça kısalmıştı. Düz göğsünden karnabahar gibi iki tümsekçik hemen tomurcuklanmıştı. Başında bir vig vardı, üç tabakadan yapılmış altın bir kolya, timsah derisi gibi kalınlaşmış boynunu çevreliyordu. Ağır bir makyajla sun’ileşmiş yüzü, çekik göz ve kaşlarıyla en sonunda bana fısıldadı: “Ben Prenses <em>Nofret</em>’im. Firavun <em>Ikhnaton</em>’a eşlik etmek zorundayım. İzninizle!.”

Şaşkın, dilsiz ve yarı donmuş, odayı terkettim. O odanın kapısı hiç bir kez daha açılmadı ve Semiramis, mezuniyet sonrası, beraberce planladığımız üzere Galata rıhtımından Amerika’ya birlikte hareket edeceğimiz gemiye hiç gelmedi. Beni geçirmeye gelen müzik talebelerimin oluşturduğu koro, Nihavend’den “Nerelerde kaldın”ı nağmelerken, ben, içinde Semiramis’imin ismi yazılı yüzüğümü, gözyaşlarımla, onun ebedi ikametgahı olan sulara koyverdim. Gemi rıhtımdan uzaklaşırken Sultanahmet Camii, Kızkulesi ve Cihangir tepeleri birbiri ardından, mevleviler gibi sema yaparak, adeta bir metamorfoza uğrayarak silüet olup kayboluyorlardı. Tıpkı benim Semiramis’im gibi. Ah ruhum, beni işitiyor musun? Heyhat!. Korkarım hayır..
*

-46-

İkinci eşim Kora’yı, Boston Balesi’nin unutulmaz gösterilerinden biri olan yıllık Nutcracker’ı izlerken tanımıştım. Perde açıldığında, mavi tül giysisi, altın sarısı saçları ve okyanus mavisi gözleriyle açılmaya hazır bir tomurcuk gibi, başı eğik, adeta sonsuzla bütünleşmiş, orkestranın açılış müziğini bekliyordu. Tschaikovski melodileri, bir meleği sanki sonsuzluk uykusundan uyandıran İsrafil’in sur’unu simgeliyordu.

Konser sonrası efsanevi güzelliğini hayranlarıyla paylaşırken, göz göze geldik. İçim titredi. Bu bir sonun başlangıcı idi. Söylediğine göre, Boston Bale’sine girmeden önce dans öğretmenliği yaparmış. “Ben dansa aşığım, hiç doymam,” dedi, “ben, rüyamda bile dans ederim!” İpek gibi gülümsüyordu ve aynı yumuşaklıktaki sesi derinlerden geliyordu. İnanılmayacak bir hızla arkadaş olduk ve hayat hikayelerimizi paylaştık. Kora, astroloji’ye de inanırmış. İkizler Burcunda doğmuş olmaktan hem mutlu ve hem de üzgün olduğunu söylerdi. Seviştiğimiz anlarda da çok ihtiraslı olur, zevkden kendini kaybeder, sonra da anide değişir, benim varlığımdan haberdar değilmiş gibi ta uzaklara gider, bir süre dalar, yine geri gelirdi. Bu konuda ona üzüntümü belirttiğim zaman birgün bana sırrını söyledi : kendi eliyle yetiştirdiği özkardeşi, Kora’nın çok genş yaşta evlendiği ve canından daha çok sevdiği kocasıyla uzaklara kaşmış ve bir daha geri dönmemişti. Eminim ki onun daha bir çok gizemli anıları, duyguları vardı, ama onlarla yüz yüze gelmeyi zamana bırakacaktım. Ve onun bu değişkenliğine ve benzeri gizem ve kararsızlıklarına karşın, tanışmamızdan üç hafta sonra evlenme teklif ettim. Korktum ki bana ‘daha çok erken!’ diyecekti. Hayır, demedi. Poseidon mavisi gözleri ve tüm içtenliği ile : “Michael, ben seni ta ezellerden beri tanırım. Seni zaten bekliyordum ! ” dedi ve bizler gösterişsiz bir merasimle evlendik.

Kora ile birlikteliğimiz sade güzel, aşk ve dansla dolu idi. Günün rutin işleri ve gereksinimlerin ötesinde, akşamları onun, benim için saatlerce bale yapmasını seyretmenin verdiği hazzı dünyada hiçbir şey veremezdi. Koram’m, ayaklarının üstünde bir kuğu gibi seker, arada bir de bana instraksiyon verirdi : <em>Pas de</em> <em>chat</em>, <em>pas de cheval</em>, <em>pas de bourée</em> ; eğilir kalkar, yediveren gülün goncası gibi renkten renge, şekilden şekile girerdi. Arada bir, narsisistik bir edayla : “ Bale, güzelliğin ve asilliğin bir aynasıdır. O benim tüm ruhum ! ” der, kendi kendini alkışlardı. Sonra, ellerini, kollarını kanatlandırarak, “Bak Michael, ben şimdi ölen bir kuğuyum!” diye kendini benim kollarıma bırakırdı. Onu bir bebek gibi kucaklar, yatağıma götürür, koynuma sokardım.

Kora uykusunda hemen her gece yineleyen karışık rüyalar görür ve sayıklardı. Güya annesi onu trende, bir ebenin yardımıyla doğurmuş. Bazan, “askerler.. askerler.. soğuk, çok soğuk.. kan..” diye haykırarak uyanırdı. Yorumunu sorduğumda, rüyada kimsenin yüzünü hatırlamadığını söylerdi, sadece trenin homurdayan gürültüsü ve ‘yorgun at gibi’ tepelere tırmanıp yol alışı aklında yer etmişti. Çok yineleyen başka bir tema da, kendini, dokuz yaşında Paris Bale’sinde dans eder görür, büyük bir sevinç ve coşkunlukla uyanırdı. İkimizin de bildiği şu idi ki, Kora, Amerika’da, New England’da doğup büyümüş, ebeveynlerinin erken ölümü sonucu, kocasını kaptırdığı kızkardeşini

-47-

türlü zorluklarla büyütmüş, ama burayı hiç terketmemişti. Buna karşın ona, sanki Paris’i gayet iyi bilirmiş gibi gelirdi. Opera meydanını, Seine nehrini, <strong>Louvres</strong> müzesini coşkunlukla ve ayrıntılı olarak anlatırdı. Bu ‘<em>Deja-vu</em>’ ye sadece dudak bükmekle yetinirdik. Benim Paris anılarım ise, kişisel hayat açısından pek zengin sayılmazdı. ‘<em>La Palais de Crystal</em>’ de -şimdi adını unuttuğum- altın başlı Baş Balerina’yla Seine’in üzerinde ‘<em>La mouche</em>’ ile şöyle bir gezinti yapmıştık. Ona çok çok hayran kalmıştım, ama yalnızca bir haftalık bir tatil, daha fazla bir romans’ın gelişimine herhalde imkan vermemişti. Hepsi bu. Ama bir gün olan oldu.

Bir pazar günü, öğleden sonra yine Kora ile beraber evde oturmuş, televizyonda Hans Christian Anderson’ın “<em>The Red Shoes</em>-Kırmızı Pabuçlar”ını seyrediyorduk. Moira Shearer, Victoria Page’i canlandırıyordu. İkimizin de nefesi kesilmişti. Birden, omuzlarımın üstünden sanki tüy gibi bir yel geçti. Başımı çevirdim, anide, Kora’nın tutu’sunu ve kırmızı pabuçlarını giymiş, gözleri kapalı bir ektazi içinde, bir balerinadan başka bir balerinaya dönüşümünü seyre başladım: Uyuyan Güzel, Aurora, Prenses Gremin, Dikanka, siz söyleyin. Tüylerim diken diken olmuş, bu, şeffaf rüyalardan daha şeffaf, renkli dünyalardan daha renkli panaromayı, manyetik bir ateş çemberi içinde izliyordum. Victoria Page, Monte Carlo’da kendi trajik sonuna gelince, sevgili Kora’m da ruhsuz, benim kollarıma düştü. Dudaklarından dökülen son sözler şunlar oldu: “Ben Tamara Toumanova’yım. Hani Paris’de, Balanchine’in Kristal Sarayı’nda tanışmıştık ya ? Çok mutluyum ki senin için bir kez daha dans ettim ! ” Öpücüklerim onun taş kesilmiş narin dudaklarında mermerleşti. Kora’nın ruhu hiç bir zaman geri gelmedi, yahut bana öyle geldi. Hayatım, şimdi sen nerelerdesin ?

*

Üzgün, ama hala hayatta, ‘güneşin evi’ diye nitelendirilen Halekala’nın tepesinden gün batışını seyrediyorum. O Halekala ki, kızkardeşinin saçından yaptığı bir lasso ile adayı çekip kurtarmış, ayakta dikilerek göğü yerden semaya yüceltmiş Maui’nin evi. Beyaz-gri bulutlar, yorgun batan güneşin ışınlarıyla bezenmiş toz pembe giysileriyle geceye boyun eğiyorlardı. Yüce dağlar da, saçlarım gibi kırlaşmış tepeleriyle, yalın kılınç, asilane bir jestle göğe uzanmışlar, son secdelerini yapmaktalar. Herhalde Doğa sahneyi, yeraltı tanrı ve tanrıçalarının başlamakta olan gece ayinleri için terkediyor.

Gözlerim, elimde olmaksızın Adele’in anı defterine takıldı. Kapağını titreyen ellerle açtım. O, inci gibi el yazısıyla bana hitap ediyordu:

-48-

“Sana, Michael.. Ben kendimi sende buldum. Hem de ‘hoş’ buldum. Ben senden vaktiyle eonlarla yıl önce ayrılmıştım, gene sana kavuştum. Benim seni sevme tutkunluğu, kaybetme korkusuna dönüştü. Sen bana çok, ama çok değerlisin. Biliyorum ki sen benim, ben sensin; biz birbirimizin içine doğmuşuz. Senin kemiklerin benim içimde, ben senin içinde hem yaşıyor ve hem de gömülüyüm. Sen de , benim içimde dinleniyorsun..”

Gözlerimi, çöken loşlukta gezdirerek, Pele’nin kemiklerinin olası gömüldüğü yeri, <em>Puu o Pele</em>’yi bulmaya çalıştım. Hafifçe esmeye başlayan ayaz, sanki onun kemikleri içimde gömülmüş gibi, kemiklerimi sızlattı, ürperdim. Aynı zamanda, ta uzaklardan, eonlarca yıllardanberi nağmelerini sürdüregelen ruhların korosu, dağlardan dağlara eko yaparak, göğsümü dağlamaya başladı:

Lahiau’nun fısıltısını duymaz mısın?
Gel ve beni bul.
Sen beni Kilauea’da uyur bulacaksın,
Gel ve beni kurtar.
Ben, tanınmayan diyarlarda kaldım.

Oh, Maui, bana yardım et. Bir sayfa daha:
“Hatırlar mısın Michael, sen beni bir gün ‘Ay Çocuğu’ diye çağırmıştın? Ondan sonra da ben senin için bir şiir yazmıştım. Dinle!

Ay Çocuğu,
ben senin tanrılara
müzik yaptığını bilirim.
Ben senin dünya annenim.

Ben seni semalarda,
karanlık ve uzak planetlerde
hissetmiştim.

Galaksiler bizler için
küçük mesafe,
ruhum sana dokunmak için
beni okşuyor.

Bizler gene buluşacağız,
her ne zaman
tanrılar hazır olunca!

-49-

Ah Adele’ciğim, hatırlar mısın, ben de bir gün sana Mevlana’dan okumuştum: “Biz senle, meleklerle birlikte Cennette idik. Biz seninle galaksileri dolaşmıştık..” Ah sevgilim, seni öyle özledim ki, kimbilir nerelerdesin şimdi?

Kimseniz ya da kimlerseniz, neredesiniz ya da nerelerdesiniz; Semiramis, Kora, Adele: herbiriniz veya üçünüz, ben sizleri özledim ve sizsiz ruhum bomboş. Benim ölümsüz aşklarım, biliyorsunuz ben ölümlüyüm; ben sizlere dokunmak, beraber nefes almak, tinsel mutluluğu sizlerle birlikte paylaşmak istiyorum. Sizlere nasıl ve nerede ulaşabilirim?

Ey Allah, yücelerin yücesi, uluların ulusu, kerim, diğergam, şefkatli, arş-ı alaların master’ı; eğer Sen tüm evrenin salt sahibiysen, niye biz fani insanlarla bu oyunu oynuyorsun? Neden bizlere bunca aşkların tadlarını tattırıp sonra öksüz bırakıyorsun? Niye bizleri nice umutlarla yeşertip, bir fidandan çürümüş ağaca döndürüp karıncalara yem yapıyorsun? Bizlere ne mesaj vermek istiyorsun? Niye bu yöntemi kullanıyorsun? Sana ve ebedi güzellik ve aşkların simgeleri Semiramis’ime, Kora’ma ve Adele’ciğime kavuşmak için, daha kaç eonlarca yıl bu hayat girdabının esrarengiz labirentlerinde çabalayacağız?

Beni duyuyor musun yüce Tanrı.. Beni duyuyor musun yüce.. Beni duyuyor musun.. Beni.. Beni..

İngilizce Yayımı: Prophet Eshref,
Exposition Press, New York 1984.
Türkçe yayımı: “Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür, İstanbul 2000

-50-

<strong>Y A Ğ M U R       F I R T I N A S I</strong>

Profesör Lombardo sağnak yağmurlarından nefret ederdi, özellikle arada sırada böyle şiddetli şimşekler çakarsa.. Bu yağmurdan hoşlanmamak onun çocukluğundanberi süregelen bir şeydi, zira o zamanlar dışarıya oyun oynamaya çıkamazdı. Bunun ötesinde de, yağmur yağdığında, içinde  tarif edemediği garip bir korku belirirdi, sanki ardından kötü birşeyler olacakmış gibi. Ne yazık ki, ailesinin içinde onun bu tedirginliğini anlayacak kimse yoktu.

Bugünkü yaşadığı çevrede, Profesör Lombardo çok saygınlık görürdü, pek az kimse de onu severdi. Pek de sevilmemesinin nedeni onun hemen hemen hiç bir kimse ile bir iki kelime bile konuşmaması, pek çok sevdiği kızı Lucia kolları arasında iken bile hiç gülümsememesiydi. Hoş, üç yaşından sonra Lucia babasının kollarını hiç hatırlamıyordu. Profesöre göre kendinin bu davranışının nedeni, onun kitaplarına karşı duyduğu büyük aşk idi. Kitaplar onu herşeyiydi. Hayatta herkese ve herşeye çok ciddi davranışının temeli de onlardı.. Özellikle felsefe konusundaki kitapları, gözleri kıpkırmızı oluncaya dek okurdu. Sonra da tüm pancurları kapar, karanlıkta, gün ışığına kadar otururdu.

Evet. Dün akşamdanberi yağan şiddetli yağmur, pancurları tokatlayıp duruyordu.. Rüzgar da o kadar kuvvetli esiyordu ki, küçük ev sanki havalara kalkıp kalkıp iniyordu.

Profesör Lombardo’nun evliliğinin ilk yılı mutlu geçmiş sayılabilirdi. Hayatının çok yıllarını yalnız başına yaşadığından evlilik onun hayat stiline pek çok değişiklik getirmemişti. Çok kibar, bir melek kadar sessiz karısı Maria, onu tüm acayipliği ile kabul etmiş ve evin ciddiyet fakat sükunet dolu havasına kolaylıkla uymuştu. Evin bu mitik sessizliğinin bozulduğu yegane an, küçük kızları Lucia’nın doğduğu ilk haftalarda etrafın kahkaha tufanına boğulduğu zaman idi. Ondan sonra yine eski tas, eski hamam idi.

-51-

Profesör Lombardo düşünüyordu: insanlar acaba çocuklarını o kadar çok sevmeli mi? Kendi kızı Lucia’yı al; o, onu, hayatında malik olabileceği en değerli şey olarak algılamıştı. Fakat gerçekte onun için ne yapmıştı? Kişisel olarak belki hiç bir şey. Küçük kız, annesi Maria tarafından çok itinalı olarak yetiştirilmişti; mamafih Profesör Lombardo kızını hala çok özel bir şekilde, fakat sessizce sevdiğine inanıyordu. On beş yıl önce sevgili eşi Maria’nın bir kamyon altında kalarak feci bir şekilde ölümünden sonra dahi aradaki ilişki, niteliğini hemen hemen hiç değiştirmemişti. Profesör Lombardo kazayı büyük bir tevekkülle kabullenmişti. O zaman yalnızca iki yaşında olan Lucia da hiç gözyaşı dökmemişti. O zamandanberi baba-kız anneleri hakkında tek kelime konuşmamışlardı. Her ikisi de kendilerinin özel dünyalarında yaşıyor görünümünde idiler. Beraber oldukları biricik zaman, akşam yemekleri idi. O yemekler de, bir mabet  sessizliğinde, çatal ve kaşık seslerinin eşliğinde yeniyordu. Ha unuttum, evdeki sessizliği paylaşan diğer bir ikili de, annenin ölümünden sonra eve bakıcı olarak alınan Martha ve onun Lucia’nın yaşındaki oğlu Mario idi. Baba, yıllar önce evi terketmiş ve bir daha dönmemişti. Bu küçük, sessiz evde kendi dairelerinde yaşayan bu çift bile bu garip topluluğa farklı bir müzik sunmamıştı.

Profesör Lombardo, kızı, okuldan ister kız ister erkek bir arkadaş getirdiğinde önem vermez görünür ama, refakati uzaktan dikkatle izlerdi. Onun daha küçük bir gonca olduğunu, erkeklerle ciddi bir ilişkiye girebilmesi için uzun yıllar gerektiğini düşünerek yapıcı bir fantaziye hiç yer vermezdi. Profesörün kendisi kitaplarına aşıktı ve kızınla pratik olarak fazla ilgide bulunması için bir neden yoktu.Ona gün boyunca ne yaptığını, ne düşündüğünü ve ne hissettiğini hiç sormamıştı.. Emin olduğu tek şey, evin bakıcısı Martha’nın ona iyi baktığı idi.

O günü bugün gibi hatırlardı.. Aşağı yukarı altı ay olmuştu. Bir akşam, narin kızı Lucia babasıyla özel olarak konuşmak için izin istemiş ve bu izin verilince o incecik fidancık, gönlünün derinlerinden gelen, yüce tepelerin  bağırlarından kopup taşan küçük bir derecik  serinliğiyle, “baba”, demişti, “ben Mario’yu seviyorum. Onunla evlenmek istiyorum!”

Profesör Lombardo, gözlerinin içine -belki ilk kez- bu kadar direkt ve bu kadar net bakan kızının önce şaka yaptığını sanmış, sonra, onun ciddiyetini anlayınca kükremişti: “Sen Mario ile evlenmek istiyorsun ha? O kim ki? Bir hizmetçi parçasının oğlu. Ya sen? Hayır, hayır, olamaz.. Sen onu unut.. Ne kadar çabuk unutursan o kadar da iyi olur.” “Baba, onu unutamayacak kadar çok seviyorum, inan bana”. Baba hiddetle cevap vermişti: “Sen gerçek sevginin ne olduğunu bilmiyorsun..On yedi yaşındaki bir insan aşka aşıktır. Sen onu unut ve çalışmana devam et.. Gelecek hafta önemli sınavların var, sen onlara çalış..”

Kızı süklüm püklüm odasından çıktığında, Profesör Lombardo belki hayatında ilk kez kendine kızmıştı. Genç kızların kendi başlarına bırakıldıklarında, gözlerine ilk çarpan, hem de klaslarının çok altında biriyle sözüm ona aşka düştüklerini çok iyi bilirdi, ama nasıl olurdu da bu onun başına gelmişti? Kızını daha yakından kontrol etmeliydi.. Tabii, sevgili eşi Maria ölmeseydi, bu işler böyle olmazdı.
–                                                                        -52-

Ertesi gün, beklenildiği gibi, Martha ve oğlu Mario tüm öteberilerini toplayıp evi terketmeleri emredilmişti. Aynı anda, yeni bir bakıcı, bu kez çocuksuz dul bir hanım, Elmira ayarlanmıştı. Baba ümit ederdi ki, artık büyümüş genç kızı, yabancılara duygusal bağlarla bağlanmamalıydı. Diğer yandan sayın Profesör Lombardo, kızının, bakıcısı Martha’ya ne kadar çok bağlandığının farkında olamamıştı. Ah o kitaplar..Onların girdabına düşmeye gör..

Gerçekten Martha Lucia’ya cidden çok yakın bir ilgi göstermişti. Daha küçükken, okuma yazma bilmeyen çocuğa masallar okur, oyuncaklar alır, elbiseler, kumaştan bebekler diker, tüm gün onunla oynardı. Masallar, mitolojik kahramanlar, her gece ocaktaki ateş sönünceye dek yinelenirdi..Ve bu sürece, Mario onun sessiz refakatçısı idi. Sonra Lucia, yatağa gitmeden evvel, her gecenin ritüelini tekrarlardı: babasını kütüphanesinde ziyaret eder, ürkek bir balerin gibi, ayak parmaklarının üzerinde, ona iyi geceler dilerdi. Tabii Lucia’yı yatağına koyan, ona dualarını okutup boynundan hiç çıkarmadığı gümüş haçı öptüren de hep Martha idi. Lucia, duasını okumadan uyumaya kendine hiç müsaade etmezdi. Din, babasına olduğu kadar kendine de son derece önemliydi. Pazar sabahları kasabanın küçük kilisesinde babasıyla dua ettiği anlar, ikisinin ev dışında tek müşterek sosyal yaşantıları idi.

*       *

Ertesi hafta yeni bakıcı Elmira eve taşındı. Kadın, görünüş ve davranışı ile Profesör Lombardo’nun çok hoşuna gitmişti. Lucia ise hiç bir tepki göstermemişti. Yemekler zamanında hazırlanıyor, ev tertemiz tutuluyordu. Mamafih evin havası kurşun gibi ağırdı ve Lucia gitgide artan bir tempo ile odasına çekilip kitaplarına gömülüyor veya arkadaşlarına mektup yazıyordu. Oluşan önemli değişiklik, artık, geceleri babasıyla olan ‘iyi geceler’ rutininin sona ermesi idi.

Eve sükunet ve düzenin yeniden girmesiyle, Profesör Lombardo herşeyin çözümlendiğine inanmıştı. Sonuçta, rahatlıkla, hatta eskisinden derin, kitaplarının içine gömülmüş ve kızı ile ilgili hiç bir şey yapmamaya başlamıştı. Zaten onun okul başarısından emindi, dersleri hakkında soracaktı da ne olacaktı? Akşam yemeklerindeki beraberlik yine devam etti, fakat arada sanki daha resmi bir hava vardı. Evi terkettiklerindenberi, tıpkı eşi Maria’nın ölümünden sonra olduğu gibi, aralarında, Martha ile Mario hakkında hiç bir söz geçmemişti. Profesör Lombardo kızının probleminin kapanmış olduğuna inanıyordu, daha doğrusu kendini inandırmaya çalışıyordu. Öte yandan Lucia için kazın ayağı öyle değildi. Mario’yu unutmak onun kitabında, daha doğrusu yazgısında yazılı değildi.

Profesör Lombardo kendi dünyasının hesaplaşmalaryla, tahmin ve sonuç oyunlarıyla o dereceye dek meşguldu ki, kızının her geçen gün bir az daha solduğunun ve inceldiğinin hiç de farkında değildi. Onun hakkında düşünebileceği tek şey okul notları idi ve yukarıda da defalarca söylendiği gibi, Lucia için okul hiç bir kez problem olmamıştı.

-53-

Büyük gürültü, bir gün, yeni bakıcı Elmira’nın, Alfonso adlı genç bir adamın Lucia’yı Vokswagen’i ile almaya geldiği gün, onun odasına girdiği zaman koptu. Elmira, bu dünyanın ötesinde bir çığlık atmıştı. Profesör Lombardo bu haykırışa şaşırıp kalmıştı, zira Elmira öyle bir insandı ki, onun odasına bir aslan bile girse bu kadar kükremezdi. Haykırışının nedeni de olası bir facia idi: genç kız, yüzü yepyeşil, gözler alabildiğine açık ve tavana sabit bakışlarla yatağında hareketsiz yatıyordu. Kadın haykırıyordu: “<em>Professore</em>, <em>Professore</em>! <em>La signorina e morta</em>!..  <em>Correte</em>.. <em>Correte</em>..(*)” ve odadan koşarak çıktı.

Profesör Lombardo ve kapıdaki genç adam, birlikte genç kızın odasına koştular ve gördükleri manzara karşısında buz gibi donup kaldılar. Profesör Lombardo, hayatının geri kalan kısmında, çok sevdiği biricik kızının yataktaki o halini gözlerinden silemedi. O güzel vücut solmuştu, fakat hala, dantelalı etekli geceliğinin içinde, mermerden yapılı bir virjin heykelciği gibi güpgüzeldi. Başı, yatağın kenarından sarkmış, elleri soğuk ve hayattan mahrum. Her zaman sadakatle göğsünde taşıdığı gümüş haç ve dua tesbihi, yastığın kenarından sırıtmakta. Profesör hemen kızının eline sarıldı, fakat donuk el, ona da ürperti verdi ve derhal bıraktı. Donukluğu Alfonso bozdu: ‘Sayın Profesör, ben gidiyorum.. Size de bir doktor göndereceğim!’ ve sessizce terketti. Baba, terreddütle genç kızın komodinine doğru yürüdü. Onun üstünde, gece lambasının tabanına ilişik, titrek bir elle yazılmış bir pusula, acı gerçeği basit cümlelerle açıklıyordu: “Annesiz ve Mario’suz yaşayamayacağım artık.. Çok, pek çok yalnızım.. ve.. bu en kolay yol.. Tanrı beni affetsin!”

Doktor ancak öğleye doğru gelebildi ve ölüm sertifikasını imzaladı: ‘İntihar. Ölüm nedeni: zehirlenme. Otopsi yapmaya gerek yok.’ Profesör Lombardo şaşkınlıkla doktora sordu: ‘Fakat Doktor Bey, bu evde zehir hiç bulunmaz.  Kasabada da hiç bir eczane onu satmaz. Nereden buldu acaba?’
‘Bakınız’, dedi, doktor, ve Lucia’nın komodininin üzerinde duran bardağı aldı ve babaya uzattı; ‘görüyorsunuz ki içinde bir sürü büyük mutfak kibritleri var.. Hepsinin kırmızı başları yok olmuş.. Demek ki onları ezmiş ve suyunu içmiş.’
Profesör Lombardo hayatta hiç bir kimsenin, özellikle tahsilli, ince ruhlu bir kızın nasıl olur da basit bir kibritle hayatını sonlandırabileceğini anlayamıyordu. Hayat bu denli ucuz bir meta mı idi? Bu olayda en gücendiği ve kırıldığı şey de, onu ne kadar sevdiğini bildiği halde, nasıl böyle bencil bir harekette bulunmaya yeltenmesiydi. Karışık düşüncelerle odayı terketti.
____________

(*)   ‘Profesör, Profesör… Sinyorina ölmüş.. Koşun.. Koşun..’

-54-

Salona girip isteksizce günlük gazeteye laf olsun diye bir göz atmak üzere iken, Elmira, zayıf bir sesle, gölge gibi belirdi: “Profesör”, dedi, “bu gece için hanımın vücudunu mezarlığa alıyorlar. Onu kiliseye kabul etmeyeceklermiş.” Ve sessizce uzaklaştı.

Küçük kasabanın ölüler hususundaki kuralı şu idi: biri ölürse, ceset, mumyalamaya inanmadıkları için, mezarlığa bağlı küçük şapel’deki Sunağın dibine konur, ertesi sabaha kadar bekletilirdi. Sonra, ölünün ailesi gelir, köy halkından katılanlarla birlikte alışılagelen seremoni’den sonra mezarlığa gömülürdü.

Profesör Lombardo çevresinde çok iyi tanınan bir insandı. Tüm hayatı boyunca o yörede yaşamış, Üniversiteden emekli olmasını takiben bütün zamanını yalnızca orada geçirmeye başlamıştı. Ancak, kilisenin papazı, olayın intihar olması nedeniyle, kızının ölü vücudunu kabul etmeyi reddetmişti. Böylece biricik kızı, gömülme merasiminden yoksun bırakılacaktı. Kilise bu talihsiz, masum kıza bir ayrıcalık tanımalıydı. Zihni bu kadar bunalmış olan bir kimse, ruhunun nereye gideceği veya törenin yapılıp yapılmayacağı konularında ne düşünebilirdi?

*       *

Bütün yasal işlemler yapıldıktan ve Elmira da kendi evine döndükten sonra Profesör Lombardo yatağına uzandı. Adeti hilafına, elbiselerini çıkarmamıştı bile. Yorgunluktan bitkin, yarı uyanık yarı rüyavi bir ruh hali içinde, yatağı örten pikenin üstünde, gözler tavana dikili, yanıtlarını veremediği bir sürü nedenlerle meşgul, uyumaya çalıştı. Ne zaman daldığını hatırlamıyordu ve yine büyük bir gürültüyle yağan yağmurun bir an için kametini arttırması sonucu, tufanı andıran müthiş bir tarraka ile irkilerek uyandı. İnatçı yağmur ve olağanüstü hırçın rüzgar bileşimi, pencerelerin pancurlarını öylesine tokatlıyorlardı ki, zavallılar sanki her an yuvalarından fırlayacak gibi gıcırdayıp duruyorlardı.

Profesör Lombardo birden, sanki karanlıkların içinden gelen ve iniltiyi andıran bir ses duydu. Yatağında doğruldu, evet bu ses onun, sevgili kızı Lucia’nın yalvaran, iniltili sesi idi: “<em>Pappa</em>.. <em>Papa</em>.. <em>Apri</em>.. <em>Apri..</em> <em>Apri la porta</em>!”  Bir kaç saniye sonra yine: “<em>Apri</em>.. <em>Apri la porta</em>!” Profesör Lombardo şaşırmıştı, ölmüş ve şapele yerleştirilmiş kızı nasıl olur da “Baba, aç, aç, kapıyı aç!” diye sesini buralara ulaştırabilirdi?  ‘Bilincim beni rahatsız ediyor herhalde’ diyerek profesör bir sağına bir soluna döndü, baktı olacak gibi değil, yatağından kalkarak görebildiği kadar pencereden dışarıyı gözlemeye çalıştı.. Ah, yağmur, değil bardaktan, fıçılardan boşalırcasına öyle zalimcesine yağıyordu ki. Yılların yaşlandıramadığı ağaçlar bile sessizce bu zulme boyun eğiyorlar ve melül melül iki yanlarına, tekbir getirircesine sallanıyorlardı. Evet, sayın Profesör iniltilerin, yalvarışların, onun kendi bilinçaltından gelen yankılar olduğuna yine emin olunca, gitti, yatağına bir kez daha uzandı. Mamafih o inleyen “baba.. baba” sesi bir iki kez daha yinelenince dayanamadı, kalktı, evi şöyle bir kolaçan etti; kızının, hizmetçinin odalarını teker teker kontrol etti, evde kimsecikler yoktu.. Sesler de kesilmişti artık.. Bu kez gönlü rahattı.. Işıkları söndürerek tekrar kendini yatağa bıraktı. Devamlı çakan şimşekler evin içini gündüz gibi aydınlatıyor ve duvarlarda iç ürperten hayaller yaratıyorlardı. Bunları izleyecek hali kalmayan baba, sonunda kızını aklından çıkararak derin bir uykuya daldı.

-55-

Profesör Lombardo uyandığında saat yediyi on geçiyordu. Gün, banyodan yeni çıkmış bir güvercin gibi prıl pırıldı. Tüm bulutlar sanki geleneksel maratonlarını bitirmişler, sessiz sadasız geldikleri yere dönmüşlerdi. Derin derin esnedikten sonra, ihtiyar, yerinde doğruldu ve tümüyle buruşmuş elbiselerine şöyle bir baktıktan sonra, yüzünü yıkamadan, kahvaltı bile etmeden, elbise dolabına yöneldi. Bu matemli Pazar için klasik siyah elbisesini araştırmaya koyuldu. Emindi, küçük kızının cenazesine yalnız kendi köyünden değil, civardaki tüm köy ve kasabalardan yüzlerce kişi gelecekti. Herzamanki vakur ve asil tavrıyla, böyle büyük bir acıya nasıl katlanabileceğini herkese kanıtlamalıydı. Tören acaba ne kadar sürecekti? Ne olacaksa bir an olmalı, bitmeli ve Profesör Lombardo kendinin rutin günlük yaşam stiline dönmeliydi..

Birden, sokaktan Elmira’nın yine gökleri delen haykırışı pencerelerden eve doldu:
“<em>Professore.. Professore</em>.. <em>Correte</em>!.. <em>Correte</em>!..” Yine ne oldu da bu kadın “koş.. koş..” diye dünyayı birbirine katıyordu? Adamcağız alelacele kapıya seğirtti ve ardına kadar açtı. Kapı aralığından meşum gecenin gözyaşlarından arta kalanlar, taşlığa bir dizi boncuk gibi serildiler. Kadıncağız gözle görülür bir bunalım içinde saçını başını yoluyor ve yerde yatan bir cismi gösteriyordu. Profesör Lombardo yere dikkatle baktı. Gösterilen cisim, her tarafı çamurlarla kaplanmış, elbiseleri ıslaklıktan vücuduna yapışmış kızı Lucia’nın bu kez gerçekten cansız bedeni idi.

Profesör ne olup bittiğini anlayamamanın şaşkınlığı içinde idi. Birden, gece boyunca ‘hayali’ diye yorumladığı sesleri anımsadı.. Belki de, belki değil muhakkak, onlar gerçekti.. Belki Lucia dün sabah gerçekten ölmemişti ve derince bir koma’ya girmişti.. Şapel’de koma’dan açılmış, hınzır yağmura karşın, sürüklene sürüklene kendi evinin kapısına gelmiş, sesini babasına iletmeye çalışmıştı. Keşke kapıya inip de bir baksa idi, ah, keşke…

Profesör Lombardo midesinde çok şiddetli bir ağrı hissetti. Nefesi de kesiliyordu, nerede ise bayılacaktı. Merdivenlere çöktü, başını elleri arasına alarak düşünmeye başladı, neden bu tür şeyler onun hayatını dolduruyordu? Evvela annesi sonra da kendisi, hem de bu şekilde? Kendisi, toplumun kurallarına son derece boyun eyen, devamlı çalışan, vergisini ödeyen, dürüst bir insandı. Hayatında, hatırlayabildiği kadar, hiç kimseye kötülük etmemişti. Kiliseye gitmeyi de hiç ihmal etmez, hiç bir davete geç kalmazdı. Hiç bir kimse onu boş yere beklememişti. Fakirlere de elinden geldiğince yardım ederdi. “Niye ben, niye ben?” sorusunu yineledi durdu.

Ve fakat, tüm bunlara karşın, işte kendisi, kendi kızının ölümüne neden olmuştu. Onu iki kez öldürmüştü: ilk defa onun ilk gençlik aşkını itirafında, ikinci kez onun çağrılarına yanıt vermediği zaman, hem de hayatının en güç bir anında.

-56-

Profesör Lombardo, belki de hayatında ilk kez hissettiği garip bir duygu ile yere çömeldi, eliyle kızının hala kurumamış saçlarını okşayarak taradı. Kızcağızın saçları yağmur damlalarıyla doluydu ve yüzünde bir rahatlık okunuyordu. Elleri de kenetlenmişti. Kısa bir tereddütten sonra, baba, o katılaşmaya başlayan elleri güçlükle açtı, içinden tek bir tesbihparçası çıktı. Demek ki bu onun son sığındığı kurtarıcısı olmuştu ve ölmeden evvel dokunduğu son kutsal şey idi. Baba, düzeltebildiği kadar elbiseyi düzenlemeye ve kızının vücudunun çıplak kalmış kısımlarını örtmeye çalıştı. Ta ötelerden, vadiden, ayak sesleri yaklaşıyordu. Kalabalığın başında Peder Protano vardı. Vak’a artık intihar olmadığından, biçare kızın vücudunu kiliseye kabul etmeye şimdi dinen cevaz vardı. Peder, bir huşu içinde, Profesör Lombardo’ya, kızına, vaktiyle eşine yaptığı kadar görkemli bir cenaze töreni yapmayı vad’etmeyi unutmadı.

Elmira ve Peder Protano beraberce kızcağızın vücudunu yerden kaldırarak onu kendi yatak odasına taşıdılar. Elmira, göz yaşları içinde, onu yatağın tam ortasına arka üstü yatırdı, ellerini göğsünün üstünde kavuşturdu. Ayaklarını da bağladı.Yatağının iki tarafına da birer – kızlık simgesi olan- saç örgüsü koydu ve iki de mum dikti ve onları yaktı. Kısa da olsa bir süre bakıcılığını yaptığı, artık tinsel hayatına başlamış bu vücudun mümkün olduğu kadar güzel görünmesini istiyordu. Tören, ertesi sabah yapılacaktı ve Mas’a tüm kasaba katılacaktı… Ruhani ödevini Tanrının gözünde başarıyla yaptığından emin, elinin kenarıyla son gözyaşı dizilerini de sildi, haç çıkardı, saygıyla eyildi ve arkasını dönüp gitti.

Profesör Lombardo oturma odasına giderek rahat koltuklardan birine gömülürcesine çöktü. Yöre halkı da, adet olduğu üzere, birer ikişer, taziyetlerini sunmak için kuyruğa girmişti. Adamların başları açıktı ve kadınlar sessiz gözyaşları içinde idiler. Önce, baba, oturduğu yerde ziyaret edildi, mırıltı halinde sempati sözcükleri sergilendi, sonra kızcağızın naşı ziyaret edildi ve sessiz sedasız çıkıldı. Kilise yönetiminden de muztarip babaya iki üç kap sıcak yemek gönderilmişti. Özetle, her şey olması gerektiği gibi oldu. Ahali tümüyle gidince, talihsiz baba içinde garip bir rahatlık duydu. Yarı kapalı tuttuğu gözlerini açtı ve uslamlamaya başladı. Olay, bir hafta, hadi bilemedin bir ay içinde unutulacaktı. Herkes çalışmasına dönecek ve yaşamın mutad seyri başlayacaktı. Lucia muhakkak bir hurafe olacak, anneler eğer aşka düşerlerse başlarına ne gelebileceği hususunda kızlarını uyaracaklardı..

Profesör Lombardo ayağa kalktı ve pencereye yaklaştı. Bulutlar yine toplanıyorlardı ve gökyüzü yine kararıyordu. Tanrıya, yağmur yağmaması için dua etti.. Başı sersem gibiydi ve midesi açlıktan gurluyordu. Yine de bir şey yememeyi yeğledi. Kendisi, yazgısının sergilediği bu tüm olumsuz şeylere dayanabilirdi, fakat bir daha yağmur fırtınasına, asla!. Sokaktan tek tük sesler geliyordu. Acaba onun hakkında mı konuşuyorlardı? Ne diyorlardı? Omuzunu silkerek yatak odasına girdi, bu kez, sanki hiç bir şey olmamış gibi, soyundu, pijamalarını giydi ve duasını okuyarak gözlerini kapadı. Arada ne fark vardı sanki, kendi de kızı da evde idiler. Açık bıraktığı pencereden serin bir esinti içeriye sızıyor ve onun yüzünü okşuyordu. Kısa bir süre içinde sızdı kaldı.

-57-

Geceleyin, Profesör Lombardo, yine ağaçların iniltilerini, hızını arttıran rüzgarın sesini duydu, fakat rahatça uykuya dalabildi. Sabah gözlerini açtığında rüzgar hızını alamamış,  hala vınlıyordu. Aklına birden kızı Lucia geldi..Bir gece öncesi duyduğu haykarışlar, yalvarışlar gerçek mi yoksa rüya mı idiler?   Evin -herzamankinden farklı- ölü sessizliği ona trajediyi bir kez daha hatırlattı. Evet, kızı ölmüştü. Bu sabah saat on birde kilisede merasim yapılacak ve ondan sonra da gömülecekti. Hepsi bundan ibaretti.

Profesör Lombardo yattığı yerden köyün son hanelerinin ötesinden güneşin tüm parlaklığı ile doğduğunu farketti. Tanrıya kendini bu güne getirdiği için dua etti, yavaş yavaş yataktan kalkarak aynanın karşısına dikildi ve yüzünü tetkik etti. İlk gözüne çarpan, olası yorgunluktan yorgun, asık bir surat ve süzgün gözler oldu. Oturup ağlamak istedi, fakat yapamadı, zira zayıflıktan nefret ederdi. Hayatı olduğu gibi yüzlemeye ve kontrolü sürekli olarak elinde tutmaya devam edecekti. Bu işin başka çıkar bir yolu yoktu.

Kudretinden kaybetmemek, ağlamamak, düşünmemek için yine kitaplarına gömülecekti. Ancak o sayede biricik sevgili kızının yağmur fırtınası altındaki haykırışlarını unutabilirdi. “Evet”, dedi kendi kendine, “hemen çalışmaya dönmeliyim. Törene daha üç saattan fazla zaman var.” Ahşap kitaplığından bir kitap çekti ve onu ortasından açtı, pencerenin yanına oturdu, ruhsal bir açlıkla ve istekle okumaya koyuldu, fakat zihnine hiç bir şey kaydedemiyordu.. Başını kaldırınca, altın rengiyle ve tüm şuhluğuyla ışıldayan güneşin ona çapkınca göz kırptığını farketti.. Mutluydu, hiç olmazsa bugün yağmur yağmayacaktı. Evet, bildiği ve emin olduğu tek şey bu idi: bugün yağmur yağmayacaktı.

-Devam edecek-]]></content:encoded>
<excerpt:encoded><![CDATA[]]></excerpt:encoded>
<wp:post_id>162</wp:post_id>
<wp:post_date>2013-12-15 17:46:00</wp:post_date>
<wp:post_date_gmt>2013-12-15 15:46:00</wp:post_date_gmt>
<wp:comment_status>open</wp:comment_status>
<wp:ping_status>open</wp:ping_status>
<wp:post_name>oykulerim-bir-dogumun-hikayesi-5-41-64</wp:post_name>
<wp:status>publish</wp:status>
<wp:post_parent>0</wp:post_parent>
<wp:menu_order>0</wp:menu_order>
<wp:post_type>post</wp:post_type>
<wp:post_password></wp:post_password>
<wp:is_sticky>0</wp:is_sticky>
<category domain=”category” nicename=”oykulerim”><![CDATA[Öykülerim]]></category>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>sayfa_sayac_bilgi</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[a:3:{s:12:”sayac_toplam”;i:7;s:11:”sayac_bugun”;i:0;s:9:”son_okuma”;i:1256826329;}]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_edit_last</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[1]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
</item>
<item>
<title>Bir Doğumun Hikayesi – Öykülerim  (6)     (65-83)</title>
<link>http://www.ismailersevim.com.tr/?p=164</link>
<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 15:45:32 +0000</pubDate>
<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
<guid isPermaLink=”false”>http://www.ismailersevim.com/?p=164</guid>
<description></description>
<content:encoded><![CDATA[-65-
“<strong>P O R K    C H O P    H I L L</strong>”     <strong>S A V A Ş I
</strong>                                                              -Güney Kore-

Yıl 1968. Amerika Birleşik Devletlerinin Rhode Island Eyaletinin Mental Hijyen Direktörlüğüne tayinimden hemen bir yıl geçmiş. Bir gün, Eyaletin Valisiyle aramda bir üst olan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Augustine Riccio Bey, beni ofisine davet ederek Providence College’de “Kore Harbindeki Türk Askerlerinin Kahramanlığı” üzerine bir konferans verip veremeyeceğimi sordu. Memnuniyetle ve şerefle kabul edebileceğimi bildirdim. Türk dostu bir insandı. Bir gün kendisine sormuştum: “Sayın Bay Riccio; nasıl oluyor da böyle nüfusunun yüzde doksanı katolik olan bir eyalette, benim bulunduğum mevkie, Hıristiyan olmayan yani müslüman, üstelik boşanmış birini getirdiniz?” Ruhu şad olsun, her zamanki efendiliğiyle gülümsemiş ve demişti: ”Bizler çalışkan, dürüst, güvenilebilir, bilgili kimseleri onore ederiz. Din ve inanç sistemleri Allah ile kul arasındadır, araya girmeyiz!”

Kore Savaşı çıktığında ben Tıbbiyeden yeni mezun olmuştum. Fakirlikten yıpranmış bir genç olarak o zamanlar ‘bol para’ vadiyle davetiye çıkaran Belçika Kongosu’na mı gideyim; yoksa, Kore gibi uluslararası hak ve hakkaniyetin arandığı, fakat birçoklarının ‘ne idüğü belirsiz’ diye nitelendirdikleri bir maceraya mı atılayım’ diye düşünmüştüm. Tip olarak macera arayan biri değilim, ama, Agatha Christie’nin romanlarından esinlenerek, mezun olunca Orient Express’de bir görev alarak, hem memleket görmek hem de cinayet çözmek gibi hayallerim de vardı. Gerçek şu oldu ki, uzmanlık yapma hırsım galip gelerek Bakırköy’ün yolunu tuttum.

Evet, katılmadığım bir savaş hakkında ne söyleyebilecektim? Epey düşündüm, sonunda savaştan bahsedeceğime, Türk Ulusunun, özellikle Mehmetçiğin, canı bahasına da olsa verilen görevi yapma, sadakat, disiplin, üst’ünden gelen emirleri sanki babasından gelen bir dilek gibi algıladığı hususlarda psiko-sosyal bir prezantasyon yapmaya karar verdim. Salon, Fakülte mensupları, genç talebeler, Devlet erkanı ve Kore Harbinin gazilerinin eşleri ve akrabaları ile doluydu. Konferansımın özü şuydu: “Bir savaş anını düşünün, kurşunlar ve şarapneller en yakınlarınızı yere sermekte. Bir kurşun da komutanınızı götürmüş. Türk Askeri şöyle bir etrafına bakar, içlerinden biri ayağa kalkar, ‘ileri!’ komutunu verir. Rütbesi ne olursa olsun o artık o takımın babası, komutanı ve herşeyidir, sorgu bile sorulmaz!” Konuşmam, sık sık alkışlarla kesilmişti.

-66-

Konferans bittiğinde, tebrik ve alkışlar safhasında, kırk yaşlarında, gözleri nemli bir hanım yanıma yaklaştı, “Doktor Bey”, dedi, “Size özellikle teşekkür ederim. Tabii siz beni tanımazsınız. Benim ismim Patricia, Mrs. Patricia Gattell. Eşim Kore savaşına katılmıştı. Orada, birçok anılarının arasında bir kahraman Omar’dan söz ederdi. Ona o kadar hayrandı ki, tüm takımının katıldığı, tarihte meşhur Pork Chop Hill Savaşı konusunda anılarını yazdı ve bir gün belki bastırabileceği ümidiyle yaşadı. Maalesef onu üç yıl önce bir kalp kriziyle yitirdik. Ben size onun anılarını sunuyorum. Bir gün yayımlayabilme şansını bulursanız, eşimin ruhunu şad’etmiş olursunuz.. Çok çok teşekkürler..”  Elime tutuşturduğu kağıt tomarını verdikten sonra, gözyaşlarını silerek uzaklaştı. İşte aşağıdaki, bir kelimesini biledeğiştirmediğim satırlar, Kore’de Türk’lerle birlikte savaşmış Amerikalı bir Kore kahramanının anılarıdır.

*       *

Benim ismim Walter.. Walter M.Gattell, eğer tüm künyemi sorarsanız. Ben, Amerikanın Massachusetts Eyaletinin Chelsea kasabasında doğdum. Chelsea’yi bilen bilir; fakir, işçi halkının hemen daima uhrevi bir sessizlik içinde yaşadığı, tersaneyi tadına varılmaz bir gururla seyreden, okyanusun tuzlu tadını dudaklarda her zaman hissettiren bir şehir. Onu Boston’a bağlıyan Büyük Köprü, hemen daima, bir sonsuzluğu diğer birine kavuşturan bir gökkuşağı gibi gelirdi bana. Benim doğum günüm 11 Ekim 1929, bu
demektir ki henüz otuzbeşlerimde olmama karşın, saçlar tepemde açılmakta ve şakaklarımda, erken gelen kışın kırağı izleri var. Bu sonuncular, beni rahatsız etmekten çok, bana profesyonel, ciddi bir hayat adamı görüntüsü verdiklerinden dolayı mutluyum. Ben, annemin babamın tek evladıyım. Özellikle çok çocukluluğun bereket sayıldığı o günlerde, niye daha fazla çocuk sahibi olmak istemediler, hiç bilmem. Malum, ne kadar bol çocuğunuz olursa, Allah da size o kadar bereket verir. Belki de babam, çalıştığı inşaat işinde başına gelen bir ‘bel’ kazası ve ameliyatından sonra, cinsel gücünü kaybetmiş olabilir, bilmiyorum.

Doğuş tarihim dolayısıyla ben bir Libra’yım. Yıldızlara inanır mısınız, bilmem. Bana gençliğimde fal bakan bir çingenenin dediğine göre, ben büyüyünce, azimli, iyi dengeli bir insan olacakmışım. Tabii ‘çingene’ deyince bu yalnızca söz gelişi bir deyim, benim astrolog’um, Cambridge’de tahsil yapan, genç, şişman bir kızcağızdı. Doğduğum saat tüm belli olmamakla beraber, zodiyak işaretlerim, ‘erdem- zekasal bilginin ötesinde ruhun derinliklerine varabilme’ ve ‘varlığın temel anlamının farkında olabilmenin verdiği ivmeyle sürekli büyüme’, veya, ‘Varlığın normal stresinin üstünde ve ötesinde çabalamayı temsil’, ‘olağanüstü zihinsel vizyon’, ‘içsel derinlik ve kudret’ gibi insanın işitmekten hoşlandığı ve zaman zaman da inanmak istediği bir takım ögeleri müjdeliyorlar.

Bunlarla birlikte, ben, ‘yedinci güney’ işaretimin telkin ettiği gibi, psişik bölge ile materiyalistik evren arasındaki dengeyi yaratabilecek bir zekanın beklentilerine göre yaşamak zorundayım. Tüm bunlar kulağa hoş geliyor ama, gelin ben size hayat hikayemi vereyim, sonuçlarını siz yorumlayın.

-67-

Ebeveynlerimin astrolojik işaretlerini, hatta gerçek doğum tarihlerini bilmiyorum. Bildiğim şey, çocukluğumun rahat, çok sessiz bir ortamda geçtiğidir. Belki de gerektiğinden çok daha sessiz. Annem-babam arasındaki alçak sesli, kızgınlık fışkırmayan, duyguların haykırmadığı, tartışma bile diyemeyeceğimiz ‘karşılıklı fikir danışmalar’, ailenin temel iletişim sistemini oluşturmuşlardı. Benim sevgili kedim Kaplan Baron bile ne miyavlamasını ve ne de mırlamasını onlara borçludur sanırım. Nereden öğrenmişse öğrenmiş. Ha, çok ilginç bir şeydaha vardı evde: hiç bir yerde saat göremezdiniz. Zaman, annemin inisiyatifine bırakılmış bir öge idi; gün doğuşu, kahvaltı vakti, okul zamanı, akşam yemeği ve yatma. Onun hiç bir kez yanıldığını ve dolayısıyla okula geç kaldığımı hatırlamıyorum. Babam zamanını nasıl ayarlardı, bilmem. Bu saat, herhalde tüm hayatım boyunca böyle tik tak’sız sürüp gidecekti.

Heyhat! Yazgı bir gün bu saatı durdurdu, hem de sonsuza dek. Hiç unutmam, dokuz yaşındaydım. Okuldan döndüğüm bir öğle üstü, bütün komşuların bizim küçük, loş mutfakta toplandıklarını farkettim. Olanca gücümle seğirttim. Kalabalığın birbirine dolanmış ayakları arasında annemin yarı çıplak vücudunun, günde defalarca yıkadığı temiz taşlığın üzerinde, hem de hiç hareketsiz, upuzun yattığını gördüm. Gaz fırınının kapısı yarı açıktı ve havada garip bir koku vardı. Babam, o anda upuzun görünen üzgün yüzü ve yaşlı gözleriyle bana sarıldı:
“Walter, annemiz öldü.. Kalp sektesi!..”

O gizemle bezenmiş sessizliğin, zihnimde hayat boyunca bıraktığı izlenimleri sizlere tarif edemem. Annem ölmüş ve ebediyen yaşamımdan silinmişti. Babamın göğsüne sokulup o küçücük ve loş evimizin alışılagelmiş sükunetinde, gözyaşlarımla hıçkıra hıçkıra ağladığımı bir ben bilirim bir de Yüce Tanrı. Kilise ve gömülme törenlerini hiç hatırlamıyorum. Eminim, annem, doğrudan doğruya Cennete gitmişti, hem de Büyük Köprüden geçerek. Di mi?

Ondan sonraki gençliğime tırmanan yılların nasıl geçtiği konusunda pek net değilim. Hayat ve onu simgeleyen takvimsel günler, aylar ve yıllar, sessizce birbirlerini izleyerek akıp gitmişlerdi. Beklenildiği gibi, okuluma düzenli bir şekilde devam ettim, arkadaşlarım oldu; Pazar günleri Kiliseye ve Kilise Okuluna gittim, evde Şükranlık Günlerini ve Noel gibi önemli dinsel yortuları kutladık. Tüm bunlarla beraber, size Lisieux’lü Saint Therese adına yemin ederim ki, bu yaşanmış günlere ait hiç bir duygusal anım olmadı. Duygululuk, sanki annemle birlikte yeraltına hibe edilmişti. Ümit ederim, benim unutkan bir insan olduğumu sanmazsınız, zira o takdirde nasıl olurdu da Boston Üniversitesine girebilirdim?

Net olarak hatırladığım biricik duygusal şey, babamın, kronik amfizema’sı olmasına ve bir iki kalp krizi geçirmesine karşın devamlı, fosur fosur sigara içmesi idi. Doktorları dinlemek hiç adeti değildi. Onu da kaybetmek korkusu her zaman içimdeydi, ama babam doktorlara pek inanan cinsten bir insan değildi, “Hayatta işler olacağına varır, her kesin önceden belirlenmiş bir yazgısı vardır, vakti gelen gider!” derdi. Nihayet bir gün, merdivenleri tırmanmaya çalışırken kollaps oluverdi ve kollarımda ruhunu teslim ederken, yıllar boyu sakladığı sırrı bana fısıldayıverdi: “Oğlum, sen büyüdün ve genç bir erkek oldun artık. Gerçeği bilmelisin. Annen kalp sektesinden ölmedi, o intihar etti. Gazla intihar!”

-68-

O anda kendimi bir boğa gibi, hırsla dolu hissettim. Babama kızgındım, bu sırrı benden hayat boyu saklamıştı. Anneme kızgındım, bunu bana nasıl yapardı? Beni gerçekten hiç sevmemiş miydi? Saatsız bir evde ben zamanımı nasıl izleyebilecektim? İntihar ha! Kudret mi, yoksa zayıflık mı? Seçenek mi, yazgı mı? Ya Tanrı? O bunu bana nasıl yapabiliyordu? Beni duyabiliyor musun ey narsisistik, sağır Tanrı; bir gün Sana ulaştığımda Senle öyle bir tartışacağım ki, göreceksin. Artık, Büyük Köprü Cennete mi yoksa Cehenneme mi gidiyor, bilmiyorum.

O andan başlayarak, benim tüm kişiliğim değişti. Önceden ürkek bir kedi olan ben, saldırgan ve aslan yürekli bir adam oldum. Kavga mı etmek istiyorsun, nedenini aramaya gerek yok; şöyle bir bak etrafına, kavga çıkarmanı uslamlamana hiç de gerek kalmaz. Bu, gerçekten çılgın, çılgın bir dünya. Yeni yeni ideolojiler yaratan bir sürü politikacılar ve devrimciler var. İnsanoğlunun, hayvan tarafını ortaya çıkarmak için icat etmediği makina yok. Daha çok öldür, memleketin seninle daha çok iftihar edecek ve madalyalar verecek. Bu öldürücü top oyununda hakem kim? Tanrı? İşte yine ölüm-kalım savaşı. O, düdüğünü öttürdüğünde, şu veya bu şekilde gidiyorsun.

Bütün bunlar benim Kore Savaşına niye ve nasıl girdiğimi açıklayan ön bilgiler. Savaş çıkar çıkmaz Koleji geride bıraktığım gibi, Marin bölümüne yazıldım. Ne zafer, Haleluya. İki ay süreyle Tennessee’deki acemi kampta hazırlık yaptık. Sanırım, harikalar yarattım. Kore’ye uçmadan evvel de, Japonya’da, on hafta için hazırlanmış bir kara savaşı eğitimini altı haftada bitirdim. Ben özellikle harita çavuşu olarak yetiştirilmiştim. Kana susamış bir ön mevzi savaşçısı olmak istediğimden, harita subaylığı işi bir az canımı sıkmıştı. Her ne hal ise, işte aktif savaş alanına gidiyordum. Şimdilik bu yeterli idi. Beni dikkatle izleyin!

Savaş  hattına tayin edilince, bin iki yüz askerden oluşan Birinci Batarya Taburunun Yedinci Topçu Bölüğüne atanmıştım.. Bizler, aşaği yukarı üç bin marin’den oluşan otuz ikinci  Piyade Birliğinin üçte birini oluşturuyorduk. Bizim Topçu Bölüğü, her biri iki yüz elli-üç yüz kişilik dört kısımdan ibaretti. Dördünden üçü: Able, Baker ve Charlie, hafif 105’liklerle donanmışlardı, dördüncüsü Dog-Cop Levazım Grubu beni de içeriyordu.

Benim esas görevim, bir kaç marinle birlikte, lojistik olarak hazırladığımız yerel haritalarla, bazan hava ateşiyle desteklenerek gün ışığında, çoğu zaman da karanlıktan sonra düşman hatlarının gerilerine sızmaktı. Bizler, zaman olurdu, gün ışığına dek ilerler, bir mağara kovuğunda veya ağacın tepesinde sabahlardık. Avımızı bulduğumuzda, kabuğundan sıyrılan kaplumbağa gibi başlarımızı uzatır, askeri teçhizat ve insan kaynaklarını, madenleri, depoları kaydederdik. Özellikle insanlara ve tanklara karşı döşenmiş M6, M12 veya M15 mayınlarını  tesbit eder, etkisiz hale getirebildiklerimizi getirir, diğerlerini işaretler, bırakırdık. Hele üstüne bir basmaya gör.. Boom..

-69-

Ben, prensip olarak tüm gözlemlerimi harita üzerine yazardım. Bu iş için, çok ince ve değerli aletlere gereksinim yoktu. Bu haritaların çoğu, Ordunun Lojistik Dairesinden, havadan alınan fotoğraflardan yararlanarak hazırlanırdı. Yine de yanımda kudretli bir gece dürbünü, bir kompas, kalemler ve uzaktan mesafeleri ölçmekte çok yararlı olabilecek metal bir cetveli hazır bulundururdum.

Bizim -artık hiç kimselere sır olmayan- Genel Karargahımız, Port Hungnam’ın on mil batısında ve Kimpo Hava Alanından bir kaç mil uzakta idi. Açıkça görülüyordu ki, hava alanını kontrol eden bir kuvvet, onun etrafına serpilmiş önemli stratejik yolları ve insan kaynaklarını da kolaylıkla kontrolü altında tutabilirdi. Bundan ötürü, bir iki millik arazideki tepeler ya yükseklikleriyle ya da havadan benzetildikleri şeylerle adlandırılmışlardı. Örneğin, Tepe No.347, Tepe No.2,000 , Old Belly, Bloody Ridge, Pork Chop Hill.

Tüm bu saydığım tepeler, şu veya bu zaman; annemin sessiz sedasız öldüğü gibi, sessiz sessiz -sarı veya kırmızı- kanlarını bu yaban topraklarına akıtmış binlerce ve binlerce insanoğlunun hunharca savaşmalarına sahne olmuşlardır. Sonuç?  Niye Tarih yazımını; sıcak, şömineli koloniyel tip evlerinde pipo içen veya şımarık çocuklarıyla yad ellerde tatil yapan entellere bırakmıyoruz? Haydi, bir az aksiyona girelim.

Bizlerin askeri bileşimimiz hakkında da bir kaç söz söylemek isterim. Bizim Bölük, zaman zaman Habeş ve Türk askerleriyle takviye edilmişti. Bir taraftan İmparator Haile Selassie’nin kendi Kıraliyet Muhafız Bölüğünden gönderdiği iyi eğitilmiş birlikleri de içeren savaşçılar ve hele hele son derece disiplinli, talimli ve gözü pek Türk asker ve subayları, yüreğimize su serpen yabancı kuvvetlerdi. Koreliler bile bunu biliyorlardı; bu yabancılar bizlerle beraber oldukları müddetçe, düşmanlarımız bize taarruza kalkmazlardı. Gariptir, Birleşik Devletler lisanında bizlerin ‘yabancı’ dediği bu dostlar kadar, bu ölüm kalım savaşında hepimiz birer yabancı idik. Kaç kereler, yirmi, yirmi beş kişilik Türk askeri gruplarının, süngülerini tüfeklerinin tepesine dikip, “Allah, Allah” sadalarıyla elli yahut iki yüz kişilik Çinli gruplarına fırtına gibi estiklerini görmüşümdür. Kısa bir süre sonra, hemen hiç bir kayıp vermeden, önlerine kattıkları bir iki savaş esiriyle, yüzlerinde uhrevi bir gülümseme, sanki bir oyundan neş’eyle döner gibi teraneyle saflarımıza katıldıklarını hep izlemişimdir.

Ben daha öncelerden hiç bir Türk askeri ile tanışmamıştım. Asker bir yana, hiç bir Türk ile tanışmamış, fakat onların mitolojisini duymuştum. Bu mit, acımasız bir silahşörlükle yumuşak kalpli ve güvenilebilir bir dostluğun amalgamasyonundan ibaretti. Onlar, gerektiğinde son tutam sigaralık tütünlerini sizlerle paylaşabilirler; onlardan alelusul açlık, susuzluk veya yorgunluk şikayetleri duyamazsınız. En önemlisi de, bir savaş durumunda hiç bir koşulda sırtlarını düşmana çevirmezler. Kısacası, Türkler bizim emniyet süpabımız idiler.
-70-

Sizlere, benim Pork Chop Hill’e yaptığım son seferde tanışmak şerefine nail olduğum bir Türk çavuşundan ayrıntılarıyla bahsetmek istiyorum. Onun ismi Omar idi. İstanbul’da Robert College’de eğitilmiş olması nedeniyle, mükemmel bir ingilizcesi vardı. Bir gün, bir dinlenme anında ona, hepimizin zihinlerini kurcalayan ‘Türk gibi savaşmak’ konusunda fikrini almak istedim. Sigara izmaritlerinden kavrulmuş dudaklarından dökülen her zamanki yumuşak gülümsemesiyle beni şöyle yanıtladı:

“Kardaş.. Küçük Asyanın coğrafik önemi nedeniyle tarihe geçmiş bütün akınlardan söz etmeye gerek yok. Biliyorsunuz, Thorndike bunu gayet güzel tesbit etti. Pers’lerin kıralı <em>Büyük Darius</em>, Gordion’daki Kör Düğümü Milattan Önce 333’de kılıcıyla kesen Makedonyalı <em>Büyük İskender</em> hep oralardan gelip geçtiler. <em>Xerxes</em>, son kez denedi, başaramadı. Romalılar Anadoluyu asırlarca yönetimleri altında tuttular, nihayet <em>Alp Aslan</em> 1071’de, <em>Romanos Diogenes</em>’i yenip, Osmanlı Türklerine kapıyı açtı. 1299’da kurulan Osmanlı Devleti, <em>Fatih Sultan Mehmet</em>’in <em>Constantinople</em>’u (İstanbul) fethiyle 1453’de İmparatorluğa dönüştü.

“Sonra, Türkler Anadoluyu dört, dört buçuk asır boyunca ellerinde tuttu. Bildğiniz gibi, 1915’de, o zaman genç bir Deniz Subayı olan Winston Churchill’in de anılarında yazdığı gibi, ‘..Dardanelles’i (Çanakkale) koskoca bir donanma geçemedi, zira karşılarında <em>Mustafa Kemal</em> vardı.. Mustafa Kemal, Yirminci Yüzyılın ilk yarısının en büyük insanıdır..’ Ondan sonra yepyeni bir tarih yazıldı. Orası, tarihin ve kültürlerin kucaklaştığı bir vatandır ve biz onu seviyoruz. Bizler her an, herhangi biryerlerden gelecek istila tehditlerine hazırız, bizlerin sanki yaşama içgüdüsü var. Böylece bir savaş çıkınca, o bizler için sanki bir yaşam biçimi olduğundan, varımızla yoğumuzla kendimizi verebiliyoruz.

“Hemen herkesin doğuştan Müslüman olduğu bir yörede, dinin etkisini de unutmamak gerek”dedi ve sigarasından art arda üç nefes aldı; “eğer bir kimse savaşta ölürse, şehit olur ve Cennete gider. Bizlerde, arkadan vurulup da eve dönen asker yoktur. Yoksa, nesillerden nesillere onun korkaklığı, vatan hainliği miras kalır ki bu a ailenin o ortamda yaşamına imkan vermez. Siperlere bakın, görebileceğiniz her şehit Türk askeri, ya alnından vurulmuştur ya göğsünden.

“Tüm bunların ötesinde, aile yapımız içinde mevcut olan kudret, büyüklere saygı hierarşisi, orduya da taşınmıştır. Yani, sizin kumandanınız veya üst rütbe büyüğünüz, sizin babanızın sembolüdür. Otoriteye körükörüne itaat, otomatiktir. Demokratik sosyal yaşamda buna itiraz edebilirsiniz, ama savaşta iş başka. Eğer kumandanınız vurulursa, yaş veya rütbece sırada ikinci olan, sanki ailedeki en büyük ağabey gibi, hemen ortaya çıkıp kumandayı ele alır. Eğer bir kargaşalık varsa, kimin ne olduğu belli değilse, yine natürel bir lider hemen doğar, ‘ileri!’ dediği an, kimsenin aklında en ufak bir şüphe yoktur ki bu vatandaş, birliğin yeni lideridir. Çok basit değil mi? “, gülümsedi ve sigarasını söndürdü. Bir kaç dakika içinde, unutamayacağım bir tarih dersi almıştım.

-71-
Omar, bundan sonra günbatışının oluştuğu Pork Chop Hill’e gözlerini döndürdü, “Ne güzel akşam oluyor!” dedi. Gerçekten de öyleydi. Gölgeler şimdi bir, sonra bir kaç inç, hislerimizi kadife gibi okşayan yeşillik üzerine, gri maskeler halinde iniyorlardı. Cennet gibi yemyeşil, taptaze toprak, birazdan oynanacak savaş oyunlarına hamileydi. Evet, birazdan yine gladyatörler ortaya çıkacak, orman kanunu hükümran olacaktı. Hepimiz belki de son şansımızı oynuyor, son nefeslerimizle, son nabız atışlarıyla yaşıyorduk.

*        *

“Peki; Walter, Omar, Dick ve Bill” diye mırıldandı bizim takım komutanımız Teğmen Clark, “bu akşamki misyona hazırlanın!” . Kısa bir aradan sonra devam etti, “Yirmi dakikada çıkmalısınız. Amiriniz Bill. Sizlerden o ölüm saçan üç bataryanın yerini tesbitinizi istiyorum!Bizlere ne denli zarar verdiklerini biliyorsunuz. Sizleri en geç, gün doğumundan bir buçuk saat sonrasına dek bekleyeceğiz. Ondan sonra kendi başınasınız..’Yellow Dog’. “

‘<em>Yellow Dog</em>’ (Sarı köpek) bizim uğur simgemiz idi. Şu ana kadar, stratejik önemi büyük olan Pork Chop Hill’i almak için yedi kez girişimde bulunmuştuk ama, şu topçu bataryaları hep bizi engellemişlerdi. Dolayısıyla, bu akşamki işimiz büyüktü, bu konuda belki de son şansımızdı. Bizlerin bulunduğu alanın savaş faaliyetlerinin kumandanı olan General Troudeau’nun, 25. Piyade Alayını ve diğer yardımcı birlikleri niye bir araya getirip de bu tepeye bitirici bir hücumda bulunmadığını bir türlü anlamıyorum. Belki, tüm savaş birliklerinin kumandanı olan General Almond, 17.Alayı başka planlar için elinde hazır tutmayı yeğlemişti, bilmem. Omar’ın de dediği gibi, savaşta soru sorulmaz, verilen ödev yapılır. Ve, bizler hazırlandık. Bu demekti ki, yüzlerimiz kara kömür ile umacılaştırılmıştı; şapkalarımızın etrafında yapraklar, omuzlarımızdan, ceplerimizden ufak dal parçacıkları sarkıyordu. Kendimizi, küçükken gördüğümüz, beyazlarla Amerikan Hintlilerinin yerleşim savaşlarındaki kahramanları taklit ederekten oynadığımız oyunlardaymış gibi hissediyordum. Ah, keşke belimdeki tabanca tahtadan yapılmış olsa idi.

Daha önce de belirttiğim gibi, basit aletlerin ötesinde, yanımda ağırlık yapacak hiç bir yüküm yoktu. Savaşta, bilgiden ziyade içtenlikle hissettiklerinizin yaşantısı geçerlidir. Bazan, ikisi de gereklidir. Örneğin, düşman ateşini ilk kez görürsünüz sonra da ses gelir. İki algılama arasındaki saniyeleri sayıp, üç yüz kırkla çarparsanız, sizle atışın yapıldığı yer arasındaki  mesafeyi metre olarak, yedi yüzle çarparsanız yard olarak tahmin edebilirsiniz. Aynı şekilde eğer yokuş yukarı çıkıyorsunuz fakat ne yüksekliğe yöneldiğinizi bilmiyorsanız, çizmelerinizin içindeki ayak parmaklarınızın bükülmeleri, size tahmini bir yükseklik rakkamı verebilir. Bazen, nabzınızın sayısından veya derin nefes alışınızdan da yararlanabilirsiniz. Maskeli bile olsa, bir el fenerini kullanmak kat’iyetle ‘hayır!’dır. Bizden evvelki trup’lar, yalnızca bu hatadan dolayı çok ağır zayiat verdiler, zira gecenin kör karanlığında, ışıkla, mors alfabesini kullanmaya ve o suretle iletişimde bulunmaya yeltenmişlerdi. “Sarı Şeytanlar” bunu hiç affetmediler.

-72-

Takımımızın lideri Bill, bize son talimatı verdi; fakat, sanki boks maçına çıkan iki boksörün, hakemin verdiği talimatı sözüm ona dinlerken akıllarının başka yerlerde olduğu gibi, biz de heyecanla başımıza gelebilecekleri düşünüyorduk, hiç olmazsa ben. İnsanoğlu, bilinmez bir korkunun eşiğinde, genellikle, son dakikada öğrendikleriyle değil, daha evvelki yaşantı ve deneyimlerinin daha da geliştirdiği içgüdüleriyle hsareket eder.

Kumandan Bill bir az tuhaf bir adamdı. Bir şans eseri olarak o da Bay State’dendi fakat onu evvelden tanımazdım. Kendisinin anlattıklarına göre, on dört yaşına geldiğinde, ebeveynleri onu sokak ortasında bırakarak Philadelphia’ya taşınmışlar. Uzunca bir müddet sokaklarda yaşamasından olsa gerek,  gerçekten hayatta kalabilme san’atını, okulundan öğrenmiş oluyordu. Gözü pek bir askerdi. Bir tilki kadar zeki ve bir timsah kadar soğukkanlı idi. Ciddi bir görünüm vermesine karşın, yüzünde sürekli bir gülümseme taşırdı; çok şaka yapmasını severdi ve sonunda hemen hemen herkesin ezberden bildiği sözcükleri söylerdi:
“Peki soytarılar, haydi gidelim!”

Soytarılar, onun özel hobisi idi. Kore Savaşı gibi cıvcıvlı bir ortamda dahi, ne zaman boş bir vakti olsa, gazete veya kumaş parçalarından rengarenk palyaçolar yapardı. Onun en başarılı el emeği, bir Çinli Palyaço idi. Eve döndüğünde, onu, daha iyi uyumak için yatak odasının kapısına asacağını söyler dururdu. Çok içtiğinden ötürü eşi onu terketmişti, ama savaş sonrası onun döneceğine inanıyordu. Eşiyle beraber olan küçük oğlu Paul ise, bir gün, babası gibi mert bir marin olacaktı.

Dick, Temel Eğitimde tanıştığım Tennessee’li bir gençti. Sürekli sessizdi. Onun hiç bir konuşma başlattığını hatırlamıyorum ama, mızrak gibi dimdik ve güvenilir bir komrad idi. Siz ona saatlerce konuşabilir ve tüm sırlarınızı verebilirsiniz; o, sonunda bir gülümseme ile yalnızca sizin arkanızı sıvayacaktır. Bu demekti ki, onun gözlerinde siz iyi bir insansınız ve bu problemler geçecektir. Ona göre, özellikle savaştaki problemleri çözen araç, kullanmakta gerçekten bir usta olduğu elindeki Thompson Hafif Makinalısıydı.
Hayatımda ben bu kadar keskin bir nişancı görmedim. Aynı şeyi Omar için de söyleyebilirdim; o da elindeki otomatik silahı, bir kuş sapanı kolaylığıyla kullanırdı. Kaç kez, ürktüğüm zamanlar, onun kaya gibi yüce vücudunun ardına sığınmayı düşünmüştüm. Tanrıya şükür, bu pek sıklıkla olmadı.

Gecenin sessizliğinde ve tüylerimiz ürpermiş, yola koyulduk. Böyle zamanlarda, bu  siyahtan daha koyu gece karanlığında ayaklarınızla değil, kulaklarınızla yürürsünüz. Düşen bir yaprak parçasının, tıslıyan bir yılanın, sadece bir esintinin veya gagasını temizleyen bir kuşun gürültüsü, size baskına uğradığınız izlenimi verebilir ve tüyleriniz daha da ürperir. Bu gibi şüphe uyandıran ses veya hareketlerin yinelenmeleriyle paranoid olmak işten bile değildir. Eğer serinkanlılığınızı kaybederseniz, kendi korkunuzun esiri ve hatta maktulü olursunuz. Yapacağınız hatalar yalnız kendinizi değil, tüm tim arkadaşlarınızı da etkileyebilir.
-73-

Yürüyüş taktiğimiz, yapı itibariyle baklava biçimi idi: Bill, ilerde, en önde; Omar sağ böğürde, Dick solda ve ben, altı yard en geride. Başlarken, ileriye üç adım atıp durduk, sonra, bir adım atıp yine durduk ve bu stilde devam ettik. Sessiz bir gözleyici bizlerin, Kore’nin bu ıssız tepelerinde, Doğanın sağır ve kör yaratıklarına, dört çukulata askerin, fon müziği çalmaksızın bir Savaş Balesi oynadıklarına inanabilirdi.

Böylece çok monoton ve sinirleri gerdiren bir tempo ile sanırım yirmi, yirmi beş dakika yürüdük. Bu arada ilk alarm sinyali de geldi: ay, asık bir suratla, gökyüzünü dolduran karanlık bulutların korumasından sıyrılarak, alaycı bir sırıtma ile göründü ve yine saklandı. Bizler ayın parlamasını hiç sevmeyiz, daha çok mehtapsız geceleri yeğleriz, nedeni belli. Aynı şekilde, yol, natürel ağaçlar veya kayalar görünmeksizin birden darlaşır veya genişlerse, yine işkilleniriz.

Olası bir tehlikenin yaklaştığını sezen Bill, sağ elini havaya iki kez kaldırdı ve indirdi. Bu, yürüyüş tempomuzda ‘ihtiyatlı olmaya’ bir davetiye idi. Cevap olarak da, bu kez, iki adım ileri ve stop, bir adım ileri ve stop yaptık. Ben hala bale yaptığımızın fantazisindeyim.

Yedi sekiz dakika -ki bu gibi durumlarda her dakika bir saat kadar uzun gelir- eğri büğrü bir patikayı takip ettikten sonra; sağ kenarını büyük, yaygın ağaçların ve sol yanını ise kare gibi köşeli ufak bir tepenin işgal ettiği bir yol kavşağına geldik. Benim anılayabildiğim kadar, bu, topografi haritamda kaydedilmiş değildi. Bill de aynı hisleri hissetmiş olmalı ki, sol elini havaya dimdik uzattı. Bu, son derece dikkat demekti, ve bir dahaki sinyale kadar yerimizden kıpırdamayacaktık.

Burnumu, gözlerimi ve kulaklarımı bir hizaya koyarak, bir anten gibi, karanlığı deşifre etmeye çalışıyordum. Kalbim de sanki ağzımın içinde atıyordu. Size garip gelecek ama, etrafta annemin mutfak döşemesinde ölü yatarken hissettiğime benzer koku vardı. Çevrem de, annemin artık duyulmayan kalp atışları kadar sessizdi.

Ve sonra, aniden, beklenen oldu: o kaya, Açıl Susam misali açılıp öldürücü bir tarraka kustu. Kumandanımız Bill, saniyesinde, alının ortasına ve göğsüne yağan yüzlerce merminin etkisiyle, son duasını söyleyemeden düştü kaldı. Kendimizi daha toparlayamadan bir yaylım daha ve bu kez Dick, bu dünya dışı bir haykırışla yere uzanıverdi. Thompson’u rastgele, korkak yıldızlara ve hala saklambaç oynayan aya lanet okurcasına kurşunlar yağdırdı, ama nafile. Kanımın tekrar vücut deveranına girdiğini hissettiğim anda, aklıma ilk gelen arkamı dönmek ve gerisin geriye kaçmak idi. Tam harekete geçecektim ki, birden Ömer’in kibarca omuzuma dokunduğunu ve kulağıma şöyle fısıldadığını hissettim: “Diz çök ve kımıldama!”.

Mıknatıslanmış gibi, Omar’ın dediğini yaptım ve diz çöktüm. Kalbim ağzıma gelmişti ve artık benim için çalışmıyordu sanırım. Bana bir asır kadar uzun gelen bir sessizlikten sonra o tepecik gibi görünen yerden iki küçük hayalet çıktı. Demek ki o tümsek, maskelenmiş bir cip veya tank idi.Yine Omar’ın fısıldayan sesi kulaklarımda: “Walter, elindekileri ve şapkanı, mümkün olduğu kadar sol uzağına fırlat. Hemen!”

-74-
Omar’ın söylediklerini derhal yaptım. Elimdekiler toprağa düşer düşmez, o iki küçük bastıbacaklar yine o yöne bir yaylım ateşi açtılar. Aynı anda, ışıkta kendilerini belli eden bu nesnelere Omer’ın otomatik tüfeği, bir koro dizisinin nağmeleri gibi, gereken cevabı verdi. Her ikisi de, patates çuvalı gibi, cansız serildiler. Hiç bir zaman, kurşun sesleri bu kadar tatlı nağme vermemişti bana. İkiye iki. Ruhlarının nereye gittikleri belirsiz, dört vücut yerde.

İki asırlık başka bir bekleyiş anından sonra, yine Omar’ın yumuşak, fakat emin sesi kulaklarımın dibinde çınladı: “İyi misin Walter? Hadi, kalkalım, fakat ihtiyaten, iki ayrı cepheden yürüyelim!” Dediğini yaptık ve maskelenmiş cisme ağır adımlarla yaklaştık. Bu, ağaç ve dal parçalarıyla bezenmiş bir cip idi. Yine Ömer’in arzusuyla, iki arkadaşımızın cesetlerini cibe taşıdık. Bir uyur-gezer gibi, adeta şuursuz onu takip ederken yüzünü gözledim. O meşhur, sulh sükun dolu gülümsemesi, sanki hiç bir şey olmamış gibi, hala yerindeydi. Omar, şöför mevkiine oturdu ve dedi: “Bir azıcık daha bekleyelim, etraf bir az daha otursun.” Ne dersin, kumandan oydu. Ölüm dansını bitirmiş ay, şimdi utancından bulutlar ardında saklanıyordu. Omar fısıldadı: “Haydi gidelim.”

Nihayet karargahımıza döneceğimiz için derin bir nefes almıştım. Mağlubiyet veya kader, keşif hareketimizin maddi, manevi bedellerini komradlarımızla paylaşmalıydık. Oh, hayır, Omar cibi Kuzey Koreliler’in hatlarına doğru yöneltmişti. Hislerimin farkında, o her zamanki rahat gülümsemesiyle, “Misyonumuz daha yeni başlıyor. Otur ve rahatına bak!” dedi. Belli ki şans alıyordu fakat aynı zamanda hemen hiç görmediğim gerilla taktiklerinden birini kullanıyordu: şimdi biz onlar için, kendileri yanlı bir cip içindeydik ve hayati bir tehlike yoktu. Onun aklındakileri okumayı çok arzu ederdim, ama herhalde kendisi de ne gibi bir serüvenle randevumuz olabileceğini bilmemezdi.

Yirmi, yirmi beş dakika kadar sessizce arabayı sürdük; tepenin virajını aldıktan bir süre sonra, vadiye bakan, ardında küçük bir düzlüğü bulunan bir ağacın yanına park ettik ve cibin kamuflajını tazeledik. Dost düşman, kimseyle uğraşacak halimiz yoktu. Orada Omar mırıldadı, “Walter, gel sabaha kadar şöyle bir kestirelim. Erkenden yapılacak çok işimiz var!” Ve, cevabımı bile belemeden köşesinde şöyle bir kaykıldı, miğferini burnunun önüne dek indirdi ve beş dakikadan daha az bir zamanda sanki Cape Cod’da yaz safası yapıyormuş gibi, rahat bir uykuya daldı. Yemin ederim ki sabaha kadar gözlerimi kırpmadım. Sabahım ilk ışıklarıyla beraber, Omar’ın yüzünde o gülümseme yine belirdi,” günaydın Walter, haydi işe başlayalım!”

Kanımda adrenalin varmıydı, yokmuydu artık bilmiyordum ama gerçekten birşeyler yapabilmek arzusuyla yanıyordum. Dürbün, kağıt, kalem, cetvel vb takım taklavatımı zaten biliyorsunuz. Talihliydik, bulutlar, uzaklara oyun oynamaya gitmişlerdi ve açık mavi bir gök bizi sabahın serinliğinde selamlıyordu. Kısa bire süre içinde tesbit edebildiğim görüntüleri,
örneğin gereğinden fazla kabarık bir arazi parçası, bir tepenin sağrısında yerden bitmiş gibi gelişmiş depovari bir oluşum; kolları çok uzaklara, dua edercesine açılmış keskin kenarlı ağaç kümeleri; zorla farkedilebilen, taze yeşil rengini henüz yitirmiş bir bostan ve benzeri, haritama saptadım. Ödevini yapmış bir okul çocuğu sevinciyle canlanmıştım yine.

Omar’a “Hepsi bu!” dediğimde, o, cevap vermeksizin, fakat geldiğimizden çok daha ciddi bir yüz ve tavırla cibi geri hatlara sürmeye başladı. Otomatik tüfeği dizlerinin üzerindeydi ve kartal gözleri sanki üç yüz altmış derecelik dönüşlerle etrafı kolaçan ediyordu.

-75-

Zaman zaman hızlandık, zaman zaman yavaşladık; bir kez, ell-altmış adım mesafede siperlenmiş iki üç Koreli asker gördük, Omar, sanki kırk yıllık ahbaplarını selamlıyormuş gibi, sol elini havaya kaldırarak bir selam işareti çaktı, geçtik gittik. Ben küçük dilimi çoktan yutmuştum zaten.

Sonunda, karargahımıza yaklaşırken tüm kamuflajımızı attık ve ben, her zaman cebimde taşıdığım küçük bir Amerikan bayrağını tepeye diktim. Ne olur ne olmaz, bir de kendi kardeşlerimiz tarafından vurulmayalım. Hemen tüm dostlarmızla sarılmıştık. Omar Çavuş, gayet ciddi, Teğmen Clark’ın önünde dimdik dikilerek, bir selam çaktıktan sonra raporunu verdi, “Komutanım, misyon tamamlandı. İki ölümüz var ve cesetler içerde. Walter arazi raporunu size takdim edecek!”.  Arkasını döndü ve kraker, kahve ve konserve çorba ile kahvaltı etmekte olan marinlerle birlikte diz çöktü. Bakıyordum, kahvaltısını büyük bir sükunet içinde yapıyordu. Asil yüz hatları, sanki donmuş gibiydi. O güzel, yumuşak gülümsemesi kaybolmuştu. Zihninde acaba gecenin olaylarının sessiz bir versiyonunu tekrarlıyor mu diye düşündüm. Nereden toplandığını bilemediğim bulutlar hafif bir yağmuru da davet etmişlerdi. Bir iki damlanın Omar’ın gözlerinin kenarlarinda kristalleştiklerini farkettim, ama, onların gökten mi, yoksa onun asil kalbinden mi kaynaklandığını ayırdedemedim.

Bense, basit gibi görünen tesbitlerimi daha lojistik bir şekilde, en kısa bir zamanda komutanıma sundum. Bu bulgular telsizle, topçu birliklerimize iletildi. Bir saatlik bir zaman içinde, bir gece evvel ölümle birlikte promönad yaptığımız yerler, bu kez, mortarların çıkardığı kulakları sağır edici gümbürtülerle, yeri göğü hallaç pamuğu gibi atıldılar. Hemen hemen hiç bir direnç görmeden Pork Chop Hill’i almıştık. Bu kez General Troudeau sanki hayatını bu hücuma bel bağlamış gibi, tüm hava kuvvetlerinin de takviyesini almıştı. Cevabını veremediğim bir soru hep zihnime takılmıştır: bu epik yazdırmış Tepeyi kurtardıktan sonra, General, oradan tamamen çekilmemizi ve Tepenin tümüyle dümdüz edilmesini emretmişti ve bunlar yapıldı. Niye? Şimdi kimselerin ad verip sahiplenemeyeceği bu düz arazide ne anılar ve ne insanlar gömülü.

*         *

Bu misyondan sonra Çavuş Omar’ı bir daha görmedim. Kimse de onun ardından hiç bir şey konuşmadı. Herhalde başka bir Birliğe nakli için ricada bulunmuştu. Öldüğünü hiç zannetmem, zira o kadar kahraman bir insanın ne idüğü belirsiz beş paralık bir kurşuna heba edilebileceğini ben düşünemiyorum.

Altı ay daha süren savaştan sonra en nihayet sulh güvercini bizlere de kondu ve acı, tatlı birçok anılarımızla vatanlarımıza döndük. Bu anılarımı bir gün yayımlamayı umarım. Omar’ın unutulmaz manevi değeri yanında, savaştan getirdiğim yegane materyal, Bill’in ‘masterpiece’i Çinli Kukla Bebek oldu. O, benim yatak odamın giriş kapısında asılı ve sabah akşam beni selamlayarak, hayatlarımızın ve ona bağlı değerlerimizin göreceliği hususunda bana bir hayat dersi veriyor. Bu; içinde yaşadığımız, Varlığın ve Yokluğun gizem ve erdemine erişmemiş insan toplumu denilen kalabalıkta, onun yalnızca bir üyesi olarak değil, bir kahramanı olarak nitelendirildiğimden dolayı  utanıyorum.

Boston, Mass. U.S.A. 1981
İngilizce yayımı: “Prophet Eshref”, New York, 1984
Türkçe yayımı: “Bir Doğumun Hikayesi”, Özgür,
İstanbul 2000

-76-

<strong>A Y S E L   H A N I M</strong>

“Doktor Bey, sen Orkestra’da çalmana bak!.. Evet bayanlar, baylar, kızımın kolej eğitimine katkıda bulunmak istiyenler?.”
Başımı bir az şaşkınlıkla döndürdüm; evet hekimdim ama, amatör bir müzisyen olmam dolayısıyla, gençliğimdeki koro çalışmaları hariç, hiç bir orkestra’da çalmıyordum. Bana kim sesleniyordu böyle? Otuz beş-kırk yaşlarında hafif tombulca, gri bir bluz ve mavi bir etek giymiş bir hanım hanımcık, Nişantaşı’nın göbeğinde, gün batmak üzereyken birine böyle hitap ediyordu. Çok geçmeden laf attığı kimsenin burada lokal hastanelerden birinde çalışan, kısa-orta boylu, gözlüklü, kırca saçlı, kişisel olarak merhabamız da olan, gerçek bir keman ustasına olduğunu farkettim. Doktor arkadaş herhalde kaşıyla gözüyle daha önceden tanıdığı bu hanımın çağrısını onaylamayan bir imada bulunmuş olmalıydı ki, bizimki de yüreğindekini ortaya döküvermişti. Karşıt cevaptan sıkılmış olacak ki, benim selamımı bile kaydedemeden acele adımlarla yürüdü gitti.

Merakımı çekmişti bu bayan doğrusu. Dilenciliğin türlü çeşidini görmüştüm ama bu tür değil. Bilmiyorum, buna dilencilik demek de doğru olur muydu? Döndüm ve yaklaştım:
-Evet Bayan.. Doğrusu merak ettim. Eğer yanlış işitmediysem, kızınızın kolej eğitimi için para topluyorsunuz. Daha doğrusu, böyle bir çağrıda bulunuyorsunuz. Öyle mi?
-Evet efendim, doğru işittiniz, kızımın kolej eğitimi için.
-Fakat bu dilencilik kapsamına girmiyor mu?
-Neden girsin efendim? Ha Çeçenistan için, ha Bosna-Hersek için, ha Aysel kızı Nurdan için toplanmış olsun, ne fark eder? İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin 19. Maddesi der: “Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır.” Madde 12: “Kimsenin özel yaşamına karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz.” Kimseyi zorlamıyorum. Para, hiç bir şekilde benim cebime girmeyeceği için vergi kaçakçısı da olmuyorum. Ha, namus pazarlığı da yapmıyorum.
-Gerçekten ilginç. Peki bu konuyu benimle ve eşimle konuşmak ister misiniz? Benim ismim Dr.Gökhan, (gülümseyerek) Orkestra’da da çalışmıyorum tabii. Biz şu köşedeki apartmanın beşinci katında oturuyoruz. Şimdi, bir az sonra, ya da başka bir zaman buyurmak ister misiniz?
-Benim de ismim Aysel. (el sıkıştık) Şimdi olamaz, işin en sıcak zamanı. Birazdan eşim gelip beni arabayla alacak. Ha, o doktor bey, gelir geçerken bana takılır, sinirlendirir beni. Ben gidip de ofis temizliği yapsam daha şerefli olurmuş. Puf.
-Cuma sabahı bir kahvaltıya gelseniz?
-Cuma günü bir adağım var, Eyüp Sultan Hazretlerini ziyarete gideceğim. Erken çıkmam lazım. Başka bir zaman?

-77-

-Peki, ya pazar sabahı, dokuz buçuk-on suları? İsterseniz eşinizi de getirebilirsiniz tabii.
-Tamam, ama eşim gelir mi bilmem, o bir az çekingen adamdır. Ben geleceğim, söz, belki kızım da gelir. Ama, yo, yo, o gelmesin, eğer olmazsa, boş yere heveslenmesin. Siz çayları hazırlayın, ben simitleri alırım. Tamam mı?
-Tamam!.

*

Vak’a bana, yıllar önce, başka bir zaman ve mekanda oluşan başka ama benzer bir olayı anımsatmıştı. Bin dokus yüz seksenlerin sonu, cumartesi günü, akşam vakti. Massachusetts eyaletinin ‘Entellerin kenti’ olarak tanınmış Cambridge’in Harvard Square’ına kavuşan, dar, İstanbul’un eski Arnavut kaldırımlarını andıracak tarzda döşeli terituvarında, soğuk Mart ayının yağmurla karışık sert rüzgarının, sakalları uzamış yüzümü acımasızca tokatlamasına aldırış etmeden, seke seke yürüyorum. Birden, taze bir sesle irkildim:
-Sir, affedersiniz, bir az para vermek lütfunda bulunabilir misiniz?

O günlerde Amerika’da, bu, ünvanların gerçekten hiçe sayıldığı, nice Hollandalı düşes ve İngiliz asillerinin ilk adlarıyla çağrıldığı ülkede, ‘Sir’ sözcüğü belki yalnızca üniversite hocalarına ve devlet büyüklerine karşı kullanılıyordu. Çabuk yemek servislerinde, otel lobi’lerinde, yol soran yabancılardan da duyabilirsiniz, ama Cambridge’de? Bu günmüş gibi hatırlarım. Yıl 1977, tüm dünyayı kar fırtınasının silip süpürdüğü, kar ve buzun evlerin damlarına çıktığı Şubat ayında Boston’dan New Orleans’a hem bir konferansa atanmak ve hemde o şaşaalı <em>Mardi Gras</em>’yı izlemek üzere uçmuştum. Gece geç vakitlere kadar French Quarters’da, <em>Bourbon Street Blues</em>’larını doymak bilmezcesine dinledikten sonra aynı sokaktaki otelime dönmüştüm. Asansörü, temiz üniformalı, ak saçlı siyah bir görevli idare ediyordu. Beni katıma bıraktığı zaman, “Teşekkür ederim, Sir!” dedim. Adamcağız durdu, bulutlu, türkuvaz renkli gözleriyle gözlerimin içine bakarak titrek bir sesle: “Ben burada tam altmış yıl yaşadım, fakat hayatımda ilk kez bana biri bana ‘Sir’ diye hitap etti. Size gerçekten minnettarım, Sir!” dedi. İçim dolmuştu ve verdiğim yanıt şu olmuştu: “Aksini kanıtlamadıkça, verdiğiniz hizmetle, benim aklımda hala bir Sir’sünüz!”

Ha, şimdi Harvard Square’de, bana bir az garip gelen, fakat tatlılığına  dayanamadığım sesin kaynağına döndüm. Karşımda yirminin bir az üstünde, kısa boylu, esmer güzeli; üzerinde yeni marun rengi çizmelerini kapsayacak kadar uzun, temiz, kırmızı mantolu; omuzunda bir seyahat çantası, heyecansız görünen sade yüzlü bir hanım var. Benim ilgimi görünce devam etti:
-İki küçük çocuğumun bakımı… ve kendimin kolej eğitimi için..
Yağmurlu bir Cumartesi akşamı. Saat on dokuz otuz. Para dilenen genç bir kadın. ‘İki çocuğumun bakımı ve kendimin kolej eğitimi için’ diye kendi kendime mırıldandım. O, cesaretle ekledi:
-Her ne kadar verebilirseniz, Sir!

-78-

Aklımı kurcalıyan soru şu idi: Bu, beni ya da hemen her orta yaşlı erkeği mesmerize edebilecek kadar çekici, sade güzel, alto sesli ve melek gülümsemeli genç kadın, bir sokak dilencisi mi, yoksa bir sokak kadını mı?

Gençliğini bin dokuz yüz kırklarda, ellilerde yaşamış benim kuşağım gayet iyi bilir; ‘Yatır’ların bulunduğu mahallerde, örneğin Eyüp Sultan Camii ve benzeri, sürekli olarak; Ramazanlarda hemen her cami önünde ve sokak başlarında, nereden geldiği bilinmeyen, pırıl pırtık elbiseler içinde adeta kaybolmuş, doğal ya da yapay yöntemlerle sakatlanmış el ve ayaklarını teşhir eden, yağmur olsun kar olsun tüm gün, önünde mendil, başını bile kaldırmadan, “Kırk para.. Allah rızası için. Allah kazadan beladan saklasın. Başınızın, gözünüzün sadakası olsun!”u tekrarlayan bu karakterlere kalpten inanmalı mıydık, yoksa inanmamalı mıydık? -Geçen hafta, Sultan Hamamından Cağaloğluna giden yan yolların birinde, işportacı ve sokak satıcıları arasında kaybolmuş görünen Çelebioğlu Hoca Allaeddin Camii Şerifinin duvarında şu ilanı okudum: ‘Cami önünde dilenmek yasaktır.’ Demek başka yerlerde dilenmeye cevaz var- O zamanların genel inancı şu idi ki, bu tür insanların idarecileri mi dersiniz yoksa sahipleri mi, Arabistan’dan gelirmiş ve şehrin varoşlarında yatılı yurtlar, barınaklar ve okullar açarlarmış. Oralarda genç yaştaki çocukların el ya da ayak –veya her iki- parmakları ezilerek, kırılarak, şu veya bu şekilde sakat bırakılarak dilenme eğitimi alırlarmış. Ben hatırlarım, bir ara, bu çocukların bazıları toplanıp yetiştirme yurtlarına, bir kısmı da darülacezeye yerleştirilmişlerdi. Ama, sağlıklı olanlar, bugünün sokak çocukları gibi, verilenle yetinmeyip gene sokağa dökülmüşlerdi. Prensip itibariyle, halkı, din sömürüsüne müsait olduğu toplumlarda sokaklarda ‘Allah’ adına dilencilik yapılıyor gibi geliyor bana. Yoksa, hepimiz Viyana ya da Kopenhagen sokaklarında genç dilencilere ratlıyoruz ama, onlar, ellerinde bir müzik aleti, genellikle keman ya da gitar, gerçekten performans gösteriyorlar. Aynı klasta bir sanatkar İstanbulda da var. Genellikle Beyoğlunda, bazan Nişantaşı, hem de İlçe Sağlık Müdürlüğünün tam önünde akşamları gayet iyi akordeon çalan, orta yaşlı, kasketli bir bey. Akşamları sinemaya gitmeden önce etrafı şöyle bir kolaçan ederseniz onu farkedebilirsiniz ve eski İstanbulun Ada vapurlarında amatörlerden ağız mızıkası ya da akordeonla dinlediğimiz, esen meltemle beraber gönüllerinizi de alan Fehmi Ege tangolarının nostaljisini damarlarınızda hissedersiniz.

İlkokul yıllarından hatırlarım; sekiz ya da dokuz yaşlarında idim, yedi çocuklu bir ailenin sondan ikincisi olan bir arkadaşım vardı. O, her Allahın günü, okuldan sonra karanlık çökünceye dek dilenirdi ve tüm topladıklarını hiç harcamadan eve, babasına götürürdü. Yeterli para toplayamadığı zamanlar babsından bir de temiz kötek yerdi ki. Fakat garipti, Muharrem hiç ağlamazdı. Ve belki de benden daha mutlu bir çocuk görünümü veriyordu, çünkü ‘ailesine bakıyordu!’

-79-

Sırası gelmişken bin dokuz yüz kırk altıdaki bir anımı da anlatayım. Cihangirdeki evimde öğle yemeğimi yemiş, Beyazıt’a, Tıp Fakültesindeki bir derse koşuyorum. Cebimde yalnızca ‘manda gözü’ gümüş bir yirmibeş kuruşluk var. Evin önünden geçen otobüs on kuruş. Çok daha ucuz olan -ikinci mevki, paso- tramvay üç kuruş, ama önce caddeden, sonra da yokuştan, Tophane’ye kadar on beş dakikalık bir yol var. Zamanım da kıt. Birden, kaldırımın üstünde, on, on beş metre ötede elini avucunu açmış, kör bir dilenci farkettim. Hemen yanına seğirttim. Adam malum fermanını okumakta, herhalde yarı hafız olmalı. Adeta utanırcasına ona durumu özetledim: üniversite öğrencisiydim, derse geç kalıyordum, eğer gerçekten paraya gereksinimi varsa bütün paramı alsın ama bana tramvaya binecek kadar para bıraksın; yoksa, ben gene beş kuruş vereyim ama gidiş-dönüş yirmi kuruş bana kalsın. Adamın anide gözlerinin açıldığını ve bana şefkatle mırıldandığını anımsarım: “Haydi oğlum, okuluna git. Allah bana rızkımı başkalarından verir.”

“<em>Constantinople</em>” adlı eseriyle ün yapmış tarihçi Harold Lamb, dilenciliğin tarihini de yazarken, Hz.İsa’dan 500 yıl evvel Makedonya’da, <em>Hebdomon</em> kentinin varoşlarında, uzun selvi ağaçlarının gölgelerinin uzandığı bir yolda; halen boş, mor menekşe renkli, değerli bir taş ocağının etrafında daire olup pamuklu giysileri içinde dans eden kızları işaretleyen bronz renkli keşiş’in şöyle haykırdığını kaydeder: “Şimdi, geleneklerinizi yerine getirin, yani dilencileri besleyin ve Cehennem gazabından kurtulun!” Bunun üzerine, sahile bağlı ev yapımı sandallarında keyif yapmakta olan asiller, kızlara para yağdırdılar.

Çocuk dilencilerin kökeni, <em>Haham Machan</em>’ın son masalı olan “Yedi Dilenciler”de çok çarpıcı bir şekilde anlatılmıştır. İki çocuk ormanda kaybolur ve karınları acıkır. Haftanın her gününde bir dilenci onların yardımına gelir. Şöyle ki: ilk gün iki gözü kör bir dilenci, ikinci gün kulakları sağır olan biri, üçüncü gün kekeme bir dilenci, dördüncü gün boynu eğri bir adam, beşinci gün kambur bir dilenci, altıncı gün elleri olmayan biri ve yedinci gün ayaksız bir dilenci onları besler. Sonunda bu iki çocuğu köylerine alırlar ve sürekli olarak aynı sloganı tekrarlarlar: “Sizler de bizler gibi yapın!”. Güya bu dilencilerin herbiri, Tanrının arzu ve iyiliğini sembolize edermiş. Sonunda da bu çocuklar, büyük bir mutlulukla dilenciliğe başlarlar.

Eşim hikaye etmişti; on-on beş yıl evvel, Kadıköy iskelesinde dilenen, genç-orta yaşlı bir dilenci varmış, her gelen geçenden mutad duasıyla para dilenirmiş. Eşim de çoğu zaman –o zamanlar küçük bir çocuk olan- oğluyla sık sık sık geçerken kendine para verdiği zaman, “Allah oğlunu sana bağışlasın!” dermiş. Eşimin bir süre sonra kafasına dank etmiş ki, bu adam nasıl oluyor da onun çocuğunun erkek olduğunu bilebiliyor? ‘Belki çocuğun sesinden tanıyabiliyor’ diye düşünerek para vermeye devam etmiş. Ama bir gün, akşam geç vakit, Beşiktaş’tan kalkan 8.45 Kadıköy vapuruna, vapur sahilden açıldıktan sonra tehlikeli bir atlayış yapan kimsenin aynı dilenci olduğunu farkedince, yardımını tümüyle kesmiş.
-80-

Doğu’nun bu fakirlik tablosu içinde şefkat, sevgi ve bakım sergilemesine karşılık olarak, John Gray, “<em>The Beggar’s Opera</em>”sında, İngiliz asaletini -dilencilikte bile- şu sözlerle dile getirir: “Eğer dilencilik bir şiire başlık olacaksa, eminim ki hiç kimse itiraz etmeksizin benim adımı kullanabilir. Ben, St.Giles’de her hafta festivaller veren ‘Dilenciler Şirketi’nin sahibiyim ve espri’lerim için bana yıllık bir ücret verirler ve ben, birçok şairlerin ödeyemeyeceği bir ücreti vererek, istediğim yerde yemek yiyebilirim!”

*

Laf lafı açtı, konudan uzaklaştık. Tekrar Cambridge’e dönelim. Hanımın teklifini hatırlarsınız. Bir an duraksamadan sonra, genç hanıma, ikimizin de önünde dikildiği ’24-Hour Store’u göstererek bir öneride bulundum: “Gelin içeriye beraber girelim ve yavrularınızın gereksinimlerinin –hiç olmazsa yiyecek kısmını, geçici de olsa- beraberca seçelim. O, benim kadar bile tereddüt etmeden aynı masum gülümseme ile “peki” dedi ve içeri girdik. Bir sepetçiğe çocuk mamaları, süt, tereyağı, yumurta, reçel, bal, cereal, cookies vb. doldurduk. Kasa’da da, sanki aynı ailenin fertleri beraberce alışveriş yapıyormuş gibi, sıraya girdik ve ben ödemeyi yaptım. Beraberce dışarıya çıktık. O bana, samimi görünen bir ‘teşekkür’ sözü söyledi, paketleri aldı, başka hiçbir şey konuşmadan o yoluna, ben de kendi yoluma gittim. Bir an aklıma bir şeytanlık geldi, bir kenara çekilip de onu izlesem mi? Dükkana tekrar girip yiyecekleri geri verip parayı mı alacak, yoksa dilenmesine devam mı edecek? İçime düşen şeytanı kovalamayı becerebilmiştim. Benim bir insan olarak sorumluluğum, o anda mantık ve vicdanımın emrettiği şeyi, sembolik de olsa, yapmam idi. Gerisi onun sorumluluğu ve yazgısı idi. Ama, itiraf etmeliyim ki, birkaç gün o yoldan geçmedim bile.

Bu anektot, aşağı yukarı aynı yıllarda, bir pazar günü Boston Garden’de bir bank’ta oturup göldeki kuğu kayıklarını gözlerken başımdan geçen küçük bir macerayı da anımsattı. İster kadın, ister erkek olalım, ister gerçek ister fantazi ürünü olsun, zaman zaman karşı cinsten bize kur yapıldığından hoşlandığımızı itiraf etmek gerekir, hele hele yaşınız da bir az ilerlemişse ve yalnız iseniz. Boston gibi kozmopolit bir yerde zaman zaman aklımdan, belki Peri Padişahının en küçük kızı değil ama, eli yüzü düzgün, çekici bir hanımın şu ya da bu şekilde bana baştançıkarıcı bir şekilde yaklaşmasını ve beni alıp götürmesini hep dilemişimdir ama pek de cesaret bulamamışımdır. Olası, öyle bir sorumluluğu hep karşı tarafa bırakmışımdır, bir şans oluştuğu zamanlar, ateşli gözler birbirleriyle çarpıştığı vakit, “kaderde ise, kaşığımda gelecek sefer çıkar” diye uzaklaşmış, sonra da kederimden tırnaklarımı yemişimdir. Uzun yıllar bu ‘gelecek sefer’, hiç olmazsa aynı insan için gerçekleşmedi; ama bu kez, Eşref Saatı gelmiş çatmış olacak ki, yapılan bir teklifi size ayrıntılarıyla anlatacağım şimdi. Bunun dilencilik mi, yoksa vücut ticaretinin yeni -belki de benim bildiğimden çok eski- bir şekli olup olmadığına varın siz karar verin. Benden günah gitti.

-81-

Gerçekten çok güzel, güneşli bir yaz günüydü. Şurada burada birbirlerine sırt vermiş, kiminin dudaklarında kurumuş sigara izmaritleri, kiminin feri kaçmış gözlerinde sadakatin ve birlikteliğin donuk fakat sessiz zaferi okunan yaşlı vatandaşlar; ellerinde balonlarla koşan şen yavrular, yeşil çimenlerde birbirlerinin göğsünde güneş banyosu yapan sevgililer ve çocuklarını büyütmüş, onlar evlendirmiş, hayatta biryerlere varmış fakat hala evrensel bir mutluluk peşinde koşan, hayalperest ve Doğa’nın sessiz senfonisini içine sindirmeye çalışann her zamanki gibi yalnız ben. Oh, hayır, yalnız değilim gibi. “Sir, bir az para bağışlayabilmek lütfunda bulunur musunuz?” diyen sıcak bir ses kulaklarımdan vücuduma girdi, tüm damarlarımda kan dolaşımı ile dolaştıktan sonra göğsümde çöktü kaldı. Sesin sahibi, bank’ta hemen yanıma oturmuş, aşağı yukarı yirmi yaşlarında, mavi, okyanus gözlü, sarışın, minnacık burun ve kulak memeleriyle ve gözleri okşayan gül pembe yanaklarıyla, genç bir hanım. Beni etkisine aldığının farkında, hafifçe bana doğru eğilerek sorusunu yineledi: “Evet, bulunabilir misiniz?”.

Şimdi söyleyeceklerim ve yaptığım, benim yetiştiriliş tarzıma pek uygun değil. Çocukluğumuzda beynimize işlenen tabu’lar ileri yaşlara kadar kalabiliyor ve sosyal davranışlarımızı etkiliyor. Arzu ederim ki okuyucu bu hikayeyi gerçek olarak değil de bir kurgu olarak algılasın ve benim suçluluk duygularımı hafifletsin. Her ne hal ise, ben devam ediyorum. Bir gülümseme ile gözlerinin içine baka baka yerimden kalktım. O da kalktı ve park’ta yanyana, birbirimizi sanki uzun zamandanberi bilen iki arkadaş gibi, sakin sakin yürümeye başladık. Genç hanım gerçekten çok şıktı: yakası açık bir bluz’u, zarif, dolgun bacaklarını hemen dizlerinin bir az üstüne kadar kaplayan gri, yün bir eteği ve kahverengi süed ayakkabıları vardı.
-Nereye gidiyoruz biz, diye sordum hanım kıza.
-Benim yerime, dedi, ama önce bir kokteyl almayı yeğlerim.
Başımı onaylarcasına salladım ve onu izledim. Yakınlardaki ‘Prudential Center’in alt katındaki lounge’da ben portakal suyunu kamışlarken o bir Bloody Mary ısmarladı ve onu yudumlarken bana hayat hikayesinin ana hatlarını özetledi. Genç hanım Boston’a daha geçen yıl Cicinnati Eyaletinin Ohio kentinden kolej eğitimi için gelmişti. “Benim yaptığım,”, dedi, “oda ve okul masraflarını ödemek için en pratik bir yol. Ailem lokantalarda ‘waitress’lik yaptığımı sanıyor. O, sanıldığından daha stres’li bir iş. Bu daha pratik ve ders çalışmaya daha çok zaman bulabiliyorum. Tabii bu işte de bir takım güçlükler, kabalıklar vs. oluyor. Her zaman, centilmen tipi adamlarla pek karşılaşmıyorsunuz, bilhassa gençler. Onun için daha duyarlı ve tutarlı orta yaşlıları yeğliyorum. Siz tam bir gentilmen’e benziyorsunuz. Ne iş yapıyorsunuz?”
-Ben çocuklar için danışmanım, dedim, counselor yani. Nedense, gerçekte bir çocuk psikiyatrı, yani bir hekim olduğumu söylemeye utanmıştım, ya da ona benzer bir duygu.

-82-

Lounge’dan çıktıktan sonra bir süre Boston downtown sokaklarında dolaştık, pansiyon evlerinin, stüdyo apartmanlarının bulunduğu bölüme geldik. Arada bir göz ucuyla tanıdık biri bizi gördü mü diye endişeli endişeli başımı çevrip gerileri kolaçan ediyordum. Şimdilik hayır gibi. Nihayet, dar ve karanlık bir apartman girişinden sonra, bir merdiven tırmandık. Aynı kattaki üç kapıdan ortancasını hanım açtı ve beni içeriye buyur etti. Etraf loş, temiz ve bir stüdyo apartman ve özellikle bu tür işler için yeterli görünüyordu. Kalbim gerçekten, sanki ağzımın içinde imiş gibi çarpmaya başlamıştı. Ben hayatımda, hiçbir kez, bilmediğim bir insanın, özellikle bir kadının evine yalnız girmemiştim. Gençken İstanbulda, Parmakkapıda bir ermeni kadınının bir erkeği arkasından sürükleyerek getirdikten sonra adamcağızı nasıl boğazladıkları hikayesi aklıma geldi ve ürperdim. Damarlarıma buzlu su enjekte edilmişti sanki. Bu oyunda artık geri dönüş yok diye düşündüm. Kız samimi görünüyordu, ama kimbilir biri sonradan gelebilir ya da dolaptan çıkabilirdi. Keşke daha gençken hastanedeki diğer arkadaşlarım gibi Karate dersleri alsaydım. Şu anda bana psikanalizden çok daha yararlı olurdu herhalde. Ben bu düşüncelerle yuğrulurken, genç hanımın limonata gibi tatlı sesi kulaklarımı geçip kalbimi yıkadı :
-Çay ya da kahve ?
-Limonlu bir çay lütfen, eğer mümkünse.

İkramın ardından yumuşak bir dans müziği odayı hemen sarıverdi. Onun gül goncası örneği gülümseyen gözleri, gözlerimin içinde ışıldadı. “Dans etmek ister misiniz? ” Dansı her zaman, her yerde ve her türlüsünü severim. « Tabii » diyerek yerimden fırladım. İnşallah hayatımın son tangosu olmayacaktı. Şimdi onun kollarında, vücudunun sıcaklığını ancak hissedebileceğim bir mesafede, bir rumba’nın ritmine uymuş, yaylanıyoruz. Bir ara acaba rüya mı görüyorum diye düşündüm. Hayır, değil. Yaptığım şey, başı ve sonu ne olursa olsun, hiç de duyulmamış bir kahramanlık değildi herhalde. Arzularımın yavaş yavaş uyanmaya başladığını, fakat korkunun da kol gezdiğinin farkındaydım. Ritmin lütfu, kısa bir vücut temasından sonra hanım kız yumuşak bir sesle :
-Şimdi.. Daha ileriye gitmeden önce, sizden elli dolar rica edebilir miyim? <em>Cash</em>!
Çok şükür ki o kadar büyük parayı hemen kimse taşımaz Amerikada. Derin bir nefes alarak onu yanıtladım:
-O kadar cash yanımda yok. On ya da yirmi çıkarabilirim herhalde. Yoksa, çek kabul eder misiniz, ya da kredi kartı?
-Yoook. (Canı çok sıkkın) Zira ertesi sabah erteleme olasılığı var. Daha evvel çok yaşadım bunu. (Belirli bir soğuklukla)  Madem o kadar para yanınızda yoktu, neden benimle geldiniz?
Genç hanıma anlatmaya çalıştım ki, birlikte olmayı hedef alarak ilk harekette bulunan kendisiydi ve ben buna hazır değildim. Sinirli sinirli gitti geldi, bir kararsızlık içindeydi. “Hayır,” diyordu kendi kendine, “prensiplerimi değiştiremem!” Bir iki dakika sonra “Lütfen evimi terkediniz!” ricasında bulundu. Ben zaten yerimden kalkmış, hazırlığımı yapıyordum. “Bu, çay için!” diye bir beş dolarlık banknotu masanın kenarına bıraktım. Başım yerde, ama gönlüm ferah, ayrıldım. Ardımdan ne bir ses geldi, ne de bir terlik fırlatıldı.

*

-83-

Evet, gelelim Aysel hanıma. İlk etapta, bunu eşime nasıl anlatacağım? Kadıncağız benim bu sebep ve sonucunu şimdiden -gerçekten- bilmediğim bu tepkisel davranışıma ne anlam versin? Bilmediğimiz elin kadınını, ne kadar iyi niyetle olursa olsun evimize davetin gerçek anlamını bilemiyorum. Yanımda eşim olacağı için, sanki kadına namusunu mu garanti ediyorum ve ben, dolayısıyla, ‘dürüst ve iyi bir adamım’, öyle mi? Bunu niye kanıtlamak zorundayım? Hadi hanımı ikna ettim sayalım, Pazar sabahı kadın gelince, vereceği hikaye ne olursa olsun sonuçta önemli bir miktarda parayı kızının tahsili için biryerlere yatırmamız gerekecek. Öyle ekstra bir paramız yok, olsa dahi, bu zamanda böyle bir yardımı millet nasıl yorumlar?

Belli ki kendimi, Boston’daki kızın evine gider gibi gene bir açmaza soktum. İnanıyorum ki bir çıkış yolu bulacağım. İkilemime karşın, hala sonuna kadar gitmek istiyorum. Ben sözünde duran bir insanım, bunu yapacağım. Hadi hanımı geçtik, ya Pazar sabahı? Aklımda hep bu var. Sabah ola hayır ola. Emniyet süpabım, eşimin yanımda hazır olacağı. Peki, öyleyse bu maceranın esprisi ne? O zaman izleyeceğim ve hissedeceğim durumları, bir başka hikayemde açıklarım herhalde. Bir çıkış yolu ya da yorum sunanların, lütfen, P.K.52, Teşvikiye, 80212 İstanbul adresine yazmalarını rica edeceğim.

Nişantaşı, İstanbul
Ağustos 1997
-Devamı var-]]></content:encoded>
<excerpt:encoded><![CDATA[]]></excerpt:encoded>
<wp:post_id>164</wp:post_id>
<wp:post_date>2013-12-15 17:45:32</wp:post_date>
<wp:post_date_gmt>2013-12-15 15:45:32</wp:post_date_gmt>
<wp:comment_status>closed</wp:comment_status>
<wp:ping_status>open</wp:ping_status>
<wp:post_name>bir-dogumun-hikayesi-oykulerim-6-65-83</wp:post_name>
<wp:status>publish</wp:status>
<wp:post_parent>0</wp:post_parent>
<wp:menu_order>0</wp:menu_order>
<wp:post_type>post</wp:post_type>
<wp:post_password></wp:post_password>
<wp:is_sticky>0</wp:is_sticky>
<category domain=”category” nicename=”oykulerim”><![CDATA[Öykülerim]]></category>
<wp:postmeta>
<wp:meta_key>_edit_last</wp:meta_key>
<wp:meta_value><![CDATA[1]]></wp:meta_value>
</wp:postmeta>
</item>
<item>
<title>Bir Doğumun Hikayesi- Öykülerim (son)    (98-104)</title>
<link>http://www.ismailersevim.com.tr/?p=165</link>
<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 15:43:30 +0000</pubDate>
<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
<guid isPermaLink=”false”>http://www.ismailersevim.com/?p=165</guid>
<description></description>
<content:encoded><![CDATA[-98-

<strong>S O N     M E K T U P
</strong>
“Bizler, ‘mükemmel’ bir mutluluktan hoşlanmayı
bilemeyiz: çok görkemli başarılarımız bile keder
ile iç içedir; bazı sıkıntılarımız, hazzımızın gerçe-
ğini hemen daima bulandırır.”
Corneille

Meksika’yı ziyaret eden hemen herkes, eski ve yeni uygarlıkların en narin bir harmanlaşmasını simgeleyen ‘<em>Mexico</em>’ şehrini kat’iyetle görmemezlikten gelemez. Bununla beraber, bu tılsımlı kentte, gökdelenlerden çok, onları yarışmaya davet edercesine tepeden gururla bakan ‘Chapultepec’ sırtları çok daha ilgi ve merak uyandırır.

Chapultepec’in yüksek tepelerinde, aynı ismi taşıyan tarihi bir şato yücelir. Bu muhteşem şato, bir yüzyıldan fazla bir zaman önce, ünlü Maximilian ve güzel eşi Carlotta’yı, bu sonuncusu aklını yitirinceye ve Maximilian’ın da bir manga müfrezesi tarafından kurşuna dizilinceye kadar misafir etmişti. Bugün dahi, müteveffa Kralın altın, gümüş ve ipek karışımıyla imal edilmiş at arabası, o parlak saltanatın bir gölge gibi geriye kalmış anılarının en başlıcalarından biri sayılır.

Bu satırları yazmamızdan amacımız ne Meksika’nın başkaldırmalarla dolu tarihsel geçmişini, ne de o şato’nun, Maximilian’dan çok zaman önce, nasıl bir İspanyol asılzadesi tarafından, kızıl saçlı karısına sürpriz bir hediye olarak inşa edildiğini öykülemek değil. Müze gibi ziyaret edilmesinin ötesinde, Şato’nun çevresinin bugünün gerçeğinde nasıl kullanıldığı hakkında bir az daha bilgi verelim.

Şato’nun dış varoşlarından aşağı yukarı üç yüz yard (ortalama iki yüz metre) ötesinde, küçük bir kilise (<em>iglesia</em>), ufak bir manastır (<em>convento</em>) ve kimsesiz, yoksul çocukları -rahip ve rahibe yetiştirmek amacıyla faaliyette bulunan- bir “Öksüzler Barınağı” (<em>orphanato</em>), bu genellikle sessizliğe gömülmüş tarihi parsele, daha gizemli ve kutsal bir hava verir. Bodur ağaçlarla çevrili bir patika, bu birlikler arasındaki bağlantıyı ve günlük trafiği temin eder.

İspanyol Katolik Kilisesi hakkında çok birşeyler söylemeye gerek yok gibi görünürse de, bu gözlerden uzak, dağ başında, Tanrı’ya sessizce kucak açan yapıtın; sevginin, dinginliğin ve eşi benzeri bulunmayan özel bir mimariye, özellikle göz ve gönül alan bir iç dekorasyona sahip olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz. Yetimhane binası, iki katlı, etrafını otlar sarmış küçük pencereleriyle kerpiçten ve yer yer taştan yapılı bir okul binasından farksızdır. Üst katta, yaşları beş ile on beş arası, kız ve erkek karışık yirmi orfanı barındıran, saman içeren yer yataklarıyla bezenmiş, tezek ve kömür yakılan sobalı, her iki ‘cins’, ‘küçükler’ ve ‘büyükler’ için düzenlenmiş dört yatak salonu bulunur. Alt katta ise, oturma ve çalışma yerleri ve yemekhane mevcuttur. Her büyüğün bu binaya giriş ve çıkışında, çocukların ince ve terbiyeli sesleri ortalığı çınlatır: “<em>Buenos dias, ninos, ninas”, “buenos dias padre</em>” (*)

—————
(*) Günaydın erkekler, kızlar; Günaydın peder! (İsp.)
-99-

Günlük program ise, sabah duası ve kahvaltıdan sonra, bakir tepelerden grup halinde, dere yataklarını izleyerek aşağılara, elde küçük kazma ya da çapalar, kürekler ve minik çömleklerle çalışma uğraşlarına gitmek: kızgın güneş altında tepelerinden duman çıkana, ya da karda kışta, bellerine dek kara batana kadar. Yaptıkları iş, killi toprakları kazmak, çömleklere doldurmak ve evdeki çalışma atölyelerinde onları yapı tuğlalarına çevirmek.

Öğle yemekleri, rahiplerin pişirdiği mısır ya da çavdar ekmeği, beslenen tavuk ve kazlardan elde edilen yumurtalar ve küçük bir alanda yetiştirilen sebze, domates ve hıyardan ibaret. Ama hepsinin neşesi yerinde, heyecanla, yemekten sonraki oyun teneffüsünü izlerler: Yerde bir halka oluşturup, kıvırcık saçlı, en küçük, bebek gibi kızcağızı ortaya koyarak ve ellerini çırparak var kuvvetleriyle semalara haykırırlar:

“<em>Habita una niniita
que tenia un crespito
exactamente en medio de la frente
cuando era buena, era muy, muy buena,
</em>                    <em>pere cuendo era male, era horrible</em>.” (*)

Yolda dönerken, “<em>sapodilla</em>” ağaçlarından jiklet, “<em>maguey-century</em> <em>plant</em>”larından emilince şeker tadı veren bir suyla kendilerinden geçen yavrucaklar, yağmur yağdığında ise, ağaçların korumalığında, ortaya küçük bir oğlan çocuğu ebe yaparak, yine sevinçle ellerini çırparak günlerini gün etmekteler:

“<em>Lluvia, lluvia, vete
regresa otra dia
el pequenu Juan quire jugar</em>!” (**)

———–

(*)    “Küçücük bir kız vardı
onun, alnının ortasına kadar sarkan
çok güzel kııvırcık saçları vardı.
Ve, bu küçük kız, ‘iyi’ bir kızdı:
gerçekten de çok, ‘çok iyi’ bir kızdı
Ama, kötü olduğu zaman da,
çekilmeyecek kadar ‘kötü’ idi.”

(**)    “Yağmur, yağmur, uzaklaş bizden
Git ama, başka bir gün geri gel
Çünkü küçük Juan oynamak istiyor!”

-100-

Kısmen kerpiç ve kısmen taştan yapılı  m a n a s t ı r  binası, dünyanın dört bir köşesinden ‘gönüllü’ gelmiş on iki rahip (<em>reverendo</em>) ve vaiz’i (<em>predicador</em>) barındırır. Orfan’lar da, çok uluslu bir toplum oluşturduğundan, kullanılan dil masum gülümsemeler, sükut, dua ve saygının garip bir alaşımıdır. Sessiz, peri-gibi dolaşan bu din yoldaşları da boyunlarında tesbih dizileri, ellerinde İncil, hemen her an dua ederler. Güneşle yatan ve güneşle kalkan bu azizler, tüm müştemilatın bakıcısı, onarıcısı, yemek yapıcısı, bulaşık yıkayıcısı, temizleyicisi, aşçısı, hizmetkarı, tek sözcük ile her şeyidirler.

Akşam yemeğinden sonra, “gece duası” için, kısa bir süre için tüm büyükler ve orfan’lar, kilise’de bir araya gelirler. Chapel’in duvarında asılı, ünlü şair Lopez Félix De Vega Carpio’nun ebedileştirdiği şu mısralar, hep bir ağızdan okunur:

“<em>Cuantas, veces el angel me decia
Alma, aso’mate ahora a la ventana
Veras con cuanto amor Llame porfia’</em>

<em>              Y quantes harmosuva soberana</em>
‘<em>Manana te abrire’ responda</em>
<em>para lo mismo responder manana</em>!” (*) , ve sonra yatılır.

—————-

(*)      “‘Kaç kez bana melek demiştir:
‘Bak, ruh, pencereden dışarıya bak ve
O (Tanrı)’nun ne denli ve ısrarlı olarak
Pencereni tıklattığını göreceksin.
Oh, o en yüksek Güzelliğin (Tanrı), kaç kereler
Yemekten sonra: ‘Yarın pencereni açacağım!’
diye yanıtladığımı anımsıyorum!’ ”

*

Eğer biri, ‘Barınak’la ‘Kilise’ arasındaki küçük patikayı gözlemlemek zahmetine katlanırsa, günde hiç olmazsa iki kez, aynı saatlerde, bu yoldan, başı yerde, kendi adımlarının gölgelerini izlercesine, düzgün işleyen bir saatın rakkasının hareketleriyle, orta yaşlı bir adamın gidip geldiğini saptar. Bu en ‘çaylak’ rahip adayı, beş yaşındaki oğluyla birlikte, üç ay evvel buraya sığınmıştı. Bozuk şiveli İspanyolcası, bir Amerikalı’nınkine benziyorsa da gerçek bir Yankee olmadığı genel davranışlarından belli. Bu ikincil niteliklerin bu ulvi mekanda zaten yeri yok. Herkesin bedenini kavrayan açık gri, kapişonlu, beli kuşaklı, maşlaha benzer geniş rob ve ayaklarda tabanları tahta, bağcıklı, düz sandaletler. Bu tür sadelik, Yaratan ile Yaratılmış arasındaki en kısa, en yakın mesafe. Herkesin kendine özgü bir öyküsü var, bizimkisininkini de yavaş yavaş deşifre etmeye başlıyoruz. Haydı hayırlısı.

-101-
Günlük tüm meşgalelerin ardından, genç rahip adayı, odasına girdi. Boş gözlerle, sanki ‘Ee, şimdi ne yapmalıyım?’ gibisinden etrafına bakındı ve yıllanmış masasının başına adeta çöktü. Belli ki ne yapacağı konusunda kararsızdı ve zihni, pervane gibi bazı konular hususunda dönüp duruyordu. Yavaşça masanın orta çekmecesini çekti ve hareketsiz zarf yığınını avuçlayarak hepsini masasının üstüne yaydı. Okunmuş bir gazete ya da kitabın tekrar okunuşunda duyumsanan bir kayıtsızlıkla, yığının en altındakini çekti, zarfın içeriğini masaya döktü. Çökmüş olan karanlığın okumasını güçleştireceğini hatta mümkün kılamayacağını kestirerek yerinden kalktı, köşedeki komodin üstünde duran üç kollu bakır şamdanı aldı, çekmecesinden çıkardığı kibritle, yavaş yavaş, büyük bir sabırla mumları yaktı, tekrar tavana baktı, sonra eliyle yazılı kağıdı yavaşça açarak okumaya başladı.

“Sevgili İ. ,                                                              14 Eylül 1964; Waltham,  MA

Son göndermiş olduğun gül demetine candan teşekkürler… Okulda zamanımın çoğunu geçirdiğimden, evim yerine çiçekleri orada gözümün önüne koymayı yeğledim. Öğrencilerim de bunların kimden ve neden geldiği konusunda meraklı, dolaysız soramıyorlar, ama bakıp bakıp laf atıyorlar. Sonunda sırrı açıklamak zorunda kaldım..: “Yakın bir arkadaştan… Yaş günüm dolayısıyla…” Onlar da tahtaya, “<em>Happy Birthday Teacher</em>!” (Yaş Gününüz Kutlu Olsun!) yazdılar. İşte böyle.

Diğer yandan, ben bu ilişkide mutlu bir son göremiyorum. Lütfen beni unutmaya çalış.. Bu, düşündüğün kadar zor olmayacak… Seni, şimdiye kadar olduğundan fazla üzmek istemiyorum. Erdem dolu güzel sözlerinin hepsi kulağımda, ama nedense kalbime inemiyorlar. Tekrar tekrar teşekkürlerle sana iyi ve mutlu günler diliyorum.  Allahaısmarladık
L.
Çaylak rahibin elleri, belki farklı şeyler bulurum ümidiyle ikinci zarfa yöneldi.

“Sevgili İ. ,                                                           4 Kasım 1964; Waltham, MA

Beni, mektubuna yanıt vermeme ne zorladı, bilmem. Şu anda yatağımın kenarına oturmuş, bir kamışla coke’umu içmekle meşgulüm. Gözlerim de bana geçen Christmas’da hediye verdiğin müzik kutusunda.

Benim, mektubumun sonunda yazdığım Allahaısmarladık sözünü sana değil, kendime söylediğimden ve senin hakkındaki hislerimden kaçmaya gayret ettiğimden bahsediyorsun. Diyorsun ki, “Şu aptalca oyundan vazgeç ve Malibu koşusunu bırak! Aynaya bakmaktan korkma, ağrılı ama ödüllendirici de olabilir!” Peki, benim sevgili dostum, eğer sen beni gerçekten seviyorsan, senin yakın bir gelecekte eşin olacak kimsenin en çok sevdiği ya da düşkün olduğu birtakım alışkanlıklarından, çok önemli sayılmasalar bile hemen her istediğini arzu ettiği anda yapabildiklerinden hemen vazgeçmesi gerektiğini hiç düşündün mü? Sen, çok açık, hem mesafeli ve hem de kontrollü bir heyecanla şöyle diyorsun: “Ben, eğer gerçekten istersem, kendimi senden derhal ayırabilirim. Buna ‘hayatta kalabilme yetisi’ diyorsun. Olabilir ama, eğer bunu yapabilirsen, beni nasıl olur da gerçekten sevdiğini söyleyebilirsin? Ben bunu, a) Gerçek olmaktan uzak, b) Fevri, gelip geçici, c) Pek az ya da hiç bilinç içermeyen, d) Bana karşı olan hislerinin ikilemli olmasıyla açıklıyorum. Senin ‘erkeklik’ gururunu okşayan bencilliğini keşfettiğim için mutluyum. Ben, ne ‘vahşi bir kedi gibi’ davrandığımı, ya da…

-102-

ya da senin sözlerinde kusur bularak kendimi savunduğumu sanmıyorum. Çok da kötü bir duygudurum içinde bulunduğumu da sanmıyorum, aksine, ruhsal bir çatışmadan uzak ve net düşündüğüme eminim.

Şimdi uykuya gitmeliyim, zira yarınki günüm çok uzun olacak.. Sevgiler.

L.

“Sevgili İ.,                                                          24 Aralık 1964, Waltham, MA

Çok uzun düşüncelerden sonra, artık sana yazmamaya karar verdim; ama biliyorum ki dün, 23 Aralık, senin sevgili oğlunun doğum yıldönümüydü ve yarın, biz Hıristiyanların, en büyük günlerinden birini, <em>Christmas</em>’ı kutlayacağız. Bu kararım inşallah kat’i olur da karşılıklı üzülmeyiz. Bizler yazışmaya devam ettiğimiz sürece, hep kendimi savunmada hissediyorum ve bu, senin de pek ala takdir edebileceğin gibi, pek de sağlıklı değil.

Senin, bu ülkenin yaşam ve inanç kültürleri, özellikle Hıristiyanlık hakkında kökten bilgin yok gibi. Burada doğup büyümediğin için seni bu yüzden yermiyorum, ama hayat senin Üniteryan Kilise’de, -benim şahsen hiçbir anlam veremediğim- <em>Nicolaus Herman</em>’ın, senin her zaman tekrarlamaktan hoşlandığın ilahisinden ibaret değil: “Lütuf, rikkat, sükunet ve sevgi: bunlar Tanrı’nın kendisidir; Tüm bunlar insanın kendine ve çocuğuna gösterdiği sevgi ve bakımın da göstergeleridir.” Sen de çocuğunu sevdiğine ve onu himaye ettiğine göndermelerde bulunuyorsun, tabii bunlar takdire değer, ama ben senin gerçek sevgini kendine sakladığına inanıyorum. Sen, gerçekten “insan sevgisi” hakkında ne biliyorsun? Sevdiğini sanmak ve bu duyguları, ‘nesne’ olarak seçtiğin bir kadına sürekli yinelemek ‘aşk’ mı demektir? Bir insan, bizim vakamızda olduğu gibi, nasıl olur da daha ilk görüşte birine derinden aşık olur? Kanımca, senin çocukluğundan gelen, bir “sevilme” gereksinimi var; sen bunu kendine mal edip dışa yansıtıyorsun.

Sana kaç kez söyledim: Bizler bu ülkede ‘farklı’ düşünür ve duyumsarız. Bir genç kadın, aynı zamanda farklı kimselerle dışarı gidebilir, bazen de birlikte olur. Otorize edilmemiş seks’in ‘kirli’ olduğundan bana bahsetme lütfen. Sonra bir gün, ilişkilerimiz arasından birini seçeriz ve bu iş biter. Sen benim, kolej meşgalem dolayısıyla ne kiliseye ve ne de ‘konfesyon’a düzenli olarak gitmediğimi eleştirebilirsin; bu doğru olabilir, ama ben hala iyi bir Katolik Hıristiyanım, hiç olmazsa ‘Katolik’im.

Seni gerçekten sevdiğimi sanmıyorum, ama senin çok yüksek zekalı, ilginç, hatta ‘seks-appel’ bir erkek olduğunu itiraf etmeliyim. Seninle ‘bazen’ birlikte olmak güzel bir şey olmalı. Ama evlilik? Kat’iyetle hayır, özellikle hayatımın bu anında. Bana, ‘erkekten korktuğumu’ ya da ‘babama, duygusal olarak sonsuza kadar bağımlı’ olduğumdan bahsetme lütfen. Okulu yeni bitirdim, çalışıyorum ve eğitimimi daha da ilerlere götürmek istiyorum, senin yirmi yıl önce yaptığın gibi. Belki gelişimimizde benzerlikler var, fakat ‘eşzamanlı’ değil. İnanıyorum ki gün gelecek, ben ‘adamımla’ karşılaşacağım. Ben babamın, bir gün, bana kendi işinde ya da başka bir konuda gereksinimi olacağına inanıyorum. Ona bütün kalbimle ‘Hayır!!!’ diyeceğim anın hazzını şimdiden duyumsuyorum.

-103-

Sen bendeki ‘normal aptallık, psikolojik körlük’ ten söz ederek beni rencide ediyorsun, her ne kadar zekamı, bilgimi, sanatsal zevkimi arada bir övsen de. Belki benim bu denli ‘defansif’ olmama senin ‘ofansif’ olman neden oluyor, bunu hiç düşündün mü? Sen kendi mesleğinde, “herkesi olduğu gibi görmeği ve kabullenmeyi” vaaz ediyorsun, ama bana gelince, senin fikirlerine ve değer yargılarınına uymayan herşey ‘kaka’! Hak mı bu?

Her neyse, tekrarlarsam, bu ilişkinin devamına, bence gerek yok. Birbirimizi görmek ya da yazışmaya devam gayretleri ikimizi de yoruyor ve üzüyor, yıpranıyoruz. Samimiyetle, senin gibi çok zeki ve duyarlı bir insan tarafından sevilmiş olmamdan dolayı duyduğum minnettarlığı yadsıyamam.

Lütfen yazma artık, böylece, bu ayrılığı başarıyla bitirme yolunda bana da yardım etmiş olacaksın. Senin hakkında ‘birşeyler’ hissetmiş olabilirim, ama çok net olmayan duygular üzerine, dinimin de dikte ettiği gibi, sürekli, ebediyete kadar olması gereken bir bina inşaı için yeterli olduğunu sanmıyorum. Senin de duygularını daha fazla örselemek istemiyorum, zira sen de onu hak etmiyorsun. ‘Gerçek’ şu ki, bizler ‘birbirimize uymuyoruz!’ Bu iş ya çok basit, ya da çok karmaşa, bilemiyorum.

Allahaısmarladık….                 Sevgiler…
L.

Çaylak rahip İ, ayağa kalktı ve pencereye yaklaştı. Güneşin ışıkları çoktan bulutların ardına çekilmiş ve bu kederli sahnelere tanık olmaktan çekiniyordu. Ertesi sabah, onlar yeniden ‘enkarne’ olacaklardı zaten. Bir iki kaçak yıldız, koyu bulutları sıyırarak doğmaya çalışan ay ile saklambaç oynamak için şurada burada oynaşmaya başlamıştı bile. Evet, aldığı son mektuptan sonra, L.’ye iki mektup daha yazmıştı ve aradan yeterli bir zaman geçip de bir yanıt alamayınca, ani bir kararla, daha kıştan çıkmadan, evden en değerli şeylerini, yani kitaplarını ve beş yaşındaki oğlunu ‘paketlemiş’, daha uzun seneler ‘Mortgage’da kalacak evi borçlu olduğu Banka’ya bağışladığını bildiren bir mektubu anahtarlarıyla beraber postalamış, eşyaları bir hayır kurumuna teslim etmiş, kimselerle vedalaşmadan, Atlas Okyanusu’nu bu kez, yanlamasına değil, tepeden inme: Kuzey’den güney’e çaprazlamış, daha sade, insanın üstüne baskı kurmayan, asude, daha sıcak bir memlekette, yepyeni bir “yalnızlık”a doğru yola çıkma kararını almış ve bu kararı da serinkanlılıkla infaz etmişti. Yaptığı işi on yıl evvel kendi anayurdundan gelirken zaten yapmıştı, dolayısıyla bu ‘arayış’, yeni bir deneyim değildi. Oldukça parlak görünen kariyerini böylece ardında bırakıvermesi belki başkalarını hayrete düşürebilir, ama onu, hayır.

Rahip İ, bu öykünün eksik kalmış tek halkasını da bu akşam bitirmek istiyordu. Garip tesadüf belki, Boston’dan hareketinden tam bir gün önce, eve, eski sevgilisinden (?) bir mektup gelmişti. O ana kadar heyecanlarını dondurabilmiş ve ciddi kararlar almış bir insan sıfatıyla, onu açıp da heyecanlarını yine hayata geçirmek istemedi. L. gibi o da artık “ne yaşanmışsa yaşanmış, hepsi o kadardı!”. İşte o kapalı zarf, “son mektup” oracıkta “aç beni” dercesine ona yan yan bakıyordu. Kaç defa onu kırpıp kırpıp ‘yıldız yapmak’ istemişti… ama, içinde bir şeyler ona engel olmuştu. Buraya geleli şimdi üç ay olmuştu. Herşey olması gerektiği gibi gidiyordu ve geçmişi tümüyle kapamak için, bu “son mektup”un da açılması gerekiyordu, diye düşündü. Bir an, içinden gelen bir kuvvetle, yerinde yarım bir dönüş yaptı, masasına oturarak, -saklamaya gerek yok- biraz titreyen parmaklarla zarfı açtı.

-104-

Mektup, alışılagelmişten çok daha kısaydı ve içeriği şöyleydi:

“Sevgili İ,                                                           10 Şubat 1965, Waltham, MA

Kendimle yaptığım bir meydan savaşından sonra, seni gerçekten sevdiğim kanaatine vardım. Bu kısa hayatımda hiç kimse bana, senin bana verdiğin yoğun ilgi, sevgi ve saygıyı göstermedi. Bana gerçek bir prenses muamelesi yaptın. Lütfen beni al ve uzaklara götür. Hayır, hayır, uzaklara değil, yalnıca kalbinin içine.

Kucak kucak sevgiler.                                                                                                                                                                      L.”

*

Ertesi sabah güneş, günlük ‘<em>round</em>’una çıktığında, yetimhanenin neşeli çocukları, çakıl taşlarıyla döşeli patika’dan oğlunu günlük ziyarete gelen Rahip İ’nin günlük ziyaretini yapamadığını gözlemleyerek onun rahatsız olduğuna hükmettiler. Dışardan baktıklarında, mamafih, onun, elinde bir kağıdı sımsıkı tutarak, sabit gözlerle odasının penceresinden dışarıya baktığını, dışardan haykırdıkları “<em>Buones dias padre</em>”ye yanıt bile vermediğini kaydettiler. Parlak bir güneşin önderliğinde, yürekleri saf ve neş’e dolu, patika’dan ovaya doğru, dudaklarında bir türkü, yamaçlardan aşağı inmeye başladılar:

“<em>Habia una vieja que vivia un zapato</em>
<em>tenia tanto hijos que no sabia’ que hacer</em>.” (*)

————————–

(*)          “Ayakkabı içinde yaşıyan
yaşlı bir kadın vardı;
onun o kadar çok çocukları vardı ki
onlarla ne yapacağını bilemezdi!”

İng.: “Prophet Eshref”, Exposition Press,
Smithtown, N.Y. 1984