Kategori arşivi: Aile Tedavisi

Aile Tedavisi (II)

 

 
<h1>AİLE – SİSTEMLER   T e d a v i s i</h1>
<p align=”center”>(<i>Family-Systems Therapy</i>)</p>

<h4>Murray Bowen</h4>
<h2>Duygusal Devingenliğin Sistemler Kuramı</h2>
&nbsp;

&nbsp;

“Sistemler” kuramını tarifteki en büyük güçlük, ‘işlevsel bir tümlük’ çerçevesi içinde bir bütünleşme yapılabilmesi için gereken topluluk örneklerinin bulunup derlenmesindedir. Öyle bir kuramın gelişiminde kullanılacak parçaların seçeneği, neredeyse sonsuz denecek derecede geniştir. Bunun için de bir çalışma planı, bir iskelet belirlenmelidir; aksi takdirde, kendi anlamlarında yeterli fakat birbirlerine uymayan birçok kavramlarla karşı karşıya kalabiliriz.

&nbsp;

E v r e n, bizim için en geniş algı sistemidir. Atom ile evren’in organizasyonu, en küçük bir hücre ile hücreler topluluğu olan bir doku arasında mantıksal ilişkiler mevcuttur. Fakat, örneğin bu iki ilişkiyi bir ‘sistem’ tarifi altında sınıflamak, ‘parça’-‘bütün’ ilişkisinin dışında, pek güçtür. Kavramsal pekişme, orijinal bilimsel buluşlardan çok daha zordur ve çok daha sonraları oluşur.

&nbsp;

İnsanoğlu, döllenme anında oluşan tek bir hücreden çoğalan, dolayısıyla ‘aşağı’ kademelerden gelen ve hayatta olan tüm elemanlarla bağları olan en karmaşa bir yaratıktır. Gelişmeleri aşağı düzeylerde sabitleşmiş, örneğin sürüngenler, evcil hayvanlar vb. düzeydeki yaratıklarla insan arasındaki en önemli farklar, insanın “Beyin korteks”ine (<i>Cerebral cortex</i>)’ ve “düşünme ve uslamlama” (<i>to think</i> and <i>raison</i>) yetilerine sahip olmasıdır. “Zihinsel devingenlik” (<i>intellectual functioning</i>) daha aşağı kademelerdeki hayvanlarda da bir dereceye kadar mevcuttur ve bu yeti, “duygusal devingenlik” (<i>emotional functioning</i>)’ ten çok farklıdır. Bu sonuncusu, protoplasmik hayatı güden otomatik kuvvetleri de içerir. Bu kuvvetler arasında biyoloji’nin tariflediği “içgüdü” (<i>instinct</i>), “çoğalma” (<i>reproduction</i>), otomatik (<i>sempatetik</i>) sinir sistemi tarafından idare edilen istem dışı faaliyetler, öznel (<i>subjective</i>) duygusal haller sayılabilir.

&nbsp;

‘Zihinsel’ ve ‘duygusal’ devingenlik-işlevsellik’lerin beraberce hüküm sürdükleri birçok alanlar vardır. Geniş bir bakışla, d u y g u s a l   s i s t e m , tüm canlılarda “hayat dansı” (<i>dance of life</i>)’nın esasıdır. Bu, <i>filojenetik</i> (soy gelişimi) geçmişte daha derinlere kök salmış olup, z i h i n s e l  sistemden daha eskidir.

&nbsp;

Bir “duyu-his” (<i>feeling</i>) , ‘zihinsel’ sistemin perdesinde kaydolunmuş, fakat derinde, duygusal sistemden nedenlenen bir öğe olarak kabul edilir. Kuram, insan hayatında duygusal sistemden kaynaklanan olay ve hareketlerin, onun kabul edebileceğinden çok sayıda olduğunu ve “hayat dansı” açısından, ‘yüksek’(<i>superior</i>) düzeydeki bir insan ile ‘aşağı’ (<i>inferior</i>) düzeydeki bir yaratık arasında, “benzersizlikler”den çok “benzerlikler” olduğunu vurgular.

&nbsp;

Sistemler kuramı’nda, “ruhsal hastalık”, duygusal sistemin bir devingenlik bozukluğu olarak kabul edilir. ‘Zeka’nın (<i>intellect</i>) ‘duygusal fonksiyon bozukluğu’ ile temelde bir ilgisi olmamakla beraber; ileri derecedeki ruhsal rahatsızlıklarda, heyecanlar, duygular zihinsel alana hücum ederek, zihinsel işlevselliği aksatabilir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-122-</p>
&nbsp;

&nbsp;

İnsanın ruhsal yaşamında, ‘duygusal’ ve ‘zihinsel’ sistemlerin, mamafih değişik derecelerde bir kaynaşması, koalisyon’u (<i>fusion</i>, <i>coalition</i>) vardır. Bu ‘kaynaşma’ fazlalaştıkça, insanın sözsel olarak tersini savunmasına karşın, hayatı, ‘otomatik duygusal kuvvetler’ tarafından kontrol edilir. Kişi, aynı zamanda, çevresinde bulunan kimselerin de duygusal kuvvetlerine karışır ve zamanla, bu kuvvetlere karşı daha savunmasız kalarak çok daha kolaylıkla incinebilir. Sonuçta, insanoğlu, bilinçli olarak kendini daha az kontrol edebilmesi nedeniyle, fiziksel, duygusal ve sosyal hastalıklara daha kolaylıkla yakalanabilir. Terapi ile insan, zihinsel ve duygusal öğeleri birbirinden  ayıramamaktan sıyrılarak heyecanlarını, duygularını daha fazla kontrol etmeyi öğrenir. “Biyolojik-geri itilim” (<i>Bio-feedback</i>) olayı, <i>otonomik</i> (istekdışı çalışan sinir sistemi) işlevselliğin (<i>function</i>), bilinçsel olarak nasıl kontrol edilebileceğine ait iyi bir örnektir.

&nbsp;

S i s t e m l e r   k u r a m ı’nın en önemli kavramlardan biri, bu, “duyguların ve zihinsel işlevselliğin füzyonu”dur. Eğer ölçülebilirse, bir insanın ‘füzyonu kullanabilme derecesi’, onun hayat <i>patern</i>’inin bir göstergesi olabilir. Sistemler kuram ve kavramlarının anlaşılma ve yapılanmalarında, bu bilmecenin her köşesini kaplamak gayesiyle kavramlar üretmek mümkün değildir. Evvelden de bahsedildiği gibi, problem, kavram bulmakta ya da yaratmakta değil, bunların bir harmoni içinde birbirleriyle bir  i l e t i ş i m   s i s t e m i   o l u ş t u r a r a k  insanın ruhsal hayatını ve insanlarası ilişkilerini bir “sistem” açısından anlamak ve yorumlamak, gerektiğinde de ‘tedavi yöntemleri’ oluşturmaktır.

&nbsp;
<h1>K u r a m s a l    K a v r a m l a r</h1>
Murray <b>BOWEN</b> için “aile tedavisi kuramı” son derece önemlidir. Bunun nedenlerinden biri, bir ‘kuram’ın terapi aksiyonuna yol gösterici olarak, terapist’in kişisel çabalarından daha önemli oluşudur. Bowen, “problem aile”yi, “terapist’i etkileyip içine alabilecek potansiyel bir duygusal alan” olarak tarif eder. Terapi’nin hem kuramsal hem de pratik noktası, duygusal alan performans’ına karşın, terapist’in bağımsız kalabilmesidir. Yöntem, olayları organize ve katagorize eder, gelecekte neler olabileceği konusunda bir fikir verir, geçmişteki olayları da açıklar. Tüm bunlar, bu tür aile tedavisinin merkez noktası olan “olayların kontrolü” tema’sının gerçekçil bir şekilde işlenmesine hizmet eder.

&nbsp;

Bu kuram, birbirlerine kenetli bir takım kavramlardan oluşmuştur. Her bir kavram, total sistemin ayrı bir yüzeyini yansıtır. Eğer sistem’in daha küçük yüzeylerini tanımlama arzulanırsa, daha çok miktarda farklı kavramlar eklenebilir. Bu kavramlar nükleer<i> </i>(<i>nuclear</i>) aile sistemi içinde (yani, ebeveynler ve çocuklar) kuşaklardan kuşaklara iletilmiş “duygusal problemlerin iletişim şekillerini”, diğer bir tabirle, bu aile sistemindeki insan ilişkilerinin niteliklerini tarif ederler. Bu kavramlardan en önemlileri şunlardır:

&nbsp;

1)      “<span style=”text-decoration: underline;”>Kendi” Ölçüsünün Farklılaşması</span>  (<i>Differentiation of ‘Self’ Scale</i>) :

&nbsp;

Bu kavram, kuramın dönüm noktasıdır. Bu, “e n t e l e k t – z e k a” (<i>intellect</i>) ve “duyguların pekişmesi”nin derecesini tahmin eden öğeleri içerir. “Ö l ç ü” (<i>scale</i>), bireylerin birbirlerinden “f a r k l ı” (<i>differentiated</i>)  oluşlarını ifade etmeye yarayan bir terimdir. ‘Farklılık’, klinik olarak verilen bilgilerden çıkarılabilir. Yine bu ‘ölçü’ kavramı, kişilerin içindeki “g e r ç e k   ‘k e n d i’ ”ye (<i>solid self</i>) hitap eder. Normalde bu ‘gerçek kendi’ stres altında değişmez ve iletişim sistemi tarafından etkilenmez. Mamafih bu öğe, yani ‘gerçek kendi’, kolaylıkla iletişim sistemi tarafından etkilenebilen, günden güne, yıldan yıla değişebilen “y a l a n c ı – s a h t e  ‘k e n d i’ ” (<i>pseudo-self</i>) ile kolaylıkla karıştırılabilir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-123-</p>
&nbsp;

‘S a h t e  –  k e n d i’, yakın dostluklar ve duygusal kabulenmeyle artabilir ve tersine, olumsuz ilişkiler ya da kabul edilmemekle azalabilir. ‘Sahte-kendilik’in göstergesi, milletin davranışı, kendini olduğundan farklı göstermesi, örneğin yeteneklerinin ve karakter öğelerinin üstünde ve ötesinde bir izlenim verebilmek için başkalarına etki etme vb. davranışların derecesidir. Eğer kişi’nin hayat patern’lerini uzun süre gözlemezsek, ‘gerçek-kendi’nin gerçek değerini yargılamak hemen hemen mümkün olamaz. Bazı kişiler ‘sahte-kişilik’lerini birçok yıllar boyunca sürdürebilirler. Tüm etkenleri göz önüne alarak, kişi’nin ‘farklılaşma derecesi’ni, geçmiş kuşaklardaki “füzyon-koalisyon” (<i>fusion-coalition</i>) patern’lerinin ve şimdiki hayat şeklinin tümünün değerlendirilmesinden gerçeğe yakın bir şekilde tahmin edebiliriz. Bu değerlendirmeler, aile tedavisinde, geleceğe yönelik uyum patern’ lerinin saptanmasında çok yararlı olabilirler.

&nbsp;

2.  <span style=”text-decoration: underline;”>Ü ç g e n l e r   (<i>Triangles</i>)</span> :

&nbsp;

Bu kavram, “<i>Her üç kişinin</i> birbirleriyle olan i l e t i ş i m l e r i n i n  ve aralarında d u y g u s a l  konuları bulunan ‘diğerleri’ ile nasıl bir ruhsal alışverişte oluşlarının” ifadesidir. Bu “üçlülük” o kadar basit ve geneldir ki hayvanlar aleminde bile operasyonda bulunulduğuna inanılır. Bu kavram, herhangi duygusal bir ilişki bulunan tüm kişilerin temel yapısıdır.

İ k i   k i ş i l i k  bir sistem, hele çatışmalı olursa, güvenilir ve oturmuş bir sistem değildir, eninde sonunda ‘üçüncü’ bir kişiyi de ekleyerek yeni bir ‘sistem’ oluşturur. Eğer dört ya da daha ziyade kimseler beraberce bulunuyorsa, bunlar birbirleriyle kenetlenmiş ‘üçgenler’ oluştururlar. Üçgenlerin dışında kalanlar ya duygusal olarak ilgi göstermezler, ya da kendi aralarında gruplanırlar. Psikanalitik kavram, prensip olarak, iki ebeveyni ve çocuğu içeren “Ödipal bir üçgen’i” esas alır, fakat bu kavramı aile problemleri için ana bir tema olarak kabul edip ilişkileri bu kavrama göre genişletip incelemek bir az dar görüşlülük olur.

&nbsp;

Ü ç g e n l e r’de iki ‘değişken’ (<i>variables</i>) vardır:

Bir düzey, “ ‘kendi’nin farklılaşması” (<i>differentiation of self</i>), bir diğeri de “sistemin içindeki duygusal gerilim ve bunalım derecesi” (<i>level of anxiety or emotional tension</i>) ile uğraşır. Bunalımın yüksek olduğu derecede, sistem içindeki otomatik ‘üçgen’ler de daha gerilimlidir. Aynı şekilde, aileyi oluşturan ‘kişilerin farklılaşma dereceleri’ ne kadar az ise, üçgenleşmeler de o denli gerilimli olur. ‘Farklılaşma derecesi’yle doğru orantılı olarak, yüksek düzeyde farklılaşmış kişiler, duygusal süreci o oranda daha iyi kontrol ederler. Eğer bunalım (<i>anxiety</i>) düzeyi çok düşük olursa, üçgenleşmeler klinik olarak gözlemlenmeyebilir. Böyle alçak gerilimli zamanlarda, ‘üçgen’, ‘beraber’ görülen iki kişi ile onların dışında bulunan sessiz üçüncü bir kişiden oluşur. ‘Beraberlik’(<i>togetherness</i>), istenilen durumdur; fakat her üç kişinin de yüksek düzeyde rahatlık içinde bulunması pek ender bir durumdur. Bu optimum yakınlık derecesi içlerinden biri tarafından daha yakınlara getirilmek istenirse, bu bir gerilim yaratır.

&nbsp;

Ü ç g e n  durumu, sürekli bir hareketlilik halindedir. Gerilimli durumlarda, ‘dış’ (<i>outside</i>) pozisyonu yeğlenir, yani aile içindeki diğer fert ya da üçgene bir yönelim gelişir. Bununla beraber, gerilim yönünü bu dördüncü kişi yönüne çevrilir, ona ulaşmayı ve içerlerine almayı hedefler. Üçgenlerin içersindeki bu yönelimler, otomatik ve bilinçli olarak kaydedilmezler. <b>Terapi, bu duygusal üçgeni</b> <b>değiştirme gayesini güder</b>. Terapi böylece ailenin en önemli – ya da göze çarpan- üçgeni üzerinde odaklanır. Terapi’nin <i>dizayn</i>’ı, ailenin içinde bir ya da birden fazla kişilerin bu otomatik duygusal yanıtlandırmalarındaki (<i>automatic emotional</i> <i>responses</i>) rollerini tanımaları, mümkünse oynadıkları rolü kontrol edebilmeleri ve ‘üçgen’in genişleme hareketlerine engel olunmayı sağlamaktır. Eğer bir aile üyesi, üçgenin içinde olmasına karşın kendini kontrol edebilirse ve geri kalan üyelerle duygusal temasta kalabilirse, diğer ikisi arasındaki gerilim düşer. Merkezi (<i>central</i>) üçgen bir kez terapi ile değiştirilebilirse, aile sistemindeki diğer üçgenler, onlara terapi uygulanmaksızın değişime uğrarlar.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-124-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

T e d a v i, aynı şekilde, “duygusal” ve “zihinsel” fonksiyonların yavaş ‘değişim’ ve ‘farklılaşma’ sürecine ve ‘entelektüel-zihinsel’ süreçlerin, duygusal süreçler üzerine üstünlük sağlamasına da hizmet eder.

&nbsp;
<p align=”center”>*</p>
&nbsp;

1950’lerde, “Aile Tedavisi”nin doğduğu ve geliştiği yıllarda, bu terim, iki veya daha fazla aile üyelerinin varolduğu tedavi yöntemleri için uygulanıyordu. Tedavisel ilişkiler de, ailenin hemen hemen ‘tek’ ferdi ile olan değerlendirmeye dayanıyordu. Dolayısıyla da, terapist ile olan ilişkiler son derecede önemli idiler.

&nbsp;

Şimdi bu görüş değişti. Aralarındaki ilişkileri gerilimli ve bunalımlı olan aile üyelerinin terapist ile olan ilişkilerini hemen hiç hesaba katmamak ve problemleri onlara çözdürebilmek ve bu gaye ile beraberce çözmeye çalışmak esas alındı.

&nbsp;

Psikanalitik kuramlarla yetişmiş kimseler için bu 180 derece dönüş gerçekten güçtür. Zamanla terapist’ler, yalnızca bir kişiyi düşünmek yerine, otomatik olarak ailedeki diğer kimselerin, o kişinin hayatında oynadığı rolü düşünmeye başladılar. Evvelce. problemlerin çözülmeleri için’zorunlu’ görünen “aktarım” (<i>transferance</i>) olayı, ailenin diğer üyelerinin katılmalarına kadar ertelenebildi. 1960’larda artık, terapiye tek bir aile üyesinin katılması dahi “Aile Tedavisi” olarak sayılmaya başladı.

&nbsp;

Zaman ve ekonomi açılarından, okul ya da ergenlik davranış bozuklukları olarak nitelendirilebilecek bir ergen-adolesan’ın tedavisinde, çocuk ve ebeveynlerin yılda ortalama 40 terapi seans’ına gelmelerini beklemek bir az zor olur. Çocuğun da katıldığı terapi saatlerinde odağı aile üzerinde tümüyle yoğunlaştırabilmek güç bir iştir. Beraberce devam edildiğini düşünelim; yıl sonunda örneğin agresif anne daha az agresif ve pasif baba da daha az pasif olurlar. Çocuğun semptomları yumuşar, gelişir ve daha olumlu olur, fakat ailenin problemleri çözülmez. Bu sonuçlarla elde edilen dersle, çiftlerin kendi aralarındaki problemlere hitap eden “üçgen” terapi sistemleri düşünülmeye başlandı. Bu yeni teknikte, ebeveynler, esas sorunun kendi aralarında olduğunu kabulle çocuğu tedavi seans’larından çıkararak kendi üzerlerinde yoğunlaşmaya davet edildiler. Sonuçlar daha başarılı olduğundan, 960’lardanberi bu tekniğe devam edildi. Bazı vakalarda çocuk hiç görülmemişti bile; bazılarında ise, çocuk arada sırada, aile hakkında görüşünü bildirmek üzere davet edilmişti. Gerçekten de, eğer çocuk seans’lara katılmazsa, semptom’ları daha çabuk kaybolur ve çiftler, kendi problemlerini çözmek yolunda daha fazla motive edilmiş olurlar. Tüm bunlar, aile tedavisini, iki ebeveyn ve terapist’den oluşmuş “üçgen” içinde, standart bir yöntem haline getirdi.

&nbsp;

Bu çalışmalarda en güç noktalardan biri, ailenin tedavide kullanılabilecek ‘sağlıklı’ kısımlarını bulmak olmuştu. Hatalı davranışlar ailenin hangi kefesinde olurda olsun, her iki ebeveyn üzerinde eşit bir tarzda odaklamak en doğru yoldur. <b>Terapi, terapist’in aile hakkında ne düşündüğü ve aradaki ilişkileri ‘değiştirme’ </b>(<b><i>modification</i></b>)<b> gayretleridir</b>.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-125-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>İKİ  KİŞİYLE  “FAMILY  SYSTEMS  THERAPY”</p>
Önceden de belirtildiği gibi, bu ‘iki kişi’, ailenin en önemli üyeleridir ve terapist, onlarla bir “üçgen” oluşturarak klasik aile tedavisinin değiştirilmiş bir şeklini uygular. Bu iki kişi, karı-koca olmasalar bile, aynı kuşaktan gelen ve birbirleriyle hayat boyunca beraber kalmaya karar vermiş kimseler olabilir. Diğer ‘ikili’ gruplar, örneğin bir ebeveyn ve bir çocuk, iki kardeş, beraber yaşayan bir adam ve bir kadın; eşcinsel çiftler, ilişkilerinde kayda değer bir değişiklik için kolay kolay motive edilemezler.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>KURAMSAL  KONULAR</p>
<p align=”center”>(<i>Theoretical Issues</i>)</p>
&nbsp;

Bir “ilişki” sistemi, birbirlerini dengede tutan iki kudretli duygusal kuvvetlerden oluşur. Sakinlik zamanlarında, söz konusu kuvvetler bir dostluk havasında ve gözden ıraktır. Beraberlik için kullanılan -ya da mevcut olan- kuvvet, duygusal yakınlık, sevgi ve kabul edilme için gerekli olan evrensel gereksinimden kaynaklanır. Diğer bir kuvvet de, çevrenin dikte ettiğinden çok, kişinin verimli ve otonom olabilmesi için kendi koyduğu uğraşıdır. Kişiler, birbirlerinden farklı ‘beraberlik’ gereksinimi içindedir ve bu gereksinim, o kişinin “hayat tarzını”ni (<i>life style</i>) tayin eder. Bu tayin, Sistemler Kuramı açısından, kişinin “farklılaşma düzeyi”ne (<i>level of differentiation of self</i>) eşdeğerdir. ‘Beraberlik’ için gereksinimin büyük olduğu oranda, “bireylik” (<i>individuality</i>) için çok daha az uğraşı mevcuttur. Hayatın erken devrelerinden itibaren endekslenmiş-programlanmış olan kişi’nin “beraberlik” ve “bireyliliği”nin karışımı, o kişi için bir ‘norm’ oluşturur. İnsanlar, genellikle, aynı (ya da benzer) beraberlik-bireylik norm’larnı taşıyan kimselerle evlenirler.

&nbsp;

Kendilerinin “düşük düzeyde bir farklılaşma” yapısına sahip olan kişiler, daha fazla ‘beraberlik’ ve daha az ‘bireysellik’ için motive edilmişlerdir. ‘Beraberce bulunmak’ hissinin hakim olduğu ilişkilerde, ailenin diğer üyelerini göreceli olarak ihmal etmeden, ‘beraberlik’ kudretlerini dengede tutmak çok güçtür. ‘Beraberlik’ gereksinimleri, talepleri karşılayamayınca, tedirginlik başlar ve klinik semptom’lar ortaya çıkar. Bunalım ve gerilime otomatik yanıt, daha fazla ‘beraberlik’ aramaktır. Bu arayış defalarca yinelenip de başarılı olmayınca, o kişi, kendine özel şekillerde tepki gösterir. Ortaya çıkan tablolar şunlar olur:

&nbsp;

Bağımlı olarak ‘asılma’ (<i>clinging</i>), ‘baştan çıkarma’ya uğraşı (<i>seductiveness</i>), çaresiz davranma, diktatör gibi hareket etme, yalvarma, tartışma, kavga etme, cinsel ‘<i>acting-out</i>’, aşırı alkol kullanımı, evden kaçma ve problemleri çocuklara taşıma gibi.

&nbsp;

Böyle bir aile, psikiyatrik yardım için başvurduğu zaman, zaten ‘daha çok yakın olma’ otomatik mekanizmalarını yeterli derecede kullanmışlardır. Psikoterapist, gerekli gördüğü üyeleri ‘daha çok sevgi ve birbirlerini anlama’ gayesiyle doğal olarak BİRBİRLERİNE YAKLAŞTIRMAYA ÇALIŞIR. Bu yaklaşım, bazı semptomları geçici olarak sindirebilir, fakat aile üyelerinin hayat stillerini değiştirmek konusunda daha az etkindir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-126-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Doğal olarak, böyle bir aileye “Sistemler Terapisi”ni uygulamakla, daha iyi “farklılaşma” düzeyleri hedef alınmış olur. “Bireyleşme”yi sağlayacak kuvvetler, duygusal tepkisellik (<i>reactiveness</i>) altında saklı olduklarından, terapi üçgeninin elverişli duygusal havasında yeniden tomurcuklanacak ve ‘beraberlik’, daha yüksek düzeyde, kazanılmış ‘bireysellik’lerle birlikte, daha uyumlu olarak yaşanacaktır.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>Y Ö N T E M</p>
Önceden de belirtildiği gibi, bu yöntem, <b><i>ailenin en önemli iki üyesini, terapist ile birlikte</i></b> <b><i>“üçgen” içine koymaktan ibarettir</i></b>. Bu sistemde terapist, ailenin üçüncü bir şahsı etkileme yolundaki uğraşılarının hedefini kendine yöneltmiş olur. Terapiden olumlu gelişim, terapist’in aile sisteminin duygusal akıntısına kapılmadan onlarla anlamlı bir şekilde iletişim kurabilme yeteneğine bağlıdır.

&nbsp;

Duygusal bir “füzyon”da bulunan aile üyeleri, ya ‘biz’, ‘bizim’ (<i>we, us, ours</i>) gibi terimleri kullanarak birbirlerine yaslanırlar, ya da, bunların tam tersini kullanarak, birbirlerine zıt durumlar (<i>postures</i>) sergilerler. Eğer terapist zamanla aile üyeleriyle ilişkisini arttırırsa ve kendisi duygusal olarak karışmazsa, üyeler, “duygusal koalisyon=erime, alaşım” (<i>fusion</i>) içinde bulunan “kendi”lerini, yavaş yavaş bireyliklerini kazanacak şekilde tomurcuklandırır. Bu olunca da, evlilikten beklenen yakınlaşma da oluşur. Sonuç olarak da, tüm aile, evli çiftlerdeki değişime paralel olarak bir sistem halinde değişirler.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>T E K N İ K</p>
Tedavinin en önemli ögesi, <b>terapist’in “n ö t r a l” kalabilmesidir</b>. Bu, temelde, onun “üçgenler” hakkındaki bilgisine bağlıdır. Nötral kalabilmesini becerebilen bir terapist, fiziksel olarak çifte yakın oturmasına karşın, “duygusal” dalgaların bir adım ileri bir adım geri gidiş gelişini gözleyebilendir. İnsanlar arasındaki duygusal değişimler, görebilen bir göz için hem komik ve hem de trajiktir. Aile, duygusal çekişmelerinde çok ciddi olurlarsa, şaka ya da nükteyi içeren bir fıkra, havayı yumuşatabilir. Tersine, aile eğer hafifmeşrep bir hava içinde şakalarla oynarsa, terapist onları daha ciddi olmaya davet edebilir. Nötralite (<i>neutrality</i>) böylece korunur. Örneğin eğer bir adam, ciddi ciddi kontrolcu, kavgacı, her zaman istekte bulunan annesinden yakınan eşiyle aynı fikirde olduğunu söylediğinde eğer terapist susarsa, onların inancına katıldığı hissini verebilir. O zaman, terapist örneğin, “Ben sizin annenizin size karşı olan sadakatini takdir edersiniz sanıyordum!” diye bir espri yaparak bu sözde uyumu bozabilir. Bu, duygusal gerilimi yumuşatır. Hislerin ifadesi yerine, böylece terapist’in sakin ve yumuşak sesi yeğlenmiş oluyor. “Kendi’nin farklılaşması”na (<i>differentiation of the self</i>), gerilimli bir hava ile girilemez.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-127-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Önemli olan nokta, terapist’in dikkatini, ç i f t l e r i n  a r a s ı n d a k i  i l e t i ş i m  s ü r e c i n e  o d a k l a m a s ı d ı r, yoksa konuştuklarının içeriğine değil. ‘Süreç’i anlamak için, tabiidir ki içeriği de dinlemek gerekir, fakat odak, süreç üzerinden ayrılmamalıdır. Aile içindeki gerilim yüksek olduğu oranda terapist nötralite’sini korumak zorundadır. Eğer terapist kendisini aktif tutamazsa ve ne söyleyeceğini bilemezse, duygusal olarak başını derde sokmuş demektir.

&nbsp;

Gerilimin (<i>tension</i>), heyecanların yüksek bulunduğu anlarda kullanılan bir teknik de “tersine çevirme” (<i>reversal</i>) ya da “aykırı yorum”un (<i>paradoxical comment</i>) kullanılmasıdır. Bunda, durumu nötralize etmek için, heyecanların tam tersi bir yorum sunulur. Fakat eğer terapist duygusal olarak aile problemlerine girişmişse, bu yorum bir alay gibi alınabilir ve teknik başarılı olamayabilir.

&nbsp;

Bu tekniğin ana prensibi, e ş l e r d e n  h e r b i r i n i n  t e r a p i s t  i l e  d o l a y s ı z  o l a r a k  k o n u ş m a s ı d ı r. Terapist, üyelerin birbirlerinin yüzüne hitap ederek konuşmalarına engel olur. Konu: <span style=”text-decoration: underline;”>duygusal süreç</span>’tir, yoksa duygusal sürecin iletişimi değil. Eğer taraflar yüzyüze konuşurlarsa, en sakin zamanlarda bile duygusal gerilim yükselebilir. Görülüyor ki, bu teknik, daha evvelden kullanılan ‘aileleri birbirleriyle konuşturma’ tekniğinden tamamiyle farklıdır.

&nbsp;

Tipik bir seans, ‘koca’nın ‘terapist’e konuşması ile başlayabilir. Eğer terapist ona dolaysız olarak yanıt verirse, bu, ‘koca’ ile üçgenleşmeye gidebilir; bu durumun olmaması için terapist, kadına, kocasından işittiğinin ona ne anlam verdiğini sorar. Kadın konuşurken bu kez kocasına dönerek onun kafasından şu anda neler geçtiğini sorar. Bu tür ileri geri sorular seans boyunca sürebilir. Genellikle koca’nın bir fikri aydınlatması bir seri soruların ardarda sorulmasına neden olabilir. O zaman terapist, kadına dönerek kocası konuşurken onun kafasından ne geçtiğini sorar. Onun da yanıtı minimum düzeyde ise, terapist ona da ekstra sorular sorarak yanıtların daha da genişletilmesini rica edebilir.

&nbsp;

Tekniğin ana odağı, taraflara sorulan sorularla, çiftlerden herbirinin diğerinin huzurunda  d ı ş l a d ı ğ ı (<i>externalization</i>)  d ü ş ü n c e l e r i n  s e r g i l e n m e s i  v e  d u y u l m a s ı d ı r. Heyecanların dışlandırılmasına alışmış terapistler bu seans’lardan hoşlanmayabilirler, fakat aileler bundan pek çok hoşlanır ve gelir. Bu tür ailelere nice yıllardanberi birbirlerini hiç işitip iştmediklerini sorarsanız, alacağınız yanıt bunca yıl ‘bir karanlık içinde yaşadıkları’ ve cidden ‘birbirlerini duydukları fakat ‘işitmedikleri’dir. Ebeveynler evde daha konuşkan oldukları gibi, çocuklarıyla da daha sakin bir atmosferde başedebilirler.

&nbsp;

Eğer daha ilk seans’ta duygular ve gözyaşları sahnelenirse, terapist sakince, g ö z y a ş l a r ı n ı   u y a r a n  d ü ş ü n c e n i n  y a  d a  d u y g u l a r ı n  b o ş a l m a y a  b a ş l a d ı ğ ı  a n d a  d ü ş ü n d ü k l e r i n i n  n e  o l d u ğ u n u sorar. Eğer duygular yükselmeye devam ederse ve eşlerden biri diğerine direkt olarak yanıt verirse, bu, duygusal gerilimin arttığını kanıtlar. O zaman terapist, rahatlık içinde<i> nötral</i> sorular sormaya devam eder ve soruların yanıtlarını kendine yöneltmeye çalışır. Özet olarak, terapist daima kontrolü elinde tutar, gerekirse yüzlerce soru sorar ve yorumlardan kaçınır. Terapist, hiçbir kez, sorduğu soruların yanıtlarını biliyormuş gibi davranmaz, yalnızca soruları sorar ve yanıtları dinler. Aileye verebileceği yanıtlar, olası yanıtlardan fazla birşey değildir ve sorduğunda da, aile fertlerinin sorular hakkında ne düşündüklerini, kabul ya da red edip etmedikleri hususundadır. Terapist aileye özel bir alanda ufak bir araştırma yapmanın faydalı olabileceğini önererek, onların fikirlerini sorabilir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-128-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Tüm bu alış-verişte terapist’in zamanının önemli bir kısmı, ailenin duygusal karmaşasından kendini uzak tutmak için sarfedilir. Aileler, alıştıkları üzere, genellikle üçüncü bir şahsı “üçgen” içine almaya meyillidir. Eğer terapist, “emosyonel üçgen”i iyi tanırsa, ona yaklaşırken uzaklaşır. Bazı durumlarda eşlerden biri, terapist’in diğer eşin tarafını tuttuğunu ima edebilir. Tekrar hatırlatalım ki, terapist’in duygusal olarak nötral kalması, bu yöntemin göbek taşıdır. Sistemler Kuramı’na göre üçgenleşmeye eyilim, kişilere yönelmiş heyecanlar olmayıp, katılan kişilerin genel heyecanlarıdır; sakin ya da tam tersi bir yanıt, ortalığı yatıştırabilir.

Ailenin bunalım düzeyi (<i>anxiety</i>) aşağı inmeye başladıktan sonra, kişiler daha serbest olarak yanıt vermeye başlarlar ve hiç olmazsa çiftten birinde ‘kişilik’ (<i>individuality</i>) karakteristikleri yüzeye çıkmaya başlar. Yavaş yavaş da, diğerini ithamdan vazgeçerek şimdiye dek bu iletişimde oynamış olduğu rolü anlamaya, dolayısıyla da ‘değişim’de sorumluluk almaya başlar. Çoğu kez, çiftin diğer ferdi, eski alışılmış ‘beraberlik’ için baskı koymaya başlar ve çıkış yapan ilk partner, tekrar eski iletişim sistemine döner.

&nbsp;

Böylece bir seri ‘hatalı çıkış’lar (<i>false starts</i>) görülebilir. Diğer denemelerde, ilk başlayan her seferinde bir az daha “içgörü”(<i>insight</i>) kazanır ve diğeri ise, baskısını göreceli olarak artırır. ‘Beraberlik’ baskıları, “yeterli sevgi göstermeme”, “aldırmama”, “değerini takdir etmeme” gibi ithamları içerebilir. İlk partnerin diğerine karşı saldırıya geçmeden kazandığı ‘kimliği’ koruyabilmesi ve geriye dönmeme (<i>regression</i>) çabaları bir ya da iki yıl sürebilir. Bu uğraşı devresini, eğer başarılı ise, yeni sakin ve daha yüksek düzeyde ‘beraberlik’ fazı izler. Ondan sonraki düzeyde, ikinci partner, birincinin de desteğiyle kendi “farklılık” sürecini tamamlamaya girer. Bu ikincisi, birincisinden daha kısa sürdüğü için, izlenecek kurallar da o kadar katı değildir.

&nbsp;

Çiftlerin hayat boyunca en sağlıklı seçenekleri, “beraberlik-kişisel farklılaşma” (<i>togetherness-individual differentiation</i>) kuvvetlerini nötral bir dengede tutabilmeleridir. Bu arada terapist de, ailede çıkagelen sorunlarda, “beraberlik” yerine kişinin “kendi sorumluluğu”nu vurgulamaya devam eder.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>AİLENİN  SİSTEMLER TEDAVİSİ  HAKKINDA  EĞİTİMİ</p>
Uzun süre tedavi gerektiren ailelerde, üyeler, bazen didaktik bazda bilgi vermek gerekebilir. Bu yaklaşım, onlara az zaman ve enerji kaybı ile, kendi problemlerine daha olumlu ve ‘heyecansız’ yaklaşmalarını kolaylaştırabilir. Mamafih bu tür ‘açıklamalar ve eğitim’, aile sakinleştikten sonra denenebilir, zira ‘anksiyete’nin yüksek olduğu ailelerde terapist “duyulur fakat işitilmez”. Burada kullanabilecek tekniklerden biri de, tarafları, halihazırdaki aileleri, oluşagelen “kişilik değişiklikleri-farklılaşmayı” objektif bir şekilde saptaması için, geçici olarak orijinal ailelerini sık sık ziyaret etmelerini tavsiye etmektir.

&nbsp;

Tedavinin son devrelerine doğru, terapi tekniği ve olaylara bakış açısını ayrıntıları ile açıklama konularında yapılacak her tür toplantıların, didaktik öğretilerin çok önemi olabilir.

&nbsp;
<p align=”center”>-129-</p>
<p align=”center”>Ö Z E T</p>
Bu yöntem kısa, orta ve uzun süreli süreç olarak kullanılabilir. Süre, aileye tabidir. Çok gerilimli ilişkilerden nedenlenen semptomların rekor sayılabilecek beş ile on sayıda seanslarla tedavi edilebileceği görülmüştür. Orta süreli, yirmi ile kırk arasındaki seanslarla alınan iyi sonuçlar, semptomların şiddetlerini kaybettiği ve beraberliği direnen partnerin baskıyı azalttığı vakalarda görülür. Uzun süre kullanıldığı takdirde başka hiçbir yöntemden bu yöntem kadar kadar etkili sonuçlar elde edilemez.

&nbsp;

1966’an itibaren Aile Sistemler Terapisi, “Birçok Aileleri” içeren (<i>Multiple-family</i>) grupların tedavisinde kullanılmaya başlamıştır. Terapist, örneğin dört aile ile ayrı ayrı yarımşar saatlik seanslar yaparken, diğer aileler, katılmaksızın terapi seanslarını izlerler (<i>Non-participant observers</i>). Bu yarım saatlik seanslar sayesinde, averaj bir aile, tek ailenin yarım saatte yararlanabileceğinden çok daha fazla yararlanır. Aradaki fark, diğer ailelerden, heyecanlarını sergilemeksizin işiterek öğrenmelerinden dolayıdır. “Kendi”nin (<i>self</i>) farklılaşmasının hedef olduğu vakalarda, <i>motive</i> olmalarına karşın ailelerin değişmesi bir az daha uzun zaman alır. Bu takdirde, daha az sıklıkla, fakat daha uzun zaman için tedavi devam ettirilir, örneğin ayda bir kez bir seans, kısa süreli ve kısa aralıklı terapiler kadar faydalı olabilir. Tüm süre böylece beş yıla dek uzatılabilir. Terapist’in yarımşar saatlik süpervizyonu ve total olarak otuz saat vermesiyle, ‘altmış çok adet aile terapi seansları’ yapılabilir. Bu tarz terapide, aileler, sorumluluklarını üzerlerine daha fazla almış olurlar.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>BİR  BİREY’İN  KENDİ  ÖZ  AİLESİ  İÇİNDE  “FARKLILAŞMA”  ÇABALARI</p>
&nbsp;

Dr.<b>Bowen</b>’a göre, bu yöntemde kayde değer bir değişim, bir dönüm noktası, ulusal bilim kongrelerinin birinde, yazarı bilinmeyen bir makalenin okunmasından sonra olmuştu. Söz konusu yazı, 1972 de, <b>J. Framo</b>’nun editörlüğünü yaptığı “<i>Family Interaction</i>” adlı kitapta yer alıyordu. (<i>Springer Basımevi, New York, pp.: 111-173</i>.) Yazı, yöntemde, birçok kuşakları kapsayan bir aile hikayesi ve yaşayan tüm akrabalarla bir ilişki kurulmasından bahsediyordu. Bu, sessizliğe gömülmüş eski aile ilişkilerini aktive ediyordu. Sonuçta da, kazanılmış olan objektivite ve ‘üçgen’leşmeden yararlanarak, kendilerini kuşaklardan kuşaklara sürdüregelen davranış ve iletişim biçimlerinden (<i>patern</i>) daha kolaylıkla kurtarabilme şansına sahip oluyorlardı.

&nbsp;

Yöntemin kurucusu <b>Dr. Bowen</b>, makalede bahsedilen materyali kullanarak, psikiyatrik asistanlara ve diğer akıl sağlığı mensuplarına Aile Tedavisi’ni öğretmeye başladı. Bu kişiler evlerine giderek, aileleri hakkında -tabiatıyla bir sır olarak- bilgiler toplamaya başladılar. Döndüklerinde, araştırmada tomurcuklanan heyecanları ve güçlükleri tartıştılar. Sonunda, evle yapılacak diğer ziyaretler hakkında öneriler sunuldu.

&nbsp;

1967 yılının asistanları, geçmiş yıllardan daha deneyimli aile terapist’leri oldular, zira yöntemi kendi ailelerine uygulamışlardı. “Aile Tedavisi’, onu kendi ailenizde işe yaradığını saptayıncaya dek yalnızca bir kuramdan ibarettir. Kendi ailelerinizden edindiğiniz deneyimlerle, diğer ailelere daha fazla yardım edebilirsiniz”, dediler.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-130-</p>
&nbsp;

&nbsp;

1968 yılında bir adım daha atıldı: asistanlar klinik çalışmada o kadar başarılı idiler ki, kendi eşlerine ve çocuklarına özel özen göstermek zorunda kalmadılar. Ailelerinde hiçbir problem saptanmadığından, zamanlarını tümüyle aile terapist’lerinin yetişmesine hasrettiler. Dr.Bowen 1968’de bu asistanların, kendi eş ve çocuklarıyla, resmen aile tedavisi görmüş diğer asistan ve aileleri kadar ilerleme göstermediklerini gözlemişti. Dr.Bowen 1960’lardanberi asistanlara ve eşlerine, kişisel tedavi ya da psikanaliz yerine aile tedavisi tavsiye ediyordu. Bu nedenle elde, haftalık<i> formel</i> psikoterapi’ye tabi tutulmuş asistanları, hiç bir terapi görmemiş ailelerini ziyarete giden diğer asistanlar ile kıyaslamak için bir sürü bulgu vardı. Bu kıyaslamalı çalışmalar, özellikle ruh sağlığı mesleğini seçmiş insanlar ve asistanlar üzerinde yapılmaları dolayısıyla da, Dr.Bowen’ın mesleki oriyantasyonunda da yeni bir çığır açmış oluyordu.

&nbsp;

Prensip itibariyle kişinin kendi orijinal “uzatmalı-geniş” (<i>extended</i>) -yani anne ve babası, kardeşleri- ailesinden, yeni, halihazır “çekirdek” (<i>neclear</i>) ailesinden çok daha kısa bir zamanda değişiklikler yapabileceğine inanılır. Asistanlarda da olduğu gibi, bir ‘kişi’nin, kendini, sürdüregelmekte olduğu ‘üçgen’leri evvelden yaşadığı ve o üçgenlere neden oluşturan koşulların dışında daha kolaylıkla ‘görmesi’ ve ‘değiştirmesi’ mümkündür. 1968’denberi bu yöntem, yaşanan aile için, her tür konferans, <i>workshop</i> ve özel çalışmalara mümkün kılınmıştı. Bu seminer’ler ya da özel öğretim, ayda bir kez olmak üzere planlanabilir. Çok uzakta oturan aileler için, bu tür aydınlatıcı çalışmaların, yılda bir kez olsa dahi yararlı olduğuna inanılır.

&nbsp;

Bu yaklaşımın sonuçları çok farklı olduğu gibi, diğer yöntemlerle kıyaslama olasılığı da pek yoktur. Mamafih, alışılagelen diğer tedavi yöntemlerinden çok daha yararlı olduğuna inanılıyor. Esas, <i>nükleer</i> ailedeki ve yakın ilişkilerdeki duygusal elemanları devre dışı bırakabilmektir.

&nbsp;

Bu tür çalışmada esas olarak alınan “kendi”yi, orijinal-‘<i>extended</i>’ ailede tanımlama, eğer nükleer ailede formel olarak bir aile tedavisi başlamışsa, ciddi olarak yapılamaz. Zira, bugünün nükleer ailesi içinde bir sıkıntı var olduğu zaman, orijinal aileyi düşünmek bir az zor gelir. Buna karşılık olarak, orijinal aileyle çalışmadan elde edilen kazançlar, hemen hemen otomatik olarak nükleer ailenin eşlerine ve çocuklarına gider. Tabiidir ki, orijinal ailede “kendi”yi tarif etmek ve o “farklılaşma”yı başarabilmek bir <i>motivasyon</i> işi olduğu kadar, ailenin psikolojik yapısına ve savunma sistemlerine de bağlıdır. Gerçek ebeveynlerin ölü olması da ciddi bir engel değildir, yaşayan diğer akrabalarla birlikte de çalışılabilir.

&nbsp;

Toplumda da, aileye eşdeğer olarak, süregelmekte olan “üçgen” sistemleri mevcuttur; fakat bunların farklı çıkar güçlerine ve değişen siyasi, ekonomik güçlere göre değişkenlikleri en zayıf noktaları olduğundan, örneğin s i y a s i  bir tedavi sistemi düşünmek ve uygulamak hemen hemen mümkün değildir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-131-</p>
&nbsp;
<p align=”center”>“DENEYSEL” (<i>EXPERIENTIAL</i>)  Model</p>
<p align=”center”><b>Virginia Satir, Carl Whitaker</b></p>
<b>                        </b>

<b> </b>

Bu model, <b>Kaplan</b> ve <b>Sadok</b>’un klasik psikiyatri kitabında, “Psikanalitik Model” ile aynı kategoride açıklanmıştır.

&nbsp;

D e n e y s e l   M o d e l’de amaç, kişi’nin, geçmişten kaynaklanan suçluluk hissi ve sıkıntı’nın (<i>anxiety</i>) bilinçötesi  <i>patern</i>’lerinden arınmaya çalışmaktır. Terapist, ailenin her bir ferdi ile yakın bir bağ kurmaya çalışır. Terapist ve üyeler birbirleriyle sürekli olarak karşılıklı iletişimde (<i>etkileşim</i>) bulunurlar. Bu; yerlerini sık sık değiştirmeyi, birbirlerine dokunmayı, göz göze sürekli temasta bulunmayı vb. içerir. İletişimde  a ç ı k l ı k  ve  d u y g u l u l u k  samimiyetle ifadeye çalışılır. Bu iki öge, tedavinin öncülüğünü yapar. “Vücut lisanı” (<i>Body language</i>) , metafor’lar (<i>mecaz</i>), ailenin yeniden şekillenmesi (<i>family sculpturing</i>) de ek olarak kullanılır. A i l e n i n   ş e k i l l e n d i r i l m e s i’nde aile fertleri birbirlerine geçmişte ve halihazırda sahip oldukları fikir ve görüş açılarını ve kişilik yapılarını ifade de önemli bir rol oynar.

&nbsp;

Terapist’in ödevi de, bu “tarif ve şekillendirme”de, yapılan önerileri, yeni iletişimlerin yapım ve işlevselliğinde kullanılmak üzere yorumlamaktır. Tabiatıyla, terapist’in aileye yaptığı bu öznel (<i>subjective</i>) açıklamalar büyük önem taşır ve terapinin ağırlığını teşkil eder. Bunlar, sırası gelince sunulur ve kişisel “geri-itilim” (<i>feed-back</i>) ve “kendi-gözlem” (<i>self-observation</i>) ve “değişim” (<i>transformation</i>) için malzeme teşkil ederler.

&nbsp;

Bu yöntem, klasik kitaplarda “Tema-Odaklı Etkileşim Yöntemi” olarak da geçer. Kaplan ve Sadok’un kitabında bu bölümün yazıcısı olan <b>Ruth C. Cohn</b>, bu “<i>Theme-Centered Interactional Method</i>”u şöyle açıklar:

&nbsp;

“Tema-Odaklı Karşılıklı Etkileşim grup yöntemi, kuram, kural, prensip ve teknikler üzerine kurulu bir sistemdir. Bu sistemin çalışırlığı, onun akıcı bir üslupla, sürpriz ve kesintilerle dolu oluşudur. Bu yöntemin yapısı, aşağıda belirlenen üç faktörün bir dördüncüsüyle dengeye konulması esasına dayanır:

&nbsp;

1)  Tartışılan tema (<i>theme</i>)

2)  Grup

3)  Kişi

4)  Çalışmanın oluştuğu çevre.

&nbsp;

“Grup lideri, bu faktörler arasındaki dinamik sürecin dengesini elinde tutmaya çalışır. Grup ve lider, öğrenciler ve öğretmenler. bu ‘süreçler’ halindeki “farkındalık”ı (<i>awareness</i>) “kendi-yatırım” (<i>self-investment</i>) ve “büyüme”(<i>growth</i>) için kulanmayı öğrenmeye devam eder. Akademik kurallar ve örgüt toplantıları konu üzerinde çalışmna ve iletişimleri sürdürürler. Mamafih, ‘öğreti’, eğer ‘öğrenci’ olmazsa bir boşluktan öteye geçmez. Öğrenciler ve eğitici fiziksel, ruhsal ve entellektüel olarak bir ‘müdahale’ye (<i>interference</i>) uğramadan kendilerini yoğunlaştırabilirlerse, ‘öğrenim’ (ve öğretim) oluşur. Katılanların duyguları, algıları, düşünceleri ve hisleri farklı nedenlerle hesaba katılmazsa, önemsenmezse, m ü d a h a l e l e r,  k e s i n t i l e r  ö ğ r e n m e  v e  i l e t i ş i m  s ü r e c i n i  e t k i l e r.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-132-</p>
&nbsp;

&nbsp;

İşte ‘Tema-Odaklı Etkileşim Yöntemi’, öğrenme sürecindeki bu tür konsantrasyon bozuklukları, müdahale ve kesintilere ön yer verir. Bu nedenle de, bu <i>terapötik</i> model, öğrencilerin ötedenberi süregelen ya da klasik psikanalitik yöntem terapi uygulandığında, iyileşme ve farklılaşma süreçlerine bir direnç (<i>resistance</i>) oluştuğunda, o direnci çözümlemek için uygulanır. Bu arada, konuşulan tema ve ona karşı geliştirilen “direnç” üzerine grup lider’inin aldığı aktif tavır, iletişim ve bütünleşme (<i>integration</i>) konularında da var olan bozuklukları öğrenme ve onların üstelerinden gelebilme yolunda da çok yararlı olur. Böylece, kişinin insanlararası ve kendi ile ilintili psişik sorunları, şartlar altında, grup tarafından çok daha kolaylıkla ve saygıyla öğrenilmiş olur; kendisi de, tartışılan tema konusunda gayretlerini -dirençsiz- sürdürmeye devam eder.

&nbsp;

Ruth C. Cohn, bu yöntemi genellikle bir “<i>workshop</i>” konumunda uygulamayı yeğler. Başlangıçta bir “üçlü sükut” (<i>triple-silence</i>) ögesini uygular. Önce ‘tema’yı sunar, öğrencilerin onun hakkındaki düşüncelerini sorar, sonra onları bir sükuta davet eder, söylenenlerden sonra bir daha düşünmelerini tavsiye eder. Sonra, ‘tema’ ile ilgili bir ‘çalışma’ (<i>task</i>) önerir. Onun hakkında da düşünüldükten sonra, tartışma başlar.

&nbsp;

Bu yöntemin en saygı değer pratisyenlerinden biri olan <b>Carl Whitaker</b>’e göre, terapi, üç faz’da gelişir: 1) Katışım (<i>engagement</i>), 2) İşin içine gerçekten girişim (<i>involvement</i>) ve 3) Karmaşa’dan çıkış (<i>disentanglement</i>). Bu süreçler boyunca terapist, oluşagelen ve düzeyi yükselen sıkıntı’nın (<i>anxiety</i>) yükselmesine bilerek yardım bile eder. Bu yükselen sıkıntı düzeyi psikoz’a benzer bir düzeye de erişebilir, ama, hasta daha anlamlı ve bütünleşmiş (<i>integrative</i>) bir çalışma yapma şansını bulmuş olur. Durumu yakından izleyen terapist, aile yapısının içine girerek ve dışarı çıkarak, hem sağlıklı ve hem psikotiğe benzer davranışları körükleyerek, zamanında <i>sembiyotik</i> bir ilişki örneği vererek, zamanında ‘rolleri tersine çevirerek’ (<i>reversal</i>) adeta bir d r a m a t e r a p i sergiler. Böylece ailenin gerçek hasta ferdi, kendi -ve ailesi- içindeki ‘hasta’ ve ‘sağlıklı’ elemanları yeniden yapılandırır ve sanki ‘yeniden doğmuş’ gibi olur. Özet olarak, hem “paradoksik” ve hem de “ruh içi=<i>intrapsychic</i>” öğeler bu yöntemde aktif bir şekilde sahnelenirler ve dinamik bir şekilde çalışılırlar.

&nbsp;
<div>

<b>Carl Whitaker</b>, sağlıklı bir ailede, ne kadar patoloji olursa olsun, ‘büyüme’nin devam ettiğini ileri sürdü. Kendisinin ana uzmanlık branşı jinekoloji idi. İkinci Dünya Savaşının verdiği büyük deneyimle, psikiyatri’ye ilgi gösterdi ve Emory Üniversitesi’ninde bir psikiyatri departmanı kurulmasında öncülük etti (1946-55). Biraz alışılmamış bir terapi usulüyle, şizofren’leri, “sembolik anne”, yani o rolü oynayarak cesurane tedaviye kalkıştı. Tenkit ve karşı koymalara dayanamayarak on yıl, (1955-65), Atlanta-Georgia’da özel psikiyatri pratiğinde bulundu, sonra, 1965’te “University of Wısconsin”e “full-professor” olarak atanınca, orada “Aile Tedavi”sinin temellerini kurdu. Onun için kendisi bu “<i>Experiential-Symbolic</i>” (Deneysel-Sembolik) ekolün babası sayılır. Stil’i çok kudretli ve şairane idi. Aileyi, geniş çapta – ekstra üyeleriyle birlikte gördüğü gibi, kendisi ‘<i>co-therapist</i>’ de kullanmıştır. Kendisini aşırı tenkitlere maruz bırakan, tedavi stilinin hastayla, ‘gereğinden fazla yaklaşma ve <i>involv </i>olması (içli dışlı)’ idi. Bakın 1976’da ne demiş: “<i>Good therapy must include the therapist’s physiological, psychosomatic, psychotic and endocrine reactions to a deeply personal</i> <i>interventional system</i>” (İyi terapi, terapist’in fizyolojik, psikosomatik, psikotik ve endokrin salgı bezlerinin tepkilerini de kapsayan derin bir kişisel tedavi sistemini içermelidir.)  Yıllar önce vefat etmiş çok yakın bir psikiyatri profesörü arkadaşımın, “yaratıcılığını artırmak ve hastayla, özellikle sanatsal becerilerini en üst düzeye çıkarma” düşüncesiyle, Whitaker’in etkisinde kalarak psikotik hallüsinasyonlar doğurabilecek LSD ve benzeri ilaçları “deneysel bazda” alarak hayatını zor kurtardığını anımsarım.

</div>
&nbsp;
<p align=”center”>-133-</p>
&nbsp;

<b>Keith &amp; Whitaker</b> 1982’de bu yöntemin içerdiği çalışmayı (tema’ları) şu bölümlere ayırdılar:

1)  “Büyüme” için gereken çaba göstergesi olarak “semptom’ların yeniden tarif edilmesi”,

(<i>Redefining symptoms as efforts to grow</i>)

2)  Gerçek hayat stres’ine karşıt olarak hayal-fantezi alternatifleri sunmak,

(<i>Modeling fantasy alternatives to real life stress</i>)

3)  “Kişiler arası” ve “Kişinin İçindeki” stresi ayırdedebilme,

(<i>Separating ‘interpersonal’ ve ‘intrapersonal’ stress</i>)

4)  Bir takım ‘müdahale’ öğelerini pratiğe sürmek,

(<i>Adding practical bits of intervention</i>)

5)  Aile’nin bir ferdinin umutsuzluğunu artırmak,

(<i>Augmenting the despair of a family member</i>)

6)  Duygusal ‘yüzleştirme’,

(<i>Affective confrontation</i>), ve,

7)  Çocuklara ‘çocuk’ muamelesi yapmak: eş, akran gibi bakmamak,

(<i>Treating children like children and not like peers</i>).

&nbsp;

Görülüyor ki, aile, hasta ferdinin sergilediği ‘problem’ içine karıştırılmıştır. Ailenin tüm fertlerine, emosyonel repertuvar’larını zenginleştirmek gayesiyle <i>fantazi</i>’nin nasıl kullanılabileceği öğretilmiştir. Aile üyeleri, nasıl ‘risk’ alınabileceğini de gözlemlemiş oluyorlar. Onlara, serbestçe kabul edebilecekleri ya da edemeyecekleri fikirler sunulmuştur. Anormal boyutlar da büyütülerek -kontrol altında- tekrar yaşanmış ve terapist’in önderliğinde, o aile yapısına uygun, daha sağlıklı davranışların sınırları çizilmiştir. Kuşaklardan kuşaklara süregelen bu çoğu ‘abnormal’ aile ‘norm’larının (<i>standard behavior</i>) daha iyi anlaşılabilmeleri ve beraberce paylaşılabilmeleri için, Whitaker, üç kuşağı da davet ederdi, “İlk ziyaretten önce içimden gelen duygu şu ki, eğer üç kuşak olarak gelmezseniz, hiç zahmet etmeyin!” derdi telefonda.

&nbsp;

Belli ki bu yöntem, özellikle psikotik semptom’ları yeniden alevlendirme gaye ve şansı olduğundan, büyük bir risk taşımaktadır. Ancak kendine güvenen terapist, özellikle hastahaneye yatırma ya da ilaç verme şansı olan psikiyatr’lara tavsiye edilebilir. Değişim içinde bulunan bizim toplumumuzda da, üç nesli bir araya getirebilmenin güçlüğünü, belki de imkansızlığını hatırlatmaya gerek yok sanırım.

“Psikanalitik Oriyantasyonlu” Aile Tedavisi ile “Deneysel” Model arasındaki farkı göstermek amacıyla, Kaplan ve Sadok’un kitabından, yine Ruth C. Cohn’un sunduğu iki örneği size özet olarak sunuyorum.

&nbsp;

Dina adlı bir hasta’nın, aynı zamanlarda, Analitik oriyantasyonlu <b>Dr.Allen Ashley</b> ve Deneysel oriyantasyonlu <b>Dr. Eric Emory</b>’yi ziyaret ettiğini tasavvur edelim. Hasta da terapistler de gerçekten vardır ama bu hastanın onlarla beraberliği hayalidir.

&nbsp;

Dina, 35 yaşında, evli ve iki yaşında bir çocuğu olan bir hanımdır. Konuştuğu zaman diğerleri tarafından zoraki işitilebiliyor ama, ifadesinde kudretli. Yüz ifadesi de zaman zaman bir ölü maskesinden farksız, bazen de fazla hareketli. Konuşmaların ‘aile’ değil, fakat ‘grup’ terapi seanslarında yer aldığını da hatırlatalım. Metinde ‘italik’ olarak geçen sözcükler, terapist ve hastanın düşüncelerini göstermektedir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-134-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<h4 align=”center”>PSİKANALİTİK GRUP TEDAVİSİ</h4>
DINA : (<i>Kendimi konuşmaya zorlamalıyım…  Çok kötü hissediyorum… çok güç.. ama,</i> <i>kendimi zorlamalıyım</i>…)   Bob.. Kocam.. dün gece eve yine geç geldi.. bebek de bir bardak su içmek için yeni uyanmıştı. Kapı açıldığında sanki bir şey yokmuş gibi gülümsemeye ve doğal davranmaya çalıştım… sanki incinmişim gibi değil. (<i>Diğerleri onun kocasının başka bir kadın</i> <i>için dışarda olduğunu biliyor</i>.)  Kocam bana çok kızgındı ve mutfaktan çıktı gitti… (<i>Belki bebeği kıskanıyordu… Ama bu ne benim ne de bebeğin problemi, bebeğimi sevmeye devam</i> <i>edeceğim</i>.) Daha sonraları, yataktayken… o duvara döndü… bütün gece ağladım… (<i>Benim onun vücudunun bana yakın olmasına gereksinim var… Benim kucaklanmam lazım</i>… <i>Bunu gruba söylemeyeceğim</i>.) Eve geç geldiğinde hep deprese hissediyorum, buna yardım edemem.

SHARON :  Öyleyse neye ayrılmıyorsunuz?..  Onu başından at… Benim, eşimi başımdan attıktan sonra ne denli rahat hissettiğimi tasavvur edemezsiniz. O da tıpkı seninki gibi bir sürü kadınla düşüp kalkıyordu.

&nbsp;

DINA : (<i>Sharon anlamıyor… Ben, Bob’suz yaşayamam… Ben onu seviyorum… ona yakın olmak ne tür bir his bilir misiniz… Küçük Fred için de ona gereksinim var… ben belki ona eşlik edecek derecede zeki değilim, belki de cinselliğim ona yetmiyor</i>.)

&nbsp;

CRAIG :  Biliyorsunuz, bana kalırsa ben onu hiç kınamıyorum. Dina’nın ağlama sızlamalarına, yakarışlarına kim dayanır? Ben olsam ben de eve gelmem…. Sürekli şuymuş, buymuş… Zavallı adam sanki doğru hiç bir şey yapmaz… aynen annem gibi… o da aynen Dina gibi konuşur da konuşur.

&nbsp;

DINA : (<i>Oo, çok tedirgin hissediyorum… midem… boğazım… sanki boğuluyor gibiyim… kımıldama, acıyor… Craig beni rencide ediyor… o ne diyor? Onun ne dediğini anlamıyorum</i>.)

JANE : Craig, sen nasıl olur da o kadar gaddar olabilirsin? Dina’nın ne denli üzüntülü olduğunu duymuyor musun… zavallı zorlukla konuşuyor.

&nbsp;

CRAIG :  Al bir tane daha… bir tane daha münekkit… Dina ve Sharon, sizler usta sanatçılarsınız.

&nbsp;

DINA : (<i>Niye Dr. Ashley bir şey demiyor… Lütfen yardım… o susuyor… o da herhalde benim hakkımda Craig gibi düşünüyor… Craig ne demişti?</i>)

&nbsp;

MORTY : Craig, her şeyin senin düşündüğüm gibi olduğunu sanmıyorum… Eğer benim karım da eve geç gelseydi ben de herhalde bir az tedirgin olurdum… fakat… Dina’nın sesinde birşeyler var… Tonu çok düşük… Sen kendini tut, ben onu dinlemek istiyorum, ama sen konuşunca dinleyemiyorum.

&nbsp;

DINA : (<i>Morty gerçekten nazik ve anlayışlı… Ha, şimdi Craig’in ne dediğini anımsıyorum: o benim Bob’a dır dırımdan bahsetti.</i>)

JANE : Dina ne zaman konuşsa, grubu benim aptal problemlerimle meşgul etmemem gerektiğini hissediyorum… onun problemleri çok daha kötü.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-135-</p>
&nbsp;

&nbsp;

DINA : (<i>Ah, Jane, gerçekten özür dilerim.. Onun Dr.Ashley’e benden daha fazla gereksinimi var…Ben ise her zaman kendimden bahsediyorum… Hay Allah, benim ona şu anda o denli ihtiyacım var ki, o ise orada otırmuş duruyor.</i>)

DR. ASHLEY : (<i>Dina ağlıyor. Gerçekten de bir bunalım içinde gibi… şaşkın… ama onun bu hali sürekli zırlamasından daha olumlu… sesine tahammülüm yok, sinirlerimi bozuyor… insanın midesini bozan mazokizm… savunma olarak ‘suçluluk’ hissini kullanıyor. Ah, eğer diğerleriyle açıktan açığa savaşabilseydi… Bir az ihtiyatlı olmalıyım.</i>)  Dina, nerdeyse ağlayacaksın. Aklından ne geçiyor, lütfen bize söyler misin?

&nbsp;

DINA : Ben çok kötü hissediyorum, çok kötü… Bob’un ne düşündüğünü düşünüyorum… Craig’in dediği gibi, sanırım bu benim hatam… Ah eğer çok daha güleryüzlü olabilseydim… Eğer Jane gibi gülümseyebilseydim… benim küçük kız kardeşim tıpkı onun gibi, ıstırap çektiği zaman bile gülümseyebiliyor… ben onu yapamam, ve bunun Bob’u kızdırdığını biliyorum.

&nbsp;

DR. ASHLEY : (<i>Onun bilinçli olarak hissettiği suçluluk hissi, altında yatan agresyona karşı</i> <i>bir savunma gibi çalışıyor</i>.) Sen kendinin tümüyle hatalı olduğunu mu düşünüyorsun?

DINA : Eminim ki öyle… ve ben artık burada bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum… (<i>zira üstüme sıçrayacaklar</i>.) belli ki ben herkezi sinirlendiriyorum.

&nbsp;

DR. ASHLEY : (<i>Belki öyle… o beni dahi sinirlendiriyor bazen</i>.) Grup’ta yalnız Craig sizin onun sinirlerini bozduğunuzu söyledi. Sizin sanki olumsuz deyimleri  kaydeden bir radar sisteminiz var… siz her zaman olumsuz olayları işitir gibisiniz.

&nbsp;

DINA : (<i>O ne diyor? düşünemiyorum valla… başkaları konuşsun, lütfen… konuşamam.</i>)

&nbsp;

DR. ASHLEY : (<i>Sanırım boşluğa daldı… beni de olumsuz duydu… belki ben ona bu</i> <i>savunmanın nereden geldiği konusunda yardımcı olabilirim</i>.)  Sizin şimdi böyle bir ‘boşluğa’ neden girdiğinizi düşünüyordum… böyle ‘olumsuz hükümler’ konusunda, çocukluğunuzdan gelen anılar ne?

&nbsp;

DINA : (<i>Hiçbir şey… hiçbir şey</i>… <i>annem ve babam yan odaya geçiyorlar… olumsuzluklar için</i> <i>radar istasyonu</i>.)  Hayır… hiçbir şey… ebeveynlerim… onlar yalnızca bana itina göstermediler… babam eve geldiğinde sessiz olmam gerekiyordu… bir istisna, okuldan iyi karne getirdiğimde olurdu, yoksa sessiz kalmalıydım… sürekli… ebeveynlerim uykuya gittikleri zaman ben onların beni duymamaları için oyuncak bebeğime fısıltı ile konuşurdum… ve, kardeşimi de uyandıramazdım.

&nbsp;

DR. ASHLEY : Olası, eğer bebekleriniz sizle konuşsaydı, sürekli sessiz kalmak zorunluluğu ve sizin yerine kızkardeşinize ve kendilerine ne çok zaman ayırdıklarından ötürü ne denli ebeveynlerinize kızgın olduğunuzu söylerlerdi. Siz sesinizi de bu nedenden kaybettiniz.

&nbsp;

JANE : Dina, senin sesinin tonu bir az evvel gerçekten yükseldi. Acaba neden?

&nbsp;

DINA : (<i>Hay Allah kahretsin… niye benim sözümü kesiyor? … boşluk</i>…) Ben sesimdeki değişikliği kaydetmedim.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-136-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

SHARON : Dina gerçekten iyi bir kız… Dr.Ashley’in tüm sorularını yanıtlıyor.

&nbsp;

CRAIG : Dr.Ashley’in ona verip veriştirdiğinden çok mutluyum… onun böyle çok daha düşüncelere gereksinimi var.

&nbsp;

DR. ASHLEY :  (<i>Ben ona çok önemli bir yorum yaptım… O zaten bebeklerine ebeveynleri hakkında duyumladığı kötü hislerin ve bizlere karşı saklı tuttuğu hiddetin farkındaydı… Craig’e, Jane’e ve Bob’a… Sanırım bana karşı da… şimdi ben onu rahat bırakıp Craig’e dönmeliyim. Bu adam o kadar ‘kör’ ki, beni ‘ben’ olarak değil, fakat kendinin ‘erkek ideal’i</i> <i>olarak betimliyor.</i>)  Craig, sen içinde Dina için gerçekten negatif birşeyler hissediyorsun.. Sharon ve Jane için de… o duygular senin sistemini de olumsuz olarak etkiliyor gibime geliyor. Ne dersin?

&nbsp;

CRAIG : Çok doğru Dr. Ashley, çok haklısınız.

&nbsp;

(<i>Daha sonraları, akşam, evde</i>.)

&nbsp;

DINA : (<i>Dr.Ashley beni Jane ya da Craig kadar sevmiyor… o bana bu akşam üstü pek az zaman verdi, tüm zamanını Craig ile geçirdi. Onun beni gerçekten beğenmediğini biliyorum ama yüzüme karşı hiç de söylemedi. O benden gerçekten, ama gerçekten nefret etmeli. .. Bob da aynı, onun da bana tahammülü yok… Artık aldırmıyorum, yo yo, aldırıyorum. Acaba Dr.Ashley benim tarafımda mı? Ondan nefret ediyorum… nefret ediyorum… Yumruğumu onun kabak kafasında patlatmak istiyorum. O nasıl olacak? Ben hiç de öyle bir kimse değilim… Fred yavrum beni seviyor… bebeklerim aklıma geldi… onlar da beni severlerdi… şu tuhaflığa bak, ben şimdi, vaktiyle bebeklerim Irmie ve Edith’le olduğu gibi kendi kendime konuşuyorum… onlar beni severlerdi… hatta musluğu ardına kadar açıp da, kendim, Irmie ve Edith hariç tüm ev halkını suyla  boğduğumu düşündüğüm zaman bile… ben gerçekten tuhafım… eğer ben bebeklerim gibi kendimi dinleyebilseydim… Ben kendimi severim, tuhaf… Bu fikri beğendim: ben kendimi severim, gerekirse kendi kendime severim. O.K. Dr.Ashley, devam et… beni ıskala…benden nefret et… sonunda tüm bunlara ne denli aldırmadığımı gör… ben hepinizden nefret ediyorum… Oh, şimdi kafam gayet iyi hissediyor</i>.)

&nbsp;

(<i>Kocasına</i>) : Bob, ben hiçbir kez sana şarkı söylediğimden bahsetmiş miydim?  O, bu can sıkıcı baş ağrılarından önceydi… daha okuldayken… ben okulun en iyi şarkıcısıydım.

&nbsp;

BOB : Hayır, ben bunu bilmiyordum… ama ben senin çok değerli bir sesin olduğunu biliyorum… Sen şarkı söylediğinde çok hoşlanırım.
<p align=”center”>*       *</p>
&nbsp;

Bu kısa epizot’ta, Dr. Ashley bize, Dina’nın, kocası Bob’u ‘sanki ağlar gibi’ iniltili sesiyle, aynı şekilde grup üyelerini ve analist’i mırıltı halindeki, yavaş, kontrol edici, çılgına çeviren sesiyle, aslında çocukluğundan gelen “<i>represe</i>” edilmiş (bastırılmış) düşmanlık hislerini (<i>hostility</i>) ifadeye çalıştığının farkına varmasını sağladığını gözlemliyoruz.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-137-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Burada kullanılan yöntem şu:

1)      <i>Profesyonel yaklaşım</i>. Terapist, kendi öz duyularını ortaya dökmeden, Dina’yla onun davranışları ve duyguları hakkında konuşuyor.

2)      <i>Dina’nın, dipteki kin ve düşmanlığa savunma olarak kullanılmış ‘suçluluk’ hislerine olan ‘direnci’ yönünde </i>sorular soruyor. (“Hepsinin kendi suçun olduğunu mu düşünüyorsun?)

3)      <i>Dina’nın önemli anılarına yönelik </i>sorular soruyor.

4)      <i>Dina’nın ‘represe edilmiş-bastırılmış’ hiddetini </i>yorumluyor.

Analist’in Dina’nın ‘bastırılmış’ öfkesinin onun bugünkü davranışında temel öge olduğu hususunda bir içgörü (<i>insight</i>) kazandırmasına karşın, onun, doktorunun kendisini pek de sevmediği hakkındaki önyargısını önleyemedi. Bu duygu, karmaşa bir “aktarım” (<i>transferance</i>) duygusunun ifadesidir. Bu his, onu uykusuz ve üzüntülü bıraktı. Onun, Dr.Ashley’nin kendini ‘pek sevmemesi’ ve diğer grup üyelerini yeğleme <i>illüzyon</i>’u, kendi ebeveynlerinin kendisini sevmemesi ve diğer kardeşi tercih etmeleri anıları ile <i>füzyon</i>’a girdi. Bu, mamafih, derinlerde bir ‘tanımlama’ (<i>recognition</i>) yaratmış olmalı ki, eve geldiğinde Dina, eşiyle, her zamanki <i>mazokistik</i> bir ilişki sergilemek yerine, yeni uyanmış bir hoşluk ve nükte havası içinde, <i>non-mazokistik</i> bir stil’de, onun beğenisini kazanacak bir şekilde iletişim kurabildi.

&nbsp;
<h1>DENEYSEL MODEL TERAPİ</h1>
&nbsp;

DINA : (<i>Kendimi konuşmaya zorlamalıyım… Çok kötü hissediyorum… çok zor, ama kendimi</i> <i>zorlamalıyım</i>.) Bob… kocam… dün gece eve geç geldi… Ben uyanıktım… bebek bir bardak su için henüz uyanmıştı. Kapı açıldığı zaman kocama gülümsedim ve sanki normalmiş gibi davranmaya çalıştım.

DR. ERIC EMORY :  Lütfen yüksek sesle konuş! Siz kızgın olduğunuz zamanlar gülümser misiniz?

&nbsp;

DINA : (<i>Kendini zorla… ses boğuldu… yapamam… daha yüksek sesle konuşamam</i>.)  Freddy’yi bizlerin problemleriyle üzmek istemiyorum.

&nbsp;

MORTY :  Bunun böyle olamayacağını biliyorsun… yani çocuklarımızı rahatsız etmemek…

&nbsp;

DINA : (<i>Freddy’yi kendimin acı çektiği gibi yetiştirmeyeceğim. Morty bunu anlamıyor… Onun hiç çocuğu yok ki</i>.)

CRAIG :  Ne yapmacık kadın… Yapmacıkların dik alası.

&nbsp;

DINA :  (<i>O ne dedi? Anlamıyorum… bana kızgın olmalı</i>.)

SHARON :  Craig yine takılma huyuna başladı… Dina, ona aldırış etme. Sonra Bob ile aranızda ne oldu?

&nbsp;

DINA :  O… çok kızgındı… yatağa girince duvara döndü… (<i>Ben onlara yalnız uyumaktan</i> <i>nefret ettiğimi söyleyemem</i>.)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-138-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

ERIC -terapist- :  (<i>Çok sinirlenmiş hissediyorum kendimi</i>.)  Dina, kendimi çokcasına zorlamadan seni dinleyemiyorum… Şimdi gerçekten sinirliyim.

&nbsp;

JANE :  Onu işitmek çok güç.. ama onu anlayabiliyorum… kadıncağız heyecanından neredeyse boğuldu kaldı… belli ki bahsetmek istediği konu hakkında konuşmakta güçlük çekiyor.

&nbsp;

SHARON :  Eric, kendini bir az zorlarsan ölmezsin herhalde. Senin onun problemlerin gibi problemlerin yok ki anlayasın.

&nbsp;

ERIC :  Ben kendimi zorlamak istemiyorum. Dina, daha yüksek sesle konuş.

&nbsp;

DINA : (<i>Ben Eric’in beni dinlemesini istiyorum… ve yardım etmesini… Eric ise kendinle mutlu görünüyor… o bana aldırış bile etmiyor… niye etsin ki?</i>)

&nbsp;

JANE :  Eric, sen gerçekten Dina’nın yanında olmalısın, gerçekten.

&nbsp;

ERIC : (<i>Jane Dina’nın sesinin oyununa düşüyor</i>.)  Jane, seni rahatsız eden ne?

&nbsp;

JANE : Sanırım Dina’nın şimdi senin yardımına gereksinimi var.. ve sen onunla beraber olmalısın.

&nbsp;

ERIC :  Benim, senin ‘etmelisin, yapmalısın’larına gereksinimim yok. Ben şimdi seninle beraber olmak istiyorum. Konuş bakalım!

&nbsp;

JANE : Benim problemlerim Dina’nınki gibi karmaşa değil. Benimkiler, bir kocayı ve bir çocuğu içermiyor.

&nbsp;

SHARON : Doğru! Benim de problemlerim Mike’ı terkettiğim gün yarıya inmişti. Dina’ya Bob’u terketmesi gerektiğini söyleyip duruyorum.

&nbsp;

DINA : (<i>Eric bana hiç aldırmıyor. Herhalde beni beğenmiyor. Benim kusurum ne? O herkese ne kadar da kibar davranıyor</i>.)  Sharon, ben Bob’ı terkedemem. Bizim evde ne oluyorsa, hepsi benim kabahatim. Ben de eğer Jane gibi güleryüzlü ve geçinmesi kolay biri olsaydım, Bob herhalde eve vaktinde gelirdi.

&nbsp;

MORTY :  Dina, sen gerçekten ne hissettiğinin farkında değil gibisin.  Sen konuşurken mırıldıyorsun, için kan ağlarken de gülümsüyorsun. Anlamıyorum valla.

&nbsp;

DINA : (<i>Morty benim zihnimi karıştırıyor… kendimi ağlayacak gibi hissediyorum… Ama benim böyle hissettiğimi onların bilmesini istemiyorum.</i>)

&nbsp;

ERIC :  Dina, sana neler oluyor?

&nbsp;

DINA : Hiçbir şey… Beni bırak başkasına dön.

&nbsp;

ERIC : Bana sanki ağlayacakmışın gibi geldi.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-139-</p>
&nbsp;

DINA : (<i>Hayır, ağlamayacağım</i>.) Hayır.

&nbsp;

JANE : Grup Freddy değil. O küçüktür ama, biz olanları sineye çekebiliriz.

&nbsp;

DINA : Ben burada ağlamak istemiyorum… Ben yalnız olduğumda sürekli ağlıyorum… Dün gece… tüm gece boyunca…

&nbsp;

ERIC : Şimdi zihnimden bir görüntü geçiyor… geniş okyanus… üstünde küçücük bir kayık… işi bitirmenin tam zamanı.

&nbsp;

DINA : (<i>Ağlayarak</i>) (<i>Ben o kayığın içindeyim… Ve yapayalnız</i>.)  Kimse beni dinlemiyor… onlar hiçbir kez dinlemiyor… birilerine gereksinimin olduğu zamanlar… hiçbir kimse orada yok… Eric, sen de aynen öylesin, sen yüzünde o yalnızca kendini tatmin eden her zamanki gülümsemenlesin daima… sen hiçbir kez, ama hiçbir kez aldırmazsın bile… senin aldırdığın tek şey, kazandığın parayı eve, karına götürmek.

&nbsp;

ERIC : Evet, Dina, doğal olarak eşim ve kazandığım paraya önem veriyorum. Ama, sana da çok önem veriyorum. Senin kızgınlığın şimdi bana da erişti ve içim sızlıyor. Fakat sen şimdi ‘gerçek’ için konuşmalısın ki seni duyayım.

&nbsp;

DINA : Hayır, sen aldırış etmiyorsun, hiç etmezsin.

&nbsp;

ERIC : Sen ne söylersen söyle. Sen bunu dedikten sonra şimdi rahatladım.

&nbsp;

CRAIG : Dina sizi kendisi gibi yapmacık olarak düşünüyor, sahtekar.

&nbsp;

ERIC : Allah aşkına Craig, sen birilerini “gerçek” oldukları zaman göremez misin hiç?

&nbsp;

CRAIG : Sizin onun yapmacık olduğunu bilmeniz gerekiyor.

&nbsp;

ERIC :  Craig, senin bu deyişinden başka bazı problemlerin kokusunu alıyorum. Böyle tek yönlü düşünceden daha farklı konular olsa gerek senin içinde.

&nbsp;

DINA : (<i>İşte gene Eric yapacağını yapıyor… Craig’i hırpalıyor… Ben de o kadar kıskanç hissetmemeliyim… ama o her zaman aynı şeyi yapıyor… her zaman beni</i> <i>böylece bir kenara</i> <i>bırakır</i>.)

&nbsp;

(Daha sonraları, akşam, evde)

DINA : (<i>Eric’i anlayamıyorum… ona birden öyle kızıyorum ki… o benden başka herkesi dinliyor, bu galiba benim alçak tonda bir sesle konuştuğumdan… ama Jane hemen her zaman beni duyuyor. Ama Eric bugün gerçekten kederli göründü… ve o bana ağlamam için yardım etti… bir kayık içindeyim… çok, çok uzaklarda; annem ve babam yatak odalarında, bu benim bebeklere konuştuğum zamandı. Onlara, benim yerime küçük kızkardeşimin ebeveynlerimden herşeyi aldığını söyledim… o da Jane gibi benimle ilgili, benim için üzülen ve tatlı bir kızcağızdı… hayır,hayır, belki annem babam kızkardeşime de o kadar fazla ilgi göstermiyorlardı; onun dediği gibi onlar o kadar egoist, birbirleriyle hep konuştukları ve kızıp bağrışıp çağrıştıkları yegane konu para idi: para, para, para… Annem sık sık bizler için gerekli olan giysileri alamadığından yakınırdı… ben hiç yeni giysiler istemedim… tüm istediğim onların bağırış çağırışlarını kesmeleriydi… Bu egoizm mi</i>? <i>Bunu şimdiye dek hiçbir kez düşünmemiştim… Eric gibi, yalnızca para peşindeydiler… huh, kendini benim için zorlamak istemiyormuş, istediği yalnızca para, yoksa kimseye aldırış ettiği yok… Onunla konuşmak istemiyorum. Hayır, bu doğru değil. Ben diyorum ki o beni dinlemek istemiyor fakat benim arzum onun benim </i>
<p align=”center”>-140-</p>
<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i>gerçekten ne hissettiğimi bilmemesi. Ona bağırdığım zaman gerçekten içimde çok iyi hissettim… halbuki o ne hissettiğimi bilmek istediğini söyledi… Belki de ben zamanında ebeveynlerime onların bağırmamalarını ve bana yeni giysiler almamalarını söyleseydim belki de beni dinler ve anlarlardı..</i>.) Bob, acaba… hayır… Senin dün gece eve geç geldiğinde nasıl hissettiğini bilmek isterim.

&nbsp;

BOB : Senin yüzüne bakıncaya kadar, iyi. Eve yine geç gelmekten gerçekten üzüntülüydüm, ama senin yüzüne bakınca, vereceğim ‘neden’ e bir metelik vermeyeceğini hissettikten sonra… açıklamak gereksinimini hissetmedim.

&nbsp;

DINA : Ben de pek emin değilim… senin beni sevip sevmediğin konusunda.

&nbsp;

BOB : Bu, benim sende tahammül edemediğim şeylerden biri. Sen bana güvenmediğin zamanlar, içim parçalanıyor.

&nbsp;
<p align=”center”><b>Dinamikler</b>:</p>
&nbsp;

Dr. Erik (terapist) gayet açık olarak gereksimlerini açıkladı. Böylece, kendisinin gerek Dina ve gerekse diğer grup üyelerinden gerek düşünce ve gerekse hayali şeyler, duygular hususunda ne gibi bir ifade tarzı beklediğini açıklamış oldu. Bu ‘açıklık’ (<i>openness</i>), onun tedavi edici ögeyi ateşlemesi için en önemli silahı oldu. Bu açık ifadeye davetle Dina’ya, onun kendinin kudretsiz, savunmasız duygularını ifade etmek için bir şans verdi. Hayat hikayesinden de gayet belli olduğu üzere, yalnız olduğu zamanlar en yaratıcı yetisini kullanan Dina, daha sonraları, terapi seans’larından elde ettiği kazançları, özellikle orada geçen ilişkilerle çocukluktan kalma anılarını analiz ederek kendisi hakkında daha olumlu bir değerlendirmeye vardı. Eric’in sözüm ona kabaca ve aldırmayan konuşma stilinin altındaki ilgi ve yardım etme çabalarını sezebildi. O noktadan sonra Dina, ebeveynlerinin hatırı sayılır derecede ‘<i>egosentrik</i>’ olduklarını ve kendi evlilik problemlerini çocuklarına nasıl yansıttıklarını farketti. Şimdi Dina kendisinin sihirli ‘<i>egoistik</i>’ formülünü tanıma yolundaydı: “Ebeveynler ve terapistler kendi çocukları için yaşamalı ve onları sözcüklerle konuşmaya lüzum kalmaksızın anlamalı.” Bunu şöylece hafiften bir tanımlamakla, Bob’la dolaysız sözsel yolla iletişime girdi ve çarçabuk da başarılı oldu.

&nbsp;

&nbsp;

Bu iki tür terapi seans’ında da, Dina, terapist’in araya girmesiyle bir “tanıma” (<i>recognition</i>) sürecini yaşadı. <b>Dr. Allen Ashley</b>, prensip olarak nesnel (<i>objective</i>) yaklaşım sergiledi ve geçmişte duyumlayıp da bastırdığı (<i>repression</i>)  kin ve düşmanlık (<i>hostility</i>) hisleriyle sergilediği mazokistik (<i>masochistic</i>) davranış arasında dinamik bağlantı hususunda içgörü (<i>insight</i>) geliştirdi. <b>Dr.Eric Emory</b> ise kendini kişsel duyguları ve öznel (<i>subjective</i>) gereksinimleri olan bir kimse olarak tanımlattı ve bu doğal örnekleme ile, Dina’nın kendi içsel duygu ve yaşantılarla özdeşim ve çağrışım yaptırdı.

&nbsp;

Her iki durumda da, <i>terapötik</i> akıcı öge, hastanın tüm kişiliğiyle kucaklaşabildi. Dr. Ashley’nin hastası oluşagelen içgörüden duygusal ve fiziksel bir rahatlık bulabildi; Dr.Emory’nin hastası da özdeşik heyecan ve yaşantıları bir içgörü gelişiminde kullanabildi.
<p align=”center”>*   *   *</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-141-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>YAPISAL  (<i>STRUCTURAL</i>)  Model</p>

<h3>Minuchin, Montalvo, Aponte</h3>
&nbsp;

Bu tür yaklaşımda aile, şu diziyi izleyen  bir <span style=”text-decoration: underline;”>karşılıklı iletişim sistemi </span>olarak kabul edilir:

&nbsp;

(1) Aile üyeleri arasında çarpıcı ‘beraberlik, benzerlik’ ve ‘aykırılıklar’,

(2) Özellikle çocuklara yönelik <i>‘</i>güç’ (<i>power</i>) silsilesi <i>(hierarchi</i>),

(3) Kuşaklar arasındaki sınırların kesinliği ve değişmezliği,

(4) Aile’nin, ‘yadsıma’ya ya da ‘şamar oğlanı-günah keçisi’ (<i>Scape-goat</i>) sendromu yaratacak

bir seçeneğe kaçmaksızın çatışmaya tolerans gösterebilmesi.

&nbsp;

‘<i>Structural</i>’ Terapist, semptomlarının kökenini, gelişimsel değişmelerde (<i>developmental transitions</i>), ya da ailenin diğer önemli olaylarında arar. Ana prensip <b>Rogers</b>’in “<i>here and now</i>” (burada ve şimdi) yaklaşımını uygulamaktır. Geçmişe dönük ileri geri duygusal yorumdan kaçınılır.

&nbsp;

Seans’ta terapist, aile bireylerinin yerlerini değiştirebilir ya da birbirleriyle yüzleştirebilir. Bundan amaç, ebeveyn’lerin otoritelerini yeniden düzenleme, normal sınırları kuvvetlendirme ve var olan <i>klik</i>-antlaşma’ları güçlendirmeye yöneltmektir. Seans’lar arasında da, ailenin yakın geleceğe ait yapılacak işleri ve <i>performans</i>’ı  gözden geçirilir. Aileyi terapi’ye getiren orijinal neden ortadan kalkınca tedaviye son verilir.

Becvar &amp; Becvar, “Aile Tedavisi” (<i>Family Therapy</i>) adlı kitaplarında, Y a p ı s a l   y a k l a ş ı m ı  şöyle özetliyor:

<b>Salvado Minuchin</b>’in<b> </b>önderliğini yaptığı bu yaklaşımda tedavisel esas, <i>kişisel değişimden çok aile yapısı içinde bir değişiklik yaratmaktır. </i>Bu yaklaşımda terapist, psikanalitik modelde olduğu gibi pek çok önem kazanır. Öğrenci ve pratisyen’lere yöntemi oluşturan kurallar kesin bir takım plan ve çizelgeler halinde verilir. Bu tip terapi, genellikle, ‘zor’ olarak nitelendirilen ailelere uygulanır, örneğin suça yönelmiş ya da anoreksik (<i>anorexic</i>) -kilo alamayan-, uyuşturucu kullanan ergenleri olan aileler.

&nbsp;
<p align=”center”>K u r a m s a l    E s a s l a r</p>
<b>Minuchin</b>’in (1974 ve 1984) bakış açısına göre, aile öyküsü, bir seri yaşantılardan oluşmuştur. ‘Yapısal Aile Tedavisi’, “devamlılık” ile “değişim”, ve “açıklık” ile “kapanıklık” arasında ince bir denge kurmaya savaşır. Aile, üyelerinin bütünleştiği bir ‘sistem’dir. Bu sistem’in üyeleri ise, toplum içinde diğer kurum ve ikincil oluşumlara (<i>sub-systems</i>) da aittirler. Bu kuram’ın temelini oluşturan üç esaslı kavram şunlardır:

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-142-</p>
&nbsp;

&nbsp;

1.   <b>Y a p ı</b>  (<i>Structure</i>) :

&nbsp;

Bu sistemde terapi, kişiler arasındaki “etkileşim örüntüleri”ne (<i>patterns of interaction</i>) yöneliktir. Bu patern’ler, sistem içindeki temel “yapı” ve “örgüt”ün göstergesidirler.

Y a p ı, Minuchin’e göre, aile üyelerinin birbirleriyle olan etkileşimlerini nitelendiren bir seri, görünmez, i ş l e v s e l   i s t e k’lerden ibarettir. Başka bir deyimle, bir ailede gözlemlenen tekrarlayıcı, örgütlenmiş ve önceden tahmin edilebilen (<i>predictable</i>) fonksiyonel öğelerdir. Bu örüntülere göre aile üyelerinin davranış <i>mod</i>’larının işlemsel olarak nasıl yinelendiklerini ve sonuçlarının ne olabileceğini önceden tahmin etmek mümkündür.

&nbsp;

Bu  y a p ı s a l   p a t e r n’ler, iki genel sistem tarafından sınırlandırılmıştır. Bunlardan ilki,  c e n e r i k (<i>generic</i>), yani ‘cins’e, ‘grup-sınıf’a ait sistemdir. Aile mevcut böyle cenerik iki grup ‘ebeveynler’ ve ‘çocuklar’dır. Ebeveynler, çocuklardan daha fazla otoriteye sahip olmalıdır. İyi  <i>fonksiyone</i> olmayan bir ailede, diyelim, ebeveynlerden biri ‘fazlaca yetenekli’dir, buna karşılık diğeri ‘pek o kadar yetenekli değil’dir. Benzeri, eğer çocuklardan biri gerçekten ‘harikulade’ ise, diğeri ‘pek o kadar harikulade değil’dir. Böylece ailede, birtakım  z ı t l ı k l a r  oluşmuştur; örneğin biri (ya da birileri) sert, kendine güveni olan, iyi, sağlıklı olarak nitelendirilmişse, diğeri (ya da diğerleri) yumuşak, kendine pek güveni olmayan, kötü, hasta olarak <i>klasifiye</i> edilmiş ve böylece de aile içinde, karşılıklı kutupların oluşumuyla bir denge yaratılmıştır.

&nbsp;

İkinci sınırlandırıcı, kontrol edici sistem ise, o aileye has huy ve mizacın, duyarlılıkların oluşturduğu ve aile öyküsü içinde kaybolmuş, erimiş, tarifi güç, ama hissedilen “ö z e l  bir durum” dur (<i>idiosyncrasy</i>). Bir çok ailelerde izlediğimiz birbirlerine “küsme” olayı böyle bir şeydir.

&nbsp;

2.    <b>İ k i n c i l   S i s t e m l e r</b>  (<i>Sub-systems</i>) :  Yapısal terapi, üç en önemli ‘ikincil sistem’ kabul eder:

a)      K a r ı – k o c a :  Bu rolü üstlenmiş sistemin iyi çalışması için, aykırılıklar çıktığında gerekli “müzakereler”in (<i>negotiation</i>) tapılması ve sonuçta da bir “uyum sağlanması” (<i>accomodation</i>) şarttır. Tartışılan konu ne olursa olsun, her iki taraf da birbirlerini <i>tolere etmeyi</i> öğrenmelidir.

b)      E b e v e y n :  Ailede bir çocuğun doğumuyla bu ‘ikincil (tali) sistem’ yaratılmış olur. “Ebeveyn” alt sistemi, çocuk yetiştirme esasına dayanır. Mamafih, aile hayatı bir demokrasi değildir ve çocuklar, ebeveyn alt sisteminin yönetimi altındadır. Ancak bu şekilde çocuklar günün birinde kendileri aynı role soyunduklarında ne yapabileceklerini şimdiden öğrenmiş olacaklardır.

c)      Ç o c u k :  Çocuklar, ancak yaştaşlarıyla (<i>peers</i>) eştirler ve sosyal ortamda kendileri bir gün ebeveyn olmayı öğrenirler.

&nbsp;

İkincil sistemlerin kendi içinde ve birbirleri arasında var olan ilişkiler, ailenin yapı’sını tarif eder.
<p align=”center”><i> </i></p>
&nbsp;

3.   <b>S ı n ı r l a r</b>  (<i>Boundaries</i>) :

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-143-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

“Sınırlar”, aile yapısı içinde gözle görülebilir ve belirli olmamakla beraber, aile bireylerinin sergiledikleri özel kurallar ve yeğleyiş şekilleriyle kendilerini belli ederler. Daha önceden de belirttiğimiz gibi, her ‘ikincil sistem’in kendine özgü bir kimliği, işlevi ve ilişki patern’i vardır ve bunlar bireyler arasında etkileşim halindedirler.

&nbsp;

Esasta, ‘ebeveyn’ ikincil sistemin kurmak ve uygulamakla yükümlü olduğu bu “sınır koyma” işinde, sonuçta ortaya çıkan ‘sınırlar’, üç kategoride incelenebilirler:

&nbsp;

a) N e t (<i>clear</i>),  b) K a t ı (<i>rigid</i>) ve  c) Gevşek, yaygın (<i>diffuse</i>).

&nbsp;

Yapısal Model’de eğer bizler yapı, kurallar ve rol’lerde bir değişiklik yapmaktan bahsediyorsak, ailenin  y a ş a m  k o ş u l l a r ı n d a  y a  d a  a i l e  d ı ş ı n d a k i  s i s t e m l e r l e  i l i ş k i d e  bir “yeniden yapılanma”dan bahsediyoruz demektir.

&nbsp;

N e t  sınırların konduğu aile ortamında, ikincil sistemlerde sıklığı artmış bir iletişim sistemi mevcuttur ve gereken değişimler daha çok, kolay ve çabuk olur. Çocuklar, olaylar oluştuğunda aralarında tartışma (<i>negotiation</i>), uyum sağlama (<i>accomodation</i>) ve deneme (<i>experimentation</i>) ile sürekli etkileşimde bulunarak hemen her yaşam senaryosunu bir yaşantı haline koyabilirler.

&nbsp;

K a t ı  sınırların yaşandığı ortamda, aile üyeleri, bir an sanki otonom ve birbirlerinden kendi ikincil sistemleri içinde yalıtımda imiş gibi görünürler. Bu tipte, çocuklar kendi haklarını kendileri korurlar. Aileyle çocuklar arasında pazarlık ve uyum sağlamak için bir esneklik yoktur.

&nbsp;

G e v ş e k  şekillerde ise, herkes herkesin işine burnunu sokmuştur. Ebeveynler çocuklarına çok düşkündürler; onlar için hisseder, onlar için yaparlar, okul ödevleri dahil, hatta onlar için yaşarlar diyebiliriz. Dolayısıyla, çocuklar kendi yeteneklerini tümüyle geliştiremeden ailelerine dayanarak büyürler. Sonunda da, ailede çok uzun zaman için çocuk kalırlar.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>Y a p ı s a l    T e d a v i n i n    A m a ç l a r ı</p>
&nbsp;

1)      Ailede, etkin bir h i y e r a r ş i yapısı var olmalıdır. Ebeveynler, dizginleri ellerinde tutmalıdır. Sonuçta da, arada bir “nesil farkı” (<i>generation gap</i>) gözlemlenmelidir.

2)      Ebeveynlerin aynı zamanda  y ö n e t i c i  olmaları gerekir. Anne ve babalar, bu gaye için çocuklar önünde birleşmiş bir cephe sergilemelidir.

3)      Ebeveyn/yönetici koalisyonu, çocuklar için de bir “akran koalisyonu” örneği yaratabilmelidir.

4)      Eğer aile “uzaktan kumandalı” bir konuma gelmişse, iki ‘ikincil sistemler’ arasındaki iletişim ve etkileşim artırılmalı ve netleşmelidir.

5)      Eğer sınırlar-bağlar çok gevşek ise,  b i r e y s e l l i k  ve  i k i n c i l   s i s t e m   ö ğ e l e r i   kuvvetlendirilmeli ve pekiştirilmeli; çocuklar, yaşlarının izin verdiği oranda sosyal deneyimlere ve özgün faaliyetlere yöneltilmelidir.

6)      E b e v e y n  ikincil sisteminin yanısıra,  k a r ı – k o c a  ikincil sistemi de özgün ve işlevsel bir şekilde var olmalıdır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-144-</p>
<p align=”center”>D e ğ i ş m e   S ü r e c i</p>
<b>Minuchin</b> (1974), “Yapısal Terapi”de üç faz kaydeder:

&nbsp;

1)      Terapist, aileye bağlanır ve  l i d e r l i k  rolüne soyunur,

2)      Terapist, ailenin  y a p ı’sını araştırır, soruşturur, ve,

3)      Terapist, aile  y a p ı s ı n ı   d e ğ i ş t i r i r  (<i>Transformation</i>).

&nbsp;

Terapist, aileyle yakın bir ilişki kurabilmeli ve onların organizasyonuna saygı göstermelidir. Psikanalitik yaklaşımda olduğu gibi eğer o daha baştan çocukların görüş açısını sorarsa, ebevynler tarafından reddedilebilir.

&nbsp;

Tedavi süresince, ailede var olan “fonksiyonel mod”lar çalışıldıktan sonra, terapist, ailenın ‘yapı’sını yeniden tarif eder (<i>reframing</i>). Böylece terapi, <i>aksiyon</i> oriyantasyonludur ve içeriği ne olursa olsun, çalışma tarzı etkileyici olmalıdır. Müzakereler esnasında seans dışı olay ve konular da gündeme getirilebilir.

&nbsp;

Konuların tartışılma şekli, <i>Carl Rogers</i>’in  “burada ve şimdi…” dir (<i>here and now</i>…). Teknik olarak, terapist, uyum sağlanmamış bir konuda, problem olayın yeniden sahnelenmesini ister (<i>enactment</i>).  Eğer o davranış form’unda bir değişikliğe gereksinim varsa, terapist bunu yeniden oluşturur (<i>dramatization</i>).

&nbsp;

Bu tür aksiyon’lar, <i>spontan patern</i>’ler olarak da ortaya çıkabilir. Bu ‘anlık’ durumlar hemen oracıkta etkin bir şekilde çalışılabilirlerse, beklenen “değişim” de (<i>chang</i>e) daha kolay ve sürekli olur.

Terapist’in netlikle ve dolaysız olarak soracağı sorular şunlar olmalıdır:

&nbsp;

1)      Ailede kaç üye var?

2)      Hiyerarşik kimlikler: ergin ve çocuklar?

3)      Aile fertlerinin yaşları?

4)      Aile fertlerinin uğraşıları?

5)      Problemler?

6)      Din ve inanç sistemleri?

7)      Sosyo-ekonomik konum.

&nbsp;

Y a p ı s a l  T e d a v i y e  en uygun gelecek aile yapıları şunlar olabilir:

&nbsp;

1)  T e k   ç o c u k l u,  t e k   e b e v e y n l i  aile.

Bunda çocuk, kolaylıkla ‘ergin’ durumuna konmuştur ve bu role çocuk, çok erkenden soyunmuştur. Dolayısıyla, kendi yaşındaki arkadaşlarıyla yeterli ilişkide bulunmayabilir.

Sonuç: Karşılıklı aşırı bağımlılık.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-145-</p>
&nbsp;

&nbsp;

2)  Ü ç   k u ş a k   a i l e l e r .

Tipik olarak: bir büyükanne, anne ve çocuk. Problem genellikle “kimin çocuğun ebeveyni?” olduğudur. Annenin ya da annenane’nin evinde yaşamak stratejik yönden farklılık yaratabilir.

Gaye: Rol hiyerarşisi’nin yeniden tanzimi.

&nbsp;

3)  G e n i ş ,  k a l a b a l ı k   a i l e .

Bu tür ailelerde, tipik olarak en yaşlı çocuk, genellikle kız, sorumluluğu üzerine almıştır. Bunun her zaman problem yaratması koşul değildir ama, eğer sorumluluğu yüklenen kimse madden, manen yetenekli değilse, ya da ebeveynler tarafından takviye edilmezse, kendi grubunda yeterli ilişkiler kuramaması problem doğurabilir, en azından, okul çalışması yarım kalır.

&nbsp;

4)  K a r ı ş m ı ş –  h a r m a n   o l m u ş   a i l e l e r .

İki ‘tek ebeveynli’, ya da bir, ‘tek ebeveynli’ ve bir, ‘çocuksuz eş’ bu şekilde bir araya gelmiş olabilir. Bu tür ailede sorun  çıktığında, problem çoğunlukla tek ebeveynli ailelerden gelir. Kendi özgürlüklerine alışmış çocuklar, bazen eşler, yeni bir yapılanma sürecine karşı çıkarlar.

&nbsp;

&nbsp;

Terapist’in, sistemleri incelerken dikkatini yoğunlaştıracağı nokta, k i m i n  k i m e  n e  v e   h a n g i  ş e k i l d e söyleştiğidir. Bu sıra izlenildiğinde, o anda operasyonda olan aile yapısını kolaylıkla sezmiş olur. Bir kez ‘iletişim patern’i  keşfedildikten sonra, iş (terapi) bunu kırmaya kalır. Bunu da, sesinin tonu, seçtiği sözcükler ve doğru zamanlama ile başarır. Beklenen etki, yani olumlu sonuç, bu operasyonun şiddet ve etkinliğinin doruğa çıkarılması ile elde edilir, tabii eğer terapist ailenin tüm üyeleri tarafından güvenle onaylanmışsa.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>———–</p>
&nbsp;
<p align=”center”>-146-</p>
&nbsp;
<p align=”center”>STRATEJİK  (<i>STRATEGIC</i>)  Model</p>
<p align=”center”><b><i>Haley, Erickson, Milan Grup, Palo Alto Grup</i></b></p>
&nbsp;

Tüm diğer modeller, terapi’de “direnç”e (<i>resistance</i>) rastlandığı zaman, sabır gösterme, kişisel <i>karizma</i>’yı kullanma ya da tedaviyi bırakma tehdidi seçeneklerinin dışında, iyi gelişmiş bir <i>format</i> sunmaz.

&nbsp;

S t r a t e j i k   m o d e l’ler ise, ailenin direncini, üstesinden gelinecek bir problem olarak görmek yerine, fertlerin sert, yineleyen  <i>patern</i>’lerine (örüntü) karşı yeniden düzenlenmesi gereken bir enerji olarak görürler. Bu sistemde de problemlerin, ‘yapısal’ (<i>structural</i>) modelde olduğu gibi, ailenin “hayat sikl”inden (<i>life cycle</i>) nedenlendiğine inanılır.

&nbsp;

Arada çıkagelen, beklenmedik olaylarda da ‘duygusal denge’ bozulabilir. Olaylar, ailenin halen süregelen koalisyon’larını bir yöne çekebilir, örneğin babanın en fazla kayırdığı çocuk evlenir ve sonuçta sergilenen semptomlar dengeyi yeniden kurmaya yardım edebilir, ya da en genç çocuk problemler sahnelemeye başlar ve baba, bu krizi çözme yolunda anneyle birlikte çaba sarfedebilir. <i>Psikoz</i> ya da <i>anorexia</i> gibi daha ciddi vakalarda da aile, akrabalar veya toplum tarafından, kuşaklar boyunca “hasta” olarak etiketlenebilir.

&nbsp;

Bu modelde, <b>Bowen</b>’ın “Sistemler” kuramında olduğu gibi, terapist’in <i>karizmatik </i>olmasına gerekçe yoktur. Terapist, d o l a y l ı (<i>circular</i>) bir soru sorma tekniği kullanır. Onun dikkat ettiği en önemli nokta, semptom’ların, aile üyelerinin nasıl birbirleriyle ‘aynı’ ya da ‘karşı’ yönde sıralandıklarını saptayabilmesidir. Bu “hizaya dizilmeler” (<i>alignments</i>), bir “denge kurucu” (<i>homeostatik</i>) öğe olarak değerlendirilip, “değişim”e (<i>transformation</i>) şu iki yöntemden birini izlemekle ulaşılabilir:

&nbsp;

(1) “Direnen” aile, yapısal bir değişim yapmaya doğru itilir. ‘Yapısal’ modelde olduğu gibi, yalnızca ‘bugün’ün problemi ele alınır, fakat duruma karışma (<i>intervention</i>) dolaysız olmaktan çok, “benzeştirme” (<i>analogy</i>) yoluyla yapılır. Ancak bu sayede “direnç” (<i>resistance</i>) engellenebilir. Klasik bir örnek, paradoksik bir üslupla, tehlikeli olmamak koşuluyla,  s e m p t o m’ l a r ı n   d e v a m ı n ı , yoksa hiç bir değişikliğin olamayacağını tavsiye etmektir. Bu yaklaşım, kişileri ya da aile sistemlerini şu iki yoldan birine sürükler:

&nbsp;

(a)          Terapist’e direnç devam eder; ancak bu şıkkı yeğlemekle, semptomatik davranışı terketmek zorundadırlar, ya da,

(b)          Semptomatik davranışa devam ederler, fakat bu kez, üstü kapalı olarak, terapist’in istediği yönde yürürler.

Bu paradoks, esasta “ters” (<i>reverse</i>) psikoloji’den farklıdır, zira bu seçenek, yalnızca ailenin yinelenen patolojik patern’lerin gayet net olarak herkes tarafından anlaşıldığı zaman yapılır. Bunun etkili olması için, paradoksik reçetenin, ailenin yapısındaki paradoks’a uyması gerekmektedir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-147-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

(2) Ailenin bilgisi ve izni ile seans’lar, “bir-yönlü ayna”dan, konsültan bir ekip (<i>team</i>) tarafından izlenir. Zamanında, bir ‘<i>geneogram</i>’ da kullanarak, ailenin “geçmiş”i dikkatle gözden geçirilir ve <i>konsültan ekip</i> ile terapist, üç kuşak’tanberi süregelen problemin oluşumu hakkında bir hipotez yaratır. Sonuçta, terapist bulguları aileye iletir. Bu, tipik olarak, ailenin fonksiyon biçiminin, olumlu bir şekilde yeniden tarif edilmesidir (<i>reframing</i>). Fakat çoğu kez, ailenin, adet haline gelmiş kaçamaklı ya da yansıtıcı tarzdaki iletişim sistemine hiç de uymayan, bilinç ötesi bir gerçeği ifade edebilir. Örneğin isyankar bir ergen, zaten boşanmış anne ve babasını, evlilik savaşlarından özgürleşerek, onun için alarma girmiş yeni bir çift haline getirdiğinden ötürü tebrik edilebilir. Tabiatıyla bu tür deyişler, alay-istihza’dan kesinlikle uzak olmalıdır, zira böyle bir söyleşi, gerçekten onların bilinçötesi -aile- sürecine tıpatıp uyabilir.

&nbsp;

Ailenin davranış sisteminin yeniden yapılanmasında, konsültan ekip’den tavsiye edilen semptomları açıklayacak şekilde bir hipotez (<i>varsayım</i>) kullanılır. Öneri, semptom’un, birinci stratejik şekilde olduğu gibi, basitçe devamını istemek ya da daha karmaşa bir şekilde, evde, ailenin <i>ritüel</i>’lerini de içeren bir tarzda kendi kendilerinin yapmalarıdır. Amaç, ailenin dengesi bozulmuş işlevsellik çarkı’nı (<i>dysfunctional cycle</i>) kararlı bir şekilde zorlamak ve onları yeni iletişim yolları bulmaya yönlendirmektir.

&nbsp;

Bunu izleyen seans’ta, bu tür araya girmenin (<i>intervention</i>) ailede bir değişiklik yapıp yapmadığı, ekip’in önerilerini uygulayıp uygulamadıkları değerlendirilir. Gerekirse yeni varsayım’lar yaratılır ve yeni stratejik uygulamalar yapılır.

&nbsp;
<p align=”center”>*   *   *</p>
&nbsp;

Bizlere, zamanınımızda kullanılagelmekte olan ruh sağlığı kültürüyle bu denli bağdaşan başka bir yaklaşım yoktur denebilir. Psikodinami ve derinlik psikolojisi (<i>depth psychology</i>) bize, ruhsal problemlerin, insanların içinde ve derinlerde oturduğunu ve onları çözmek için kaynaklarına gitmemiz gerektiğini dikte eder. Bundan ‘daha az’ yapılan her şey, yüzeysel ve geçici bir değişim olarak kalır. Bu bakımdan, s t r a t e j i k  yaklaşım da “yüzeysel” görülebilir, mamafih o da, diğerleri gibi, kendi yapısı içinde “tutarlığını” (<i>consistency</i>) ve prensiplerini yapılandırmıştır. Mamafih, klasik yaklaşıma alışkın pratisyenler tarafından bu sistem bir az yadırganabilir.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>T e m e l   K u r a m l a r</p>
&nbsp;

Strateji terapistleri yaklaşım modellerini, insanların ve onların sahip oldukları problemin cinsine göre seçerler. Esas olan noktalar şunlardır:

&nbsp;

1)      Terapist, gereken ‘değişim’ için bir içgörü sunmaz;

2)      Kavramsal görüş, dünyada var olan ‘benzerlikler’ ve ‘farklılıklar’ üzerine kurulmuş bir

çatılandırma, bir çerçevelendirmedir. Örneğin  eğer sunulan problem ‘yorgunluk’ ise, yanıt ‘uyku’dur. Eğer bir davranış bozukluğu söz konusu ise, bunu ‘zorlayarak’, “üzerine giderek” durdurmalıdır (<i>coercion</i>). Eğer bir çocuk ‘çok yaramaz’ olarak nitelendirilmişse, bu hemen hemen otomatik olarak  onun ebeveyninin ‘çok sert’ olduğu metaforunu getirir (<i>frame of reference</i>).

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-148-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Bu nedenlerle, terapi’ye katılan kişiler, iki yönden sınırlandırılmıştır. Birincisi, onlar, taşıdıklarına inandıkları düşünce ve kavramların iskelet yapılarının, uslamsal olarak çözümlenmesi gerektiğine inanmak zorundadır; ikincisi, bu tür yöntemde, y e d e k (<i>alternative</i>) çözümlere yer yoktur. Bu konudaki motto: “Bizim alanımız, harita değildir!” (<i>The map is not our territory</i>”) . Bu, çalışma alanının darlığını işaret etmektedir. Eğer problem çözülmezse, bir seri sorular sorularak başka bir “düşünce perspektifi”ne (<i>frame of reference</i>) geçilir. Özetle, bu sistemde ‘gerçek’ (<i>reality</i>), ‘algılama’ (<i>perception</i>) üstüne bina edilmiştir.

&nbsp;

S t r a t e j i s t   t e r a p i s t, eğer olup bitenler ‘olmaları gerektiği’ gibi değilse, olayların “farklı şekillerde algılandığı”nı ve “kavramlaştırıldığını” düşünür. Çözüm için ise, “mantıksal” (<i>logical</i>) veriler sunulur. <b>Milton Erickson</b> şöyle der: “Millet, çözemediği problemlerle gelir, ben onlara çözebilecekleri problemler sunarım. Uslamsal zihin, kendi mantık çerçevesi içine hapsolmuş aptal bir sistemdir.” Hastasına yardım olsun diye Erickson, hipnoz’u da kullanır; trans halindeki hastasına, kendisinin yaratıcı olabileceğini ve sahip olduğu problemin çözümünün, onun mantıksal düşüncesinin bilinçsel alanının dışında yattığını telkin eder.

&nbsp;

M a n t ı k (<i>logic</i>), doğal olarak  m a n t ı k s ı z l ı ğ ı (<i>illogic</i>) gündeme getirir. Yakından bakıldığında bu <i>paradoks</i>, “ayrı, fakat aynı iki düşünce tarzı” oldukları düşünce felsefesiyle çözüme kavuşur. Kendini <i>deprese</i> hisseden bir hasta düşünelim. Onun yapacağı en ‘mantıki’ şey, doktorunu görüp belki de bir ilaç almak olacaktır. Arkadaşları ve aile üyeleri de ona yardımda bulunabilir. Depresyon hala devam edebilir. Bu noktada ‘stratejik terapist’ sahneye girer. Ona göre <i>bu depresyon tablosu kendine özgü, anlamlı bir tablodur ve hastanın, ait olduğu toplumun natürel olarak karşıladığı bir davranış biçimidir, dolayısıyla da bir hekime gidip ilaç alması mantıksızdır. </i>Söz konusu depresyon, özel olarak, onun ailesinin rahatsızlığının bir göstergesidir. Bu nedenle, depresyon, kişiyi alışılagelmiş işlevselliğinden engellemesine karşın, anormal bir şey değildir. <b>Depresyon, aile içi</b> <b>iletişim sisteminin</b> bir işaretidir. Eğer depresyon devam ediyorsa, hasta, bu sistemin değişmesi hususunda yardım istiyor, esasında bir aracılık yapıyor demektir.

Stratejik terapi’de kullanılan terimlerden biri de: “Doğal olun!” (<i>Be spontaneous</i>!) parolasıdır. Örneğin depresyonu kontrol etmek için sarfedilecek emekler, onun yalnızca devamını sağlayacaktır. Ek olarak da, ondan kurtulmasını başaramadığı gibi, ‘kızgınlık’ ya da ‘hiddet’ gibi daha yüksek düzeydeki problemlere de davetiye çıkaracaktır.

&nbsp;

Sonuç olarak,  s t r a t e j i k   t e r a p i s t,  hastasına depresyonu konusunda hiçbir soru sormadığı gibi, hatta semptomları şiddetlendirecek yollara başvurur. Bu amaç için, onunla tartışmaya açık başka bir ‘düşünüş sistemi’ teklif edebilir, ya da bir şey demeyebilir. Dolayısıyla, <i>hasta kendi reçetesini kendi yazar. </i>“Kötü” olarak nitelendirilmiş ‘depresyon’a, bu görüşle, ‘mantıki olmayan’ (<i>illogic</i>) bir olay olarak da bakılabilmiş olunuyor.

&nbsp;

Esasında, hastanın semptomları, kendi içerikleriyle bir anlam ifade etmelidir; bu ünlemde, çoğu kez aile içindeki kişiler arası ilişkilerin yeniden tarif edilmelerine yönelik bir çağrıdır (Haley, 1963). Semptomların ısrarla devam etmesi, aile kompleksi içindeki “sistemler-içi” ve “sistemler-arası” mekanizmaların yeniden düzenlenmeleri için bir çağrı oluyor.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-149-</p>
&nbsp;

&nbsp;

<i>            </i>

Bu yaklaşıma göre <i>semptom</i>’lar, her açısıyla belirlenmiş ya da yalıtılmış bir davranış olarak yorumlanmamalıdır; aksine, <i>ailenin sosyal yapısının önemli bir parçasıdır</i> ve aile bireylerinin oynadıkları roller arasındaki iletişim sistemlerinin ‘mantıksal’ bir gösterisidir. Semptomların oluşumları için irdelenecek özel nedenler yoktur, aranmaz bile (düz hat görüşü-<i>the linear view</i>). Onlar, ailenin o günkü duygusal dengesinde, onun var olması ve devamı için yaratılmıştır. <b>Bowen</b> ve <b>Minuchin</b>’in de işaret ettiği gibi, “duygusal üçgenler” (<i>emotional triangles</i>)  burada da önem kazanır. Aileyle nerdeyse ‘dıştan’, ‘uzaktan’ temasta bulunan bir baba, her işe koşan -mamafih etkisiz- kumandan konumunda bir anne ve kötüyü oynayan ‘son derece haylaz, yaramaz’ bir çocuk böyle tipik emosyonel üçgeni oluşturur. Çocuk, anne ile olan yakın ama ikilemli ve olumsuz yollarla yinelenen ‘sinir yıpratıcı’ davranışlarıyla babayı ‘içeriye’ çekmeye başarılı olabilir. Anne, babanın bu katılımını ‘çok katı ve şiddetli’ bulabilir; dolayısıyla, çocuğunu koruması için ona daha fazla yaklaşır ve aşırı ilgi gösterir (<i>overnurrishment</i>).  Üçgen de yerleşmiş olur. Anne, hem evdeki ‘<i>executive</i>’ rolünü indirgemiş ve hem de, çocuğa gösterdiği sertlikten dolayı sürekli eleştirdiği kocasını yine aile dışına itmiş olur.

&nbsp;

Görüyoruz ki bu tür problemli aile, “sonu olmayan bir oyun” (<i>game without end</i>) oynamaktadır. Sergilenen olaylar için net olarak gösterilebilecek bir ‘neden’ yoktur; onlar, bir kısır döngü içinde yinelenmeye devam ederler.

&nbsp;

Bu tabloya diğer senaryolar da eklenebilir: örneğin baba, aile dışı bir ilişkiye girişebilir ve aile içinde var olan ‘üçgen’e, aile dışında bir ‘üçgen’ ekleyebilir. Anne, genelde olduğu gibi kendi annesiyle ‘üçgenleşerek’ desteğini genişletir. Böylece aile, “süreklilik” ile “değişim” arasında dans eder durur. ‘Değişim’i arayan kimse, o gayretiyle ‘problem yaratıyor’ rolüne düşer. Bu rollere neden olan, önceden belirlenmiş ‘düşünce kalıpları’, yani, babanın ‘aile sorunlarıyla uzaktan kumandalı ilgili’ olması; çocuğun ‘yaramaz ve haylaz’ diye nitelendirilmesi ve annenin ‘elinden geleni yapan, hatta gereğinden fazla itina gösteren ama etkisiz’ sıfatı, hep yalnış algılama stil’leri sonucudur. Sistemde herkes, özellikle ebeveynler, problem çözümü için sorumluluğu birbirlerinin omuzuna atar ve, sözüm ona, mantıki olarak diğer kişiyi değiştirmeye çalışır, daha doğrusu yalnızca bekler (<i>Godot’yu beklerken</i>?).

&nbsp;

Bilindiği gibi, beklenilen değişim, tek yönlü bir istek olması nedeniyle, oluşmaz. Bu beklenti, aile patolojisinde mevcut mantıki ve karşılıklı etkileşim (<i>interaction</i>) sistemini tanımamaktadır. Şimdi böyle bir aileye, çocuğa: “Çok daha yaramaz ol!”, babaya: “Ailenin dışından seyretmeye devam et!”, ve anneye: “Çocuğuna daha düşkün olmaya çalış!” demek, ilk kez ‘mantıksız’ (<i>illogic</i>) gibi görülmekle beraber, aile üyelerine, sürdüregeldikleri sistemin <i>ne denli değişmesi gerektiği</i> ve <i>yeni mantıksal iletişim yolları bulmaları</i> gerçeğini kuvvetli bir dille belirtmiş olur.

&nbsp;

&nbsp;

<b>Jay Haley</b>, bu sistemin önde gelen isimlerinden biridir. Mesleki olarak ne psikiyatr ve ne de analist olmamasına karşın (Sanat ve İletişim’den dereceleri vardı!), <b>Gregory Bateson</b> (<i>Double-Bind concept</i>’in isim babası) ile birlikte bu ve şizofrenik aileler konusunda çok önemli çalışmalar yapmıştır. ‘Philadelphia Child Guidance Clinic’e 1967’de Aile Tedavisi Araştırmaları Direktörlüğüne getirildi ve 1976’ya kadar, <b>Minuchin</b>’le birlikte çalıştı. O tarihten itibaren de, eşi <b>Cléo Madanes</b> ile birlikte Washington D.C.’de kurduğu ‘Washington Aile Terapisi Enstitüsü’nde emekli olduğu son on yola kadar çalıştı.
<p align=”center”>-150-</p>
&nbsp;

HALEY’nin ana prensipleri şunlardır:

&nbsp;

1)      Daha önce, Minuchin’in de belirttiği gibi, “Aile hiyerarşisi”nin önemi büyüktür. Aile üyelerinin arasında “Kuşaklar arası boşluk” (<i>Generation gap</i>) kaybolmamalıdır;

2)      Terapi’de, davranış dizilerinin oluşum ve sergilenmesine, iletişim patern’lerine önem verilir;

3)      Ortaya konulan konular, “Şimdi ve burada!” (<i>Here and now</i>) felsefesiyle bağdaşılır;

4)      Terapist kendini, problemin sergilendiği sosyal ünitenin bir parçası sayar;

5)      Tedavisel değişim, ‘kendi-kendini yineleyen’ sistemin (<i>self-regulating system</i>) değişimidir,

6)      “Patoloji”, dar bir alanda sürekli yinelenen, katı bir olaydır;

7)      Terapi’de ‘problem’in “nedeni” sorulmaz, onun hakkında “ne yapıldığı” irdelenir;

8)      Tüm aile birlikte görülür. Merkezi kudreti elinde tutması nedeniyle tek terapist esastır, ama, ailelerin izniyle, tek yönlü camdan diğer terapistler seansları izleyebilir ve gerektiğinde ‘danışman’ (<i>consultant</i>) olarak kullanılabilir;

9)      Terapi esnasında üyeler rahatlatılır, problemler teker teker sergilenerek yeniden tarif ettirilir, herkezin görüş noktası alınır. Aile arası tartışmaya izin verilmez. Aynı şekilde, beklenen olası değişimlerin de tarifleri yapılır;

10)   Terapi seansı, bir takım direktifler ve gelecek programın gündemini saptamakla biter.
<p align=”center”><i> </i></p>
<p align=”center”><i> </i></p>
&nbsp;
<p align=”center”>-151-</p>
&nbsp;
<h3>The MILAN Grup</h3>
<p align=”center”>(Mera Selvini <b>Palazzoli</b>, Luigi <b>Poscolo</b>, Gianfronco <b>Cecchin</b>, Giuliana <b>Prata)</b></p>
Bu grubun elemanları, İtalya’da ilk aile tedavisini yaptılar. Değişen ana prensip, P s i k i y a t r i k  yöntemden,  S i s t e m l e r  yöntemine geçişti.

1978’te, PALAZZOLI et al, “Paradoks ve Karşıt-Paradox” (<i>Paradox &amp; Counterparadox</i>) adllı bir eser yayınladı. Çalışma, “Fonksiyon bozukluğu olan aileler” (<i>Dysfunctional families</i>) üzerineydi ve amaç patolojik bir düğüm noktası bulmaktı.

1980’de grup ikiye ayrıldı:

PLAZZOLI + Prato :  Doğru işlemeyen ailelerde, sabit, değişiklik göstermeyen, tek ve etkin bir ‘etkileşim’ (<i>interaction</i>) sistemi bulma yoluna gittiler.

BOSCOLO + CECCHIN :  Şizofrenik aileler üzerinde yoğunlaştılar. Yaptıkları ilk major çalışma, “dil’in alışılagelmiş zalim kontrol ve tekdüzeliği”nin üstesinden gelip, ifadeleri farklı şekillerde yorumlama ve ifade etmeye savaştılar. Örneğin, onlara göre, bu tür aileler etkileşim sistemlerinde, “benzemek, göstermek” (<i>to seem, to show</i>) fiili, “olmak” (<i>to be</i>) fiili ile değiştirilmeliydi. Yani, şizofrenik ailelerin patolojik görüntüleri, sanki “aile oyunlarını -etkileşim sistemlerini (patolojilerini)- şiddetlendirmeye yönelikti; klinik olarak “ne” gösteriyorlarsa “o” idiler; aileler, “<i>paradoxical</i>” (alışılagelmişe, mantığa aykırı) olarak tarif edilmişlerdi; ama, sistemin her üyesinin yaptığı şey, “değişmeyi tercih etmeyerek”, davranış ve iletişimlerini oyun şekline koyarak sergilemeye devam etmekti. Diğer bir deyimle, verdikleri mesaj şu idi. “Biz aile olarak o.k.’iz, değişmesi gereken kişi-hasta ‘bu!’, bizim değişmeye gereksinmemiz yok!”. Çok geçmeden herkes, “tüm aile değişmeden, ailenin bir kısmının değişemeyeceği” gerçeğini özümsüyordu. Belli idi ki, “değişmek” için, “iletişim, düşünüş ve davranışları, farklı bir form’a girmek” zorundaydı.

&nbsp;

Epey deneyim kazandıktan sonra, Grubun başı PALAZZOLI, terapi sistem ve yöntemlerini şöyle açıkladı:

“Prensip itibariyle, s i b e r n a t i k  ve  e n f o r m a s y o n  üzerine dayanıyoruz. Hastaların kazandıkları şey, etraflarındaki dünyayı, “kitle” (<i>mass</i>) enerji yerine, bir “patern” (örüntü) ve “bilgi kaynağı” olarak görebilmeleridir. Tedaviden elde edilen “feed-back” öğretileri, herkes tarafından, aynı düzeyde, yani göründükleri-oldukları gibi paylaşılır; m e n t a l  problemler, gerçekte, s o s y a l   i l e t i ş i m  hatalarıdırlar, dolayısıyla tedavi’de, “kişiler” ve “<i>intra-psychic</i> <i>problemler</i>” üzerinde durmaya gerek yoktur. Terapist’ler yeni etkileşimler oluşurken, aile fertlerinin içine rahatlıkla girer çıkar ve paylaşırlar. Sonuçta, aile üyeleri arasında muazzam bir şefkat, merhamet ve sevgi yücelir. Terapistler, (<i>linear</i>) niteliklere sıradan, doğrusal bakış) düşünceyi yalnış görmezler, fakat onu bir yaşam ve etkileşim stili haline koymak -evvelden ve ezelden olduğu gibi-, geniş bir yüzeyin yalnızca bir noktasını iğneyle delmeye benzer, dolayısıyla yeğlenmez.”

&nbsp;

Kliniğe bir telefon gelse, terapist, son derece nötral konumu muhafaza eder, hasta ile bir ilişkiye girmez ve “problemin toplantıya kadar bekleyip bekleyemeyeceğini” sorgular; yani, bir sosyal ajan gibi davranır. İntihar, aşırı şiddet ve homisid’e (adam öldürme), derhal müdahale edilir. Probleme
<p align=”center”>-152-</p>
seans’larda, başka başka açılardan hipotez’ler yapılarak yaklaşılır ve birçok olasılıklar, “açıkça söylenmeksizin, yinelemelerle tekrarlayıcı-dairevi” (<i>circular</i>) bir şekilde yorumlara çağrışım yapmak üzere ortaya konur (<i>circularity</i>). Bu, dolaylı bir şekilde, onların davranışlarını etkileyen inançların sorgulanması demek olur ve sanki, “Sen aileni bu şekilde düşün!” gibilerden bir gönderme yapılmaktadır. Her şey “aile”ye atfedildiğinden, aile, “organik” bir bileşim, yek bir vücut gibi görülür. Üye’ler de terapist’i, ayni patern’i paylaşan pattern’lerin bir parçası olarak görür.

&nbsp;

Davranış, içeriğin bir parçası sayıldığından, sözsel ağırlık onun üzerinde odaklaşmıştır ve kişi, bu içeriğin dışına itilmiştir. Örneğin, “Father is depressed!” (Baba deprese’dir!) gibilerden dolaysız bir niteleme yerine, “<i>Father is showing</i> <i>depression!</i>” (Baba, depresyon sergiliyor!) demek yeğlenir; nesne, içeriğin dışına itilmiştir. Aynı şekilde, “<i>child is aggressive</i>!” (çocuk saldırgan!) yerine, “<i>Child acts aggressively</i>!” (Çocuk saldırgan davranıyor!) deyimi tercih edilir, çocuğun davranışı önemlidir ve bu, söz konusu olur.

&nbsp;

Milan grubu terapi stili için “Uzun kısa-süreli terapi” nitelenmesi yapılır. Bunun nedeni seansların total 10 kereyi geçmemesi, her seansın ortalama ayda bir yapılması ve her seansın saatler süren uzunlukta olmasıdır. Hemen hemen ritüele benzer bir tarzda, seans’ların anatomisi şöyledir:

&nbsp;

1)      İlk 5-20 dakika, terapi ekip’i (<i>team</i>-takım) aileyi tartışır;

2)      5-90 dakika, aile, terapist tarafından görüşmeye alınır ve diğer üyeler sessizce izler,

3)      15-40 dakika, terapist ve diğer tim üyeleri, “yeni durum”u kendi aralarında tartışır,

4)      5-15 dakika: Terapist, kendi tartışmalarının özünü, gerekirse kararları, aile üyelerine özet olarak sunar, bu, gerçek seans’tır.

5)      5-15 dakika: seans ardı ekibin üyeleri arasında özet tartışması.

Bu toplantılarda kullanılan metafor, “<i>collective systemic</i> <i>mind</i>” (kolektif sistemik bir düşünce) ve “hipotez kullanma, sirküler tartışmalar, nötral kalma ve olumlu çağrışımlar yapma” prensipleridir. Hipotez’ler, ekip üyeleri tarafından, seans-öncesi toplantıda formüle edilir ve seansta bunlar sunulur. Bu hipotezler, metaforik açıklamalar halinde, ailenin sergilediği semptom’ların ne anlama gelebileceğini, bu semptom’ların ne hizmette bulunduğunu ve ailenin bunların etrafında nasıl, ne şekilde organize olabildikleri konularındadır. Başlangıç noktasından itibaren, terapist, bu hipotezler ve ailenin üyelerinin yanıtları konusunda, gerek toplanan enformasyon ve gerekse ailenin bu bilgilere ve davranışlara verdiği yanıtları, prensip olarak davranış biçimlerini gözlemlemekten elde ettiği bulguları açıklar. Sorular ortaya çıktıkça, aile üyeleri, aile içindeki ilişkileri daha iyi anlarlar. Bu, yöntem semptomları tarif etmelerini sormaya tercih edilir. Tekrarlarsak, semptomlara verilen tepkiler, ailenin nasıl organize edildiği konusunda daha önemli bilgiler verdiği gibi, her üyeye, hasta davranışın anlamının, içeriğin içinde esastan var olduğunu ve onun diğer davranışlarla olan ilişkilerini de açıkça belirtirler.

&nbsp;

Terapi tim’inin üyeleri, eğer terapi seansları başarı ile bitmezse, ne kendilerini bundan sorumlu tutar ve ne de aileyi sorumsuzlukla itham eder. Terapist’in sorumluluğu “değişim” için değil, “terapi” içindir. Aile iyileşirse, bunun seans’lardan dolayı olduğunu söylemek de prensiplere aykırıdır. Gariptir, değişim olmayınca, üyeler, seans’ları daha iyi anımsarlar, terapi başarılı olup da eğer bir değişim ortaya çıkarsa, bu zaten beklenen bir şeydir.

&nbsp;
<p align=”center”>-153-</p>
Hipotez’lerin kullanıldığı anlarda, özellikle klasik psikanalitik terapi taraftarlarının pek de uygun görmedikleri bazı “ritüel”ler aileye tavsiye edilir, bunlar da metafor’un bir parçasıdır. Örneğin:

&nbsp;

a) Anne ve baba, ara sıra, evde hiç kimseye bir şey demeden, birkaç saatliğine ortadan kaybolabilmeli;

b) 4 kişilik çekirdek aile, arasıra, akşamları evde kapıları kilitlemeli, telefonu priz’den çekmeli ve kendi havası içinde kalmalı;

c) Seans’larda, on beş dakikayı aşmayan bir zaman süresi içinde “özel bir konuyu konuşmalı”, ya da “hiç bir şey konuşulmamaya” karar vermeyip susabilmeli;

d) Seans’larda, değişim, eğer olmuşsa, yukarda da söylendiği gibi, hiç söz konusu olmamalı.
<p align=”center”>*     *</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-154-</p>
&nbsp;
<p align=”center”>DAVRANIŞÇI  (<i>BEHAVIORAL</i>)  Model</p>

<h3>(Liberman, Patterson, Alexander)</h3>
&nbsp;

&nbsp;

Bu modelde de, ailenin problemi, tüm aile sisteminin yapı ve fonksiyonuna göre değerlendirilir. Yaklaşım, sunulan şikayete dolaysız olarak bir çözüm bulma çabasıdır. Örneğin dikkat direnen, idare edilmesi güç bir çocuk için, onunla daha fazla beraber olma ve iyi davranışları ödüllendirme teknikleri, örneğin puan sistemi önerilebilir. Bir Kanada üniversitesinde (<b>McMaster</b>) geliştirilmiş bir modele göre, aile, yazılı standart bir protokol ile değerlendirilir. Bulunan bulgular, araya girme-müdahale (<i>intervention</i>) alanlarını da dikte eder.

&nbsp;

Bu yaklaşım modelinin öğeleri şunlardır:

&nbsp;

1)      Bu metadoloji, “ölçülebilen” bir düşünce çerçevesini simgeler;

2)      Tedavi yöntemi, halen işlevlikte olan “deneysel psikoloji”den ödünç alınmıştır; ve

3)      Terapi teknikleri, nesnel (<i>objective</i>) olarak tanındığı gibi, yinelenebilir de.

Bu çalışmanın önderi, “Oregon Sosyal Öğrenme Projesi”nin lideri olan <b>Gerald Patterson</b>’dur. Ona göre bu yaklaşım, “davranışçılık” ile “mikroanalitik araştırma”nın bir evliliğidir. Yani, çocuklarıyla ilgili problemler üzerinde çalışırken, hastaların “direnç” ve “terapinin sonucunun başarılı olması” gibi ‘süreç değişkenlerini’ (<i>process variables</i>) esas alan ve üzerlerinde odaklaşan bir sistem söz konusu oluyor.

&nbsp;

Bilindiği gibi, d a v r a n ı ş ç ı l ı k,  1900’lerin başında “Öznellik” (<i>Subjectvity</i>) ve “Mentalizm-Akılcılık” (<i>Mentalism</i>) akımına karşı görüşleriyle bilinen bir hareketin liderliğini yapan <b>J.B.</b> <b>Watson </b>ile başlamıştı. Watson, davranışın anlaşılması için “Nesnelliğin” (<i>Objectivity</i>) esas alınmasını öngörüyordu. Ondan sonra da, <b>B.F. Skinner</b>, psikoloji bilimi için ‘gözle görülebilen, açık davranış’tan (<i>overt behavior</i>) başka saygın data’nın kaale alınamayacağında ısrar etti. Bunlara paralel olarak, Rusya’da <b>Ivan Petrovich Pavlov</b>, “Klasik Koşullandırma” (<i>Classical Conditioning</i>) için deneyler yapar ve kuramlar üretirken; <b>E.L.</b> <b>Thorndike</b> da, davranışın ödüllendirici ve cezalandırıcı sonuçlarına dikkat çekti. Hayvan deneyim laboratuvarlarındaki sürekli çalışmalar sonucu ‘şartlandırma’ konusundaki araştırmalar sonucu edinilen bilgiler ve ‘öğrenme ögeleri’nin tesbiti, Deneysel Psikoloji’nin (<i>Experimental Psychology</i>) temellerini attı.   <i> </i>

<i> </i>

<i>            </i>Bu yaklaşımın insanlarda bir tedavi yöntemi olarak kullanılması, <b>Mary Cover Jones</b> (1924) tarafından çocukların korkularının ve <b>Mowrer</b> &amp; <b>Mowrer</b> (1938) tarafından da <i>enuresis</i> (idrar kaçırma) probleminin çözümü ile başlar. <b>Dollar</b> ve <b>Miller</b> (1950) de, bu yaklaşımı “Öğrenme Kuramı”na (<i>Learning Theory</i>) uyguladı.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-155-</p>
<p align=”center”>T e m e l   K u r a l l a r ,  K a v r a m s a l   Y a p ı l a r</p>
Aile Tedavisi’ne “davranışçı” yaklaşım, daha ziyade teknik yönden olmuştur. Bu davranışa has özel terimleri kısaca bir gözden geçirmek yararlı olacaktır sanırım.

&nbsp;

<b>Klasik Koşullama</b> (<i>Classical Conditioning</i>) : Prof. <b>Pavlov</b>’un ilk kez bize öğrettiği gibi, bu, “koşulsuz bir uyarım”ın (<i>unconditioned stimulus</i>-US), örneğin yiyecek,  “koşullu bir uyarım” (<i>conditioned stimulus</i>-CS), örneğin çıngırak ile “koşullanmamış bir yanıt” (<i>unconditioned response</i>-UR), örneğin salya oluşturma ilintisidir. Eşzamanlı olarak yiyecek ve çıngırağın sunumu, salya salgılanımına neden olur. Deneyimi yinelemekle ve zamanla yalnızca çıngırağı çalmakla yiyecek gösterilmese de salgılama gene oluşur. Bu, <i>otonomik sinir sistemi</i>’nin kontrolünde ve <i>istem</i> dışı bir olaydır.

<b>Edimsel Koşullama</b> (<i>Operant Conditioning</i>) :  Bu deneyimde, bir nesne (örneğin insan) kendi isteğiyle bir davranış sergiler. Ortaya çıkan davranışsal yanıtın sıklığı, o davranışı izleyen sonuçlar tarafından kontrol edilir. Olumlu bir sonuç, “Olumlu Pekiştirici” (<i>Positive</i> <i>Reinforcer</i>) olarak adlandırılır ve bu pekiştirme ile, daha önceki davranış da kuvvetlendirilmiş olur. Eğer nesne’nin davranışı “cezalandırılmak”la sonuçlanırsa, bu ya “itici” (<i>aversive</i>) bir hareketle, örneğin tokat atmak, ya da “olumlu bir işlevi engellemek”le (<i>grounding</i>), veya “sergilenen davranışın sıklığının sürekli azaltılarak sıfıra indirgenmesi, körelme”yle (<i>extinction</i>) sonuçlanır.

&nbsp;

<b>Olumsuz Pekiştirme</b> (<i>Negative Re-inforcement</i>) :  Bu, sergilenen davranışın sıklığının artırılmasıyla, ters, caydırıcı bir dürtünün engellenmesi olayıdır. Örneğin, kocası tarafından sürekli olarak iğnelenen ve küçük düşürülen bir kadının, sürekli karşılaşmadan kaçınma amacıyla evi terketmesi gibi.

<b>Ayırımlı Öğrenme</b> (<i>Discrimination Learning</i>) :  Ayırımlı öğrenme, bazı koşullarda oluşan ve diğerlerinde oluşmayan bir yanıt sistemi demektir. Bu, özel durumlarda arzu edilen davranışların sergilenmesinde önem kazanır. Bu öğe, farklı davranışlarda uygulanan “pekiştirici” ve “itici” olasılıklar tarafından etkilenir. Örneğin spor salonunda koşan ve zıplayan bir çocuk ödüllendirilirken benzeri ödüllendirme, aynı hareketleri sınıfta yapmadığı için verilir.

&nbsp;

<b>Genelleme</b> (<i>Generalization</i>) :  Bu, “Ayırımlı Öğrenme” ile ilintili bir süreçtir. Farklı konumlarda o kadar ayrımcılık yapmama ve davranışın oluşturduğu içerikten farklı durumlarda aynı davranışı sergileme esasına dayanır. Örneğin bir terapi seansında denenen bir iş görüşmesi provasının gerçek görüşmede realize edilmesi gibi.

&nbsp;

<b>Toplumsal Öğrenme Kuramı</b> (<i>Social Learning Theory</i>) :  Bu kuram, kişilerin davranışlarının sonuçlarıyla ilişkili kurallar ve olasılıkların zorunluluklarını tarif eder. Aynı zamanda, bilişsel (<i>cognitive</i>) süreçleri de içine alarak, bir çıkar beklemeden edinilen öğrenim ya da başkalarına model olma süreçleriyle de ilintidedir. Kişiler, başkalarını ve olayları gözlemleyerek de öğrenebilirler.

&nbsp;

<b>Birincil ve İkincil Pekiştirme ve Cezalandırmalar</b> (<i>Primary and Secondary Reinforcements and Punishments</i>) :   Bu terimler, doğal-biyolojik ve sonradan öğrenilen tepki davranışları arasındaki farkı belirtir. Örneğin  b i r i n c i l   p e k i ş t i r m e’ye en güzel örnek ‘besin’dir; b i r i n c i l   c e z a l a n d ı r m a’ya bir örnek ise ‘tokatlamak’ olabilir. İ k i n c i l   p e k i ş t i r m e’ye bir örnek olarak ‘sırt okşamayı’ ve  i k i n c i l   c e z a l a n d ı r m a’ya da ‘azarlama’yı gösterebiliriz.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-156-</p>
&nbsp;

&nbsp;

<b>Pekiştirme Düzenlemesi</b> (<i>Reinforcement Schedule</i>) :  Uyaran-tepki öğreniminde, deneğin kaçıncı uygulamada tepkiyi pekiştireceğini belirten çizelge. Bunda, bir davranışın pekişmesinde gerekli olan olasılıklar için farklı başlangıç noktaları belirlenmiş ve belirli bir davranışla onun sonuçları net olarak işaretlenmiştir.

<b>Düzenleme</b> (<i>Shaping</i>) ya da <b>Ardışık Tahminleme</b> (<i>Successive Approximation</i>) : Bunda, karmaşa bir davranışın alt parçalara ayrımını hedefleyen süreç açıklanmıştır. Örneğin bir çocuğun sessizlikle sırada oturuşu, öğretmene dikkat verişi, elini havaya kaldırışı ve çağrılmadan önceki bekleyişi hep kısımlara ayrılarak tesbit edilir ve bunlaraa göre beklenilen davranış mod’ları tartışılır.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>T E D A V İ S E L    S T R A T E J İ L E R</p>
&nbsp;

Davranış terapisi’nin amaçları, hasta tarafından belirlenir ve şimdiki zamanda var olan ama istenilmeyen davranış biçimlerinin değişmesiyle sınırlanır. Semptomlardan kurtuluş, arzu edilen sonuçtur. Semptomların altında yatan nedenlere önem verilmez, tüm çaba, ‘arzu edilmeyen’ davranışların, ‘arzu edilen’ yedeklerle (<i>substitutes</i>) bir değiş tokuşudur.

&nbsp;

Terapi’nin dayandığı esas da, davranışı sürdüren kuvvetlendirici nedenler değiştirildiği takdirde, bunun sonucu olarak davranışın değişeceğidir. Bu yönteme tabi tutulan kişiler, ‘düzeltici öğrenme deneyimleri’ (<i>corrective learning experiences</i>) ile, yeni öğrendikleri problem çözebilme yetenekleri ve yüceltilmiş iletişim yetileri, ya da zararlı, normal uyum sağlamayı engelleyen alışkanlıkları ve bindikleri dalı kestiren duygusal çatışmaların üstesinden gelmekle, tedavide başarı oluyorlar (<b>Wilson</b>, 1984).

<b>Jacobson</b>’un (1981), p r o b l e m   ç ö z e b i l m e  konusunda tavsiye ettiği genel kurallar şunlardır:

1)      Her kez yalnızca bir problemi tartışın,

2)   Aile tedavisi esnasında, eşlerden birinin görüş açısını, eğer gerekirse yeniden sözcüklerle düzenleyerek diğer eşin onları tüm içerikleriyle anlamasını sağlayın,

3)   Kişilerin zihinlerini okumak ve diğerlerine üzerlerinde çalışılacak motifler vermekten sakının,

4)   Seans’lar esnasında, arada zıtlık ve çatışmalar çıkaracak ve duygusal tansiyonu yükseltecek tartışmalardan çekinin.

&nbsp;

Bir problemi tarif etmek için kullanılması gereken çok daha özel yetiler ise şunlardır:

&nbsp;

1)  Bir problemin tartışılmasına başlandığında, tarafları, olumlu sözcüklerle başlamaya davet edin, örneğin “Son haftalarda yaptığın birçok güzel şeyleri cidden takdir ediyorum.”

2)  Problemleri, tüm bir davranışçı terimleriyle belirtin, örneğin “Evden dışarı örneğin               gezmeye gitmek konusunda ben senden daha fazla liderlik gösteriyordum, ama bundan böyle bu konuda ben senin daha fazla söz sahibi olmanı istiyorum.”

3)  Gerçek duygularınızı ifade etmekten sakınmayın,

4)  Her iki ‘eş’in, halen mevcut olan problemleri yaratmak ve devam ettirmekteki karşılıklı rollerini tanımaları ve sorumluluk almaları konusunda emin olun. Örneğin, “Ben, senin bir işe başlamak istediğinde, ona engel olacak şekilde araya giriyorum,”, ya da “Sen kendin başladıkça ben daha çok yapmıyorum, ben yapmadıkça da sen daha fazla yapıyorsun,” veya “ben başladığımda sana yapılacak, kendi kartlarını koyacak  bir yer bir yer bırakmıyorum,”gibi.

5)  Problem(ler)in tarifini mümkün olduğu kadar kısa tutun.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-157-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>T E R A P İ   S Ü R E C İ</p>
Terapi’nin süreci için, <b>Richard Stuart</b> (1980) sekiz faz’lı bir model sunar:

&nbsp;
<ol start=”1″>
<li><b>faz</b> : Çiftler beraberce uzunca bir “Danışmanlık      Öncesi Evlilik Çizelgesi-Envanter’i” (<i>Marital Precounseling Inventory</i>)      hazırlar. Bunda: evliliğe sadakat, genel amaçlar, beklenen mutluluklar,      değişmek için hedefler ve günlük faaliyetlere dair ayrıntılar yer alır.</li>
</ol>
&nbsp;
<ol start=”2″>
<li><b>faz </b>: Çift, bir “Terapi Kontratı” (<i>Therapy      Contract</i>) hazırlar ve imzalar. Bu, başarılı bir terapi süreci için      elzemdir. Bu kontrat, tarafları, gerekli bilgileri tüm açıklığıyla      karşılıklı olarak vermeye; seans’lara gelmeye (toplam altı ile on arası      sayıda) ve terapi ücretlerini ödemek için bir taahhütnamedir. Terapist,      tedavi modelinin ‘birleşik’ olduğunu, yani seanslarda çiftin birbirlerine      zıt, olumsuz ve kasti konuşamayacağı hususunda bir açıklama yapar ve      koşullandırır.</li>
</ol>
&nbsp;
<ol start=”3″>
<li><b>faz</b> : Terapist, çift’lerin, prensip      itibariyle  o l u m l u   d a v r a n ı ş  üzerinde odaklamaları gerektiğini      belirten bir model sunar ve onu uygulamaya davet eder.</li>
</ol>
&nbsp;
<ol start=”4″>
<li><b>faz</b> : Bu dönemde Stuart’ın modeli, eşlerin      birbirleri için arzu ettikleri ve mutlu kılmak  istedikleri günlerin planlanmasını öne sürer. Sekiz ya da on      kez, çiftin biri, diğerinin hoşuna gidecek davranışları sergiler. Bunların      tarihleri önceden saptandığı gibi uygulandığında olup bitenler için      ayrıntılı bir dosya da tutulur.</li>
</ol>
&nbsp;
<ol start=”5″>
<li><b>faz</b> : Bu faz’ın ruhu, i l e t i ş i m’e dayanır.      Stuart, zamanı iyi seçilmek ve açık, dürüst</li>
</ol>
mesajlar alıp vermek koşuluyla, planlanmış bir iletişim sisteminin, aile hayatının reorganizasyonu’nda yeni çığırlar açacağına inanır. Bu yeniden yapılanmada olumsuz şeyler kadro dışı bırakılır ve olumlu şeyler ve onları kuvvetlendirici, bütünleştirici taktikler yer alır.
<ol start=”6″>
<li><b>faz</b> :  K      o n t r a t’lar yeniden gözden geçirilir, rol sorumlulukları incelenir,      hala problem</li>
</ol>
gözüken alanlara ya da daha geniş kapsamda güven gelişimine odaklanılır. Program “Bir şey, bir şey içindir!” mottosuyla işler.

&nbsp;
<ol start=”7″>
<li>ve <b>8. faz</b>’lar :  Bunlarda      odak noktası, etkili olarak  k a r      a r  v e r e b i l m e k’tir. Bunda      başarılı olabilmenin anahtarı, gerçekcil hedefler koyabilmek ve problem      çözücü yetenekleri geliştirebilmektir. Stuart, kararların nasıl alındığını      ayrıntılarıyla belirten bir “k u d r e t        ç i z e l g e s i” (<i>powergram</i>) kullanır.</li>
</ol>
&nbsp;

Sekizinci ve sona yakın seanslarda terapi, eşler arasında oluşmuş <span style=”text-decoration: underline;”>olumlu değişimlerin nasıl olacağı </span>üzerinde birlikte karar verilmiş ve uygulanmış etkin “iletişim” ve “karar verme” süreçlerinin özetlenmesini ve netleşmesini içerir. Periyodik gözden geçirmeler (<i>reviews</i>), bu son değerlendirmenin, değişen koşullar altında sanki bir taban ölçüt gibi kullanılmasından ibarettir.

&nbsp;

<b>Stuart</b>, gene prensip olarak, faz-seans’ların aralarını zaman açısından gitgide açtığı gibi, terapi seans ve planlamalarda gitgide daha az rol oynamaya başlar.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>x     x     x</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-158-</p>
&nbsp;
<h5>TABLOLAR</h5>
&nbsp;

(Ek: Sa:1) -Bu küçük puntalar, ana basımda, <span style=”text-decoration: underline;”>normal büyüklükte</span>, soldaki iki sütun kitabın soluna, sağdaki son iki sütun kitabın sağ tarafına, çift taraflı ama eşzamanlı ve eşhizalı olarak basılacaktır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<span style=”text-decoration: underline;”>MODEL</span> :                             <span style=”text-decoration: underline;”>NORMAL AİLE GÖRÜŞÜ</span>:                     <span style=”text-decoration: underline;”>PATOLOJİ YORUMU</span>:           <span style=”text-decoration: underline;”>TEDAVİNİN AMACI</span>:

&nbsp;

<b>PSİKODİNAMİK   </b>            1)Ebeveynlerin “kişilik”leri ve a-             Semptomlar, orijinal ailede,     1)“İçgörü”<i>(Insight)</i> ge-

radaki “ilişkiler” iyi belirlenmiş.           çözülmemiş çatışmalardan          lişimi ve orijinal aile-

(Ackermann,                         2) “İlişki” algıları, geçmiş olay ve            doğan projeksiyon süreçleri.        deki kayıpların resto-

Boszormenyi-Nagi,                   “realite-gerçek”lere değil, bugü-                                                                rasyonu (Yeniden ya-

Framo,                                        nün gerçeklerine monitor olmuş.                                                               pılanması.)

<span style=”text-decoration: underline;”>Lidz</span>,                                      <span style=”text-decoration: underline;”>Lidz</span>: Aile’nin görev yapabilmesi

Meissner                                         için gerekenler:

a) Ebeveyn koalisyonu,

b) Kuşak sınırları,

c) Cinsiyete bağlı (<i>sex-linked</i>)

ebeveyn rolleri

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b>FAMILY SYSTEMS           </b>1) “Kendi-<b> </b>farklılaşması” – <i>(Diffe-</i>            Orijinal ailede, bozulan          1)‘Farklılaşma’ <i>(Diffe-</i>

<b>THERAPY                                 </b><i>rentiation of self)                                 </i> fonksiyonlar şu tür iliş-             <i>rentiation.),                                  </i>

<b>                                                </b>2) “Zihinsel – <i>Intellectual</i>” yetinin            kilerden oluşur:                      2) Bilişsel fonksiyon-

(Murray Bowen)                         “Duygusal – <i>Emotional</i>” dengeye         a)Yeterli farklılaşmama              laşma,

üstünlüğü                                                  (<i>Poor differentiation</i>)          3) Duygusal tepkileşme,

b) Sıkıntı (<i>Anxiety</i>)                  4) Aile içinde tepkilerin

c) Aile projeksiyon süreci           değişimi:

d) Üçgenleşme (<i>triangu-</i>            a. “Üçgen”i bozma:

<i>lation</i>)                                       (<i>detriangulation</i>)

b. Kopuklukları tamir.

&nbsp;

&nbsp;

<b>DENEYSEL    </b>                       <span style=”text-decoration: underline;”>Satir</span>: 1)“Kendi değerlendirme” –             Semptom’lar, sistemdeki        1) Direkt – dolaysız,

(<b><i>Experientia</i></b><i>l</i>)                                       (<i>self-worth</i>)                                  halen mevcut iletişim sis-          Hemencecik – ivedi-

2) İletişim: Açık, dürüst,                 temlerine karşı verilen                dilikle paylaşılan

(Satir,                                                     özel (<i>specific)</i>                              sözcüksüz mesajlardır.                yaşantılarla, gerek

Whitaker)                                          3) Aile kuralları: Esnek,                                                                      kişisel ve gerekse

insancıl, uygun                                                                                ailevi gelişmeyi sağ-

4) Topluma bağlılık: Açık                                                                   lamak.

<span style=”text-decoration: underline;”>Whitaker</span>:  Aile yapısının çok cephe-

li oluşu ve yaşantıların

paylaşılması

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

-159-

&nbsp;
<h5>TABLOLAR  (2)</h5>
&nbsp;

(Ek: Sa:2) -Bu küçük puntalar, ana basımda, <span style=”text-decoration: underline;”>normal büyüklükte</span>, soldaki iki sütun kitabın soluna, sağdaki son iki sütun kitabın sağ tarafına, çift taraflı ama eşzamanlı ve eşhizalı olarak basılacaktır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<span style=”text-decoration: underline;”>MODEL</span> :                        <span style=”text-decoration: underline;”>NORMAL AİLE GÖRÜŞÜ</span>:                   <span style=”text-decoration: underline;”>PATOLOJİ YORUMU</span>:           <span style=”text-decoration: underline;”>TEDAVİNİN AMACI</span>:

&nbsp;

<b>YAPISAL             </b>          1) “Sınırlar” belirli,                                  Semptomlar, güncel aile           Aile yapısının yeniden

(<i>Structural</i>)                      2) Kuvvetli ebeveynlerle belir-                yapısal denge bozukluğu.         düzenlenmesi.

lenmiş h i e r a r k i .                            a) ‘Hierarki’ çalışma dü-          a) Üyelerin göreceli

(Minuchin,                       3) Sistemin ‘esnekliği’:                                  zeni bozukluğu,                      ‘yanlış’ pozisyonları-

Montalvo,                          a.‘Otonomi’ ve ‘Interdepen-                   b) İçten ve dıştan gelen de-           nı değiştirerek, h i e r-

Aponte)                                 dens’in cesaretlendirilmesi,                     ğişim öğelerine uyum-             a r k i’yi (aile içi komuta

b.‘Kişisel büyüme’ ve ‘Sistem’                  suz yanıt verme.                       ve kudret sırası) yeniden

in devamlılığı’nı sağlama,                                                                        düzenleme,

c. “Gelişimsel” (<i>developmental</i>)                                                              b) Net, esnek sınırlar dü-

ve “Çevresel” (<i>environmental</i>)                                                                  zenleme.

etkilere karşı yeniden yapılan-

ma yetisi geliştirme.

&nbsp;

&nbsp;

<b>STRATEJİK </b>                  1) “Esneklik” (<i>flexibility</i>),                       Semptom’lar çok yönlüdür:      Yalnızca yakınılan şi-

(<i>Strategic</i>)                         2) Zenginleştirilmiş “Davranış re-          a) Başarısız ‘problem çözme’    kayet’ler-Semptom’lar

pertuvarı” geliştirilir:                              denemeleri,                            tedavi edilirler;

(Haley,                               a) Problem çözebilme yeteneği,             b) Hayatın biyolojik sikl’le-       Mevcut sert, eyilmez

Milan Grup,                       b) Biyolojik Hayat Sikl’lerine                    rine uyun sağlayamama         “Geri İtilim” (<i>Feed-</i>

Palo Alto Grup)                      (<i>Life cycles</i>) rahatça geçebilme              (Haley),                                 <i>back</i>) devresini kırmak,

c) ‘Hierarki’yi net olarak benim-          c)  Hierarki’de anarşi, ‘Üçgen’   oluşacak sonuca uyum

seme (Haley).                                       (<i>Triangle</i>)’lerde hierarki o-    sağlama. Net bir“hierarki”

luşumu (<i>Coalitiion accross</i>   tarifi.

<i>Hierarchy</i>)

&nbsp;

&nbsp;

<b>DAVRANIŞÇI                 </b>1. Uyumsuzluğa neden olan dav-           Uyum sağlamayan, semptom     Somut, gözle görülebilir,

Model                                     ranış benimzenmez;                           yaratan davranışlar şunlardır:     elle tutulabilir davranış

(<i>Behavioral</i>)                       2. Uyum sağlayacak davranış                 a. Ailenin dikkati ve ödüllen-    hedefleri:

(<i>Social Exchange</i>)                   ödüllendirilir,                                     b. Eksik ya da yanlış ödüllen-   Sosyal takviye (<i>Re-infor-</i>

3. Uzun süreli ‘karşılıklı değiş-                   meler,                                    <i>cement</i>) olasılıklarının

(Liberman,                              tokuş (<i>reciprocity</i>) sağlamak.             c. İletişim noksanlığı (bunla-    değiştirilmesi.

Patterson,                                                                                               rın devamlı takviyeleri).         D a v r a n ı ş’ın, insanlar-

Alexander)                                                                                                                                            arası etkileşim yönünden

şekillendirilmesi:

U y u m l u davranışı ödül-

lendirme,

U y u m s u z  davranışa

ödül vermeme.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-160-<b></b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
&nbsp;
<p align=”center”><b>D İ Ğ E R   T Ü R    A İ L E    T E D A V İ L E R İ</b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
I.  EBEVEYN-BECERİ EĞİTİM PROGRAMLARI (<i>The Parents’ Skills – Effectiveness</i> <i>Training</i>) :

&nbsp;

<b>            </b>Son yıllarda, özellikle okullarda artan davranış, uyuşturucu alışkanlık problemlerinden ötürü, okulun kendi özyapısı içinde, yeni bir “aile eğitim-terapi” branşı gelişmeye başladı:  “Nasıl İyi Ebevyen Olunur?” ya da “Ebeveynlik Beceri Eğitimi”. Bizim gibi çocuğun eğitim ve terbiyesini hemen tümüyle anneler ve anne-annelere bırakmış bir toplumda, okulda davranış bozukluğu gösteren bir çocuğa, aileyi okula getirerek, ister “konferans” olsun ister “seminer”, bir tür eğitim/terapi uygulanmasına girişilmesi, birçok erkeklerde direnç uyandırabilir sanılabilirdi. Benim görebildiğim kadar, hiç te öyle olmuşa benzemiyor. Davete hiç icabet etmeyenler olduğu kadar, mesleki düzeyi ne kadar yüksek olursa olsun, bazı doktor arkadaşlarımın dahi okula, gülümseyerek de olsa, yarı şaka yarı ciddi, “Babalık dersleri almaya gidiyoruz!” serzenişlerini yürekten alkışlarım.

&nbsp;

Amerika Birleşik Devletlerinde çocuk ruh hekimi olarak çalışırken, 1980’lerde bunu çok doğal olarak yapıyorduk. 1980-1990 on yılı, zaten “çocuk on yılı” olarak ilan edilmiş, eğitim programları tüm yurtta, Avrupa’ya kıyasla gerilerde olduğu düşüncesiyle, bir “yeniden yapılanma programı”na girişilmişti. Kendi anadillerinden başka yabancı dile hemen hemen hiç önem vermeyen, “iş, müzik, spor, elektrik” vb. Ev tamirine kadar el uğraşısı sanatlarını resmi izlenceye koyan, kendi memleketlerinin ötesinde coğrafta ya da tarih diye sosyal bilimlerin varlığından pek haberdar olmayan gerçekten modern bir devlette, durum cidden vahim idi. Özelllikle lisans-altı programlar acıklı idi. Harvard’da bile, dekanımız, 2000 yılından itibaren Tıbbın 1. sınfına giren çocuklara spor, felsefe, matematik, yabancı dil, bilgisayar derslerini ana dersler olarak uygulayacaklarını söylediğinde zor inanmıştık. Her ne hal ise, çocuğun “eğitimi”, onun “ruhsal sağaltımı”nın en önemli öğelerinden biri olması dolayısıyla, bu tür pogramların yanında, “<i>Parents</i>-<i>Skills Training</i>” (Ebeveyn-Beceri Eğitimi) de yapardık. Genellikle terapi’lere alışkın, hatta tutkun olduklarından hiç yadırgamamışlardı. Her ne hal ise, Türkiye’mizde de bu tür program’ların her düzey eğitimde başlaması, yerleşmesi ve yeşermesi, çocuklarımızın ve gençlerimizin sosyal konumlarında ve bir gün anne-baba olduklarında çok olumlu sonuçlar verecektir.

&nbsp;

O k u l a   d a v e t t e  esas, çocuğun “davranışı” ana tema olduğundan ve arzu edilmeyen davranışları düzeltmekte kullanılan en uygun yöntemin “davranışçı” (<i>behavioral</i>) olması dolayısıyla, genel olarak bu tür programlarda, “Davranışçı aile ya da evlilik terapisi” yaklaşımlarını kullanmak adet olmuştur. Doğal olarak, bir “Sistemler terapisti”nden farklı olarak, terapist, ailenin çocukları hakkında tariflerini, “bir problemi olan bir kişi” olarak kabullenir ve terapi, ebevyn’in çocuğa karşı olan tepkisini değiştirmek, sonuçta da çocuğun davranışını değiştrmesini ümit etmek üzerinde odaklanır. Olaylar, “<i>linear</i>” (bir yönde) bir şekilde, öncelerden başlayarak bugünün davranışının nasıl geliştiği analiz edilir ve tartışılır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-161-</p>
Bu eğitim/terapi ister bir “<i>Workshop</i>” (çalışma grubu) ya da dolayısz “terapi” mod’unda olsun, terapist, sanki sosyal öğrenme eğitimcisi gibi hareket eder. O, “Öğrenme kuramı” (<i>Learning Theory</i>) ve “Sosyal Öğrenme Kuramı” (<i>Social Learning</i> <i>Theory</i>) prensiplerine dayanarak, çocuğun prolem(ler)i konusunda ailelere çok daha dolaysız tartışmalar, problem çözebilme yöntemleri ve telkinler sunar. Bu işi yaparken de, çok ciddi ve bilimsel bir çizgiyi izler:

1)      Ebeveynlere, bilmeleri gereken “Sosyal Öğrenme Kuramı”nın ana prensiplerini açıklar,

2)      Şikayet konusu olan ve düzeltilmesi beklenen “problemli davranış” incelikle tariflenir,

3)      Problemli denilen davranışın, daha önceki ve şimdiki durumları analiz edilir,

4)      Söz konusu olan davranış, bir nevi “kaydetme, dosyalama” işlemiyle kağıda saptanır. Bu şekilde hiç olmazsa oluşma zaman ve şekilleri, sıklığı vb. Nitelikler bir anaçizgide saptanır.

5)      Ebeveynler, değiştirilmesi hedeflenmiş davranış hakkında, özel süreçler tavsiye edilerek eğitilir, şöyle ki:

a)      Çocuktan, kuralların ve beklenilen davranışın tam tarif edilmesi ve saptanması,

b)      Problematik davranış ortaya çıkmadan hemen önceki zamandaki koşulları saptamak ve değiştirmeye çaba sarfetmek,

c)      Çocuk davranışını bir az dahi olsa olumluya çevirdiğinde, zamanında ya da geleceğe endeksli ödüllendirme ve olumlu takviye (<i>re-inforcement</i>) yöntemini

zamanında ve aksatmaksızın tesbit etmek ve uygulamak,

d)   Çocuğun kuralları uygulamadığı ya da aksattığı zamanlarda, onun elinde tuttuğu

özel hakları askıya almak ya da tümüyle yasaklamayı, mümkün olabildiği kadar

doğal yolları seçerek ve çocukta bir intikam hissi uyandırmayacak şekilde,

hakkaniyetle kabulünü sağlamayı öğretmek.

&nbsp;

Ebeveynlere, kendi olası ev sorumluluklarının ötesinde, çocuklarıyla olan karşılıklı ilişki ve işlevliklerinin ayrıntılarıyla gözden geçirildikten sonra, bunların sürekli, zamanında, ve her iki taraf için doyurucu olmaları gerektiği vurgulanır. Başlamak için, onlara, basitçe, günlük çizelgeleri sorulur. Bu arada, terapist’in en dikkat edeceği noktalardan biri, onların çocuklarından “gerçekçil beklentileri” olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bir gün bir anne ofisime beş yaşında, yuva’ya başlamış kızının yeterli sorumlu olmadığı, verilen işi yapmadığında tenkit edildiğinde saatlerce ağladığı şikayetiyle gelmişti. Anne’nin yeni doğmuş bir bebeği vardı, kocasına yardım için de, mahallenin diğer çocuklarını sabah ve akşam okullara ‘Station-Wagon’u ile götürüp getiriyordu, dolayısıyla çok meşguldü ve küçük kızından da evde birşeyler yapmasın bekliyordu. Küçük kızı yalnız gördüğümde, ezile büzüle, kendisi okula gitmeden, sabah erkenden ebeveynlerin banyolarını temizleme görevi verildiğini, yapmadığında ya da yarım bıraktığında popo’suna birkaç şamar yediğini ve bunu ‘pek sevmediğini’ ağlayarak ifade etmişti. Birkaç konsültasyon’la aradaki etkileşim düzeldikten sonra, anne ve kızın, bana hediye olarak verdikleri birlikte işledikleri küçük bir sandalye minderini, on beş yıldan sonra burada Türkiyede ofisimde hala sevgiyle kullanırım. Ayrıntılarıyla sormanız gerek, yoksa, iyi niyetle dahi olsa, annenin dolaysız olarak verdiği bilgileri aynen kabul edemezsiniz. Terapi seanslarından sonra da, zaman zaman değerlendirmeler yapmanız ve <i>“chart”(</i>dosya)ları tutmaya devam etmeniz gerekir. Yukarki örneğimizden de görüleceği gibi, çocukta bir davranış bozukluğu ya da istenmeyen tepkiler gözlemlendiğinde, ailevi (<i>marital</i>) bir problem var demek değildir. Onun değerlendirilmesini ayrıca yapmanız tavsiye edilir. .

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-162-</p>
Beckvar &amp; Beckvar’a göre, GORDON ve DAVIDSON (1981), “Ebeveyn-Beceri Eğitim” programlarını uygulamaya başlamadan önce, dört öğe’yi göz önüne almalısınız:

&nbsp;

1)      Yardım edeceğiniz ailenin, onların çocuklarına yardım edebilecekleri, yani bir “değişme”nin oluşup olamayacağı bir çevre’de yaşayıp yaşamadıklarından emin olun (Yazarlar, tek ebevyn’li bir ailede, üç üst düzeyde ‘profesyonel canavar büyük-ebeveynler”in varlığından ve beklendiği gibi, onların olumsuz etkilerinden acıyla söz ediyorlar);

2)      Ailenin bireyleri arasında, ileri derecede geçimsizlik problemleri olup olmadığını kontrol edin, varsa ona göre tedbir alın, zira birçok hallerde bireyler, birbirlerine ‘galip’ gelmek ‘ya da ‘intikam almak’ için sürekli çocuğu kullanırlar. Böyle bir durumda adil bir çalışma yapamazsınız;

3)      Aileini bireylerinde eğer, depresyon gibi, “ruh-içi” (<i>intra-psychic</i>) ve “kişiler-arası” (<i>intra-personal</i>) problemler mevcut ise, bunlar, ebevynlerin yetilerini sınırlayabilirler. O takdirde, ebeveynler ayrıca “sistematik duyarsızlaştırma” (<i>systematic desensitization</i>), “bilişsel yeniden yapılandırma” (<i>cognitive re-structuring</i>) gibi ek programlarla takviye edilmelidirler;

4)      Son olarak, çocuğun kendisinin “psişik kaynakları” ve “motivasyonu”, sizleri farklı yöntemler kullanmaya sevkedebilir. Unutmayalım ki tedavide esas, çocuğu, psişik yapısı ne olursa olsun, “<i>self-control</i>” (kendi-kontrol)’unu geliştirmektir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

II.   EVDEN AYRILMIŞ ÇOCUKLARIN AİLELERİYLE OLAN TEDAVİSEL-EĞİTİMSEL TEMASLAR:

&nbsp;

Evden çeşitli nedenlerle, örneğin iş sömürüsü, ebevyn yetersizliğinden dolayı yetiştirme yurtlarına alınan, uyuşturucu alışkanlığından dolayı AMATEM gibi tedavi merkezlerin geçici olarak yerleştirilen, sokakta yaşayan, çocuk suçlarından dolayı Çocuk Mahkemeleri tarafından muhtelif yerlerde ikamet eden, cinsel tacize ve sömürüye maruz kalmış çocukların gerçek bir “aile tedavi”si görmeleri, birçok sosyal, legal ve teknik nedenlerden mümkün olamıyor. Yıllarca sokak çocukları dernek ve birliklerinde çalışmış bir kimse sıfatıyla, kendisi başlı başına ayrı araştırma ve sentetik bir çalışmayı gerektiren bu konuda bu küçük kitapta giremeyeceğiz. UNICEF’in son yayımında, tüm dünyada 246 milyon çocuğun nasıl “emek sömürüsü”ne maruz kaldığı, yaklaşık 2 milyon kız ve erkek çocuğun, Güneydoğu Asya merkez olmak üzere milyar dolarlık seks ticareti içinde olduğu, örneğin Sri Lanka sahillerinde 10-15 bin çocuğun kendilerini seks için turistlere sattıkları belirtilmektedir. Afrika’da kabileler arası savaşlarda eli silahlı yavruları görmek başlı başına bir kalp ağrısı. Belli ki bu bir global problem ve kolay kolay çözüleceğe benzemiyor.

&nbsp;

Bir az sözüm ona yardım, kısa bir süre için evden kaçıp da İstanbula gelen ve şurada burada, çete halinde yaşayan küçüklerin yakalandıklarında aile’ye iadeleri şeklinde oluyor ki bu da yetersiz. Küçük bir örnek vereyim: İstanbul’un gerçekten teşkilatlı, uzman ekip’leri olan, çocukları araştıran, gerektiğinde eski bir ilkokul binasında sanki yatılı okulmuş gibi barındırılan ve yardım edilen ve bizzat kaymakamlık tarafından kontrolü elde tutulan bir çalışmada tipik bir “yardım” örneği şöyle

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-163-</p>
&nbsp;

&nbsp;

olmuştu: Sosyal ve ekonomik problemleri olan İ….’li bir aileden kaçan 10 yaşında çocuk, tiner ve esrar kullanan bir gang ile sokaklarda yaşıyor İstanbul’da. Tesadüf bu ya, aile de yerlerini terkederek buraya göçediyor, ama yersizlikten, aile ve diğer iki çocuğuna, kaymakamlık burada, İstasyon civarında geçici bir çadır evi veriliyor ve günlük yaşam için her tür yardım da temin ediliyor. Sokakta yakalanan çocuk, ailesi burada olduğu bilinince, bu sokakta, çadırda yaşayan ailesine teslim ediliyor ve çalışanlar çok mutlu, zira çocuk ailesiyle birlikte yine. Aile ziyaretleri ve yardım tabii sosyal düzeyde, başka ne yapılabilir? Bir hafta içinde, baba, iki sene evvel aynen olduğu gibi, esrar içmeye devam eden oğlunu sille tokat çadırdan kovuyor, çocuk yine sokaklara düşüyor. Sosyal çalışmacılar yine çocuğu bulup, babasının elini öptürüp, tekrar kullanmayacağına dair vaat ve yeminlerden sonra, yine çadıra teslim ediyor. Öykünün sonunu bilmiyorum, ama tahmin etmek güç değil. Türkiye Sokak Çocukları’nda psikiyatrik konsültan olarak çalışırken, sokakta yaşayan çocuklara, kışın battaniye ve yiyecek temin ederek “sakakta nasıl hayatta kalabilecekleri”ne yardımcı oluyorduk. Daha küçükler için ise, “İlk adım evi”ni kurup, anne-baba çiftinin kontrolü altında bir eve benzer barınakta, çatal kaşık kullanarak, doğru dürüst beslenme, yatma, belki bir gün iş bulabilme olasılığı olur diye küçük beceriler öğretiler hep görünürde hoş. Küçükler, ‘kafes’teki (hapishane) koruyucu (?) abilerinden özel tam-tam’larla haber aldıklarında, eşzamanlı olarak yine sokaktalar; kendilerine sabah verilen yeni giysileri öğleden sonra Beşiktaş pazarında sattıkları gibi, yaşam ve insanlık örneği olsun diye Birliğin merkezinde çay ve pasta sunusu yaptığımızda, gece yarısı binanın kapısının kırıldığını ve bilgisayarın çalındığını duyuyorsunuz; ya da, yaşlıca iyi yürekli, ‘annelik’ için çırpınan hanımlardan biri, öyle bir sokak çocuğunu evine alıp da “bir gecelik dahi olsa iyi bir aile evinde bulunmanın” erdemini öğreteceğini sanıyor, ama, sabahleyin kapı komşusu bir hanım, tabii misafir ettiği çocukla birlikte, kapının önündeki bisikletin kaybolduğundan yakınıyor. Sempati değil empati’nin çalışması lazım.

&nbsp;

Çocuk suçluluğu, istismar, uyuşturucu problemleri, yasal ve sosyal yaptırıcı kuvvetlerle, bu işleri gerçekten bilen psikolog-psikiyatr ekiplerinin birlikte çalışarak ortaya koyacakları yaşam ve toplumla bağdaşma, çalışma ve rehabilitasyon programlarıyla mümkün olabilir. Gerçek çalışma, yine lokal otoritelere, prensip olarak belediye ve kaymakamlıklara düşüyor. Bu arada, gerçek anlamıyla, “nükleer aile”nin yapıcı, tedavi edici bir rolü söz konusu olamaz, zira bu ‘çocuklar’, ailelerini ‘aşmışlardır’ ve geriye dönemezler.

&nbsp;

&nbsp;

III. ÇİFT (Couple) TEDAVİSİ :

&nbsp;

Bu,  e v l i l i k   t e d a v i s i   konusuna giriyor ki, bir az sonra ayrıntılarıyla göreceğiz. Peki, çocuğuyla problemleri olan bir ailede, aile tedavisine ek olarak ya da ondan ayrı olarak bu yapılabilir mi? Yanıt evettir, yapılabilir. Şu koşullar mevcut olmalı:

a) Çocuk’un sergilediği ya da tüm ailenin “aile olarak” sergilediği problemler, bu evlilik-cinsel kökenli ilişkilere özel olarak ilintili mi?

b) Evlilik konusu’nda -eğer mevcutsa- var olan problemleri, net olarak aile ve aile-içi ilişki ve etkileşim sorunlarından net olarak bir ayrım yapma olasılığı varsa;

c) Eğer çiftler, bu konuları tartışırken, konunun doğal olarak direneceği ‘gizlilik” öğesine uyabilecek bir yapıda iseler.

&nbsp;

Bu tür terapi, “Sistemler” ya da “Davranışçı” modellere göre yapılabilir. “Çift” tek ya da “genişletilmiş-ilgili uzantılarla” tek bir ünit olarak, ya da “Çiftler”le Grup şeklinde yapılabilir.

(Bk.: EVLİLİK ve EVLİLİK TEDAVİSİ).

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-164-</p>
IV. GRUP TERAPİ  (<i>Group Family Therapy</i>) :

&nbsp;

Ailelerle de grup terapisi yapılmakta ve çok yararlı olmaktadır. Literatürde, bu yaklaşımın en tanınmış lideri John Elderkin BELL’dir. Psikanalitik oriyantasyonlu gruplar, dinamiğe ve “intra-psişik” olgulara önem vermekle beraber, kişiler arasındaki ilişkilere, olaylara süreçlere yeterli önemi veremediğinden, aksiyon oriyantasyonlu ve davranışçı sistemler yeğlenir.

&nbsp;

BELL’e göre, sağlıklı bir aile, birlikte yaşanan etkileşim yöntemleriyle, kriz çıktğında, üyelerini tatmin edecek çözümleri daha kolay bulabilir; zira, çok daha katı kuralları ve davranış biçimleri olan problemli ailelere oranla, düşünme, tartışma ve çözümde daha esnek oldukları gibi, geçici ya da sürekli olarak denenmeye koyulacak taslak adaylarına karşı çok daha uyumludurlar. Böyle bir aile, alınan tedbirlerinin daha sonuçları gelmeden, oluşagelen değişimlerde gerektiğinde uyumluluğa katkıda bulunan değişikliklerde bulunabilirler.

&nbsp;

Dengeli fonksiyonda bulunmayan aileler ise, sorunları tartışırken bile çok katı olup, çözüme ulaşılamadığından ortaya çıkan olumsuz enerji, zaten semptom göstermeye başlamış çocuğa yansır, sonuçta da patoloji daha da büyür ve çocuk “günah keçisi” (<i>escape goat</i>) olur. Terapi’den ümit ettiğimiz şey, aksiyon süreçlerini serbest bırakması, gittikçe artan oranlarda kişisel fikirlerin ifade edilebilmesi, aile içersinde üyelerin oynadıkları rollerin daha belirli olması ve bireylerin, bu sistem içinde karşılıklı etkileşimde ne rol oyandıklarının gitgide daha fazla farkına varmalarıdır. Özet olarak, terapist’in ilk ve en önemli amacı, bir grup olarak aile‘nin yapı ve fonksiyonunun değiştirilebilmesi ve birlikte tartışılabilecek bir konuma getirilmesidir.

&nbsp;

G r u p  seçiminde, klasik olarak bildiğimiz şekilde aileler seçilir: a) H o m o g e n o u s (<i>homojen</i>-aynı yapıda, yani benzer problemli), ya da b) H e t e r o g e n o u s (<i>heterojen</i>-farklı psişik, sosyal ve ekonomik klas problemli). A.A. (<i>Alcoholic Anonimous</i>), uyuşturucu ve şizofrenia gibi içeriği, nitelikleri ve davranışları belirli gruplarda ‘homojen’ grup’lar yeğlenebileceğine karşın, aile grup’larında, ortaya atılan problemlerde, problemler ne denli farklı görünürlerse görünsünler, problem çözebilme yönünden aileler birbirlerinden birşeyler öğrenebilirler.

&nbsp;

Bir  g r u b’un, k i ş i se l   t e r a p i’ye üstünlükleri ne olabilir? Niye tercih edilsin?

Herşeyden önce, bir grup, dış dünyanın yani toplumun ve onun davranış biçimlerini simgeler. Eğer Harry Stuck SULLIVAN -ki Sosyal Psikiyatri’nin öncüsüdür-ın açıkladığı gibi, k i ş i l i k, toplumdaki diğer önemli (<i>significant</i>) kişilerle oluşagelen etkileşimlerin bir ürünü olup, psikopatoloji, bu etkileşimlerde gelişen bozukluklardan ve tatmin edilemeyen beklentilerden doğduğuna göre, psikiyatrik tedavi, bu etkileşimlerin düzeltilmelerine yöneltilmeleridir. İnsanoğlu, aile denen sınırlı yapıda, alışagelmekte olduğu yöntemlerle yakın bir iletişimde bulunmakta ve diğer toplum üyelerinin davranış biçimlerini ve problem çözme arayışlarını uzaktan, yüzeysel ve aktif bir rol almaksızın bilmekte ya da hiç bilmemektedir. Dolayısıyla, birden fazla reprezentatif, çok daha zengin ve kudretli kişiler arası arena oluşturur. Bu yeni topluluğun farklı aile yapı ve fonksiyon öykülerinden gelen üyeleri, beğendikleri, beğenmedikleri fikir ve davranışlar, benzer ve benzer olmayan nitelikler, arzu, haset, agresyon, korku, çekim, mahçupluk ve yarışma vb öğelerle, dikkatli bir lider’in kontrolü altında daha cesaretle yüzyüze gelebilir, birbirlerinin etkileşimleri hakkında sağlıklı bir “geri-itilim” (<i>feed-back</i>) mekanizmasına tanık olarak, ‘vererek’ ve ‘alarak’, çok daha zengin ve esnek düşünebilme, tartışabilme ve umulduğu gibi daha rahat ve doyumlu bir problem çözebilme, ve en sonunda da gereksinmesi olan “değişebilme” yetisine sahip olabilirler. Tek bir aileyle bu konularda çok sınırlı kalırsınız.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-165-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Irvin D. <b>YALOM</b>’a göre, grup psikoterapi’sinde hakim olan bu terapötik mekanizmaları şu şekilde sıralayabiliriz:

&nbsp;

1)      “Ümit”in a ş ı l a n m a s ı,

2)      Tartışılan konuların  e v r e n s i l l i ğ i,

3)      “Bilgi” (<i>information</i>) a l ı ş – v e r i ş i,

4)      A l t r u i s m (başkalarına yardım edebilme hazzı),

5)      S o s y a l l e ş m e   t e k n i k l e r i n i n  gelişimi,

6)      Yararlı “k o p y a   e t m e” (<i>imitating</i>) davranışın gelişimi,

7)      “K a t a r s i s – Arınma” (<i>catharsis</i>): Psişik dengeyi bozan heyecanların arıtılması,

8)      Ana nükleer a i le’nin nasıl olması gerektiğinin tamir edilerek yeniden  y a p ı l a n m a s ı,

9)   Varolagelen, v a r o l u ş ç u   ö ğ e’lerin gözlemlenmesi ve hazmedilmesi,

10)  G r u p   b i r l i k t e l i ğ i (davranış ve düşünüş, karar veriş)

11)   K i ş i l e r a r a s ı   ö ğ r e n m e,

&nbsp;

Terapi Grubu’nun <b>lider’inin rolü</b> nedir?

&nbsp;

Aşağı yukarı aynı sosyo-ekonomik klas’tan seçilen üç-dört aile, terapist tarafından davet edilir. Aile deyince anne-baba ve dokuz yaşından büyük çocuklar söz konusudur. Ailelerin sayısı esnek olabilir, ama üç ya da dört en tercih edilenidir, yoksa daha kalabalık bir ortamda sessizler çok sessiz, sesliler çok daha sesli performanslarına devam edebilirler. Terapist’in oynadığı rol nedir?

&nbsp;

1)      Durumu, yani problemleri ve çözüm yollarını kolaylaştıracak ‘grub’a kısa bir hitapta

bulunarak, kendi lider’liğini deklare etmiş olur;

2)   Grup başladıktan sonra, aile üyeleri arasında “ne olup bittiğine” konsantre olur;

3)      Bir ailenin “prezantasyonu” ya da “problemlerin takdimi” bittikten sonra, tüm gruba, o

ailenin söylediklerinin ‘dinamik’ bir özetini yapar;

4)      Aile üyeleri arasında köprü ödevini görür,

5)      “Dinleme” sanatına bir örnek oluşturur;

6)      Ailenin üyelerine adil bir şekilde konuşma şansı verir;

7)      Konuşulanlarının içeriğini çoğu kez “aile-içi” (<i>intra-family</i>) değiş-tokuşlarla sınırlar;

8)      Aile üyelerine özgü olan bağları, o aileye özel olduğu gibi nitelendirir ve betimler,

9)      Her bir ailenin verisini, genel grubun gelişim hızına uygun olarak dengeler;

10)   Her bir ailede gerek ‘birey’lerin ve gerekse ‘aile’lerin önemini vurgular;

11)   Gerektiğinde her aileye, ‘nasıl daha doğru hareket edecekleri” hakkında bildiklerini nasıl pekiştirecekleri yoklunda yardım eder;

12)   Aile ve kişiler arasında “yeni etkileşimleri” cesaretlendirir;

13)   Tahmin edilebileceğinden çok daha fazla birbirlerine yaklaşma eğilimleri olan aileleri, terapinin bitimine (<i>termination</i>) hazırlar.

&nbsp;

Yeni etkileşim yöntemlerinin gelişmesi ve yerleşmesiyle, üyeler birbirleriyle “yeni yeni iletişim ve etkileşim” yolları bulur ve kendilerini çok daha rahatlıkla ifade ederler. Yabancılarda oluşan küçük grupların tersine, ‘aile şemsiyesi’ tarafından zaten korunmuş olan ‘aile grupları’nda gelişim ve olumlu sonuçlar çok daha erken öğrenilir ve daha ivedilikle aile-içi etkileşime transfer edilir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-166-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>E V L İ L İ K</b></p>
<b> </b>
<p align=”center”><b>V e</b></p>
<b> </b>
<p align=”center”><b>E V L İ L İ K   T E D A V İ S İ</b></p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>E V L İ L İ K   İ L İ Ş K İ S İ</b><b></b></p>
(<i>The Marital Relationship</i>)

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”left”>            E v l i l i k,  MURDOCK tarafından “aile içinde, karmaşa geleneklerin sergilendiği, birbirleriyle cinsel ortaklıkta bulunan iki ergin ilişkisi” olarak tarif edilmiştir. Bunda, karşılıklı dayanışma ve sorumluluklar vardır. Bu sorumluluklar, kişilerin özgürlüğünü sınırlar.</p>
<p align=”left”>            Evlilik, ‘resmi’ (<i>formal</i>) ya da ‘gayrı resmi – resmi olmayan’ (<i>informal- nonformal</i>) olabilir. Resmi olunca, bu ya “yasasal” (<i>lega</i>l) veya “meşru” (<i>statutory</i> – yasalara uygun) şekillerdedir, örneğin, “yasalara göre resmen evlenmemiş olmakla beraber, beş yıl aynı çatı altında yaşayan çiftler, yasaların gözünde evli sayılırlar”. Eski Roma İmparatorluğunda Justinian zamanında, evlilik, partner’lerin beraberce oturmayı kabullendikleri sürece geçerli idi.</p>
<p align=”left”>            Gayrı resmi  (<i>informal</i>) yaşayan kadın ve erkeğin duygusal hayatları, resmi (<i>formal</i>) olanlar kadar önemli olabilir.</p>
<p align=”left”>E v l i l i k   i l i ş k i s i, karşılıklı etkileşme (<i>interaction</i>) gerektirir: Koca-karı ve karı-koca. Aynı çiftler aynı zamanda: erkek-kadın, kişi-kişi, baba-anne rollerini de oynar.</p>
<p align=”left”>E v l i l i ğ i n   g a y e s i, aile’nin ideal amaçlarına adeta paraleldir. Duygusal gereksinimleri karşılamak, cinsel doyumluluk sağlamak, ekonomik düzenliliği sürdürmek, dolayısıyla geleceği teminat altına almak ve çocuk sahibi olma şansını gerçekleştirmek.</p>
E v l i l i k   Ş e k i l l e r i

&nbsp;

Evlilik,  “tek eşli, bire bir” (<i>monogamous</i>) olabilir. Herhangi bir toplum içinde, kadın/ erkek oranı aşağı yukarı birbirine eşit olduğu vakit, çok kez bu böyledir.

“Çok eşlilik” (<i>polygamy – plural marriage</i>), monogami’den çok daha yaygındır.

“<i>Polygyny</i>” (bir erkeğin iki ya da daha fazla sayıda kadınla evli oluşu)na da çok rastlanır. Bu, ‘informal’ de olabilir, örneğin Eski Mısırlılar (Sezar Mısır’ı istilaya gittiğinde, Kleopatra ile evlenmeden önce, Kraliçe, erkek kardeşi Ptolémé ile resmen evliydi). O zamanlar, diğer kadınların durumu, resmi nikahlı kadınlardan daha aşağı sayıda idi.

“<i>Polygandry</i>” (bir kadının birden fazla erkekle evli oluşu) daha nadirdir. KLUCKHORN’un bir çalışması, uygar bir toplulukta, 66 monogami, 378 poligini ve 31 poligandri saptamıştı.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-167-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>E v l i l i k   N e d e n l e r i</p>
&nbsp;

&nbsp;

Evliliğin nedenleri de, beklendiği gibi, çok çeşitlidir. Bu, basit bir ekonomik zorunluluktan, kişiye özgü gereksinimlere kadar geniş bir alanı kaplar.

&nbsp;

Y e r e l   k ü l t ü r  =  G ö r ü c ü  usulü, özellikle Türkiye’de, Anadolu’da, İngiltere’de, bazı Katolik ülkelerde görülür. Bir adam, bağımlı olduğu dininin vecibelerini yerine getirmek için, örneğin Yetimler Yurdu’ndan herhangi bir kızla evlenebilir. Bir zamanlar Scotland’da, Yıllık Fuar’a davet edilen gençler şans eseri olarak tanışırlar ve bir yıllığına “deneme evliliği”ni (<i>trial marriage</i>) imza atarlardı. Daha yirmi yıllık önceki sekiz yıl süren Irak-İran savaşı süresinde ve sonra sonra, özellikle İran’da, savaşta ölüp de sayısı azalan erkeklerin yokluğunu kompanse etmek, aynı şekilde dönüp

dönmeyeceği belli olmayan bir kimsenin, zaten oluşmuş bir ilişkiyi yasallaştırmak için, bir kaç saatliğine de olsa, icra edilen  M u’ t  a (verilen, boyun eğilen, itaat olunması gereken anlamında) e v l i l i k l e r i’ nden de söz edilmiştir. Kendi Anadolu’muzda da, askerliği gelen ve o süre boyunca kızı başkasına kaybetmekten korkan genç, “kızı bağlamak” için ‘everilir’ (evlendirilir).

&nbsp;

Tüm toplumlarda, “aynı sosyal klastan” ve “benzer” eğitim ve “ilgi”li kimseleri seçmeye bir eyilim vardır. Aile dışı sosyal ilişkileri yeni yeni özerkleşen Türkiye’mizde, 1950’lerde ve daha sonraları, gerek Tıbbiye, gerek İktisat ve Kimya Mühendisliği ve benzeri branşlarda, Üniversite yaşamının verdiği kısmi cesaret ve özerklikle, hemen hepimiz eşlerimizi aynı fakültelerden, ve fakat sınıf arkadaşlarımıza ‘kardeş’ gözüyle baktığımızdan bir aşağı sınıflardan seçmiştik.

&nbsp;

Erkeğin “sosyal pozisyonu”, kadın’ın “güzelliği” ya da “ailenin mal varlığı” da seçimde, söz sahibi olan önemli faktörler arasındadır.

&nbsp;

“B e n z e r i” ile evlenmek hipotezi, SLATER ve WOODSIDE tarafından, nörotik askerler ve eşlerini bir kontrol grubu gibi kullanarak, denenmek istenmiştir. Araştırma sonucu: nörotik askerlerin eşleri de nörotik idi.

&nbsp;

PENROSE ve GREGORY de, p s i k i y a t r i k  yönden hasta olan aileleri araştırdıklarında, eşlerin, normalden sekiz ya da dokuz kez hasta olduklarını saptamışlardır.

TOMAN, b o ş a n m ı ş  çiftlerde şunları tesbit etti:

a) Ailenin yaşça büyük çocukları, yine yaşça büyük olanlarla; yaşça küçük olanları, yine yaşça küçük olanlarla evlenmişlerdi;

b) Çiftler, geniş çapta, cinsellikleri aynı aile yapısından gelmişlerdi; örneğin tek çocuk – tek çocuk, ya da üç erkek kardeş – üç kız kardeş;

c) Ailelerde, ebeveynlerin  e r k e n   k a y b ı  da daha belirliydi.

B o ş a n m ı ş  çiftlerde, “kardeşlik rekabeti” (<i>sibling rivalry</i>) çok daha az yaşanmıştı (Onun için bizler, ailelere, az sayıda (örneğin, iki, üç), her iki cinsi içeren ve aralarında 1,5-3 yaştan fazla fark olmayan aralıklarla yapılmış çocuk sahibi olmalarını yeğleriz.)

K a r ş ı   c i n s t e n  daha az kardeş vardı.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-168-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Bu bulgulardan şu sonuçları çıkarmaktayız:

1) Sağlıklı bir aile ortamı içinde, kardeşler, y a ş l ı l ı k  avantajını, küçükler üzerinem kullanmamlıdırlar;

2) Her iki  c i n s  mevcut olan kardeşler, ilerde, kendileri aile kurduklarında, partner’leri ile daha iyi anlaşabiliyorlar;

3) Bir ebeveyn ya da kardeşin  ö l ü m ü, kişiye, herhangi bir ilişkiyi kesmekte veya zaten uzun sürmeyecek bir ilişkiyi seçmede bir avantaj sağlamaktadır.

4) Boşanmış ailelerden gelen çocuklar, belki ergin düzeyinde yeterli problem çözebilme yetisini geliştiremediklerinden ötürü, çoğunlukla, kendileri de boşanmaya duçar kalıyorlar (İ.E.).

&nbsp;

POND ve arkadaşları da, d ü z e n s i z   e v l i l i k l e r i n  özgeçmişlerinde,  ç o c u k l u k  ç a ğ ı n d a   e m o s y o n e l   b o z u k l u k l a r  saptadı. Aile bireylerinin kişisel nörotisizm’leri de hemen hemen birbirlerine eşit derece var idiler. “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş”, “Benzer benzeri çeker” sözleri boş yere söylenmemişlerdir, altlarında psikolojik gerçekler yatmaktadır (<i>Ego-synchronism?</i>)
<p align=”center”><b> </b></p>
İ l k  b a k ı ş t a  a ş ı k  o l m a k (<i>love at first sight – instant love</i>), kişinin aile hayatında ve kendi yaşantısında idealize ettiği bir figürü (anne, eski eş, hayal ürünü), gerçek ile yüzleştiğinde ortaya çıkan psikolojik bir durumdur. Ego ve Aile psikolojisi bilimsel çalışmalarının başlangıcının çok yoğun olduğu 1940’lı yıllarda da başlık olan bu fenomen, özellikle <b>Kohut</b> tarafından “aşırı idealize edilmiş ebeveyn – ayna örneği özdeşim”- “şıpsevdi” (<i>over-idealized parents – mirror identification</i>) olarak klişelendirilmişti. Kendi psikiyatrik  pratiğimden tipik bir örnek vermek isterim: Alkolik babalardan gelen kızlar, genellikle babalarına benzer, çoğu kez ‘gizli’ alkol alışkanlıkları olan erkekleri seçiyorlar. Bunda, sarhoş bir erkeğin karısıyla büyük bir çatışması olmasına karşın, daha ergenliğe bile gelmemiş küçük kızlarını son derece açık ve yapışkan bir şekilde değerlendirdikleri ve iletişimde bulundukları, dolayısıyla da normal Ödipal çağı uzattıkları; bu kızların gençliğe erdiklerinde babalarının sosyal davranışlarını onaylamadıkları halde, daha küçükken gösterdikleri sıcak, yakın ilgiyi, bol bol hediye verilmesini, eli açık ve cömert oluşlarını, tutamamalarına karşın çok vaatlerde bulunmalarını, açıkça övülmelerini, bağırlarına basılmalarını vb. fiziksel dokunuşları önce bastırarak sonra da idealize ederek bilinç altına ittikleri ana dinamikler rol oynuyor gibime geliyor.

&nbsp;

Bazen de bu olayın tam tersi oluyor (Zıtlar birbirini çeker!): Ailenin hiç benimsemeyeceği bir tip seçiliyor. Bu vakalarının analizlerinde, çoğu kez, bilinçli ya da bilinçötesinden motive edilmiş olarak, ebeveynleri reddetmenin, onlardan intikam almanın izleri bulunuyor. Doğaldır ki, bu tip ‘çekim’ler, uzun ömürlü olmuyor.
<p align=”center”>*</p>
Aile hayatında, daha doğrusu  e v l i l i k t e, mutluluk ve sebatlılığın eşdeğer olduğu öğeler şunlardır:

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-169-</p>
&nbsp;

&nbsp;

1)   “Nöroz”un mevcut olmayışı,

2)   Sorumlulukları paylaşabilme yeteneği,

3)   Genel ilgilerin çokluğu ve birlikte kullanılımı,

4)   Bencil (<i>selfish</i>) olmamak, diğergam olabilmek,

5)   Beraberce kararlaştırılmış hedefler,

6)   Realistik olma ve yeni durumlara uyabilme yeteneği,

7)   Duygusal doyumluluk,

8)   Cinsel uyumluluk ve doyumluluk,

9)   Beraberce paylaşılan sosyal sınıf,

10)   Beraberce paylaşılan ekonomik gelişim ve planlar,

11)   Aradaki farklılıklara tolere edebilme-müsamaha gösterebilme yeteneği

12)   Başkalarıyla, çocuklarla, akraba ve hısımlarla hoşnut bir şekilde geçinebilme yeteneği.

&nbsp;

Tüm bunlar, ruhsal-duygusal bir tutarlılık işaretleridir. E v l i l i k, hayatı en samimi, en kişisel bir paylaşma demek olduğundan, bu kurum, kişinin ruhsal yapısının ve başka nesnelerle olan ilişkisinin en nesnel (objektif) ve dolayısz (direk) test edilmesidir. Bu konuda, “cinsiyet” (<i>sexuality</i>) ve “nörotisim-nörotik davranışlı”lık (<i>neuroticism</i>) en önemli iki faktördür. Duygusal-emosyonel bakımdan tüm olan bir kişi, orta dereceli bir nörotik (hatta bazen şiddetli nörotik) kimseyle yaşayabilir. Diğer yandan, iki nörotik, zorlukla tutunabilirler.

&nbsp;

Ç o c u k l a r, aile dinamiklerini derinden değiştirerek bir partner’de dengeyi bozabilir, örneğin yeniden canlanmış Oedipal durum, kardeşler yarışması (<i>sibling rivalry</i>), uzun zaman evvel ortadan kaybolmuş boşanmış ebevyn’in yeniden sahneye çıkışı (İ.E.) artmış sorumluluklar ve benzeri. Onun için partnerler, kendilerini her bakımdan hazır hissetmedikçe, çocuk sahibi olmamalıdırlar.

&nbsp;

&nbsp;

<b>E b e v e y n – Ç o c u k   İ l i ş k i l e r i</b>

&nbsp;

Bu kategoride, beklendiği gibi, iki esas ilişki vardır: (Baba-Çocuk), ve (Anne-Çocuk). Bunların her ikisi de karşılıklı olup, çocuk, ikiz ya da erkek veya kız olabilir. Çiftler bu rolün ötesinde, daha önce de belirtildiği gibi: (Ergin-çocuk), (erkek-kadın), (erkek-erkek) ve (kadın-kadın) olarak da ilişkide bulunurlar.

&nbsp;

Çocuklar, p l a n l ı  ya da  t e s a d ü f i  doğarlar. Kazaen, planlaşmamış bir birleşmenin meyvesi olan çocuklar kabullenilebilir ve sevilebilirler, fakat hala reddedilme şansları yüksektir. Buna karşıt olarak, planlanmamış çocukların kabullenilme şansları daha yüksek olmakla beraber, onlar da hala reddedilebilirler.

G a y r ı m e ş  r u  olarak doğan bir çocuk da, tümüyle kabul edilebilir, fakat çevre koşulları ve tepkisinden dolayı, reddedilme şansı en yüksek olanıdır.

&nbsp;

Birçok toplumlarda çocuklar, özellikle erkekler, ekonomik nedenlerle istenebilir, veya çözüşmekte olan bir ailenin bağlarını pekiştirmek, sönmekte olan kıvılcımları yeniden alevlendirmek amacıyla, bilinçli ya da bilinçötesi bir motivasyonla planlanabilirler.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-170-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Çocuk,  n ö r o t i k bir ebeveyn’e rahatlık verebilir:

&nbsp;

a)      Anneyi babaya muhtaç ve bağımlı (<i>dependent</i>) yapabilir,

b)      Her iki ebeveyne, onlara yardım edecek ve yaşlılıklarında onlara bakacak bir kaynak
<p align=”left”>oluşturabilir,</p>
<p align=”left”>            c)   Dini inançlardan dolayı Tanrı’ya bir borç, hayatın bekaı için bir ödev olarak</p>
<p align=”left”>                   kullanılabilir.</p>
<p align=”left”>            Çocuğa verilen anlam ve değer, anne’nin ‘duygusal’ hayatı ile yakından ilgilidir. Anne’nin hisleri:</p>
<p align=”left”>a)      B i r l e ş m e (<i>conception</i>) anında,</p>
<p align=”left”>b)      U t e r u s   i ç i n d e  ilk hareketi hissedildiğinde, ve</p>
<p align=”left”>c)      D o ğ u m’da doruğa varır.</p>
<p align=”left”>Bununla birlikte, yakın bir zamanda ortaya çıkacak gerçek şudur ki, “doğum”, çok büyük bir kıvanç getirse dahi, bir çocuk, en olumlu görünen koşullarda dünyaya getirilmiş bile olsa, hayat boyunca taşınacak ve sahnelenecek bir sorumluluk ve sıkıntı (<i>anxiety</i>) kaynağıdır.</p>
&nbsp;

Çocuğun bir ebeveyne karşı olan  d a v r a n ı ş ı, yalnızca o ebevynin davranışının bir yansıtması olamaz. Çocuk, bir grup içinde yaşamakta ve herkesten etkilenmektedir. Bu itibarla, çocuk, kızgın bir anneye aynı şekilde yanıt vermeyip, sakin huylu babasını taklit edebilir.

&nbsp;

Ç o c u ğ u n   c i n s i (<i>sex gender</i>) aile için çok şeyler ifade edebilir, örneğin aile ismini taşıyacağı ya da potansiyel ekonomik getirimi dolayısıyla, doğan çocuğun erkek olması arzu edilebilir. Çocuk, ailenin, o cins hakkında ebeveynin daha önce yaşantı ve inançlarının etkisi altında kalabilir ve ebevynin gerçek davranışı, ergenliğe kadar gizli kalabilir.

&nbsp;

A n n e – ç o c u k  i l i ş k i l e r i : Yıllardanberi yoğun araştırma ve terapi-analiz konusu olmuştur. Bunun tersi, yani çocuk-anne ilişkileri, pek az çalışılmıştır. Sağlıklı durumlarda, böyle bir araştırmaya gerek bile görülmez; ama aile çözülmeye ve boşanma ciddi bir tehlike olarak köşeden görününce, ebeveynlerin ruhsal yapısı, çocuğun niçin istendiği, özellikle anne ile ilişkileri, babanın ‘ilgisi’ hep inceden inceye soruşturulur ki biraz geç kalınmıştır artık. Çok kez, çocuğun bir ergin gibi düşündüğü sanılır ki hiç de doğru değildir.

&nbsp;

B a b a – ç o c u k  i l i ş k i l e r i :  eski zamanlara oranla çok daha yakından izlenmekte ve gözlenmektedir. Aynı şekilde, erkek ebeveyn, geçmiş kuşaklara oranla çocuğun daha bebeklik çağlarından itibaren bakım ve beslenmesine, eğitime, giyim kuşamına birçok katkılarda bulunmaktadır. Doğum anında bebeği ameliyathane dışında değil de içinde bekleyenlerin sayısı gittikçe artmaktadır. Çocuğa dolaysız bakım ve itinanın ötesinde, baba, annenin en yakın destekçiisidir. İngiltere gibi prensip olarak bebekleri süt şişeleri ile besleyen bir toplumda dahi, babanı rolü gitgide aktifleşmektedir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-171-</p>
&nbsp;

&nbsp;

B a b a l ı k (<i>fathering</i>) ve  a n n e l i k (<i>mothering</i>) birbirlerinden çok ayrı iki entite-konu (<i>entity</i>) gibi görünmelerine karşın, çocuğa bakım açısından, bu ikisi arasındaki benzerlikler, aykırılıklardan çok daha fazladır.

&nbsp;

E b e v e y n – ç o c u k  i l i ş k i s i :  çocuğun doyumlu bir şekilde gelişmesi için hayati bir önem taşır. Bu, “fiziksel” gereksinimin ötesinde, “zihinsel” (<i>intellectuel</i>) hayatı, “karakter”i ve “ideallerin gerçekleşmesi”ni de kapsar. Aile terapist’lerinin ailede inceleyecekleri en önemli öğelerden biri de budur.

&nbsp;

Ç o c u k –  ç o c u k  i l i ş k i s i :  bu karşılıklı iletişim: (Erkek kardeş – erkek kardeş),  (Kız kardeş – kız kardeş) ve (Erkek kardeş – kızkardeş) olabilir. Çocuk, kendininkine yakın yaşta olan bir kardeş ile, ebevynlerinden daha fazla zaman sarfedebilir. Çok çocuklu ailelerde ve kırsal bölgelerde, çocuk, büyük ablası ya da abisi veya akrabaları ve komşuları tarafından yetiştirilebilir.

&nbsp;

Çocuk – çocuk ilişkileri harmoni içinde olduğu müddetçe ve o oranda, birbirlerinin sosyal hayatlarına değer katarlar. Eğer aradaki yaş farkı 1-2 yıl ise, arada gerçek bir yarışma-müsabaka (<i>rivalry</i>) olamaz, ikiz gibi yetişebilirler. Gelişim bakımından çok önemli olan “kardeşler yarışması” (<i>sibling rivalry</i>), optimum bir şekilde, 2-5 yıl farkı ile yaşanabilir ve olumlu olarak sonlanabilir. Önemli olan şey, ebeveynlerin bu müsabakada taraf tutmamalarıdır. Genellikle aile içinde, daha yaşlı olan çocuklar yeni geleni kıskanır ve bazı davranışsal ve gelişimsel “gerileme” (<i>regression</i>) işaretlerini sergileyebilir, hatta bazen onu fiziksel olarak hırpalayabilirler. Aynı şekilde, aradaki bu yarışma, ebevynler tarafından taraf tutularak kontrol edilirse, sonuç çocuklar için çok kötü olabilir.

&nbsp;

Kardeşler arasındaki  c i n s e l   f a r k l a r, her iki tarafın da hayat yaşamını zenginleştirebilir. Bir  e r k e k  çocuk, karşıt cinse yönelik davranışları annesinden ve kızkardeşinden öğrenebilir. Aynı şey,  k ı z  çocuk için de geçerlidir. Olumsuz, sapık (<i>pervert</i>) ilişkiler, gelişimde olumsuz sonuçlar yaratırlar. <b><i>Böylece kardeş ilişkileri, karşıt cinse gösterilen ideal bir sergilenme olup, çocukları, ilerde kendi ailelerini  kurmaya ve kendi çocuklarına belirli şekillerde davranmalarına yönlendirir.</i></b>

&nbsp;

&nbsp;
<h1>Ç o c u ğ a   k ö t ü   m u a m e l e   e t m e</h1>
<p align=”center”>(<i>Child abuse</i>)</p>
Zamanımızda, basit bir dövmeden, çocuk cinsel tacizi ve pornografisi’ne kadar çocuk suistimali, daha evvellerden mutlak bir tabu, ahlaksal ve dinsel yasak olan bu konu, bugün maalesef günlük gazete ve televizyon haberlerinden düşmüyor. Bu olası çok boyutlu problem, tüm dünyadaki sosyal değişmeden ve başkalaşmadan, agresyon’un peynir ekmek yer gibi her gün kolayca izlenebilen, arzulanan ve bizden daha zayıf olanlara uygulanan bir davranış biçimini almaktadır ki sosyoloji, psikoloji, psikiyatr, hukukçu ve adli tıp uzmanlarının biraraya gelip uluslararası boyutta, çok derin ve uzatmalı (<i>longitudinal</i>) bir araştırma (<i>research</i>) projesi yapılmasını gerektiriyor, aksi takdirde dünyanın sahipleri geçinen bizlerin geleceği tehlikede görülüyor.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-172-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Bu kötüye kullanma, kendisi başlıbaşına bir araştırma ve kitap konusu olduğundan, durumu bölük pörçük, hepimizin bir dereceye kadar bildiği (ya da bildiğini sandığı), hiç olmazsa güncel olarak gözlemlediği olayı, kitabımızın konusu içinde, yani “aile” bakımından, analitik bir bakışla ve özet olarak incelemeye çalışacağız. Nasıl oluyor da, genellikle, sevgi duygularıyla birbirlerinin hayatlarına angaje olmuş iki kişinin, sevgi ve endişe ile beklenen bebeği, daha yürümeye başlamadan insan engizisyonuna maruz kalıyor? Değişen ne? Çocuk hırpalayan aileleri, hırpalamayanlardan ayırt eden ne? Araştırmalar bu tür ailelerin genel bir görünüşle, ciddi bir akıl hastası sınıflandırılmasına girmediklerini onaylıyor. Elimdeki bazı araştırmayı (<i>research</i>) içeren kitap ve dergiler, ne yazık ki yirmi beş-otuz yaşın üstünde. Sosyal değer yargıları, davranışlar, agresyon’la başetme, uyuşturucu kullanımı, uluslararası kitle savaş materyali, cep telefonuyla dahi seks’i sergileme ve ondan marazi bir haz alma hep yeni; seks’in, dünyanın en eski sanatı olduğunun bilinmesine karşın. Victor Hugo’nın Sefiller’inde şahane bir şekilde tasvir ettiği XVIII. y.y.’daki Paris’teki sokak çocuklarının tanımı, yaşam biçimleri ve yaşamlarını sürdürmeleri, gerektiğinde gösterdikleri cesaret ve dayanışma, yardım maceraları; Frenc Molnar’ın Pal Sokağının Çocukları, bugünün birçok adi sokak kap-kaççılarının, arabayla ya da motorsikletle sürükleme ya da trenden fırlatma bahasına gaspettikleri basit bir cep telefonu ya da çantayla gününü gün eden insandışı mahluklardan çok daha yüksek düzeylerde idiler.

&nbsp;

Bu itibarla ben, uç vakaları ve kendilerini gazetelerin birinci sayfalarına resmedilmeyi ideal seçmiş psikopatları ya da belirgin akıl hastalarını bir kenara bırakarak, yalnızca, hala orta sınıf değerleriyle yaşayan, sosyal ve ekonomik dengenin bozulmaya yüztuttuğu, yani hala daha kabul edilebilir psiko-sosyal stres faktörlerinin hükümran ve etken olduğu, dışardan ‘düzgün görünen’ ailelerde bu faktörlerin ne olduğunu ve aile yapılarını incelemekle yetineceğim.

&nbsp;

Seçtiğim kitap: Blair ve Rita JUSTICE’in “<b>The Abusing Family</b>” (Çocuğu Hırpalayan Aile). Profesyonel çift, Houston-Texas’ta 35 çocuk suistimalci aileyi, aynı sayıdaki içlerinde hiç suistimal mevcut olmayan, yaş, eğitim ve gelir bakımdan eşdeğer ailelerle (kontrol grubu) kıyasladılar. Herkes 39 soruluk bir listeyi ve 43 maddelik “Sosyal Uyum Sağlama Ölçeği”ni tamamladı ve gereken görüşmeler ve aile içi analizleri yapıldı. Bulgularını aşağıda özetleyeceğim, ama, bugün dahil, sır gibi görünen bu insandışı davranışın temelinde yatanlar hiç de bilmediğimiz, gizemli şeyler değiller. Artık epidemik hale gelmiş bu saldırganlığın nedeni gayet açık: <i>“<b>Toplumda hiddet, infial ve düşkırıklığının yarattığı aşırı şiddet, gene aynı toplumun en bellibaşlı bir motifi olmaya devam ettiği sürece, şiddet evde de aynı tempoyla</b></i> <b><i>devam edecektir!</i></b><i>”</i>

<i> </i>

<i>            </i>Stres faktörlerinin listesi, en ağır etkisi olanlardan daha hafiflerine kaydırmaca, şöyle: Evdeki ebeynlerden birinin ölümü, boşanma ya da ayrılma, babanın hapse girmesi, kişisel incinme ya da hastalık, aile bireylerinden birinin evlenmesi, işten kovulma, emeklilik, hamilelik, cinsel problemler, yakın bir dost ya da arkadaşın vefatı, evin masraflarını özellikle ipoteğini ödeyememe dolayısıyla haciz gelme, çocuklardan birinin evden pek de uygun olmayan koşullarda ayrılması; iş, ev, yer değiştirme, yeni yerleşim alanlarına uyum sağlamakta güçlük vb. Önemli olan şu ki, bu stres faktörleri yalnız başına son sözü söylemiyor. İşte, ayrıntılarına girmeksizin, her iki grup’ta, stres’e ve onun derecesine maruz kalma yüzdeleri ise şöyle:

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-173-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<span style=”text-decoration: underline;”>Ebeveyn grubu</span> :                    <span style=”text-decoration: underline;”>Kriz yok</span>:         <span style=”text-decoration: underline;”>Hafif kriz</span>:        <span style=”text-decoration: underline;”>Ortanca kriz</span>:       <span style=”text-decoration: underline;”>Yüksek kriz</span>:

&nbsp;

&nbsp;

Şiddet gösterenler:                      4                        9                        14                        8

(N = 35)

Şiddet göstermeyenler:              25                       5                          3                        2

(N = 35)

&nbsp;

&nbsp;

Karakteristik ek bulgular da şunlardı:  Kişilerarası ilişkilerde güçlük ve <i>manevi kayıpların</i> <i>maddi kayıplardan çok daha önde gelişiydi</i>. Stres’e -ki basitçe bir çamaşır makinesinin bozulmasından arkadaş kaybına kadar değişiyordu- hemen olduğu anda tepki gösterildiğinden çok, uzun zaman, hemen hemen sessiz sedasız hayat boyu kayıpları özümsemeye çalışan insanların (sanki on bir round ağır siklet boksa kahramanca dayanıp, on ikinci round’da tek bir kroşe ile devrilişleri gibi) artık nefes alamayacak bir duruma gelmeleri ve ondan sonra <i>hemen her şeyin, aşırı şiddet için bir tetikleyici rolü</i> <i>oynaması</i> idi. Çocuğu aşırı döven baba, onun annesine daha yakın olduğunun farkındaydı ama onun kanısına göre, anne yeterince disiplin etmesini bilemiyordu. Son fakat en önemli bilinen bir nokta daha:  <b><i>Aşırı şiddet gösterenlerin çoğu, çocukken kendileri aşırı şiddete maruz kalmışlardı</i></b>. (<i>Abusers were</i> <i>abused once!</i>)

&nbsp;

Ş i d d e t   g ö r e n   ç o c u ğ u n genel karakteristikleri:

&nbsp;

.Ortalama “yaş”: Dört, çoğu 2 yaşın altında,

.Ortalama “ölüm” olayı: Yüzde 5 ile 25 arasında, genellikle 3 yaşından biraz evvel, 13 0/0

ilk yıl; birden fazla çocuk varsa, daha  g e n ç  olanı saldırıya uğruyor.(Araştırmada 67 0/0

dört ayla üç yaş arası;

.Şiddete maruz kalış zamanı : 1 ile 3 yıl,

.Çocuğun c i n s i : Bir faktör değil.

&nbsp;

Ş i d d e t   g ö s t e r e n   e b e v e y n :

&nbsp;

.Hemen hemen tümü, şiddet gösterisi sırasında evli ve eşiyle beraber yaşıyordu,

.O r t a l a m a   y a ş  kadınlarda 26, erkekte 30,

.Baba, anneden bir az  d a h a   f a z l a  döven kişi idi,

.Anne, genellikle babadan  d a h a   c i d d i  hasar yaratıyordu,

.Küçüklerde en çok kullanılan  e z i y e t  a l e t i  saç tarağı, babalar: y a  n ı k  s i g a r a l a r,

.Sosyo-ekonomik klas düşük; 85 0/0 işçi düzeyinde çalışıyor, 15 0/0 yüksek tahsilli.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-174-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

A i l e   d i n a m i k l e r i :

&nbsp;

<b>.Ebeveynlerin kendileri yüzde altmış (60 0/0) oranında şiddete maruz kalmışlardı,</b>

<b>              </b>kendisi daha çocukken yaşının üzerinde beklenti ve sorumluluklar verilmişti, temel annelik

bakımından masun idiler, sonuçta da kimseye güvenleri yoktu. Bu tür davranış, bazı ailelerde

üç kuşağa kadar uzanıyordu. Kendilerinden beklenilenleri yap(a)mayınca, ebevyenlerinin

hiddet ve şiddetine maruz kalıyorlardı; gerçek sevgi ve ödüllendirme, güven, paylaşım hemen

hiçbir zaman yaşanmamış ve özümsenmemişti.

<b>.</b>Çoğu, evlenme vuku bulmadan uterus’a çimlenmişlerdi,

<b>.</b>Erken, çok genç evlenmişlerdi,

<b>.</b>Zor gücüyle evlilik ve planlanmamış gebelikler,

<b>.</b>Ebeveynler sosyal yalıtım içinde yaşıyorlardı,

<b>.</b>Evlilikte çözümlenmemiş, sürekli duygusal problemler nevcut,

<b>.</b>Ciddi ekonomik güçlükler sürekli mevcuttu.

<b>.</b>Bazı aileler, çevre ve kültürel kuvvet ve yapılanmadan etkilenmiş olup, çocuğa şiddet gösteri-

mi, aile içi etkileşiminin doğal bir meyvesi idi.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>*</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-175-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>E V L İ L İ K   T E D A V İ S İ   </b>(<i>Couple Therapy – Marital Therapy</i>)</p>
<b> </b>

&nbsp;

Bir evvelki bölümün sonuna doğru, “Diğer Tür Aile Tedavileri”ni klasifiye ederken, bir ailenin içindeki anne-baba’yı “çift” ve bunların tedavisini de “Çift Terapi”si (<i>Couple Therapy</i>) olarak almış ve bunun bir tür Aile Tedavisi olduğunu ve fakat iki ergin arasında, çok özel, cinselliği içeren bağlar olması dolayısıyla bunun “Evlilik Tedavisi” (<i>Marital Therapy</i>)’ne ait olduğunu bildirmiştik. Şimdi, aile içi ilişkilerinin hemen bütün diğer boyutlarını incelediğimizden, sıra şimdi  c i n s e l l i ğ i  merkez alan ve bu fonksiyonun, gerek kendi niteliğinin ve gerekse aile-dışı cinsel ilişkilerin, çekirdek aileyi rahatsız eden durumlarından bahsedeceğiz.

&nbsp;

B i r l i k t e (Müşterek)  s e k s   t e r a p i (<i>Conjoint Sex Therapy</i>)  konusu, MASTERS ve JOHNSON’ın, 1970’de, “İnsanda Cinsel Yetersizlik” (<i>Human Sexual Inadequacy</i>) adlı başyapıtlarıyla tüm dünyayı bir humma ateşi gibi sarmıştı. “Cinsellik”, doğal olarak aile ilşkilerinin bir parçası olduğu gibi, aile terapist’inin sık sık yüzleştiği birçok problemlerin en önemlilelerinden biridir. Söz konusu olan bir “cinsel” problemin, aile-içi ilişkilerinin ‘dolaylı’ bir sonucu mu yoksa ‘dolaysız’, kendi içinden oluşan bir problem mi olduğu sık sık sorulan sorulardan biridir. Cinsiyetin, hatta konuşulma düzeyinde tabu olduğu toplumumuzda, bazen ‘seks’ten hoşlanıp hoşlanmadığımız’, bırakın doğal hakkımızı, konuştuğumuz yer, zaman ve mekan dikkate alındığında, bu denli önemli bir konuya ne kadar az zaman verebildiğimiz dikkate değer. Ayrıca, toplumda son yüzyılda oluşan gelişimde, kadın ve erkek rollerinin uğradığı değişimler, cinsiyetin kullanımını şu ya da bu şekilde etkileyen mekanik aletler, haplar, patolojik ya da yasadışı olmayan seks aksesuvar ve ‘görme’ duyusunu bu yolda da alabildiğine uçlarda kullanan insanoğlunun yatak odası mahremiyeti de kısıtlanmış ve eski gizini kaybetmiş gibi görünüyor.

&nbsp;

Cinsel ilişki, iki kişi arsında, özel koşullarda sahnelenen bir akt olduğundan, bu ilişkilerde ‘normal’ ve ‘anormal’ın boyutlarını, niteliklerini saptamak çok güç bir iştir. Mamafih, evrensel olarak ölçüye alınabilecek bazı niteliklerden genellikle bahsedebiliriz: Cinsel birleşmeden haz alıp almama, cinsel oyun ya da fonksiyonda “erotik” bir arzunun uyanıp uyanmaması, “ereksiyon”un olup olmaması, kendinin ve partner’inin ‘cinsel kimliklerini’ kabul edip edemeyişleri, “nicelik” bakımdan değil ama, “nitelik” bakımdan makul konuşma ve tartışma olanları olabilir. Eğer çiftin her iki üyesi bir ilişkiyi ‘doyumluluk verici’ diye niteliyorsa,  problem yok sayılır.

&nbsp;

HEIMANN ve arkadaşları (1981), “Cinsel Bozuklukların Tedavisi” adlı eserlerinde, herhangi bir cinsel ilişkide yedi önemli faktör olduğunu iddia ediyorlar:

1) Tarafların seks yaparken takındıkları “rol” ve “esneklik”;

2) ‘Alıcı’ ve ‘verici’ olarak gayet “rahat ve açık” olabilme;

3) Yakınlık ve ilişkide gerçekten samimiyetle karşısısındakine mevcut sevgisini bütün varlığıyla hissettirebilme ve onun tepkilerine de uyum sağlayabilme;

4) ‘Güvence ve tümüyle kendini verebilme’, kontrollerini serbestçe koyuverebilme, doğal ve kendiliğinden hareket etme

5) Partner’ini gerçekten ‘sevme’,

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-176-</p>
&nbsp;

6) ‘Erotik çekim’,

7) ‘Serbestlik, özerklik, sorumluluk’ duyularıyla bezenmiş olmak.

&nbsp;

Hiç şüphe yok ki, “beklenti” ve “aktüel performans” bir problem yaratabilir, yani, yukarda tarif edilen genel beklenti faktörleri ‘beklenti’ düzeyini yüceltip performans’ta bir düş kırıklğı yaratabilir.
<h1>Cinsel Bozuklukların Tedavisi</h1>
<b>                        </b>

KAPLAN’a göre (1974), cinsel fonksiyon bozukluklarıyla yeterli derecede başedebilmek için, onların “Kavramları”nı anlamak ve sınıflandırmak gerekir. Bu itibarla o, bu bozuklukları üç fazda kategorize eder:

1) C i n s e l   a r z u :  Az ya da fazla;

2) C i n s e l   h e y e c a n :  Kadında: Bu heyecanı duymamak; erkekte:  Gerekli ereksiyon’a sahip olamama;

3) O r g a z m : Erkekte: “Çabuk boşalma” (<i>Premature ejaculation</i>), “Geç boşalma” (<i>Retarded</i> <i>ejaculation</i>); Kadında: “Orgazm’a varamama”.

&nbsp;

Bu fonksiyonları değerlendirmede önemli olan nokta, bunların oluşumunda şunların araştırılmalarıdır:

&nbsp;

a) ORGANİK faktörler: “Belkemiği incinmeleri” (<i>Back injuries</i>), “Omurilik rahatsızlıkları”, böbrek taşları hatta kum, şeker hastalığı (<i>diabetes</i>); “Müsekkin psikiyatrik ilaçlar” (<i>tranquilizers</i>) çabuk boşaltıcı, bazı “anti-depressant”lar geciktirici rol oynarlar.

b) PSİKOLOJİK faktörler: Yüksek beklentiler, cinsiyet konusunda duyumsanan suçluluk hissi, öz-güven, dini inançlar, performans sıkıntısı (tıpkı imtihan sıkıntısı gibi), ‘kendi’ hakkında güven yoksunluğu. Taraflar, geçmiş ilişkilerindeki kendileri, evlilik, cinsiyet ve ilişkiler konusundaki çözülmemeiş karmaşaları, bugünkü cinsel ilişkilerine taşıyabilirler.

&nbsp;

D a v r a n ı ş ç ı   s e k s   t e r a p i’sinde, özel hedefler seçilir: Cinsel ilişkilerde bir tür ödün, beklentilerde yeni bir düzey saptamak, farklılıkların üstesinden gelebilmek vb. Özellikle ‘ödün’ saptama, eğer karşılıklı olarak belirtilebilirse, çok daha faydalı olur. Yine, dolaysız olarak ‘tercihler’ hakkında konuşmak, ve ‘birbirlerinin duygularını anlamak’ bileşik seks terapi’nin en önemli odak noktalarından biridir. Bu iletişimin bir parçası olarak, cinsiyet konusunda daha fazla bilgi edinilir ve cinsel hazzı artırmak için, alternatif cinsel alanlara yayılınır. Tüm bunları yaparken terapist’in önem verdiği yaklaşım, bu “cinsel problemler”in sessizce mevcut bazı kişisel psikopatiler tarafından gölgelenip gölgelenmediğidir. Taraflardaki terapi için gösterilen motivasyon da, diğer önemli bir öğedir. Bu yaklaşımda, görüldüğü gibi, terapist  a k t i f  bir rol oynamakta, iletişim ve etkileşimi kolaylaştırmak ve artırmak için gerekli bilgileri vermekte, gerektiğinde seksüel yanıtın fizyolojisi ve anatomisi konularında gereken kitap, film vb. yardımcı dokümanları öğütlemektedir. Terapist, sürekli olarak iletişimde şeffaflığı desteklemektedir; özellikle inanç sistemleri-dine bağlı engellemelerde, bazen yalnızca ilerlemiş iletişim ve açık konuşma, problemin üstesinden gelebilmektedir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-177-</p>
&nbsp;

Davranışçı teknikler,  d u y a r l ı l ı ğ ı   a z a l t m a (<i>systematic desensitization</i>) (WOLPE, 1958), s ı k ı n t ı y ı  azaltmak, o l u m l u   e ğ i t i m (<i>assertive training</i>) (LAZARUS, 1965) ile cinsel ve sosyal tabuların üstelerinden gelmeyi öğrenmeyi de içerir. Eğitim’de çift, ancak gerçekten arzu ettikleri zaman ‘evet’, arzu etmedikleri zaman ‘hayır’ demesini öğrendikleri gibi, çiftleşmenin koşullarının son derece özel, sade ve rahat, dış uyarılardan uzak olmasına itina gösterirler. Cinsel bastırmalarda, “cinsel olmayan” vücut masajı, birbirlerinin vücudunu öğrenmeleri ve ona çok özel bir itina göstermelerini, dolayısıyla gerektiğinde cinsel yakınlığı kolaylaştırır (KAPLAN, 1974). Çıplak vücuda bakmanın bile ayıp olduğuna inanıldığı inhibisyon hallerinde, bu ‘vücudu okşama, sevme, duyarlılığını artırma” (<i>sensate focus</i>) egzersizlerinin çok faydası vardır. O anda cinsel temas yasaktır.

&nbsp;

Bu küçük kitapta her tür cinsel fonksiyon bozukluklarının tedavisine yer yoktur; fakat, yardımcı olsun diye, her iki cinste de en çok görülen fonksiyon bozukluklarının tedaviler hakkkında bir az daha fazla teknik bilgi vermek isteriz.

&nbsp;

Önce ERKEKLERDE en çok görülen, hem kadının hem de erkeğin yakındığı, çok bilinen bir şikayet:  <b>e r k e n  b o ş a l m a</b>’dır. (<i>Premature ejaculation</i>). Kadınlar cinsel hazzın doruğuna erkeklerden daha uzun zaman sonra erişebildiklerinden, çabuk boşalma gerçekten ‘yarım kalmış haz’ olarak en çok şikayet edilenidir. Neden olarak performans anksiyete’si, çocuklukta yapılan aşırı mastürbasyon, hipertansiyon, artrit, tiroid bezi bozuklukları, kalp hastalıkları, böbrek ve mesane taşları ve kum ve idrar yollarının basit enfeksiyonu, testis’te “ven genişlemeleri” (<i>Varicocele</i>); İlaçlar: Lithium, anti-depresan ve anti-hipertansif (Blockers) gösterilebilir. Seks öncesi oyun-hazırlık zamanını (<i>foreplay</i>) azaltmak genellikle işe yaramaz. Çabuk, dışa yapılan bir ejakülasyondan sonra, kısa bir ara vererek ve yeterlice konsantre olarak, uzunca bir ‘çiftleşme’ (<i>coitus</i>) hali elde edilebilir.

&nbsp;

T e d a v i’de, size burada, en revaçta olan: “sıkma tekniği”(<i>squeeze method</i>)’nden bahsedeceğim. Bunda partnerin yardımı şarttır. Benim, bir ergin psikiyatrı uzmanı olarak, yukarda söz konusu edilen olası tıbbi engellerin iç hastalıkları uzmanı ve ürolog tarafından temize çıkarılmasından sonra, çiftlere beraberce verdiğim direktifler şunladır:

&nbsp;

a) <span style=”text-decoration: underline;”>Genel öneriler</span>:

.Mümkün olduğu kadar az sigara ve içki;

.Temiz havada yürüyüş ve egzersizler,

.Kilo kaybı (gerekiyorsa), ve

.VİTAMİN tedavisi: Yüksek doz’da Vitamin B1, günde 300-600 mgr.,

Vitamin E , 400-800 İntern.Ünite, bir adet.

&nbsp;

b) <span style=”text-decoration: underline;”>Pratik öneri</span>:   PARTNERİNİZLE BİRLİKTE YAPACAĞINIZ EGZERSİZLER

<b> </b>

(Bu yöntem, 1940’larda ilk kez Dr.Masters &amp; Johnson tarafından binlerce hasta üzerinde denenmiş ve daha sonraları da, Helen Singer Kaplan, M.D.,Ph.D. tarafından tekrar denenerek yayımlanmışlardır. Biz, onlardan özetliyoruz.)

&nbsp;

1)   P e n i s   S ı k m a   egzersizleri:

&nbsp;

Partnerinizle birlikte, sakin bir gecede, dışardan gelebilecek tedirginlik verici faktörlerden uzak, soyunarak yatacak ve önsevişme yapacaksınız. “Boşalma” yaklaşıldığında, partneriniz ‘penis’inizi sıkarak (<i>Squeeze technique</i>) boşalma’yı engellemeye çalışacaktır. Bunu, kendinizi tutamayacak dereceye gelmeden başlatmalısınız. İki-üç denemeden sonra, kendinizi bırakın. (Ben genellikle hastalarıma, boşalma’ya yaklaştıkları zaman, çocukken, çişlerini donlarına kaçırmaya yakın gelip de kendilerini nasıl sıktılarsa, o günleri anımsamalarını yeğlerim. Çoğu kez yardım ediyor.)

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-178-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

b)  D u r m a  –  B a ş l a m a   (STOP –  START)  Egzersizleri :

&nbsp;

Bu, başlama-durma (<i>intermittent manual squeeze</i>) tekniği, ürolojist Dr. James SEMANS tarafından tıp alemine sunulmuş ve büyük bir başarı kazanmıştır.
<p align=”left”>1.  Adım :  Yine, bir akşam vakti, sessiz ve sakin, partnerinizle birlikte çıplak yatarak (onun yardımını rica edeceksiniz, aklınıza hemen full ‘<i>intercourse</i>’ gelmemeli!), önsevişmeye başlayın. Libido’nuz ortanın üstüne çıkıp da yeterli ereksiyon başlayınca, sırt üstü yatın, gözünüzü kapayın ve partner’inizden şunu rica edin:</p>
“Ben senden, penis’imi aşağı yukarı sıvazlamanı rica edeceğim!” Beş on ‘<i>stroke</i>’dan sonra, orgazm başlayınca, ona “Dur!” deyin, beş on saniye ara vererek kontrol edebilince, yine okşamasını rica edin; üç kez bunu tekrarlayabilirseniz, dördüncüde kendinizi koyverebilirsiniz. Unutmayın ki, partneriniz bir robot değildir, arada bir o da ‘<i>climax</i>’e girmek ister. Ne yapabilirseniz, onun da gönlünü almayı unutmayın.

&nbsp;

2.  Adım :  ‘Dur’ – ‘Başla’, Kadın Süperiyor (üstte) Pozisyonu

&nbsp;

Birçok erkekler, partner’lerinin üstündeyken kontrollerini daha kolay kaybederler.

Onun için, önsevişme yapıldıktan sonra, erkek, ereksiyon’un başında iken, kadın erkeğin üstüne oturur ve kımıldamaz. Erkek kendini kontrol ettikten sonra, bir aşağı bir yukarı iki üç kez kımıldar, yine du- rur. Bu eğer iki kez kontrol edilebilirse başarılı olmuş sayılır ve üçüncüde rahat rahat  b o ş a l ı n ı r.

&nbsp;

3. Adım :  ‘Yan Yatma’ pozisyonu

&nbsp;

Yuıkarki egzersizler, en aşağı 3-5 kez birlikte tekrarlanır.

Bu yöntem, gerçeğe en yakını olması nedeniyle, en etken olanlardan biridir. Mamafih, bazı partnerler buna yanaşmazlar, erkek de çekinebilir. Bu yöntemle birlikte, ya da tamamen  y a l n ı z  başınıza aşağıdaki “Beş Kademeli Egzersizler”i yapmaya davet ederim sizi.

&nbsp;

&nbsp;

II.<b>  </b>YALNIZ BAŞINIZA<b> </b>(S o l o)  YAPABİLECEĞİNİZ HAREKETLER

&nbsp;

1. Adım :                <span style=”text-decoration: underline;”>Kendi Cinsel Duygularınız Konusuna Odaklanma</span>

<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

Yatağınızda soyunuk olarak, rahat yatın. Mastürbasyon yapmayın. Zaman zaman yatağınıza oturabilir, bacaklarınızı yandan sallayabilirsiniz. Bacak aralarını (apış arası), cinsel organ alanlarını yavaş yavaş (kan dolaşımını arttırmak gayesiyle) okşayın. Boşalmayın. Cinsel hazza varabileceğinizin bilincine ulaşın (Eski Çin’de bunu her akşam yapmanızı önerirlerdi.) Bu, 3-5-10 kez olabilir, bir hafta-on günde tamamlanmalı.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-179-</p>
&nbsp;

&nbsp;

2. Adım :                <span style=”text-decoration: underline;”>“Penile” Stimülasyonu ‘Başlatma’ ve ‘Durma’</span>

<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

Yukarki adımdan 2-3 gün sonra, stres olmaksızın, yalnızca elinizi kullanarak  m a s t ü r b a s y o n  yapacaksınız! Ereksiyon hazzını ve gevşemeyi hissedin ve durun. Boşalmadan önce, beşer onar saniyelik aralıklarla, üç kez, orgasm’ın tepesinde kalmaya gayret edin, sonra zevkle  b o ş a l ı n .

&nbsp;

&nbsp;

3. Adım :                        <span style=”text-decoration: underline;”>“Islak” ‘Başla’ ve ‘Dur’ Egzersizleri</span>

<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

Yukarki adımı 5-10 kez yineledikten sonra, bu kez, banyoda, ayakta durarak, üzerinizden sıcak suyu geçirin ve elinizde sabun, gelmeden, üç dakika kadar süreyle kendinizle oynayın, cinsel hazzın farkına varın . (Islaklık, vagina içersindeki ıslaklığı anımsatacaktır.)

&nbsp;

&nbsp;

4. Adım :                     <span style=”text-decoration: underline;”>“Yavaş” ve “Hızlı” Penis Stimülasyonu </span>

<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

3-5 kez, sanki vagina içindeymiş gibi, önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı penisi okşayarak, kontrol edebileceğiniz derecede stimüle edin, boşalmaya yaklaşınca yine yavaşlayın, kontrol edince yine hızlanın. Bunu da 3-5 kez yapabilirsiniz. Başardıktan sonra, son adıma geliriz.

&nbsp;

&nbsp;

5. Adım :                            <span style=”text-decoration: underline;”>‘Arousal’(<i>Climax</i>)da Kalabilme</span>

&nbsp;

Eğer ereksiyon’un en üst derecesi 10 olarak nitelendirilebilirse, başarı, 8,5 düzeyinde bir süre kalabilmektir.

Bunun için, yukarki adımları başarı ile geçmişseniz, kendinizi 8,5 düzeyine kadar stimüle edip, penisinizi okşamaya devam edip, o durumda on dakika kalmayı deneyebilirsiniz. Yok, erken boşalma geliyor gibiyse, bu kez 6’ya kadar çıkın, orada bir kaç dakika kalın, 5-10 saniye ara verin, 5’e inin; sonra 7’ye çıkın, iki dakika kalmaya gayret edin, sonra 6’ya inin; sonra 8,5’a çıkıp birkaç dakika kalın ve 7’ye inin. Sonra birden, istediğiniz anda boşalın.

&nbsp;

S a b ı r  ve  d e n e m e  ile problemin üstünden gelememenize hemen hemen imkan yoktur.

&nbsp;

KADINLARDA ise, cinsel disfonksiyon’lardan en çok görülen klinik şekil:  <b>C i n s e l   s o ğ u k l u k</b> (<i>frigidity</i>)’dir. Bu konuda, zamanın eskitemediği çok ünlü bir kitaptan: “Frigidity in Women” (HITCHMANN &amp; BERGLER) yaptığımız küçük özeti sizlere sunuyoruz:

&nbsp;

Önce “kadın seksüalitesi”nin, gerçekte “i n s a n   s e k s ü a l i t e s i”nin  n a s ı l  g e l i ş t i ğ i n i, özellikle psikanalitik kaynakları kullanarak, şöyle bir gözden geçirelim.

&nbsp;

İnsanların seksüel’likleri, vücutsal ve hormonal gelişme ile ergenlik (<i>puberty</i>)’de birdenbire

<i>deus ex machina</i> (makine gibi Tanrısal bir güçle-Lat.) gelişmiyor. O zaman işler ‘genital’ düzeye geliyor. Ergenlikten önceki “oral, anal, urethral ve phallic” evreler de ‘cinsel’dir. Yani bebek, annesinin memesini emmeye başladığı andan itibaren, besinini ağzına alırken dahi teorik olarak ‘cinsel’ bir haz da almış olur (<i>Oral sexuality</i>).  Bebek zamanla emme hareketlerinin ötesinde, genital bölge dahil, vücudunun muhtelif kısımlarını, sıçrayan hareketlerle oynatır. Bebeklerde bu denli erken zamanlarda dahi, “<i>masturbation</i>” görülebilir ki tamamiyle normaldir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-180-</p>
&nbsp;

&nbsp;

ABRAHAM ve FREUD’a göre, bebek, bu o r a l  evrede, ilk faz olan “emme”den, dişlerin gelişmesiyle “ısırma”ya geçer (ki ergin seksüalitesinde bunlar normal olarak alınır.) Bu evrede dahi, idrar ve dışkı koyverme, vücut hareketleri, dolaysız mastürbasyon, cinselliğin yaygınca pratikte olduğunun kanıtlarıdır. Analistlere göre, kadın’ın cinsel gelişimminde, barsakların içerdiği ‘<i>feces</i>’ (kaka) sanki bir ‘penis’ gibi, kalın barsağın son kısmı olan ‘rektum’ ise, ‘vagina’ olarak benimsenir.

&nbsp;

A n a l  evrede, çocuk dışkısını bırakıp bırakmaması konusunda tereddüde düşer (<i>ambivalence</i>-kararsızlık, ikilem). Anal evrenin de ikinci bölümünde bebek daha çok <i>feces</i>’ini ‘tutmaya’ meyleder. Bu, genellikle geçici bir ‘kabızlık’a  (<i>constipation</i>) neden olduğu gibi, sonradan salıverilen ‘feces’, anneye verilen bir ‘hediye’ (<i>gift</i>) kapsamındadır.

&nbsp;

U r e t h r a l  evre’de, erkek çocuğun ayakta işemesi, bir ‘erkeklik’ sembolüdür. Kızlarda bu, bir özenti ya da arzudan öteye geçenmez. (Bu evre ve yaratabileceği  <i>i c a r u s  comlex</i> için, benim “FREUD ve Pikanalizin Temel İlkeleri” kitabımdan yararlanabilirsiniz.)

&nbsp;

Her iki seks grubu da, libido gelişiminin “genital faz”ın başladığı  p h a l l i c (penis’e ait) evresine birlikte girer. Küçük kızın ‘penis’i olmaması nedeniyle, daha önceki evrelerde pratik ettiği seks “<i>masculine</i>”(erkek) dir, zira ‘clitoris’ini kullanmaktan başka çaresi yoktur. ‘Vagina’ prensip olarak kız tarafında tanınmaz bile (Bk.: Karen HORNEY, “<i>The Denial of Vagina</i>” (Vagina’nın inkarı;

Int.J. of Psych.Analy.Vol.XIV, Jan.1933). Oğlan kızın vagina’sını gördüğü zaman biraz şaşırır, ama çok çok ilgilenmez bile. Kendisi, penis’inin farkında olmakla beraber, bu, yakın gelecekte, mastürbasyon yaptığından dolayı hissedeceği “iğdişlik kompleksi”ne (<i>castration anxiety</i>) kadar pek önem taşımaz.

Kız için durum farklıdır; ‘penis’i görmüştür, kendisinde olmadığının farkındadır ve o da istemektedir. Bu, kadınlarda görülebilecek “erkeklik kompleksi” (<i>masculinity complex</i>)’nin başlangıcıdır, buna çabuk bir çare bulmak gerekir. Analistler, gerçekçil nedenlerden dolayı, bunun küçük kızın ruhunun derinliklerinde bir düşkırıklığı ve erkeklere kıyasla bir “aşağılık kompleks’i” (<i>inferiority complex</i>) yarattığına inanırlar. (Analist Phyllis GREENACRE, kadınların olası yüksek zekalarına karşın, dünya çapında keşif ya da sanatkar yaratıcılığı konularında hemen daima ikincil oluşlarını, bu hiç bir zaman tümüyle tatmin edilememiş “<i>penis envie</i>”- ‘penis arzusu’ye bağlar.) Onun zihninde bu durum, bir cezalandırılma sonucudur.

&nbsp;

O e d i p u s   C o m p l e x, her iki cinse çok şeyler vadeden “iki cinsli” (<i>bisexual</i>) bir evredir.

“Bisexuality”, her kişinin içinde her iki cinsin öğeleri var demektir. K ı z, babası tarafından-annesi gibi- sevilmek ve onun yanında yer almak ister. Bu arada, babasıyla çok daha fazla beraber olan babasını sevdiği kadar, ondan aynı sevgiyi vermediği için nefret eder. Aynı duygular anne için mevcuttur: Annesini sever, fakat aynı zamanda bir rakibe olduğundan ondan nefret de eder. O ğ l a n  da aynı dilemma içindedir, hayran olduğu babası onun rakibidir, fakat kendisinin, babasınınki gibi, belirli bir penis’i olduğundan, babası onun, annesi hakkındaki duygularını okuyacak ve onu mutlaka cezalandıracaktır (Little Hans vak’ası.) Üstüne üstlük, onun penisi açıkça ortadadır, dolayısıyla “iğdişlik karmaşası” (<i>castration complex</i>) daha şiddetli ve daha uzun olacaktır, hele hele bu araya bir de sünnet olayı girer ise. (Yıllar önce Amerika’da psikişyatr arkadaşlarla bazı toplulukların seks karakterlerinin, özellikle kudretinin, çok çocuğa sahip olmanın vb. nedenleri tartışılıyordu. Bazı arkadaşlar Müslüman-Türk kültüründe erkeğin niye bu konuda daha söz sahibi olmak ister gibi olduklarını bana sormuştu. Ben de, çok çocuk sahibi olma isteğinin sosyo-kültürel ve ailevi nedenleri yanında, psikanaliitik yönden, erkek çocuğun Oedipal çağının daha çözülmeden, 6-9 yaşları arasında, kalabalık bir kitle önünde, davul zurna eşliğinde, erkeklik organlarının kırkılmasını yaşadıklarını , ergenliğe gelince de belki cidden yaşanmış olan “iğdişlik kompleksi”nin olası bir kompansasyonu olarak, onun sanki penisinin hala kudretli olduğunu göstermek istercesine aşırı faaliyette bulunabileceğini söylemiştim. Gerçeklik derecesini bilemiyorum tabii.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-181-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Öykümüze devam edelim. Küçük  k ı z ı n annesine libidinal bağlarla bağlanması, birçok şekiller alabilir. Şüphesiz, “çocuk cinselliği”nin her üç faz’ının niteliklerini üzerinde taşıyor. Bunların klinik belirtileri aktif ve pasif dürtüler, annesine sevgi gösterisinde agresif, bazen düşmanca. Bilinçötesi arzu, onunla yatmak, onu hamile bırakmak ve tersi, ona bir çocuk yapmak. Buna tam zıt olarak, onun tarafından zehirlenmesi, öldürülmesi ve cinsel olarak baştan çıkarılması. Özellikle bebekliğin erken  aylarında, hatta daha sonraları anne sürekli olarak onun cinsel alanlarına dokunuyor, onu sevdiğini söylüyor, hatta arada bir “yerim seni şekerim!” diyor.

&nbsp;

Gerçek, yani fantazilerin hayata geçmemesi ve küçük kızın kendi ve hayat hakkındaki diğer öğrendikleri, onun bu aşk masallarının hızını kesiyor, ama içinde anne için bir düşmancıl nüve’nin kendisi evleninceye kadar, belki de hayat boyunca kaldığına inanılır. Şimdi artık anneyle daha mesafeli, hemen her şeyden şikayetçi mızmız bir tavırla, ilişkiler sürüyor: Annenin ona hazırladığı süt az; o bir küçük erkek kardeş istiyor vb. Zaman zaman annesinin onu mastürbasyon yaptığında

azarlaması da caba. Bu kızın geleceği ne olacak? Üç olasılık: a) Nöroz gelişimi, b) Erkeklik kompleksi ile kuvvetlendirilmiş bir kişilik yapısı, ve c) Normallik. Zamanla, annesinin de kendisi gibi ‘kastre’ (iğdiş) edilmiş olduğunu kavrayan küçük kız, ‘clitoris’ oyunlarından ve fantezisinden vazgeçerek, annesi gibi, ‘pasif” bir davranış sergileyerek, bu kez babasına dönüyor. Onun penis’inden emin, zira ‘o’nu bir ara görmüş gibi de olabilir. Bir müddet onunla da oyalandıktan sonra, fantezi “anal-erotik” istikamete yöneliyor, ve cinsel dürtüler, ‘penis’i temsil eden ‘feces’e, ‘vagina’yı temsil eden ‘barsaklar’a yatırılıyor. Bunlara eşzamanlı gelişen baba arzusu, herşeyi gölgeliyor, ve baba, küçük kızın hemen hemen hayatını sonuna kadar ‘<i>daddie</i>’si olarak kalıyor.

&nbsp;

Aşağı yukarı aynı deneyimleri yaşayan küçük  e r k e k  çocuk, anneden o kadar uzaklaşmaz.

Kız kardeşi kadar “iğdişlik kompleks’” olduğu olmadğı ve gerçekten de penis’e sahip olduğu için, “gününü bekliyor”. Michigan Üniversitesi (Sosyal Çalışma uzmanlarından) Prof.Dr. Selma FREIBERG, şu küçük fıkrayla be geçici dönemi ne güzel anlatıyor:

Bir akşam anne, baba, sekiz yaşındaki erkek ve beş yaşındaki kız kardeş hep birlikte yemek yiyorlar. Yemeğin sonuna doğru, oğlan, damdan düşer gibi, kızkardeşine mağrur bir eda ile şunu söylüyor:

-Ben büyüyünce annemle evleneceğim! Kız kardeşi korku ve hayretle peçetenin altından mırıldanıyor:

-Pek, babamıza ne olacak?

-O, o zamana kadar ölecek.

O akşam erkek kardeş rüyasında, pencerenin kırılıp bir hırsızın (babasının!) onu (fantazisinde penis’ini) çalmaya geliyor; küçük çocuk korkuyla: “Baba, baba, kurtar beni!” diye haykırıyor. Baba koşup geliyor, korku içinde kıvranan çocuğu kucaklayıp sakinleştiriyor. Çocuk da anlıyor ki, babası (gerçekte onun penis’i), kendisinden (kendi penis’inden) daha kudretli, en iyisi, “onunla birlikte” büyümek, “onun gibi” olmak, “annesi gibi biriyle” evlenmek. İşte Oedipal karmaşa erkek çocukta böyle çözülür. (Yazar’ın “<i>Magic Years</i>” -Sihirli Yıllar- kitabından alıntı!) Kızlarda ise, hemen hemen sonsuza kadar devam eder. Evlenip kendisi bir çocuk sahibi olunca kısmi bir tatmin vardır ama yeterli değildir, zira ‘kastrasyon’ hayali değil, ‘gerçek’tir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-182-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Böylece, ‘baba’nın temsil ettiği  s u p e r e g o, Oedipus’un çözümüyle ‘ensest’ dürtüleri yasaklayarak yardım ettiği gibi, genital’ler de korunmuş oluyor demektir. <i>Latans</i> evre’sinin hoplayan, zıplayan okul ve oyun çocuğu, Oedipus’un yeniden canlanacağı ve karakterin son şeklini alacağı fırtınalı devreye kadar, genellikle kendi cinsinden çocuklarla oynayarak ılımlı bir periyoda giriyor demektir.

&nbsp;

Cinsel gelişimde bir kızın “<i>femininity</i>-kadınlık” gelişimine doğru geçirdiği evreler ve karşılaştığı güçlükler, bir erkek çocuğun, “<i>masculinity</i>-erkeklik” gelişimine yönelik geçirdiği güçlüklerden daha karmaşa ve çatışma doludur. Kız, orijinal sevgi-nesne’si olan anne’yi önce baba, sonra da gelecek koca için değiştirmek ve öncül cinsiyet sembolü olan clitoris’ten, vagina’ya terfi etmek zorundadır. Vagina gözle görülür, elle tutulur olmadığı gibi onu kullanmaya henüz şansı olmadığından, bir kız psikolojik olarak daha keşfedilmemiş vagina’yı kolaylıkla sensitive edemez. Halbuki, başarılı bir orgazm’ın ilk ve en önemli koşulu, vaginal duyarlılıktır. FERENCZI ve Helena DEUTSCH’un belirttikleri gibi, kız’ın aktüel olarak seks yaptığını düşünürsek, penis vagina’ya girmekte ve onun tarafından emilmekte, ezilip büzülmektedir. Bu, bebeğin daha oral evre’sindeki anne memesini agresif bir şekilde emmesinin tekrarıdır. Böylece penis, anne memesini temsil ediyor demektir. Bu dönüşüm (<i>transformation</i>) ve haz merkezi olarak vagina’yı tercih (<i>displacement</i>) ve meme yerine penis’i kabullenme, erken bebekliğin çok kuvvetli “oral” öğelerden vazgeçmeyi zorlar. Bunun için “f<i>rigidity</i>” (cinsel soğukluk) en çok rastlanan fonksiyon bozukluklarından olduğu gibi, frigid kadınlarda oralite’nin hakimiyeti gayet açıktır. Orta sınıf değer yargılarıyla büüyüyen bir erkek çocuk, cinselliğin her türünü deneyebileceği halde, kız çocuk, vagina’sının duyarlılığını artırabilmek için baş gereksinim olan “full intercourse” (tüm cinsel birliktelik)’tan, sosyal değerler yüzünden, kendini uzak tutar.

&nbsp;

Bundan dolayı, genellikle bir “ilk aşk” birlikteliği, çoğu kez (daha önce yaşanmış bir birlikteliğin yinelenmesi olamadığından) ihtiras’dan ziyade heves amacıyla yapıldığı için düşkırıklığı ile sonlanır. Üstelik, deneyimini bir sır gibi saklamak zorunda olup, birlikteliği istediği sıklıkta ve rahatlıkla yineleyemez. Bu nedenlerle evlenmemiş kızlar, oral ve mastürbatif hazlarla yetinmek zorundadır. Bir kadının cinsel bir beraberlikten tümüyle hoşlanması için sıkıntı ve suçluluk hizlerinden ari, elde yeterli zaman ve rahat bir döşeğe gereksinmesi vardır. Frigid ve sıkıntılı kadınlar ve vaginismus’tan ıstırap çekenler, acıyı duyumsamamak nedeniyle, cinsel akt’ın tekrarını istemezler. Halbuki genç kadınların bu yinelemeye gereksinmeleri vardır. Daha evvelden de belirttiğimiz gibi, kadınların doyumluluğa erişmeleri daha yavaş olup, doyumluluk eğrisi daha yavaş ve uzun zamana yayılmış olarak sonlanır.

&nbsp;

Tüm bu detay’lı bilgiler, basitçe doyurucu bir seks için, kişinin, ta embriyojenik devirlerden olgun bir kadınlığa kadar tüm evreleri, karmaşa etkenleriyle ve koşullarıyla birlikte sağlıklı bir şekilde nelere göğüs gererek ve ne ödünler vererek geçmesi gerektiği hususunda bize bir fikir veriyor. Toplumun seks’e bakış açısının değişmesi ve daha kabul edilebilir bir konuma gelmesi, aile ve okul’da, yayım organlarında cinsellik eğitimi, cinsel fonksiyonlardaki bozuklukların nicelik ve niteliklerini azaltıyor mu, bilemeyeceğim.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-183-</p>
Kadınlarda cinsel soğukluk grubu seksüel disfonksiyon’ların en çok görüleni <b>vaginismus</b>’tur. Zaten, “cinsel duyarsızlık = <i>frigidity</i>” dendiğinde, bizler, kadının vaginal bir orgazm’a varamadığını anlarız. Kadın ister birleşme esnasında ‘sıcak’ ya da ‘soğuk’ kalsın, ister heyecanlanma zayıf ya da kuvvetli olsun, “cinsel duyarsızlık” için kabul edilen genel kriter, vaginal orgazm olmamasıdır. Şunu da unutmamak gerekir ki, sağlıklı bir kadın, eğer partneri “erken boşalma”dan ıstırap çekiyorsa, birleşim öncesi gereken sevme, okşamaları vb. hazırlayıcı ortamı yaratmıyorsa, kadın, boş yere cinsel duyarsızlıkla itham edilebilir.

&nbsp;

Cinsel soğukluğun  n e d e n l e r i, genellikle psikanalitik literatür’den derlenmiş bir takım eksiklikler, fiksasyon’lar, sıkıntı, erkek figür’den intikam, baba’ya karşı duyulan sevginin bastırılması, kastrayon (iğdişlik) duyusunun hala devamı gibi olası bastırılmış bilinçötesi gelişimsel materyaller olarak bilinir. V a g i n i s m u s’un özel dinamiği, Öedipal fiksasyon’un ve kastrasyon duygusunun çok kuvvetli hissedilip “Ben kendime bir penis istiyorum” fantezisinin bastırılmasıdır. Bunu sağlamak için de, bazı ek fantezilere gereksinim vardır: Clitoris zamanla bir penis gibi büyüyecek, barsaklarından ‘penis’e benzer kaka (<i>feces</i>) çıkarmaya devam edecek, baba ‘penis’li bir çocuğu temsil edecek. Mastürbasyon arzuları da bilinçli olarak bastırılacaktır (<i>Suppression</i>-Karen HORNEY). Erkek çocuk gibi, idrarını yaparak penis’inin varlığından haz alamayacağı için, zamanla bir umutsuzluk belirecek ve ister istemez pasif, kısmen mazokistik cinsel bir role bürünecektir. ABRAHAM’a göre, kız çocuk, ya önce babasından ve sonra da koca’sından bir bebek (penis) arzulayacak, ya da “intikam” hisleriyle bezenmiş olacaktır. Bu, cinsellikte, Doğa’nın daha değerlendirdiği “erkek”ten, ona istediği hazzı vermemekle intikam alacaktır. Böylece partneriyle ilişkileri, sado-mazokistik bir niteliğe bürünecektir. Meslek hayatımızda gördüğümüz vaginismus’ların çoğu bu tiptendir.

&nbsp;

V a g i n i s m u s  kendini, aşırı bir “kızlık zarının bozulma korkusu” (<i>fear of defloration</i>- kenmdini lime lime parçalanmış, acı çekiyor hissetmek). Bu korku, küçüklükte anne-baba cinsel ilişkilerinde duyumsanan “Babam anneme acı veren birşeyler yapıyor!” fantazisinin kalıntılarıdır. FREUD’un “<i>Taboo of Virginity</i>” (Bekaretin Tabu’su) adlı yazısında belirttiği gibi, ilkel kabilelerde, “<i>defloration-</i>zarı bozma” olayı prens’ler, rahip’ler ya da yaşlı kadın’lar tarafından yapılıp, kastrasyon sıkıntısını herhalde <i>by-pass</i> geçiyorlardı. Birçok analistler, ilk gece deneyiminden sonra, kadınların sık sık aktif iğdişliklerle dolu rüyalar gördüklerini yazıyorlar. Genellikle, vagina’nın sensitivite’si ve cinsel arzunun duyumsanması, çocuk sahibi olduktan sonra kendiliğinden gelişiyor, zira çocuk doğumuyla, kadın, “kastre” olmadığını yüzde yüz kanıtlamış oluyor, hele bir erkek çocuk doğurmuşsa. Ama, “cinsel soğukluğun” tedavisi olarak bir çocuık doğurmasını önermek, doğru bir tedavi şekli olamaz.

&nbsp;

Vaginismus’lu kadınların adet (<i>menstruation</i>) zamanlarında çok agresif ve sadistik oldukları da bilinir. Bunu biz analistler zaten bekleriz, zira “bir kadının kanaması demek, çocuk yapamadığının işaretini veriyor” demektir.

&nbsp;

T e d a v i, hastanın psikolojik bilgi ve oriyantasyonuna göre, eşi ile birlikte iki-üç seans’ta, yukarıdaki dinamiklerin bazılarına dokunarak bir açıklamada bulunmak, koca’nın en doğal cinsel ajan olup, her tür günahkarlık ve suçluluk duygularının ötesinde ve üstünde olduğunu vurgulayarak, bir iki gecede tamamlanacak, uysal, okşayıcı, anlayışlı bir davranışla, ‘<i>coitus</i>’ (birleşme) için kadının üstte veya yan pozisyonda olmasını salık vermek, ona sıkıntı önleyecek ‘minör trankilizan’lar vererek, telkin ve şefkat dolu bir yaklaşımın uygulanmasını söylemekten ibaret. Bu yaklaşımın, yüzde seksene yakın olumlu sonuç getirdiğini gözlemliyoruz. Bazı vakalar klasik terapi-analiz gerektirdiği gibi, bazı kadınlar yalnızca “deflorasyon” için cerrahi müdaheleyi de yeğliyor.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-184-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>K I N S E Y  et al.  Raporu, </b></p>
&nbsp;

&nbsp;

Bu kitabın amacı, “cinsel bozuklukların” gerek anatomik, gerek fizyolojik ya da psikolojik nedenlerini bularak tüm disfonksiyon’ları ve tedavileri hakkında ayrıntılı bir bilgi vermek değildir. A i l e  denince içine doğal olarak “seksüalite” giriyor ve eğer o alanda bir bozukluk varsa, bu, şu ya da bu şekilde ailenin genel işlevselliğini olumsuz etkiliyor. Eminim, her yaştan halk arasında bir araştırma yapıp “Bu dünyada en çok neye sahip olmak, nasıl yaşamak istersiniz?” diye bir soru sorsak, ankete yanıt verenlerin büyük bir yüzdesi “Mutlu olmak!” diyeceklerdir. Erginlerde, cinsellik, yani cinsel ilişkilerde douyum ve mutluluk, genel mutluluğun büyük bir yüzdesini kapsar.

&nbsp;

Keith HAWTON’ın “<i>SEX THERAPY</i> <i>: A Practical</i> <i>Guide</i>” isimli kitabından derlediğimiz istatistiki bilgilere göre; K I N S E Y  ve arkadaşları 1938’lerden başlayarak bir araştırma ekibi ile, A m e r i k a   B i r l e ş i k   D e v l e t l e r i n d e  4000 kadın ve 4000 <i>erkek </i>üzerinde esaslı bir araştırma yaptılar. Konu, kişilerin cinsel doyum sağlayıp sağlayamadıkları ve ne tür güçlükler yaşadıklarıydı. İstatistikler hayret verici düzeydedydi. “Cinsel yetersizlik” (<b>impotence</b>), örneğin, yaş ilerledikçe şu oranda yükseliyordu: 0.1 o/o 20 yaşında; 0.8 o/o 30 yaşında; 1.9 o/o 40 yaşında; 6.7 o/o 50 yaşında; 18.4 o/o 60 yaşında, 27 o/o 70 yaşında ve 50 o/o 70’in üstünde. GEBBARD ve JOHNSON, 1979’da, kollej mezunu, yüksek düzeyde iş sahibi ‘normal’ erkeklerde 5.6 o/o ve orta eğitimli erkeklerde 18.9 o/o, “<b>ereksiyon</b>” güçlükleri saptamışlardı. 3.8 o/o erkek de, birleşmenin daha ilk dakikasında boşalıyorlardı.

&nbsp;

KINSEY ve arkadaşlarının 1953’de <i>kadınlarda</i> yaptığı bir araştırma; evli kadınların hiç <b>orgazm yaşamama</b> yüzdesinin, yaş ilerledikçe azaldığını ortaya çıkardı. Bu, 16-20 yaşlar arasında o/o 22, 21-25 yaşlar arasında o/o 12, ve 30-50 yaşlar arasında o/o 5-7 idi. Bunların arasında hayat boyu orgasma varamamış olanların yüzdesi ise o/o 13 idi.

&nbsp;

FRANK ve arkadaşlarının 1973’de, klüp ve kilise gibi normal fonksiyon gösteren sosyal ünitelerden rasgele toplanmış 100 çifte: yetersizlik, <b>erken boşalım</b>, temastan sonra <b>gevşeyememe</b>, kendi eşinden <b>başkalarına bir çekim</b> <b>duyamama </b>vb anket soruları sorulduğunda yanıt; <i>kadınlar </i>arasında o/o 63 birden fazla disfonksiyon tarif etti; 48 o/o “<b>heyecanlanmada güçlük</b>” çektiklerinden, 46 o/o orgazm’a ulaşmakta zorluk yaşadıklarından, o/o 15’i ise hiç orgazm’a ulaşamadıklarından yakındı. <i>Erkeklere</i> gelince, onların o/o 40’ından fazlası bir ya da daha fazla cinsel disfonksiyon’dan şikayet etti; bunların o/o 36’sı “erken boşalma” idi. “Ereksiyon güçlükleri” o/o 7 olup, o/o ’u boşalamamaktan (<b>ejaculation</b>) ıstırap çekiyorlardı.

&nbsp;

C i n s e l   g ü ç l ü k l e r, özelikle kadınların temas’tan sonra gevşeyememeleri, temas öncesi önsevişme’nin çok kısa ve doyumsuz olması, cinsiyetle pek ilgilenmeme, o/o 77 oranında rapor edilmişti. Aynı yakınmalar erkeklerde o/o 50 oranındaydı. Mamafih bunlar, c i n s e l l i ğ i   y a ş a y a m a m a’nın hemen hemen iki misliydiler. Bu konuda önemli bir gözlemlemeyi kaydetmek isteriz: Kadın eşler, koca’larının rapor ettikleri problemlerin varlığından haberdar oldukları halde, erkeklerin çoğu eşlerinin şikayetlerinin farkında bile değildiler. Kadınlar, ‘heyecanlanmada güçlük” çekmelerine karşın, bu yakınma, onların orgazm’a girmelerini pratik olarak engellemiyordu.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-185-</p>
&nbsp;

&nbsp;

D a n i m a r k a’da da, 1980’de GARDE ve LUNDE tarafından 40-yaşlarında 225 kadın arasında “kişisel görüşme” yoluyla yapılan bir araştırmada, bunları o/o 35’i halen cinsel güçlükler yaşıyorlardı. Bunlar, yukarda tarif edilen, FRANK et al.’nın buldukları cinsten idiler. En çok yakınılan şikayet, o/o 42 ile “Motivasyon azlığı” idi. o/o 20, “cinsel birliktelikten hiç bir haz almamak”, o/o 16,5’u “sırf görevimi yerine getiriyorum” ifadelerini kullandılar. Hayatları boyunca, ne denli ender olsa da orgazm’a zaman zaman varabildiklerinden söz etmekle birlikte, üçte ikisi “orgazm’ı taklit ettikleri”ni itiraf ettiler.

&nbsp;

NETTELBLADT ve UDDENBERG, İ s v e ç’te 1979’da 58 evli adam üzerinde bir araştırma yaptılar. Bunların o/o 40’ı “cinsel fonksiyon bozukluğuna eğilim”den yakınıp, aralarında o/o 38’i “erken boşalma”dan şikayet etmişlerdi (FRANK’ın çalışmasına neredeyse paralel). İlginç olarak bunlardan o/o 10’u, “gecikmiş boşalma” rapor ettiler. o/o 50 oranında bir zamanda, yeterince kuvvetli bir ereksiyon’a sahip olamayıp vagina’ya giremeyenler o/o 7 oranında idiler.

&nbsp;

FISHER’in  U.S.A.’da 1973’de, küçük fakat yüksek düzeyde seçilmiş -çoğu koleje devam eden- Amerikalı bir grup kadın üzerinde yaptığı araştırma, bu genç hanımların o/o 5 ya da 6’sının orgazm’ı hiçbir zaman yaşamadıklarını saptadı.

&nbsp;

HITE’in 1976 da, 3000 kadın üzerinde, soru form’larını postalamak yoluyla yaptığı bir çalışma, başka bir noktadan önem kazanmaktadır. Araştırmacı, dışarıya 100, 000 adet form göndermiş ve fakat ancak 3000 tamamlanmış yanıt alabilmişti. Kadınların o/o 12’si “tümüyle hiç yaşanmamış orgazm” rapor etmişti. o/o 17 kadın ise, cinsel ilişki esnasında: “bazen ya da hiç” olarak bldirmişlerdi.

&nbsp;

S o n u ç l a r :

&nbsp;

İlk göze çarpan gerçek, “cinsel problemler”in ender bir olay olmayıp, bilakis istatistik bakımından önemli (<i>significant</i>) olduklarıdır.

İkinci olarak, şikayet ya da problemlerin  k a d ı n l a r  arasında çok daha fazla olduğu, hiç olmazsa onların problemi kabullenme konusunda açık yüreklilik sahibi oldukları meydandadır. Rahatsızlığın mevcudiyet oranı (<i>prevalence</i>) o/o 35 ile 60 arasında olup, “cinsel arzu eksikliği” ve “orgazma ulaşma zorluğu”nun en önemli bulgular oluşudur. Kadın’larda “hiç orgazm olamama” oranı ise ortalama o/o 10 ile 15’tir. E r k e k l e r  ise o/o 40 oranında etkilenmiş görünüyorlar. En çok yaşanılan problem “erken boşalma” olup o/o 20-40 oranında, ve ikincil olarak, ereksiyon güçlükleri”nin o/o 7-10 arasında yaşandığıdır. “Gecikmiş ejakülasyon” oranı ise ortalama o/o 4’tür.

Üçüncü bulgu, bu bozuklukların “a ş a ğ ı  s o s y o – e k o n o m i k  s ı n ı f” arasında daha yüksek bir oranda varoluşudur.

Dördüncü bulgu, cinsel güçlükleri olan kimselerin, bu konuda y a r d ı m  i s t e m e l e r i, diğer fiziksel ve ruhsal hastalıklarla kıyas kabul etmeyecek kadar d ü ş ü k olduğudur.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-186-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>Dr. <b>William H</b>. <b>MASTERS</b>, &amp; Mrs. <b>Virgina E. JOHNSON</b></p>
ve <b>Helen Singer KAPLAN</b>, M:D., Ph.D.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”left”>            Herhalde tıbbi tarih, belki de insanlık tarihi, siyaset ya da edebiyat, sanat dünyalarıyla hiç ilgileri olmayan bu üç fedakar, yaratıcı ve doğaüstü iyimser ve gayretkeş kişilere, kendilerine Doğa’nın bahşettiği ve fakat kaybettikleri sandıkları cinsel yaşam hazzını tekrar yaşattıkları için asırlar boyu müteşekkir kalacaklardır.</p>
<p align=”left”>            MASTERS &amp; JOHNSON ile başlayalım. 1940’lardaki  K i n s e y   r a p o r u’ nun yayımlanmasından sonra, 1959’da A.B.D. – St. Louis’de, kurdukları “<i>The Reproductive</i> <i>Biology Research</i> <i>Foundation</i>” (Üretici Biyoloji Araştırma Vakfı)’da, şimdiye dek hiçkimsenin gerek nitelik ve gerekse nicelik bakımından erişemeyeceği bir başarı yolunda hayatlarını adeta vakfettiler. Gayeleri, “umutsuz” diye terkedilmiş ve birçok kültürlü kimseler tarafından bile “<i>taboo-</i>yasak” addedilen “<i>sex</i>-cinsiyet” fonksiyon bozukluklarını, “fizyolojk seks terapi” yöntemleriyle, hem de bir iki hafta gibi çok kısa zamanda tedavi etmekti. Başlangıç proje’lerini oluşturan 790 hastadan 43’ü psikiyatr olan 50 doktor vardı.</p>
&nbsp;

Dr. W.H.Masters ve Mrs. V.E. Johnson, Amerika Birleşik Devletlerinde evli çiftlerin hemen hemen o/o 50’sinin cinsel bakımdan doyumluluk sağlamadığına ve dolayısıyla, tümüyle mutsuz sayılmasalar bile, evlilikte yeterli cinsel bir iletişim kuramamaktan şikayet ettiklerine inanıyorlardı. Onlara gelinceye kadar, bu tür problemleri olan insanlar, genelliklere papazlara, rahiplere ve hahamlara dönüyor, karşılığında da dua ve sabır ile yetinmek zorunda kalıyorlardı. Yüksek düzeydeki entelektüel ve meslek sahibi olanlar da, “evlilik tedavisi”nde uzmanlaşmış Sosyal Çalışma Uzman’larına, daha az oranda da psikolog ve psikiyatr’lara giderek, klasik neden olarak kabul edilen, “…hepsi senin kafanda…” prensibine uyarak, fonksiyon bozukluğunun üstesinden gelinmesinde pratik bazı öğütler alıyorlardı. Pek azı da, yıllarca sürebilecek psikanalitik tedaviye yazılmışlardı.

&nbsp;

Masters &amp; Johnson’ın tedavi yönteminde, süre iki haftadır; hastalar haftanın her günü görülür, dolayısyla bu, alışılagelmiş psikoterapi zamanlamasında, birkaç aya tekabül eder. Bu program için, “Haftada bir yalnız cumartesileri tennis dersi almak yerine iki hafta her gün alırsanız, garanti usta bir oyuncu olursunuz,” derler. Terapi’de esas, cinsel tekniklerin açıklanması ve uygulanmasıdır. Vurgu, uzun süreli bir araştırma sonucu, bilimsel olarak saptanmış, müsaadekar, ısrar etmeyen bir “<i>intercourse</i>” (cinsel akt) pozisyonunun benimsenmesi üzerinedir. Birbirine tüm güvence ve vericilikle atanmış iki vücut, eğer doyumla ‘veriyorsa’, doyumla ‘alır’. Terapi’nin temel anahtarı olan “dokunma”ya, terapi süresinin üçüncü ya da dördüncü gün izin verilir. Çiftin, göğüsler’e, penis’e ve vulva’ya dokunmaları bu süre boyunca yasaklanmıştır. Birbirlerini uyarma ya da cinsel akt yerine, on-on iki saatlik süre boyunca, ellerini birbirlerinin üzerine yalnızca iki kez ovuşturabilirler. Cinsel birliktelik daha sonra gelir. Bir kritik şöyle demişti: “Çiftler, birbirlerini okşama sanatını yeniden öğrenmektedirler: tıpkı eski zamanlarda, değirmen suyunda yaptıkları gibi. Tek fark, tabii, tamamen çıplak olmalarıdır.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-187-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Dr. MASTERS ve Mrs. JOHNSON, kendilerinin klasik “<i>Human Sexual Inadequacy</i>” (İnsanın Cinsel Yetersizliği) kitabında, uzun sürelerdenberi süregelen erken boşalma, vaginismus, orgazm’a varamama vb. halleri inanılmayacak kadar kısa bir sürede tedavi edebildiklerinde, hemen uluslararası bir üne kavuşmuşlardı. Onların özellikle vurguladıkları nokta, her insanın geçen her gün yaşlılığa doğru yol alması nedeniyle, bu teknolojinin yaşlılara da uygulanması idi. Kapılarını çalan herkesi tedaviye aldılar. İki reddetme nedeni, bir, kontrol edilemeyen alkolizm, iki, major-akut akıl hastalığı. En az başarı elde edilen diagnostik kategori “<i>Primary impotence</i>” (Birincil yetersizlik) idi. Bu kimseler hayatta hiç “ereksiyon” yaşamamışlardı. Mamafih bu grupta da başarı son zamanlarda o/o 75’lere yaklaşıyor. En çok başarı elde edilen diagnostik kategori ise, “<i>Premature Ejaculation</i>” (Erken Boşalma) ki, başarı yüzdesi, inanması güç bir düzeye erişmiştir: o/o 97.8. “<i>Vaginismus-Dyspareunia” </i>(Ağrılı <i>coitus</i>)’un tedavi oranı bir rekor 100 o/o dür. “<i>Orgazm noksanlığı</i>” tanısı ile gelen 342 kadın’dan 276’sı, tedavi sonunda bunu başarabilmştir. Evvelden “<i>Mastürbasyon</i>” yapamayanlar , o/o 90.9 başarılı oldular. Yaşlanmakta olan  48 erkek ve 27 kadın, o/o 69.4 oranında cinsel bütünlüklerine döndüler.

&nbsp;

Bu iki liderin başarıları, her tür başarının, hele hele seks gibi herkesi ilgilendirebilecek bir konuda, her yeri çin malı gibi istila etmesine neden oldu. Amerika yıllarımda (1957-1990) bu tür klinikler metropolitan Boston’da yeterlice mevcuttu ve bildiğim kadar, halen de mevcut. Yakın geçmişin ve bugünün VIAGRA’sı daha pratik ve daha ucuz bir tedavi yöntemi sunuyor ise de, ben, yukarda bahsettiğim vitamin tedavisinin ötesinde hiçbir şey önermem. Gücü olan Kliniğe gider ve tedavi görür, hem de partnerinizin olması şart değil, onlar temin ediyorlar. Türkiye’de o tür kliniklerin varlığından ve tedavi yeteneklerinden haberdar değilim. Ben, yaptığım klasik psikoterapi ve ona eklediğim bir iki ‘pozisyon’ ve ‘dokunma’ tekniklerinin eklendiği ofis pratiğimi yeterli görüyorum. Birçok kimselerin bana sorduğu gibi, “Seks-<i>Porno Shop</i>” (Porno dükkanları)’ların sağladığı video,

plastik materyal ve öteberi’nin ilk bir iki heyecan denemesini körüklemesinin ötesinde, hiçbir faydası bulunmadığı gibi, zamanla “<i>impotence</i>”(yetersizliği) artırdığına da inanıyorum.

&nbsp;

1970’lerde, Amerika’nın en ünlü on “Ivy” kolej’inden biri olan “Cornell University College of Medicine”de öğretim üyesi, aynı zamanda “New York Hospital, Payne Whitney Clinic” de Seks Terapi ve Eğitim Direktörü, hem M(edical) D(oktor) ve hem de Felsefe derecesine sahip (Ph.D.), genç, güzel, üç çocuk annesi <b>Helen Singer KAPLAN, M.D., Ph.D</b>. yi bu alandaki <i>pioneer</i>’ler arasında gayreti ve tedavi yönteminin başarısı nedeniyle anmak boynumuzun borcudur. Üçü  k a d ı n l a r a  özgü (<i>Frigidity</i>-Cinsel soğukluk; <i>Female Orgastic Dysfunction</i>-Kadın Orgazm Bozukluğu ve Vaginismus-Seks’i engelleyen ağrılı Vaginit) ve üçü  e r k e k l e r e  özgü en çok görülen (<i>Impotence</i>-Cinsel yetersizlik; <i>Retarded Ejaculation</i>-Geç boşalma ve <i>Premature Ejaculation</i>-Erken boşalma) konularını, artist ressam David PASSALACQUA’nın, söz konusu seksüel disfonksiyon’ların tedavilerini çizgilerle ifade eden, 39 harikulade çizgi-resmin süslediği, dünya çapında ün yapmış, Aphrodite’e ithaf edilmiş, The New York Times Book Co., Quandrangle Books’un yayımladığı (N.Y. 1976, 3. Baskı) “The ILLUSTRATED MANUAL OF SEX THERAPY” (Resimli Seks Tedavisi Elkitabı) adlı eserini ben kişisel kütüphanemde Mevlana’nın eseri gibi muhafaza ederim.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-188-</p>
&nbsp;

&nbsp;

<b> </b>
<p align=”center”>Prof. Dr. Kurban  Ö Z U Ğ U R L U’nun:</p>
-<b>Evlilik Raporu</b>-

&nbsp;

&nbsp;

Türk psikiyatrisinin yakın geçmişinde, c i n s e l l i k  gibi tabu’yu ve  e v l i l i k  gibi yarı gizemsel ve hala geleneklerin, törelerin etkisinde süregelen bir kurumu, geçen yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletlerinde cinselliği tüm çıplaklığıyla bilimsel yöntemlerle (anket ve görüşme) inceleyip sonuçlarını tüm dünyada geniş yankılar uyandıran KINSEY Raporu’na pararlel bir çalışmayı, kişilik, karakter ve hekimlik hüviyetiyle Türk gençliğine örnek olabilecek bir kişiliğe sahip tek araştırıcı bilim adamı Prof.Dr. Kurban ÖZUĞURLU olmuştur. Psikoloji derecesiyle de bütünleşen psikiyatri uzmanı Dr. Özuğurlu, anketlerle, cesurane bir maceraya girişmiş, kişisel görüşmelerle zenginleştirdiği bulgularını, temiz ve herkesin anlayabileceği bir Türkçe ile, 1985 yılında Altın Kitaplar’dan EVLİLİK RAPORU olarak bilim dünyamıza sunmuştur. Bu çalışmayla hem ulusumuzun geçirmekte olduğu önemli merhalelerle psiko-sosyal bakımdan kadın ve evlilik kurumunun kendi değer yargıları içinde nerelerde durduğunu saptamış, hem tarihsel ve hem de evrensel sosyal değer yargılarıyla bir analizini yapmış ve bulduğu materyali de önümüze bir halı gibi sermiştir. Gönül arzu ederdi ki bu rapor, bugün de yenilensin ve yirmi yılda attığımız ileri adımların, gerek altyapı ve gerekse iletişim dinamiğinde kadınlarımızın lehine gelişmiş nitelik ve nicelikler gözler önüne bir kez daha serilsin.

&nbsp;

Bu “ilk”i başarmış büyük eserden küçük küçük paragraflar alarak araştırmanın özünü sizlere sunacağım. Yasayla değişmiş bazı gelenekler, sizlerin de kolayca ayırdedebileceğiniz gibi, küçük bir  notla belirtilecektir. İşte o inciler.

&nbsp;

“Görüyorum ki, (kadınlardaki) c i n s e l   d o y u m s u z l u k  tek başına bir bir sorun değil, karı-koca arasında değişik boyutlarda görülen “<b>bozuk iletişimin</b>” bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.” (sa:21)

&nbsp;

“Bugüne kadar devam eden bunalımınızın (kadınlara hitap!) iki kaynağı vardır. Biri, çocukluğunuzdan bugüne kadar başınızdan geçen, sizi etkileyen ve ruh derinliğinde iz bırakan, ama çoğunu “unuttuğunuz” olayların, y a ş a n t ı l a r ı n   b i r i k i m l e r i d i r.  Diğeri de, şimdi, bu anda sizi etkileyen, ama kimseye söyleyemediğiniz, söyleseniz de br çare bulamadığınız olayların etkisidir. -Bu soruşturmada kadını ve buna benzer biçimde, ‘tabir caizse’ sorguya çektiğimiz kocasını en çok tedirgin eden,  “m a h r e m   i l i ş k i l e r i n”, “c i n s e l   i l i ş k i l e r i n” araştırmasıdır. Bunu erkekler, kadınlardan çok yadırgıyorlardı.” (sa:22)

&nbsp;

“Uzun hekimlik yaşamımda bildiğim ve saptadığım bir gerçek vardır: Türkiye’de hekimlerle en iyi ilişkiyi kuran, hekimin öerdeiği sağlık önlemlerini istenilene yakın düzeyde uygulayan, kadınlarımızdır. Yeter ki, onlara güven verici, onları yaralamayan mesajlar verilsin, k a d ı n l ı ğ ı n d a n   ö n c e   k i ş i l i ğ i n e   h i t a p   e d i l s i n.” (sa:23)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-189-</p>
&nbsp;

“Uyguladığımız  p s i k o t e r a p i, klasik psikanaliz psikoterapisi’nden farklı olarak, kişinin bilinçdışı bastırılmış duygu ve düşüncelerinden başka, onun  h a l i h a z ı r d a, “ş i m d i   b u r a d a, b u  a n d a” (<i>Here and now!</i>) z i h n i n i   m e ş g u l   e d e n  ve kendisinde ruhsal gerilim ya da davranış bozukluğuna neden olan olay, nesne ve soruların, düşünme, yani b i l i ş s e l  (<i>cognitive</i>) yönünü açığa çıkarmak ve hastayla birlikte farkına varmaktır.” (sa:24)

&nbsp;

“Bugüne dek kazandığımız görgü, bilgi ve deneyimlerimize göre, insan davranışının kökeninde varolan açlık, susuzluk, korunma, cinsellik ve saldırganlık gibi güdüler arasında, yalnızca ‘c i n s e l’ güdüyle ‘s a l d ı r g a n l ı k’ güdüsü, yalın dürtü duyumunu aşan, insanı yücelten ya da küçülten  r u h s a l   e n e r j i y e   d ö n ü ş e b i l m e k t e d i r. Cinsellik yalın, biyolojik yönüyle soyun sürekliliği, saldırganlık da canlının bireysel varlığına yönelik tehdit ve tehlikelerden korunmayı sağlar.” (sa:25)

&nbsp;

“Kadın ve erkek karşılıklı olarak kendilerini  p s i k o – s e k s ü e l   d o y u m a   u l a ş t ı r d ı k l a r ı   ö l ç ü d e   m u t l u d u r l a r. Doyumsuz oldukları sürece de mutsuz ve sorumludurlar.” (sa:26)

&nbsp;

“İnsansoyu, mutluluğunu yitirdikçe savaşmış, savaştıkça mutluluğu unutmuştur. Ç a ğ ı m ı z  i n s a n l a r ı   m u t s u z,  <b>saldırgan ve psikoseksüel yaşantı doyumsuzluğunu yalın cinsellikle</b> <b>gidermeye çalışan</b>,  s ü r e k l i   d o y u m   a r a y a n,  b u l a m a y a n   v e  ç a t ı ş a n, savaşan insanlar topluluğuna dönüşmüştür.” (sa:27)

&nbsp;

“İlk Evlilik Kurumu: Evlenme, belgelere göre, ilk kez M.Ö. 2000 yılında Mısır’da kabul edilmiştir. Yine o yıllarda Babil’de HAMURABİ, çıkardığı 252 maddelik yasanın 64 maddesini aile ve evlilik ilişkilerine ayırmıştır. Hamurabi yasalarında  t e k   e ş l i  e v l i l i ğ i  ‘zevk veren’, ‘döl veren’ b i r  s i s t e m  olarak topluma kabul ettiriyordu… Ama erkek bir ya da çok ‘kapatma’ tutabiliyor, evine alabiliyordu.” (sa.32)

&nbsp;

“H ı r i s t i y a n l ı k l a  birlikte, evlilik ve kadın-erkek cinsel ilişkileri değişik bir anlam kazandı. Pers kültüründen gelen ‘ş e y t a n’  t e n   k i r l i l i ğ i n i,  İsa’dan gelen  ‘c i n s e l   p e r h i z’ de  r u h   t e m i z l i ğ i n i  simgelemektedir. Ve Hıristiyan inancına göre, bu ikili arasında sürekli bir çatışma vardır. (sa:33)

&nbsp;

“M.S. IV-V. Yüzyıllarda Hindistan’da yaşamış olan Maliniga VATSAYANA adındaki bir düşünür, K a m a s u t r a  adıyla kadın ve  k a d ı n ı n   c i n s e l l i ğ i y l e  ilgili bir kitap yayınlamıştır. Kitapta, ‘aşk yalnızca erkeğin zevk alması için değildir,  k a d ı n  d a   m ü m k ü n  o l d u ğ u   k a d a r   i ş i n  z e v k i n e   v a r m a l ı d ı r’ der.” (sa.34)

&nbsp;

“Türklerin ilk kez X. Yüzyılda Müslüman olduklarını görüyoruz. Müslümanlıktan önce ve Müslümanlığı kabul ettikten sonra yüzyıllarca Türklerin kadına ve evliliğe Araplardan farklı ve bugünkü anlayışımızla ileri sayılabilecek bir değer verdiklerini yazıyor tarihçiler… Ziya GÖKALP eski Türklerin ‘feminist’ olduklarını belirtirken, bunun Müslümanlıktan önce Türklerin ‘ŞAMANİZM’ inançlarından kaynaklandığına değinir. Çünkü Şamanizm, kadındaki kutsal güce dayanmaktadır.” (sa:35) (Eski Türkler, Şamanizm zamanında “anaerkil” idiler ve yarı yerleşmiş kabileler halinde yaşıyorlardı. Kutsal güç, şamanistik niteliklerin dışında, Ana-Tanrı’lıktan gelmektedir. İ.E.)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-190-</p>
&nbsp;

“DEDE KORKUT, dört tip  k a d ı n’dan bahsetmiştir: 1) E v  Y a p a n: Evcil; en makbul tip. 2) S o l d u r a n   S o p: Yemeye doymak bilmeyen, obur, geçimsiz, doyumsuz tip. Kötü. 3) D o l d u r a n  T o p: Her sabah gezer, öğleden sonra evine gelir. Köpekler evi birbirine katmışlardır. Kötü. 4) B a y a ğ ı  K a d ı n: Bin söylesen birini tutmaz, erin sözünü kuılağına koymaz. Kötü.” (sa:37)

&nbsp;

“İ s l a m i y e t t e   k a d ı n   a n a l ı k t a   v e   e v   k a d ı n l ı ğ ı n a   k u t s a n m ı ş t ı r. İslam Kaynaklarına göre, Hazreti Peygamber buyurmuştur ki, ‘Bir kimse hatununun yüzüne tebessüm etse onun için on sevap, öpse yirmi sevap, kucaklasa otuz sevap, c i m a (seks) ederse yüz sevap ve eğer gusül etse her bir damla su için Allah bir melek halkeyler. Belli ki  i l i ş k i, k a d ı n  i ç i n  d i n s e l  b i r  i y i l i k  v e  s e v a p  s a y ı l m ı yo r.” (sa:38)

&nbsp;

“KURAN’da, B a k a r a  suresi, 223. ayet der: ‘Kadınlar tarlanızdır. Tarlaya dilediğiniz gibi girin,’ diye yazar. … İ y i   k a d ı n l a r   b o y u n   e ğ e n l e r d i r. Onları yataklarında yalnız bırakın, onları dövün. Eğer boyun eğecek olurlarsa, artık oralara kadar gitmeyin.’ (sa:39)

&nbsp;

“1985’te, Türkiye kadın haklarının, daha doğrusu Türk kadınlarının seçme ve seçilme haklarının tanımınının 50. yıldönümü kutlandı… Gerçekte kadın, erkeklerin eğemen olduğu  s i y a s i a l a n d a  varlığını yeterince gösterme olanağına hala sahip değildir. Bunun en belirgin kanıtı, Cumhuriyetimiz kurulduğundaberi bu yana seçilen milletvekillerinin ortalaması ancak o/o 2-3’ünün kadın olmasıdır. (sa:33) (Son yıllarda bu alanda önemli adımlar atılmıştır. Örnekler: Eski ‘Yurtdaşlık Yasası’nın 152. maddedi, ‘Koca birliğin residir,’ derdi Artık öyle değil. 159. madde: Kadın kocasının izni olmadan çalışmaya gidemez, idi. Pratikte kısmen aynı olmakla beraberi yasa değişmiştir. Keza, koca; kadının, kocasıyla “ortak yaşadığı” evi, onun izni olmadan satamaz -2006 Yargıtay kararları-)

&nbsp;

“Oysa tüm tarihsel ve toplumsal gelişim sürecinde, k a d ı n ı n  insan olarak algılanmasında, ‘d i ş i l i ğ i’,  h e r   z a m a n  ‘k i ş i l i ğ i’ n d e n   ö n c e   g e l m i ş  ve kadının dişiliği hep erkeğin mülkü sayılmıştır.”  (sa:47) (Avrupa’da, XVIII. yy.ın sonuna kadar gerek kadın ve gerekse çocuklar, babanın resmi mülkü sayılıyorlardı. İ.E.)

&nbsp;

“Toplumsal bocalamalarımız ve çalkantılarımızla sürüp giden yaşamımızda, h a l k   d e y i m l e r i m i z  bile kadını küçültücü sıfatlarla tanımlar:. Kadın ‘eksik etek’tir, ‘kül döken’dir, ‘kaşık düşmanı’dır, ‘saçı uzun, aklı kısa’dır.” (sa:47)

&nbsp;

“Kadın, erkek tarafından yapılan, becerilen, edilgen bir varlık sayılmaktadır. Erkekse işi yapan, etken bir varlık olarak hem kendi ilkel cinsel doyumunu sözle gidermekte, hem de küfürle boşalıp rahatlamaktadır. .. K a d ı n, kendisini sevilen ve sayılan kişilik sahibi bir insan değil; a r z u l a n a n  v e  k u l l a n ı l a n,  d i ş i l i ğ i  i ç i n  a r a n ı l a n  b i r  ‘d i ş i  n e s n e’ olarak algılanmaya devam edecektir.” (sa:51)

&nbsp;

“Erkeklik kavramı topluluğumuzda öylesine bir değer oluşturmuştur ki, bir kadın olumlu anlamda değerlendirilirken, ‘erkek gibi kadın’ ya da ‘erkek kadın’ deyimleri kullanıyoruz. Yani kadının güvenilir, karakterli, kısaca kişilik sahibi bir insan olarak algılanmasına, ancak erkek erkeğe benzediği ölçüde hoşgörü gösterebiliyoruz. Oysa, kişlik psikolojisi araştırmaları, başkasına güvenmeyen, daha doğrusu  k a d ı n a   g ü v e n m e y e n   e r k e ğ i n,  g e r ç e k t e   k e n d i n e  g ü v e n m e d i ğ i n i  gösteriyor. Kadın, eğer ruhsal yönüyle cinsel eyleme katılmışsa, bunun hazzını arka arkaya ‘orgazm’ yaşantısına döndürebilmektedir.” (sa:54)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-191-</p>
“… kadının a ş ı r ı   ö r t ü n m e s i n i  isteyen erkekler, gerçekte kendilerine güvenmeyen, ilkel dürtülerini kontrol altına alamayacaklarına inanan kimselerdir.” (sa:58) (Tabii bilinçötesi olarak. İ.E.)

&nbsp;

“Çağdaş anlamda  s a ğ l a m   v e   m u t l u   b i r   e v l i l i k,  i k i  a y r ı  k i ş i l i ğ i n  b i r b i r i n i   b ü t ü n l e m e s i y l e  gerçekleşebilir ancak. Buna eşlerin ‘bütüncül uyumu’ diyebiliriz.” (sa:63)

&nbsp;

“Evrenin düşünen, yaratıcı, üreten, gelişen, kendini ve doğayı değiştiren tek canlısı olan insanın bu özelliklerine uygun düşen, kendini  b u   ö z e l l i k l e r i y l e   g e r ç e k l e ş m e s i n e  o l a n a k   s a ğ l a y a n  evliliğe ‘ideal evlilik’ denilebilir.” (sa:64)

&nbsp;

“Evlilik, ‘ö z e l   b i r   i l e t i ş i m   s i s t e m i d i r,’ diyebiliriz… Kadına söz hakkı tanımayan, kadını küçümseyen geleneksel evlilik kurumu, çağdışı sayılmaktadır.” (sa:65)

&nbsp;

“Topluluğumuzun çoğunluğunu oluşturan  e v l i l i k   m o d e l i n e  baktığımızda, özellikle kadın açısından şöyle bir görünümle karşılaşıyoruz:

<b>.</b> Evlilikte kadın özgür değildir;

<b>.</b> Evli kadın ailenin ve toplumun katı kurallarına uymak zorundadır,

<b>.</b> Evli kadın tek başına bir yere gidemez.” (sa:55-6)

&nbsp;

“Bugün bile, k a d ı n, geleneklere göre, a i l e s i n d e n   i s t e n i r. Evlenme kararını veren genellikle erkektir ya da erkek tarafıdır. Kız tarafının görevi, ‘namusuna leke sürülmeden, kirlenmeden, kızın bir önce başını bağlama,’ bugün hala çoğunluğun düşündüğü şeydir.” (sa:66)

&nbsp;

“E v l i   k a d ı n  yalnızca evinde ve yaşamında mutlu olmaya, evlilikte her türlü  b o y u n   e ğ m e y e, koşullandırılmış ve d ü n y a y a   a ç ı l m a s ı   e n g e l l e n m i ş t i r.” (sa:69)

&nbsp;

“Kadının  k i ş i l i k   y a p ı s ı,  r o l   b e k l e n t i s i  ve rolden  b e k l e n i n i   y e r i n e

g e t i r m e  üçlüsü rol-dinamiklerini oluşturur: 1) Ev kadınlığı rolü, 2) Kocasının karısı olma rolü, 3) Analık rolü, ve eğer varsa, 4) Dışarda çalışan kadın rolü.” (sa:70)

&nbsp;

“Erkeğiyle cinsel beraberlikte  r u h s a l – c i n s e l  bir doyum yaşantısını denemeyen kadın, bu işin  y a l n ı z c a   e r k e k l e r i n   i h t i y a c ı  olduğunu varsaymaktadır.” (sa:72)

&nbsp;

“Çalışan kadınlardan beklenen görevin, erkeklerden beklenenlerden farksız oluşu, hatta  k a d ı n a  çoğu kez erkeğinden daha  a ğ ı r   g ö r e v l e r  yüklenmesi  bir s o s y a l   a d a l e t s i z l i k t i r.” (sa:74)

&nbsp;

“Karı-koca arasındaki karşılıklı bilgi alışverişine dayanan bir  i l e t i ş i m  kurulmadıkça,  ç a ğ d a ş   e v l i l i k   i l i ş k i s i  de kurulamaz.” (sa:77)

&nbsp;

“Toplumsal yargılarımıza göre,  e v l i l i k   d ı ş ı   i l i ş k i  kuran  e r k e k  ‘ç a p k ı n’dır, oysa böyle bir ilişki kuran kadın, ‘k ö t ü’  k a d ı n d ı r, ‘fahişeliğe adaydır’ diye ağır suçlamalara maruz kalır.” (sa:79)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-192-</p>
“ ‘Eşler çatışmadan, kavga etmeden, sakin olarak tartışamamaktadırlar,’ diye bir durum söz konusuusa, karı koca arasında hiçbir zaman  d o ğ r u   d ü r ü s t   i l e t i ş i m   k u r u l a m ı y o r demektir. Araştırmalarımızdaki kadınların o/o 33’ünde bu ‘arasıra’, o/o 67’sinde ise ‘sürekli ve ciddi’ bir sorun olarak saptanmıştır.” (sa:91)

&nbsp;

“Evli kadınların o/o 65’i  c i n s e l   i l i ş k i’d e n   k a ç ı n ı y o r.” (sa:113)

&nbsp;

“ ‘Cinsel ilişki arzunuzu kocanıza söyleyebiliyor musunuz’ sorusuna, anketimize gelen yanıtlar şöyle özetlenebilir:

<b>. </b>Evli kadınların yalnızca o/o 5’i böyle bir ilişkiyi ‘istediği zaman’ istediğini söyleyebiliyor,

<b>. </b>Cinsel ilişki isteğini açıkça söyleyebilen kadınlar o/o 30,

<b>. </b>Cinsel ilişki isteğini hareketleriyle belli edenler o/o 50,

<b>. </b>Her cinsel birleşimde orgazm’a ulaşanlar o/o 40,

<b>. </b>‘Arada bir birleşmede oluyor’ diyenler: o/o 47.” (sa:114)

&nbsp;

“CİNSEL İLİŞKİ’nin (<i>Coitus</i>) e v r e l e r i şunlardır:

&nbsp;

1)      Cinsel  y a k l a ş ı m,

2)      Cinsel  u y a r ı l m a,

3)      Cinsel  b i r l e ş m e,

4)      O r g a z m,

5)      O r g a z m  s o n u  t e p k i.

&nbsp;

“Her ilişki bir gerginlikle başlar; birleşme’de doyurucu bir haz yaşantısı vardır; hazzın doruğunda ikin orgazm’da bir gevşeme ve sonra, gerilimin sönmesi olayı yer alır.  Buna ‘Orgazm Yaşantısı” diyoruz.” (sa:134)

&nbsp;

“MASTERS &amp; JOHNSON’ın ‘Cinsel Eylem’de (<i>coitus</i>) yaşanan ‘ t e p k i   f a z l a r ı’ şunlardır:

1)      U y a r ı l m a  tepki fazı :  Erkek’te kısa, kadın’da daha yavaş ve uzun seyreder.

2)      P l a t o  tepki fazı :  Cinsel uyarım belli bir gerilim düzeyine ulaştıktan sonra devam eden, haz yaşantısını sürdüren cinsel gerilim fazıdır. Bu faz, erkek’te daha kısadır.

3)   o r g a z m  tepki fazı :  Erkek, orgazm’dan sonra, refraktör (durağan) bir sürece girer;

kadın arka arkaya orgazm’a girebilir.

4)   Ç ö z ü ş m e  fazı :  Orgazm’dan sonra görülen ‘hoş’ ya da ‘nahoş’ duygulardır.” (sa:145)

&nbsp;

“Evlilikte Cinsel Doyumsuzluklar,  P S İ K O S O M A T İ K   H A S T A L I K L A R D A  baş rolü oynar. Bu hastalıklar üç fazda oluşurlar:

&nbsp;

(A)  Fazı:  Kişi, kendi iç dünyasında, ruhsal yaşantı olarak değişik duygular ve tutumlar göstermektedir İlerleme safhaları şu sırayı izler:  İstençli çaba —  rekabet duygusu —  saldırganlık — anksiyete ve suçluluk duygusu — çocuksu bağımlılık — aşağılık duygusu — bağımlılığa narsisistik başkaldırı —  aşırı telafi (<i>over-compensation</i>).

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-193-</p>
&nbsp;

(B) Fazı:  Kişi, ‘<i>sempatik</i>’ tonüsün artışıyla birlikte, ya  s a v a ş m a  (<i>fight</i>) ya da  k a ç m a

(<i>flight</i>) davranışı gösterecektir. Çatışma devam ederse: Migren, hipertansiyon, hipertroidi,

kalp nöroz’u, artrit ve hatta diyabet (şeker hastalığı) ortaya çıkabilecektir.

&nbsp;

(C) Fazı:  Bağımlı bir kişilik niteliği olan kimsede, ‘<i>parasempatik</i>’ tonüsün artmasıyla birlikte

ya ‘sığınma’ya ‘korunma’ davranışları ortaya çıkacaktır. Bu davranışın engellenmesiyle,

yine sinirsel-hormonal sistem aracılığıyla bazı  p s i k o s o m a t i k  h a s t a l ı k l a r :

Astım, bitkinlik, kolit, ishal, kabızlık ve mide ülseri, görülebilir.” (sa:211-215)

&nbsp;

&nbsp;

Bir hekim-psikayatr olarak, tüm bu dinamikler, nöro-vejetatif (sempatik ve parasempatik) sistem fonksiyon bozuklukları, başarılı ya da başarısız savunma mekanizmaları ve sonuçta ortaya çıkan rahatsızlıkların hepsi ile, prensip olarak hemfikirim. Genellikle (<i>fight</i>) “savaş-saldırganlık”, sempatik sistemin,  (<i>flight</i>) “kaçma, donup kalma, savunma”, parasempatik sistemin görevidir. Yalnızca, Kurban Hoca ve ben, değerli okuyucularımıza psiko-somatik rahatsızlıkların böyle bir ‘neden’ (evlilik), ‘disfonksiyon’ (geçimsizlik) ve ‘sonuç’ (psikosomatik rahatsızlıklar) triad’ı içinde ve neredeyse otomatik olarak geliştiğine her zaman imza atmanın zor olduğunu da bildirmek isteriz. Evliliğin <b>söz</b> konusu olmayan durumlarda ve çocuklarda durumu açıklayamayız yoksa. Evliliğin bir stres olduğundan daha yukarlarda bahsetmiştik, ama aile yapısının birçok fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklarından koruyuculuğuna da bir şüphe yok. Evlilik ilişkilerinin çok iyi gittiği ama sonunda ülser, kanser olan vak’alara ne diyelim? Bir nokta daha: <i>Psikosomatik şikayetler</i> (örneğin başağrısı, ishal, kabızlık vb.) ile yerleşmiş, bir klinik entite haline gelmiş <b><i>Psikosomatik hastalıklar</i></b>, yani bir organ lezyon’u ile sonlanmış durumlar (örneğin mide ülseri, hipertansiyon, diyabet) arasında da bir ‘nitelik’ ve‘nicelik’ ilintisi bulmak her zaman kabil değildir. Yani niye bir hastada şikayetler yalnızca fonksiyonel ve yakınma düzeyinde -belki de hayat boyunca- kalıyor da bir diğerinde organik bir rahatsızlık haline geliyor? Kişiye özel genetik yapının ötesinde, allerji gibi özel biyolojik bir sensitivite’nin varlığına gerek oluyor herhalde.

&nbsp;

&nbsp;

<b>SEKSÜEL</b> (<b>CİNSEL</b>) <b>BOZUKLUKLARIN TERAPİ YÖNTEMLERİ</b>

&nbsp;

Amerika’da eğitim aldığım ve çalıştığım yıllarda (1957-1990), Aile Terapisi’nin başladığı ve yeşerdiği 1950’lili yıllar, daha önceki sayfalarda da ayrıntılı olarak okuduğunuz gibi, önce 1940’larda KİNSEY Raporunun yayınlanması, 1950 sonlarında ve 1960’larda iyiden iyiye yerleşmiş MASTERS &amp; JOHNSON’ın ve KAPLAN’ın tümüyle davranışçı-pratik eğitim yoluyla tedavi yöntemlerini esas alan Seks Terapi’sini iyiden hemne tümüyle yerleşmiş yılları ile örtüşmektedir. Gariptir, seks’in bir tabu olmadığı Amerika Birleşik Devletlerinde, bir psikiyatr olarak, gerek -Türkiye’den sonra ikinci- asistanlık ve gerekse akademik hocalık yıllarımda, “seks terapisi” diye özel bir eğitim almadık. Bu demektir ki, ikinci uzmanlık dalı ne olursa olsun, örneğin çocuk-ergen, aile, grup, psikanaliz; ruh hekimleri kendi branşlarında pratiğie devam ettiler ve seks terapi, bir tedavi yöntemi olarak, günlük pratiğimizin bir parçası olmadı. Özel merak ve ilgi gösterenler, aynen h i p n o z’da da olduğu gibi, açılan kurslara, eğitim proğramlarına kendiliklerinden gönüllü olarak devam ettiler, sertifikalı ya da sertifikasız, zamanla bu işin uzmanları olarak işlevlerine devam ettiler. İki yıl formal eğitim aldığım

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-194-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Boston Psikanalitik Enstitüsü’nde de, cinsel konular, doğal olarak 1880’lerdeki Breuer-Freud ikilisinden: Histeri Üzerine Çalışmalar’dan başlayarak ve sonrası ile, Ego Psikoloji’sinin dallanıp budaklandığı 1940’lı yıllara kadar, yalnızca klinik-analitik çalışmaları sürdürerek geldik. Peki bu eksiklik Amerika’da halka hizmet yolunda nasıl gideriliyordu? Şöyle ki, birçok Psikiyatr ve Klinik Psikolog’lar, gruplar halinde lokal üniversite ya da özel hastanelerin psikiyatri bölümlerinde el ele çalışırlar; benim, örneğin çok şiddetli bir ‘fobi’ vakasında, histerik bir kişinin arzuladığı  hipnoz’un uygulanması gerektiğinde, ben onu geçici bir süre için ya da eşzamanlı bir psikoloğa gönderirdim; iki terapi aynı zamanda uygulanıyordu. Bu seks terapisi için de böyle oldu. Masters &amp; Johnson’ınkine benzer özel Boston kliniklerinin servislerine ek olarak, zaman zaman psikanalitik çalışmalar için bizlere hastalar gönderildi, yahut bizler, psikologlara benzer vakaları davranışçı yöntemler için gönderdik. Bu tüm dünya için geçerli olan değerli ‘gelişim’ yılları içinde Türkiyemizde ne olup bittiğinin, doğal olarak farkında değilim. Bu nedenle sevgili sınıf arkadaşım Prof.Dr. Kurban Özuğurlu’nun kendisini ve “Evlilik Raporu”nu saygıyla kucaklıyorum, zira hastaya hizmet yolunda, mükemmele en yakınını yapmış: Anket mektupları göndermiş, hastalarla kişisel görüşmeler yapmış, hemen hepsine Rorschach kişisel projektif test uygulamış; Masters &amp; Johnson’un davranışçı metoduyla onların teker teker terapist’i olmuş, hastalarını eğitmiş, yaşam ve etkileşim bakımından altın değerinde olan Gestaltçı yaklaşımı -ve gerektiğinde diğerlerini, kısa ve öz olarak- kullanmış ve tüm bunlardan beklediği sonucu alamadığı kimselerle de grup terapisi yapmış. Tek kişilik orkestra.

&nbsp;

Şimdi size, o gene çok değerli kitaptan,  t e r a p i   ş e k i l l e r i  konusunda bazı alıntıları özetliyorum:

a) K l a s i k   P s i k a n a l i z (Uygulanış şekliyle “Psikanaliz oriyantasyonlu psikoterapi”

demek daha doğru olacaktır) :

“Klasik psikanaliz, kişinin daha çok “bilinçdışı” bastırılmış, unutulmuş, doyurulmamış dürtüsel isteklerini ve yaşantılarını, öğelerini, parçalarına ayırarak, ayrıntılarına inerek inceler ve birkaç yıl süren psikoterapi sonunda, kişinin içgörü (<i>insight</i>) kazanmasını sağlamaya çalışır. Presnsip olarak psikanaliz, önce analize-çözümlemeye yönelir, sonra senteze döner.

&nbsp;

b) G e s t a l t   P s i k o t e r a p i’si :

“Daha önce de bazı kuram ve öğelerini verdiğim bu tip terapi’de, Gestalt Psikolojisi’nin, “algılama ve kavrama” süreçlerinde ileri sürdüğü gibi, davranışlarımız ve ruhsal yaşantımız, hep bir bütün oluşturur.

&nbsp;

“Gestalt Psikoterapisi’nden, kişinin yarım kalmış davranışlarının, amacına ulaşmamış yönelimlerin, doyurulmamış dürtü isteklerinin bütünleştirilmeleri, yani gestalt’larını tamamlamalarının, davranışın yanlışlarını kişinin kavrayıp gidermesiyle, dürtüsel isteklerini, benliğinin gereken işlevleri aracılığıyla, g e r ç e k l i k  ilkesine göre doyurmasıyla mümkün olduğunu bireye farkettrilmeye çalışılır.

&nbsp;

“Gestalt’çı psikoterapi anlayışında, insan bir “biyo-psiko-sosyal” bütün olarak ele alınır ve “sentez”, “analiz”den önce gelir. Kişiyi bunalıma sokan ruhsal yaşantıları, davranış bozukluklarını parçalarına ayırmak yerine, parça parça algılandığı, parça parça yaşandığı için bütünleştirilmemiş, açıkları kapatılmamış ruhsal yaşantı ve davranışları bir bütün olarak algılamasına, tamamlamasına yardımcı olmak, Gestalt Terapisi’nin ana ilkesidir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-195-</p>
&nbsp;

&nbsp;

c) D o ğ u   F e l s e f e s i :

“Gestalt Kuramı’nın Doğu Felsefesi’yle bağdaştırılması da, ego’nun, işlevlerini yerine getirmeyi öğretici sağaltımından kaynaklanmaktadır. Çünkü, ego, “a k ı l c ı l ı k  v e  g e r ç e k l i k” ilkesini temsil eder. İlk Çağlardaki Çin ve Hint düşüncelerinin ve din adamlarının insanla ilgili düşüncelerinde “akılcılık ve gerçeklik”, Bati dinlerine göre önde gitmişlerdir.

&nbsp;

“İnsana yol gösterecek olan, kendisinden önce uyanmış, aydınlanmış kimsedir. Bir yandan da, her insanın içinde uyanmak ve aydınlanmak yeteneği vardır” der bu felsefe. İnsanın kendi yolunu kendi kendine bulacağını savunur. Bu yönleriyle Doğu Felsefesi, Gestalt Psikoterapisi’nde amaç edinilen, “insanın kendi gerçeğinin, kendi yanlışlarının ve doğrularının farkına varılması” ilkesine ışık tutmakta, bu ilkeyi desteklemektedir.

&nbsp;

d) G r u p   T e r a p i :

“Tipi ne olursa olsun, uyguladığımız psikoterapinin amacı, kişinin özgüvenini artırmak, benliğini güçlendirmek ve hastayla çevresi arasındaki  i l e t i ş i m   b o z u k l u ğ u’nun ‘nasıl’ ortaya çıktığını anlaşılır kılmaktır. Kişi bunun farkına varınca, g r u p’ta, kendi yaşantı ve deneyimlerini sözlerle ifade eder, bunlara kendince bir anlam verir. Onun anlattıkları, grup üyeleri tarafından yorumlanır, değerlendirilir. Böyle bir iletişim ve etkileşim ortamında, değişik deyişle, ‘g r u p  d i n a m i ğ i’ içinde, hasta bazı şeyleri yeniden algılar; algılama düzenini yeniden kurar, ‘re-organize’ eder ve kendi sorumluluğunun bilincine varır; giderek, kişide bir değişiklik olur. Grup, onun kendi kişiliğinin ‘eksikliklerini’, ‘açıklıklarını’ kavramasına yardımcı olur. Kişiliğin parçalanmış, yarım kalmış gestalt’ını tamamlayıcı yönde kendini gerçekleştirme güdüsüyle, yeniden kişiliğini birleştirme çabasına girer.

&nbsp;

&nbsp;

e) D a v r a n ı ş ç ı   T e r a p i :

&nbsp;

“Davranışçı terapist, bilinçdışı güdülerle pek ilgilenmez. Seksüel fonksiyon bozukluklarında, o, özellikle erkekte “iktidarsızlık”, kadında “orgazma ulaşamama” durumlarını açıklayabilen davranış koşullarını araştırır; ve, cinsel yönden yıkıcı kayıp ve korkularla davranış biçimini, yani kişide yanlış uyuma yol açan davranışları pekiştirici etkenleri değiştirmeye yönelik bir terapi uygular.

&nbsp;

“Davranış tekniklerini önermeden önce, o tekniğin cinsel alandaki etkisini hastanın kavraması için, cinsel eylemin temel öğeleri olan cinsel organların işleyiş, uyarılma ve sönme mekanizmalarını açık ve kısa olarak öğretilmesi, tedavide ilk ilkedir. Bu faktörlere karşı hasta bilinçlendirilir. Bunlar yapılırken, kadın ve erkeğe evde uygulanacak bedensel egzersizler önerilir. Eşler, tedaviyi üstlenen terapist tarafından izlenir, verilen görevlerin yerine getirilip getirilmediği kontrol edilir.

&nbsp;

“Özet olarak, b o z u c u  faktörlere karşı  d u y a r s ı z l a ş t ı r m a  yapılırken, bir yandan da başarılı cinsel davranışı sağlama amacına yönelik  d u y a r l ı l a ş t ı r m a   eğitimi yaptırılır ki eğitim alanı doğrudan cinsel organlardır. Davranış tedavisi egzersizleri, genellikle her akşam 15 dakika süreyle, 4-6 hafta yaptırılır. Bu süre içinde cinsel ilişkide bulunulmaz. Bu egzersizlerin bitiminde kısa bir “perhiz” (üçüncü evre) verildikten sonra, dördüncü ve son: O r g a z m’ a   u l a ş ı c ı   c i n s e l   i l i ş k i  evresi gelir çatar. Öğretilegelen çeşitli “cinsel pozisyonlar”ın ötesinde, bu evrede, orgazm yakınmaları olan kadınlara, dölyatağını kuşatan kaslarla, ön leğen ve kuyruksokumu kaslarını çalıştırmaları önerilir. Böylece, cinsel isteksiz olan bir kadın, bu egzersizleri bile bir haz yaşantısına döndürebilir. Hiç şüphesiz, her iki tarafın duyumsayabileceği ‘müşterek bir orgazm’’ sağlayan “<i>coitus</i>”, başarılı bir tedavinin en inandırıcı kanıtıdır.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-196-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>         E V L İ L İ K   K O N T R A T L A R I</b>,  ya da</p>
<p align=”center”><b>K O N T R A T   E V L İ L İ K L E R İ</b></p>
&nbsp;

&nbsp;

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen sıkıntılı günler, toplumların şimdiye dek yaşadıklarından farklı hayat stili arama gayretleri, “geçmiş kötü olaylardan öğrenme ve bunları günlük yaşama uygulama” ve benzeri düşünceler, “kadın”ın toplumda değişen rolü (hiç şüphesiz, kendisi ve geleceği hakkında daha kudretli söz sahibi olma arzusu ve gerçeğinin farkındalığı) aile ve toplum hayatını yeniden bir düzene sokma çabasına soktu. Modern aile eskiye nazaran daha küçük, daha özgür ve fonksiyonlarında daha belirgin olmasına karşın, bazı değişikliklere uğramalıydı. Evli olmadan birlikte yaşamak, üniversite

dormitorilerinden dışarıya taşıp dış hayatta da, özellikle gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla bağdaşmak için adeta bir moda halini alırken, 1961’de New York’ta bir toplantıda rasgele söylenen bir öneri, 1971’de “<i>Family Process</i>”de yayımlanan bir makale ile hayatiyet kazandı: “Kontrat Evlilikleri!”. SAGER’in, özetlediğimiz “<i>Marriage Contract ve Couple Therapy</i>” (Evlilik Kontratı ve Çiftler Tedavisi) adli kitabı da gene New York’ta 1976’da yayımlandı.

&nbsp;

Eminiz ki, tarih boyunca ve bugün de, özellikle hayli varlıklı insanların ya da film yıldızlarının, çoğu kez ‘<i>multiple marriages</i>’ (çok evlilik) halini alan ailevi durumlarında, farklı çiftlerden gelen çocukların miras haklarını korumak, ve genellikle ailenin servetini aile hudutları içinde saklamak vb. amaçlarla evlenen kişiler, kontrat yapagelmektedirler ve yapacaklardır da. Ama biz, bir psikiyatr olarak, “Evlilik Kontratı” deyince, iyi niyet ve sonsuz çabalara karşın, kişilik, huy, karakter farklılıklarından dolayı bir türlü uyuşamayan, evlendiklerinde, hele hele çocuklar doğduktan sonra onların büyütülme koşullarını, din, dil ve eğitim seçeneklerini rasgele, ya da zamanının koşullarına bırakmaktansa, iki bireyin, kendi istekleri içinde, bir terapist’e giderek, güçlükleri bir bir açıklayarak, birlikte evli olarak yaşamaya başladıklarında her iki tarafın da birbirlerinden beklentilerini ve arzularını sıralamak ve o konularda çalışmaya başlamak ve ilerde bu iki ayrı ‘kişisel’ kontratları birleştirerek son, nihai “tek bir kontrat” haline getirmek, tabii bu arada da terapi’ye devam etmek atılımını anlıyoruz. Görülüyor ki bu, ticari boyutlardan çok, hem günlük yaşamı daha dirlik düzenlik bir hale sokmak ve hem de evliliği bir tür garanti altına almak oluyor.

&nbsp;

Franszı İhtilalinin büyüklerinden LAVOISIER, 1793’de giyotin’e giderken şöyle diyordu: “Bu dünyada hiçbir şey kaybolmaz, hiçbir şey de yeniden yaratılmaz!” Ne doğru. Biz, evlilik kontratı, 1971 filan derken, aynı New York’lu araştırıcılar, Milattan Önce 449’da, Mısır’daki Nil nehri üzerindeki ‘<i>Elephantine</i>’ adasında bir papirus’un üzerine yazılmış, bozulmuş, yeniden yazılmış ve çizilmiş, düzeltilmiş ve herşey, evlenme hazırlığındaki çift: Önceden köle olan TAMUT ve Museviliğe henüz dönmüş bulunan kocası ANANIAH bar AZARIAH arasında düzenlenmiş bir kontratı bulmuşlar ve ‘infrared’ footoğrafi ile içeriği çözerek okumuşlar. Her düzeltme bir kez daha TAMUT’a daha fazla hak tanımış.

&nbsp;

Bugün uygulanmakta olan  e v l i l i k   k o n t r a t l a r ı, 1973’de, sosyolog ve hukuk uzmanları olan SUSSMAN, COGSWELL ve ROSS’un disiplinlerarası bir çalışması sonucu saptanmıştır. Onlara göre, öyle bir kontrat, mutlak surette şu item’leri içermelidir:

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-197-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

1)      Ev işlerinin bölümü,

2)      Yaşanılacak yerin saptanması,

3)      Her ‘partner’in, çocuk yetiştirme ve sosyalizasyon için göstermesi gereken sorumluluk,

4)      Mal-mülk, borçlar, yaşam giderlerinin idare ve ödeme şekilleri,

5)      Yasal bağlılık ve “yasal ikametgah’ haklarının açıklanması,

6)      Çocuklara miras bölümü,

7)      Soyadları’nın kullanılımı,

8)      “Diğerleri” ile kurulabilecek ilişkilerin sınırları,

9)      Çalışma-iş, çevre ve sosyal yaşamda ‘evli çift’in birlikteliklerinin uygulanış biçimi,

10)   Ayrılma ya da boşanma için temel nedenler,

11)   Başlangıçta ve daha sonraları kontratı yeniden gözden geçirerek gereken değişikliklerin yapılabilmesi konusunda tartışma koşulları,

12)   Partnerliğin ötesinde cinsel sadakat ve başkalarıyla ilişkiler, ve

13)   Kendi çocuklarını yetiştirme ya da evlat edinme.

&nbsp;

&nbsp;

K a d ı n   h a k l a r ı, boşanma ve miras konularında, zamanından çok daha ileride olan MÜSLÜMANLIK dini, <b>M e h i r</b> (<i>Mahr</i>) adı altında, evlilik konusunda, kadın lehine, “sözlü” bir anlaşmaya izin vermiş. Bunun başlangıçları da tabii, Milattan sonra 4.-5. asırlara, belki de daha öncelerine gidiyor. Bu konuyu, sizlere İslam Ansiklopedisi, Cilt:VII’den yaptığım bir özetle sunuyorum.

&nbsp;

“ ‘Nikah’ esnasında erkek tarafından kadına verilen ‘ağırlık’, aslında ‘bedel’ olup, bir de bir mukaveleye istinat etmeksizin (bir anlaşmaya dayanmaksızın) ‘dostluk’ ‘hediye’ anlamına gelen ‘s a d a k’ın müteradifi (eşanlamlısı); Müslümanlıkta nikah kıyılırken, erkeğin kendine vermeye mecbur olduğu ve kadının mülkiyetine giren hediye.

&nbsp;

“Bu, C a h i l i y e  devrinde de muteber (geçerli) idi. M e h i r, ‘vali’ye yani genç kızı velayeti altında tutan kimseye verilirdi. PEYGAMBER, Arapların evlenmeye dair muamelelerini ele alarak onları birçok bakımdan geliştirdi. KUR’AN’da kadının satın alınması ile satış bedeli olarak ‘mehir’ yer almamaktadır.  Böylece meşru bir birleşmede, Kur’an, bir düğün hediyesi verilmesinden bahseder: “Ve kadınların <i>mehri</i>’ni kendiniz veriniz!” -Bakara suresi!-

&nbsp;

“<i>Mehir</i>, kadının kendi malıdır, bu sebeple evlenme nihayet bulsa bile, kadın onu muhafaza eder. (Ayrılma durumunda) bazı eşyaların <i>mehre</i> dahil olup olmadığı hususunda anlaşmazlık olursa, kocadan  y e m i n  talep edilir.

&nbsp;

“Erkek kadını boşarken  z i f a f (birleşme) vaki olmuş ise, <i>mehr</i>’in ödenmesi gerekir. Ancak erkek, zifaftan önce evlenmekten vazgeçebilir, o vakit kadına mehr’in yarısını vermekle mükelleftir.

&nbsp;

“<i>Mehir</i> deve, koyun, sığır gibi ehli bir hayvan olabileceği gibi para veya paradan sayılan herhangi bir şey, paraya tahvili (çevrilmesi) mümkün bir menfaat da olabilir. İbni MACA ve BUHARİ’nin zikrettikleri hadislere göre, Peygamber bir evlenmede, <i>mehir </i>olarak, bir çift ayakkabı vermeye müsaade etmiş ise de, bir demir yüzüğü dahi bulunmayan bir fakir adamın karısına, <i>mehir </i>yerine Kur’anı öğretmesini kabul etmiştir.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-198-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Bize sürpriz gelen şey şu ki, konusu ancak yakın zamanlarda belirlenen ve insan ilişkilerinin en karmaşa ilişkilerinden biri olan  e v l i l i ğ i n, partnerlerin birlikte tedavisi (<i>conjoint treatment</i>) yoluyla pekiştirilmesi genellikle kabul gören mod olmakla beraber, bilimsel mahfillerde, hala, hangi faktörlerin “iyi” ya da “kötü” evliliklerin durumunu etkileyen faktörleri tarif eden ve açıklayan, kapsamlı ve herkesce kabul edilebilir bir t a n ı  ve  k u r a m s a l   s i s t e m  mevcut değildir.

&nbsp;

Tekrar  k o n t r a t’lara ve t e d a v i n i n  b a ş l a n g ı ç  s ü r e s i n e  dönersek, onların içeriklerinin hastalar ve terapist tarafından, üç kategoride derlenmiş bilgileri kullanarak tanzim edildiklerini söylemiştik: a) Evlilikten beklentiler, b) Kişilerin biyolojik veya ruhsal gereksinmelerinin belirgen öğe’leri, c) Evlilik problemlerinin dış odakları. Çiftlerin sundukları problemler, genel olarak, ilk iki şık’tan çıkar. Bu kategorilerde, üç birbirinden değişken “farklılık materyali” gözümüze çarpmaktadır: 1) Bilinçli, konuşulmuş ve söylenmiş; 2) Bilinçli fakat söylenmemiş, 3) Farkındalığın ötesinde söylenmemiş şeyler.

&nbsp;

Eşler, terapiye ilk kez geldiklerinde, ‘korku’ ya da ‘sıkıntı’dan pek konuşmazlar. Kontrat materyali, ‘farkındalığın ötesinden’ ancak terapist’in yardımıyla, hastaların sözsel ifadelerinin sonucu olarak saptanabilir. K i ş i s e l  e v l i l i k  k o n t r a t l a r ı, her bir partnerin kendinin ve eşinin, evlilikte çıkabilecek olası problemleri ve pürüzlü noktaları işaretlemek ve tartışmaktır. Bu şekilde a i l e  i ç i  i l e t i ş i m i  kolaylaştırılmış, taraflar kendilerinin ve partnerlerinin sorunlarını daha iyi anlamış oluyorlar. Bunlar, aynı zamanda, terapist’e problemlerin etken bir şekilde çözülebilmeleri için de yardımcı olurlar.

&nbsp;

K o n t r a t’lar, “evlilik” müessesesinin fonksiyonunu anlamak ve geliştirmek için d i n a m i k  bir baz verir. Zamanla, ayrı ayrı yapılmış kontratlar, her iki partnerin birlikte uyuştukları, “tek” bir kontrat’a çevrildiğinde, çok daha sağlıklı, gereksinim doyurucu, hemen her tür “al-ver”i ayrıntılarıyla belirleyen, tatminkar bir araç olur. Bu, hem partnerlere ve hem de evlilik için çok yararlı olur. Bu terapi sonu -mamafih sona kadar beklenmemesi gerektiğini yukarda da söylemiştik- düzenlenen müşterek kontrat’a: “<i>interactional contract</i>” (etkileşimci kontrat-anlaşma) denir. Bu, onların evliliklerinin “yaşanmış deneyimleri”nin tatminkar bir “ödün”ü, gerçekten arzuladıkları şeylerin sağlıklı bir iletişimle nasıl bireylere dıyurucu bir şekilde geri geldiklerini ve bu arada, bilerek ya da bilmeyerek kullandıkları “savunma mekanizmaları”nı içerir.

&nbsp;

Evlilikle biten, ya da evliliği içeren b a ğ l ı l ı k l a r, kendi hallerine bırakıldıklarında, iki tür yol haritası çizerler:

a)      K ı s a  süreli :  Hararetli şiddetli cinsel ve sevgi duygu ve gösterileri. Genellikle bir çok “<i>up and down</i>”larla (yukarı, aşağı fırtınalı çalkantılar gösteren)1 hafta ile 3 yıl sürer.

b)      U z u n  süreli :  Kendinin ve karşısındakinin eksikliklerini, ssınırlarını kabul eden tipler. Kendi “hayat ve evlilik <i>sikl</i>”lerini geçirmeye hazır ve kararlıdırlar. Birbirlerine itimat, sadakat, itina ve topluma karşı ılıman hislerle bağlılık esastır.

&nbsp;

Tabiatıyla böyle bir peri masalı, her uzun birliktelikte var olmayabilir. Yalnız kalmaktan korkan, öfkeli, yeni bir ilişki kurmayı göze alamayan, çoğu kez de mali nedenlerle ayrı yaşamaya ekonomik gücü yetmeyen, bir “<i>horror</i>” (dehşet) filmini hayatboyu çekmeye devam ederler.

&nbsp;

*

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-199-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Evlilik alternatiflerinin yeniden gözden geçirildiği 1970’li ve 1980’li yıllarda, başka bir fenomen, Boston civarındaki biz çocuk ve ergin psikiyatrist’lerinin günlük çalışma ve terapilerinde inceleme ve tartışma konusu olmuştu. Şöyle ki:

Genel tip olarak, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, otuzlarında (çoğu kez çocuklu) bir erkek boşanıyor, bir süre yalnız yaşadıktan sonra, yirmilerinde, gene evlenmiş ve boşanmış, çocuklu bir kadınla  b i r l i k t e   y a ş a m a y ı  yeğliyorlar. Dış görünüş güzel. Arada, hiç bir  k o n t r a t  yazılıp çizilmemeisne karşın, “<i>trial and error</i>” (deneme ve hata) yoluyla birliktelik sürüyor; cinsel ve sosyal sadakat, birbirlerinin çocuğunu kendisininki gibi üstlenme, alışveriş ve bir tür çevreye uyum, ortanın üstünde iyiye yakın devam ediyor. Arada bir patlak veren olaylar erkeğin şiddet gösterileri, içkiyi fazla kaçırma ve bazen “<i>Eks</i>” (eski) eşle yapılan görüşme, çocuk ziyaretleri vb. Birlikte yaşama, dört-beş yıl sürüyor,bu arada kadın hamile kalıp bir çocuk doğuruyor. Böylece üç farklı kategoride çocuklar belirlenmiş oluyor: “Seninkiler, benimkiler ve bizimkiler”. Bizim araştırmalarımıza göre, bu ‘evliliği konuşmadan ya da düşünmeden’ çocuk yapımı, aradaki bağların bilinmez nedenlerle yıpranmaya başladığı zamanlarda oluyor. Her neyse, yeni bir çocuğa ebeveynlik, ilişkileri yeniden alevliyor ve plato gene düşüyor ama ‘no problem.’

&nbsp;

Yeni doğan çocuk, dört ya da beş yaşına basıyor ve okul-öncesi kayıt zamanı başlıyor. Çocuğun soyadı ne olacak? Ebevynlerin soyadı farklı (ve eminim içlerinde hala yaşayan i k i r c i k l i -<i>ambivalent</i>- duygular, sosyal utanç?) olması nedeniyle, topluma ayak uydurmak için evlenmeye karar veriyorlar ve öyle yapıyorlar. Bir seneye kalmıyor, çift, her ikisinin de, orijinal evliliklerinde yaşanmış yıpratıcı ilişkileri tekrar yaşamaya başlıyor, cinsel ve ruhsal sadakatsizlik, kavga gürültü, bir seneden az bir zamanda boşanma gerçekleşiyor. Tabii problem orada durmuyor, olimpiyat çemberleri gibi, aile daireleri, şimdi müşterek çocuk dolayısıyle, tarafların ilerde kuracakları yeni ilişkileri de enfeksiyona uğratıyor ve öykü devam ediyor.

&nbsp;

Şimdi, sorduğumuz sorular şunlar: Bu iki boşanmış kişiler, <i>hiç bir yazılı söz ya da kontrat</i> <i>olmadan</i>, nasıl bir aile gibi yaşıyorlardı? Çocukları olmasaydı ya da <i>evlenmeselerdi,</i> birliktelik durumu ne olacaktı? Yeniden <i>evlenme, neye beraberliği kısa bir sürede sona erdirdi?</i> Eğer aile terapi görseydi, bunun en uygun zamanı ne olmalıydı ve gerçekten yardım edebilir miydi?

Yanıtları bilmiyoruz ve hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Söyleyebileceğimiz şeyler şunlar: Her ikisi de, birlikte yaşarken “çocuk sahibi olmaya” karar verdiklerinde bir “evlilik terapisi” sürecine girselerdi, ve o arada, ilk evliliklerindeki doyuma erişmemiş beklentiler, aksaklıklar analiz edilip, varsa benzerlikler ya da zıtlıklar yakından incelenseydi ve üzerlerinde çalışılsaydı, sonuç çok farklı olabilirdi. Belki içtenlikle duyulan orijinal sevgi, hiçbir kontrata gereksinim duymaksızın, birlikte yaşamayı sonsuza kadar götürebilirdi, ama, boşanma’nın verdiği “başarısızlık, aşağılayıcı” duygular, gerekli çalışmayı yapmaksızın “hadi bir daha deneyelim”i sahneye çıkardı ve trajedi devam etti.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-200-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>C İ N S E L   S A P I K L I K L A R</b></p>
<p align=”center”>(<i>Perversions</i>)</p>
&nbsp;

&nbsp;

Evlilik ve cinsiyetten söz edilince, toplumda daha çok kulaktan kulağa, merak ve dedikodu yoluyla yayılan cinsiyet öyküleri ve dinamikleri, tüm toplumlarda görülen bir gerçektir. Bu kitapçıkta cinsiyet anomalilerini teker teker klinik şekilleri, dinamikleri ve tedavileriyle ayrıntılı olarak ilgilenmeden, çok görülen seks  p e r v e r s i o n’lardan en önemlilerini özet olarak sunmak isteriz.

&nbsp;

EŞCİNSELLİK (<i>Homosexuality</i>) :  Bir cinse ait olan ferdin kendi cinsel kimliğini inkar edip, karşıt cinsten birine ilgi göstereceğine, kendi cinsine bağlı kalması olayı. Amerikan Psikiyatrik Assosiasyon 1980’lerdenberi Homoseksüalite’yi bir “<i>perversion</i>-sapınç” ya da “hastalık” olarak saymamaktadır. (APA’nın 1989 San Francisco yıllık toplantısına gittiğimde, hafta sonunda, ‘Ball-Room’un kapısına konmuş, bir bez üstüne koca koca harflerle basılmış “Eşcinslerin Dans Partisi” ilanı, beni bir bıyık-üstü gülümsemesinden sonra derin derin düşündürmüş ve beni körfezde, mehtapta bir vapur gezintisine yönlendirmişti.) Hayat ve biyoloji, diğer yandan, doğumdan ölüme kadar erkek-kadın kombinasyonunu ilan etmekte ve beka için üzerinde ısrar etmektedir. Bu örüntü, yalnızca kültürel olarak zihinlerimize işlenmemiş olup, kişinin biyolojik-anatomik yapısı, evlilik ve aile kurumları tarafından istenmekte ve normal bir ‘norm’ olarak kabul edilmektedir.

&nbsp;

Kişi niye  e ş c i n s e l  oluyor? 1896’da, KRAFT-EBING, bunun <i>inborn</i> (içten gelen ve <i>herediter</i>: ırsi) olduğunu iddia etmişti. MONTEGAZZA, 1914, bunun bir “genital <i>malformasyon</i>” olduğunu söyledi. KALLMAN, 1952’de yayımladığı bir monograf’ta, “tek yumurta ilizlerini” ergenlikten sonra ayrı çevrelerde büyüttü ve homoseksüalite bir pattern olarak pek az sayıda bu çiftlerde görüldü. KOLODNY ve arkadaşları, 1971’de eşcinsel erkeklerin kanında, olmayanlardan daha az testosteron hormon düzeyleri saptadı. KARDINER, “Komançi” yerlileri arasında hiç eşcinsel bir erkek çocuk saptamadı. Çocuklar, yaşamlarının ilk iki yılını anneleriyle geçirip, sonra babalarına devrediliyorlardı (1939). KIBBUTZ’larda yetiştirilen çocuklar arasında da hiç eşcinsel tesbit edilmemişti. Böylece şimdi, psikanalitik kuramların sunduğu çocuk-anne-baba üçgeninin gelişiminin belirli fazlarında oluşan ya da oluşamayan özdeşim ve diğer faktörlerin, pek de net olmayan etkilerinden oluştuğu polemiğine inanmamız gerekiyor. Kat’iyetle bildiğimiz şey, eşcinselliğin, “kendi iradesiyle özgür bir seçim” olmadığıdır.

&nbsp;

F R E U D, SADGER ve FERENCZI, 1910’larda, homoseksüel kimselerin, çocukken, hayatlarının ilk üç yılında “anne <i>fixation</i>”una (anneye aşırı bağlı kalma) maruz kaldıklarını iddia etmişlerdi. Freud, özellikle, “Ödipal Karamaşa”nın tümüyle çözülememiş olmasını itham etmişti. Yani, “<i>Castration</i>” (İğdişlik) korkusu, eşcinselliğin oluşumunda çok önemli bir öğe olarak bugün bile ayakta. Anna FREUD’a göre, homoseksüel davranışta esas, erken cinsel temaslarda  a y n ı  c i n s l e ö z d e ş i m i n  çok kuvvetli olarak yapılmasıdır. SACHS Mekanizması, bugün bile değerinden kaybetmeden yaşıyor: Pre-genital faz’daki cinsel faaliyet, “<i>displacement</i>, <i>susbstitution </i>ve diğer mekanizmalarla ego’ya taşınıyor ve yerleşiyor.” Bir diğer kuram da, “göğüs-penis” eşitliğinin, positif Öedipus Karmaşası’na karşı kullanımı olarak açıklanıyor. Yani, anneye karşı olan cinsel bağlılık ve babaya karşı hissedilen nefret, tüm bunların üstünde anne vücuduna aynı zamanda hissedilen agresif-yıkıcı dürtüler nedeniyle, eşcinselliğe namzet kişi, “penis’ini, anne’nin meme’siyle yer değiştirtiyor.”

BIEBER’in New York’ta Psikanaliz Cemiyeti ile ortak yaptığı bir çalışmada, homoseksüel oğlanların, anneleriyle çok yakın, içten ve babalaryla da kusurlu, eksik, özdeşimleri tamamlanmamış ilişkiler

içinde bulunduklarını saptamıştı (1962).

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-201-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Çok daha yeni zamanlarda yapılan araştırmalar, şu  p s i k o d i n a m i k  ö ğ e l e r i  içerdi:

&nbsp;

(1) PRE-OEDIPAL Tip:

a) Kişi, gelişimin Pre-Oedipal devresinde “fikse”(sabit) olmsı.

b) Çok ileri derecede “kişilik cinsiyet özdeşimi” bozukluğu mevcut olması.

c) Bilinçaltından gelen çok şiddetli anksiyete karşıt cinse yaklaştırmıyor, aynı cins seçiliyor.

d) “<i>Primary feminine identification</i>” (Birincil kadınlık özdeşimi), 3-3,5 yaşlarında iken,

gerçekleşmesi gereken, MAHLER’ın, “<i>Individuation-Separation</i>” (Bireyselleşme-Ayrılma)

fazını başarıp geçememesi dolayısyla bozuk.

e) Daha erken evrelerden süregelen “<i>primitive</i>”, “<i>archaic</i>” (ilkel)  “<i>incorporation</i> ve

<i>projective</i> sıkıntı” savunma mekanizmalarının hala devamları.

f) Normal seksüalite’nin çekilemez anksiyetesi yerine, “represe’ edilip daha ‘çocukcul’

faaliyetlere devam seçeneği (bilinçötesi düzeyde tabii).

g) Erkek: Cinsel kimliğini tamamlaması ve iğdişlik  karmaşasını azaltmak için aynı cinsle;

Kadın: “<i>Resonance identification</i>” (Aynı sesi geri verme özdeşimi, ayna özdeşimi) ile

İyi anne-bebek (kız) ilişkilerini yaratıyor ve benzeri iğdişlik korkularını azaltıyor.

&nbsp;

(2) OEDIPAL Tip :

a)  Oedipal Karmaşasını “olumlu” çözemeyince, “İğdişlik sıkıntısı”ndan kurtulmak için,

“Olumsuz Oedipal” konumunu seçme.

b)  Biliçötesi korkutucu eşcinsellik duyguları yaşanacağına, bilinçli olarak bir “seçenek”.

c)  Erkek’te “Cinsiyet Özdeşimi”nde, kadın’da da kendi cinsinden biriyle olması gereken

“cinsel özdeşim”in sağlıklı olarak tamamlanamaması.

d)  Erkekte: Çok daha kudretli bir (babaya ait) penis’in acısından kaçmak; Kadında: Anne gibi

çok daha kudretli bir kadın tarafından ret korkusu. Her ijkisinde de ek olarak görülebilecek

ve varlıklarını günlük yaşantılardan alan utanma ve suçluluk hisleri.

e)  <i>Regression</i>’dan dolayı çok daha ilkel tip cinsiyete dönme ve orada rahat hissetme.

f)  Daha ilkel devrelerden bilinçötesinde saklanan eşcinsellik dürtüleri ve malzemesi, kişi

deprese olursa, önemli kayıpları olursa ve o anda aynı cinsten birinden tanınma, hayranlık

ve kudret telkini olursa.

g)  Çok daha “emin” ve “güvenceli” duyumsamak için, aynı cinsten insanlarla özdeşim.

&nbsp;

(3)  ÖZEL DURUMLARA BAĞLI TİPLER :

a)  Karşıt cinsten kimselere, bulunulan çevre olarak olasılık kısıtlığı.

b)  Eşcinsel davranışın sürekli olarak sergilenmesi ve takviye edilmesi.

c)  Eşcinsel akt’ların korku ve suçluluk doğurmayıp, bilinçli bir seçenek olduğu durumlar.

d)  Seksüel patern’in gevşek olduğu ve gerektiğinde normal, karşıt seks fonksiyonuna

döndüğü haller.

&nbsp;

&nbsp;

SADISM ve  MASOCHISM :  Başkalarına olan ilişkilerde (özellikle cinsel), k a r ş ı t   c i n s e   a c ı

ç e k t i r e r e k  ve  a c ı  ç e k e r e k, bundan cinsel bir haz alma. Bunların artık davranış terimi olarak bile kullanılmaları genelliğini göz önüne alarak, bir az daha ayrıntılı bilgi verelim.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-202-</p>
&nbsp;

&nbsp;

<b>S a d i z m</b> :  Psikiyatr KRAFT-EBING, Fransız yazarlardan, seks ve ısrtırap çekmeyi tarif eden “S a d i z m”i, ünlü “Marquis de Sade”dan ödünç aldı. O, sadizm’i şöyle tarif etmişti: “İnsan ya da hayvanda, orgazm dahil, cinsel olarak haz duyuları yaratacak eziyet, kabalık, dövme, zarar verme vb. şiddet uygulaması.” Bu, klinik olarak üç şekilde görülebiliyordu:

a) Yetersiz haz veren coitus’u izleyen, sadistik eylemler sergileme,

b)  Çocuk yapabilme yetisi  fizyolojik olarak azalmış bireylerin, cinsel arzularını artırma

gayreti,

c)  Total iktidarsızlık hallerinde, birleşme olmaksızın orgazm yaratmak için sadistik aletler kullanma.

&nbsp;

FREUD, cinsellik hakkındaki kuramlarını derleyip toparlarken, “seks” ve “şiddet” (<i>aggression</i>)’in insanda doğal olarak doğuştan varolan iki dürtü olduğunu varsaymıştı. Bu görüşte esas, cinsel haz uyandıran bir eylemin, davranış öğelerini içeren diğer uyarı yaratan organizasyon (kızgınlık, öfke)’a kilitlenmesi idi.

K u d r e t, Kraft-Ebing’in “<i>sadism</i>” ve “<i>masochism</i>” kavramlarının biyolojik bir yapıtaşıdır.

Freud da sadizm’i, şiddet  (<i>aggression</i>), faaliyet ve erkeklik, mazokizm’i ise pasiflik ve kadınlık ile özdeşmişti. Şiddete maruz kalan “kurban”lar (<i>victim</i>), bir ebevyn ya da cinsel aktivite’yi men eden bir otorite’yi temsil etmeli, veya tehlikeli cinsel uyarılar uyandıran ya da kendini feda eden, mazokistik, normalde kabul edilemeyecek davranışları sergileyen biri olmalı. O durumlarda, “kurban” kontrol edilebilmeli, incinebilmeli, zararsız bir hale getirilebilmeli ya da mahvedilebilmeli.

Bu gün, eski zamanlarda film’lerde ve edebiyatta da çok yer alan bu tür davranışları pek işitmiyoruz; arada bir kişiliğin bir anlık davranış gösterisi olarak sözle ifade ediyoruz.

&nbsp;

<b>M a z o k i z m</b> :   İsmini XIX. y.y. romancısı, kendisi de bir mazokist olan SACHER-MASOCH’dan almış bir sözcüktür. Kraft-Ebing’e göre, bu duygularla etkilenmiş ve motive olmuş bir kişi, tümüyle karşıt cinsten bir kimsenin kontrolüne bırakılmış, hakaret edilmiş, ezilmiş ya da dövülmüş olacak. Böylece mazokizm, <i>feminine</i>-kadın özdeşim ile paralel bulunmaktadır; zira, başkasının acı yaratan “kudret”i, onun üzerinde uygulanıyor. Erkek mazokist’in de, kadınsı nitelikleri olması gerekir.

Fikir, presnip itibariyle, cinsellik fantezileriyle doludur. Kraft-Ebing, elde edilmek istenen “ağrı uyandırmak” hissinden çok, “kudret” motifinden söz etti. Bugün, seksüel uyarı esnasında ‘ağrı eşiği’ (<i>treshold</i>)nin sürekli yükseldiğini biliyoruz, bu demektir ki bir mazokist gerçekten ağrı’yı hissetmez, zira ağrı hissedilince, cinsel arzu da söner. Özet olarak Kraft-Ebing:

S a d i z m’i , maskülen cinsel karakter’in patolojik bir yoğunlaşması, ve m a z o k i z m’i de kadının belirli psiko-seksüel (biyolojik) yapısının patolojik bir dejenerasyon’u olarak yorumladı. İkincil olarak, “sevgi nesne”sinden fışkıran cinsel uyarıları, hatta acı yaratan dövmeler dahil, haz uyaran ve yücelten öğeler olarak gördü. “Mazokizm, ‘<i>sexual bondage</i>’ (cinsel bağlılık) adını verebileceğim, beklenmedik derecede şiddetli, ‘cinsel bir bağımlılık’ olarak görüyorum”, dedi. Bu denli kudretli bir bağa neden olarak da, onları  bu derece şiddetli bağlılığa sürükleyen kudretli bir sevgi ve fakat bu sevgiyi kaybetmekten korkan zayıf bir karaktere sahip olunmasını vurguladı.

&nbsp;

Freud, “<i>pleasure</i>” (haz) prensibi ve mazokizm kuramı arasındaki sürekliliği kazanmak için, mazokizm’in, geri tepen bir sadizm olduğunu iler sürdü. Ona göre, “Birincil Mazokizm” mevcut değildi; sahnelenen mazokistik fantezi, bastırılmış cinsel arzuların,bir “suçluluk” hissi ve “cezalandırılma”nın sentezi idi. (Bu konuda daha derin bilgi almak için, FREUD’un “<i>Collected Works</i>”ünde, “<i>A child is Beaten</i>” (Bir çocuk dövüldü”-1919-) adlı makaleyi okumanızı  tavsiye ederiz. Hogarth Press, London, 1955, Cilt: III)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-203-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Wilhelm REICH, mazokizm’in bir ‘savunma mekanizması” olduğuna ilk işaret eden kuramcı oldu. O, mazokizm’i, “beklenilenden daha az incinme arayana, yardımcı bir savunma olarak yorumladı. Örnek olarak da, babası tarafından poposuna vurulan çocuğun, bunun korkuyla beklediği “iğdişlik”ten daha ehven olduğunu hissedip rahatlaması, belki de haz alması gibi duyumsandığını söyledi.

&nbsp;

Psikanalitik başka bir yorum da, bir erkek çocuğun, yaşamının erken yıllarında, kabahat yaptığı zaman annesinin yumuşak elleriyle popo’suna vurarken, onun pre-genital alanları sensitize ettiğini ve bu sürekli olarak duyumsamak arzusunda bulunduğunu vurgular. Başka bir deyimle, <i>mazokistik yaşantı, anal-sadistik düzeyde erotik bir yaşantı’dan kökenini alıyor.</i>

<i> </i>

Seksüel yasaklanmaya (<i>inhibition</i>) maruz kalmış bir bireyin, cinsel davranışından dolayı bir “incinme” beklemesi doğaldır. Dolayısıyla, mazokistik yapı, bir incinme bekleyişine karşı bir savunma mekanizması oluyor. Aynı yapı, cinsel yasaklanma için izin vermekte ve cinsel uyanma eğer

yücelecekse, onun yücelmesine yardım etmektedir. Cezalamayı uygulayacak adam, nesne’nin, incinme beklediği kişi olarak dikilir. Mazokistik erkekler için bu cezalandıracak ‘kudret’ figürü, baba ya da onu simgeleyen bir kimseyi temsil eder. “Kudretli kadın” ise, gene, korkulan babanın temsilcileridir.

&nbsp;

FETISHISM :  Kauçuk’tan yapılı materyal, ayakkabılar, yüz havlusu, mendil, esanslar, firkete vb. maddeleri cinsel seçenek yapmak. (‘Deplasman’ savunma mekanizması.)

&nbsp;

VOYEURISM, EXHIBITIONISM :  Başkalarını “çıplak gözetleme”, “dikizleme”, ya da kendisinin

cinsel organlarını veya vücudunu teşhir etmek. Tüm bunların dinamik yorumlarında, gene, “penis envy”, “<i>castration fear</i>” (‘penis’ arzusu ama korku ya da ‘kayıp’ korkusundan penis’ini göstererek böyle olmadığının kanıtını bulma), küçükken anne’nin elbise değişmesi esnasındaki fantezi’ler, baba’nın küçük kızının resmini çekerken büyük kızın hissettikleri vb. dinamikler bulunabilir. E x h i b i t i o n i s m’de “Fallik anne” ile özdeşim yaparak, “iğdişlik korkusu”ndan kaçma ve  v o y e u r i s m’de “iğdişlik korkusunu” yenmek için “kadın fallus”unu dışarlarda arama klasik olarak kabul edilmiş dinamiklerdir.

&nbsp;

BESTIALITY :  Hayvanlarla cinsel temasa geçme arzusu ve dürtüsü.

TRANSVESTISM :  Karşıt cinsin giysilerini giyme dürtüsü.

TRANSSEXUALITY :  Kandi cinsinden mutlu olmayarak karşıt cins olma arzu ve dürtüsü.

FELLATIO :  Cinsel organını başkaları üzerinde sürtmek ya da ağzına almak (aldırmak).

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>E p i l o g :</p>
&nbsp;

Büyük Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” demişti. Napoléon’a bir savaşı kazanmak için en gerekli üç öğe’nin ne olduğu gerektiği sorulduğunda, hepimizin bildiği şu yanıtı vermişti: “<b>L’argent! L’argent! L’Argent!</b>” (Para, para, para!). Binlerce yıllık şerefli bir geçmişi olan toplumumuzda, yaşadığımız asrın direndiği sosyal reform’ları adım adım yapagelirken, insanlarası iletişimin açık ve en yüksek bir düzeyde olması gereken insan hakları ve aile hukuku konularında, bize

göre, birinci derecede düzenlemenin, “<b>aile planlaması</b>” üzerinde yapılması gerekir. Bunun için gereken üç araç, “<b>Eğitim</b>, <b>eğitim </b>ve <b>eğitim</b>’dir.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-204-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Sağlıklı çocuk yetiştirmenin birinci koşulu, hamileliğin, doğum öncesi yaşamda, annenin fiziksel ve ruhsal hayatının bütünlüğü ve mümkün olduğu kadar sağlıklı olmasıdır. Bu bakımdan  d o ğ u m  ö n c e s i   k o n t r o l l a r, koruyucu hekimlik bakımından son derece önemlidir. Doğumun mutlaka tam donanımlı bir merkezde, gerekli medikal-profesyonel’in ve her türlü güçlüklerde ilk yardımı yapabilecek teknik alet edavatın varlığıyla mümkündür. Saatlerce kızak üstünde yakın (?) bir merkeze iletilen anneciğin ve bebeğinin geleceğinden ben şüphe ederim. Daha yukarlarda, <i>tekst</i> içinde de belirtildiği gibi, a i l e v i  g e n e t i k  hastalıkların (her türlü malformasyon, Down Sendrome’u vb.) bulunduğu ailelerin, daha hamilelik zamanında amniyosentez, gen analizi vb çalışmaların yapılabileceği merkezleri yurdumuzun her köşesine kurmak zorundayız. Hamilelik esnasındaki anne ölümü ile, doğum sonrası anne ölümü oranının yüz bin ile çarptıktan sonra elde edilen “gelişmişlik düzeyi”ni (A n a  Ö l ü m  H ı z ı), Avrupa Birliği düzeylerine yaklaştırmak zorundayız. Evlilik dışı ilişkilerde, ister bekar olun ister evli, “kondom” kullanma mutlak bir alışkanlık olmalı.

&nbsp;

Çok nüfusa değil, görevleri ve sorumlulukları belirli, her düzeyde iyi  i l e t i ş i m  kurabilen yurttaşlara gereksinmemiz var. Doğu illerinde anket yapan bir gazeteci, çok çocuklu bir anneye sormuş: ‘Bacım, niye bu kadar çok çocuk yapıyorsunuz, bunların bakımı var, eğitimi var, ne düşünüyorsunuz?” Hanım gayet soğukkanlılıkla yanıt vermiş: “Onu kocama sorun. Herhalde onu eğitmeniz gerekecek!” Eğitim herhalde tarladan değil, ilkeğitimden başlayacak.  Haydi öğretmenler, eğitmen profesyoneller, sivil örgüt liderleri, işbaşına! Parola: Az ve öz, fiziksel ve ruhsal sağlıklı çocuklar; cinselliği aile-içi iletişimin ve yaşam zevkinin doğal bir süreci kabul eden TEK EŞLİ birliktelikler, milletin ve devletin bölünmezliğini hedefleyen laik ve özgür bir cumhuriyet.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>———-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-205-</p>
&nbsp;

<b> </b>
<p align=”center”><b>K A Y N A K Ç A L A R :  </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”>a)<b>  </b><b>İ l e t i ş i m  </b>ve  <b>K i ş i l i k</b></p>
1.    ADLER, Alfred; M.D., “Güç Çocuğun Egitimi”, Çev.: Nihal Önol, Varlık Yayınevi,

İstanbul 1966

2.    ADLER, Alfred; M.D., “İnsanı Tanıma Sanatı”, Çev.: Şelile Başar, dergah yayınları,

İstanbul 1977

3.    ANDERSON, James A.; “Communication Theory; Epistemological Foundations”, Guilford

Press, N.Y. 1996,

4.    ARIETI, Silvano; Prof. Dr., Editor in Chief; “American Handbook of Psychiatry”, Vol.1 &amp; III,

Basic Books, 2. Edition, New York 1974

5.    ARKONAÇ, Sibel A.; “Gruplararası İlişkiler ve Sosyal Kimlik Teorisi”, Alfa Yayınları,

İstanbul 1999,

6.    BALTAŞ; Prof. Dr., Acar &amp; Zuhal; “Stres ve Başaçıkma Yolları”, Remzi Kitabevi, 20. Basım,

İstanbul 1990

7.    BOTTOME, Phyllis; “Alfred Adler”, The Vanguard Press, New Yprk 1957,

8.    BOWLBY, John; M.D., “Attachment and Loss, Vol.1, Attachment”, Basic Books, Inc.,

New York 1969,

9.    BUSCAGLIA, Leo, “Kişilik-Tümüyle İnsan Olabilme Sanatı”, Çev.: Nejat Ebçioğlu, İnkılap

Kitabevi, 6. Baskı, İstanbul 1978,

10.  DÖKMEN, Üstün; Prof.Dr., “Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim Çatışmaları ve Empati”,

Sistem Yayıncılık, 13. Basım, İstanbul 2000,

11.  DÖNMEZER, İbrahim; Doç.Dr., “Ailede İletişim ve Etkileşim”, Sistem Yayıncılık,

İstanbul 1999,

12.  ELLIS, Andrew; Beattie, Geoffrey; “The Psychology of Language and Communication”,

Guilford Press, New York 1986,

13.  ERSEVİM, İsmail; Prof.Dr., “Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri”, Assos Yayınları, 3. Basım

İstanbul 2005,

14.  ERSEVİM, İsmail; Prof. Dr., “YARATICILIK ve Diğer Söyleşiler”, Assos Yayınları,

İstanbul 2004,

15.  GEÇTAN, Engin; Prof.Dr., “Psikanaliz ve Sonrası”, Remzi Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul 1988,

16.  GREENSPAN, Stanley I:; Prof.Dr., “Bebeklerde ve Çocuklarda Sağlıklı Gelişim”, Çev.: Prof. Dr.

İsmail Ersevim, İstanbul 2006

17.  JUNG, C.G.; “Analitik Psikoloji’nin Temel İlkeleri”, Çev.: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi,

İstanbul (tarih yok!)

18.  JUNG, C.G.; “Analitik Psikoloji ve Carl Gustave JUNG”, Çev.: Cem Ender Gürol, Cem

Yayınevi, İstanbul 1991,

19.  KAĞITÇIBAŞI, Çiğdem; Prof.Dr., “Yeni İnsan ve İnsanlar”, Evrim Yayınları, İstanbul 1999,

20.  KASATURA, Prof.Dr. İlkay; “Kişilik ve Özgüven”, Evrim Yayınları, İstanbul 1998,

21.  KÖKNEL, Prof.Dr. Özcan; “Kişilik”, Altın Kitaplar Yayınevi, 6. Basım, İstanbul 1985,

22.  KULAKSIZOĞLU, Prof. Dr. Adnan; “Ergenlik Psikolojisi”, Remzi Kitabevi, 3. Basım,

İstanbul 2000.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-206-</p>
&nbsp;

&nbsp;

23.  MECHAM, Merlin; Ph.D. et al.,“Communication Training in Childhood Brain Damage”,

Charles C Thomas, Publ., Springfield, Ill. 1966,

24.  MUTLU, Erol, “İletişim Sözlüğü”, Bilim ve Sanat Yayınları, 3. Basım, Ankara 1998,

25.  PIONTELLI, Alessandra; M.D., “From Fetus to Child: An Observational and Psycho-analytical

Study”; Routledge, London 1992,

26.  PEASE, Allan, “Beden Dili-<i>Body Language</i>”, Çev.:Yeşim Özben, 3. Basım, İstanbul 1999,

27.  POWELL, Trevor J.; Enright, Susan J.; “Anxiety and Stress Management”, Routledge,

London 1990,

28.  SMITH, Joseph H.; M.D. Ed., “Psychoanalysis and Language”, Yale University Press,

New Haven 1978,

29.  SMITH, M. Brewster; “Social Psychology and Human Values”, Aldine Publ. Comp.,

Chicago Ill. 1969,

30.  SMITH, Peter B.; Bond, Michael Harris; “Social Psychiatry Across Cultures; Analysis

and Perspectives”, Harvester Wheatsheaf, Cambridge U.K. 1993,

31.  SYMTHE, R.H.; M.R.C.V.S., “How Animals Talk”, London 1961,

32.  WARD, J.S.M.; M.A., “Secret Sign Languages”, Land’s End Press, N.Y. 1969, .

33.  YAVUZER, Hilmi; Prof.Dr., “Çocuk Psikolojisi”, Remzi Kitabevi, , 15. Basım, İstanbul 1998.

&nbsp;
<p align=”center”>b)<b>  S ö z l ü  İ l e t i ş i m</b></p>
(<i>Verbal Communication</i>)

1.     BURLINGHAM, Dorothy; et al., “Simultaneous Analysis of Mother and Child”,

10: 165-185, 1955,  Psa.Study of the Child, İnt.Univ. Press, N.Y.,

2.     EKSTEIN, Rudolf &amp; Friedman, Seymour; “Object Constancy and Psychotic Reconstruction”,

22: 357-374, 1967, PSC,

3.     EKSTEIN, Rudolf &amp; Wallerstein, Judith; “Observations On the Psychology of Borderline and

Psychotic Children”, Report from a Current Psychotherapy Research Project at Southard School,

9: 344-369, 1954, PSC,

4.     EKSTEIN, Rudolf &amp; Wallerstein, Judith; “Observation On the Psychology of Borderline and

Psychotic Children”,  11: 303-311, 1956, PSC,

5.     EKSTEIN, Rudolf; Wallerstein, Judith &amp; Mandelbaum, Arthur; “Treatment Failure In A Child

With A Symbiotic Psychosis”,   14: 186-218, 1959, PSC,

6.     GREENACRE, Phyllis; “Youth, Growth and Violence”,  25: 340-359, 1970, PSC,

7.     LEOWALD, Hans W., “Psychoanalytic Theory and the Psychoanalytic Process”, 25:45-68, 1970,

PSC,

8.     LUSTMAN, Seymour L.; “Psychic Energy and Mechanisms of Defense”, 12:151-165, 1957, PSC

9.     NOY, Pinchas; “The Development of Musical Ability” (Re.: Preverbal Communication),

23: 332-347, 1968, PSC,

10.   PELLER, Lili E., “Freud’s Contributions to Language Theory”, 21: 448-467, 1966, PSC,

11.   PINE, Fred &amp; Furer, Manuel; “Studies of the Separation-Individuation Phase”, 18:325-342, 1968,

12.   ROBERTSON, Joyce; “Mothering As An Early Influence On Early Development”, 17: 245-264,

1962, PSC,

13.   SYLVESTER, Emmy; “Discussion in Techniques Used to Prepare Young Children For Analysis

7: 306-321, 1952, PSC,

14.   WEIL, Annemarie P.; “The Basic Core”, 25: 422-460, 1970, PSC,

15.   WIEDER, Herbert; “Intellectuality: Aspects of the Development From the Analysis Four-and-a-

Half-Year-Old Boy”, 21: 294-323, 1966. PSC.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-207-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>c)<b>  S ö z s ü z   İ l e t i ş i m</b></p>
(<i>Non-Verbal Communication</i>)

&nbsp;

1.  ANTHONY, E. James; “A Study of  ‘Screen Sensations’ ”, The Psychoanalytic Study of the Child,

16:211-245, 1965,

2.  DÖNMEZER, İbrahim, “Ailede İletişim ve Etkileşim”, Sistem Yayınları, İstanbul 1999,

3.  EISSLER, K.R., “Notes Upon the Emotionality of A Schizophrenic Patient and Its Relation to

Problems of Technique”, 8: 199-251, 1953, PSC,

4.  EKSTEIN, Rudolf &amp; Caruth, Elaine; “Levels of Verbal Communication in the Schizophrenic

Child’s Struggle Against, For, and With the World of Objects”, 24: 115-137, 1969, PSC,

5.  ELKISCH, P.; “Nonverbal, Extraverbal and Autistic Verbal Communication In the Treatment of

A Child Tiqueur”, The Psychoanalytic Study of the Child, 23:  423-437, 1968.

6.  GREENACRE, Phyllis; “The Fetish and the Transitional Object”, 24: 144-164, 1969, PSC,

7.  HELLMAN, Ilse; Friedmann, Oscar &amp; Sheppard, Elizabeth; “Simultaneous Analysis of Mother

and Child”, 15: 359-377, 1960, PSC,

8.  LOEVENSTEIN, Rudolph M.;  “Some Thoughts On Interpretation in the Theory and Practice of

Psychoanalysis”,  12: 127-150, 1957, PSC,

9.  MAENCHEN, Anna; “On the Technique of Child Analysis in Relation to Stages of Development”,

25: 175-208, 1970, PSC,

10.ROBERTSON, Arthur K., “Etkili Dinleme”, Çev.: E. Sabri Yarmalı, Hayat Yayınları, İstanbul

1999,

11.SONGAR, Prof.Dr Ayhan; “S i b e r n e t i k”, Bilgi/Haberleşme Yayınları, 8. Basım, İstanbul 1979.

&nbsp;

&nbsp;
<h1 align=”left”>       d)   Aile ve Evlilik Tedavisi</h1>
<b>                                                          </b> (Familiy and Marital Therapy)

:

1.   ANDOLFI, Maurizio; “Family Therapy: An Integral Approach”, Plenum Press, N.Y. 1979,

2.   BECVAR, Dorothy Strah – BECVAR, Raphael J.; “Family Therapy: A Systemic Integration

Allyn &amp; Bacon, Inc., Boston 1988,

3.   BELL, Norman W. &amp; VOGEL, Ezra F.; Edits, “A Modern Introduction to the Family”, The Free

Press of Glenco, Illinois 1960,

4.   BOSCOLO, Luigi et al., “Milan Systemic Family Therapy”, Basic Books Inc., N.Y. 1987,

5.   BOWEN, Murray, “Family Therapy After Twenty Years”, in ‘American Handbook of Psychiatry,

Silvano Arieti, Ed., pp.: 367-392, Basic Book Publ., N.Y. 1959,

6.   COSER, Rose Laub, Ed., “The FAMILY: The Structure and Functions”, St. Martin Press, New

York, N.Y. 1964,

7.   DÖNMEZER, Doç.Dr. İbrahim; “Ailede İletişim ve Etkileşim”, Sistem Yayıncılık, İstanbul 1999,

8.   FLÜGEL, J.C., “The Psychoanalytic Study of the Family”, The Hogarth Press, 9. Basım, London

1957,

9.   GORDON, Dr. Thomas; “P.E.T.: Parent Effectiveness Training”, Basic Book Publ., N.Y. 1973,

10.  HAWTON,Keith; “SEX THERAPY: A Practical Guide”, Jason Aronson, Inc., Oxford Univ.

Press, New York 1985,

11.  HEIMAN et all, “The Treatment of Sexual Dysfunction”, Brunner/Mazel, New York 1981,

12.  HITSCHMANN, E. &amp; BERGLER, E.; “Frigidity in Women”, Coulidge Foundation, N.Y. 1948,

13.  HOWELLS, John C.; “Theory and Practice of Family Psychiatry”, Brunner/Mazel Publ., New

York, 1971,

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-208-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

14.  İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, “İstanbul Milli Eiğtim Basımevi”, Cilt:VII, sa:494, “Mehir” maddesi,

İstanbul 1988,

15.  LIDZ, Theodore; M.D., “The Family and Human Adaptation”, International Universities Press,

Inc., N.Y. 1971,

16.  MARTIN, Peter A.; M.D., “A Marital Therapy Manual”, Brunner/Mazel, Publ., N.Y. 1984,

17.  MISCHLER, Elliot G.; Waxler, Nancy E., “Interaction in Families: An Experimental Study of the

Family Process and Schizophrenia”, John Wiley, Inc., N.Y. 1968,

18.  MURDOCK, C.G.J.; “The Abused Child in the School System”, Ame.J. of public Health, 1970,

60: 105-109,

19.  ÖZOĞURLU, Kurban; Prof.Dr., “Evlilik Raporu”, Altın Kitaplar, 3.Basım, İstanbul 1990

20.  REICH, Wilhelm; “Cinsel Devrim”, Çev.: Bertan Onaran, Payel Yayınları, 3. Basım, İstanbul

1980,

21.  ROBBINS, Jhan &amp; June; “An Analysis of Human Sexual Inadequacy”, The New American

Library, New York 1970,

22.  SAGER, Cifford J.; “Marriage Contract and COUPLE THERAPY”, Brunner/Mazel, Inc.,

New York 1976,

23.  SAGER, Clifford J.; KAPLAN, Helen Singer, “Progress in Group and Family Therapy”,

Brunner/Mazel, Inc., New York, N.Y. 1972,

24.  SATIR, Wirginia, M.A., ACSW, “Conjoint Family Therapy”, Science and Behavior Books, Inc.,

Calif. 1964,

25.  SPEER, David C.; “Family Systems”, in Family Process, 9: 259-278, N.Y. 1970,

26.  STIERLIN, Helm;M.D., Ph.D., “Psychoanalysis &amp; Family Therapy”, Jason Aronson Inc., New

York, N.Y.1977,

27.  VINOGRADOV, Sophia; M.D.; YALOM, Irvin D. ; M.D., “A Concise Guide to GROUP

PSYCHOTHERAPY”, American Psych. Press,Inc., Washington, D.C. 1989,

28.  WALCZAK, Yvette; Burns, Sheila; “Boşanma ve Çocuk Üzerine Etkileri”, Çev.: Prof.Dr. İsmail

Ersevim, Özgür Yayınları, İstanbul 1999,

29.  ZUK, Gerald H., Ph.D.; “FAMILY THERAPY: A Triadic-Based Approach”, Behavioral

Publications, Inc.; New York, N.Y. 1972.

Aile Tedavisi (I)

<p align=”center”><b>Prof. Dr. İSMAİL ERSEVİM</b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
&nbsp;
<h2>A İ L E    T E D A V İ S İ</h2>
<p align=”center”><b> </b></p>
<b> </b>
<p align=”center”>(Tedavi türleri ve felsefeleri, klinik örnekleriyle)</p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<b> </b>
<p align=”center”><b>ÖZGÜR  YAYINLARI</b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”>-1-</p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”>İÇİNDEKİLER</p>
<b> </b>

<b>             </b>Sa: . . . .    Önsöz

Sa: . . . .    AİLE: Tarif; Aile’nin fonksiyonları, patolojik şekiller

İdeal aile

Sa: . . . .    İLETİŞİM: İletişim kuramı; anlam, iletişim süreci

Sa: . . . .    Sözsüz İletişim

Sa: . . . .    İletişim’in niteliği; Aile-İçi İletişim

Sa: . . . .    Aile birlikteliğinin-Evliliğin evreleri

Sa: . . . .    Etkin dinleme

Sa: . . . .    STRES; Aile içi stres faktörleri

Sa: . . . .    Stres ölçeği; A &amp; B tip kişilikler

Sa: . . . .    SİBERNETİK; Homeostasis, feed-back (Geri-tepme=

Geri-itilim) mekanizmaları

Sa: . . . .    Aile Tedavisinin Gelişim Öyküsü: J.C. FLÜGEL

(Psiko-analitik etüd, 1921 -özet-)

Sa: . . . .    Diğer öncüler: LIDZ, JACKSON, BOWEN, ACKERMAN,

WHITAKER, HEALEY, JOHNSON, M.ERICKSON,

MINUHIN, BATESON (Double-Bind kuramı)

Sa: . . . .    MEDİKAL Model (Epstein; Bishop)

Sa: . . . .    PSİKODİNAMİK Model (Ackerman; Ivan Boszormenyi-Nagy;

Lidz)

Sa: . . . .    KİŞİLİK, Maslow Piramidi

Sa: . . . .    Karakter ve Özgüven gelişimi

Sa: . . . .    Kişilik gelişiminde çeşitli faktörler

Sa: . . . .    Özgüven – Benlik Saygısı ve Aile’nin rolü

Sa: . . . .    FREUD; Gelişimsel evreler: Oral, Anal ve Fallik,

Sa: . . . .    Erik ERIKSON

Sa: . . . .    Alfred ADLER

Sa: . . . .    Carl Gustave JUNG

Sa: . . . .    Existentialist’ler

Sa: . . . .    Leo BUSCAGLIA

Sa: . . . .    Stanley I. GREENSPAN

Sa: . . . .    EGO Psikolojisi; Ruhsal Aygıt

Sa: . . . .    İd, Ego, Superego

Sa: . . . .    Ego’nun Savunma Mekanizmaları

Sa: . . . .    AİLE SİSTEMLER Tedavisi (Murray Bowen)

Sa: . . . .    DENEYSEL (Experiential) Model (V. Satir; C. Whitaker)

Sa: . . . .    PSİKANALİTİK Grup Tedavisi vs. DENEYSEL Model

Sa: . . . .    YAPISAL (Structural) Model (Minuchin, Montalvo, Aponte)

Yapı-İkincil Sistemler-Sınırlar

Sa: . . .  .   STRATEJİK (Strategic) Model (Haley, M. Erickson,

Milan Grup, Palo Alto Grup)

Sa: . . . .    The MILAN Group (M.S. Palazzoli, L. Poscolo, G. Cecchin,

G. Prata)

Sa: . . . .    DAVRANIŞÇI (Behavioral) Grup (Liberman, Patterson,

Alexander)

Sa: . . . .    Diğer Tür Tedavi ve Eğitim (<b><i>P</i></b><i>arents’ <b>E</b>ffectiveness <b>T</b>raining</i>)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-2-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Sa: . . . .   EVLİLİK –  EVLİLİK Tedavisi; Evlilik ilişkileri

Sa: . . . .   Ebeveyn –  Çocuk İlişkileri

Sa: . . . .   Çocuğu kötüye kullanmak, şiddet uygulaması (Child abuse)

Sa: . . . .   “Çift” (Couple) Tedavisi – Evlilik Tedavisine giriş

Sa: . . . .   Cinsel Fonksiyon Bozuklukları ve Tedavileri

Sa: . . . .   Erken boşalma (Ejaculation Precause)

Sa: . . . .   Cinsel soğukluk (Frigidity)

Sa: . . . .   KINSEY et al. raporu

Sa: . . . .   Dr. MASTERS &amp;  Mrs. JOHNSON;

Sa: . . . .   Helen Singer KAPLAN, M.D., Ph.D.

Sa: . . . .   EVLİLİK RAPORU – Prof.Dr. Kurban ÖZUĞURLU

Sa: . . . .   Psikosomatik Hastalıklar

Sa: . . . .   Cinsel Bozuklukların Tedavisi (Gestalt, Doğu Felsefesi,

Davranışçı, Grup Terapi)

Sa: . . . .   EVLİLİK KONTRATI

Sa: . . . .   MEHİR  (Mahr)

Sa: . . . .   CİNSEL SAPIKLIKLAR (Perversions)

(Homosexuality; Sadism, Masochism, Fetishism,

Voyeurism, Exhibitionism, Transvestisim)

<b>         </b>Sa: . . . .  Kaynakça  (İletişim; sözlü-sözsüz; Kişilik)

Sa: . . . .   Kaynakça  (Aile-Evlilik Tedavisi)

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>
<p align=”center”>-3-</p>
<b> </b>
<p align=”center”><b>Ö N S Ö Z </b></p>
<b> </b>

<b>            </b>Birinci Dünya Savaşını izleyen günler, insan toplumlarını, onlara modern çağların sunduğu değişimleri, örneğin bireysellik ve daha küçük birimler halinde sosyal yaşamın sürekliliği ve yeni modalitelerin uygulanmaya sunuluşu, yüzyıllarca yıldanberi süregelen kalabalık aile birimlerini, kat’i şekillerde ve katılaşmış şablonlarla belirlenmiş yaşam biçim ve felsefelerini, iletişim ve paylaşım alışkanlıklarını kolay kolay sistematik bir şekilde yeni yollar aramaya yöneltemedi. Evet, 1908 yılları civarında, Yeni Dünya’ya gelen göçmen akınlarının da etkisiyle, Chicago’da, New York’ta asi gençlik topluma karşı bayrak açmaya ve klasik kuralların dışına çıkış konusunda bazı girişimlere ‘açılış’ta bulunmuş ve “gençliği korumak” için bir takım sosyal-tedavisel organizasyonlar kurulmaya başlanmıştı. Ama, Paris ve Londra’da parklarda şapkalarını çıkarıp birbirlerini nezaketle selamlayan, Ford marka açık otomobillerle yeni bir zevkü sefa devrine başlayan, çiçek sunmayı, resmetmeyi, Doğa’yı, sanki ikinci bir Rönesans hareketi başlarmışçasına yeniden keşfedip hayatla yeni bir romantik ilişkiye girmeye başlamış toplumun çilesi daha bitmemişti. 1929’un Amerika’yı kasıp kavuran büyük ekonomik kriz, devlet ve millet olarak özerkliklerini tamamlamakla beraber, devrilen Çarlık Rusya’sı dahil, yeni yeni siyasal yaşam biçimleri ve ulusal kimlik aramaya yönlendiriyordu. O yıllarda yayımlanmış bir roman başlığı, kendiyle ve toplumla başkalaşmaya, yabancılaşmaya başlamış insan’ın, <i>“No one is home!”,</i> yani “evde kimse yok!” yakınmasıyla, eski ‘ev’ kavramını oluşturan bireylerin, varlıklarına karşın, mutlu bir ortam için artık yetmediklerinin keşfinin açık bir sergilenmesiydi. Malum, Avrupa, ekonomik, tarihsel ve siyasal sıkıntıları sonucu İkinci Dünya Savaşını başlatıp sonu gene husran, yalnızlık ve, en kötüsü, ‘umutsuzluk’la bitirince, ek olarak da, bundan böyle ebedi ve ezeli bir tehlike temsil edecek atom bombası ve benzeri tahrip ögeleri Democles’in kılıcı gibi başlarımızın üstünde sürekli bir tehdit unsuru olarak kaldığı müddetçe, insanlık çok daha gerçekçıl bir hayat tarzını aramak ve uyum sağlamak zorunda kaldı. Kocaları savaşta ölmüş kadınlar fabrikalarda ve iş yerlerinde çalışmaya başlamışlardı; savaş öncesi, <i>‘sir’</i>süz konuşmayan İngiltere’nin asil çocukları, Alman’ların V-2 füzeleriyle yarı harabeye dönmüş Londra’da artık farklı adımlarla yürüyorlar, babasız yetişmenin ve hayat yükünü erken çağlarda üstlenmenin yorgunluğunu, ciddiliğini duyumsayarak, çok erken yaşta olgun birer birey olarak varlıklarını sürdürmeyi öğreniyorlardı. Picasso, insanın biçim ve yorumu için başka şifreler sunuyordu. Varoluşçu felsefe ve edebiyat akımcıları, bütün çıplaklığıyla, insan varlığının ‘hiçliği’ni, hayatının ‘anlamsızlığı’nı, insan’ın ‘yok olmak için varoluş’unu, gerçek benliğin, ancak ‘yok olmakla’ özgürlüğe kavuşabileceğini yazdılar durdular. Zweig, Sartre, Camus, Kafka yirminciyüzyıl yaşamının gerçek hocaları idiler ve bize çok şeyler öğrettiler.

&nbsp;

Belli ki insan embriyo’su, evren’in bekaı boyunca yenilenen bir kredi kartı gibi, türlü nedenlerle kendi kendini yenileyip duruyor ve her felaketten sonra yaralarını sarmasını bilen toplumlar, doğan güneşle birlikte, yeni akımlara boy veriyor. Böylece, aile kavramına da, 1940’larda, özellikle savaş sonrasında yeni bir bakış yönlendirilmesi gündeme geldi; bu kurum böylece, sevginin, bakımın, mutluluğun yaratıcısı olduğu kadar, ondan çıkan yeni nesillerin mutsuzluğu, sosyal patolojisi için bir neden olduğu yolunda ithamlara maruz kaldı; bununla birlikte, yeni nesillerin sağaltımı açısından, belki mikropları yayan ve fakat, onları sağlığa döndürebilecek antidot’lara da sahip olduğu düşünülerek, “Aile Tedavisi”, gitgide artan bir önem ve ivme ile, modern psikiyatrinin en önemli tedavi araç ve yöntemlerinden biri haline geldi.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-4-</p>
&nbsp;

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1960’lı yıllarda Çocuk Psikiyatrisi eğitimini alırken, o günlerde bu konuda ne düşünüldüğünü en iyi ifade ettiğini düşündüğüm, tüm Boston kliniklerinin katıldığı eğitim proğramlarından birini size notlarımdan özetlemek istiyorum. Konferans, okul çocuklarının patolojileri üzerinde araştırmaları ve tedavileri ile ünlü, Boston Universitesi’ne bağlı Douglas Thom Kliniğinde, Klinik direktörü Prof. Dr. Eleanor Rexford tarafından, 10 Ekim 1963 tarihinde verilmişti.

&nbsp;

“AİLE’nin kendisi bir kurumdur ve, inceleme bakımından en önemlilerinden biridir. Bu gün, dıştan bakışla, sanki parçalanmışa benziyor; onun bir dejenerasyona yönelip yönelmediği güzel bir tartışma konusudur. Bugüne bugün, her dört evliliğin biri ayrılmakla sonlanıyor, dolayısıyla da, çözülmüş ailelerden gelen çocukların sayısı da hızla artmakta.

&nbsp;

“Benim yorumuma göre, toplumumuzda, bazı sosyologların da benimle hemfikir oldukları gibi, bu artış, toplum için ciddi bir tehlike sunmuyor. Bir taraftan boşananların sayısı artarken, doğaldır ki, evlenenlerin sayısı da, eskisine oranla, çok artmaktadır.

&nbsp;

“Yakın geçmişte, yani 1930’lu yıllarda, Rusya’da, Devlet, geçimsizlik içinde ve ayrılma yolunda olan ailelerin çocuklarını onlardan kendi korumasına aldı. Son 8-9 yıldır “Aile” kavramı yeniden değer kazanmakla birlikte, Devlet büyük bir titizlik göstererek, bu Devletten (USA) çok daha ciddi ve pratik bir şekilde elini bu çocuklara uzattı. Orada, hatta şimdi burada bile, aileye, gerçekten ‘yapısı’nda bir değer bulunduğu -adeta yeniden keşfedilerek- daha çok önem verilmeye başlandı.

&nbsp;

“Amerika’da da, aile’nin şekli ve geleceği, sürekli olarak bir değişime uğramaktadır. Özellikle 2. Dünya Savaşından sonra kırsal kesimden büyük şehirlere çok sayıda göçler oluştu ve oluşmaya devam ediyor. Bu yeni gelenlerin pek çoğu, hiç bir zaman geldikleri baba evlerine dönmediler. Kırsal yörelerin, bilebileceğiniz üzere, kendilerine özgü sosyal nitelikleri vardır. Bunların arasında en önemlisi “Baba imajı”dır. Farklı yörelerden gelen aileler, aynı ortam içinde yaşayıp kaynaşmaya çalışıyorlar. Hareketlilik <i>(motility),</i> en alışılagelmiş bir motif olarak ortaya çıkıyor. Kliniğimize tedavi için başvuran çocuklar, en aşağı üç, dört ayrı okula atanmışlardı. (Kişisel not: Daha sonraları, Newport, Rhode Island’da Klinik direktörlüğü yaptığım yıllarda (1967-70), buna <i>“Navy</i> <i>Syndrome’u”</i>(Denizcilik-Bahriyeli Sendrom’u)<i> </i>derdik; çocuklar, ailelerinin hemen her yıl başka başka limanlara atanarak dolaştıklarından, büyümelerinde, kişilik gelişmelerinde gerekli olan ‘sürekli ve anlamlı ilişkiler’ ögesine pek bağlı kalamayıp, duygusal bakımdan kendilerini arkadaşlarına, öğretmenlerine ve benzer nesne’lere yeterlice bağlamıyorlardı, nasıl olsa yakında ayrılacaklardı. İ.E.) Bu durum, 1. Dünya Savaşı zamanlarına oranla çok farklıydı.

&nbsp;

“Bu göçler sonucu, söz konusu genç aileler içinde, zamanla, eskiden yaşadıkları ortamda doğal olarak var olan, gerektiğinde onlara yol gösterecek, problem çözmelerine madden ve manen yardım edecek yaşlı ebeveynlerin yoklukları belirgin olmaya başladı. Prensip olarak, genç kuşaklar, tümüyle serbest olup kendilerine karışan olmamanın kıvancı ve özgürlüğü içindeydiler. Diğer yandan, bir çocuk doğduğunda, onun bakımının ilk ayı içinde büyükanneye olan gereksinim, sanıldığından çok daha önemlidir. Bu konuda, Massachusetts Memorial Hospital’da, Dr. Bibring ve Dr. Pavenstedt’in uzun süreli <i>(longitudinal)</i> gözlem ve çalışmaları bu ebeveyn konusuna yeterli ışık tutmuştur. Dr. Pavenstedt’in grubu, yabancı kültürden gelen ailelerin ikinci kuşaklarına ait anneler idi. Kendilerinin orijinal memleketlerinde hemen her şeyi anneye sormak, etrafta konuşacak, soracak birini bulma alışkanlığı, bir “ziyaretçi hemşire” <i>(visiting nurse) </i>tarafından sağlanmıştı ki son derecede değerli idi. Bugünün gençleri, eski kuşaklarla yakın dostluklar kurmuyorlar. Bu nedenledir ki, eğer doğum gibi doğal bile olsa bir kriz geldiğinde, Devlet’in sosyal hizmetleri (ziyaretçi hemşire, sosyal hizmetler uzmanı vb.) en yakın bir aile üyesi gibi hoşgörülüyor.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-5-</p>
“Bu göçmen ailelerle yapılan görüşmeler, şu çok ilginç ilk bulguyu ortaya çıkardı. Bu  a n n e l e r i n  hemen hepsi ivedilikle ‘gebe’ oluyorlardı <i>(</i>Ait olma arzusu? = <i>sense of belonging?İ.E.)</i>

Dolayısıyle, anne, babaya gerekli ilgiyi yeterlice veremediği gibi, adamcağız yeni yerleşimde, yeni işine, kendi başına ayak uydurmaya çalışıyordu. Eğer ailenin içinde önceden mevcut, çözülmemiş nörotik problemler var idiyse, bu, durumu daha da kötüleştiriyordu. Bununla birlikte, Amerika’nın bugünkü endüstrisi, örneğin bir benzin şirketi, elemanlarını her dört yılda bir yeni yerlere göndererek çalışanların deneyim ve iş konumlarını yükseltmek istiyor, ama kişilerin yaşam kalitelerini birbirlerine benzer koşul ve promosyonlarla bir dengede tutmaya çalışıyorlar (Şirketin ücret artırımı, sağlık ve benzeri sigortalar). Böylece, değişim-göç travma’sını minimuma indirgemeye gayret gösteriyor.

&nbsp;

“Genç b a b a l a r ı n  davranışları da, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, evveline oranla çok değişti. Önceleri, pek az sayıda baba, bebeğin bezini değiştirmesini ya da onu süt şişesiyle beslemeyi biliyordu, çünkü bu yalnızca annelerin işi idi. Yıllar öncesi ben Çocuk Psikiyatrisi’ne girdiğimde Klinik’lere de anneler dolayısıyla, ender olarak gelirlerdi. Onlar hakkında yalnızca annelerden bilgi edinirdik. Kliniğimizde bile, hocalarımız, babaların da annelerin yanında gelmelerinde ısrarcı değillerdi. Ben, hocalığımdan evvel -ve sonra- yıllarca özel hasta gördüm, erkeklere, ailenin önemli bir parçası oldukları söylendiği ve geldiklerinde anneler gibi özen gösterildiğinde, çok mutlu ve katılımcı olduklarını gözlemledim. Böylece, babaların katılımı, rutin, genel bir pratik haline dönüştü. Gözönünde tutulması gereken nokta şudur ki, bazı nörotik babalar, aile içinde var olan kusurları kolaylıkla anneye maletme yolunda manipülasyon gösterirler: Onlar doğrudur, eşleri yanlıştır.

&nbsp;

“Ben bu kliniğe 1949’da Direktör olarak geldim; gözlemlerimden biri, bazı anne ve çocuk vakalarının, kronik olarak yıllarca bu kliniğe beraberce gelmeleri idi. Bu, her bakımdan bir ‘alışkanlık’ <i>(addiction)</i> durumu idi ve kabul edilemezdi. Meslektaşım Prof.Dr Susan van Amorengen (ki benim kişisel süpervizörüm idi. İ.E.) ile duruma el koyduk. Bunlar aşağı yukarı 50 aileydi, sürekli yardım almalarına karşın ailelerin günlük fonksiyonlarında bir başarı elde edememelerinin nedeni, içerde sürekli olarak “hayır!” diyen bir baba <i>(paternal)</i> figürünün varlığı idi. Bütün bu babaları Kliniğe davet ettik; hemen hepsinin ortak yakınması, “çocuğun büyütülme, yetiştirilme sürecinden dışlanmaları” idi.

Dışlanmış hissedince de, kendilerini tamamen geri çekmişlerdi. Anneler, bu gediği kapatmak için ellerinden gelen gayreti göstermiş iseler de, kendilerinin de şikayet ettikleri bu adamlardan devamlı ve yapıcı bir destek bulamamışlardı. Yaptığımız ortak terapi seanslarıyla gediği kapatmaya çaba gösterdik; bazı inatçı, sinirli ve paranoid babalarda pek başarılı olamadık, çünkü inanç sistemleri betonlaşmıştı. Fakat birçoklarında, hiç olmazsa kısmi bir diyaloğun kurulmasına yardım ederek, hatırı sayılır derecede yol aldık.

&nbsp;

“1952 yılından başlayarak, tüm ilk başvuranların, babayla ortak bir değerlendirme yoluyla incelenmeleri konusunda karar aldık. Doğal olarak, her ne nedenle babalar evde değil idiyseler, onlara

ayrımcılık gösterdik. Çarşamba akşamları, çalışma saatlerinden sonra onlar için Klinikte kaldık. Bu ayrılan vakitte hala gelmelerine karşın, vakalarımızın çoğunda babaların, alışılagelmiş çalışma saatlerinde, annelerle birlikte, şu ya da bu şekilde izin alarak geldiklerine tanık olduk ve hala olmaktayız.

&nbsp;

“Kat’iyet ve güvenle söyleyebiliriz ki, Çocuk Psikiyatrisi konusunda, tanı, tüm aile durumları incelendikten sonra daha doğru olarak konulabiliyor, zira aileyi oluşturan kişiler arasındaki etkileşimleri dolaysız olarak gözlemleyebiliyoruz. Gerçekten de, toplumda mevcut tüm kurumlar içinde, okul dahil, aile hakkında en dinamik bilgilere bizler sahibiz.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-6-</p>
“Bir kez babalar sahneye çıkınca, işler değişti. Daha önceden anneler hakkında yaptığımız gibi, babanın da kişilik yapısını, günlük yaşamındaki savunma mekanizmalarını yakından gözlemledik. Çok daha önemli olarak, evdeki kişiler, yani anne-baba-çocuk üçgeni arasındaki etkileşim hakkında ilk elden bir bilgi sahibi olduk: Çocuk hangi ebeveynden kabullenme, yardım görüyor; ailenin fonksiyonel ünitesinin ruhsal dengesi <i>(psychic equilibrium)</i> hangi yöndedir? Çocuk kime yaslanıyor? Problemi olduğunda kime ve nasıl yaklaşıyor?

&nbsp;

“Pek sık olarak da, Kliniğe gelen çocuğun bir süre sonra daha iyiye gittiğinde, evde sessiz kalmış ya da göreceli olarak iyi, ya da zararsız algılanmış çocuğun gürültü yaptığı konusunda öyküler duyarız. Bu, yukarda söz ettiğimiz “ruhsal denge”nin bozulduğuna bir işarettir. İyi ya da kötü davranışla, aile, bir tür denge <i>(balance) </i>içindedir; kötü giden davranışı düzeltmek için bir düğmeye bastığınızda, başka bir düğme etkilenmiş oluyor (Birleşik kaplar örneği!). Bir örnek verelim. Kliniğimize gelen nörotik bir çocuk, 1,5 yıl gibi bir süre içinde tedaviyle çok daha iyileşmişti. Bu süre boyunca, daha doğrusu başlangıçta, baba gayet iyi, normal davranıyordu. Bir yıl sonra, çocuğu normalleştiğinde, kendisinde birtakım fobi’ler, hipokondria’lar (vücudu hakkında fiziksel şikayetler) ve en sonunda paranoid fikirler belirdi; işini ihmal ederek, bir seri doktor ziyaretlerine başladı. Vakaya yakından bakıp analiz ettiğimizde, baba’nın oğluyla olan ilişkisinin gerçekte ‘eşcinsel’ bir nitelik taşıdığını ve oğlanın klinikte terapist olarak ‘harikulade bir baba figürü’ bulmasını ve onunla çok yakın, ideal bir ilişki kurabilmesini ortaya çıkardık ki, babanın kriz’inin sahnelenmesine neden olmuştu. Bu durumda ne yaptık? Zaten iyileşmiş çocuğun terapi seanslarını azalttık, yerine daha ziyade okulda yeterli olmadığı derslerde yardımcı olduk <i>(tutoring); </i>Anne, kısmi zamanlı <i>(part-time)</i> bir iş buldu; baba, çocukla daha ziyade sportif ve sosyal alanlarda yakından ilgi göstererek ona bir tür model olmaya çalıştı. Okul yılının başlangıcında da çocuk, yatılı bir okula gönderildi ki, bu, durumu dramatik olarak düzeltti.

&nbsp;

“Başlangıçlarda, anneler, çocuk psikiyatrı tarafından görülürdü, bu şarttı. Şimdi ise, iyi eğitim almış
herhangi bir branştan. Örneğin psikolog, hemşire, sosyal yardım uzmanı. Aile terapisi, başlangıç araştırmaları yapıldıktan ve bilgiler toplanıldıktan sonra, bir tek kişi tarafından yapılmalı. Terapi’de en fazla dikkat edilecek nokta, kişiler arasındaki  i l e t i ş i m – e t k i l e ş i m  tarzıdır. Terapideki başarı, bu ‘nörotik’ iletişim sisteminin dinamiklerinin ortaya çıkarılması ve çeşitli yöntemlerle bunun nötral ve sağlıklı kanallara yönlendirilmesine bağlıdır <i>(Undoing)</i>.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Yararlı okumalar ve özümsemeler dileğiyle,

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Prof.Dr. İsmail Ersevim

Kadıköy, Kasım 2006

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-7-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>A İ L E</b></p>
<b> </b>

<b>          </b>OXFORD <i>Dictionary</i>, a i l e’yi şöyle tarif eder:

1) Bir evde veya bir ‘baş’ın altında, eşleri, çocukları, hizmetçileri vb. içeren topluluk. Anne, baba ve çocuklar “Çekirdek aile” (<i>Nuclear family; Elementary family</i>) (Esas aile)yi oluşturur.

2) Beraber yaşasınlar ya da yaşamasınlar, bir ebeveyn çiftinin kendileri ve çocukları;

3) Kolektif olarak bir kişinin çocuklarının tümü,

4) Birleşik ata’lardan (cet’lerden) gelen veya geldiklerini savunan kimseler.

&nbsp;

A i l e, Sosyal Sistem içinde bir “alt-sistem” (<i>sub-system</i>)dir. Yabancı literatür’de, raslayacağımız bazı terimleri de eklemeyi uygun gördük, şöyle ki:

&nbsp;

“Uyum İçindeki Aile” (<i>Family of Orientation</i>) : ‘Çekirdek Aile’ içinde ‘çocuk’ rolünde olan biri; “Çoğalmış Üyeleriyle Aile” (<i>Family of Procreation</i>) içinde ‘ebeveyn’ rolünde olan biri olarak tanımlanır.

“Babaşahilik” (<i>Patriarchy</i>), eğer ailenin başı erkek ise ve “Anaşahilik” (<i>Matriarchy</i>), eğer ailenin başı kadın ise kullanılan sözcüklerdir. Bu, fonksiyonel bir nitelemedir, yani baş olan kimsenin partnerinin sağ olup olmaması söz konusu değildir.

“Ailenin yanlamasına genişlemesi” (<i>Lateral extension of the family</i>), anne ve babaların kardeşlerini, yani amcaları, halaları, teyzeleri içerir.

“Ailenein diklemesine genişlemesi”nde (<i>Vertical extension of the family</i>) ise, birden fazla kuşakların katılımı söz konusudur.

“Aşiret” (<i>Clan-</i>Klan), aynı soydan gelen ailelerin çok geniş kan akrabalarından oluşur.

“Çevre” (<i>Community</i>), aynı coğrafik ve tarihsel kaderi paylaşan, birlikte, belirli yasalar altında yaşamayı kabullenmiş kitleler demek olur.

“Cemaat”, olası aynı ulusal sınırlar içinde, fakat farklı din ya da inanç sistemlerinin inanırlarının, çoğu zaman yazılı olmayan toplum yasalarının sadık izleyicileridirler.

&nbsp;

P s i k i y a t r i  bakımından aile, “duygusal özelliği olan” ayrıcalıklı bir topluluktur. Hangi ulusal ya da kültür sınırları içinde olursa olsun, aile, evrensel, üniversal bir oluşumdur. MURDOCK, incelediği 250 farklı kültürel topluluğun hepsinde aile yapısının “en küçük, toplumsal yaşam ünitesi”, bir temel varlık olarak varolduğunu saptadı. Bu beraberlik, farklı şekil ve kombinasyonlarda yaşamını sürdürebilir. Örneğin, H i n d u’larda, üç-dört kuşaktanberi süregelen, “birleşik” (<i>joint</i>) aileler mevcuttur. Bu, anne kuşağından gelmiş olabilir (<i>matrilinear</i>), ya da baba soyundan (<i>patrilinear</i>). Sanki bir kooperatif kurulmuş gibi, ebeveyn rolündeki kimselerin ölümlerinden sonra, kalanlar birlikte yaşamaya devam ederler. Doğal olarak, bu koşullarda, çocuğun birden fazla annesi olabilir.

&nbsp;

“Çok eşli” (<i>Polygamous family</i>), ikiden fazla kadınla evlenmiş ailelerde görülür. Ev içinde bir genel, resmen evli partner mevcuttur, diğerleri dini törenlerle, bazen ilk, prensipal eşin izniyle ama İslam kültüründe çok görüldüğü gibi, prensipal eş’den izin almaksızın, ‘<i>kuma</i>-ortak’ olarak gelir. Amerika Birleşik Devletleri’nde, kuzey-doğu ve kuzey-batı eyaletlerinde yerleşmiş Mormon’larda, poligami, 1890’lara kadar resmi idi;  o tarihlerde federal hükumet ile resmi çatışmalar süregeliyordu. En sonunda, Amerikan Cumhurbaşkanı Wilford Woodruff, Kasım 1, 1890 tarihinde, Utah eyaletinin Logan şehrinde Mormonlara yaptığı tarihi konuşmayla ‘çok-evliliği’ yasal olarak kaldırdığını bildirdi. Mormon aileleri bugüne bugün hala ataerkil olup, baba sofraya oturmadan oturmaz, yanında içki ya da sigara içmezler. Son söz daima erkeğindir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-8-</p>
&nbsp;

Bugün, K o r e a  yasaları hala dört kadınla evlenmeye izin verir.

<i>“Adelphic Polyandry</i>”: Eğer bir kadının iki kocası birbirleriyle kardeş iseler (*).

<i>“Levirate”:</i> Evin erkeği ölünce, kadının, onun takipçisi, genellikle erkek kardeşi ile evlenmesi. İbrani’lerle başlamış bu adete, bugün Türkiye’nin birçok bölgelerinde, özellikle Güneydoğu illerinde gözlemlemekteyiz. Keza, Afrika’nın birçok ülkelerinde pratik edilmektedir.

“<i>Sororate</i>”: Evin kadını ölünce, erkeğin, onun kız kardeşiyle evlenmesi adeti. (**)

&nbsp;

Yukarda sözettiğimiz, sosyal araştırmacı MURDOCK, 192 toplumun içinde:

24 0/0 ‘Nükleer’ aile, 48 0/0 ‘Uzatmalı-<i>extended’</i> ve 28 0/0 Poligamik aile saptamıştı. Aile psikolojisinde inanılan gerçek şudur ki, şu veya bu şekilde klasiğin dışındaki ‘uzantılı-<i>extended’</i> ailelerin sağlıksız olmaları gerekmez. P r o b l e m, ailenin yapısında değil, ü y e l e r i n i n   g e r e k s i n i m l e r i n i   y e r i n e   g e t i r i p   g e t i r e m e d i k l e r i n d e d i r.

&nbsp;
<p align=”center”>AİLENİN FONKSİYONLARI :</p>
1)      Üyelerinin  d u y g u s a l  arzularının yerine getirilmesi,

2)      Üyelerinin  c i n s e l  arzularının yerine getirilmesi,

3)      Üyelerin beslenme ve bakım, yaşamları için elzem olan  e k o n o m i’nin kesintisiz sağlanması,

4)   Çocukları  k o r u m a,  e ğ i t m e  ve  y e t i ş t i r m e,

5)   P o l i t i k,  d i n s e l ,  r i t ü a l i s t i k  olguların bir harmoni içinde devamı.

&nbsp;

Tüm bunların, gerçekten de, göreceli olarak bir düzen ve harmoni içinde, kesintisiz sürmeleri gereklidir, aksi takdirde, “duygusal” çatlaklar ve kırılmalar, denge bozuklukları yavaş yavaş günlük yaşama sızmaya başlar. S e k s, genellikle aile içinde bir tabu olmakla beraber, birçok toplumlar, erkeğe, zaman zaman, aile dışında, kısa ve duygusal olmaması kaydıyla (?) bir ayrıcalık tanır. Murdock’un 250 toplumunda yalnızca 54’ünde akraba’larla cinsel ilişkiye, evlenme dahil, izin verilmiyordu. Bazı çocuklar da, aile dışında, Kibbutz stili  (Museviler’in grup evlerinde çocuk yetiştirmeleri) bakıma verilmişlerdi.

&nbsp;

Nükleer (çekirdek) aile’nin küçülmesi, ebeveynlerin yaşlandıkça yaşlılar evine çok daha doğal olarak yerleştirilmesi, kadının toplumdaki rolünün değişmesi: evde daha çok kimsenin çalışması ve evin geleceğinde daha çok söz sahibi olmaları, yeni yeni oluşan ekonomik değişmelere ve güçlüklere karşın, FLETCHER’e göre, aile yapısını daha kuvvetlendirmiş görünüyor. Yaşanan ev koşulları, cinsel ilişkiler ve ebeveynlik, çocukların daha özel kimlik kazanmaları, standart yasalara göre daha kıvanç verici görülüyor.

&nbsp;

______________________

&nbsp;

(*) (Benim araştırmalarıma göre bu Adelphi ismi, M.Ö. 160 yılında, Roma’da, <b>Lucius Aemillus Paulus</b> Füneral evi’nde, Roma’lı yazar Terrence’in, İngilizce’ye “Kardeşler” (<i>Brothers</i>) adı altında çevrilen, iki yaşlı erkek kardeşin birlikte yetiştirdikleri sosyal bir komedi’den: “Adelphi ya da Adelphoe” başlangıcını almaktadır. Ayni isim, Londra’nın fakir semtinde 18. y.y.’da geliştirilen fakir evlerine ve gene Londra’da, 1923-55 yılları arasında yayımlanmış edebi bir dergiye verilen isimdir de.(İ.E.)

(**) <i>Sororate:</i> Bugün İngiliz ya da Amerikan kolejlerinde mevcut “kızlar birliği”; <i> Sorority house, or, dormitory:</i> Kızlar yatakhanesi (İ.E.)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-9-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>A İ L E’ N İ N    K A V R A M S A L    E T Ü D Ü</p>
İnsanlık, zaman boyunca akıp gidiyor. ‘Geçmiş’, ‘bugün’e yetişip ‘gelecek’e doğru gidiyor. Yaşamın sunduğu zaman ve mekan’da, insanoğulları aileler halinde toplanıyorlar, çocuklar doğuyor,

büyüyor, dağılıyor; insanlar gene birleşiyor, bu yineleme sürüp gidiyor.

&nbsp;

Dışardan, rutin gibi grünen bu hayat takvimin tekdüzeliğine karşın, a i l e, daima değişen, akan, dinamik bir varlık özelliğini koruyor. ‘Değişim’i yakalamak zordur, bu nedenle de ailelerin kavramsal bir tarifini yapmak güç bir iştir. Diğer yandan, sağlıklı olmayan ailelerle daha öznel çalışabilmek için, diğer hastalık kategorilerinde yaptığımız gibi, birtakım sınıflamalar uyguluyoruz.

&nbsp;

Klasik olarak bizler, aile modellerine, beş kavramsal yaklaşım sunabiliriz:

&nbsp;

1)      E t k i l e ş i m s e l (<i>The interactional approach</i>) yaklaşım: Aile, sürekli birbirleriyle etkileşen kimselerden oluşmuştur. Ailedeki her kişi, bir role atanmıştır. Dolayısıyla da, bu tür yaklaşımda, aile içi dinamikleri’ne önem verilir.

&nbsp;

2)      İ ş l e v s e l -Yapı ve fonksiyon açılarından- (<i>The structure-function approach</i>) yaklaşım. Bunda aile, bir “sosyal sistem” olarak incelenir. Değişim ve dinamikler, göreceli olarak, ihmal edilmişlerdir.

&nbsp;

3)      K u r u m s a l (<i>The institutional approach</i>) yaklaşım. Bunda esas, kültürel değerlerin, uzun süreli zaman çerçevesi içinde gözden geçirilmesidir. Kişiler-arası ilişkiler ihmal edimiştir.

&nbsp;

4)      D u r u m s a l (<i>The situational approach</i>) yaklaşım. Bu tür yaklaşımda, ‘durum’ (<i>situation</i>) ya da ‘kişinin duruma açık davranışı’ analiz edilir. Aileye bakış, onun sanki fokal bir noktaya yönelik uyarı (<i>stimulus</i>) grubuna eşdeğerdir.

&nbsp;

5)      G e l i ş i m s e l (<i>The developmental approach</i>) yaklaşım. Ailede kişiler, ‘çiftler’ (<i>couples</i>) halinde ve ‘çifte pozisyonlar’ (<i>double positions</i>) şeklinde sergilerler: Nişanlanma, evlenme, ayrılma, ölüm vb. genellemeler analiz edilir.

&nbsp;

İyi bir çalışma planı, bu beş yaklaşımın esas elemanlarını ve öğelerini içermelidir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-10-</p>
<p align=”center”>A İ L E   P A T O L O J İ S İ   Ş E K İ L L E R İ</p>
(<b>Ackerman</b> ve <b>Behrens</b>)

&nbsp;

&nbsp;

ACKERMAN aile’yi, “gerçek” (<i>true</i>) aile’yi, ‘çevre ve kendi elemanları ile iyi pekişmiş, entegre olmuş bir grup’ olarak tarif etti. Bunların dışında, yedi
‘farklı’ (<i>deviant</i>) aile tipleri mevcuttur:

&nbsp;

(1) D ı ş   d ü n y a d a n   y a l ı t ı l m ı ş (<i>The externally isolated</i>) aile grubu. Bu tipteki aileler,

duygusal bağlarla bağlanmamışlardır (Tutucular!).

&nbsp;

(2) D ı ş   d ü n y a y a   i y i   e n t e g r e   o l m u ş (<i>The externally integrated</i>)  g ö r ü n e n  aile

grubu. Bu tür ailelerin içinde içsel (<i>internal</i>) bir iletişim zayıflığı vardır; bu eksiklik, çevreye çok

aktif bir katılım ile kompanse edilmiştir (Politikacılar!).

&nbsp;

(3) İ ç s e l   o l a r a k   p e k i ş m e m i ş  (<i>The internally unintegrated</i>) aile grubu. Bunlarda, içsel

birleşim ve pekişim yoktur, dolayısıyla da “çatışma” (<i>conflict</i>) baş arazdır.

&nbsp;

(4) K e n d i   i ç l e r i n e    d ö n ü k –   e g o s e n t r i k (<i>The unintended</i>) aile grubu. Ebeveyn

rolündeki aile bireyleri, kendi dertlerine düşmüşlerdir, çocuklarının gereksinimleri gündeme

gelmez bile.

&nbsp;

(5)  O l g u n   o l m a y a n  (<i>The immature</i>) aile grubu. Bireyler, olgun değildirler; ‘uzatmalı’

(<i>extended</i>) aile üyelerine, örneğin kayınvalde’ye bir yönelme ve dayanışma mevcuttur.

&nbsp;

(6)  Ç a r p ı k –  E ğ r i (<i>The</i> <i>deviant</i>) aile grubu. Bunun bir kısmında ailenin içinde bir pekişme var

olabilir, bir diğerinde ise o pekişme de yoktur. Her iki halde de, çevreye bir başkaldırı

(<i>rebellion</i>), isyan vardır.

&nbsp;

(7)  P a r ç a l a n m ı ş  –   R e g r e s e  o l m u ş  (<i>The disintegrated or regressed</i>) aile grubu. Aile’nin

fertleri, biri, birkaçı ya da tümü, ruhsal fonksiyon bakımından gerileyerek (<i>regression</i>) dağılmaya

çok yakınlaşmıştır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-11-</p>
İDEAL BİR AİLE TİPİ NASIL OLUR ?

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Otoriteler (Otto, Ehrenwald), ailenin bir varlık ve kudret gösterebilmesi için, şu niteliklerin

varoluşunu koşullandırırlar:

&nbsp;

1)   Aile bireylerinin fiziksel, duygusal ve ruhsal gereksinimlerini karşılayabilmek,

2)   Bireylerin gereksinimlerine hassas, duyarlı olmak,

3)   Sağlıklı bir “iletişim” sistemi içinde bulunmak,

4)   Üyelere bakım, güvence, ve cesaret sağlayabilmek,

5)   Aile içinde ve dışında gelişme (<i>development</i>) ve büyüme’yi (<i>growth</i>) sağlayabilmek,

6)   “Çevre” ile yapıcı ve sorumlu ilişkilerde bulunmak,

7)   Çocukların varlığından gerçekten hoşlanma, onlarla birlikte büyüme,

8)   Ailenin bireylerinde ve tümünde, gerektiğinde kendi kendine yardım edebilme,

9)   Aile yaşamının gerektirdiği rolleri esneklikle oynayabilme,

10)  Bireylerin kişiliklerine saygı,

11)  Herhangi bir kriz oluştuğunda, acı veya yara verebilecek bir yaşantıyı, ailenin büyümesinde bile

kullanabilme,

12)  Aile üyelerinin birbirlerine karşı duydukları saygı, bağımlılık ve sadakat.

&nbsp;

&nbsp;

AİLE, her ne kadar küçük bir yaşam ünitesi ise de, onun kendine özge bir yapısı ve yaşam standart’ları vardır. Bu yapı, fonksiyon olarak, belirli birtakım roller oluşumunu gerektirir. Bu rollerde ilintili gördükleri veya yaptıkları işler (<i>transactional processes</i>), onları “çevre”ye ve içinde yaşadıkları “kültür”e bağlar: Anne, baba, öğrenci vb.

&nbsp;

Her aile’nin bir  g e l i ş i m   ö y k ü s ü  vardır; dolayısıyla, geçmiş, hal ve gelecek incelenir. Aile’nin dinamik bir ünite olduğunu söylemiştik. Bu dinamikler, belirli davranışları doğurur. Davranışlar da, sağlıklı ya da patolojik olabilir.

&nbsp;

Bir önceki konu başlığında, sırf öğrenmek için, yedi tür kategorizasyon yapmıştık. Niteliği ne olursa olsun, bir aile ile çalışırken, etiket koymaktan kaçınmalı, klinik bir isim kullanılmamalı, ama f o n k s i y o n  şekli değerlendirilmelidir. Bu, şu boyutları gözönüne alarak değerlendirilebilir:

&nbsp;

(1)  K i ş i s e l   b o y u t :   Bu boyut, en gencinden en yaşlısına kadar, cinsiyet gözetmeksizin, ailenin tüm bireylerini içerir. Hepsi ile şu anda (hal) konuşmamıza karşın, beraberce bir (geçmiş)leri vardı ve bir (gelecekleri) olacağı ümit edilir.

&nbsp;

a. Ş i m d i (<i>present</i>)’nin değerlendirilmesi:

&nbsp;

Fiziksel karakteristikler, bellek, algı, hayal edebilme yeteneği, motivasyon, ilgiler,

seslendirmeler (<i>vocalization</i>), değer yargıları, sosyal ve duygusal davranışları içerir.

<span style=”text-decoration: underline;”>Patoloji</span>: Fiziksel yetersizlikler ve hastalıklar, uyumsuzluk ve duygusal bozukluklar.

(Bu alanda daha bilimsel çalışmak isteyenler için; ergin’lere uygulanacak (ALLPORT)

ve çocuklara uygulanacak (THOMPSON, CARMICHAEL, MUSSEN) bir takım şema

ve kayıt sistemleri mevcuttur.)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-12-</p>
&nbsp;

&nbsp;

b. G e ç m i ş (<i>past</i>)’in değerlendirilmesi:

Bunda, kişinin gelişimi, çevre’nin de etkisini hesaba katarak, döllenme anından bugüne

kadar incelenir. Birey, bir “sosyal varlık” (<i>social being</i>) olarak, ‘<i>intra-uterine</i>’ hayattan

bugüne dek, gözden geçirilir. Yeni çalışmalar, f e t u s’un, uterus içi yaşamında, fiziksel ve

duygusal faktörlerden etkilendiğini kanıtlamaktadır. Örneğin sinirli, yorgun annelerde, fetal

aktivite çoğalmıştır ve bu bebekler daha hafif ağırlıkta doğarlar ve yağ depoları düşüktür.

“Vibrasyon”a maruz bırakılmış çocuklar, büyüme yıllarında uyum güçlükleri ve anti-sosyal

davranışları sergileyebilirler.

&nbsp;

Çocuk, büyüyerek ‘ergenlik’ ve ‘erginlik’ çağlarına girer; bu büyüme, ç e v r e (aile+ortam)          tarafından belirlenir.

ERGİNLİK :  Karşıt cinsle kur yapma, evlilik, hamilelik ve reşitliği içerir.

ORTA YAŞLILIK :  Menopoz, fonksiyonel-işsel sorumluluk, çocukların evden ayrılması

konularıyla eşdeğerdir.

YAŞLILIK :  Büyük anne-babalık, emeklilik; kudretten düşme, hastalıklar, kayıp ve ölüm.

&nbsp;

&nbsp;

(2)  İ l i ş k i   b o y u t u  :  Ailede kişi, hareketsiz bir heykel değildir. O, dinamik bir şekilde elektrik

akımını, her an, dinamo gibi iletişim akımlarını oluşturur ve yönlendirir. İlişki’nin aile içi    etüdünde, literatürde “insanlararası” (<i>interpersonal</i>) ilişkilere, “insan-arası” -insanın  kendi içinde oluşan- (<i>intrapersonal</i>) ilişkiler kadar ilgi gösterilmemiştir. Bu boyutu, iki yönden inceleyebiliriz:

&nbsp;

a. İ l i ş k i (<i>Relationship</i>) :  Bu, bir bireyin, diğer bireye olan ‘durumu’ (<i>standing</i>) demektir.

Burada, nitelikli bir yargılama söz konusudur. Bu nitelikler, ya “düşmanca” (<i>hostile</i>), ya da        “bağımlı” (<i>dependent</i>) olarak sınıflandırılırlar.

&nbsp;

b. İ l e t i ş i m (<i>Communication</i>) :  Bu, kişiler arasındaki bağlılık sürecidir. Amacı:

(a) Bilgi’nin (<i>information)</i> -ki bir haber niteliğindedir-, geçiş-nakil yollarının tetkiki;

(b) Kişiler arasında geçmiş, yer almış ‘bilgi’nin anlamı: neyin, nasıl iletildiğidir.

&nbsp;

Bu boyutta, böylece üç öğe birbirleriyle dinamik bir aksiyon halinde bulunuyor demektir:

I.   Durum – İlişki (<i>Standing – Relationship</i>),

II.  Anlam (<i>Message</i>),

III. İletişim süreci (<i>Process of conveyance</i>) – söz devri ki hakkında en az çalışılmış alandır.

&nbsp;

Kişiler, birbirlerine ‘karşı’ dikilirler, durum alırlar, bir şeyler formüle ederler -ki düşüncelerin mesaj haline dönüşümüdür-, son safhada da, bu mesajı, belirli bir yolla karşısındakilere iletirler. Böylece, basit bir ‘ilişki’, kişiler arası değiş tokuşla, ‘iletişim’ (<i>communication</i>) şeklini alır. Şimdi bu sürece biraz daha yakından bakalım.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-13-</p>
I.<b>                                     <i>           </i>İ L E T İ Ş İ M</b>

(<i>Communication</i>)

&nbsp;

İ l e t i ş i m, daha öncelerden de defalarca söylendiği gibi, bu, kişiler arasında haber-bilgi alışverişidir. Oluşumda geçilen faz’lar şunlardır:

&nbsp;

a. ‘A n l a m’ın kişi tarafından düşünlüp taşınılması (<i>consideration</i>),

b. İletilen ‘m e s a j’,

c. Mesaj’ın ‘i l e t i ş i m   y o l u’,

d. İletişim’in  g e r e ç l e r i (<i>apparatus</i>),

e. İletişim’in  k a n a l l a r ı  (<i>channels</i>).

&nbsp;

İ l e t i ş i m, bir ‘kişi’ ile diğer bir ‘kişi’ arasında olabilir, örneğin karı-koca;

bir ‘kişi’ ile bir ‘grup’ arasında olabilir, örneğin koca-aile;

bir ‘grup’ ile diğer bir ‘grup’ arasında olabilir, örneğin aile-çevre.

&nbsp;

İ l e t i ş i m’in nedeni:

a. Diğerlerini etkilemek,

b. Olan bir duruma tepki-reaksiyon vermek,

c. Güvenlik kazanmak için bileşik bir dayanışma oluşturmak,

d. Beraberce büyümeye yönelik olup, gerekli öğeleri derlemek: olgunlaşma

(<i>maturation</i>), varolabilme (<i>existence</i>) ve güvence (<i>security</i>).

&nbsp;

İ l e t i ş i m   K u r a m ı’nı yalnızca tüm insan davranışlarına uygulamak, insanoğlunun önemli ve fakat çok küçük bir varlık grubu oluşturduğu Doğa-Evren’e haksızlık etmek olur ve kapsamlı bir çalışma ürünü olarak değer kazanamaz. Sayı ve tür bakımından insan grubundan çok daha zengin ve gizemli olan hayvanlar dünyasını da ele alırsak, iletişim, kişinin (ister insan ister hayvan) içinde olduğu zaman, birçok fizyolojik-nörolojik nitelikler kazanır ve pek çok bilim adamlarının dahi inceliklerini pek bilmediği S i b e r n e t i k (<i>cybernetics</i>) bilim dalının mülkiyetine girmiş oluruz ki, bunun hakkında, iletişimin diğer öğelerini, örneğin ‘<i>semiotics</i>’, ‘<i>syntactics</i>’, ‘<i>semantics</i>’ ve ‘<i>pragmatics</i>’ konuları (ki genellikle simge, işaret ve lisan (<i>language</i>) alanlarının etüdü’dür) hakkında sizleri şöylece bir bilgilendirdikten sonra, çok daha kapsamlı olarak bilgi vereceğiz.

&nbsp;

&nbsp;

II.                                                         <b>A N L A M</b>

(<i>Meaning</i>)

&nbsp;

İ l e t i ş i m’in amacı, ‘anlam’ (mana)’nın yayımı, anlatılması ve anlamın ‘kabul edilmesi’dir.

Bu konudaki mesaj, dolaysız olarak gönderilebilir, örneğin baba çocuğuna dolaysız, ya da anneyi kullanarak dolaylı bir arzuyu iletebilir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-14-</p>
&nbsp;

Sözler, ipuçları, işaretler bir kimseden diğerine b a s i t yollarla iletilebilir, örneğin dolaysız-direk bir mesaj, kızgınlık, cezalandırma duygularına basitçe çocuğa atılacak bir tokatla ifade edilebilir. Bu, ses tonunda ufak bir değişiklik yapılarak, adeta bir palyaço edasıyla, daha  k a r m a ş a bir yoldan de iletilebilir. Bazen annenin bebeği tutuş tarzı ya da bakışı, hiçbir söz söylemeksizin bir anlam, hatta bir fiil ifade etmiş olur: Anne çocuğu arkada bırakıp, gezmeye çekip gidebilir.

&nbsp;

İ ş a r e t l e r (<i>signs</i>), simge’ler ve temsilcilikler’dir. İşaret, bir yerden geliştir. Bir işaret, bir sözcük, bazen tüm bir oluşumu, mevcudiyeti (<i>entity</i>) özetleyebilir. İşaretler Bilimi’ne: <b>Semeiotics</b>

diyoruz. Bunun üç dalı vardır:

&nbsp;

1)      <b><i>Syntactics</i></b> :  Sembollerin birbirleriyle olan ilişkisinden bahseder;

2)      <b><i>Semantics </i></b>:  ‘Anlam’la ilgili, ‘anlam’ bilimine ait olup, işaretlerin olaylara veya nesnelere

olan ilişkisinden bahseder;

3)   <b><i>Pragmatics</i></b> :  Lügat bağlamında, ‘doğmacı; gerçekleri ‘neden’ ile sonuç arasındaki

bağlantıyı araştırarak çözümleme’ demek olup, işaretlerin, onları yorumlayan insanlara

olan ilişkisinden bahseder. Psikiyatr ve psikolog’ları en fazla ilgilendiren kısım budur.

&nbsp;

L İ S A N (<i>Language</i>), sözcükler aracı ile işletilen bir iletişim sistemidir. Bu, insanlar arasında en birincil olarak kullanılan bir yoldur. “İnsan konuşan bir hayvandır” deyimi, insanların en belirgin niteliği olan konuşma’yı ona özgü bir öğe olarak çok açık bir şekilde sergiler. Bu, <i>‘semantics’</i> ile

İlgilidir.

D İ L B İ L İ M İ (<i>Linguistics</i>), ve FONOLOJİ (<i>Phonology</i> : İnsan sesleri bilgisi; seslerden bahseden gramer), insanların konuştukları zaman çıkarılan sesleri incelerler. MORFOLOJİ : <i>Morphology</i>-Şekil bilimi, bu seslerin gruplandırılmaları, ve SİNTAKS (<i>Syntax </i>: Sözcüklerin ve hecelerin, ifadelere yapılandırılma şekilleriyle meşgul olan alt-branşlar)dır.

&nbsp;

İ ş a r e t l e r, semboller, sözcükler, mesajlar ek anlamlar verebilirler:

&nbsp;

<b>.</b> Intonasyon (<i>Intonation</i>) :  Ses tonunun alay, istihza gibi variyasyonlarla inip çıkma halleridir;

<b>.</b> Fısıldama (<i>Whispering</i>) :  Bir gizlilik, korku, dua, gizem ifade edebilir;

<b>.</b> Haykırma (<i>Shouting</i>) :  Bir sevinç (Futbol maçında gol!), bir alarm, bir hiddet ifadesi olabilir.

&nbsp;

M e s a j l a r, ‘hız değiştirilerek, ‘çabuk’ ya da ‘aralıklarla’ verildiklerinde algılanmaları farklı olur, örneğin

&nbsp;

<b>.</b> Sükut (<i>Silence</i>) , bazen konuşma ve sözcüklerden daha önemli mesajlar verebilir;

<b>.</b> Durum (<i>Situation</i>) , özellikle sosyal konumlarda özel önem kazanabilir; örneğin bir çocuğun poposuna indirilen bir şamarcık, bir ‘hakaret, cezalandırma’ ya da bir ‘oyun, yüreklendirme’nin simgesi olabilir.

&nbsp;

M e s a j l a r, gönderilen tarafından yanılgıya, sapma’ya yönelebilir. Fiziksel “işitme” kapasitesinin sınırlandırılması (Bir dizi insanların birbirlerinin kulağına fısıldayarak bir mesajı verdikten sonra, dizinin en sonuncu kişisinden duyulanın, başlangıcından ne denli farklı oluşunu sergileyen sosyal oyun (tren); işitme güçlüğü olanların konfabülasyon (masal uydurma)’ları, ön-yargılı olma, beklentiler, “arzu içeren ve taşıyan ifadeler” (<i>wishful thinking</i>), dinleyenin de psikolojisi ve algılaması hesaba katıldığında, gerçekten ne kadar farklı algı ve anlamlar yaratabildiklerini anlayabiliriz..

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-15-</p>
&nbsp;

A n l a m l a r ı n  kişiler arasında oluş tarzı ve bu anlamların sonuçları:

a)      OLUMLU:  Güvence verir, pozitif, yapıcı; ya da

b)      OLUMSUZ:  Güvencesizlik yaratan, negatif, yıkıcı olabilir.

&nbsp;

Bu bakımdan anlamların, her iki yön için, sonsuz çalışma ve etki kapasiteleri vardır. Önemli olan şey,  i ş a r e t l e r e, alıcıya güvence ve kendine saygı (<i>self-respect</i>) verebilecek anlamları yükleyebilmektir. Terapide, stres yaratan anlam ifade şekillerini, yani komünikasyon stili’ni değiştirmek, çok kez bir rahatlık getirir.

&nbsp;

&nbsp;

III.                                  <b>İ L E T İ Ş İ M    S Ü R E C İ</b>

<b>                                   </b>(<i>The Process of Communication</i>)

&nbsp;

İletişim’de üçüncü ve son prensipal öğe, i l e t i ş i m   s ü r e c i’dir. Bu süreç, bir kimse tarafından bir mesajın yayımını (<i>emission</i>), bu mesajın taşınmasını (<i>transmission</i>) ve karşı taraftan kabulünü (<i>admission</i>) içerir.

<b> </b>

<b>            </b>Sırasıyla, bir “uyarı” (<i>stimulus</i>),  —  duyu-his (<i>sensation</i>) algıları (<i>percept</i>) ile — anı (<i>memory</i>) depolarını mobilize ederek — düşünce (<i>thought</i>) halinde — bir hareketlilik ifadesi (<i>motor ,expression</i>) — geri itilim (<i>feed-back</i>) prensiplerine uyarak, ‘düzeltme’ ya da ‘açıklama’ya neden olur. Bu süreçte fiziksel, sinirsel, humoral ve kimyasal öğeler kullanılmaktadırlar. Bunlar birbirlerine dönüşebilirler; örneğin fiziksel bir ses, bir nöron’un kimyasal salgısına dönebilir. Bu konuda literatürde rasladığımız birtakım bilimsel sözcüklerin anlamları şunlardır:

&nbsp;

<i>Proprioception</i> :  Kişinin veya grubun  i ç i n d e n  kaynaklanan uyarılar,

<i>Enteroception</i> :  Kişinin veya grubun  d ı ş ı n d a n  kaynaklanan uyarılar, ve

<i>Metacommunication</i> :  Mesaj’a ek olarak y o r u m  ekleme’dir.

&nbsp;

Prof.Dr. Kurban ÖZUĞURLU, “Evlilik Raporu” adlı eserinde, İ l e t i ş i m  S ü r e c i n i n       i ş l e y i ş i   ve   ö ğ e l e r i’ni şöyle özetliyor:

&nbsp;

“İnsanda, iletişim sürecini oluşturan öğeler ve işleyiş tarzları, sırayla şöyledir:

1)      VERİCİ KAYNAK :  Bilgi-haber kaynağı, mesajı gönderen kaynak. İletişim buradan başlar;

2)      GÖNDERİ ve KOD’LAMA :  Sözlü ya da sözsüz, mimik, jest, yani göz ifadesi ya da işaretle. Bu, zihinsel bir işlemdir, başlatan kimseden bir düşünce ya da duygu, bir işaret’e (sinyal) döndürülür;

3)      KANAL :  Bu, mesajı alıcıya aktaran yol, geçit anlamındadır. Her duyu organı bir kanal oluşturur. Sistemin en kolay bozulan ve gürültü koparan öğesidir. Verenle alan arasında iki yoldan gider gelir.

4)      KOD AÇMA :  Alıcı kaynak, mesakın kod’unu açar; içeriğini, anlaşılabilen bir sinyalizasyon-işaretlenmeye dönüştürür. Bu, artık düşünülen, değerlendirilebilen ve yorumlanabilen bir habere dönüşmüş olur.

5)      ALICI KAYNAK :  Onun tarafından kod’un açılmasıyla ve habere dönüşüm ile, “İletişim

süreci”, tamamlanmış olur.

&nbsp;

“İ l e t i ş i m’in üç özelliği vardır:

1)      Objektif olgu,

2)      Bildirilen, haber verilen olgu,

3)      Algılanan olgu.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-16-</p>
&nbsp;

&nbsp;

“S a ğ l ı k l ı   b i r   i l e t i ş i m i  oluşturan koşullar:

&nbsp;

1.  İletişim’i başlatan bir kişi (komünikatör),

2.  Bir olayın algılanması,

3.  Algılanan bu olaya bir tepki,

4.  İletişimin gerçekçil durumu (<i>situation</i>),

5.  İletişim aracı (ses, mimik, işaret vb),

6.  Alıcıya sunulan bir algılama objesi (düşünce, nesne vb),

7.  İletişim malzemesinin belirli bir biçimde düzenlenmesi,

8.  Bir kavramlar bütünü içinde algılanmış olma,

9.  Anlamlı olma özelliği, ve

10.Alıcıda mantıksal sonuçlar, çıkarmalar oluşmalıdır; alınan mesaj, kişide akla yatar, mantıklı etki

yapmalıdır.”

&nbsp;

Bizler, ‘anlam’ın, beş duyu organı yoluyla algılandığına inanırız. ESP ya da benzeri, yapısını veya varlığını hala tümüyle anlayamadığımız bazı daha anlaşılmamış algı sistemleri de olsa gerek. Bu gizemli konularda bazı kimselerin algıları, gerçekleri bilmeden aslına çok yakın derecede olup, normal düşünme ve muhakeme sınırlarının dışına çıkmaktadır. Bununla birlikte, bilimsel olabileceğini katiyetle sergileyemeyeceğimiz bir kuram, şu düşünceye çok yakın bir olgu olabilir: Düşünce ve duyguların da, ses ve ışık gibi belirli bir dalga boyu mevcut olabilir ve, alıcı-verici telsiz sistemlerinde olduğu gibi, frekansları uyan ‘düşünce’ ya da ‘hisler”, bir kişi tarafından ifade olarak yayımlandığında, eşdeğeri tarafından aynı zamanda kaydedilebilir.

&nbsp;

İşitme ve sözcüklerin  a r t i k ü l a s y o n u, genellikle iletişim sürecine yardım eder. <i>Semantics</i>, lisan’ın kullanımında anlam’ların çalışmasıdır. S e s’ler, özellikle ‘ilkel’ şekilleriyle,

Örneğin  a ğ l a m a  ve  h a y k ı r m a, özel iletişimi sağlarlar.

&nbsp;

Bilinen beş duyu organ sistemlerimize gelince:

&nbsp;

1)      G ö r s e l  ve  e l  yetenekleri,  y a z ı  ile iletişime yol açmıştır. Yüzyüze söylenemeyen gerçekler, özellikle birbirlerinden uzakta bulunan iki kişi için, bu iletişimle gerçekleştirilebilir. Yazı’dan başka ç i z m e (<i>drawing</i>), r e s i m  ve  m o d e l  yapma,  o y m a c ı l ı k  da iletişim için kullanılabilir. Resim, çizgi ve yazı, beraberce hiciv ve karikatür edebiyatını yaratır.

&nbsp;

2)      Görme’den sonra en önemli duygu organı  d o k u n m a’dır. Sevgi-aşk’ta dokunma, okşama’

nın rolü çok büyüktür. Annenin çocuk hakkındaki en samimi duyguları dokunma ile ifade edilir. Kişiler arasındaki olumsuz hisler iteleme, döğüşme, yumruklaşma olarak sergilenir. Dokunma hissi dokunma, sıcak, soğuk, basınç ve vibrasyon’un toplam bir sonucu olarak ortaya çıkar.

&nbsp;

3)      K o k u  duyusu insanlarda yeterli derecede gelişmemiştir. En ilkel duyu sistemlerinden biridir. Bebeklikten başlayarak, pratik yararını yavaş yavaş yitirir. Faydasını en çok yiyecek maddelerinin seçim ve tadında görürüz. Gül kokusunda olduğu gibi, bir rahatlık yaratırken, havasız bir oda rahatsızlık hissi verir. İnsanlar, koku hisleri ileri derecede gelişmiş bazı hayvanları, örneğin köpekleri, özel işlerde: Av, polisler için uyuşturucu araştırmasında, bir sanığın izleniminde ya da görme özürlü vatandaşlara hizmette kullanırlar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-17-</p>
&nbsp;

&nbsp;

4)   İ ş i t m e, dış dünyaya açılan bir penceredir. Görme gibi, çok zengin bir repertuvarı vardır.

Şu ya da bu nedenle, örneğin askerlik, evlilik, eğitim, uzaklarda bulunan sevgi sembolleri,     işitmekle, hemen hemen görmüş kadar bizleri mutlu edebilir, bazı görsel anılar, sanki o anda canlıymışlar gibi göz önüne getirilebilir.

&nbsp;

5)   T a t  insanda en az gelişmiş bir duygudur. Hayatın özel bir zevki olan <i>gurme</i> yemek seçimi

ya da iş olarak birçok aşçıların, şarap tadıcılarının yaptığı ‘kalite kontrolu’nda işe yarar.

&nbsp;

Bazen tek bir duyu organını kullanarak nitelikli bir iletişim kurmak mümkündür. CRITCHLEY, eski zaman telgrafçılarının Mors alfabesini kullanarak uzak mesafelere kişilik niteliklerini iletebildiklerinden bahseder. Bununla birlikte, her duyu’nun bir sınırı olduğunu kabul etmek gerekir.

&nbsp;

Erken çocuklukta, dokunma, ses ve tat, görme ve işitmeden daha önemli rol oynar. Özellikle bebeğin annesinin kokusunu kaydettiğine çok önem verilmiştir, fakat bunun etkisini değerlendirmek güçtür. Analitik literatürde, b e s l e m e (<i>feeding</i>) yaşantısına ve tüm m e m e’ye, iletişim ve “nesne ilişkileri” (<i>object-relations</i>) bakımından çok önem verilmiştir (Melanie Klein’ın: “İyi meme-İyi anne- İyi dünya” ‘<i>Good breast-Good mother-Good world</i>’ ilkesini anımsayalım!). D e n e y s e l   P s i k o l o j i’de (<i>Experimental Psychology</i>) ‘uyanma’ (<i>waking</i>) olayının, ‘besleme’ (<i>feeding</i>) yaşantısı ile eşzamanlı oluşuna daha fazla önem verilir. G ö r m e’nin katkısı, daha sonraları gelişir. Yazma ve çizme, çok daha sonralarının ürünleridir.

&nbsp;

2001-2 ders yıllarında, İstanbul, Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu, Bilgisayarlı Muhasebe ve Vergi Uygulamaları Bölümünde, Profesör düzeyinde “İş Psikolojisi” dersleri vermiştim. İş, aile-dışı bir toplum birimini temsil ettiğinden ve orada da insanlar-arası bir etkileşim ve iletişim söz konusu olduğundan, dört sömestr verdiğim i l e t i ş i m  derslerindeki notlarımın bir kısmını burada da tekrarlamakta yarar görüyorum. Aynı şekilde, aile gibi, işyeri de “kişi-birey”lerden oluştuğundan, sırası geldiğinde, “Kişilik Gelişimi-Ego yapısı ve Ego’nun Savunma Mekanizmaları” gibi, kitabımızın konusuna da paralel gidecek bilgileri özet halinde sunmaktan doğal bir haz duyacağım.

&nbsp;

<b>İ l e t i ş i m</b>, bugünün psiko-sosyal yaşamında, biyolojik gereksinimlerimizden başlayıp her tür yaşam koşullarını gerçekleştirmekte: yemek içmek, konuşmak, cinsel arzu, gezme eğlenme, iş vb. cömertçe ve çoğu kez bilmeyerek kullandığımız bir ögedir.

&nbsp;

İ l e t i ş i m’i kısaca, “bilgi üretme, aktarma ve bir anlam verme süreci” olarak  tanımlayabiliriz. Bu yalnızca insanlar arasında değil, hayvanlar arasında da, örneğin kendilerini koruma, yiyecek bulma, üreme gayesiyle birleşme gibi türlü nedenlerden dolayı, biyolojik olarak mevcuttur. Görüyoruz ki, iletişimin oluşabilmesi için iki sistem var olmalıdır. Bu sistemler iki insan, bir insan bir hayvan, iki hayvan, iki makine, bir insan bir makina (örneğin bilgisayar) olabilir. Bu açıklamalardan sonra, şimdi ‘iletişim’i, nitelikleri ne olursa olsun, “i k i   s i s t e m   a r a s ı n d a k i   b i l g i   a l ı ş v e r i ş i”  olarak da tanımlayabiliriz.

&nbsp;

“Geri-Tepi” (<i>Feed-Back</i>; Sibernetik) bilimine göre, “iletişim”, ‘duyusal’ bir uyarıyla ‘motorik’ bir yanıt veren sinir sistemi refleksi’nin mükemmel bir örneği olduğu gibi, iki sistem arasındaki karşılıklı bilgi alışverişidir. T e k  y ö n l ü  bilgi akışına ise: “Enformasyon” adını veriyoruz: Topluluğa verilen canlı ya da medya mesajları, bir iş toplantısında şirket müdürünün tek taraflı mesajlar ya da bildiriler göndermesi gibi. Birçok enformasyon’lar izlenildiklerinde iletişime dönüşebilirler.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-18-</p>
&nbsp;

&nbsp;

İ l e t i ş i m   T ü r l e r i

&nbsp;

1.  K i ş i – i ç i (<i>intrapersonal</i>) iletişim ve bunun çatışması,

2 . K i ş i l e r a r a s ı (<i>interpersonal</i>) iletişim ve bunun çatışması,

3.  Ö r g ü t – i ç i  iletişim ve çatışma,

4.  K i t l e  iletişimi ve çatışma (Chaffee &amp; Berger, 1987; Roloff, 1987).

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>1.   Kişi-İçi İletişim ve Çatışma</b></p>
&nbsp;

Bir insanın kendi benliği içinde düşünmesini, duyularının farkında olmasını, gereksinimlerini bilmesi ve onlar için birşeyler yapmayı düşünmesini, kararlar uygulamasını, bilinçötesinden gelen mesajları rüya olarak algılayabilmesini, içeriği ne olura olsun kendi varlığından günlük dünya problemlerine varıncaya kadar kendi kendine sorular sorabilmesini ve yanıtlar üretmesini, yorum yapabilmesini  i ç – i l e t i ş i m  olarak nitelendirebiliriz.

&nbsp;

K i ş i – i ç i   ç a t ı ş m a l a r ı  ise iki grupta inceleyebiliriz:

1)      Psikanaliz kuramının bize öğrettiği üzere, bilinçten, acı ve duyarlılık, suçluluk vb. hisler uyandırabileceği kaygısıyla, “bilinçötesi”ne bastırılmış anı ya da duyguların sonuçlandırdıkları davranış biçimleri, örneğin ‘kaçma’ ya da ‘yanaşma’;

2)      Kişilerin zihinlerindeki  b i l i ş s e l (<i>cognitive</i>), genellikle birbirleriyle çelişen, zıtlaşan kavramlarla ilgili olarak, bilinç düzeyindeki çatışmalar.

&nbsp;

Bizler daha ziyade bilinç düzeyinde tanımlanabilen, “bilişsel” çelişki konusunda, uluslararası ün kazanmış <b>Festinger</b>’in (1957) görüşlerinden bahsedeceğiz. Ona göre, sahip olduğu bilgiye/tutuma aykırı bir davranışta bulunan kişi, bilişsel çelişkiye düşer, yani rahatsız olur. Bu çelişkiden kurtulabilmek için, şu üç yoldan birine yönelir:

&nbsp;

1)       Davranışını değiştirir,

2)       Tutumunu değiştirir,

3)       Psikolojik savunma mekanizmalarından birini, örneğin mantığını kullanarak, çelişkinin yarattığı rahatsızlıktan kurtulmaya çalışır.

&nbsp;

Örneğin, sigaranın kanserle ilintisini bilen biri, sigara içmeye devamını şöylece ‘uslamlayacak’tır (<i>Rationalization</i>): “Sigara, stresimi azaltıyor!”, “atın ölümü arpadan olsun”, ya da “acı patlıcanı kırağı çalmaz!”. Bu tür esprileri yapanlar, kendi esprilerine herkesten fazla gülerler, zira rahatlamaya herkesden fazla kendilerinin gereksinimi vardır.

&nbsp;

Bilişsel çelişki yaşayan insanların davranışları, çoğunlukla laboratuvarda, fakat zaman zaman da gerçek ortamda incelenir. 1986 yılındaki “Çernobil” nükleer kazasından sonra, ülkemizde, radyasyonlu olduğu ileri sürülen çayları içenlerin ( ya da zamanımızdaki ‘deli dana’  korkusuyla dana eti yemeyenlerin, hatta kedi maması almayanların) düştükleri bilişsel çelişki yüzünden, “acı patlıcanı kırağı çalmaz!” türünde savunma mekanizmalarına başvurdukları gözlenmiştir (Bilgin ve Leblebici, 1990). Bu konudaki başka bir araştırma da, radyasyonlu çay içmeye devam eden yüksek kaygılı kişilerin, kaygısı daha az olanlara oranla daha fazla savunma mekanizmaları kullandıkları saptanmıştır (Dökmen ve Dökmen, 1990). Olası, kişiler, söz konusu savunma mekanizmalarını, çay içerken yaşadıkları iç çatışmayla başedebilmek için kullanıyorlar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-19-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>2.   Kişilerarası İletişim</b></p>
<b> </b>

Karşılıklı iletişimde bulunan fertler, ‘bilgi’ ya da ‘sembol’ üreterek, bunları birbirlerine aktararak ve yorumlayarak iletişimi oluşturur ve sürdürürler. <b>McKeachie</b> ve <b>Doyle</b> (1966), “Bir göndericiden bir alıcıya mesaj iletilmesi olayına  i l e t i ş i m adı verilir” demişti. Bu tanımlamaya göre, örneğin bir insanın bir ağacı görmesi bile bir iletişim sayılabiliyordu. Eğer hem gönderici hem de alıcı birer organizma, örneğin insan iseler, bu iletişim şekline: s o s y a l   i l e t i ş i m  (<i>Social communication</i>) adı verilir. Bu tür iletişimde, ‘gönderici’ ve ‘alıcı’ arasında zaman ve mekan birliği bulunması şart değildir. Gönderici ve alıcı arasında zaman ve mekan birliği olması halinde de, bu iletişimin şekli  s o s y a l   e t k i l e ş i m’e (<i>Social interaction</i>) döner. Bu, aşağı yukarı “kişilerarası iletişim”e eşdeğerdir.

&nbsp;

<b>Tubbs</b> ve <b>Moss</b> (1974), bir iletişimin “kişilerarası etkileşim” olabilmesi için, üç koşulun varolması gerektiğini savunmuşlardır:

a)      Kişilerarası iletişime katılanlar, belli bir yakınlık içinde olmalıdırlar,

b)      Aralarında tek yönlü değil, karşılıklı mesaj alışverişi olmalıdır,

c)      Sözkonusu mesajlar, sözlü (<i>verbal</i>) ya da sözsüz (<i>non-verbal</i>) olmalıdır. Örneğin,

yazışmalar, kişilerarası etkileşim sayılamaz.

&nbsp;

Bu tanımlama halen geçerli olmakla beraber, son zamanların teknolojisi, yukarda bahsedilen üç koşulun (a) şıkkını geçersiz kılmaktadır: Örneğin bir televizyon açık oturum ya da haber verme servisinde, “canlı yayın” yapıldığında, aradaki mesafenin hemen hiç önemi yoktur.

&nbsp;

Kişilerarası iletişimin öylecesine ‘tescil’ edilmesi için, kişilerle iletişim kuranların, “kendi adlarına” iletişim kurmaları koşulu aranır. Yani kişilerin birtakım ‘rollere bürünerek’ ya da ‘sosyal ve kültürel kalıplara girerek’ sürdürdükleri iletişimler, kişilerarası iletişim tanımının dışında bırakılır. Buna göre, bir nüfus sayım memuru ile sayımını kaydettiren vatandaş arasında, ya da “geç!” işareti veren bir trafik polisi ile sürücü arasında, ‘kişilerarası iletişim’ değil, bir “sosyal iletişim” vardır. Mamafih bazan bunları ayırmak zorlaşır. Sosyal bir iletişim, rahatlıkla psikolojik içerikli bir “kişilerarası” iletişime dönebilir. Örneğin aynı sayım memuru bir vatandaşın yaşını sorduğunda vatandaş bu sorduğundan rahatsız olursa, onun rahatsız olduğunu farkeden memur -elinde ya da farkında olmaksızın- gülümserse, bu iki kişi arasındaki iletişim artık kişilerarası iletişime dönmüş olur. Keza hata yapan bir sürücü ona yaklaşan polis memuruna “kusura bakma abi!” dediğinde, resmi olması gereken bir iletişim, kişilerarası-psikolojik iletişime kaymağa başlar.

K i ş i l e r a r a s ı   i l e t i ş i m’in kendi içinde nasıl sınıflanacağı yolunda, yerli ve yabancı kaynaklarda çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlar bir şema altında toplanabilir:

&nbsp;

&nbsp;

<b>Kişilerarası İletişim</b>

<b> </b>

<b>Sözlü     </b>                                                                              <b>Sözsüz</b>

<b>                                 </b>

Dil                       Dil ötesi                                 Yüz ve       Bedensel      Mekan           Araçlar

Beden         temas           kullanımı

__________________________                                 _____________________________________

&nbsp;

<b>.</b> Niyet edilmiş                                                                                   <b>.</b> Niyet edilmiş

<b>.</b> Niyet edilmemiş                                                                              <b>.</b> Niyet edilmemiş

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-20-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Şimdi bu ‘kavramları’ teker teker inceleyelim:

&nbsp;

<b>S ö z l ü   İ l e t i ş i m d e </b>: “Dil” ve “Dil-Ötesi”:

&nbsp;

İnsanların karşılıklı konuşmalarını, hatta mektuplaşmalarını “dille iletişim” olarak kabul ederiz. Bu tür iletişimde kişiler, ürettikleri bilgileri birbirlerine ileterek anlamlandırırlar.

“Dil-ötesi iletişim”, sesin niteliği ile ilgilidir: ses tonu, ses hızı, şiddeti, hangi sözcük- lerin vurgulandığı, duraklamalar ve benzeri özellikler, dil-ötesi iletişim sayılır.

D i l l e  iletişimde kişilerin <i>ne </i>söyledikleri,

D i l – ö t e s i  iletişimde ise <i>nasıl</i> söyledikleri önemlidir.

&nbsp;

Araştırmalar, insanların günlük yaşamda, birbirlerine ‘ne’ söylediklerinden çok ‘nasıl’ söylediklerine dikkat ettiklerini göstermektedir (<b>Mehrabian</b>, 1968). Karşımızdakinin sözlerinin kapsamı kadar -hatta bir az daha fazla- ses tonundaki canlılık da bizi ilgilendirir. Yüksek sesle hal ve hatırımızı soran birisi, daha sonra sesini kısarak “akşama bize buyur!” derse, bu davranıştan, “gelmeni pek istemiyorum!” anlamını çıkarırız. Bu tür alçak sesle ya da çabucak söylenivermiş davetlere “yarım ağızla yapıldı!” deriz. Bu suretle, bir davetin ‘yürekten’ mi yoksa ‘yarım ağızla’ mı yapıldığını anlamaya çalışırken, başvurduğumuz önemli ölçüt, ‘dil-ötesi’ ögeler oluyor demektir.

&nbsp;

İsteyerek, farkında olarak yaptığımız konuşmalara , “<i>niyet edilmiş</i> dil davranışı” adı verilir. Konuşurken dilimizin sürçmesi ise, “<i>niyet edilmemiş</i> dil davranışları”na bir örnektir. Bazı sözcüklerin

üzerine basa basa konuşmamız, ya da karşımızdakini korkutmak için bağırmamız, “niyet edilmiş” dil-ötesi davranışlardır. Konuşurken, farkında olmadan ses tonumuz alçalıp yükseliyorsa, ya da sesimiz titriyorsa, bu durumda “niyet edilmemiş” dil-ötesi davranışlar söz konusudur.

&nbsp;

<b>S ö z s ü z   i l e t i ş i m d e</b>, “konuşma” ya da “yazı” olmaksızın, insanlar birbirlerine  birtakım mesajlar iletirler. Bu iletişim şeklinde insanların “<i>ne söyledikleri</i>” değil, “<i>ne yaptıkları</i>” ön plana çıkar. S ö z s ü z   i l e t i ş i m i  kendi içinde dört gruba ayırıyoruz:

&nbsp;

1)<b>  Yüz ve Beden </b>:  Sözlü iletişimde vokal sistemimiz (ses telleri, dil, dişler) görev

yapmaktaydı; s ö z s ü z  iletişimde de ‘yüz’ümüzü ve ‘beden’imizi “gönderici” olarak kullanırız.

Yüz ve beden ifadeleri de “<i>niyet edilerek</i>” ya da “<i>niyet edilmeden</i>” yapılır.

a)  N i y e t   e d i l e n   i f a d e l e r  yoluyla insanlar birbirlerine birtakım anlamlar belirtirler. Başı “evet-hayır” anlamında sallamak, kaşları kaldırarak “hayır”, dudakları büzerek “belki” demek, ya da omuzları kaldırarak “umursamazlık” belirtmek, niyet edilen ifadelere örnektir. Bu tür ifadeler, sözlü dil olmamakla beraber, sözlü anlatımda kullanılan ifadelerle eş anlam taşıyan ifadelerdir. Bu yüzden de ‘niyet edilen ifadeler’, diller gibi, kültürlerden kültürlere farklılık gösterebilir. Örneğin bizim ülkemizde başı önden arkaya kaldırmak “hayır” anlamını taşır; batı ülkelerinde ise “hayır” demek isteyenler başlarını iki yana sallarlar.

&nbsp;

b)  N i y e t   e d i l m e m i ş  yüz ve beden ifadelerine ise: “duygusal ifade” adı verilmekte, çeşitli kaynaklarda “yüz ifadeleri” (<i>facial expressions</i>) denildiğinde, d u y g u s a l   y ü z   i f a d e l e r i  kastedilmektedir. İnsanların yüzlerinde aniden korku ya da hayret ifadesi belirmesi, duygusal yüz ifadelerine örnektir. Bu tür ifadeler, niyet etmeden yapıldıkları için, sözlü anlatımdan farklıdır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-21-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Yapılan incelemeler, niyet edilmemiş yüz ve beden ifadelerinin, yani  d u y g u s a l  ifadelerin, kişilerarası iletişimde önemli yeri olduğunu göstermektedir. Örneğin <b>Mehrabian </b>(1968), iletişimde “sözlü” kapsamın o/o 67, dil-ötesi ögelerin o/o 38; duygusal yüz ifadelerinin ise o/o 55 oranında paya sahip olduğunu belirtmektedir.

&nbsp;

2)  <b>Bedensel Temas</b> :  Bu da sözsüz iletişim yollarından biridir. Farklı bedensel temaslar kurarak karşımızdakine çeşitli mesajlar vermeye çalışırız. Örneğin birisinin  e l i n i   ö p ü p  başımıza koyduğumuzda, onun bizden büyük/üstün olduğunu kabul ettiğimizi gösteririz. E l   s ı k ı ş t ı ğ ı m ı z d a, karşımızdakini -en azından bir ölçüde- eşit kabul ettiğimizi göstermiş oluruz. Karşımızdakinin dostluğunun bizim için özel bir durum olduğunu göstermek istediğimizde, elini avuçlarımızın arasına alarak sıkarız. Bir başka dostluk gösterme şekli, karşımızdakinin  k o l u n a,  o m u z u n a   d o k u n m a k, yakasındaki görünmeyen  t o z l a r ı   s i l k e l e m e k t i r.

&nbsp;

Bedensel temasın anlamı da, kültürden kültüre değişebilir. Örneğin ülkemizde iki erkeğin -özellikle gurbete çalışmaya giden genç erkeklerin- el ele, kol kola dolaşmaları bir dostluk ifadesi kabul edilip yadırganmazken, aynı davranış, bazı ülkelerde, cinsel içerikli bir gösteri olarak yorumlanabilir.

&nbsp;

Sözlü iletişim sırasında ortaya çıkan çatışmalar gibi, bedensel temastan kaynaklanan birtakım çatışmalar da gözlenebilir. Örneğin kültürümüzde gelenekselleşmiş, yukarda söz konusu ettiğimiz  e l   ö p m e şekli, büyüğün elinin dudağa götürülmesidir. El öpen kişiler, büyüklerin ellerini dudaklarına götürmek yerine çenelerine değdirirlerse, bu durum bazı büyüklerin canını sıkabilir. Özellikle bir yeni gelin, kayınvalidesinin elini usulüne göre öpmek yerine, yalnızca çenesine değdirirse, bu davranışı çevredekiler tarafından “samimiyetsizlik” olarak yorumlanabilir.

3.  <b>Mekan </b>Kullanılımı :  İnsanlar, kendi çevrelerinde oluşturdukları boş mekanlar yoluyla da iletişimde bulunurlar. Başka insanlara olan uzaklığımızı ayarlayarak, onlara uzak ya da yakın durarak, birtakım mesajlar iletiriz. Sevdiğimiz insanlara yakın durmayı tercih ederken, daha az sevdiklerimizle aramızda biraz daha fazla mesafe bulunmasına dikkat eder, hiç tanımadığımız insanlara ise daha da uzak dururuz. Örneğin bir dostunuzla aranızda ortalama 30 cm uzaklık bırakarak konuşuyorsanız, bu uzaklık, o kişiyle olan dostluk düzeyinizin bir göstergesidir. Söz konusu 30 cm, dostunuzla aranızda adı resmen konmamış bir tür s ı n ı r’dır. Konuşurken dostunuzun daha yakın ya da uzak durması sizi rahatsız edebilir. Eğer bu kişiyle aranız açılırsa, konuşmak zorunda kaldığınızda 30 cm’den daha uzak durmaya başlarsınız. Konuşma dilimizdeki “araları açıldı” sözü bu durumu ne güzel ifade etmektedir. “Araları açıldı” sözünü her halde, hem “ilişkileri bozuldu”, hem de mekan içinde “birbirlerinden uzak durmaya başladılar” anlamında kullanıyoruz.

&nbsp;

Sokakta tanımadığımız birisi, 5 cm kadar yanımıza yaklaşıp bize bir adres sormak isterse, pek çoğumuz en az bir adım uzaklaşmak isteriz. Bu davranışımızla o kişiye, “seni tanımıyorum, bu kadar fazla yaklaşma!” mesajını vermiş oluruz. Eğer adres soran o kişi, bir gün komşumuz olup dostlarımız arasına katılırsa, ilk günlere oranla ona daha yakın durmaya başlarız. Bu davranışımızla, farkında olmaksızın o kişiye verdiğimiz mesaj “sen artık benim yakınımsın!” şeklindedir. Konuşma dilimizde akrabalarımıza, dostlarımıza “yakınlarım” dediğimizde, onların hem  d u y g u s a l  hem de  f i z i k s e l  anlamda bize yakın olduklarını belirtmiş oluruz. Mekan kullanarak yakınlığımızı belirtmenin son noktası, her halde bedensel temastır. Yakınlarımızın ellerini, kollarını tutarak ya da boyunlarına sarılarak (öperek!) aramızdaki mesafeyi sıfıra indirmiş oluruz.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-22-</p>
&nbsp;

&nbsp;

K i ş i s e l   m e k a n ı n  nasıl kullanılacağı konusunda, kişiler arasında birtakım farklılıklar bulunabileceği gibi, kültürler arasında da bazı farklılıklar vardır (GÜRKAYNAK ve LE COMPTE, 1977; 1977; BAYAZIT ve diğ., 1977). Genelde günümüzdeki  B a t ı  kültüründe kişisel mekanlar daha büyük, D o ğ u  ve A k d e n i z  kültürlerinde ise kişisel mekanlar daha küçüktür. Yani Doğulu-Akdenizli insanlar -bu arada bizim insanlarımız- batılılara oranla birbirlerine yakın durmayı, daha fazla bedensel temasta bulunmayı yeğlemektedirler. Bu alışkanlıkta olanlar ise, kalabalıktan, batılılara oranla daha az rahatsızlık duyuyor olabilirler. Değişen yaşam şartları içinde, insanlarımızın, mekan kullanımına ve kalabalığa ilişkin tavırların incelenmesinde yarar vardır.

&nbsp;

M e k a n l a r ı n   k u l l a n ı ş   ş e k l i, dostluğun bir göstergesi olabileceği gibi, statü’nün de göstergesi olmaktadır. Genelde, önde olmak, sağda oturmak, yüksek statü anlamına gelir (DUCK, 1986). Krallar, sultanlar, yüksek rütbeli yöneticiler, din adamları, bilginler ve zenginler önde yürürler; yargıçlar, profesörler yüksek kürüsülerde otururlar.

&nbsp;

“Önde yürümek” yüksek statünün işaretidir. Fakat önde yürüyenlerle “arkada yürüyenler” arasında, statü farkından doğan bir kopukluk ortaya çıkabilir. Çünkü en azından, öndeki kişi ile arkasındakiler, yüzyüze iletişimde bulunmamaktadırlar. Statünün yarattığı bu sorun, hepimizin bildiği Nasreddin Hoca fıkrasında çok güzel bir şekilde irdelenmektedir. Nasreddin Hoca, eşeği ile cemaatın önünde gittiğinde, onlarla yüzyüze olamadığı, onlara sırtını döndüğü için sıkıntı duymaktadır. Cemaatın arkasından yürümesi ise Hoca’nın statüsü ile bağdaşmaz. Hoca bu sorunu, cemaatın önünde giden eşeğine ters binerek çözümler; artık hem öndedir, hem de cemaaatle yüz yüzedir. Bulduğu bu çözüm yoluyla Hoca, yüksek statülü kişilerle halk arasındaki kopukluğa, pek zarif bir şekilde parmak basmıştır. Hocanın mekan kullanımında bir yenilik yaparak, statü farkından doğan iletişim kopukluğunu gidermeye çalışması, sanırım dünyada bir benzeri olmayan ilginç bir folklor öğesidir.

&nbsp;

4.  <b>A r a ç l a r</b> :   Kişilerarası iletişimde mesaj iletmek için başvurduğumuz yollardan birisi de, birtakım  a r a ç l a r   k u l l a n m a k t ı r. “Rozet”ler ya da “takı”lar takılarak, “kokular sürerek”, belirli “kıyafetler”e bürünerek, çevremize çeşitli mesajlar iletebiliriz (DUNCAN, 1969). İlkel topluluklardaki insanların av, savaş ve benzeri etkinlikler öncesinde yüzlerine sürdükleri boyalar (Yüzlerine taktıkları maskeler!), ressamlara poz veren kralların ellerinde tuttukları iktidar sembolleri, ordulara ait alemler, bayraklar, sancaklar, tuğlar, flamalar birer iletişim aracıdır. Bu tür araçlar çeşitli anlamlar iletir ve kişilerarası iletişimde insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını önemli ölçüde belirler. Örneğin büründüğü siyah elbiseleriyle bize “matemde olduğu” mesajı veren bir kişinin yanında kahkaha atmamaya özen gösteririz. Çeşitli toplumlarda askerlerin rütbelerini gösteren özel elbiseler ve işaretler, aralarındaki iletişimin, örneğin selamlaşmanın nasıl gerçekleşeceğini belirler.

&nbsp;

Sözsüz iletişim yollarından bir tanesini kullanabileceğimiz gibi, bu yollardan birkaçını birlikte de kullanabiliriz. Örneğin birtakım araçlar kullanarak  k i ş i s e l   m e k a n ı m ı z ı n  sınırlarını çevremize ilan edebiliriz. Bir pastahanede yanımızdaki koltuğa ceketimizi koyduğumuzda, bu davranışımız çevreye, o koltuğun sahibi bulunduğu mesajını verir.

&nbsp;

A r a ç  v e   m e k a n   k u l l a n ı m ı  yoluyla statü belirtmek de mümkündür. Genelde, insanların statüleri yükseldikçe masaları da büyür (DAVITZ, 1964; DUCK, 1986). Alt kademelerdeki memurlar, mümkün olan en ufak masaları kullanırken, şefler biraz daha büyük, genel müdürler ve müsteşarlar ise en büyük masaları kullanırlar. Bu durumda masanın büyüklüğü, sahibinin güç düzeyini

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-23-</p>
&nbsp;

&nbsp;

gösterdiği gibi, o kişiye ne kadar yaklaşabileceğimizi de belirler. Masanın eni 80 cm olan bir küçük memura en çok 80 cm kadar yaklaşabilirsiniz; fakat masasının eni 150 cm olan bir genel müdüre o kadar fazla yaklaşamazsınız. Büyük adamlara fazla yaklaşılmaz, çünkü büyük adamların unvanları gibi, kişisel mekanları da büyüktür. Büyük adamlar kişisel mekanlarını, bazan masalarla bazan de  p r o t o k o l  kurallarıyla korumaya çalışırlar.Kralların, padişahların huzurlarına çıkanlar, yaklaşmaları emredilmemişse, oldukça uzakta durmak zorundaydılar. M e s a f e l i  d u r m a, görünürde güçlü kişiye saygı anlamı taşır; fakat bu kural yoluyla, güçlü kişilerin tehlikelerden korunması da amaçlanmış olabilir. Günümüzde, “itimat” mektuplarını sunan büyükelçilerin, devlet başkanlarından oldukça uzak durmaları bu geleneğin bir devamı olsa gerek.

&nbsp;

A r a ç  ve  m e k a n  kullanımıyla ‘güç gösterme’ yollarından biri de,  m i m a r i   d ü z e n l e m e l e r  yapmaktır. Bu alandaki ilginç örneklerden birisi İstanbul’daki Topkapı ve Dolmabahçe saraylarında gözlenebilir. Şöyle ki, Dolmabahçe Sarayı’nda “elçi kabul salonu” sarayın iç taraflarındadır.Elçilerin o muhteşem salona ulaşabilmeleri için, o görkemli sarayın büyük bir bölümünden geçmeleri gerekiyordu. Elçilerin bu şekilde dolaştırılmalarının sebebi, padişahla görüşme öncesinde onları etkileme isteği olabilir. Eğer böyleyse, imparatorluk, eski gücünü kaybettiği yıllarda, sarayını bir araç gibi kullanarak güçlü olduğu izlenimini yaratmaya çalışmış demektir. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri, ekonomik vb. yönlerden güçlü olduğu eski dönemlerde, Topkapı Sarayı’nın elçi kabul odası (<i>Arz Odası</i>) taştan yapılmış basit bir odaydı. O dönemlerde Avrupalı elçilere, önlerine muhteşem bir saray konularak değil, ‘ilgisizmiş’ gibi davranılarak güç gösterisinde bulunulurdu. Örneğin, bazı elçiler padişahın huzuruna kabul edilmeden önce ortalama altı ay İstanbul’da bekletilirdi; ya da, huzura çıkan elçinin on dakikalık konuşmasını tercüman üç cümleyle sadrazama özetlerdi, sadrazam ise özetini çıkararak mesajı padişaha tek cümle ile iletirdi. Gerek bu iletişim tarzında, gerekse elçilere Dolmabahçe Sarayı’nın gezdirilmesinde,  s ö z s ü z   i l e t i ş i m  yoluyla “güç gösterimi” söz konusuydu.

&nbsp;

Dolmabahçe Sarayı’nın elçi kabulünde bu sözsüz iletişim aracı olarak kullanılması gibi, bizler de günlük yaşamamızda, birtakım araçlar kullanarak gücümüzü çevremizdekilere göstermeye çalışırız. Kendimizi gerçekten güçlü hissetmediğimiz zamanlar, bu araçlara olan gereksinmemiz artar, örneğin meslek belirten rozetler takmak, yeni elbise ya da gösterişli araba kullanmak gibi.

&nbsp;

*

&nbsp;

RUESCH’a göre, <b>s ö z s ü z </b>(<b><i>Non-</i></b><b><i>Verbal</i></b>) <b>iletişim</b>, hayatımızda önemli rol oynamaktadır. Ona göre bu, üç kategori’de incelenebilir:

&nbsp;

1)  İŞARET LİSANI (<i>Sign Language</i>) :  Bunda, tüm sözcükler, numaralar ve noktalamalar

j e s t (<i>gesture</i>) veya el, parmak işaretleriyle ifade edilirler. Jest, şehirlerarası yollarda, başka arabalar tarafından bedava yolcu alınmaları için işaret yapanların (<i>Hitch-hiking</i>) veya bir meyhanede ya da benzeri yerlerde arkadaşlık arzusunda bulunanların yaptıkları özel işaretlerdir. Televizyonların haber bültenlerinde, sağır-dilsiz vatandaşlar için konmuş özel yorumcular, cidden yararlı sosyal bir hizmet vermektedirler.

&nbsp;

2) AKSİYON-HAREKET LİSANI (<i>Action Language</i>) :   Sinyal olarak kullanılmayan fakat mesaj verme ya da almayı kolaylaştıran hareket lisanıdır, örneğin yürüme, içme.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-24-</p>
&nbsp;

&nbsp;

3) NESNE LİSANI (<i>Object Language</i>) :  Amaçlı ya da amaçsız olarak, materyalistik nesnelerin sergilenmesi: Makineler (bilgisayar, fotoğraf kameraları, cep telefonları), mimari eserler ve sanat ürünleri (sulu ya da yağlı boya eserler).

&nbsp;

Vücut durumu (<i>posture</i>) ve hareketliliği, içeriği ne olursa olsun, sergilenen empati (<i>empathy</i>) de bu tür “sözsüz iletişim”e dahildir.

&nbsp;

A n l a m’lar (<i>meanings</i>), insanlar arasında devamlı olarak karşılıklı alış-verişte bulunurlar, fakat birçokları bilincin farkındalığının ötesinde (<i>subliminal</i>) olarak algılanırlar (<i>subliminal perception</i>). Bu tür algılanma, özellikle “İletişim Kuramı”nda, “Psikoterapi”de ve “Sosyal Psikiyatri”de son derece önemlidir.

&nbsp;

Bir bireyin iletişim için kapasite’sini bilmek konusunda daha çok sey öğrenmemiz gerekiyor. İncinen bir kimse, halsiz düşünceye kadar ağlayabilir. Depresyon sona erince, sergilenmiş olan tüm semptıomlar, buzun üstüne yazılan yazı gibi, ortadan kalkarlar.

&nbsp;

İletişimde z a m a n (<i>time</i>) da bir faktördür. Keza ‘öğrenme’ olayında, ‘stres’ durumlarında ayrı bir önem taşır. Stres veren faktörler kısa süreli iseler daha olumlu sonuçlar verebilirken, uzun süreli stres, daha derin, yıpratan, olumsuz hastalık halleri yaratabilir.

&nbsp;

&nbsp;

<b>Sözsüz İletişimin İşlevi</b> :

&nbsp;

HARRISON’a göre (1973), sözsüz iletişimin işlevlerini iki gruba ayırabiliriz:

1)      Sözsüz iletişim yoluyla  a n l a m l a r  iletmek,

2)      Sözlü iletişimi  d e s t e k l e m e k, onun akıcılığına katkıda bulunmak.

&nbsp;

Konuşan kişi yüzünü ve bedenini kullanarak sözlü anlatımı destekler. Dinleyen

ise, sergilediği yüz ve beden ifadeleri ile konuşana “geribildirim” (<i>feed-back</i>) verir. Bu sırada, konuşan kişi karşısındakinin söylediklerini anlayıp anlamadığını ya da sıkılıp sıkılmadığını onun davranışlarına bakarak tahmin etmeye çalışır.

&nbsp;

Sözsüz iletişim türlerinden  i k i  tanesi, “kişilerarası iletişim”i başlatmada önemli rol oynar; 1) G ö z   k o n t a ğ ı (göz göze gelme), 2) V ü c u t l a   y ö n e l m e : hitap edilen kişiye doğru yönelme (DUCK, 1986).

&nbsp;

&nbsp;

<b>Sözlü ve Sözsüz İletişimin Zaman İçindeki Değişimi</b> :

&nbsp;

Gerek sözlü, gerekse sözsüz iletişim biçimlerinde, z a m a n  içinde değişiklikler ortaya çıkar. Konuşulan diller, selamlaşma şekilleri, sözsüz iletişimde kullanılan araçlar, örneğin rozetler, takılar zamanla değişir. Bu değişikliklerin temelinde,  y a ş a m  b i ç i m i n d e   d e ğ i ş i k l i k l e r  yer alır. Bizlerin çocukluğunda, hatta 50’lere, 60’lara kadar, gençlerin, büyüklerin yanında sigara ve kahve içmeleri, sokak lisanını kullanmaları ayıp sayılırdı. Yemekten sonra bir sigarayla birlikte bir Türk kahvesi içmek, babalara, dedelere, ninelere özge birşeydi. Ama şimdi “Neskafe çıktı ve mertlik bozuldu”. Selamlaşma da ha keza, eski yıllardan kalma, müslümanca “Selamü aleyküm” ve karşıtı “Aleyküm selam” yavaş yavaş Amerikanvari <i>“Hi!”</i>a dönüştü, ya da el-kol işaretine. Eski kovboy filmlerinde kovboy’ların, elleriyle şapkalarını hafifçe oynatarak “<i>Mam</i>” demeleri tarih oldu.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-25-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Bugün d i l i m i z  ve  k ı y a f e t i m i z, eskiye oranla sadeleşmiştir. Kot pantolon üstüne bir “ti-şört” giyen gençler, yolda karşılaşınca basitçe “selam” diyebiliyorlar, el  kollarıyla, eski  Osmanlılarda olduğu gibi “okkalı bir temenna” çakmalarına gerek yok.

&nbsp;

Avrupa’da da Orta Çağlardanberi farklı sadeleşme izlemekteyiz. 17. yüzyılda, saray çevrelerinde kıyafette ve dilde, aşırı ölçüde doğallıktan uzaklaşma vardı. Kadın ve erkek giysilerinde danteller, peruk’lar ve süsler arttı, günlük dilde edebi sanatlar yoğun şekilde kullanılır oldu.

(Osmanlılarda da Arap ve Pers etkilerinin olduğu gibi).  O devirlerde örneğin “ayaklarım” demek kabalık sayılıyordu, bunun yerine “sevgili acı çekenlerim” demek bir kibarlık işaretiydi. Yine kibarlar, “bir bardak su” yerine “bir iç banyo”, “yanaklar” yerine de “iffetin taçları” diyorlardı. <b>Moliere</b>’in KİBARLIK BUDALASI’nda hicvettiği bu kibarlık budalılığının Fransa’daki adı “<i>La Préciosité</i>”, İtalya’daki ismi “<i>Marinisme</i>”, İspanya’daki adı ise “<i>Gongorisme</i>” idi (OFLAZOĞLU, 1978). Zamanla bu moda kayboldu ve Avrupa çok daha sade kıyafet ve dil kullanmaya başlandı.

&nbsp;

İlkel topluluktan uygar topluma giden yolda, toplumu biçimlendiren  ü ç  ö g e’den söz edilir; birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen, bu yüzden de birlikte değişen bu üç öge, 1) G e ç i m  biçimi, 2) Y a ş a m  biçimi, ve 3) D ü ş ü n  biçimidir (ŞENEL, 1991).

Bir toplumdaki “geçim biçimi” ile, diğer bir söyleyişle “üretim biçimi” ile “yaşama” ve “düşünme” biçimleri arasında karşılıklı etkileşim varsa, o toplumdaki “üretim biçimi” de sözlü ve sözsüz iletişim tarzını etkileyebilir demektir. Örneğin insanlar, üretim biçimlerine, yaptıkları işlere uygun kıyafetler giymeye ve konuşmaya yönelebilirler.

&nbsp;

<b> </b>

<b> </b>
<p align=”center”><b>D İ N L E M E</b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<b>            </b>Günümüzde, iletişim söz konusu olduğunda, gerek eğitim sistemimizde ve gerekse eğitici ders kitaplarında d i n l e m e’ye, bir “s ö z s ü z   i l e t i ş i m” sti’li olarak yer vermek adet olmuştur. Biz de, “dinleyen söyleyenden arif ola” (dinleyen, söyleyenden daha erdemli olmalıdır!) diye eskilerden kalan bir meseli anımsatarak, anne kucağında ilk ninnilerimizi ve biraz daha büyüyünce anne-baba-dede-nine’lerden zevkle dinlediğimiz masallardan sonra, hepimizin öğrencilk yıllarında ve çoğunlukla işe başladığımız işyerinde geçirdiğimiz ilk aylarda, “suskun, dinleyen” bir role zorlandığımız günleri, yılları hatırlayarak, bilimsel bakımdan d i n l e m e’yi incelemeye başlayalım. Halk arasında hala “Söz gümüşse sükut altındır” derler. Dinleme, düşünme gibi gerçek bir sanattır ve bunu iyi disipline eden bir birey, mükafatını hayat boyunca toplar. Aşağıda bir kaç cümlesini çevirdiğimiz ROBERTSON, “etkili-dikkatli dinleme”nin faydalarını şöyle sıralıyor:

1)      Kendine saygıyı yükseltme,

2)      Mesleki ve ekonomik kazançlar sağlamak,

3)      Evlilik ve aile hayatını iyiye götürmek,

4)      Sağlığınızı korumak ve yüceltmek,

5)   Bilginizi ve sözcük düzeyinizi tanıma ve genişletme.        <b>            </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>
<p align=”center”>-26-</p>
İbrahim DÖNMEZER, “Ailede İletişim ve Etkileşim” adlı kitabında, d i n l e m e y i  iki bölüme ayırıyor:

&nbsp;

A)  <b>E d i l g i n   d i n l e m e</b> :

<b>             </b>E d i l g i n  dinleme, çocuk konuşurken kendi görüşlerimizi açıklamadan ve “geri-itilim” (<i>feed-back</i>) kullanmadan, yalnızca “onay tepkileri” vererek çocuğu dinlemektir. Edilgin dinleme, güçlü bir sözsüz iletişimdir ve konuşan kişinin kabul edildiğini duyumsaması amacıyla etkili bir şekilde kullanılabilir.

&nbsp;

Edilgin dinlemede, s ü r e k l i  s e s s i z  k a l m a k, iletişimi engellemekle birlikte, çocuğa “kabul edilmediği” izlenimini verir. Bu nedenle, özellikle konuşmaya ara verdiği zaman, sözlerinin ve duygularının anlaşıldığını gösteren sözlü ve sözsüz tepkiler vermek gerekir. Çocuğun ‘edilgin’ davranması, özel haller hariç, öğrenmeye karşı bir zıtlık (<i>opposition disorder</i>), aile ya da okul (<i>otorite</i>) idaresine karşı bir tavır, ya da davranış bozukluğu olarak da nitelenebilir.

&nbsp;

ROBERTSON’a göre, k ö t ü   d i n l e m e  a l ı ş k ı n l ı ğ ı, şu durumların sonucudur:

1)  Konuya ilgiden yoksun olma,

2)  Dış görüntü ile çok meşgul olma, sonuçta da içeriği kaçırma,

<b>             </b>3)  Konuşmacının sözünü kesme,

4)  Ayrıntılar üzerine odaklanma ve asıl noktayı atlama,

5)  Herşeyi önyargıya dayalı bir taslağa oturtma,

6)  Etkin olmayan bir beden durumu sergileme,

7)  Şaşkınlık yaratma ve bunlara göz yumma,

8)  Zor gereçleri atlama,

9)  Duyguların mesajı engellemesine izin verme.

<b> </b>

<b>            </b>B)<b>  E t k i n  </b>(<b>etkili</b>)<b>  d i n l e m e </b>:

<b>            </b>G e r i  i t i l i m  kullanarak dinlemeye “etkin (etkili) dinleme” denir. Etkin dinlemede dinleyen, konuşanın iletileni doğru anlayıp anlamadığını denetlemek için, bilinçli bir şekilde ve sürekli olarak “geri itilim” kullanır. Başka bir deyişle, aldığı iletinin doğruluğunu sınamak amacıyla iletiyi açarak ve kendi sözcükleriyle geri iletir. (Askerlik ödevinin başlangıcında, acemi erin, eğitimci çavuşun dediklerini kelime be kelime geriye tekrarladığı gibi!) Ancak, bu iletiye değerlendirme, soru sorma, öneri ve görüş bildirme gibi kendinden bir şeyler katmaz, yalnızca iletiden anladığını gösterir.

&nbsp;

Etkin dinleme, alıcının, duyduğunu geri ileterek göndermeyi doğru anladığını ve söyleneni işittiğini göstermesi açısından, ‘edilgin dinleme’den ayrılır.

&nbsp;

Etkin dinleme’nin  f a y d a l a r ı:

1)  Duygusal boşalıma ve duyguların keşfedilmesine yol açar,

2)  Çocukların olumsuz duygularından korkmamalarına yardım eder,

3)  Ana baba ile çocuk arasında sıcak bir ilişkinin kurulmasını sağlar,

<b>             </b>4)  Gerçek soruna ulaşmayı sağlar, ve

5)  Çocukta sorumluluk duygusunun gelişmesine yardım eder.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<b> </b>
<p align=”center”>-27-</p>
Etkin dinlemenin  k o ş u l l a r ı :

&nbsp;

1)  Kabulsüz dinleme yararsızdır. Ç o c u ğ u n  d u y g u l a r ı n ı gerçekten kabul etmek gerekir,

2)  Uygun bir z a m a n a gereksinme vardır,

3)  Çocuğa g ü v e n m e y i  gerektirir,

4)  Ana babanın istediği bir ç ö z ü m ü  ç o c u ğ a   k a b u l  e t t i r m e k  a m a c ı y l a  k u l l a n ı l

m a m a l ı d ı r.

&nbsp;
<p align=”center”>*    *<b></b></p>
<b> </b>

<b> </b>
<p align=”center”><b>Tedavide  İletişim</b></p>
<p align=”center”>(<i>Communication in Therapy</i>)</p>
Terapist ve hasta arasındaki ilişki son derece önemlidir. Terapi’de iletişim, “aktarım” (<i>Transference</i>)da en üstün düzeyine erişir. Birçok nöroz’lara neden olan “kimlik noksanlığı”nda (<i>lack of identity</i>) iletişimin rolü ön plandadır. “Konuşmama”, “sükut” (<i>silence</i>) da, tedavisel iletişimde oluşan çok önemli öğelerden biri olup, çoğu kez, yücelen özel duyulara karşı anlamlı bir “direnç” (<i>resistence</i>) başlangıcının belirtisidir.

&nbsp;

&nbsp;
<h1>İlişkilerin  Niteliği</h1>
&nbsp;

Kişilerin birbilerine karşı d u r u m’ u (<i>standing</i>), iletişim’in oluşum şekillerinden dolayı, sürekli değişir. Bu durum, genellikle, yaş, ekonomik durum, fiziksel özellikler, eğitim düzeyi, etik terimler ya da görüş açılarından incelenebilirler.

&nbsp;

Psikoloji’de ve Psikiyatri’de ise, isanların birbirlerine karşı olan ilişkileri şu terimlerle ifade ,edilirler: S ı k ı n t ı l ı (<i>anxious</i>), b a ğ ı m l ı (<i>dependent</i>), h ü k m e d e n – k o n t r o l   e d e n

(<i>dominating, controlling</i>), a s ı l a n – y a p ı ş a n (<i>clinging</i>),  a ş ı r ı  k o r u y u c u (<i>over-protective</i>), s a l d ı r g a n (<i>aggressive</i>),  u t a n g a ç (<i>timid</i>), h a s s a s –  d u y a r l ı (<i>sensitive</i>),  c e a r e t l e n d i r i c i (<i>encouraging</i>), s a h i p l e n e n (<i>possessive</i>), s u ç l u (<i>guilty</i>), d ü ş m a n c ı l (<i>hostile</i>), m e s a f

e l i (<i>distant</i>), b e y e n m e y e n – h o ş l a n m a y a n (<i>disliking</i>), ö n e m  v e r m e y e n – i h m a l  e d e n (<i>ignoring, neglecting</i>), h o ş g ö r ü l ü (<i>tolerant</i>), k o r k u  d o l u (<i>fearful</i>),  k ı s k a n ç (<i>jealous</i>),  s ı c a k  h i s l e r l e  d o l u (<i>affectionate</i>), s o ğ u k (<i>cold</i>), a s ı k  s u r a t l ı (<i>sulky</i>), h ı r ç ı n – s i n i r l i (<i>irritable, nervous</i>), k e d e r l i – d e p r e s e (<i>sad, depressed</i>), y a d s ı y a n (<i>refusing,</i> <i>denying</i>), a z a r l a y a n – s i t e m  e d e n (<i>rebuking</i>), ı s r a r l ı (<i>demanding</i>), t e h d i t  e d e n (<i>threatening</i>), c e z a l a n d ı r a n (<i>punishing</i>), i l g i l i (<i>interested</i>), y o k s u n  b ı r a k a n (<i>depriving</i>), g i z e m l i (<i>secretive</i>), r e d d e d e n – k a b u l  e t m e y e n (<i>rejecting</i>) vb.

&nbsp;

Bir kimsenin diğer bir kimse üzerinde izlenim bırakan diğer parametre’ler ise: “anlayışlı” (<i>understanding</i>), “sevecen ve aldıran” (<i>loving and caring</i>), güvence (<i>security</i>) veren, “olumlu” (<i>positive</i>) ve “olumsuz” “<i>negative</i>” niteliklerdir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-28-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<h1>A L G I L A M A</h1>
&nbsp;

Bilindiği gibi, dış dünyayı duyu organlarımız yoluyla içselleştirdiğimiz uyarılarla kaydediyoruz ve fakat bunları yorumlamadan ve gerekli tepkileri vermeden önce,  a l g ı l a m a k  zorundayız. Algılama, iletişimin en önemli olmazsa olmaz öğelerinden biri olup, klasik Psikoloji ders kitaplarının ötesinde, özellikle “İletişim” (<i>Communication</i>) kitaplarında dahi, hakkında yeterli bilgi verilmeyen bir konudur. Bu itibarla, bu konuda özel çalışma ve araştırmalar yapmış, özellikle Gestalt Psikolojisini derinden benimsemiş psikolog-psikiyatr Prof.Dr. Kurban ÖZUĞURLU’nun “<b>Evlilik Raporu</b>” adlı bulunmaz eserinden aldığımız bazı bilgi-prensipleri, burada okuyucularımıza sunmak istiyoruz. Eminim ki bu bilgiler, insanın kendi düşünme alemini anlamak için olduğu kadar, aile içi iletişiminin anlaşılması ve yorumlanmasında da elinizde çok değerli bir rehber olacaktır.

&nbsp;

Prof.Dr Kurban Özuğurlu, a l g ı l a m a’yı şöyle tarif ediyor:

“Dış ve iç dünyamızdan gelen uyaranların bilinçli olarak zihinsel işlem sonrası bizde oluşturduğu düşünce, kavram, tanımalar vb.’ne a l g ı l a m a  diyoruz. İnsanlararası tüm ilişkilerin oluşumunda rol oynayan ve iletişimin anlam ve yorumlanmasını değiştiren, insanların  a l g ı l a m a   d ü z e n l e r i d i r.  Bu düzenler, birbirleriyle yakından ilintili üç boyutun bütünleşmesinden oluşur:

&nbsp;

I.  FİZİKSEL ve FİZYOLOJİK UYARANLAR BOYUTU :

&nbsp;

“Bu boyut, duyu organları ve uyarım özelliklerine göre biçimlenir. Bunlar örneğin, gözün görme, kulağın işitme özellikleriyle ses tonu, jest ve mimiğin ifade ettiği anlam özellikleridir.

“Bu boyutta, eşlerden birisi, kadın ya da erkek, sözlü ve sözsüz olarak fiziksel ve fizyolojik etkileriyle (bedensel duruş, mimik, jest, ses tonu vb.) iletişimi başlatırlar. Cinsel iletişim, beş duyuyla ilgili fiziksel ve biyolojik tümünün etkisindedir ve çoğu zaman sözsüz iletişimdir. Sağlıklı bir karı koca iletişiminde eşler karşılıklı olarak birbirlerine elden geldiğince olumlu yönde etkileyici fiziksel ve fizyolojik bedensel uyarılar sunmaktadır.

&nbsp;

II.  GESTALT İLKELERİ BOYUTU :

“İster doğal ister simgesel olsun, tüm uyaranların algılanmalarında geçerliliği varsayılan bütünü kavrayışıyla ilgili boyuta: “<b>Gestalt</b> İlkeleri Boyutu” diyoruz. Bu sözcük Almanca’dan gelip, “<i>biçimsel bütünlük, bütünlükle</i> <i>belirgen</i> <i>şekil</i>” anlamına gelir. Bu, başka bir deyimle, <b>insanın kültürel kimliğidir.</b>

&nbsp;

“İnsan, “bütün”ü algılarken, “ayrıntıları”nı da bir bütün olarak algılamak zorundadır, o, sonra mesajın içindeki ayrıntıların farkına varır. Parçaların, ayrıntıların bir bütün olarak algılanmaları, bazı kuramsal ilkelere göre olmaktadır. G e s t a l t   i l k e l e r i dediğimiz bu “algı oluşturma süreçleri”nin

En önemlileri şunlardır:

a)  Y a k ı n l ı k   i l k e s i :  Birbirlerine yakın olan nesneler, olaylar, bir bütün içinde algılanır (Bir tepsiye konan çeşitli türde yiyecekler, bir anlam ifade eden harflerin yanyana konuşuyla bir anlam çıkarılabilmesi vb.).

b)  B e n z e r l i k   i l k e s i :  Benzer şekiller, sesler ve mesajlar, ayrı ayrı değil, bir bütün olarak algılanır. Bu, gestalt’ı tamamlar.

c)  K a p a l ı l ı k   i l k e s i :  Özellikle görsel ve işitsel niteliklerdeki algılama alanlarının eksiklikler, yakın tahminler, algılayan kişi tarafından kapatılır. Bunun tersi, “yanlış tamamlamalarla, yanlış iletişimler kurulur.”

d)  İ y i   b i ç i m l e n d i r m e (<b>Praegnans</b>)  i l k e s i :  İnsan zihni, algıladığı her şeyi “iyi biçime” dönüştürür. Bu, doğru kullanıldığında, etkileşimde bulunduğumuz insanlarda çok olumlu bir etki yapar.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-29-</p>
&nbsp;

III.   PSİKOLOJİK BOYUT :

&nbsp;

“Bu, kişinin deneyimlerini, öğrenmelerini, tasarlamalarını, beklentilerini, dürtü ve güdülerini, kişisel değer yargılarını, tutumlarını, ruhsal durumlarını, heyecanlarını ve anımsamaları gibi niteliklerini içerir. Buna ek olarak, kişinin yapı ve kişilik gelişmesiyle ilgili içe-dışa dönüklük, anksiyete-sıkıntı derecesi, karar verebilme duyarlığı ya da güçlüğü, bağımlılık-bağımsızlık boyutları eklenmelidir.

&nbsp;

IV.   ÇEVRE BOYUTU :

&nbsp;

“İnsan, doğal bir çevrede yaşadığı kadar, simgesel, kültürel bir çevrede de yaşamaktadır. Bu simgesel çevreye, genel anlamıyla k ü l t ü r diyoruz.”

Prof. ÖZUĞURLU,  K a r ı – k o c a   a r a s ı n d a k i   i l e t i ş i m   b o y u t l a r ı  hakkında da şunları kaydediyor:

&nbsp;

“1) Eşlerin, insan insana ilişkilerinde uyum sağlayıp sağlayamadıkları;

2) Eşlerin, çevrelerinde olup bitenleri değerlendirmede ve yaşantılaştırmada uyumlu olup olmadıkları;

3) Eşlerin toplum içinde birlikte oldukları zaman bu birliktelikte uyumlu olup olmadıkları;

4) Eşlerden birinin kendi varlığını gösterme çabasına diğerinin önem verip vermediği;

5) Karı kocanın birbirine ihtiyaç duyduklarında, karşılıklı olarak birbirlerinin eksikliklerini gidermede uyum gösterip göstermedikleri.”

&nbsp;
<p align=”center”>*</p>
&nbsp;

&nbsp;
<h1>AİLE-İÇİ  İLİŞKİLERİ</h1>
&nbsp;

Nükleer (Çekirdek) bir aile içi ilişki biçimleri, şöylece sıralanabilir:

&nbsp;

1)  baba-anne ve anne-baba,

2)  baba-çocuk ve çocuk-baba,

3)  anne-çocuk ve çocuk-anne,

4)  çocuk-çocuk.

&nbsp;

Ailedeki her birey, bu ilişkilerde birden fazla, çeşitli roller oynar.  Örneğin baba ile anne arasındaki “kişi – kişi” ilişkisinin ötesinde erkek – kadın, koca – karı , iş ortağı – iş ortağı olabilir. Baba – kız ilişkileri, bunun ötesinde kişi – kişi,  erkek – kadın,  ergin – çocuk ilişkileri kombinasyonlarında etüd edilebilir. Ruhsal bakımdan göreceli olarak sağlıklı ve bir denge içinde aile makinesini yürütebilenler, bu değişik rollerdeki giydikleri ‘kimlik şapkaları’nı, o kimliklere uygun ve sınırları aşmayacak şekilde kullanabilmesini bilenlerdir.

&nbsp;

Dorothy ve Raphael BECVAR, “Aile Tedavisi – Sistemik Bir Entegrasyon”, adlı kitaplarında, uzunca ömürlü bir ailenin geçtikleri evre’leri ve her seferinde belirli olabilecek duygusal konuları ve bireylerin bağdaşmakla yükümlü olduğu sorunları şöyle diziliyorlar:

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-30-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<span style=”text-decoration: underline;”>Evre</span>:                                 <span style=”text-decoration: underline;”>Duygusal konular</span>:                        <span style=”text-decoration: underline;”>O evreye özgü sorumluluklar</span>:

&nbsp;

1. Bağımsız ergin             Ebeveyn’lerinden ayrılmayı         a. Orijinal aileden farklılaşma

kabullenme                                   b. Yaşdaşlarıyla arkadaşlık edininimi

c. Bir kariyer’e başlangıç

&nbsp;

2. Yeni evli                       Evliliğe bağlılık taahhüdü             a. Evlilik sistemin oluşumu,

b. Eş’e aile ve arkadaşlarla hayatınızda yer ayırımı,

c. Kariyer’in ısrarlarına uyum sağlama

&nbsp;

3. Bebek beklerken           Yeni fertleri aileye kabul              a. Aile’de bebeğe yer ayırabilme yolunda uyumluluk

b. Ebeveynlik rolünü takınma ve alışma

c. Büyük ebeveynler için evde yer açma

&nbsp;

4. Okul öncesi çocuk         Yeni kişiliği kabullenme              a. Yeni çocuk(lar)’un özel gereksinimini karşılama

yolunda aileyi hazırlama

b. Fazla enerji sarfı ve mahremlik yokluğuna alışma

c. Çift olarak kendiniz için zaman yapmayı öğrenme

&nbsp;

5. Okul çağı çocuk             Çocuklara, aile dışında da            a. Aile-toplum etkileşimini genişletme,

ilişki kurabilme şansı yaratma      b. Çocuğun eğitimsel gelişimini cesaretlendirme

c. Artmış faaliyetler ve zaman istemi ile başa çıka-

bilme

&nbsp;

6. Yeniyetme-Ergen          Bağımsızlık yolunda aile bağ-       a. Ebeveyn-çocuk ilişkilerinde dengeyi çocuğun

lantılarını yeterlice gevşetme            inisiyatifine döndürebilme

b. Artık orta yaşlara gelmiş olmakla, kariyer ve

evlilik ilinti ve beklentilerini gözden geçirme

c. Daha da yaşlanmış ebeveynlerin sağlık ve

benzeri problemleriyle ilgilenme

&nbsp;

7. Yeni bir başlama,          Aileye giriş ve çıkışları                  a. Artık ergin olmuş çocukları çalışma, kolej ya

çıkma merkezi                kabullenme                                        da evlilik nedenleriyle salıverebilme

b. Onların ayrılık gayretlerine karşın evi hala

bir temel güvence odağı hissettirebilme

c. Zaman zaman artık ergin olmuş çocuklarınızın

eve dönüşlerine hazır olma

&nbsp;

8. Orta-yaş ergin                Çocukları tamamen serbest            a. Kendi evliliğinizi tazeleme

bırakabilme, birbirlerini                 b. Çocuklarınızın eşlerini ve çocuklarınızı evinize

yüzleyebilme                                      kabullenme

&nbsp;

9. Emeklilik                        Emekliliği ve yaşlanma sürecini    a. Kişisel ve çift olarak işlevselliğini koruyabilme

kabul edebilme                               b. Orta kuşaklara destek olabilme

c. Büyük ebeveynlerin, eşin ölüm olaylarıyla başa

çıkabilme

d. Aile evini kapama ya da yeni olanaklara göre

(Yaşlılar evi vb. İ.E.) uyum sağlayabilme.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-31-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Aynı yazarlar, “Evlilik”’in  e v r e l e r i n i  dört önemli faz’a ayırarak herbirini şöyle niteliyor:

&nbsp;

&nbsp;

<span style=”text-decoration: underline;”>Evre</span>:                               <span style=”text-decoration: underline;”>Duygusal konular</span>:                      <span style=”text-decoration: underline;”>O evreye özgü sorumluluklar</span>:

&nbsp;

&nbsp;

1. BALAYI devresi            Evliliğe sadakat                            a. Orijinal aile’den ayrılabilme, farklılaşabilme

(0-2 yıl)                                                                                 b. Eş ve arkadaşlar için hayatınızda yer ayırabilme

c. İş hayatının ısrar ve isteklerini evlilik hayatına

uydurabilme

&nbsp;

2. Evliliğin erken                İlişkilerin olgunlaşması                a. Evlilikte romantizmi koruma

dönemi                                                                                  b. Birlikteliği ve ayrılığı bir dengede tutabilme

(2-10) yıl                                                                              c. Evlilik bağlarını yeniden gözden geçirme

&nbsp;

3. Orta evlilik                      Kariyer-sonrası planlama             a. Orta yaş hayatın getirdiği değişikliklere uyum

dönemi                                                                                       sağlama

(10-25) yıl                                                                       b. İlişkileri, ana prensipleri yönünden yeniden

gözden geçirme

&nbsp;

4. Uzun-terim                     Yenilemeler ve Allaha-                 a. Hala bir çift olarak fonksiyonda bulunabilme

evlilik                              ısmarladık’lar, ayrılıklar               b. Evi kapatma ya da olası değişikliklere hazır

(25+ yıl)                                                                                        olma (bakımevi, İ.E.)

c. Eşin ölümü ile başa çıkabilme.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

———-

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-32-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>Yaşamımızda “bir numaralı halk düşmanı”</b>:</p>
&nbsp;
<h5>S t r e s</h5>
&nbsp;

S t r e s, bugüne bugün, refah ve başarı düzeyi her ne olursa olsun, her bireyin ve örgütün isteyerek ya da istemeyerek karşı karşıya kaldığı “bir numaralı halk düşmanı”dır. Globalleşen, gürültü ve istekleri artan, gelir ve refah düzeyinin artık insanların alın terleriyle ve dürüst olarak çalışmaları sonucu ile paralel olarak büyümeyen bir dünya içinde yaşıyoruz. Daha elli yıl önce rüyalayamayacağımız fantaziler oluşageldi: Aya ve diğer gezegenlere gittik, boşlukta yürüdük; karlı ya da yağmurlu havada internetle eve yiyecek ısmarlayabiliyoruz. Zerafetini, inceliğini, ruhsal uygunluğunu kale bile almaksızın, sırf kolaylığın ve teknik ilerlemenin şımarıklılığını yaşayarak “<i>chat</i>” ile evlenme bile teklif edebiliyoruz. Sokakta birbirimize çarptığımızda özür dileyene “bu da hangi planet’ten geldi?” hesabı ters ters bakıyoruz; otobüslere binerken, bankada sıra beklerken, kırmızı ışıkta yolu geçerken, birine yol sorarken birbirimizin gırtlağına sarılmaya hazırız; sabah gazetelere şöyle bir göz gezdirdiğimizde ya da televizyonda meclis toplantılarına veya panellere kendimizi vermek istediğimizde saygısızlık, küstahlık, insan olmayan muhterem varlıklara bile yakışmayacak hareketlerle bizleri varlığımızdan utandıracak durumlara sahne oluyoruz; yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet kol geziyor; bu sahteliğe insanoğlu daha ne kadar dayanır? Kalp-sinir hastalıkları, psikosomatik rahatsızlıklar, yüksek tansiyon, her yıl yükselen boşanma oranı, uyuşturucu kullanımı, sarhoşluk ve trafik kazaları, intiharlar hep neye yükseklerde uçuyor? Tüm bunların nedenleri ayrı ayrı faktörler olmakla beraber, hepsinin ortak noktası:  s t r e s .

&nbsp;

Daha ilerde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, stres sırasında verilen tepki, <i>canlının canlılığını sürdürmek, onu korumak amacını taşır. </i>İnsan gerçek bir tehlike karşısındaysa, salgılanan “adrenalin” ve diğer hormonlarla başlatılan faaliyet ve depolardan harekete geçirilerek kana verilen yağ ve şeker, hayatı korumak için yapılan mücadele sırasında amaca uygun olarak kullanılır. Bedende yaratılmış alarm durumuna göre, insan koşar, mücadele eder, varlığını veya elindekini savunur ve böylece beden içinde bu amaç için hazırlanmış olan maddeleri kullanır ve tüketir. Anglo-Amerikan kaynakları, stres karşısında bir canlının verdiği tepkiyi, kısaca “<i>fight or flight</i>” (Kavga ya da Kaçış) olarak nitelendirirler.

Akademik olarak, stres’i meydana getiren olayları “stres vericiler”(<i>stressor</i>), bu olaylara insanın fizyolojik ve psikolojik düzeyde verdiği tepkileri de “stres” (<i>stress</i>) terimi ile ifade etmeyi yeğlemekteyiz. Bu nedenle, ilk kez, stres vericilere karşı canlının fizyolojik tepkilerden söz etmemiz gerekiyor.

&nbsp;

Bir tehlike ile yüz yüze gelen canlı, başa çıkamayacağına inandığı tehlike ile  s a v a ş ı r  ve böylelikle yeni duruma bir  u y u m   s a ğ l a r. Organizmanın tehdit karşısında olduğu stres durumunda insanlarda hem bedensel ve hem de psikolojik düzeyde bir dizi olay meydana gelir. “Bedensel” değişikliklerin hemen hemen aynı basamaklardan geçmelerine karşılık, “psikolojik” düzeyde olaylar, kişilik ve çevre gibi bireysel koşullara bağlı birçok değişiklik gösterir. Bu değişiklikler tek ya da her iki düzeyde beraberce sergilenebilir.

&nbsp;

Bu günümüzün en önemli sağaltım ve yaşam konularından olan Stres’i ayrıntılarıyla sizleri en iyi bir şekilde Prof. Dr. Acar ve Zuhal Baltaş çiftinin bu konuda yazılmış en saygıdeğer yayınlarından biri olan “Stress ve Başaçıkma Yolları” kitabından aldığımız alıntılarla aydınlatmak istiyoruz. Gerektiğinde, gerek kendimden ve gerekse diğer kaynaklardan eklerle konuyu zenginleştirmeye gayret edeceğim.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-33-</p>
&nbsp;

&nbsp;

“Stres karşısında, bir insanın kendi hayatını korumasına yönelik ‘bedensel-fizyolojik’ tepkiler şunlardır:

&nbsp;

<b>.</b> Mücadele için gerekli hammadde olarak, depolanmış <i>yağ ve şeker kana karışır</i>;

<b>.</b> <i>Solunum sayısı artar</i>, sonuçta daha fazla oksijen taşınır,

<b>.</b> Beyne ve kaslara daha fazla oksijen taşıma gayesiyle, <i>kanda alyuvarlar çoğalır</i>,

<b>.</b> <i>Kalp atışı ve kan basıncı yükselir</i>, daha çok miktardaki kan gerekli yerlere sevkedilir,

<b>.</b> <i>Kan pıhtılaşması</i>, olası bir kanamayı korumak için, <i>ivedileşir</i>,

<b>.</b> Kuvvet gerektiren tepkilere hazırlık olsun diye, <i>kas gerilimi artar</i>,

<b>.</b> İç organlardaki kan, kaslara ve beyne geçer, <i>sindirim ve mesane adaleleri gevşer</i>,

<b>.</b> Algı’yı güçlendirme amacıyla, daha fazla ışık alsın diye, gözbebekleri büyür.

<b>.</b> Dış dünyadan daha iyi haberdar olmak için, tüm duyumlar artar,

<b>.</b> H i p o f i z  bezi uyarılır (Ayrıntılar için aşağıya bakınız!)

&nbsp;

“Bu fizyolojik değişikliklerin oluşum sırası şudur:

1)      Stres, beynin “hipofiz” bezini etkiler,

2)      Hipofiz’den “ACTH- <i>Corticotrope Hormone</i>), diğer ismiyle ‘stres hormonu’ çıkar,

3)      ACTH, “Böbreküstü- Adrenal bezler’i etkiler,

4)      Böbreküstü’nde iki tip hormon vardır:

a)  ADRENALİN :  Karaciğer ve kaslarda depolanmış ekstra şekeri serbest bıraktırır,

bunların yakılması sonucu, kanda “serbest yağ asitleri” ve “şeker” yükselir,

b)  KORTİZON (<i>Cortisone</i>) : Kaslarda, protein sentezlerini oluşturmak ve şeker yap-

mak için “aminoasitler” salınır. Bunun sonucu da kanda yine “şeker” yükselir.

&nbsp;

&nbsp;
<h1>Genel  Uyum  Belirtileri</h1>
<b> </b>

“Daha önceden de belirttiğimiz gibi,  s t r e s , organizmanın fiziksel ve ruhsal sınırlarının zorlanması, tehdit edilmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Organizma’nın ‘tehdit ‘edilmesi’ ve ‘denge’nin (<i>homeostasis</i>) bozulması, yukarıda anlatılan ve canlıyı korumaya yönelmiş “alarm tepkisi”nin yaşanmasına neden olur. Bozulan dengenin yeniden kurulması için, yeni duruma “uyum sağlanması” gerekir. Bu nedenle, ‘stres tepkisi’, “Genel Uyum Belirtisi” olarak da anılır. Genel Stres Belirtisi’nin üç kademesi vardır:

&nbsp;

A)  A l a r m  T e p k i s i :  Bu dönem, insanın ya da hayvanın dış uyaranı “stres” olarak algıladığı durumdur. Organizma bu dönemde ‘şok’a ve ‘kontrşok’a girer. <b>Şok </b>döneminde vücut ısısı ve kan basıncı düşer, kalp duracakmış gibi olur, eli ayağı çözülür. Bunun hemen ardından <b>kontrşok</b> dönemi gelir. Organizma bu durumla başaçıkabilmek için aktif fizyolojik girişimlerde bulunur ve yukarda ayrıntılarını verdiğimiz “otonom faaliyet” ortaya çıkar. Amaç, ‘savaşarak’ ya da ‘kaçarak’ organizmayı korumaktır.

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>
<p align=”center”>-34-</p>
<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b>            </b>B)  D i r e n ç   D ö n e m i :  Vücudun direnci, normalin üzerine çıkar. Yüz yüze olduğu bu stres verici duruma karşı direncini yükseltmiştir. Bu durumdan kaçmak veya ona uyum sağlamak zorunda olduğundan başka, stres vericilere direnci düşer. Örneğin vücut, aldığı bir toksine karşı direnç döneminde ise, soğuk algınlığına direnci düşüktür. AIDS’li insanların genellikle basit bir soğuk algınlığından kurtulamayarak öldükleri sıkça rastlanan bir olay olarak bilinir. Eğer ‘direnç dönemi’ başarı ile aşılırsa, beden, normal koşullarına döner; başarısız olursa, beden kuvvetten düşer, çöker.

<b> </b>

<b>            </b>C)  T ü k e n m e   D ö n e m i :  Stres verici olay çok ciddi ise ve uzun sürerse, organizma, “tükenme” basamağına gelir. Bazen bu dönemde yeniden ‘alarm’ dönemi basamakları ortaya çıkar. Her canlının uyum yeteneği ile enerjisi bir diğerinden farklı ve sınırlıdır. Uyku ve dinlenme vücudu onarabilir, ama devamedegelen ve başaçıkılamayan stresler karşısında denge bozulur, uyum enerji ve yeteneği yitirilir. Bunların ardından ‘tükenme’ ve ‘bitkinlik’ nöbetleri görülür, artık geri dönüşü olmayan izler organizmaya kazınır ve bir seri hastalıklara kapı aralanmış olur.”

<b> </b>

<b> </b>

<b>Hans SELYE</b> (1953 ve 1972), ‘yıkım’ı, “adaptasyon hastalığı” olarak tanımlamıştır. Sonunda, bedensel tükenme ve ölüm ortaya çıkar. Eğer beden savunması stres’lere karşı koyabiliyorsa, genel uyum belirtisi iyi çalışıyor demektir. Selye’ye göre y a ş l a n m a, sabit adaptasyon enerjisi’nin zamanla aşınmasıdır. Bu açıdan psiko-somatik sonuçların ortaya çıkmasında üç önemli faktör vardır:

&nbsp;

1)      S t r e s’i n  ş i d d e t i,

2)      K r o n i k l e ş m e s i, ve

3)      G e n e l   u y u m   b e l i r t i s i’nin hangi aşamada olduğudur.

<b> </b>

Selye, stres’in fizyolojik etkilerini vurgulayarak, bu konudaki çalışmalara önemli

katkılarda bulunmuştur. Ama konu, laboratuvar hayvanlarından insana doğru kaydırılınca, sonuçlar insanın bireysel özelliklerine bağlı olarak farklılıklar doğurmaktadır. Çünkü bir insanın çok stres verici bulduğu yaşantı, diğer insan için hiç de rahatsız edici olmayabilir.

&nbsp;

A l a r m   r e a k s i y o n u  olarak adlandırılan dönem, organizmanın dış uyaranı stres olarak algıladığı durumdur. Bu zaman, daha önce de belirtildiği gibi, otonomik tepkiler ortaya çıkar. Amaç, savaşarak ya da kaçarak organizmanın iç dengesini (<i>Homeostasis</i>) yeniden kurmaktır.

&nbsp;

Stres verici koşullara karşın, uyuma elverişli bir durum ortaya çıkarsa, “direnç” oluşur. Bu durumda, organizmanın alarm tepkisi sırasındaki belirtileri ortadan kalkar. D i r e n ç  döneminde vücudun direnci normalin üzerindedir. Organizma dengeye kavuşunca uyum enerjisi biter, ardından tükenme ve bitkinlik dönemi başlar. Bu dönemde de alarm döneminin özellikleri görülür. Ancak bunlar (ülser’deki hücre yıkımı gibi), geriye dönüşü olmayan izlerdir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-35-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<h6>PSİKO-SOSYAL HASTALIK MODELİ</h6>
<b> </b>

<b>            </b>Hans SELYE’nin kurduğu prensipler üzerine, psiko-sosyal kökenli hastalıkların oluşum mekanizmaları ve gelişimleri şöyle özetlenebilir:

&nbsp;

1. <i>Psiko-sosyal uyaranlar</i>:  Bunların ortak noktası, belirli koşullar altında, belirli kişilerde hastalığa neden olabileceğinden şüphelenilen ve organizmayı yüksek beyin faaliyeti aracılığıyla etkileyen, kaynağını psiko-sosyal ilişkilerden alan uyaranlar kastedilmektedir.

2<i>. Psiko-biyolojik program</i>:  Bunların organizmalardaki belirleyicileri, “genetik” faktörler ile geçmiş yıllardaki “çevresel” etkilerdir. Bu program, örneğin bir problemi çözmek ya da herhangi bir durumda çevreye uyum sağlamak konusunda kişinin, belirli br kalıba uygun olarak (ikna etmek,bağırmak, silaha sarılmak gibi) tepki verme eğilimidir.

&nbsp;

3. <i>Mekanizmalar</i>:  Organizmada, psiko-sosyal bir uyaranın neden olduğu ‘bedensel’ tepkilerdir. Bu bedensel tepkiler, bazı koşulların yoğunluğu, sıklığı ve sürekliliği altında “hastalık ön belirtileri”nde ve doğrudan doğruya hastalığın kendisine öncülük eden çeşitli değişkenlerin varlığında ortaya çıkar.  Stres, bu mekanizmaya bir örnektir. Selye’ye göre, stres ile organizmada üç temel özellik uyandırır:

a) Organizmada, değişmez bir <b>tepki zinciri</b> uyandırır,

b) <b>Filogenetik</b> (Canlının türünün tarihi gelişimi boyunca) <b>en eski uyum kalıbıdır</b>,

c) Esas olarak, organizmayı <b>bedensel bir faaliyete hazırlar</b> (<i>fight or flight</i> prensibi).

Psiko-sosyal değişiklikler ve modern hayatın diğer koşulları tarafından harekete geçirilen bu temel tepkiler, ses gibi fizik ya da psikolojik bir sıkıntı veya fonksiyon bozukluğunu, hatta yapısal bir bozukluğu ortaya çıkarabilir. Özet olarak,  s t r e s, belirli koşullarda hastalığa öncülük ettiğinden şüphe edilen bir mekanizmadır.

<i>4. Hastalığın Ön Belirtileri</i>:  O anda bir ‘yetersizlik’ ortaya çıkartmamış, ancak devam ettiği takdirde problem çıkartacak olan ruhsal ya da bedensel sistemlerdeki fonksiyon bozukluklarıdır.

&nbsp;

5. <i>Hastalık</i> hali:  Ruhsal ya da bedensel fonksiyon bozukluğunun sonucu yetersizliktir.

6. <i>Etkileşen değişkenler</i>:  Kişiden ya da dıştan gelen ruhsal veya bedensel faktörlerdir.

Bunlar mekanizma, hastalık ön beliritisi ya da hastalık düzeyindeki neden-sonuç faktörünün hareketini değiştirir. “Değiştirme” sözcüğü ile, hastalığa uzanabilen süreci harekete geçireceği veya önleyeceği kastedilmektedir.

&nbsp;

<i>Psiko-sosyal uyaran</i>, çevredeki değişkenleri, <i>psiko-biyolojik program</i> ise bireysel değişkenleri tanımlar. Her ikisi de çok sayıda değişkeni içerir. Bu iki değişkenin kesişmesi, bir başka ifadeyle o birey için o durumun ‘stres verici’ olması, mekanizmanın işlemesine ve diğer etkileşen değişkenlerin devreye girmesine neden olur. Olayın bütününe bakıldığında en karmaşık değişkenlerin, bireye bağlı değişkenler olduğu görülür.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-36-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Bedensel açıdan, organizmada belli bir uyarana karşı “özelleşmemiş” (<i>non-specific</i>) bir tepki zinciri faaliyete geçerken, psikolojik olarak olayın stres olarak bir nitelik kazanması “özel” (<i>specific</i>) faktörlere bağlıdır. Tıp alanında ‘özelleşmemiş’ tepkinin organizmada yarattığı çeşitli değişiklikler ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Ancak bu arada olayın  s t r e s  verici olarak değerlendirilmesine karar veren psikolojik sistemler ihmal edilmiştir. <b>Lazarus</b> ve <b>Manson </b>bu konuda çalışmalar yaparak, olayın bireye bağlı ve özelleşmiş bir tepki olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu özelleşmeyi bireye özgü nitelikler ve zihinsel koşullar sağlamaktadır. Aynı ‘çevre’ faktörleri bütün insanlar tarafından aynı biçimde yorumlanmaktadır. Bazı insanlar için stres verici durumlar diğerleri için bir anlam taşımaz.

&nbsp;
<h6>S t r e s i n   S o n u ç l a r ı</h6>
<b>            </b>Strese karşı verilen tepkiler, uzun bir zaman dilimi içinde “kronik hastalıklar”ın gelişmesine zemin hazırlar. Stres’in sıklığı ve yoğunluğu, ‘zaman’ı kısaltabilir. Bu hastalıklar başağrısı, yüksek tansiyon, kalp rahatsızlıkları gibi “bedensel” hastalıklar olabileceği gibi, “psikolojik” ya da “zihinsel” hastalıklar da olabilir. İnsanlar; edinmiş oldukları davranış kalıplarına ve zihinsel özelliklerine göre, ‘stres’ karşısında psikolojik tepki olarak geri çekilme, kabullenme, karşı koyma veya korku, endişe, depresyon gibi duygusal problemler geliştirebilirler. Öte yandan; dikkatin azalması, zihni bir konu üzerinde yoğunlaştırma güçlüğü, çeşitli konular arasında ilişki kuramama, aşırı unutkanlık, <i>obsesif</i> (takıntılı) düşünceler, zihinsel düzeydeki problemlerden ancak bazılarıdır.

Görüldüğü gibi stres’ler, çeşitli düzeylerde ortaya çıkmasına zemin hazırladıkları problemlerle, kişinin verimliliğini düşürür, hayattan aldığı hazzı azaltır ve yakın çevre ile olan duygusal ilişkilerini zedeler. Bunlar, şöylece gruplandırılabilirler:

&nbsp;

1)   Önemli ya da önemsiz, daha önceden kolaylıkla verilebilen kararları vermekte güçlük,

2)   Değersizlik, yetersizlik, güvensizlik ve terkedilmiş duyguları,

3)   Alışılmış davranış biçimlerinde önemli değişiklik,

4)   En iyi olanı değil, garanti olanı seçmek,

5)   Uygun olmayan durumlarda ortaya çıkan öfke, düşmanlık ve kızgınlık dalgaları,

6)   Sigara ve içki içme eğiliminin artması,

7)   Kişisel hata ve başarısızlıkları sürekli düşünmek,

8)   Aşırı hayal kurmak, sık sk düşünceye dalıp gitmek,

9)   Duygusal ve cinsel hayatta düşüncesiz davranışlar,

10)  Birlikte olunan kişilere karşı duyulan aşırı güven (ya da güvensizlik),

11)  Alışılmıştan daha titiz ya da işin gerektirdiğinden daha fazla çalışmak,

12)  Konuşma ve yazışmada belirsizlik ve kopukluk,

13)  Nisbeten önemsiz konularda aşırı endişelenme veya tam tersine gerçek problemler karşısında

şısında ilgisizlik ve kayıtsızlık,

14)  Sağlığa aşırı ilgi,

15)  Uyku bozukluğu (zor uyuma veya gece boyunca sık sık uyanma),

16)  Ölüm ya da intihar fikirlerinin sık sık yinelenmesi.

Öte yandan, bireyin stres’e açık olmasında rol oynayan iki faktör vardır:

1) Stres’le karşılaşmanın  s ı k l ı ğ ı  ve karşılaşılan stres’in süre ve niteliği,

2) Stres’le başaçıkabilme konusundaki  k i ş i s e l   d o n a n ı m .

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-37-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<h6>STRES’ten  Korunma  Yolları</h6>
&nbsp;

Psikolojik anlamda  s t r e s,  <i>kişiye özgü ve bireysel olan bütünlüğü zorlayıcı</i> <i>ve bozucu etken(ler)dir. </i>İnsan, stres karşısında psikolojik ve sosyal bütünlüğünü korumak amacındadır. Bu korumayı hem bilinçötesi mekanizmalar ve hem de bilinçli çabaları ile yapar.

&nbsp;

Kişiliği koruyan mekanizmalardan en önemlileri “E g o’nun Savunma Mekanizmaları” olarak adlandırılan (<b>Anna Freud</b>, 1936) ve bilinçdışı çalışan savunmalardır. Bunlardan başlıcaları BASTIRMA (represyon), KARŞI TEPKİ GELİŞTİRME (reaksiyon formasyon), YANSITMA (projeksiyon), İNKAR-YADSIMA (dinayl), YER DEĞİŞTİRME (deplasman),<i> </i>

ve GERİLEME’dir (regresyon). Bunlardan bir az ilerde, önemlerinden dolayı ayrıntılarıyla bahsedeceğpiz.

Kişiliği koruyan diğer mekanizmalar “bilinç” ve “çaba” gerektiren gayretleri içerir. Stres karşısında bilinçli sistemlerin harekete geçmesiyle daha çok bilgi edinme, anlama, algı alanını genişletme ve değerlendirme, farklı koşullar deneme, yeni çözümler arama, yapıcı düşünceye yönelebilme gibi karmaşık zihinsel süreçler etkinlik gösterir.

&nbsp;
<h6>İş Stresi Ölçeği</h6>
<b>            </b>Gene, BALTAŞ’ların<b> </b>sundukları verilere göre, aşağıda iş hayatıyla ilgili bazı durumlar sıralanmıştır. Bu durumlarla ilgili olarak düşüncelerinizi, verilmiş olan sayıları kullanarak belirtiniz:

(1) Hiçbir zaman, (2) Ender olarak, (3) Bazen, (4) Sık sık, (5) Hemen hemen her zaman.

“1. Sorumluluklarınızı yerine getirmek için yeterli yetkinizin olmadığını hisseder misiniz? …..

2. İşinizin amacı ve taşıdığınız sorumluluklarınız hakkında tereddüde düşer misiniz?         …..

3. İşinizde gelişme ve ilerleme konusunda, size varolan imkanlardan şüphelenir misiniz?  …..

4. Normal bir iş gününüz size kaldıramayacağınız kadar ağır gelir mi?                                …..

5. Çevrenizdekilerin birbirleriyle çatışan taleplerini karşılayamayacağınızı düşünür

müsünüz?                                                                                                                            …..

6. İşinizin gerektirdiği eğitime tam olarak sahip olduğunuza inanır mısınız?                        …..

7. Amirlerinizin iş başarınız konusundaki değerlendirmelerini bilir misiniz?                       …..

8. İşinizi yapmak için gerekli olan bilgileri elde etmekte güçlük çeker misiniz?                   …..

9. Tanıdıklarınızın hayatlarını etkileyecek kararlar konusunda endişe eder misiniz?            …..

10.İşte, çevrenizdekiler tarafından hoşlanılmadığınızı ve kabul edilmediğinizi hisseder

misiniz?                                                                                                                              …..

11.Amirinizin sizi etkileyen karar ve davranışlarını yönlendiremediğinizi hisseder misiniz? …

12.Birlikte çalıştığınız kimselerin sizden tam olarak ne bekledikleri konusunda tereddüde

düşer misiniz?                                                                                                                     …..

13.Yapmak zorunda olduğunuz işin miktarının, işinizin niteliğini olumsuz yönde etkile-

diğini düşünür müsünüz?                                                                                                    …..

14.Daha iyisinin nasıl yapılacağını bildiğiniz halde, işinizi bunun dışında yapmak zorunda

kalır mısınız?                                                                                                                       …..

15.İşinizin aile hayatınıza engel olduğunu hisseder misiniz?                                                  …..

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-38-</p>
&nbsp;

&nbsp;

“Puanlarınızı toplayın ve 15’e bölün. Sonuç, sizin “iş stresi puanı”nızdır.

&nbsp;
<h1>STRES  Puanı</h1>
&nbsp;

3,5 – 4,0  A  =  Sağlığı ve verimliliği ciddi olarak tehdit eden ağır risk düzeyi

3,2 – 3,4  F   =  Sorumluluk düzeyi yüksek, zamanını zorlayan, dinlenmeye ve aile

ilişkilerine olanak tanımayan sağlık ve verimlilik için tehdit düzeyi

2,6 – 3,1  E   =  Uyarıcılığı yüksek, sorumlu, ancak kişiye çekici gelen iş stresi.

Kendini zorlayarak verimi artırırken, sağlık tehdit edilebilir.  İhtar.

2,0 – 2,5  D  = Sağlık ve verimlilik açısından en elverişli stres düzeyi.

1,4 – 1,9  C   = Hafif bir iş. Başarı güdüsü yüksek biri için sıkıcı, mücadeleci olmayan

biri için uygun bir iş stresi düzeyi.

1,0 – 1,3  B   = Kapasitesini kullandırmayan, yeterli uyarım sağlayamayan, dolayısıyla

can sıkıntısından ve önemsizlik duygusundan kaynaklanan stres düzeyi.

&nbsp;

&nbsp;

S R E S S   Y a r a t a n  O l a y l a r  v e  D u r u m l a r

<b>E v l i l i k</b>
<p align=”center”><b> </b></p>
“Evlilik, geçmiş birikimleri, içlerinden yetiştikleri aileler, eğitim ve öğrenimleri, kültürleri birbirinden farklı olan iki kişinin hayatlarının geri kalan bölümünü birlikte geçirmeye karar vermesidir.

“İnsanların kalplerinin kırılmasının onları ölüme sürüklediği yolundaki eski inanç, bugün bilimsel olarak bir ölçüde doğrulanmaktadır. Eşini kaybetmiş 55 ve daha yukarı yaşta kimseler arasında yapılan bir araştırmada, 6 ay içinde meydana gelen ölümlerin, böyle bir problemi olmayan aynı yaş dilimi içindeki insanlara kıyasla o/o 40 daha fazla olduğu bulunmuştur. Bu ölümlerin en başta gelen sebebi de, tahmin edilebileceği gibi, kalple ilgili rahatsızlıklardır. Aynı konuda Avusturyalı <b>Bartrop</b>’un bir araştırmasında, eşlerini kaybetmiş erkek ve kadınlarda, 8 hafta sonra bedenin bağışıklık yanıtının son derece azalmış olduğu, bu kimselerin hormon sistemlerinin yanında genel olarak kolayca enfeksiyon ve benzeri hastalıklara tutulabilecekleri ortaya konmuştur.

“Evlilikte iki yetişkin insanın, birbirlerinin ruhsal ve fiziksel gereksinimlerini karşılamaları ve ekonomik bir denge kurmaları beklenir. Bu kişiler aynı zamanda birbirlerinin aile çevrelerini paylaşacak, çocuk yetiştirecek, birtakım dostlar edinecek, günlük yaşam ve çalışmanın getireceği türlü zorluklara birlikte göğüs gerecek, ve bunlar gibi sınırları önceden pek de belirli olmayan konularda uzlaşmak zorunda kalacaklardır. Bu uzlaşmalar olmazsa, sonuçta ortaya birtakım ç a t ı ş m a l a r  çıkacaktır. <i>Aile içindeki çatışmaların, hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasını hızlandırdığı bugün kesin olarak bilinmektedir.</i>
<p align=”center”><i> </i></p>
<i>            “</i>Aile hayatı içinde gündelik hayatın getireceği stres ve uyum güçlüklerini en aza indirmek konusunda, hiç olmazsa başlangıçta <i>şanslı</i> görülebilecek bir evlilik için, bu evliliği paylaşacak eşlerin, önemli ölçüde “benzer” ölçüde benzer toplum koşullarından gelmeleri (Örneğin her ikisinin de önceden hiç evlenmemiş, ya da boşanmış; birbirlerine yakın eğitim görmüş, eğer bu konuda bir fark var ise, prensip olarak erkeğin daha çok eğitim görmüş; ekonomik geçmişte ‘benzer’ kesimlerden gelmiş ve aradaki yaş farkının da ‘makul’ (3-8) bir düzeyde kalmış olması) hararetle önerilir.
<p align=”center”><i> </i></p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-39-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>AİLE  İÇİ  İLİŞKİLERDE  ÇATIŞMA  NEDENLERİ</p>
&nbsp;

“a)  <b>S a ğ l ı k</b> :            Halk arasındaki yaygın inanca göre, evli çiftler yıllar sonra birbirlerine benzemeye başlarlar. Eşler uzun yıllar boyu evi, çocukları, cinselliği, ekonomik koşulları ve aynı yaşantıları paylaşarak birbirleriyle kaynaşırlar, iç ve dış ritmlerini bütünleştirirler. Bu açıdan bakıldığı zaman, <i>eşlerin birbirlerinde potansiyel olarak var olan hastalıkla ilgili yatkınlıkları, ilişkilerindeki gerginlik ve aralarındaki çatışma biçimiyle artırabileceklerini</i> düşünmek şaşırtıcı olmaz.

&nbsp;

Aile ilişkileri hastalığı başlatmak ve şiddetini etkilemek konusunda nasıl belirleyici olabiliyorsa, aynı şekilde, aile içi ilişkiler hastalığın tedavisini etkilemek konusunda da önemli bir rol oynar. Aile fertlerinin birinin hastalanması aşamasında en önemli faktör, ailenin hastalıklı bireyini yaşatmaya yönelik ilişki, tutum ve yaşama biçimini benimsemesidir. Bu durum, hem ailenin bütünlüğü açısından, hem de ‘hasta’ açısından “hayati” önem taşır. Bazı aileler bir hastalığın ortaya çıktığı durumlarda, kendiliklerinden hastayı yaşatacak tutum ve tavır içine girerler. Ancak az sayıdaki bu tür ailenin dışında kalan büyük çoğunluk, <i>içlerinden</i> <i>birini hasta etmiş davranış biçimlerini sürdürmeye devam eder</i>. İşte bu nedenle, özellikle ruh hastalıklarında, hastalığın tedavisinde hasta olan ‘kişi’yi tedavi etmek yerine, ‘aile ünitesi’nin tümüyle ele alınmasında büyük yarar vardır.

&nbsp;

“b)  <b>G ü n l ü k   i l i ş k i l e r d e k i    g e r g i n l i k l e r</b> :  Bunlar <i>aile bireylerinin</i> <i>birbirleriyle olan  ilişki biçiminden kaynaklanır</i>. Eğer aile fertlerinin birbirlerine yargılayıcı, denetleyici, üstünlük belirten tavırları bir <i>yaşam tarzı</i> haline dönmüşse, bu tavırlar, yöneldiği kişileri problemin özünden kopartıp kendilerini savunmaya zorlar. Yargılamaya, denetlemeye ve üstünlük belirtmeye yönelik tavırlar, “kötü”, “yanlış”, “ayıp” biçimindeki yaklaşımlar, aile ilişkisi içinde bu tavrın yöneldiği kişilerin daha yetersiz olduğu varsayımına dayanacağı için, aile bireyleri arasında hem sürekli bir gerginliğin doğmasına, hem de daha önemlisi, gelecek günlerde benzer sürtüşme tohumlarının atılmasına neden olur. Toplumumuzda gözlediğimiz ilginç sosyal bulgulardan biri, <i>aile bireylerinin birbirlerinin davranış ve hayatlarını sınırlamak konusunda önüne geçilmez istekleridir. </i>En göze batan yaklaşımlardan biri, “Bakalım bunun altından ne çıkacak?” izlenimini veren yaklaşımdır. Aynı şekilde, “Bu konuda bir tek doğru vardır, o da benim söylediğimdir” diye formüle edilebilecek olan ‘kesin’ üsluplu tavırlar da, aile geleneği içindeki otoriter ve kestirme yaklaşımın uzantısıdır.<i>         </i>

Değişen zamanların getirdiği en önemli çatışma, Türk toplumunda çekirdek aile yapısında yaşanan “rol kavramındaki değişme”dir. Geleneksel aile yapısının en önemli özelliği olan <i>erkeğin mutlak üstünlüğü</i>, gitgide artan bir oranla eşitliğe, hatta bazı ailelerde ibrenin kadın tarafına kaydığını göstermektedir. Erkekler eşlerine artık mutfakta, çocuk bakımında, beslenme ve yetişme, hastalık ve okul ödevlerinde eskisine oranla daha fazla yardım girişiminde bulunmakta, ama çoğu kez birçok çatışmalara yol açmaktadır.

&nbsp;

“c)  <b>E v l i   f e r t l e r i n   k i ş i l i k l e r i</b>  :   Eşlerin kişilik özellikleri, evlilikte bir denge kurulmasında en önemli rolü oynar. Bir beraberlik içinde uyumu ve dengeyi en çok zorlaştıracak olan kişilik özelliği: “katılık”tır. Bunun tam tersi olan özellik ise “esneklik”tir. Olaylara ve ilişkilere sadece ve sadece kendi açısından bakan, günlük hayatın akışı içinde, <i>kendi kafasında planladığından başka bir şeye kesinlikle tahammülü olmayan kimseler</i>, bir beraberliği kısa zamanda “yaşanmaz” hale getirirler.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-40-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Halk arasında yaygın bir söz olan “Evlilik uzlaşmadır”, maalesef çok da sağlıklı olmayan bir ifadedir. Eğer bir karı-kocanın herhangi bir tutum ya da zevk konusunda iki ayrı uçta olduğu düşünülüyor ve bir orta noktada buluşulacağına inanılıyorsa, bu yanlıştır. Çünkü başlangıçta eşler böyle bir “iyi niyet” gösterisinde bulunsalar bile, bir süre sonra, yapmak veya uymak istemedikleri bir durumu sürdürmenin yaratacağı  s t r e s  ile, karşılarındaki insana başka alanlarda tahammülsüzlük göstereceklerdir. Kendisinin fedakarlık yapmakta olduğunu düşünen kişi, bunun bedeli olarak <i>karşı taraftan da fedakarlık bekleyecektir. Bunu bulamazsa huzursuz olacak, bulursa karşı tarafı zorlamış olacaktır.</i>

&nbsp;

“d)<b>  C i n s e l l i k</b> :  Duygusal olgunun ölçütlerinden bir tanesi, <i>tatmin edici bir cinsel ilişki</i> içinde bulunmaktır. Cinsellik, ruh ve beden sağlığı bakımından, ‘mutlak bir gereklilik’ olmamakla beraber, çok önemli bir tamamlayıcıdır. Cinselliği hiç tanımayan bir kimsenin, bunun yokluğuna katlanması, tanıyan birine kıyasla daha kolaydır. Diğer taraftan, cinsellik konusunda beklentisi ve özlemi olanların, bu konuda özlem ve beklentisi olmayanlardan daha gergin olmaları kaçınılmazdır. Hiç şüphe yoktur ki, cinsel uyum, ruhsal ve fiziksel açıdan rahatlık sağlar, bu da hayatın bütün cephelerine yansıyan bir rahatlığın, dolayısıyla da evlilik hayatında genel bir uyumun oluşumuna neden olur.

&nbsp;

“e)  <b>Ç o c u k</b> :   Türk toplumunda halk arasındaki yaygın bir inanç, yolunda gitmeyen bir evliliği, doğacak bir çocuğun kurtaracağıdır. Böylece evin dışında ilşkileri, ya da kumar ve içki alışkanlıkları olan erkeğin eve bağlanacağı varsayılmaktadır. Halbuki eğer eşler kendi aralarında sağlıklı bir “iletişim zemini” oluşturamamışlarsa, aileye eklenecek bir çocuk, anlaşmazlıkları daha da derinleştirecektir. Yani, <i>aileye katılacak bir çocuk, ‘bir uğur ya da çözüm’ yerine, önceden kestirilmesi imkansız uyum problemlerini de birlikte getirecektir</i>. Çok büyük ve önemli hastalıklar bir yana bırakılırsa, çocuk, tüm özellikleri, beceri ve becerisizlikleri, ruh ve beden sağlığı ile ailesinin ürünüdür. Bu nedenle, sağlık ve davranış problemleri olan çocuğa, eşler arasındaki bir “kısa devre”, bir “masum kurban” gözüyle bakıldığı bilinir. Bu tür birçok ailede, onları dağılmaktan koruyan ve sahte bir dengenin sürmesini sağlayan kişi, “hastalıklı çocuk”tur. Bu nedenle birçokları, bilerek ya da bilmeyerek, çocuğun iyileşmesini köstekleyebilirler.

&nbsp;

“f)  <b>B o ş a n m a</b> :   Boşanma, karşılıklı anlaşılarak varılan ortak bir karar olsa dahi, insan hayatında birçok değişikliği de beraberinde getiren çok öenmli bir s t r e s  kaynağıdır. Bir evliliğin sona erdirilmesi taraflar için önceden bütün yönleri kestirilmesi imkansız birçok problemi de beraberinde getirir. Bu problemlerin boyutu ve şiddeti, evlilik süresinin uzunluğu ve çocukların sayısı ile doğru orantılı olarak artar.

“En iyi boşanma yaşı” diye birşey yoktur. Boşanmada, kişlerden daha çok çocuklar zarar görür; ama, çocuk psikiyatr’larının hemen hepsi, kavga-gürültü-şiddet içinde büyümektense, ailenin sorumlu kişisinin tek ebeveyn olarak bir çocuğu korumasına alarak kendi stil’inde yetiştirmesini daha yeğ bulurlar. Ayrıldıktan sonra çocukların geleceği üzerine etken olan en önemli faktör, çocuğun, orijinal ailesi ile olan bağlantı-ilişkilerinin, ziyaret koşullarının, çocuğun ‘ebeveyn’ imajını zedelemeyecek şekilde düzenlemiş olmasıdır.

&nbsp;

“g)  <b>S ı n a v   s t r e s</b>’i :  “Sınav”dan korkmakla “Sınav korkusu” arasında nitelik farkı vardır. Sınavdan korkan bir öğrenci yaklaşan sınava göre programını ayarlayarak çalışır ve zaman geçtikçe de korkusu azalır. Hiç şüphesiz, öğrenci sınavdan hemen önce bir heyecan duyar, ancak bu heyecan onu başarıya götürecek, canlı ve diri tutacak ölçüde olan olumlu ve gerekli bir duygudur.  S ı n a v   k o r k u s u, daha ziyade “fobik” bir karakter taşır ve bunu duyan bir öğrenci, tıpkı ‘uçak korkusu’ gibi, sınav yaklaştıkça daha ziyade korkar ve stres’e girer. Tehdit edici faktörlerin varlığı da, kaygılı bir çocuğun başarısını daha da olanaksız kılar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-41-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

h)  Ailevi  <b>s o s y o – e k o n o m i k</b>  çökmeler : Babanın (ya da ekmek kazanan bireyin) hastalığı, ölümü, sakatlanması; trafik kazaları, fertlerin ait oldukları <i>sosyal klas</i> yaşamının daha aşağılara indirgenmesine, dolayısıyle de bir “yaşam stres”inin gelişmesine neden olabilir.

&nbsp;

i)   <b>D o ğ a l   a f e t l e r</b>  :  Deprem; sel, çığ afetleri, ailenin tüm fertlerinde, onarılmaları çok güç yakın ve uzun vadeli sorunlar yaratır.

&nbsp;

j)  Ender olarak, hayatta beklenmeyen-layık olmadan çıkagelen  <b>k a z a n ç l a r</b> :  para, piyango, loto, miras vb., zihin gelişimi ve eğitimi yeterli olmayanlarda, onları ısrafa, sefahata hatta intihara sürükleyecek kadar derin, olumsuz etkilerde bulunabilirler.

&nbsp;

k)  <b>İ ş</b> : Günümüzün modern, teknik yaşamında, iş, belirli-göze çarpan bir patolojisi olsun ya da olmasın, stres’in en başta gelen kaynağıdır.

&nbsp;
<h1>STRES  ve  KORONER  KALP  HASTALIĞI</h1>
&nbsp;

Bir hekim olmama karşın, psikolog doktor BALTAŞ’ların mükemmel sunularından bu bölüme ait aldığım parçaları, anlatılıştaki rahatlık ve her tür eğitimli kimseye rahatça hitap etmeleri, anlaşılır ve pratik anlatı ve formüller şeklinde takdimleri dolayısıyla, kendimin olası tıbbi verilerle yüklü anlatımıma yeğliyorum.

&nbsp;

“ İnsan; ister <i>bedensel</i> (elektrik şoku gibi), ister <i>psikolojik </i>(kişiliğine yönelmiş bir suçlama gibi) bir tehdit ya da tehlike karşısında kalsın, buna kalp-damar sistemiyle yanıt verir. Bu arada bedenin tüm temposu değişir: Nabız hızlanır, kan basıncı yükselir, eller serinler, kan beden yüzeyinden içeri çekilir vb.

&nbsp;

“Kalp krizi”, bazı uzmanlara göre oldukça yeni, bazı uzmanlara göre ise yeni olmayan fakat önemi ve sıklığı son elli yılda anlaşılmış bir hastalıktır. İnsana ait birçok hastalık, modern tıbbın kurucusu sayılan <b>Hippokrat</b>’ın kitabında, o gün bilinen ayrıntıları ile yer alırken (örneğin, <i>histerik</i> bayılmalar, safra’nın birikiminin oluşturduğu <i>melankoli</i> vb.), koroner hastalıklara onun kitabında rastlamak mümkün değildir. Hatta 1920 yıllarında bile bu hastalık ABD’de oldukça ender rastlanan bir hastalıktı. Ancak o tarihlerden itibaren aynı ülkede kalp hastalıklarında ulusal gelir ve refah artışına paralel, geometrik bir artış gözlenmiştir. Örneğin, kalp-damar hastalıklarına tutulma oranı ABD’de 1940-50 yılları arasında 35-64 yaşları arasında (beyaz) erkeklerde o/o23 olarak bulunmuştur. 1975 yılı için “Ulusal Kalp Ciğer ve Kan Enstitüsü” bir yıl önceden 1,3 milyon Amerikalının <i>koroner kalp hastalığına </i>tutulacağını ve bunun 675 bininin öleceği, 175 bin kişinin 65 yaşının altında hastalardan oluşacağı, bunların pek çoğunun da “erken ölüm”e (<i>premature death</i>) kurban gideceği hakkında bir tahminde bulunmuş ve tahmin aşağı yukarı doğu çıkmıştı. Türkiye’de de her üç ölümden birinin nedeni kalp hastalığıdır. Sağlık ve hijyen koşullarının, beslenme tıbbının ve koruyucu hekimliğin muazzam adımlar atmasına karşın artan kalp ölümleri, ancak ve ancak  b i r  u y g a r l ı k  h a s t a l ı ğ ı  o l a n  <b>s t r e s</b>  i l e  ç o k  y a k ı n d a n  i l i n t i l i d i r.  Yıldızların, ayın çevresindeki ışık halesine, botanik’te bitkilerin çevresindeki ‘taç yaprakları’na “<i>crown</i>=taç” denilir. Aynı sözcük Almanca’da ‘<i>Die Crone</i>’ olarak geçer. K o r o n e r  damarlar, kalbi taç gibi saran, ince damar şebekesidir. Dolayısıyla da, <i>koroner kalp hastalığı</i>, bu kılcal damarlarda oluşan arızal sonu ortaya çıkan klinik’tir. Bu, iki şekilde (form) gözükür:

&nbsp;
<p align=”center”>-42-</p>
“a) <i>Angina pectoris</i> : Bu, koroner damarların bir ya da birkaç tanesindeki <i>daralmadan </i>dolayı, kalp kasına yeterli miktarda oksijen gelmemesi sonucu meydana gelen ve başlıca arazı <i>göğüste ağrı</i> olan bir hastalıktır. Bu çoğu kez aşırı bedensel aktiviy ve stres ile ortaya çıkar; istirahat, damar genişleticiler ve kan basıncını düşürecek ilaçlarla giderilebilir.

“b) <i>Akut miyokard infarktüsü</i> :  Halk arasında çoğunlukla ‘kalp krizi’ denen hastalık şekli budur. Bu, Koroner damarların tıkanması (<i>thrombosis</i>) sonucu ortaya çıkar. Maalesef bu tıkanma esnasında, beslenemeyen kalp kasları harap olur. Aynı zamanda, kalp damarlarının sertleşmesi (<i>atherosclerosis</i>) sonucu geçidi yer yer daraltan plak’lar (<i>aterom</i>) oluşur ve pıhtı (<i>thrombus</i>), bu plak’lar üzerinde gelişir ve damarı anide tıkayabilir ya da kanama meydana gelerek bir kan gölü yaratır, sonuç yine tıkanmadır. Doku yıkımı yine kaçınılmaz oluyor.

&nbsp;

“Koroner damar hastalığı (<i>ateroskleroz</i>), damar çevresinin daralmasiyle sinsi sinsi gelişen bir hastalıktır. Başlangıcı çocuklık yıllarına dek geri gidebilir. Damar çeperinin daralmasını sağlayan madde, büyük ölçüde, bir yağ-steroid türü olan ‘lipid’lerdir. Bu ‘lipid’ler, daha sonraları, ‘koroner damar hastalığı’na yol açan ‘plak’ları teşkil ederler.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>Koroner Kalp Hastalıklarında Geleneksel Risk Faktörleri</b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<b>            </b>“<b>A</b>.B.D.’de, Framingham Enstitüsü’nün yıllarboyu araştırma ve data toplama sonucu yayımladığı risk faktörleri şöylece sıralanabilir:

&nbsp;

1)      Yaşlanma,

2)      Cinsiyet (erkek olma),

3)      Kan sıvısında yüksek <i>kolesterol</i> (250-275 mgr/1oo cc.)

4)      Yüksek tansiyon (160/95 mm Hg ve yukarısı)

5)      Fazla miktarda sigara içmek (En aşağı 20 adet/gün),

6)      Şeker hastalığı (<i>Diabetes</i>),

7)      Sol ventrikül hipertrofisi (sol kalp karıncığının büyümesi) ile ilgili EKG bulgusu,

8)      Serum “lipoprotein” ve “trigliserid”lerde artış,

9)      Günlük beslenmede tereyağ, katı-hayvansal yağlar, kolestrolü yüksek besi kullanmak (deniz mahsulleri,yumurta, kızartmalar, midye, mayonez vb.),

10)   G e n e t i k  eğilim (Örneğin, kalp hastası olmaksızın, ailevi yüksek kolesterol),

11)   Salgı bezleri hastalıkları, örneğin Tiroid hiper fonksiyonu (<i>Hyperthyroidism</i>),

12)   Şişmanlık,

13)   Gerekli vücut hareketleri ve spor yapmamak.

&nbsp;

“Amerikan Kalp Topluluğu (<i>American Heart Association</i>) bu listenin ilk yedisini en ileri derecede risk saymakla beraber, diğer faktörlerin de ikincil (<i>seconder</i>) olarak zemin hazırladıklarını unutmamak gerekir.

&nbsp;
<p align=”center”>-43-</p>
&nbsp;
<h1>Beslenme  ve  Kalp  Hastalığı</h1>
“Aşağı yukarı 40 yıl kadar önce, ABD’nin Minnesota eyaletindeki, içlerinde beslenme uzmanlarının çoğunlukta olduğu bir araştırmacı grubu, ulusal felaket halini almış kalp hastalıklarına,  yüksek  k o l e s t e r o l  içeren bir beslenme tarzının yol açtığına kesin gözle bakıyorlardı. Araştırmalarını; Japonya’da yaşıyan ve son derece düşük bir yağlı beslenme sistemine sahip olan Japonlar’la, Hawaii’de yaşayan ve Japonya’dakinden daha yüksek bir yağ içeren Japonlar’la, ve ABD’de yaşayan ve yüksek yağlı Amerikan beslenme sistemini benimsemiş olan Japonlar’la kalp hastalıkları açısından kıyaslanıyordu. Sonuçlar, Japonya’da son derece düşük olan kalp hastalıkları, Amerikan ölçülerine ulaşınca son derece yüksek bir düzeye çıkıyordu.

&nbsp;

“Son yıllarda Harvard Gıda-Beslenme Kurumu, İrlanda’dan Boston’a göç etmiş ve İrlanda’da bir kardeşi bulunan 579 İrlandalı’yı incelemiştir. İrlanda, doymuş yağ, özellikle tereyağ tüketimi dünyada en yüksek olan yerlerden biridir. <i>Amerikada yaşıyan göçmenler, İrlanda’daki kardeşlerinden daha az doymuş yağ yedikleri ve kalp hastalıkları açısından daha güvenli olmaları gerektiği halde, yıllar süren izleme sonucu, İrlanda’daki kardeşlerinden çok daha fazla kalp hastalığı geliştirdikleri saptanmıştır. </i>

“Yüksek kolesterol içeren  F i n  çiftçileri arasında  kalp hastalıklarının da yüksek oranda görünmelerine karşılık, yüksek kolesterollü beslenme içinde olan Afrikalı  M a s a i  yerlileri arasında ise hiç kalp hastalığı görülmemiştir.

&nbsp;

&nbsp;
<h1>DAVRANIŞ BİÇİMİ İle Kalp Hastalığı Arasındaki İlişki</h1>
<p align=”center”><b> </b></p>
<b>            “</b>Daha 1897’lerde, <b>William Osler</b>, “modern hayatın gerginlik ve endişelerinin, damar dejenerasyonunu sadece çok görünür hale getirmekle kalmayıp, aynı zamanda da  daha erken yaşta ortaya çıkmasına neden olduğunu yazmıştı.
<p align=”center”><b> </b></p>
<b>            “Friedman </b>ve<b> Rosenman  </b>1958’de, Ocak ile Nisan ayları arasında çok yoğun ve stres’li çalışan muhasebeciler üzerinde yaptıkları araştırmada, aynı muhasebecilerde, bu kritik aylar zarfında kanlarında çok yüksek kolesterol bulunduğunu saptamışlardı. Bu araştırmanın ortaya çıkardığı diğer ilginç bulgular arasında; herkesin stres’den aynı düzeyde etkilenmediği ve serbest yağ asitlerinde tesbit edilen tesbit edilen fırlayışın, alınan gıda, kilo, ve yapılan fizik egzersisten bağımsız olarak gerçekleştiği de vardır. Bunlar üzerine aynı araştırıcılar, “hangi tip insan”ın, yani “kişilik özelliklerinin” ana faktör olabileceği üzerinde çalışmalarını derinleştirmiş ve ortaya meşhur  “A Tipi Davranış Biçimi” çıkmıştır.
<p align=”center”><b> </b></p>

<h1>“A  Tipi  Davranış Biçimi”</h1>
<b> </b>

<b>            “</b><i>A Tipi Davranış Biçimi </i>içinde olan kimseler, <i>yoğun dürtüleri</i> olan, <i>saldırgan, ihtiraslı,</i> <i>rekabetçi</i>, <i>yapılması gereken birçok işin baskısını üzerlerinde hisseden</i> ve <i>zamana karşı yarışan</i> insanlardır. A tipi davranış biçiminin özelliklerine sahip kimseler <i>kendilerini hiç</i> <i>bitmeyen bir mücadele içinde</i> hissederler ve bu mücadele sonucunda <i>mümkün olan en kısa</i> <i>zamanda çevrelerinden çoğunlukla sınırları çok iyi belirlenmemiş, en fazla sayıda şeyi elde etmek</i> isterler. Bu, hiç şüphesiz, çağdaş Batı dünyasının yaşam biçimine tıpatıp uymaktadır.<i></i>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>
<p align=”center”>-44-</p>
<b> </b>

<b> </b>

<b>            “</b>Büyük bir olasılıkla, hiçbir psiko-sosyal faktör, koroner hastalıklarına yatkın, “A Tipi Davranış Biçimi” ölçüsünde ilgi görmemiş ve doğrulanmamıştır. Bu nedenle, “A tipi davranış biçimi”nin temel özelliklerine bir az daha derinlemesine bakalım.

&nbsp;

a.       H a r e k e t l i l i k.  Böyle bir kişinin, ‘kesin’ bir konuşma biçimi vardır. Patlayıcı bir tonla, sık ve kuvvetli jest’lerle konuşurlar. Cümleler arasında kuvvetli nefes aralıkları bulunur (Tükenişin ölümcül işareti!)

b.       D ü r t ü  v e  i h t i r a s .  Kendileri ve başkaları için yüksek bir beklenti (<i>ideal-amaç</i>) taşıyıp, bunların gerçekleşmemesi durumunda kuvvetli bir rahatsızlık duyarlar.

c.       R e k a b e t,  s a l d ı r g a n l ı k  ve  d ü ş m a n l ı k  duyguları:

Bu tür kimse, kendisi ve başkalarıyla sürekli bir ‘yarış’ halindedir. Kontrol etme gayretlerine karşın, alt yapıdaki öfke ve düşmanlık kolaylıkla sızar.

4.   Z a m a n   b a s k ı s ı : Böyle bir kişi, ‘zaman’ın amansız zorlayıcılığı al-

<b>                                </b>tında sonsuz bir mücadele halindedir. Birey, sürekli olarak daralan bir za-

manda her an daha fazlasına ulaşma gayreti içindedir.

5.   T e k   a ç ı l ı   k i ş i l i k :  Böyle bir kimse çoğunlukla “benmerkezci”dir;

büyük çoğunlukla, hayatın diğer cephelerini ve ailelerini ihmal edecek öl-

çüde kendilerini işlerine vermişlerdir.

&nbsp;
<h1>A  Tipi Davranış Biçiminin Hayata Yansıması</h1>
&nbsp;

“Bu kimseler bir arkadaşlarını ziyarete ya da diş hekimine gittikleri zaman bile telefonla iş görüşmesi yaparlar. Doktora çok seyrek olarak giderler. Bu kimselerin bir ruh sağlığı uzmanına görünmeleri neredeyse görülmüş şey değildir. Yeni araştırmaların ortaya koyduğu gibi, bir kalp krizi sırasında bile, yarım istemeyi reddettikleri ve geciktirdikleri için ölenlerin sayısı inanılmayacak kadar yüksektir

<b> </b>

<b>            “</b>A tipi biçimine sahip kimseleri doktora götüren en önemli hastalık  p e p t i k  ü l s e r’ dir. Doktora gittikleri vakit de gösterdikleri en önemli özellikleri, “sabırsızlık”tır.

<b>            “</b>Bu kimselerle geçinmek zordur, zira ‘<i>ideal ve beklenti düzeyleri yüksektir</i>.’ Ancak, çevrelerindeki insanlara karşı, kendilerine karşı olduklarından daha acımasız değildirler. Ama, onlarla pek vakit kaybetmek istemedikleri için, sevimsiz görünebilirler. <i>Sevilmek</i> yerine kendilerine <i>saygı</i> gösterilmesini yeğlerler.

&nbsp;

“Bu kimseler, himayelerindeki kimseleri işten atmaktan hoşlanmazlar; ancak, birini işten çıkarmaları gerekiyorsa, bu, büyük bir çoğunlukla, işyeri çapında bir krize döndürülerek gerçekleştirilir. A tipi davranış biçimine sahip biri, eğer kendisi işten çıkartılmışsa, bu hiçbir zaman başarısızlık nedeniyle olmayıp, iş arkadaşları veya amirleriyle olan çatışma sonucudur.

&nbsp;

“Bu kimselerin çoğu sigara içer ama pipo kullanmazlar. Restoran’da beklemekten nefret ederler; yemeklerinin tadına bakmadan hemen tuzlar, büyük bir aceleyle yerler. Kendilerine, sağlıklarına ve tatile pek az zaman ayırırlar. Fizik egzersizleri için zamanları pek azdır.Yaptıkları zaman da. varsa başkalarıyla, yoksa kendilerinin bir önceki dereceleriyle yarışırlar. Takım uyumunda ya da kazanma-kaybetmeyi gerektiren sporlarda geçinilmesi güç insanlardır. Mümkünse tatil ve işi birleştirir, tatilden hiçbir zaman geç dönmezler. Hatta büyük çoğunlukla, önceden planlanan tatil bitmeden işlerinin başına dönerler.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-45-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

“Bu kişilerin en belirgin özelliklerinden biri, kafalarında hep <i>sayıların</i> olmasıdır. Üst düzeydeki yöneticilik pozisyonları için yapılan mücadelelerde, çok kere (B)’lere yenilirler. Çünlü içinde bulundukları şiddetli rekabet duygusu ve ihtiras, görüş alanlarını daraltır, zekalarından gerektiği ölçüde yararlanmalarını engeller. Günler içinde alınması gereken bir karar, hızla birkaç dakika içinde alınabilir. Genellikle, karşısındakilerinin sözünü bitirmesini sabırsızlıkla beklerler. Bu bekleyiş sırasında sözü onların yerine tamamladıkları veya onların sözünü keserek, araya o sırada akıllarına geleni soktukları çok olur. Hiç olmazsa bu bekleyiş sırasında kafa sallayarak ‘ıhı-ıhı’ diyerek konuşana aktif katkıda bulunurlar.

&nbsp;

“A tipi davranış biçimi içindeki kimselerin, B tipi davranış benimsemiş olanlara saygıları oldukça azdır. Onları ‘yavaş’lıklarından ve ‘sorumsuz’luklarından ötürü çekilmez buldukları çok olur. Ancak, <i>akıllı B’ler A’ları yanlarında çalıştırmayı tercih ederler</i>. Satıcılığı gerektiren işleri en iyi başaranlar A’lardır. Büyük işletmelerin başında da çoğunlukla B’ler oturururlar.”

&nbsp;

<b> </b>
<h1>“B   tipi  davranış biçimi”</h1>
<b> </b>

<b>            </b>Amerika’da, Rhode Island Universite’sinde hocayken (1967), bazı fobi’lerime karşı bana ‘<i>de-sensitisation</i>” uygulayan doçent arkadaşlardan biri “hocaların kişilik profili”ni yaparken, beni “B” grubuna sokmuştu. “Neden?” diye sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Eğer siz, sessiz sedasız, iki üniversitede profesör, eyalette akıl sağlığı müsteşarı ve hanımsız iki çocuk babası evcil bir insansanız, size hatta B+ veriyorum!” Polonyalı o gencin sağ duyusuna güvenerek, ben de kendimi anlatıyorum.

&nbsp;

<b>            B  </b>tipi birey, A’nın tam tersine, dışa dönüklükten çok  i ç e   d ö n ü k bir kişi olup, konuşmaktan çok d i n l e r, kendi sırası gelince konuşur ve dinlenilmesini bekler. Yanıtları, p l a n l ı   b i r  d ü ş ü n m e  sürecinin sonuçlarıdır. Toplantılarda, “dünyanın merkezi” olmaya savaşmaz; ödevini, konuları olasılıklar dahilinde, artı ve eksisiyle inceledikten ve üzerinde çalıştıktan sonra, “nötral olumlu” bir şekilde sunmak üzere hazırlar. Masa başına oturmaktansa, (Şövalye Arthur’un yaptığı gibi), y u v a r l a k   m a s a  (yani, herkese eşit mesafelerde) düzenlemesini yeğler. Tenkitlere yüzü kızararak, sesini yükselterek, sıkıntılı bir kımıltı içinde değil, “bastırma” mekanizmalarını üst düzeyde kullanarak, belki bir gülümseme, belki yüzünde bir hayret nidası ile, tepkiden ziyade aydınlatıcı ek sorular sorarak yanıt verir. Bu konuda, başkalarının öğüt ve önerilerini takdirle karşılar; problem çözebilme yeteneğini, H. Poincaré’nin iyi bir öğrencisi gibi, hemen hemen tüm diğer olasılıkları hesaba katarak ortaya kor.

&nbsp;

Böyle bir birey, a r a b a y l a   h ı z   y a p m a z, sağdaki soldaki hatalı şöförlere laf atmaz; eğer alkol kullanıyorsa bu bir ölçü içindedir ve etrafa, iftiharla, “otuz yıldır içtiği halde bir kez bile sarhoş olmadığı”nı ilan etmez. Yüksek sesle  k a h k a h a   a t m a z. Parasını hesaplı kullandığı halde, A  tipi bireyde olduğu gibi, zaman zaman  g e r e k s i z   b o n k ö r l ü k’lerde bulunmaz. Gazetelerde ilk defa ekonomi, borsa sütunlarına değil, siyasal-sosyal konulara göz atar. Genellikle okumayı çok sever, branşının dışında edebiyat, felsefe, tarih, sosyolojik konularında ekspert olmasa da vasatın üstünde bilgisi vardır, ansiklopedik bir kişidir. Meditasyon, bowling, golfü sever ama vakti pek olmadığından, esef hissetmeden, “yılda bir kez” dahi olsa yapabilmekle yetinir. U y k u s u  düzgündür, aşk hayatı fırtınasız, iddiasız ve sesinin tonu gibi yumuşaktır. Hayatta, hem ‘yakın’ ve hem ‘orta uzak’ menzile giren zamanlar için planlar yapar, ama kendini parçalamaz. Genellikle, mütevazi bir insandır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-46-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<b>B  </b>tipi birey, diğer insanlara, doğal olarak da aile fertleri dahil, değer vermesini bilir. Kendinden bahsetmeden önce (A Tipi kişinin <i>‘I’</i>, <i>‘Me’</i>, <i>‘Myself’</i> triad’ına karşılık), sizin ve ailenizin  h a t ı r ı n ı  s o r a r. Büyük bir projesi varsa, bunu sürekli ve sessiz bir şekild yürütür, genellikle küçük ve orta boyda, faydalı  p r o j e l e r l e  uğraşır ve arada bir bunlardan bahsetmekten çekinmez. Açıkça takdir edildiğinde kızarabilir. Ağzından pek küfür duymazsınız. Hayatta, A  tipinden daha pasif bir davranış sergilediğinden, sanki daha çok haksızlığa maruz kalmış gibi görünebilir ama bu daha çok, dengesini tutmaya çalıştığındandır, yoksa gereğini yapmaktan kaçmaz. Hayatta çok ş a n s  a l m a d ı ğ ı n d a n  (kumar da oynamaz!), küçük kayıpları sineye çekebilir ya da hiç olmamış gibi  yaşaını sürdürebilir.

&nbsp;

P l a n l ı  bir hayat stili vardır, düşünce ve yapıtlarında biraz  o b s e s i f  ve hatta  f o b i k  gibi davranabilir, zira empülsiv olmayıp, us’unu ve uslamlama’yı bazen aşırı derecede kullanabilir.

Hiçbir şeyin  b a ğ ı m l ı s ı   d e ğ i l d i r, öfke nöbetleri ya da  yüksek tansiyon sergilemez. Ailevi  d i a b e t e s, her nedense bu tip’lerde sık görülmektedir.

&nbsp;

Özetle, <b>B</b> tipi kişilik, modern dünyanın çok arzu edilen, ideal bir örneğidir.

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-47-</p>
&nbsp;

&nbsp;

<b> </b>
<p align=”center”><b>S İ B E R N E T İ K </b></p>
&nbsp;
<p align=”center”>(<i>Cybernetics</i>)</p>
&nbsp;

&nbsp;

Kökü Eski Yunanlılara kadar gitmekle beraber, güncel iletişim sistemimizde bildiğimizi sandığımızdan çok daha etken ama bilmeyenlerin de varlığını hemen hiç duymadığı, duyanların da basit görünüşüne karşın çok karmaşa ve derin sentezi gerektirdiğinden dolayı çabuk vazgeçirten, insan ve makineyi bu denli aynı sınıfta okutan, aynı iletişim yasaları altında inceleyen, göreceli olarak yeni bir disiplindir s i b e r n e t i k.

&nbsp;

Latince <i>‘Gobarnare</i>’= kontrol, idare etmek, Fr. <i>‘Gouverneur</i>’: Vali, İng. <i>‘Governo</i>r’: Vali, ‘<i>To govern</i>’: idaresinde tutmak, idare etmek, çevirmek, kullanmak anlamlarına gelir. <i>‘Government</i>’: Hükümet. Bu, Eski Yunanca’ya <i>“Kübernetes</i>”: “idare etme” olarak geçmiş olup, PLATON’un da ilk kez bahsettiği gibi, ruhları ve bedenleri, malları idare etme ve büyük tehlikelerden koruyan ‘İdare etme sanatı’ gibi daha kapsamlı bir kisveye bürünmüştür. XIX. y.y.’da ünlü fizikçi AMPERE (1834), Sibernetik’i “idare etme ilmi” olarak nitelendirmişti.

&nbsp;

1940’larda, Harvard Üniversite’sinde, canlılardaki “Biyolojik Denge”(<i>Homeostasis</i>)yi tetkik eden CANNON, ünlü DESCARTES’ın <i>“Discours de la Methode</i>” (Metod hakkında konuşma)undan hemen hemen üç yüz üç yıl sonra bu kez çok daha bilimsel olarak ele aldığı “ilimde metod” (<i>Methodology in Science</i>) konusunda, matematikçi WIENER, biyolog ROSENBLEUTH ve embriyolog BIGELOW ile yuvarlak masa tartışmaları yapıyordu. Bu çalışmaların sonunda bir yerde, 1943’de, Boston’da yayınlanan <i>“Philosophy of Science</i>” (İlmin Felsefesi) adlı dergide, Rosenbleuth, Wiener ve Bigelow’un imzasını taşıyan <i>“Behaviour, Purpose and Teleology</i>” (Davranış, Amaç ve Hedef) isimli bilimsel makale, Modern Sibernetik’in doğum sertifikası oldu. Bunu izleyen yıllarda, 1948’de, Norbert WIENER, kendi ismine yayınladığı “<b>Cybernetics or Control and Communication in Animal and the Machine</b>” (Sibernetik ya da hayvan ve makinede kontrol ve iletişim) adlı eserinde, bu yeni bilim dalının, yani <b>Sibernetik</b>’in, <i>“</i>…<i>ister canlı, ister cansız bütün organize olmuş sistemlerin kendilerini kontrol ve birbirleriyle haberleşme, etkileşimde bulunma mekanizma ve prensiplerini</i> <i>kendisine ana mevzu almaktadır</i>”, dedi.

&nbsp;

Robot’ların ve otomatik makinelerin televizyon reklamcıları olduğu bugünlerde sibernetiğe bu kadar uzak ve bihaber durmamız cidden ilginç. Kendi başlarına birer endüstri olmuş alanlarda,  g ü d ü m b i l i m  de dediğimiz sibernetik, işin psikolojisine bizim yönden bakmaksızın çok yaygın bir halde heryerde: “Kişisel ve sosyal yaşamların tüm düzeylerinde adapte olabilir kendi-kişilik ve homeostasis”, “Yaşayan canlıların ve makinelerin iletişim ve kontrol sistemleri”, Erwin LASZLO’nun “Sistemler Felsefesi”, “Matematik’te olgu ve belgeleri optimize etme kuramında, mekanlarda ve fizyolojik sistemlerde kontrol ve iletişim-haberleşme’de kuramsal çalışmalar”, “Anı ve onun nörofizyolojisi”, “Natüralizm’in metafizik olarak değerlendirilmesi”, “Sosyal sistemlerin çalışma etkisi”, “Zihin ve makine”, “Bilgisayarların güzel sanatlarda kullanılımı”, “belirli disiplin olarak bionics (biyolojik varlıkların çevreyle iletişim bilimi)”, “Mühendislik alet ve edavat ve onların kullanış sistemleri”, “İnsan fonksiyonlarına benzer analog geri-itilim sistemleri”, “İletişim sistemlerinin bürokratik kullanılışı”, “Canlılığı olmayan sisteme, zihin açısından bir bakış” ve daha bir sürü benzerleri modern sibernetiği içeriyor. Sizleri bilmem ama, ben bu karmaşa karşısında yalnızca dedemin sakalını öpmekle yetineceğim. Biz tıp mensupları ve sosyal bilimcilerin bilmeleri gereken noktalar şunlarla yetinmeli:

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-48-</p>
&nbsp;

&nbsp;

1) <b>Sibernetik</b>, b i r  d e n e t i m  v e   i l e t i ş i m  bilimidir; canlı ve cansız tüm sistematize olmuş organizma ya da organizasyonlarda mevcuttur ve her ne nedenle olursa olsun, o sistemin dengesi bozulduğunda, birtakım uyarılırla, sistem-kişi, dengesini yeniden kurmaya çalışır. Bu, hastalık, kaza, düşme, kanama vb. olaylarda görülür, buna: <b><i>Homeostasis</i></b> diyoruz. Organizma, bir takım ‘haberci’ araçlarla bundan haberdar olur ve “<i>feed-back</i> – geri itilim” ile durumu düzeltmeye çalışır. Böylece yeniden uyum sağlanarak amaca varılmış olur. En basit örnek şu: Eğer vücut soğuğa maruz kalmışsa, bu, vücudun sıcaklık üreten mekanizmalarını tetikler; sıcaklığa maruz kalmışsa, tam tersi. Sansür, genelde, toplumun nefret ettiği doğal bir tepki olmakla beraber, vücutça işler doğru gitmediğinde, bazı otomatik olgular, birtakım objektif (nesnel) göstergelere dayanarak bizleri tatmin edecek ve rahatlatacak bir yönde işlerlerse tabiidir ki rahatlarız. Bu, davranışlarımız için de geçerlidir; eğer toplumun kabullenmeyeceği bir takım davranışlarda bulunuyorsak ve bazı sistemler bizi çevrenin ‘yapıcı ve kabulleneceği’ davranış mod’larına yönlendirme yolunda bazı talimat veriyorsa, sibernetik işliyor demektir.

&nbsp;

2) Hans SELYE’nin, ünlü “<i>Stress Without Distress</i>” (Sıkıntısız Stres) -Signet Classics, New York 1975- adlı eserinde gayet açıkça yazdığı gibi: “S t r e s  oluştuğunda, özellikle kan yoluyla birtakım hormonlar salgılanmakta ve bu kimyasal haberciler, merkezi sinir sistemi tarafından harmonize edilmiş “<i>feed-back</i>” mekanizmalarıyla hem bizi stres’den haberdar etmekte ve hem de bize, homoestasis’in yeniden kurulduğu yolunda teminat vermektedir. Bu, sibernetiğin ta kendisidir; yani o,

“kişisel ve sosyal yaşamın, tüm düzeylerde uyun sağlama adaptasyonu ve homeostasis’in yeniden tesis mekanizmasıdır” ( …<i>it is an adaptive self-organization and  h o m e o s t a s i s  on all levels of individual and social life</i>).

&nbsp;

Bu bölümü, mekaniği ve ruhsal işlevsellikleri bir cambaz mahareti ile birbiriyle dansettiren, yakın meslekdaşlık arkadaşlığımızdan dolayı tek başına ve tek eliyle bir hastaya elektroşok uygulayabileceğine tanık olduğum rahmetli Prof. Dr. Ayhan SONGAR’ın küçük ama hazine dolu kitabından özetleyeceğim sizlere. O  diyor ki:

&nbsp;

“Organize sistemlerin işleyebilmeleri için gerek kendilerine ait, gerekse dış ortamdaki değişikliklerden haberdar olmaları, bilgi = <i>‘enformasyon’</i> almaları gerekir. Sibernetik’te enformasyon terimiyle, organize bir sistemde bir durum değişikliğine neden olan her tür etki kastedilir. Bir elektrik zilinin düğmesine basmak bir enformasyon’dur, zili çaldırır. Bir tüfeğin tetiğinin çekilmesi ya da bir insan için üzücü veya sevindirici bir haberin verilmesi, yahut karnımızın acıkması, havanın ısınması hepsi birer enformasyondur ve bunlar, hitap ettikleri sistemlerde bir durum değişikliğine neden olurlar. Organize sistemler, aldıkları enformasyon sonunda, çeşitli durum değişiklikleri ile bir denge durumuna varmaya çalışırlar: <i>Homeostasis </i> (*)<i>.</i>

&nbsp;

_____________

&nbsp;

(*) HOMEOSTASIS :  ‘Bedensel’ ve ‘ruhsal’ bir denge hali demektir. Eski Yunanlıların ünlü hekimlerinden HERACLEITOS, daha o zamanlar bile bir ‘hareket’ ve ‘karşıtların savaşması’ndan bahsetmiştir. Claude BERNARD (1879), ilk kez bir “iç ortam”dan söz etmişti. Ona göre, tüm yaşamsal çabalar, bir canlı varlığın -doğduğundanberi var olan- bir “iç ortam” koşullarının ve sabit öğelerin dengede tutulmasına yöneliktir. Modern zamanlarda ise, W. CANNON, 1920’lerdenberi yaptığı çalışmalar sonucu, 1932’de, “organizmanın iç koşulları sabit tutma çabası”ndan söz ederek ‘Homeostasis’in isim babası olmuştur. Onun Harvard’da, matematikçi Wiener ve biyolog Rosenblueth ile yaptığı yuvarlak masa çalışmaları, ‘Sibernetik’ disiplininin doğumuna neden olmuştur. (İ.E.)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-49-</p>
&nbsp;

“Organize sistemler, yaptıkları işten de haberdar olurlar. Yani, kendi elde ettikleri sonuç da onlar için bir enformasyondur. Bir buz dolabı kendi iç ısısını, insan bedeni tansiyon yüksekliğini veya kan şeker düzeyini, bir buhar makinesi hızını bilmek zorundadır. Ancak bu şekilde, elde edilen sonucun ‘amaca tam uygunluğu’ araştırılır (ve eğer varsa), hedeften sapmalar düzeltilir. İşte, yapılan işin gerisin geriye sisteme bağlanmasına sibernetik’te “geritepme” (<i>feed-back</i>) adı verilir.

&nbsp;

“Sibernetik, organize sistemleri yapıları (<i>morfoloji</i>’leri) ile ilgili değildir. Sibernetiği ilgilendiren o sistemin işlemesi, çalışması, yani “fonksiyon’udur. O halde sibernetik bir fonksiyon bilimidir. Yaptığı iş, fonksiyon bakımından eşdeğerli olan, aynı şema içinde ele alınabilen sistemlere <i>“homolog sistemler” </i>adı verilir. Sibernetik’te, inceleme yöntemlerinin en önemlisi, homolog sistemler yapımıdır.

&nbsp;

“F i z i k, davranışın ‘kendisi’ ile uğraşırken, s i b e r n e t i k  daha çok davranışın ‘gayesi’ ile meşguldür. Davranış’ın kendisi, sadece o amaca varmak için nelerin yapılması gerektiğiğinin bilinmesi için gözlemlenir ve etüd edilir. Yelkenle, kürekle, buharla veya elektrikle işleyen bir gemi, bir sibernetikçi için, sadece “belli bir limana varmayı amaçlayan bir deniz taşıtı”dır. Geminin “neyle” işlediği ile değil, o limana “nasıl” vardığı ile ilgilenir.

&nbsp;

“Doğa’da çok karmaşa sistemler mevcuttur. Bunlarda, tek tek organize element’ler kendi aralarında da bir organizasyon yapar ve bir taraftan kendi çalışmalarını düzenlerken, diğer taraftan da birbirlerini düzenlerler. Bu şekilde, bütün sistem için bir “ortak denge durumu” (üstün denge durumu) mevcuttur. Buna sibernetik dilinde: ‘<i>ultrastabilite</i>’ diyoruz. Bu elementlerin her birinin denge durumundaki bir bozukluk bütün sistemi bozar ve herşeyin yeniden ayarlanması gerekir. Bir organize sistemin, bir mekanizma veya makinenin çıkışının diğerinin girişine bağlanması, bu şekilde kompleks sistemlerin oluşumuna yol açar. Bu bağlantıya “kupling” (<i>coupling</i>) ya da “kuplaj” denilir (Bunları, vücudumuzdaki hücre-doku ve sistem yapılarıyla kıyaslayıp, bir patoloji oluşumunda, sistemlerin bir alarm zili gibi, bizi vücudumuz hakkında nasıl haberdar edebileceğini düşünebiliriz! İ.E.)”

&nbsp;

Dr. Ayhan Songar, Türkiye’de sibernetik ile ilgilenen ve içyüzünü gayet iyi bilen ilk hekim ve bilim adamıdır.             Onun referans verdiği diğer iki Türk bilge, Ali İrtem -ki onun üç ciltlik Sinir Sistemi Fizyolojisi’nin Sibernetik bölümünü yazdığı gibi, ayrıca yayımladığı “<i>Symposium</i>” adlı dergide bu konu hakkında çok değerli makaleler yazmış ve haklı olarak ‘Sibernetik Ali Bey’ olarak ünlenmiş; diğeri de bir avukay bey, O. Toygar Akman, ki bu konuda fizik doktorası yapmış ve bu alanda bilimsel yayımlarda bulunmuş. Ben, 57’den 90’lara kadar Amerika’da Çocuk ve Ergen, Ergin Pskiyatrisi, Psikanaliz ve Üniversitelerde o konularda hocalık ile meşgul olduğumdan, Sibernetiği ne yazık ki yakından etüd edemedim. Onun için bugünkü durumunu rapor edebilecek nitelikte bilgim yok. Songar, 1963’den itibaren Fizyoloji Enstitüsü’nde -ki orada daha talebe iken asistanlık yapıyordu- büyük hocamız Prof. Dr. Melahat Terzioğlu’nun izniyle “biyofizik” kürsüsünü kurulduğunu ve orada Sibernetik derslerini verdiğini yazıyor. Kendisi de altı yıl önce vefat ettiğinden, kürsünün güncel durumu hakkında da bir bilgim yok.

&nbsp;

2000-1 yıllarında, Newport Üniversite’sinde Psikoloji-İnsan Davranış Bölümleri başkanı olarak, hem Türkçe ve hem de İngilizce, gerek klasik dersane tarzında ve gerekse Uzaktan Eğitim metoduyla İletişim, Kişilik Gelişimi, Ego ve onun savunma mekanizmaları, Aile Tedavisi, Evlilik Tedavisi, Çocuk Psikolojisi vb konularda ders verirken, bir iletişim sistemi olarak  s i b e r n e t i k’den de bahsetmiş ve Songar’ın kitabını esas almıştım. Matematik ve logaritme kısımlarını atlayarak, insan davranışları, iletişim ve aile-evlilik ilişki ve tedavileri konular ile ilgili derslerde, verdiğim “Yetersiz ve gecikmiş Geritepmeler” ile “Pozitif geritepme” ler (<i>feed-back</i>) olaylarını, kitabımın okurlarına da özet halinde sunmak istiyorum.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-50-</p>
&nbsp;

&nbsp;

a)  <span style=”text-decoration: underline;”>Y e t e r s i z   v e   g e c i k m i ş   g e r i t e p m e l e r (<i>feed-back</i>)</span> :

&nbsp;

“Canlı bir bireyde faaliyeti düzenleyen, gereksiz enerji sarfını engelleyen ve yaşamının bekasını sağlayan “negatif (olumsuz) geri itilim ilintilerinde, “alıcı sistem” (detektör) ile fonksiyonu temin eden aracı (reaktör) arasındaki “yetersizlik” ya da “gecikme” halleri, bazı hastalık ya da sakatlık konumlarında çeşitli abnormal sapınçlar ortaya çıkabilir. (Songar’ın verdiği örnekte, bir buhar makinesinin düzenli işleyip işlememesini sağlayan öğeler, Watt guvernörü’ndeki ‘metal bilyeler’

(detektör) ve buhar girişini ayarlayan valv-kapaklar’dır (reaktör). Buhar makinesinin işlemesinde

‘kontrol’ edilebilen faktörler buhar basıncı, edilemeyenler eklenen ekstra yük, yoldaki arızalar vb dir. Engebeler çoğaldıkça makinenin hızı azalacak, bu ‘sonuç’, bir enformasyon olarak makinist’e gelecek,o da buharın giriş ve çıkşını, basıncını kontrol eden valv’i daha fazla açıp kapayarak eski fonksiyonel düzeyinde tutmaya çalışacaktır. Bu şekilde kapalı sistem, ‘sonuç’un, ‘neden’e gerisin geriye bağlanarak, (<i>feed-back</i>) sistemiyle ‘davranış’ının farklı olması gerektiğini dikte ettirmektedir.)

&nbsp;

“Bazen, “geritepme” bağlantıları varolmakla beraber, gelen mesajlarda bir  g e c i k m e  söz konusu olabilir. Örneğin elimizi ileriye uzattığımızda ince bir titreme gözlemlenebilir. Bu, “dinamik” bir dengeleme olup, kasılmayı ve gevşemeyi oluşturan iki zıt kas grubunun ‘kabul edilebilir’ bir denge hali olarak yorumlanır. Yeni durumu bildiren <i>feed-back</i> enformasyonu da, aynı şekilde gecikerek oluşacaktır. Her hata düzelmesi yeni bir hataya neden olacak ve denge durumu etrafında ritmik bir dalgalanma görülecektir. Özet olarak, y e t e r s i z  feed-back’lerde “rasgele “dalgalanmalar”, g e c i k m i ş <i>feed-back</i>’ler de  “ritmik dalgalanmalar” oluşmaktadır.

&nbsp;

“Sibernetik’te, geritepme’lerle ilgili önemli bir bölüm de, k a r a r l ı  v e  k a r a r s ı z  d e n g e l e r’dir: Ters çevrilmiş bir kasenin tepesine bir çelik bilye koyalım; bilye, kasenin tam tepesinde durur ve onun kaseye teması, tek bir noktadadır. Bilye’nin en ufak bir hareketi sonucu, yer çekimi nedeniyle denge bozulacak ve bilye, önüne onu durdurabilecek bir engel çıkıncaya dek aşağı kayacaktır. Buna  k a r a r s ı z  d e n g e diyoruz.

“Bunun tersi, bilye kasenin dibine konsa ve topa bu ‘sıfır’ noktasından herhangi bir yöne iterek bir hareket verilirse, bir titreşim hareketi oluşur; bilye belirli bir yükseliğe çıkar ve -çok kısa bir an için- o düzeyde durur. Bilye’nin durduğu anda ‘kinetik enerji’, yerçekimi nedeniyle ‘potansiyel enerji’ye dönüşmüştür. Böylece, bilye geldiği yöne, yani kasenin dibine doğru düşmeye başlar. Düşerken, potansiyel enerji yeniden kinetik enerjiye çevrilir. Kendi haline bırakılırsa, top, her iniş çıkışta, sürtünmeden dolayı bir miktar enerji kaybedecek ve en sonunda, ‘sıfır’ noktasında duracaktır. Yeniden oluşan bu dengeye  k a r a r l ı  d e n g e diyoruz. Burada “kararsız denge” ve topun düştükçe daha hızlanması bir “<i>pozitif geri</i> <i>tepme</i>”yi; “kararlı denge” ve topun sıçramasının bir sıfır noktasında söndürülmeye çalışılması ise “<i>negatif geri</i> <i>tepme</i>”yi temsil etmektedir.

&nbsp;

“El topu oynayan bir oyuncu düşünelim. Karşısından gelen topa bu oyuncunun en kısa yoldan ulaşabilmesi için iki türlü ‘geri tepme’ bağlantısına gereksinim vardır:

1) Oyuncu gözü ile topun ‘geldiği yönü’ kontrol etmek,

2) Kaslarından ve eklemlerinden gelen enformasyon ile, gövde ve kollarının ‘ne durumda’ bulunduğundan haber almak. Bu iki tür bilgi merkezinden gelen bilgiler santral (merkezi) sinir sisteminde değerlendirilecek ve hedeften sapmayı neredeyse sıfıra indirgeyecek şekilde, kaslara komutlar verilecektir. Bu şekilde ‘en kısa yoldan’ topa ulaşılmış olacaktır.

İmdi, bu iki sistemden birinde, örneğin kırık, çıkık, ampütasyon (kesme operasyonu) nedenleriyle ‘dış’ sistemde yani kol’da bir hata varsa, ‘iç enformasyon’ artık işe yaramayacak ve yalnızca ‘dış’ sistem, yani ‘görme’ yolu ile kolun nerede olduğu saptanacaktır. ‘Dış’ sistemler, ‘iç’ sistemlerden daima çok daha yavaş çalışır ve çok daha ‘takribi’dir. Burada bir  t e l a f i (<i>compensation</i>) mekanizması işlevdedir: İçsel ‘<i>feed-back</i>’ informasyonu, g ö r m e  yolu ile gelen dışsal ‘<i>feed-back</i>’lerle telafi edilmektedir.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-51-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

“Yürürken, ayak tabanlarımızdan başlangıç alan uyarılar, omurilik içindeki merkezlere vardıktan sonra ayaklarımızın ne durumda olduğunu, ne yaptığını bilinçli olarak biliriz. Buna “derin duyarlık” denir. Bunların da kontrol merkezi ense bölgesindeki beyincik’tedir. Sinir sistemi frengisi:

(<i>sifiliz</i>)inde (TABES DORSALIS), bacaklardan gelen derin duyarlık lifleri omurilik içinde hastalanmıştır. Bu nedenle, bu şahıs yürürken ayaklarını gereğinden fazla havaya kaldırır, zira ne durumda olduğunun bilincinde değildir. Aynı şekilde, ayağını çok yukarıya kaldırdıktan sonra yere topuğu ile basar. Gün ışığında böyle Yunan askerinin tören adımları gibi yürümeye çalışan birey, bunu gözleriyle kısmen kompanse edebilir: Yani, ayaklarına baktıkça, hasta olan ‘iç’, yetersiz <i>feed-back</i> leri, ‘dış’-görme yoluyla telafi etmeye çalışır. Işığın var olmadığı karanlıkta, bunu yapamayacağından, derhal yere düşer. Hastalığın ilk belirtisi de, sabah yüzünü yıkamak için ayak üstüne kalkar kalkmaz, hemencecik yere yıkılmasıdır.

&nbsp;

“Bazen geritepme bağlantıları mevcut olmakla beraber, mesajlarda bir “gecikme” olabilir ve bu da kendini, örneğin ‘elini ileri uzat!’ dediğimizde bir ‘titreme’ olarak sergilenebilir. Nedeni de, eli ileriye uzatmakla görevlendirilmiş birbirine zıt ‘kas gerici’ ve ‘kas gevşetici’ sistemlerden giden informasyonlarının, merkezden harmonik bir şekilde ayarlanamamasıdır. Keza, s o ğ u k t a  normal fizyolojik bir durum olarak titreriz. Kasların titremesi sayesinde vücut ısısı yükselir, ve ısınma temin edilince artık titremeyiz. Bunlar ‘normal’ olarak kabul edilirler. PARKİNSON hastalığında, beyin içindeki çekirdeklerde, “ekstra-piramidal’ denen sistem, dolayısıyla kasların gerginliğini ayarlayan mekanizma bozulmuştur. Sonuçta, kaslar devamlı olarak titrer ve parmaklarıyla ‘para sayma’ işlemini tekrarlar durur. <i>Feed-back</i> mekanizmalarının toplumda bozulduğu hallerde (istihbarat, yargıda değerlendirme ve infaz: Polis, jandarma vb görevlilerde eksiklik, yetersizlik), çok ciddi kayıplar, isyan ya da anarşi ortaya çıkabilir.

&nbsp;

b)  <span style=”text-decoration: underline;”>O l u m l u  g e r i t e p m e  (<i>Positive feed-back</i></span>) :

<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

“Olumsuz” (<i>negative</i>) geritepme bağlantılarında, daima sonucun nedene aksi yönde etki etmesine karşılık, “olumlu” (<i>positive</i>) geritepme dediğimiz durumlarda, s o n u ç,  n e d e n l e  a y n ı  y ö n d e   e t k i l i d i r. Buhar makinesi örneğinde, buhar makinesine bir ‘olumlu geritepme aygıtı’ bağlansa, hız arttıkça, Watt guvernör’ündeki birikmiş santrifüj kuvvetle yana açılacak, buhar yönlendiren kapağı açacak, sonuçta hız artacak, hız artınca kapak daha fazla açılacak, sonunda da maksimum sınıra gelince, sistem parçalanacaktır. Buna “maksimum’a kaçış” (<i>runaway to maximum</i>) denir. Olumlu-pozitif <i>feed-back</i>’a bağlanmasına karşın eğer makine bir dış etkenden dolayı yavaşlasa, bu yavaşlama buhar valvini kısacak, kısılma da yavaşlamaya neden olacak, sonunda kapak tamamen kapanarak makine duracaktır. Bu halde de “sıfıra kaçış” (<i>runaway to zero</i>) denir.

&nbsp;

“N e g a t i f  ve   p o z i t i f   g e r i t e p m e (<i>feed-back</i>) mekanizmalarını, genel kuralları ve aralarındaki ilintiyi şöylece özetleyebiliriz:

1)  N e g a t i f   g e r i t e p m e,  d e n g e (stabilite-<i>stability</i>) kavramı ile eşdeğerdir. Doğal olarak, canlı bir sistemde gerçek ‘stabilite’den ve ‘statik’ bir durum düşünülemez; aksine, zıt kuvvetlerin -sürekli oluşagelen- dinamik bir düzenlemesi söz konusudur.

2)  P o z i t i f   g e r i t e p m e, tersine, bir ‘tehlike’(<i>danger</i>)ye, d e n g e d e n   ç ı k m a y a  işaret eder. Bu gibi hallerde, durum başka bir “negatif” (olumsuz) geritepme ile kontrol altına alınmadığı takdirde, daima “maksimum”a ya da “sıfıra kaçma” eğilimi gösterir ki bu ölüme yolculuk demektir. Vücut ısısını arttıkça arttıran, düştükçe daha da düşüren ya da kan basıncını yükseldikçe yükseltip kan damarlarını çatlatan bir ‘pozitif’ gerilimin ne denli tehlikeli olabileceğini düşünmek bile istemeyiz.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-52-</p>
&nbsp;

&nbsp;

3)  P o z i t i f   g e r i t e p m e  etkisiyle bir “kaçış” durumuna gelmiş olan bir sistem,

“negatif-olumsuz geritepme”nin düzenleyici etkisinden kurtulmuş demektir. Negatif geritepme, dıştan bir yardım olmaksızın durumun kontrolünü ele geçiremez.

4) Yukarda da söylendiği gibi  k a ç ı ş  durumunda olan bir sistem, çevresi ile temasını kaybederse kontrolden çıkar. Sonuç, sistemin tahribidir.

5)  “Kaçış” durumundaki bir sistemi, maksimuma ya da sıfıra yönlendirmekten kaçınmanın

iki yolu vardır:

a) Ya pozitif feed-back enformasyonlar’ına- geritepme bağlantılara ait ‘giriş’(<i>input</i>) dıştan

kesilir, veya,

b) Sistemin enerji kaynakları tükenir (gaz, elektrik vb.).

Buhar makinesi örneğinde Watt guvernör’ündeki hız değişikliklerini buhar valvine bağlayan bağlantı kesilirse, maksimum’a ya da sıfır’a kaçış durur. Bundan sonra, bağlantıyı tersine çevirip “negatif” yönde bağlamakla arızayı tamir etmiş oluruz. Keza, maksimum’a kaçarken kazanı ısıtan ateş söndürülse ya da buhar sağlayan su tüketilse, olumsuz son önlenmiş olur. Bu prensipleri insan biyolojisine ve hastalık hallerine uygularsak: dışardan damara ‘insulin’ vererek şekerin; ateşi sürekli yükselen bir hastaya dışardan aspirin vererek o ateşin yükselişi önlenmiş olur.

6) Bir canlı sistemin içindeki “denge” (stabilite, homeostasis) durumu, ancak  n e g a t i f   g e r i t e p m e  ile mümkündür.

7)  M a k s i m u m’a kaçış ya da  k ı s ı r   d ö n g ü  olayları, daima “pozitif geri tepme” belirtileridir.

8)  “İçsel” (<i>intrinsic</i>) bir feed-back’in yetersizliği halinde, normal sibernatik mekanizmaları, bir “dış” (<i>extrinsic</i>) feed-back ile kompanse (telafi) edilmeye çalışılır ki, bu telafi hiçbir zaman “iç geri tepme” kadar etkin ve yeterli olamaz.

9)  “Titreme” (<i>Tremor</i> – osilasyon)ler, n e g a t i f    g e r i t e p m e’deki <span style=”text-decoration: underline;”>gecikmenin </span>sonucudur. Asimetrik, rasgele “dalgalanmalar” ise, <span style=”text-decoration: underline;”>yetersiz </span>geri tepme nedeniyle olur.

10)  Pozitif ve Negatif Geri Tepmeler, çoğu kez, aynı sistem içinde (genellikle sinir sistemi) ve birbirine bağlı olarak ortaya çıkarlar.

11)  Po z i t i f   f e e d – b a c k’ ler, bir eylemin başlangıcında dinamik bir kaynak olarak kullanılabilirler.

12)  K a r a r s ı z   d e n g e (<i>meta-stabilite</i>), “pozitif geri tepme”yi davet eder ve “negatif geri tepme”nin denetimi olmaksızın sistemin korunmasına olanak yoktur.

&nbsp;

*

&nbsp;

“Bu sibernetik nitelik, s o s y a l  olaylara uygulanırsa, görürüz ki, toplum içindeki bir huzursuzluk veya kargaşalık, bir kere yayılmaya başlayınca, “pozitif” <i>feed-back</i> yerine geçer. Sonuç ya toplumu kökünden sarsan büyük bir anarşi, başkaldırma veya ihtilal, ya da bir dış müdahaledir.

“A n t i k   t r a j e d i’lerde, sıkça, sahnede sergilenen olayların giderek çözülmez bir düğüm ve karmakarışık bir labirent halini aldığı izlenir; tam o sırada, ortaya çıkan “sistem dışı ilahi bir kudret” (<i>deus ex machina</i>) “kılıcını çeker, düğümü keser ve sorun çözülür.” (Büyük İskender’in Gordiyon’da kılıcıyla hiç kimselerin yapamadığı: “kör düğümü” bir kılıç darbesiyle kestiği gibi; ya da, benim, “FREUD ve Psikanalizin Temel İlkeleri” adlı eserimin 138. sahifesinde hikaye ettiğim gibi, Kral <b>Oedipus trajedisinde</b>, ‘….. Yolda, yanında beş refakatçi silahşörleri olan yaşlı bir adam ile karşılaşır, bir yol sormak yüzünden (<i>coming to cross roads</i> = bir ayrılık noktasına, yolların ayrıldığı yere gelmek) aralarında bir kavga çıkar ve Oedipus, yaşlı adamı ve dört refakatçısını öldürür. Tabiatıyla genç adam, öldürdüğü kimsenin babası Kral Laius olduğunu bilmez. Bu suretle, yaşlı kahinin birinci kehaneti gerçekleşir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-53-</p>
&nbsp;

&nbsp;

‘Nereye gittiğini bilmeksizin yoluna devam eden genç Oedipus,Thebes’e yaklaşır ve şehrin kapılarında yarısı aslan ve diğer yarısı kadın olan bir sfenks (<i>sphynx</i>) ile karşılaşır. Bu canavar, şehre dışardan gelenlere bir bilmece sorar, cevabını alamayınca da hemen öldürürmüş. (<i>Syphinx</i>, Eski Yunanca’da <i>‘sphingein’</i> = bağlamak, sıkmak sözcüğünden gelir. Tabiatıyle, mit’teki Sfenks, bir nevi superego, toplumun gözle görülen veya görülmeyen, jüri gibi, imtihan edici simgesi olarak alınabilir.) İnsan başlı, aslan gövdeli, kanatlı ve pençeli yaratık genç adama sorar: “Ne çeşit yaratık ki, sabahları dört ayaak üstünde yürür, öğlenleri iki ayak ve akşamları ise üç ayak üzerindedir?” “İnsan!” yanıtını verir Oedipus, “zira, bebekliğinde elleri ve ayaklarıyla, gençliğinde yalnızca ayaklarıyla, yaşlılığında ise bastonla yürür!” Yanıt doğru olduğundan Sfenks, kendiliğinden ölür. (Bu, Musevilerin <i>Bar Mitzvah</i>, Müslümanların <i>Sünnet</i> ve ilkel kabilelerin, şamanların genç üyelerini erginliğe kabul etmeden evvel geçirdikleri bir nevi sınav, “başlatma egzersizleri”nin (<i>initiation</i>) tarihsel bir kaydıdır.)

&nbsp;

‘Bu mit’te (<i>myth</i>), S f e n k s  bulmacası, bir ‘kehanet’ olarak da yorumlanabilir. O zaman birçok kehanetler zaten bulmaca biçiminde sunulurlardı. Böylece, Delhi’nin dini liderleri tarafından yasaklanan hisler, açıkça sergilenmezlerdi. (Gerçekten de <i>Vatican Museum</i>’daki, M.Ö. 5. y.y.’a ait <i>“Oedipus and Syphynx”</i> (Ödipus ve Sfenks) tablosunda, Sfenks, korkutucu bir canavardan çok bir kahin gibi betimlenmiştir. İ.E.)’ ”

&nbsp;

Songar devam ediyor: “Söylemeye gerek yok ki, toplumu idare edenlerden beklenen, “pozitif <i>feed-back</i>”e girmeden ve dıştan bir <i>“deus ex machina”</i>yı beklemeden, gereken dirayet ve erdemi göztererek toplumu gereken düzende tutabilmeleridir. Yoksa, bir toplumu yıkmak isteyen dış güçler evvela ufak ufak yerinden oynatır, rayından çıkarmaya çalışırlar. Bu sarsıntılar bir defa <i>“</i>pozitif <i>feed-back”</i> düzeyine ulaşınca artık onu bir vuruşta yere sermek sonra kendi düzenlerini, çok sıkı ve katı ölçülü “negatif <i>feed-back</i>”lerini, istihbarat ve kontrol sistemlerini kurup kendi hakimiyetleri kurmaları işten bile değildir. Ekonomik olasılıkların tükenmesi, mali kaynakların bitmesi de aynı sonucu verir.

&nbsp;

“Canlı organizmalarda bazen <i>“</i>pozitif <i>feed-back”</i>, gene <i>“</i>negatif <i>feed-back”</i>lerle kontrol edilmek koşuluyla, fizyolojik ve normal sınırlar içinde kullanılabilir. Buna en tipik bir örnek,  ç e k i r g e n i n   u ç u ş u n u  düzenleyen mekanizmadır.

“Aşağıdaki fotoğrafta da canlandırıldığı gibi, çekirgelerin başında beş grup halinde toplanmış, hava basıncına duyarlı kıllar vardır. Başın iki yanında ikişer, alın bölgesinde de bir bölge, bu suretle, yandan ve karşıdan gelen hava akımlarına maruz kalmaktadır. Çekirge, kasları çok gelişmiş arka ayakları ile sıçrayıp uçuşa geçtiğinde, karşıdan gelen hava akımı ile alın bölgesinde kıllar uyarılmaktadır. Bu kıllar, çekirgenin iki tarafındaki kanatlara bağlanmıştır. Bu suretle alınan uyarı, iki taraftaki kanatlara iletilir. <span style=”text-decoration: underline;”>Çekirgenin  h ı z l a n m a s ı  hava akımının artmasına</span>, hava akımının artması kanatların daha da hızlı çarpılmasına, dolayısıyla <span style=”text-decoration: underline;”>uçuş hızının artmasına</span> neden olur. <span style=”text-decoration: underline;”>Burada tipik bir “pozitif geritepme” ile karşı karşıyayız</span>. Uçuş hızlandıkça alın bölgesine gelen hava akımı artmakta ve bu da uçuşu hızlandırmaktadır. Bu işlevselliğin sonucu ve <span style=”text-decoration: underline;”>pozitif geritepme nedeniyle</span>  s i s t e m i n  t a h r i p   o l m a s ı, <span style=”text-decoration: underline;”>çekirgenin gittikçe hızlanarak ölüp gitmesi</span>, kanatlardaki enerji deposunun sınırlı olması ile önlenmiştir. Dinlenme halinde kanatları devindiren kaslara belli bir miktarda enerji depo edilir. <span style=”text-decoration: underline;”>Uçuşa geçildiği anda bu enerji sarfedilmeye başlar ve bir noktada tükenir</span>. Bu anda alın bölgesindeki kıllara ne kadar hava akımı gelirse gelsin, kanatların artık hareket etmesi mümkün olmadığından, <span style=”text-decoration: underline;”>çekirge bir yere konar</span>. Konduğu zaman tekrar yeni bir uçuş için kanatlara enerji sevkedilir ve yeni bir hamle başlar. Ö z e t, alın bölgesine gelen hava uyarımı ile ortaya çıkan <span style=”text-decoration: underline;”>pozitif geritepme mekanizmasının işleyişi</span>, <span style=”text-decoration: underline;”>enerji depoları ile sınırlandırılmakta, kontrol edilmektedir.</span>

<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-54-</p>
&nbsp;
<p align=”center”>(Çekirge resmi, No.1)</p>
&nbsp;

“Çekirgede uçuşu kontrol eden bir “negatif geritepme” mekanizması da vardır; bu sayede uçuşun düz bir çizgi üzerinde sürüp gitmesi sağlanır. Çekirgenin başının iki tarafında  ikişer grup daha duyarlı tüy mevcuttur demiştik. Bu tüy grupları karşı taraf kanatlarına bağlıdırlar (Şekil:1). Böylece, çekirge sağa dönerse, başının sol tarafındaki tüyler daha fazla hava akımı alacağı için onların bağlı olduğu sağ kanatlar daha şiddetle çırpılır. Bu, sağa dönüşün düzeltilmesine ve çekirgenin sola dönmesine neden olur. Düz çizgiden sola doğru bir sapma olursa, bu kez sağ taraftaki tüyler hava akımına maruz kalacak, sonuçta, sol kanatlar daha fazla çırpılmak suretiyle sağa dönme temin edilecektir. Bir araştırıcı, çekirgenin başındaki bu tüyleri yapışkan bir madde ile ile yapıştırmış ve çekirgenin düzgün bir şekilde uçma olasılığının ortadan kalktığını saptamıştır. Diğer bir deneyde de, tüy gruplarını ince bir borudan üflenen havayla uyarmış, bununla da karşı taraf kanatlarının harekete geçtiğini kanıtlamıştır.

&nbsp;

“K e m i k l i   ba l ı k l a r  da, bir “pozitif geri tepme” örneğini sergilerler. Bu balıklarda, “yüzme kesesi” denen bir çift hava cebi vardır. Bunlar birer şamandra gibi ödev görerek, balığın, belirli bir su düzeyinde, sabit ve balık için en uygun bir derinlikte durmasını sağlarlar. Balık, istediğinde, yüzme keselerini genişletip daraltarak bu düzeyi, yüzgeçlerine gereksinim olmaksızın ve fazla bir enerji sarfetmeden değiştirebilir. Ama, bu, tüm diğer pozitif geri tepme mekanizmalarında olduğu gibi, tehlikeli bir manevradır. Örneğin <span style=”text-decoration: underline;”>balık kazara belirli bir düzeyden daha aşağıya inse, artık su basıncına karşı koyup kesesini genişleterek yukar çıkma olasılığını kaybeder</span>. Bu anda dibe batmaya başlayacak, artan su basıncı keseyi sıkıştırarak ufaltacak, <span style=”text-decoration: underline;”>kesenin ufalması daha da derine gitmesine neden olacak</span>, bu gidiş bir daha çıkmamak üzere dibe oturması ile sonlanacaktır. Tabii bunun tersi de mümkündür: Balık belirli su düzeyinden daha yukarlara çıkarsa, kese, balığın kontrolünden çıkarak daha da genişleyecek, o da yüzeye daha fazla yaklaşacak, su basıncı azalmaya devam ettiğinden dolayı, bir daha dönmemek üzere yüzeye çıkıp ölecektir. Bunlar “maksimuma” ve “sıfıra” kaçışı göstermekte olup, pozitif geritepme mekanizmasının kontrolden çıkmasıyla, hayatın nasıl tehlikeyle yüzyüze geleceğinin somut örneklerini oluşturmaktadır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-55-</p>
&nbsp;
<p align=”center”>(Omurilik civarında kas sistemi: No.2)</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

“D e n i z a l t ı l a r ı n  dalma sistemleri de buna benzer bir mekanizma ile çalışır. Denizaltının iki tarafındaki ‘hava tankları’nı, suya tersine batırılmış birer kaseye benzetebiliriz. Bu <span style=”text-decoration: underline;”>kaselerin içinde</span> <span style=”text-decoration: underline;”>hapsedilmiş hava, kendisine bağlı olan denizaltının yüzmesini sağlar</span>. Hava tankının tepesindeki kapak açılırsa, hava oraya kaçacağı için, deniazaltı kısa bir zamanda dalacak ve batacaktır. Bunun tersi, <span style=”text-decoration: underline;”>eğer denizaltının yüzeye çıkması isteniyorsa, o tankların içine hava pompalanması yeterli olacaktır. </span>Bu dalıp çıkma egzersizleri esnasında, denizaltı, bataryalarına depo ettiği elektrik enerjisini hemen hiç kullanmaz. Buna karşılık, gerektiğinde, motorlarını çalıştırarak pervaneleri ve dümen düzeni sayesinde gene dalıp çıkabilir ama bu ona çok enerji sarfına neden olur.

“İ n s a n d a  her tür hareket, böyle “pozitif ve negatif geritepme bağlantıları” ile kontrol edilerek öğrenilir ve otomatik bir düzene sokulur. Bir hareket öğrenilirken bu evvela bilinçli olarak yapılır ve bunlar, yeni öğrenci için çok yorucu olabilir. Çocuğun yürümesini ele alalım. İlk adımlar daima büyük bir dikkatle atılır, her adım düşünülerek atılır ve denge sağlamaya çalışılır. Zamanla yürüyüş, “otomatik” bir nitelik kazanır ve artık yorucu olmaz. Piano çalmak, yazı yazmak gibi diğer fonksiyonlarda ha keza. Bu otomatizm nasıl gelişiyor?

&nbsp;

“Yukarda da söylediğimiz gibi, hareket önce bilinçli bir şekilde yapılmakta, sonra, bu hareketi yapmak için gerekli gerekli emirleri içeren program, irade ve bilincimizin dışında, otomatik olarak çalışan, sinir sisteminin diğer bir parçasına havale edilmektedir. Orada, tıpkı bir teybe kaydedilmiş gibi saklanarak gerektiğinde kullanılmaktadır. (Şekil:2)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-56-</p>
&nbsp;

&nbsp;

“Hareketle ilgili emirler, beynimizden, boynumuzun art kısmından, omurilik içindeki özel yollarla aşağıya doğru inerler ve kol ve bacaklara tekabül eden düzeylerde, “ön boynuz” (<i>anterior cornu</i>) hareket hücrelerinin merkezi sisteminde sonlanırlar. Özel kaslara emirler buradan çıkar. Bu motor yönlendirme sistemine fizyolojide “<i>alfa motor sistem</i>”i denir (Şekil:2). Kas lifinin boyu uzatılacak, lif iki tarafından çekilecek olursa, buna yanıt olarak kas hemen kasılır. Örneğin diz kapağının altına bir çekiçle (ucu lastikli doktor çekici), bir refleks uyanarak (dizkapağı refleksi), ayak öne fırlayacaktır; zira, bu şekilde, uyluk kaslarımızın boyu uzamış, iki uçlarındna adeta çekilip geriliyormuş gibi bir hareket yaratılmıştır. Kas lifi uzadığında, şekilden de farkedilebileceği üzere, buna bağlı olan “iğ” şeklindeki oluşum da uzayacak; iğin ortasında mevcut spiral şeklindeki duyu organi iki yöne doğru çekilecektir. Be çekilim-gerilim’in oluşturduğu enformasyon, kastan gelen duyu lifleri ile ön boynuzdaki motor nöronlara iletilecek ve buradan çıkan komutla, <span style=”text-decoration: underline;”>kas lifi kasılacaktır</span>. Yerçekimi nedeniyle kaslarımız sürekli bir ‘çekilim’ halindedir, buna tepki olarak, tümüyle bilincimizin dışında, bacaklarımızı geren özellikle uyluk kaslarına ‘gerilme’ komutları gönderilmektedir. Ancak bu sayede, yerçekimi ile orantılı olarak sürekli olarak gerilim oluşmakta ve gerektiğinde, ekstra bir gayretle iki ayağımızın üzerinde durabilmekteyiz.

&nbsp;

“Beynimizden gelen bilinçli ve iradeli emirlerle oluşturulan kasılmalar ve bunların yarattığı hareketler, esasında çok yorucu olup, bu hareketlere ait program tam anlamıyla öğrenilince, bu program “ekstrapiramidal” sistem denen ve beynin daha derin tabakalarında yerleşmiş, bilincimiz ve irademiz dışında çalışan diğer bir sisteme nakledilir. Öğrenilmiş haraket emirleri bunlardan çıkıp, omurilikte, ön boynuzda kendine özgü hücreye gönderilir. Bu hücreden çıkan kumanda kas lifine değil, ona bağlı iğlerin iki ucundaki kasılabilir bölgelere gider. Bu şekilde oluşturulan kasılma, en az miktardaki enerji sarfı ile oluşur. Motor sinir hücresinden kas lifine gelen ‘alfa’ motor sistemden daha ince liflerle çalışan ve iğlerin kasılabilir bölgelerine, ekstrapiramidal sistem kumandasındaki ön boynuz hücresinden emir getiren sinir liflerine de “<i>gamma motor sistem</i>” denir.

&nbsp;

“Özet, ‘iradeli ve bilinçli hareketler’, ilk olarak, beyindeki ‘piramidal sistem’ denen, çok farklılaşmış, iri, çok enerji sarfeden hücre toplulukları sayesinde yapılır. Hareket otomatik hale geldiği zaman, enerji sarfı az, metabolizması düşük “ekstrapiramidal sistem” sistem işi üzerine alır.  Burada iğlerin kasılması, kas lifinin kasılmasıyla sonuçlanacaktır. İğin orta bölümündeki spiral şeklindeki duyu organlarının kasılması, bir tür ‘pozitif geritepme bağlantısı’ yaratmış olmaktadır. Kasılmakla yaratılan enformasyon, “gamma” motor nörona iletilecek, o iletişim de kasılmanın daha da artmasına neden olacak, ve bir “maksimuma kaçış” tehlikesi belirecektir. Bu tehlikeyi bertaraf eden sistem de şudur: Bir kısım duyu lifleri, kas liflerine paralel olarak yerleşmiş olup, <span style=”text-decoration: underline;”>kas liflerinin kasılması</span> <span style=”text-decoration: underline;”>durumunda bunlar gevşerler</span>. Bu gevşeme sonucu, gamma motor nörona kasılmayı durdurucu, azaltıcı komutlar gönderir. Bundan gamma motor nörondan kas lifine, oradan önboynuz hücresine ve oradan da gene kas liflerine yöneltilen direktiflerle kasılma azalarak denge korunmuş olur (Negatif geritepme devresi).”

&nbsp;

*

&nbsp;

Peki, a i l e   t e d a v i s i  konusunda neden bu denli fizyolojik derinliklere daldık? S i b e r n e t i ğ i n  aile tedavisi ile ilgisi ne?

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-57-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Dorothy ve Raphael BECVAR’ın, “AİLE TEDAVİSİ: Bir Sistemik Entegrasyon (Pekişme)” sinde çok mükemmel bir şekilde anlatıldığı gibi, aile, bir takım fertler’den (kişilik sistemleri’nden) ve aralarındaki etkileşim (<i>interaction</i>)’den oluştuğu ve patolojik hallerde de, bu iyi çalışmayan ilişkileri ve etkileşim patern’lerini değişitirerek terapi ödevimizi yaptığımızdan dolayı, “aile tedavisi”ne esasında “ilşiki tedavisi” demek daha doğru olur. Sibernetiğin ve özellikle “Genel Sistemler Kuramı”nın temel öğelerini belirleyen ‘uyarı’, ‘iletim’, ‘positif ve negatif: Olumlu ve olumsuz <i>feed-back</i> (geritepi) mekanizmaları sürekli olarak etkileşim halindedir.

&nbsp;

Biraz daha aşağıda, BOWEN’ın ortaya koyduğu “Sistemler Kuramı”nı ayrıntılı olarak inceleyeceğiz; bununla birlikte, şimdilik yalnızca onun en belirgin kavramsal öğelerinden birini burada hatırlatmakla yetinelim: “Akıl-ruh hastalığı, duygusal sistemin bir devingenlik bozukluğudur.” Devingenliğin olduğu her yerde, kullanılan materyal ister canlı ister cansız olsun, sibernatik yatar. Satırları dikkatle okursanız, yukarda ayrıntıları verilen “kasılma-gevşeme” sistemlerinin, yeniden oluşturulacak “üçgen”lere eşdeğer bir prensiple çalıştığını keşfedeceksiniz. BEER, 1974’de bunu açıkça gözlemlemişti ve açığa kavuşturmuştu: Genel Sistemler Kavramı’nın ve Sibernetik’in her ikisi de değiş-tokuş, daha doğrusu karşılıklı alış veriş nedensellik uyarıları; öznel / algısal aktivite öncesi serbest seçenek patern’leri; olguların ‘burada ve şimdi’ ve onların holistik (<i>Holism:</i> Bütünlük; <i>Holos:</i> Bütün -Yun.-; sosyal bilimlerin, onu oluşturan bireylerin niteliklerinin matematiksel toplamından farklı, bireysel öznelere indirgenemeyecek sistemler ve yapılar olduğunu savunan görüş) birbirleriyle ilintili, ortak içerikli oluşları. Basit sibernetik düzeyinde, aile durumunda, bizler kendimizi onların dışında bir yere oturtup, o “kara kutu”nun içine ne girdiğini ve ondan ne çıktığını gözlemlemekteyiz. Bizler kendimiz o sistemin bir parçası değiliz ve niye o şekilde işlediğini sorgulamyoruz bile. İşimiz, <i>ne olup bittiğini</i> tasvir etmektir. <i>Bu sistemin üyeleri kimlerdir?</i> <i>Bu sistemin belirleyici nitelikleri nelerdir? Bu sistemi, diğer sistemlerden ayırdeden kurallar ve rol’ler nelerdir? </i>Bizler bu sınırların ne denli kapalı ya da açık oluşlarını, enformasyonun sistemin içine nasıl girip çıktığını gözlemleriz. Aynı zamanda, “süreklilik”(<i>stability</i>) ve “değişim”(<i>change</i>) arasındaki dengeye dikkat ederiz. Sistemin içeriği konusunda ‘geçmiş’(<i>past</i>) bize çok önemli bilgiler vermekle birlikte, biz ‘şimdi’ (<i>present</i>) üzerinde odaklaşırız. Sistem’in, doğal olarak içinde bulunduğu düzenden uzaklaşıp uzalaşmaya eğilimi olup olmadığını da gözardı etmeyiz. Sorduğumuz tüm sorular da, sibernetiğin, “gerçek”i en doğru şekilde anlayan ve analiz edebilen iki taban öğesine yöneltilmiş bulunmaktadır: “Yineleme-Geriye dönme” (<i>recursiveness</i>); ve, “geri itilim”(<i>feed-back</i>) / “kendi-düzenleme” (<i>self-correction</i>). Bu derece karmaşa bir düzeye gelince, çalışmamızın tekniğinin ismi ‘basit sibernetik’den, ‘sibernetiğin sibernetiği’ne yücelmiş oluyor.

&nbsp;

Terapi’de bu iki prensibe nasıl riayet ediliyor, görelim.

A i l e   t e d a v i s i n d e  bu ‘tekrarlama-geriye dönme’ prensibi şöyle uygulanmakta: Çiftler arasında oluşan bir olay için “neden?” sorusunu sormuyoruz, biz nedenlerle ilgili değiliz. Evli bir aile (sisteminin) içinde olanlar, ortak ilgi odakları üzerinde ve birbirlerini karşılıklı olarak etkileyerek yaşarlar. Bireyleri ve oluşan olayları, yalıtım içinde değil, bu kişilerin birbirleriyle  n a s ı l etkileşimde bulunduklarını ve birbirlerini  n a s ı l  etkiledikleri merceği altında etüd ederiz. Biz, diyelim birey A’nın mantıksal bir davranışını, birey B’nin mantıksal davranışına ‘tamamlayıcı’ bir akt olarak bakarız. Bunların birbirlerine benzer olmaları gerekmez, bir sadist, pek ala bir mazokist’i seçmiş olabilir eğer her ikisi de kendi atandıkları rolü, niteliklerine uygun bir şekilde oynarlarsa. Aynı şekilde, çevresini kontrol eden bir kimse, kontrol edilenden daha kudretli gibi görünürse de, öyle bir partner bulmadıkça onun kudreti sergilenemez. Bu şekilde, bir birey birlikte yaşadığı diğer kimseyi de

<i> </i>

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-58-</p>
tarif eder. Aileyi bir “sistem” olarak gören terapi türü grubun diğerlerine olası üstünlüğü, toplum içinde doğal olarak var olan diğer düzeydeki, çeşitli davranış biçimleri sergileyen kimseleri, bir ‘dünya’ şemsiyesi altında hem birbirlerinden ayrı ve hem de birbirlerini gözlemleyen, etkileyen ve etkileşen sistemler grubu halinde görme kolaylığı vermesidir. Unutmayalım ki, toplum içindeki diğer ‘sistem’leri bizler yalnız davranış bakımından değerlendirmeyiz, güncel yaşamımızda hayat boyu birbirimizle hiçbir ilintimiz olmayabilir ve yaşam için onların kişisel, ailevi hayatını bilmek zorunda da değiliz, ama, ‘davranış biçimleri’ olarak birbirimizin farkında olma, BRONOWSKI’nin de dediği gibi, “kendimizi, sürekli olarak ortaklaşarak büyüyen bir evrenin üyeleri olarak” görebilmemizi kolaylaştırır.

&nbsp;

Sibernetiğin ikinci ana prensibi olan “<i>feedback</i>”-geritepme-, özellikle “kendinin yalnış davranışını düzeltme”, değer yargılarını içermemelidir. Bunlar, herhangi bir davranışın, içinde yaşadığımız ‘sistem’i nasıl etkilediğini ve ‘sistem’in o davranışa ‘nasıl’ bir tepki verdiğinin örnekleridir. “Olumlu-Pozitif <i>feed-back</i>”, söz konusu davranışta, sistem tarafından kabul edilebilecek bir değişiklik olduğunun kanıtı olurken, “olumsuz-negatif <i>feed-back</i>”, söz konusu davranışın hemen hemen aynen süregeldiğinin işaretidir. Şunu da belirtmek isteriz ki, her olumlu güzel ve her olumsuz kötüdür. Örneğin, eğer bir kimse fiziksel rahatsızlıktan şikayet ediyorsa ve eğer doktor ondan birtakım laboratuvar testleri istemişse, kan ya da idrar analizlerinin ‘negatif’ oluşu ‘iyi’ ya da ‘güzel’dir. Ama aynı konuda başka bir örnek bizi şaşırtabilir, örneğin hamile olup olmadığından şüphelenen bir hanım, hamilelik test’leri sonucu kendisine ‘negatif’ denirse, bunun ‘olumlu’ ya da ‘olumsuz’ oluşu, onun bu hamileliği isteyip istemediğine, kişisel sosyal koşullarına bağlıdır. Böylece, “Sistemler Kuramı’nda, sonuçlar, ancak özel bir içerik içinde değerlendirilmelidirler  Değerleri, herhangi bir sistem içinde, belirli koşullar altında, belirli bir zamanda, bir amacının sürecinin başlangıç işaretidir. Davranışlar, bunu izleyecektir.

&nbsp;

Bir ailenin yaşadığı ortamın, diyelim ısıyı düzenleyen ternostat’ı belirli bir dereceye ayarlanmış olsun. Dışarda soğuk artınca, sistem, aynı temparatürü dengede tutmak için daha çok yakıt sarfedecek ve normal yaşam devam edecektir. (Pozitif <i>feed-back</i>). Yakıt biter ya da sistemde bir bozukluk olursa, geçici olarak fonksiyonel bozukluklar olacaktır (negatif <i>feed-back</i>), fakat bu bozuklukların düzeltilmesiyle, sistem yeniden harmonik bir düzene girecektir: Homeostasis. Her sistem, olacak değişikliklere de hazır olmalıdır. Genç bir aile düşünelim, doğaldır ki zamanla çocuklar ‘bağımlı’ bir bebeklikten ergenliğe ve daha sonra da ‘bağımsızlığa’ kavuşacaklardır. İdeal olarak ebeveynler, belirli yaş gruplarında, çocukları üzerinde, otorite ve bakım süreçlerini azaltarak gençlere daha fazla sorumluluk ve bağımsızlık vererek (pozitif <i>feed-back</i>), onların isyankar ya da mutsuz, bağımlı bireyler olarak kalmalarını önleyeceklerdir. Ama, bir çocuğun örneğin on beş yaşına geldiğini ama ona hala on yaşındaymış gibi davranıldığını varsayalım; çocuk yatağa geç gitmek ve benzeri ayrıcalıklar için isyan edecek, denge bir süre için bozulacak gibi görünecektir. İster ‘değişim’ için gereksinim kabullenilsin, ister buna karşı bir ‘direnç’ gösterilsin, her iki halde de “olumlu feed-back” mekanizmaları çalışıyor demektir. Kabullenme patern’i ve uyumlu hareket etme, ya da yamamen tersi: direnç ve başkaldırma sistem’e oturup günlük yaşamın bir parçası olursa, “olumsuz feed-back” mekanizmaları işbaşındalar demektir. Her iki, yani ‘fonksiyonel’ ya da ‘disfonksiyonel’ durumda da, <i>sistem’in sürekliliği</i> korunmuş olacaktır.

&nbsp;
<p align=”center”>*</p>
Şimdi, a i l e   t e d a v i s i n i n, modern zamanlarda gelişim öyküsünü sistematik bir şekilde gözden geçirip bu yolda tarihi adımlar atmış ve özverilerde bulunmuş ünlü bilim adamlarından ve kurdukları ekol’lerden bahsedelim biraz.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-59-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<h1>A i l e   T e d a v i s i n i n   G e l i ş i m   Ö y k ü s ü</h1>
&nbsp;

Aile tedavisi, ruh hekimliği ve psikolojisi yönünden 1950’lerden bu yana resmen klinik alanına girmeye başladı. Başlangıçta, birçok profesyoneller tarafından bu yönelim:

a)      Yüzeysel bir “danışmanlık gösterisi”,

b)      Geleneksel  psikiyatrik kuramın “aileye uygulanması”, ya da

c)      İnsanın “uyum sağlaması” konusunda yeni boyutların aranması olarak yorumlandı.

&nbsp;

Bununla birlikte, bu görüşlerin hemen hepsindeki ortak payda, insan’ın genel   ‘uyumsuzluğu’na (<i>human maladaptation</i>) yeni çareler aranmasıydı.

&nbsp;

Psikanalitik literatürde, <b>Freud</b>’ün, hasta çocuğun babasına süpervizyon verdiği “Little Hans” vak’ası, pek de klasik olmamakla beraber, bir aileye, iç dinamiklere yaklaşım yönünden tarihsel bir önem taşır (1909). (Psikanaliz’de, hekim olmayan bir baba tarafından yapılan bu ‘deplasman’a uğramış ‘at fobi’sinin çok ilginç seyri ve sonuçları için lütfen benim “FREUD ve Psikanalizin Temel İlkeleri kitabıma başvurabilirsiniz.)

<b>J. C.</b> <b>Flügel</b>’in “Aile’nin Psikanalitik Etüdü”(1921) (<i>The Psycho-Analytic Study of The</i> <i>Family</i>), bu konuda yazılmış ilk ciddi eserdir. Ama onda, aile fertlerinin kişisel psikopatoloji’leri prensip olarak ele alınmıştı. Aşağıdaki kısa özetleri, eserin 9. Basımının yapıldığı (Hogarth Press Ltd. London, 1957’den yapıyoruz.)

&nbsp;

“<i>Sosyal yapılanmaya gereksinim var:</i> Genellikle birçoklarının kolaylıkla hemfikir olabilecekleri gibi, tüm dünya, ıstırap dolu bir Dünya Savaşından çok harap olarak yeni çıktı. Bunu, bir “yeniden yapılanma” süreci izlemeli ve bizler, şimdiye kadar sürdüregeldiğimiz birçok sistemlerimizi, kurumlarımızı, örf ve adetlerimizi ve inançlarımızı teste tabi tutmalıyız; yıllar boyu süren çatışmaların bizlere sunduğu değişmiş idealler ve görüş noktalarının ışığı altında, insanın gereksinimleri ve olasılıklar konusunda çok geniş olarak yaşanmış olan deneyimlerimizden de yararlanarak gereken kısımlarını yeniden biçimlendirmeliyiz.

&nbsp;

“<i>Bilim ve yeniden yapılanma: </i>Bu yeniden yapılanmanın şimdilerde çok geniş çapta değişmiş standartlara ve koşullara yeniden uyum sağlayabilmesinin başarı derecesi, hiç şüphesiz, insan hayatını tüm yönlerden etüd eden o bilimlerin, gerek elde ettikleri ilerlemelerin ve gerekse onların uygulanmalarının payı çok büyük olacaktır. Biyoloji, fizyoloji, tababet, hijyen, ekonomi, politika,    hukuk ve eğitim, gerçekten büyük bir problem arzeden insan toplumunun huzurunun yeniden inşaı amacında memnuniyet verici bir derecede pay almalıdırlar.

&nbsp;

“<i>Psikolojinin halihazır durumu:</i> Maalesef, psikoloji, en genç bir bilim dalı olmak sıfatıyla, diğer disiplinlere oranla gelişiminin çok daha başlangıcında bulunuyor ve sanki “boş düşüncelerin ve saçma birtakım teknik gösterilerin içine mutlulukla sığındıkları bir yer” gibi tanıtılıyor. Çok daha geniş ve derin araştırmalara gereksinim var. Çok önem gören alan, savaşın yarattığı “şok” ve “nörozlar” (<i>war neuroses</i>- savaş nörozları) ki psikanalizin dikkatini çekebildi ve elde edilen bilgi ve deneyimler, güncel diğer fonksiyonel nöroz’ların tedavisinde geniş çapta kullanılabilme olasılığını bulabildi. Diğer saptanan önemli bir bulgu da, stres altında olmasına karşın, savaş gibi hallerde insan zihninin, daha rahat konumlarda olan kişilerden, zihnin, hayatta kalabilme azim ve çabası dolayısıyla, hareketli, koordine ve harmoni içinde çalışması sonucu daha “entegre olmuş – bütünleşmiş” görünümde olabilmesidir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-60-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<i>“Doğru zihinsel büyüme ve gelişim:</i> Eğer çocukluk ve yeniyetmelik yıllarında bu tür anlayışla sağlıklı bir yaklaşım gerekli olduğu gibi sağlandığında, bu yaklaşımın ergin hayatta daha kararlı ve dengeli, sağlam bir entegrasyon’a temel oluşturduğu da artık biliniyor.

&nbsp;

“Hatta yüzeysel bir bakışla bile, halen var olan sosyal koşullar altında, ev yaşamının, kudretli duygular ve onların uyandırdığı hislerle dopdolu psikolojik atmosferinden dolayı, <b><i>çeşitli aile ilişkileri,</i></b><i> <b>insanın karakter gelişimi üzerinde çok belirli etkide bulunmaktadır</b></i>…… İnsan davranışı üzerindeki yeni çalışmalar, <b><i>bir çocuğun, aile çemberinde, ailenin diğer üyelerine</i></b> <b><i>karşı benimsediği hal ve tavrın</i></b>, <b><i>büyük bir miktarda, onun aynı zamanda, birlikte yaşadığı yoldaşlarına karşı sergileyeceği ilişkilerin başlıca öğesi olacağı </i></b><i>yolundadır.”<b></b></i>

&nbsp;
<p align=”center”>*</p>
&nbsp;

Çocuk ruh hekimleri, Çocuk Rehberlik Klinikleri (<i>Child Guidance Clinics</i>) ailelerden bahsetmekle ve onlara yardımda bulunmakla beraber hepsinin odaklandığı esas nokta, ç o c u k idi. Sosyolog ve antropolog’lar da bu konuda literatüre katkıda bulunmuşlar, fakat ruh hekimliğine direkt-dolaysız bir veri’de bulunmamışlardı. 1930’larda başlayan “Evlilik Danışmanlığı” (<i>Marriage Counseling</i>) da önemini, ailenin tümünden çok, eşlerin birbirleriyle olan iletişim ve etkileşimine vermişti.

&nbsp;

Bugünün modern ‘Aile Tedavisi’, prensip itibariyle psikanalitik kuramın aileye uygulanması olarak görülür. Mamafih, yılların deneyimi, terapist’e <i>eklektik</i> bir yaklaşımın (örneğin davranışçı, genel sistemler kuramsalcı, egzistansiyalistik) çok daha sonuç aldıran bir yöntem olabileceği görüşüne eğilimi artırmaktadır. Aile Tedavisi’nin büyüme ve gelişme devrinin -öğrencileri olmakla şeref duyduğum- büyük hocaları <b>Ackerman, Murray </b>birer analist idiler.

&nbsp;

A i l e  hareketinin başlangıçlarında, “Aile’nin Şizofreni Yönünden Araştırılması” çok önemli bir yer tutar. Örneğin <b>Lidz</b> Baltimore’da ve New Haven-Connecticut’da, <b>Jackson</b> Palo Alto-California’da ve <b>Bowen</b> Topeka-Kansas’da ve Bethesda-Maryland’de araştırmalara başlamışlardı. Aile tedavisi’nin bu ilk yıllarından 1960’lara kadar hemen hiç kimse, içinde ‘Şizofreni’ araştırması olmayan hemen hiçbir çalışmayı ‘Aile Tedavisi’ olarak saymadı.( O yıllarda, Amerikan akıl hastanelerinde asistan olarak çalışırken, kabul ettiğimiz her hastadan ve ailesinden kanlarında, Şizofreni’ye olası neden olabilecek <i>Loewenstein proteini</i>’ni bulmak ümidiyle kan alırdık. O çalışmalar bir kaç yıldan sonra, yeni çıkan şizofreni kuramları nedeniyle, ertelenmişti.)

&nbsp;

<b>Nathan Ackerman</b>, psikodinamik ağırlıklı aile tedavisi öğelerini, California’da, Devlet akıl hastanelerinde bir Sosyal Hizmetler Uzmanı (<i>Psychiatric Social Worker</i>) olarak çalışan <b>Virginia Satir</b>’den aldı. Ackerman, ‘uyumsuzluk’ gösteren çocukların iyiye doğru geliştiklerinde, ailede nörotik ya da evliliğe bağlı (<i>marital</i>) disfonksiyon’ların ortaya çıktığını saptamıştı. Tedavi yöntemleri olarak da. “Yüzleştirme” (<i>Confrontation</i>), “Yorumlama” (<i>Interpretation</i>) ve “Metafor Manipülasyonu”nu (*) (<i>Metaphor Manipulation</i>) ileri derecede kullandı.
<div>

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

</div>
&nbsp;

(*) <i>Metafor</i>: Mecaz; bir ilgi ya da benzetme sonucu gerçek anlamından saptırılarak benzetmeli olarak kullanılmış sözcük. <i>‘Mixed metaphor</i>’ : birbirine uymayan mecazların biraraya getirilmesi.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-61-</p>

<div>

&nbsp;

&nbsp;

<b>Murray Bowen</b>, içlerinde şizofreni üyesi olan ailelerde bir “farklılaşmamış bir ego çekirdeği-kitle”sinin (<i>undifferentiated ego mass</i>) varlığından bahisle, böyle ailelerin tedavisinde “kişisel farklılaşma”nın (<i>personal differentiation</i>) esas olduğunu belirtti. California, P a l o – A l t o  Grubu da, çalışmalarını, temelde, “Şizofrenik Ailelerde İletişim” (<i>communication</i>) üzerinde yoğunlaştırdı. Bu konuda <b>Virginia Satir</b>, 1960’larda “İnsanın Potansiyel Gelişimi Hareketi” (<i>Human Potential Movement</i>) ile de pekişerek, “Kendi-Gerçekleşme” (<i>Self-Realization</i>) ve “İletişimin Netliği” (<i>Clarity of Communication</i>) nin önemini vurguladı.

</div>
<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

<b>Jay Healey</b> ve <b>Ben Johnson</b>, aileyi, “B ü t ü n   b i r   s i s t e m” (<i>Whole system</i>) olarak kabul ederek kısa süreli, “stratejik değişiklikler”i (<i>short-term strategic changes</i>) tedavi yöntemi olarak sundular. Haley ayrıca, <b>Milton Erickson</b>’un  h i p n o z  yöntemi olan “Dolaylı telkin” (<i>Indirect suggestion</i>)’i de kullandı. “<i>Double-Bind</i>” (Şizofrenik ailelerin fertleri arasındaki anormal iletişime verilen ad. Bir ebeveyn, genellikle anne, sevgi ve nefretin karmaşa olduğu mesajlar vererek, bebeği, aldığı zıtlıklarla dolu mesajlara ne yanıt verebilecek ve ne de durumdan kaçabilecek bir konumda, yapayalnız ve kararsız bir şekilde bırakması.) teriminin sunucusu olan <b>Gregory Bateson</b>, kendisinin ne doktor ve ne de bir terapist olmamasına karşın, aile tedavisi konusuna ‘Antropoloji’ ve ‘Hayvan davranışı’ (<i>Animal behavior</i>) bilimlerinin esaslarını da ekledi. Aynı gruptan, son zamanlarda

<b>Minuchin</b>’in “Yapısal Aile Tedavisi” (<i>Structural Family Therapy</i>) gitgide önem kazanmaya başladı.

<b>Jay Healey</b> ve <b>Ben Johnson</b>, aileyi, “B ü t ü n   b i r   s i s t e m” (<i>Whole system</i>) olarak kabul ederek kısa süreli, “stratejik değişiklikler”i (<i>short-term strategic changes</i>) tedavi yöntemi olarak sundular. Haley ayrıca, <b>Milton Erickson</b>’un  h i p n o z  yöntemi olan “Dolaylı telkin” (<i>Indirect suggestion</i>)’i de kullandı.

&nbsp;

Önemi dolayısıyla Gregory BATESON’dan biraz daha ayrıntılı olarak söz edelim. Esas mesleği, yukarda da söylendiği gibi, “<i>ethnology-anthropology</i>” idi. 1941-42 yıllarında, New York’ta Milton ERICKSON’un hipnoz seminerlerine katılınca, yeni bir dünya bulmuş gibi sevindi ve kendini bu yeni alana verdi. İngiltere uyruklu olduğu halde, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Hindistan’da bir Amerikan Ofisinde çalışarak yerel kültürü inceledi. 1946-47 yıllarında, New York’ta yapılan bir Sosyal Araştırma’ya, Profesör olarak katıldı ki ondan öyle, çalışmaları “Sistem Aile Terapi”sinin gelişmesine büyük katkı sağladı: 1946-53 arası, Kalifornia’da, WIENER ve Juergen RUESCH ile birlikte, MACY Grubunun konferans serisine katıldı. Bu çok önemli çalışmanın konuları: “<i>Translating the</i> <i>practice of</i> <i>Psychiatry into the theory of human</i> <i>communication</i>” (Psikiyatri pratiğini, insan iletişimi kuramına uyarlama) ve “<i>Circular Casual and Feedback</i> <i>Mechanisms and Social</i> <i>Systems</i>” (Dairevi Olağan ve Geritepi Mekanizmaları ve Sosyal Sistemler) ki daha sonra resmen “Sibernetik” bilim dalına girilmiş oluyordu. Bu arada, 1951’de Ruesch ve Bateson birlikte “<i>Communication: The</i> <i>Social Matrix of</i> <i>Psychiatry</i>” (İletişim: Psikiyatri’nin Sosyal Özü) 1971’de yayımladığı “<i>The Cybernetics of Self</i>” (Kendi’nin Sibernetiği), ve 1972’de yayımladığı “<i>Steps to an Ecology</i> <i>of Mind</i>” (Zihin ekolojisine adımlar), onun <i>Epistemoloji</i> (bilgi kuramı, bilginin temelleri ve uygulama yöntemleri) konusunda da usta bir felsefeci olduğunun mutlak kanıtları oldu. Ayrıca, “hayvan psikolojisi”, “şizofreni’de dil ve hayvan davranışı” üzerindeki çalışmaları bizlere yepyeni ufuklar açmıştı. 1960’larda ve 70’lerde Amerika’da psikiyatri alanında eğitim alan hekim arkadaşlar, yıllarca öğrenegeldiğimiz klasik Akıl hastaneleri yapı, kavram ve tedavilerinden  tüm öğeleriyle Sosyal ortam ve onun etkileri konularına geçmemiz yolunda bizlere meşale tutmuş iki “psikiyatrist olmayan” bilim adamını minnetle hatırlar sanırım: G r e g o r y  B a t e s o n  ve E r i k  E r i k s o n.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-62-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Bateson, daha 1954’de Macy Foundation’ında gene ünlü bir psikiyatrist olan Don D. JACKSON ile birlikte, “Şizofrenik İletişim” (<i>Schizophrenic Communication</i>) üzerinde çalışmış ve o zamanlar bir epik yaratmış olan, “<i>schizophrenic episode is a spontaneous initiation ceremony</i>” (Şizofreni -yani erken bunama-, kendiliğinden oluşan bir başlama merasimidir, -tıpkı şaman’larda olduğu gibi- İ.E.) cümlesiyle, yuıkarki sayfalarda dinamiği açıklanan “<i>Double-Bind</i>” (Çifte -karşılıklı- bağ) kavramına bir açılış yapmıştı (1956). O zamanlar tüm dünyayı kapsayan bu aydınlatıcı iletişim ve etkileşim şekli, zaten gelişmekte olan diğer kavramlarla, örneğin, “<i>Schizophrenogenic mothers</i> <i>never become schizophrenics, but produce</i> <i>schizophrenic children</i>” (Şizofrenojenik -yani şizofreni asıllı ve onu doğuran- anneler hiçbir zaman kendileri şizofreni olmazlar, fakat şizofrenijk çocuklar yetiştirirler) inanç ve klinik bulgularını da pekiştirmişti. Bu itibarla, son olarak, tüm dünyada yankılar uyandurmış bu görüşün detaylarını, oluşum ve gelişim takvimini özetleyerek, Bateson dosyasını kapatacağız:

1) Bu tür (şizofrenik) iletişimde, iki ya da daha ziyade kişi mevcut olup, biri “<i>victim</i>” (kurban)dır;

<i>            </i> 2) Bu tür iletişim deneyimi, sesli sessiz, sürekli olarak yineler durur;

3) Başlangıçta, bazen pek önem verilmeyen ‘olumsuz’ (<i>negative</i>) bir ‘uyarı’ ya da ‘öğüt’

(<i>injunction</i>) söz konusudur;

4) Birincisindeki kadar somut olmayan, daha soyut (<i>abstract</i>), onunla mutlak çatışmalı, ve  genellikle sonuç olarak daha cezalandırıcı bir tonla takviye edilmiş olarak sergilenen ‘olumsuz, ikinci bir uyarı-öğüt’ ya da ‘sinyal’ alış-verişi sahnelenmeye başlar; bu, psikolojik hayatı, yaşam derecesinde bir tehdit sınırlarına iter;

5) Bu tür olumsuz, huzursuz etkileşim, “3. bir uyarıyla”, onun bu savaş alanından, bir kurtuluş yolu olarak, kaçmasını engellemeye başlar, dolayısıyla ‘sıkıntı’ (<i>anxiety</i>) tırmanır;

6) ‘Kurban’, nihayet, teslim olarak, çevresindeki evreni ve içinde oluşan ilişkileri, etkileşimleri, yukarda anlatılan ‘<i>double-bind</i>’ patern’lerle anlamaya, çözmeye ve yorumlamaya çalışır;

panik, aşırı kızgınlık ve şiddet gösterimi bacayı sarmış ateşi körükler; ardışık olarak dizilenen bu uyarı ve yorumlar, en sonunda içten gelen seslerle (<i>auditory hallucinations</i>) yönlendirilmeye ve kontrol edilmeye çalışılır. Artık karşımızda, tüm kliniğiyle, kendi sistemine hapsolmuş, bir akıl hastası mevcuttur.

&nbsp;
<p align=”center”>*   *</p>
&nbsp;
<p align=”center”>K i ş i s e l   v e   A i l e   T e d a v i s i   A r a s ı n d a k i   F a r k l a r</p>
A i l e   T e d a v i s i’ nin en önemli farkı, tedavi’de odağın ‘kişi’den ‘aile’ye kaymasıdır. Sosyal yönden bakıldığında, hastalık ve fonksiyon bozukluğu açısından, insan, “otonom” ve “kendi geleceğini kendi belirleyen” bir varlık olarak görülür. Lens’i açıp da aileye bir bütün olarak baktığımızda, birey’in, kendi ailesinden tümüyle ayrı ve özgür bir varlık olmadığını saptarız. Yani insan, özgürlüğüne karşın, bir “aile sistemi” içinde kilitlenmiştir.

&nbsp;

Genellikle aile terapist’leri, hastadaki dengesizliği, tüm ailenin rahatsızlığı olarak algılar. Eğer bu kavram bir az daha genelleştirilirse, “Tüm insanlık, tüm insanların hastalığı için sorumludur!” denebilir. Bunu filozofik bir şekilde söylemek kolaydır; fakat bir insanın kendini, evren’in rahatsızlıkları için değişmesi gerektiğini düşünmek ona sıkıntı verir. Normalde, bir toplumun insanı, o toplumun problemlerini değiştirmektense, para vererek o işi başkalarına bırakmağı yeğler. Aile içinde ise bu olamaz; kişiler, kısmen de olsa  d e ğ i ş i m i n   g e r e k t i ğ i n i n  farkındadır ve  ‘değişim sıkıntısı’na katlanmak zorundadırlar.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-63-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>MEDİKAL  MODEL</p>
&nbsp;

&nbsp;

Kişisel tedavide olduğu gibi, aile tedavisi’nde de, sosyal kuruluşlar, mahkemeler, sigorta kurumları istesin istemesin, ‘doktor’ ya da ‘M e d i k a l   M o d e l’ devreye girer.

&nbsp;

Aile içinde, ‘hasta’da ‘hastalığı’ yaratan ve sürdüren duygusal bir süreç vardır. Sıkıntı (<i>anxiety</i>) yüksek olunca, bu süreç de daha gerilimlidir. Duygusal süreç, aile tedavisi seanslarında da devam eder ve aile üyeleri terapist’i hastanın hastalığını kabul etmesine adeta zorlar. Terapist, diğer yandan, ‘hastayı tanılamak’tan çok, ‘hastalığı’ yaratan duygusal süreci görebilmeye ve onun üzerine odaklaşmaya savaşır. Böylece her terapist, aile dokusu içinde yerleşmiş hastayı ve hastalığı yaratan süreci tanımaya, onu elinden geldiği kadar nötralize etmeye ve gerilimli havayı düzeltmeye çalışır.

&nbsp;

<b>Epstein</b> ve <b>Bishop</b>, “<i>Handbook of Family Therapy</i>”de, birey-aile ilişkilerini şöyle yorumlar:

&nbsp;

1)   Ailenin ‘kısım’ları (bireyler) birbirleriyle duygusal ilişkidedirler,

2)      Aile’nin bir bireyi , diğerinden yalıtılarak (<i>isolation</i>) anlaşılamaz,

3)      Ailenin ‘tüm’ fonksiyonu, yalnızca ‘parçaları’ (bireyleri) anlayarak yorumlanamaz,

4)      Ailenin temel ‘yapı’ (<i>structure</i>) ve ‘örgütlenme’si (<i>organization</i>), bireylerin anlaşılmasında zorunludur,

5)      Ailenin ‘işlemsel’ (t<i>ransactional</i>) patern’leri, üyelerinin davranışlarını düzenler.

&nbsp;

Uzun yılların deneyiminden biliyoruz ki, aileler genellikle çocuklarını ‘kullanarak’ yardım isterler; yani, ailelerin büyük çoğunluğunun “bizler çocuğumuza bakamıyoruz, lütfen bize yardım edin” demeleri pek azınlıktadır. Çocuk çoğu kez, ‘tanımlanmış-atanmış’ (<i>identified-designated</i>) bir varlık olarak ve sanki üçüncü bir şahısmış gibi, ‘namına’ konuşularak şikayet edilir; örneğin “çok yaramaz, hiç laf dinlemiyor. O küfürleri nereden de öğrenmiş, bilmem? Amcasına çekmiş zaar. Bir duvara tırmanmadığı kalıyor, başedemiyoruz!”

&nbsp;

Dolayısıyla da terapist, tüm aileyi Aile Tedavisi için çağırdığında, şu dirençlerle (<i>resistance</i>) karşılaşır:

&nbsp;

1)      Ebeveynler, çocuklarının problemleri için sorumlu tutulacaklarından korkarlar,

2)      Aynı şekilde, çocuklarından ötürü, tüm ailenin ‘hasta’ olarak nitelendirileceğinden çekinirler,

3)      Genellikle hiç olmazsa bir ebeveyn, bizim kültürde yüzde doksan baba, çocuğun hastalığına itiraz eder.

4)      Aile üyelerinde, çocuğun uyumsuz davranışı, ‘diğerlerine de örnek olur’ gibisinden bir tedirginlik vardır.

&nbsp;

Aile, tedaviyi kabul ettiği takdirde, onlara tüm aile problemlerinin tek bir terapist tarafından ele alınacağı hususunda güvence verilmelidir. Tedavide ana öge, ‘hasta’ya yüklenmeden, aile bireylerinin kendi rolleri kapsamında sorumluluk alarak eşit koşullarda çalışmaya başlamaktır. Bir taktik olarak, ailenin en sağlıklı üyesi ‘merkezi odak’ olarak alınarak ve ‘hasta’yı tümüyle devre dışı bırakarak başlanabilir. Saygı gösterilmesi gereken kurallardan biri de, aile bireylerinin hiçbirinin bir diğerine zarar veremeyeceğinin hatırlatılmasıdır. Yani eğer çocuk aile sırlarından birini açıklarsa, ya da anne-babasının cezalandırma yöntemlerinden şikayet ederse, bunun bir ‘yuvarlak masa konferansı’, ‘görüş alış verişi’ olarak değerlendirilmesi gerektiği eğitilmeli ve çocuğa garanti verdirilmelidir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-64-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><span style=”text-decoration: underline;”>Aile Tedavisinin Endikasyon’ları</span></p>
<p align=”center”><span style=”text-decoration: underline;”> </span></p>
<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

Aile Tedavisi’nin teknik bir manevradan çok, bir tür “ailedeki düşünce tarzının ve iletişim sisteminin düzenlenmesi” olduğu düşünülürse, ‘endikasyon’ ya da ‘kontr-endikasyon’unun, prensip olarak pek de bir konu olamayacağı bellidir. Dolayısıyla, ailenin bir bireyinden şikayet edildiğinde Aile Tedavisi’ne başlayıp başlamamak, terapist’e bağlı bir seçimdir.

&nbsp;

Aile Tedavisi, hemen her tür psikiyatrik bozukluklarda, örneğin “Psikoz”lar, “Psiko-somatik rahatsızlıklar”, “Narkotik madde kullanımı”, “Ailede şiddet”, “Çocuklarla olan iletişim bozuklukları”nda, “Çocukların davranış bozuklukları”nda kullanılabilir. Tabiatıyla en kolay endikasyon, eğer ebeveynler evdeki günlük yaşamlarında gözle görülür bir şekilde etkilenerek acı çekiyorlarsa, evin düzeni bozulmuşsa konabilir. Tedaviye tüm aile üyeleri katılmasa bile, aile’yi ‘fonksiyonel bir sistem’ olarak düşünmek yararlıdır.

&nbsp;

Aile Tedavisi’nin, -kontrendikasyon denmemekle beraber-, uygulanmasında zorluk çekilen konular şunlardır: sabitleşmiş, bir yaşam modeli olmuş karakter bozuklukları, örneğin yalan söyleme, hırsızlık; aşırı şiddet gösterimi, motivasyon eksikliği, kültürel bastırmalar (<i>deprivation</i>), dini inançlar ve benzeri. Bazı aileler de, yine kültürel bir alışkanlık ve ‘sadakat’ olarak ‘sır saklama’yı (<i>secrecy</i>) doğal ve dokunulmaz bir hak olarak tanırlar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-65-</p>
&nbsp;
<p align=”center”>PSİKODİNAMİK   M o d e l</p>

<h3>Ackerman, Boszormenyi-Nagy, Framo, Lidz, Meissner</h3>
Bu modele “A i l e   G r u p   T e d a v i s i”(<i>Family Group Therapy</i>) de denir, zira temel ilkeler, ‘Grup Terapi’ tekniğinden adapte edilmiştir. Mamafih, tarihsel bir gerçek olarak Grup Terapist’ler, Aile Tedavisiyle ilgilenmemişlerdir. Ailenin, yapısı itibariyle bir ‘grup’ oluşu, Grup Terapisi’nin ilkelerini ödünç almakta bir kolaylık yaratmıştı. Aynı şekilde, aile grubunda gözlenebilecek formülasyonlar ve yorumlar, makul bir derecede, kişisel tedavideki prensiplerin hemen hemen aynıdır. Dolayısıyla da, kişisel tedavide deneyimi olan bir terapist için bu model diğer tüm modellerden daha kolay gelir.

&nbsp;

Format olarak, t ü m   a i l e   ü y e l e r i  biraraya gelerek toplanılır. Terapist’in görevi, taraf tutmadan, ailenin bireyleri arasındaki iletişimi ve etkileşimi, duygusal değiş tokuşu ve dolayısıyla da yakın bağları (<i>intimate bonds</i>) artırmak ya da yeniden oluşturmaktır. Problemli ailelerde, kişiler birbirlerinin gerçek duygu ve düşüncelerinin farkında değildirler. Terapist’in, bir grubun lideri olarak aralarına oturması ve kendisini duygusal olarak akan heyecanlara kaptırmamasıyla, kısa zamanda büyük başarı elde edilebilir. Ebeveynler, çoğu zaman ilk kez birbirleri hakkında ne düşündüklerini duyarlar, çocuklar da ebeveynlerinin görüşlerini, kızmadan, kavga etmeden dinlemek ve onların da hata ve sevaplarıyla “insan” olduklarını gözlemek fırsatını bulurlar. Doğal olarak, ailenin büyükleri, küçüklerin de bu grupta söz sahibi ve hatta çok yararlı fikirleri olabileceğini gözlemlerler. İyi çalışan bir grupta aile geri gelmeye can atar.

&nbsp;

Psikanaliz <i>oriyantasyon</i>’lu Aile Tedavisi’nde hünerlerden biri de, ailenin ‘sessiz’ üyelerini bir kenarda unutulmuş bırakmamaktır. Herkes uyarılabilmeli ve iletişime (<i>communication</i>) katılabilmelidir. Yine, bu tip tedavinin başarılı olabilmesinin sırlarından biri de “kısa süreli” (<i>short-term</i>) olmasıdır. Prensip olarak, aile, yeni bir iletişim düzeyine coşkulu bir şekilde eriştiği zaman terapi sona erdirilmelidir. Aksi takdirde, aile üyeleri, eskilerden olduğu gibi evdeki problemleri yeniden sergilemeye (<i>acting-out</i>) başlarlar. Aileler çocuklardan daha fazla sorumluluk direnirler; çocuklar da aynı konuların yinelenmelerinden sıkılarak devam etmek istemezler.

&nbsp;

Genel olarak, Aile Tedavisi’nden, maksimum on ile yirmi seans arasında bir zamanda yeterli bir sonuç elde edilir. Zaten ailelerin çoğunluğu, terapi ve kendileri hakkında iyi hissettikleri zaman terapi’yi bitirirler. Tedavi, genellikle, klinik gösterilerin (şikayetlerin) altında yatan taban duygusal problemlerin içine girilmeden, ama iyi hislerle bitirilir. Deneyim göstermiştir ki eğer terapi o boyutlara kadar uzatılırsa, tedavi konusunda aile çok az bir başarı elde edilmiş hissiyle ayrılır.

&nbsp;

Özet olarak Aile Tedavisi, Psikanalitik yöntemle yönlendirilirse kısa sürelidir, fakat bir zaman sonra tüm aileyi içermeden yalnız ebeveynlerle destekleyici (<i>supportive</i>) bir şekilde devam edilebilir. Bir kısım terapist’ler, ben dahil, klasik yöntemlerin bir az dışına çıkarak,  Ackerman’ın yaptığı gibi, “dramatizasyon”(<i>dramatization</i>), “rolü tersine çevirme” (<i>role reversal</i>) ve benzeri metafor’ları kullanarak terapist’in çok daha aktif olarak katılabileceği değişken (<i>alternative</i>) yöntemler de kullanırlar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-66-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Ben kendim, 1960’lı yıllarda, Boston’da “Aile Tedavisi” seminer ve konferanslarına devam ederken, <b>ACKERMAN</b>’ın bizzat yönettiği “Uygulamalı Aile Tedavisi” konferans serilerinden birinde, bizlere nasıl örnek bir hoca olduğunu şöyle bir sahneyle anımsatmak isterim. Hoca, gerçek tedavinin, bir doktor ya da hastane’nin ‘yapay’ ortamında değil de, bizzat ‘ev’ ortamında yapılmasını önerirdi. Eğitim için, sahneye, biri bebek üç çocuğu olan bir aileyi davet edip bize şahane bir gösteri sunmuştu. Sahne, sanki doğal ev ortamı. Yemekten sonra, kapı çalınıyor ve doktor, terapi seans’ı için içeri giriyor; pardesüsünü çıkarıp bir koltuğa oturuyor. Ev bireyleri, ev kılık kıyafet ve ortamı içinde, yerlerini alıyor, televizyon kapatılıyor, herkes oturuyor ve seans başlıyor. Derken telefon çalıyor, ev hanımı yerinden fırlayarak telefona giderken, elindeki bebeği kime bırakacağına bakıyor. Ev halkı durgun, donmuş bir halde iken, Ackerman Hoca yerinden fırlıyor, bebeği kollarına alarak anneye: ‘Haydi telefonuna yanıt ver!’ diyor. Herkes susuyor. Anne telefonunu yanıtlıyor, geri gelerek, sanki bir büyükbabanın kollarından alır gibi bebeğini teşekkürle geri alıyor. Hoca devam ediyor: ‘Evet, nerede kalmıştık?’ Terapist gerçekten aile yaşamının bir parçası olunca, gerçek ‘etkileşim’ ve beklenen ‘kişisel değişim’ oluşuyor. Biz genç asistanların çoğu, Hoca’yı aynen taklit ederek, yani akşamları, ofisimizi kapadıktan sonra ev ziyaretleriyle Aile Tedavisi pratiğimizi cidden geliştirmiştik.

&nbsp;

Ivan Boszormenyi-<b>NAGY</b>’nin tedavi prensipleri: Herşeyden evvel, Nagy’nin, 1957’de, “Şizofreni ve Aile” araştırma ve eğitimi amacıyla açılmış ünlü “Eastern Pennsylvania Psychiatric Institute”ün kurucusu olduğunu hatırlatalım. James FRAMO ile birlikte 1965’te yayımladıkları “Acil Aile Tedavisi” (<i>Intensive Family Therapy</i>) bu alanda epik yaratmış başyapıtlardan biridir. Onun terapi yöntemi, psikanalitik prensiplere dayanmakla beraber, özde “içerik”e dayanan bir tedavi yöntemi oluşu, dolayısıyla da hem “kişiler-arası süreç”e ve hem de “<i>intrapsychic</i>-ruh içi” boyutlara dayanması özelliğini taşır. O, bireyleri, iyi ya da kötü (melek veya şeytan) olarak değil, ne iseler, göründükleri gibi, atalarından getirdikleri mirasla ellerinden geleni yapan ve “ne yapıyorlarsa o olan” kimseler olarak gördü. Ona göre, kişiler, “ne olduklarından” değil, “ne yaptıklarından” sorumludurlar.

&nbsp;

NAGY bize aileyi oluşturan fertlerin, kendi ailelerinden birtakım ‘getiriler’i olan ve kurdukları yeni ailede, gelecek kuşaklara da kalacak “sadakatlilik” (<i>loyalty</i>) duyularını taşıdıklarını

anımsattı. Bu duyular, geçmiş nesillerden ‘sözcüksüz’ olarak sergilenegelmekte olup, gelecekte de var olacak öğelerdir. Onun işaret ettiği ikinci önemli nokta, aile fertlerinin ‘eşitliğe’ benzer bir takım adalet haklarına sahip oluşudur: İster çocuk ister ebeveyn, herkesin, bir açıdan, birbirine eşit hakları vardır. Üçüncü nokta, sanki bir vasiyet (<i>legacy</i>) gibi, her ferdin, adeta birbirlerine “borçlu” imiş gibi özel bir statü’ye hak kazanmış olması. Fertler, tehlike anlarında birbirlerini, bileşik bir bağla, toplumun diğer fertlerine karşı olan tepkiden çok daha farklı bir şekilde korur, himaye eder. Üyeler, bununla adeta yükümlüdürler ve bunu beklemeye ‘hakları vardır’ (<i>entitlement</i>). Yaşamda bu beklentiler yerine geldikçe, bireylerde bir “borçluluk hissi” (<i>indebtness</i>) gelişir. Tüm bu olaylar, gerçek bir defter tutulmadığı halde, aile’nin zihninde, anılarında sanki bir “hesap defteri” (<i>ledger</i>) varmış gibi kaydolunur.

&nbsp;

Özet: “Ahlaki kuralların” (<i>moral dimensions</i>) ve “yüzleştirme”nin (<i>confront</i>ation) her an hissedildiği; “kuşaklar arası” (<i>inter-generational</i>) ve “içeriğe bağlı” (<i>contexual</i>); “aile hesap defteri”nin (<i>ledger</i>) her an dengede olması gerektiği prensiplerine dayanan dinamik bir metod. “Güven” (<i>trust</i>) ve “sadakat” (<i>loyalty</i>) ailenin devamı için elzem ögeler.

&nbsp;

Son söz olarak, bu tür terapi’nin daha çok tepkisel ruh rahatsızlıklarında, örneğin hastalık, ölüm ya da deprem gibi genel afetlerden sonra karşılaşılan denge bozukluklarında, aile fertlerinden birinin depresyon gibi ‘sınırlı’ bir rahatsızlık geçirdiği durumlarda, çocuklardaki geçici davranış bozukluklarında, özellikle orta-yüksek sosyo-ekonomik klas ve  yüksek eğitim almış ailelerde çok daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Uyuşturucu ya da alkol alışkanlığı, karakter bozuklukları’nın dominant olduğu durumlarda ise, daha yapısallaşmış yöntemleri kullanmak gerekecektir.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-67-</p>
&nbsp;

Hazır P s i k o d i n a m i k  Modeli özet olarak incelemişken, tüm tedavi yöntemlerine esas olacak  i n s a n – b i r e y’i; onun  “kişilik” yapısı, “Gelişim evreleri” (FREUD ve ERIKSON), “Ego”su, “Ego’nun savunma mekanizmaları”, “Güven-Özgüven” gibi çok önemli konuları, patoloji’leri, psikanalitik yorumları ve tedavi önerileriyle daha içgörülü olarak anlayabilmeniz ve hangisini seçerseniz seçiniz, tedavi yöntemini, “üniversal bir robot”a değil de, “belirli nitelikleri, kişilik-psikolojik yapısı, savunma türleri ve davranışları” olan  karmaşa bir bireye daha gerçekçil ve gereksinimlerine yanıt verecek şekilde uygulamanız için, sözü geçen konuları biraz daha derinden

sunuyoruz.

&nbsp;

İlk bölüm MASLOW ve onun ünlü Piramid’i, KİŞİLİK ve ÖZGÜVEN konuları üzerinde odaklanmış olup, Prof. Dr. İlkay KASATURA’nın “Kişilik ve Özgüven” adlı eseri ana kaynak olarak kullanılmıştır.

&nbsp;

“İnsanları algı açısından birbirlerinden farklı kılan şey, kendi duygusal ve düşünsel çevrelerine göre anlamaları ve yorum yapmalarıdır. İnsanın davranış biçimine, g e r e k s i n i m l e r  ve  m o t i v a s y o n l a r ı  yön verir. Psikolog  <b>Maslow</b>’a göre (1954),  <i>i n s a n, örgütlenmiş bir bütündür</i> ve ancak bütünü ile motive olur.  Dikkatimizi sadece o andaki görünürdeki dürtü üzerine yoğunlaştırırsak, bütünü gözden kaçırmış oluruz.

&nbsp;

“Maslow, insanın, algılarına yön veren gereksinimlerinin ne şekilde doyumluluk bulduğunu ve bu doyumluluktan sonra onun varabileceği noktaları, yapabileceği aşamaları gösteren bir “G e r e k s i n i m   p i r a m i d i” ile insan gereksinimlerinin bir sıralamasını yapmıştır. Bu sıralamada en alt sırayı, bedenin yaşamı için elzem olan  “biyolojik gereksinimler” alır. Bu taban gereksinimlerin doyurulmasından sonradır ki daha üst düzeyde bulunan “psikolojik” gereksinimler doyum için sıraya girebilirler.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>‘Kendini</p>
<p align=”center”>Gerçekleştirme’</p>
<p align=”center”>(<i>Self-realization</i>)</p>
<p align=”center”>‘İtibar-Kudret’</p>
<p align=”center”>Gereksinimi</p>
<p align=”center”>(<i>Power</i>)</p>
<p align=”center”>‘Sevgi’ Gereksinimi</p>
<p align=”center”>(<i>Love</i>)</p>
<p align=”center”>‘Güven” (<i>Trust</i>) Gereksinimi</p>
<p align=”center”>‘Fizyolojik, Biyolojik’ Gereksinimler</p>
&nbsp;
<p align=”center”>-68-</p>
&nbsp;

“Gereksinim piramidi”nde görülen gereksinmeleri, zamanında yeteri kadar doyuma ulaştırmış

kişinin <i>kendine güveni</i> vardır. Bu öge, onun çevresiyle olan ilişkilerinde de güvenli bir ortam yaratmasına neden olur. <i>Özgüven</i>, insanı çalışmaya ve başarılı olmaya daha hızlı motive eden bir etkendir. Herkes, Maslow piramidinin en üst noktasında yer alan “kendini gerçekleştirme” aşamasına ulaşamayabilir. Önemli olan, insanın ‘ne olması’ gerekiyorsa ona ulaşabilmesi, k e n d i  p o t a n s i y e l i n i  g e r ç e k l e ş t i r e b i l m e s i d i r.

&nbsp;

“Bir birey’in, kendi özgüveni’ni ortaya koyabilecek şekilde davranabilmesi, onun

‘Gereksinimler Piramidi’ndeki gereksinimlerini doyurabilmesine bağlıdır. Kişiliğin gelişme döneminde, çocukluğun çok erken yıllarından başlayarak, bu temel gereksinimlere doyum sağlanamaması, <i>travma</i> (ruhsal sakınca) yaratabilir.”

&nbsp;

“Yukarda “Gereksinimler Piramidi”ni incelediğimiz MASLOW, en üst düzey olan ‘Kendini gerçekleştirme’yi başarmış meşhur ve önemli kişilerle konuşarak onların  k i ş i l i k   ö z e l l i k l e r i n i  saptamıştır. “Özgüven” ve “Kendini Gerçekleştirme” arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından bu özellikleri gözden geçirelim. Böyle kişiler:

&nbsp;

1)  G e r ç e ğ i  doğru bir şekilde algılarlar. Bu bireyler, zihinsel güçleri sayesinde, yaptıkları değerlendirmelerde duygu ve heyecanlarının etkisinden sıyrılarak tarafsızlıklarını koruyabilirler. Onlar, bilinmeyenden korkmazlar.
<p align=”center”><i> </i></p>
2)  K e n d i l e r i n i, diğer insanları ve doğayı, o l d u ğ u   g i b i   k a b u l   e d e r l e r. Kendilerini gerçekleştiren insanlar, kendilerini tüm eksiklikleriyle olduğu gibi kabullenirler. Sevgi, güvenç, ait olma, şeref, özgüven gereksinimlerini de yetenekleri içinde doğal bir şekilde kabul eder ve karşılamaya çalışırlar.

&nbsp;

3)  D a v r a n ı ş l a r ı  kendiliğinden, sade ve d o ğ a l d ı r. Yapaylıktan uzaktırlar. İçten olmayan sevgi, takdir, saygı gösterilerine hiç raslanmaz. Küçük şeyleri büyütüp şikayet etmezler. Düşünce ve isteklerinin ne olduğunun çok iyi farkındadırlar.
<p align=”center”><i> </i></p>
4)  H a y a t a   o r i y a n t a s y o n l a r ı, kendi d ı ş l a r ı n d a k i  p r o b l e m l e r  ü z e r i n e yoğunlaşmıştır. Dünyaya çok geniş bir açıdan bakarlar. Sade, gösterişsiz bir nevi filozofturlar.

&nbsp;

5)  Y a l n ı z  k a l m a y a  gereksinimleri vardır. Fiziksel dünyayla teması kesme, ayrılma,

çekilme eğilimindedirler. Soğukkanlıdırlar, araya mesafe koyarlar. Aciz ve durmadan sızlanan bir adam durumuna katiyen düşmezler.

<i> </i>

6)  G ü ç l ü  b i r  i r a d e y e  sahip olup, çevreye, sıradan bir insandan çok daha az bağımlıdırlar.

Hayatın güçlükleri karşısında bile kendilerine yeterli ve dengelidirler.
<p align=”center”><i> </i></p>
7)  Her an h a y a t ı n  k ı y m e t i n i  yeniden  t a k d i r  e d e r l e r. Yaşamın özelliklerini her an yeniden görür, takdir eder, duygulanırlar. Doğaya hayrandırlar. Duygusal zenginliği algılamakta çok zengindirler.
<p align=”center”><i> </i></p>
8)  Z i r v e   Y a ş a n t ı l a r ı (<i>Peak Experience</i>) o l a g a n d ı r. Daha çok “öz”e yönelmişlerdir. Müzik, felsefe, yaşamı simgeleme gibi kavramlarla uğraşırlar.

&nbsp;

9)  İ n s a n l a r l a, toplumla  o r t a k l ı k  d u y g u s u n u  ç o k  s e v e r l e r. Sevgi ile o kadar yüklüdürler ki, insanlarla paylaşım duygusunu çok yaşarlar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-69-</p>
&nbsp;

10) K i ş i l e r a r a s ı  i l i ş k i l e r d e  ç o k  i ç t e n d i r l e r.

&nbsp;

11) D e m o k r a t  bir  ö z y a p ı l a r ı  vardır. Din, ırk, millet, eğitim, siyasal, güç farkı gözetmek- sizin huylarını beğendikleri bütün insanlara dostça davranırlar. İnsanlara öğretebilecekleri şeyler yanında, herkesten bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar. Her insana,  i n s a n  oldukları için saygı gösterirler.
<p align=”center”><i> </i></p>
12) A r a ç’la  a m a ç’ı, i y i’yle  k ö t ü’yü  b i r b i r i n d e n  a y ı r m a l a r ı farklıdır. Tutarlı, ahlaklı kişilerdir. Yaşamdan, yaptıklarından zevk alırlar.
<p align=”center”><i> </i></p>
13) F e l s e f i  b i r  e s p r i  a n l a y ı ş l a r ı  vardır. Saldırgan değildirler. Mizah ve nüktelerinde felsefe vardır. Başkalarını küçük düşüren, inciten esprilere gülmezler.
<p align=”center”><i> </i></p>
14) Y a r a t ı c ı d ı r l a r.  Hangi işi yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları işte yaratıcı düşüncelerin izleri vardır.
<p align=”center”><i> </i></p>
15)  İçinde yaşadıkları  k ü l t ü r ü  a ş m ı ş l a r d ı r. İçinde yaşadıkları kültürde uyumlu gözükme- lerine karşın, kültürün tüm kalıplarını ve norm’larını benimsemezler. Kültürün, onları yoğurup biçimlendirmesine izin vermezler.

&nbsp;

Bu listeye, bir de, yine Hoca’nın sunduğu, ö z g ü v e n i n sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi için  g e r e k e n  k o ş u l l a r ı n  listesini de eklemek isteriz. Bunlar, çalışan bir düzenin çoğu kez yakından bakılmadıkça farkedilmeyen nitelikleridir: Çarpıntısız bir kalp gibi. Yoksa, pratikte, “arabanın tekerleği kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur” meselince, bu önemli bilgileri “koruyucu” (<i>preventive</i>) psikiyatri’de, yani patoloji ortaya çıkmadan önce -Genel sağaltım prensiplerinde olduğu gibi- belirli aşılar yaparak, belirli aralıklarla psiko-sosyo-ekonomik çek-up’lar yaparak tam anlamıyla gereksinmelerin psikolojik bir rahatsızlık oluşturmalarının önlenebilmeleri; ‘hangilerinin’ ‘ne miktarda’ gerektikleri ve ‘ne şekilde’ yerlerine konabileceklerini olumlu bir şekilde saptamak hemen hemen olanaksızdır. Bu öneriler ve gözlemler, ancak, hasta bir birey ya da aile, terapi’ye alındığında, hangi öğe’lerin eksik olduğunu saptamak ve hangi yöntemin “iletişim” sisteminin bunların telafi (<i>compensation</i>) edilmesinde yararlı olabileceğine karar verme anında çok yardımcı olabilir. S a ğ l ı k l ı  i l e t i ş i m  ve  e t k i l e ş i m,  y e n i d e n  y a p ı l a n m a,  rehabilitasyonun ve normal yaşama dönmenin en temel öğeleridir.

&nbsp;
<p align=”center”><b>S a ğ l ı k l ı   b i r   ö z g ü v e n   g e l i ş i m i   i ç i n   g e r e k e n   n i t e l i k l e r :</b></p>
<b> </b>

<b>.</b>  Düşüncede kararlılık,

<b>.</b>  Herhangi olumsuz bir ‘<i>interaction</i>’da, tepkileri kabul edilebilir bir şekilde ortaya koyabilmek,

<b>.</b>  Hayatta olumlu bakış açısı geliştirmek,

<b>.</b>  Stres’le başa çıkmayı öğrenmek,

<b>.</b>  Problem çözebilme yeteneğini geliştirmek,

<b>.</b>  Kendini ‘doğru’ olarak değerlendirebilmek,

<b>.</b>  Dengeli bir yaşam sürmek,

<b>.</b>  “Hayır” diyebilmek,

<b>.</b>  Girişken olmak,

<b>.</b>  Bireyselliğini kazanmak ve korumak,

<b>.</b>  Yaratıcılığı geliştirmek,

<b>.</b>  ‘Doğru’ ve ‘Yapıcı’ iletişim kurabilmek,

<b>.</b>. Duygudaşlık=Empatı geliştirebilme (Kendini başkalarının pabucu içine koyabilme), ve,

<b>.</b>  Etkin dinleme.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-70-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Bir ruh hekimi olarak ben, genellikle içgörülü ve entelektüel tip gençlere, terapi’nin herhangi bir süresinde, elinde yazılı bulunması ve arada bir şöyle bir göz atması için, Amerika’da iken de, gençlere verilmesinde yarar gördüğümüz on maddelik reçeteyi veririm.

&nbsp;

&nbsp;
<h1>T ü m  b i r  KENDİNE GÜVEN GELİŞİMİ  i ç i n  GEREKLİ REÇETELER</h1>
&nbsp;

1.       Kendinizin, size özgü bir kişiliği olduğunu ve bu dünyada bu rolü oynamak üzere özel bir yere sahip ve yerine getireceğiniz bir seri amaç dizisi güttüğünüze yürekten inanmanız gerekir.

2.       Farkındalığınızın sınırlarını genişletin ve sizi, çok daha geniş alanlara yayılmanızı engelleyen, artık sabit fikir haline gelmiş yanlış ‘ben zaten hep yanlış yaparım” gibi düşüncelerinizi terkedin.

&nbsp;

3.       Sınırsız potansiyelinizi geliştirme yolunda, bir amaç seçin, onu uygulamak için bir plan hazırlayın ve bu planı, benzeri önerileri önceden reddeden ya da başarınızı önlemek için bir seri özürler sunan (gerçekte bilinçötesinden beslenen) bilincinize sunun.

&nbsp;

4.       Tüm problemlerinizi, Doğa’nın size verdiği evrensel zeka ve kudret çerçevesi içinde inceleyip hayatınızı, istediğiniz doğrultuya yöneltin.

5.       Her ne denli ‘basit’ ya da ‘zaten biliyorum’ kategorilerine girebilecek dahi olsa, günlük işlevselliğiniz süresince, bir an için gözünüzü kapatıp o soyut düşünceleri somuta çevirin; iş sırasını bir haritada yol güzergahınızı işaretler gibi tek tek belirleyin ve o haritayı gözünüzde canlandırın.

&nbsp;

6.       Günlük düşüncelerinizde, olası başarısızlığınızın nedenlerini makul bir şekilde analiz etmeye çalışın ve hatta bu konuda güvenilebilir kişilerden fikir sorabileceğinizin ötesinde, başarılı olduğunuz durumların nedenlerini göz önüne getirerek sağlıklı bir kıyaslama yapmaktan hiç çekinmeyin.

&nbsp;

7.       ‘Zaman’ın sizi kontrol etmesi yerine, ‘siz’ zamanı kontrol etme konusunda üstat olun.

8.       Bağımlılık, suçluluk hissi, korku ve üzüntü gibi gelişmeyi baltalayan ve mutsuzluk yaratan öğeleri önce kendiniz, kuvvetli bir irade ve sağduyu ile sevgi, hayal edebilme, merak, nükteli ve şakacı olabilme, başkalarıyla iyi ilişkiler kurma yeteneğinizi geliştirme ile değiştirebileceğiniz konusunda bir prensip kararı alın ve bunu derhal uygulamaya başlayın.

9.       Bu gayretler sonucu, tüm çabalarınıza karşın aradığınız sulh ve sükunu, kendinizle olması gereken barışıklığı elde edemezseniz, uzman bir psikolog ya da psikiyatr’la terapi seanslarına başlayın. Mümkünse, “Meditasyon” sanatının bir öğrencisi olun. Bu, hayatınız boyunca yapabileceğiniz en verimli yatırımlardan biri olacaktır.

&nbsp;

<i>           </i>10.   Ve, son olarak, kendinizin “seçebilme yetisi” olan ve seçtikten sonra, belirli uygulamalarla

arzu ettiğiniz hemen her şeyi başarabilme” konusunda gereken azim ve kudrete, başarılı her diğer insan gibi, daha doğuştan sahip olduğunuz inancınızı hatırlamanızı arzularım.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-71-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Benim Türkiye’de en eksik gördüğüm uğraşı ve hobi’lerden biri de “Meditasyon”un aile yapısına işlememiş olması. Ben, Cambridge meydanındaki International House’da Maharişi Yogi’nin bizzat kurulmasını istediği “Maharişi Meditasyon Evi”nde öğrendiğim Meditasyonu, 1977’denberi gayet sadıkane hergün yaparım. Arada bir, küçük gruplara nasıl yapılacağını gösterir, gerekli literatürü veririm. Tabiidir ki ‘mantra’yı vermek bana düşmez. Yukardaki reçete de o günlerden kalmış olsa gerek.
<p align=”center”>*</p>
<i> </i>

<i>            </i><b>Erich Fromm</b> (1941), R ö n e s a n s  ile özgürlüğünü kazanan kişinin, kendisini psikolojik olarak soyutlanmış hissetmesine dikkat çekmiştir. 18. y.y.’ın “Akıl Çağı”, bilimlerin ilerlemesi ve ekonomik gelişme, milliyetçilik duygularının yeniden canlanması, uluslar ve kişiler arasındaki yarışma-rekabeti artırmış, birey kendisini yalnız, güvensiz ve endişeli hissetmeye başlamıştır.

&nbsp;

Gerçekten de, teknoloji’nin devasa adımlarına ve yıldızlar dünyasına, planetlere gerçekçil olarak varılabilmesine karşın, insanoğlu dolaysız insani iletişim yerine telefon, e-mail, ‘<i>chat</i>’, araba, tren, vb. yollarla kendilerini birbirlerinden gitgide soyutlamakta ve yalıtmaktadır. Sonuç, kendiyle ve çevreyle <i>soyutlaşma</i> ve <i>başkalaşma.</i> Kişisel insani faktörler, etkinliklerini sürekli kaybetmekte ve yerini yapay araçlara ve teknik üstünlüğüne terketmektedir. Bir düğmeye basmakla, uzaktan kumandalı <i>‘laser’</i> ya da güdümlü mermi ya da hidrojen atom bombalarının bir anda insanlığı mahvedebilme gerçeğinin de <b>Democles</b>’in kılıcı gibi başımızın üstünde asılı olması ve sürekli olarak ölümcüllüğümüzü hatırlatması da caba. Yaşam artık bir ‘sıkıntı’ ögesine dönüşmüştür artık. Kudreti temsil eden sözüm ona Batı Demokrasisi, materyalistik ve kapitalistik davranışlarla insanın özünden uzaklaşarak, gerçek insanın insanlık rüyasını, bir daha geri gelmemek üzere silip süpürmüştür.

<i> </i>
<p align=”center”>*   *</p>
<p align=”center”><span style=”text-decoration: underline;”> </span></p>

<h4>       KİŞİLİK, KARAKTER ve ÖZGÜVENİN  GELİŞMESİ</h4>
&nbsp;

&nbsp;

K i ş i l i k, başka bir deyişle, ‘bireyin sosyal ve psikolojik tepkilerinin tümüne’ verilen bir isimdir. Kişilik, ‘bir kimsenin kendine göre belirli bir özelliği olması’ durumudur, ya da, onu ‘başkalarından farklı kılan bütün ayırıcı özelliklerine sahip olma’ konumudur. Aynı şekilde, kişilik, ‘o bireyin sosyal, ahlaki, zihinsel ve fiziksel özelliklerinin dinamik bir bütünleşmesidir’ diye de tarif edilebilir.

&nbsp;

‘Karakter’, ‘huy’, ‘benlik’, ‘kimlik’ gibi terimler de eşdeğer anlamda kullanılmakla beraber, “kişilik” sözcüğü çok daha kapsamlıdır. Örneğin ‘karakter’ daha çok ahlaki yönü, ‘huy-mizaç’ ise daha çok duygusal ve davranış yönlerini açıklayan kavramlardır. ‘Benlik’, bireyin kendisi ile ilgili algılamalarından ve değerlendirmelerinden oluşur. ‘Kimlik’ ise zaman zaman ‘benlik’ ve ‘kişilik’ yerine kullanılmaktadır. Üstüne üstlük, kişilik, birey büyüdükçe ve geliştikçe değişime de uğrar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-72-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Prof. Dr. Kurban ÖZUĞURLU, “Evlilik Raporu” adlı eserinde, “Kişilik”i şöyle tarif ediyor:

&nbsp;

“KİŞİLİK kavramının içeriklerini şöyle özetleyebiliriz:

<b>. </b>Kişilik, tüm biyolojik yeteneklerin, içgüdülerin, öğrenilerek kazanılmış deneyimlerin birlik ve bütünlüğüdür.<b></b>

<b>. </b>Kişilik, bir insanın gelişiminin her evresinde gerçekleşen bir yapılanma (ürüntüleşme) bütünlüğüdür. Bu bütünlüğü, kişisel davranışa yansıyan, kişiye özgü, bireysel farklılık gösteren nitelikler oluşturur.

<b>. </b>Kişilik, bireysel farklılığa dayanan duyguların, yeteneklerin ve alışkanlıkların oluşturduğu işlevsel (fonksiyonel) bir bütünlük sistemidir.”

&nbsp;

Prof. Dr. Özcan KÖKNEL de, “Kişilik” adlı kitabında, bu öğe’nin tarifinde benzer terimler kullanıyor:

&nbsp;

“Ruhbilimcilere göre  k i ş i l i k, bireyin kendine özgü ve ayırıcı davranışlarının bütünü olarak tanımlanır. Bir başka deyişle, kişilik kavramlarını, bir insanın “nesnel” (<i>objective</i>) ve “öznel” (<i>subjective</i>) yanlarıyla diğerlerinden farklı kılan duygu, düşünce, tutum ve davranış özelliklerinin tümü anlaşılır. K a r a k t e r  ise, kişiye özgü davranışların bütünü olup, insanın bedensel, duygusal ve zihinsel etkinliğine çevrenin verdiği değerdir. Karakterde, kişilikle içinde yaşanılan çevrenin değer yargıları birlikte yorumlanır.”

&nbsp;

İnsan’ın özünü oluşturan  k i ş i l i k  konusundaki son bilimsel gerçekleri, kişilik gelişiminde çevre, kültür ve ailenin rollerini, “özgüven gelişimi”ni ve sağlıklı kişilik gelişiminin inkar edilemez niteliği olan “problem çözebilme yeteneğinin geliştirilmesi” konularını, Prof. Dr. Adnan KULAKSIZOĞLU’nun “Ergenlik Psikolojisi” ve Prof. Dr. İlkay KASATURA’nın “Kişilik ve Özgüven” adlı kitaplarından yaptığımız alıntılarla yakından incelemeye devam edelim.

KULAKSIZOĞLU’nun <b>MUSSEN</b>’den kaydettiğine göre, genellikle, bir  k i ş i l i ğ i n   g e l i ş i m i n d e   e t k e n   o l a n  ö g e’ l e r  şunlardır:

&nbsp;
<p align=”center”>1.   <span style=”text-decoration: underline;”>GENETİK ve BİYOLOJİK Faktörler</span></p>
Birçok kişisel özelliğin, örneğin saldırganlık, sinirlilik, sosyal olma vb. “çevre”den çok “genetik faktörler”e bağlı olduğu, psikanalistler dahil, birçok bilim adamları tarafından artık kabullenilmektedir.

T e k  y u m u r t a   i k i z l e r i’nde yapılan araştırmalar, birçok ruhsal bozuklukların özellikle <i>şizofreni</i>’nin, normal ya da iki ayrı yumurta ikizlerinin o/o 15 olasılık şansına karşın, tek yumurta ikizlerinin birinde oranın o/o 86 civarında olduğunu belirtmiştir. BEDEN YAPISI, FİZİKSEL GÖRÜNÜŞ, YÜZ’ün yapısı, BOY ve AĞIRLIK büyük oranda genetik olarak belirlenir. “Fiziksel” bakımdan, görünüş dahil, kuvvetli-üstün olma, çocuğun kişiliği üzerinde çok olumlu bir rol oynar. Ama, okul başarısı düşük olan çocuk ve ergenlerin olumlu bir ‘benlik’ kavramı geliştirmeleri çok güçtür.

&nbsp;

Özet: <span style=”text-decoration: underline;”>Genetik etkenler, fiziksel özellikleri belirler,</span>

<span style=”text-decoration: underline;”>Fiziksel özellikler de, kişinin özelliklerini etkiler.</span>
<p align=”center”>-73-</p>
“Bilişsel Gelişme”nin, büyük ölçüde, doğumla getirilen ‘zihinsel kapasite’ye bağlı olduğu bilinmektedir. Herkes, sosyal düşünce aşamasına  ulaşamaz. Bu, hemen her olayı “sorgulayan ve kuralın arkasında yatan mantıki nedeni anlamaya çalışmayan” bir grup gençler, “Kural Yönelimli” diye adlandırılır.

&nbsp;
<p align=”center”>2.   <span style=”text-decoration: underline;”>KÜLTÜREL  Etkenlerin Kişilik Gelişimi Üzerine Etkileri</span></p>
“Hepimizin davranışının çoğunda, yaşanan çevredeki  k ü l t ü r’ün yansıması vardır. YEMEK YEME Biçimi, TEMİZLİK ALIŞKANLIĞI, GİYİM Tarzı, DİL’İ KULLANMA ve KONUŞMA Biçimi, KONUŞMA ve ZAMANI KULLANMA stilimiz, DİNİ İNANÇLAR ve KALIPLANMIŞ YARGILAR hep kültürümüzün ürünü, hatta kültürün ta kendisidir.

“Kültür denen şey de somut, katı bir öge değildir. Kültürü yapan insanlar olduğuna göre, her toplumda farklı insan grupları (<i>sub-groups</i>) mevcuttur. Bunların büyük bir kısmı, hala geleneksel bir biçimde yaşarlar ve dolayısıyla da, ‘özgün’ bir gençlik dönemi için, toplumun diğer bölümündekilere paralel bir şekilde, hazır olmayabilirler.

&nbsp;
<p align=”center”>3.   <span style=”text-decoration: underline;”>Kişilik  Gelişiminde  SOSYAL  SINIFLARA  Bağlı  Etkenler</span></p>
&nbsp;

“Sosyal bilimlerdeki araştırıcılar, toplumdaki bireyleri ekonomik düzeyleri, mesleki ve eğitim durumlarına bağlı olarak gruplara  s o s y a l  s ı n ı f l a r a  ayırmak eğilimindedirler. Toplumumuz da böyle sosyal bir tabakalaştırmadan masun değildir.

&nbsp;

“Sınıflandırma, çeşitli ‘numara’ gruplarına göre yapılır. İKİ sınıflı ayırımda, sosyo-ekonomik düzeyler  a l t  ve  o r t a  diye ayrılırlar. A l t  düzeyi işçiler, diğer bir deyimle “mavi yakalılar – <i>blue collared</i>” oluşturur. Bunların çoğu ilkokul mezunu olup vasıfsız işçilerdir. O r t a  düzey, “beyaz yakalı – <i>white collared</i>” ya da “önlüklü” diye anılıp, orta ya da yüksek meslekde çalışanlardan oluşmuştur.

&nbsp;

Toplumu beş farklı sosyal sınıf olarak düşündüğümüzde, ayrım:

1)      Y ü k s e k,  2) O r t a n ı n  ü s t ü,  3) O r t a,  4) O r t a n ı n  a l t ı  ve, 5) D a r  gelirli olarak yapılır. Mamafih, sosyal araştırıcılar toplumu -daha gerçekçil ve pratik olarak- :

1)       A l t ,  2)  O r t a , ve  3) Ü s t  olarak da üç sınıfa ayırırlar.

&nbsp;

Her düzeydeki ailelerin, çocuklarına ait beklentileri ve tutumları farklı olabilir ve gerçekten farklıdırlar da. Anne-baba beklentileri de çocuğun ‘kişilik’ özelliklerini biçimlendirirler. Kiminde para ve prestij, kiminde yalnızca yüksek okul mezuniyetin adı, kiminde de niteliği ne olursa olsun baba işinde istihdam ön plandadır. Ülkemizde yapılan araştırmalar, ‘alt’ sosyo-ekonomik düzeyde olan ailelerin beklentilerinin çok daha düşük düzeyde bir eğitim beklentisi içinde olduklarını saptamıştır. Bunun nedeni herhalde bir an evvel hayata atılıp eve ekmek parası getirebilme gereksiniminden gelmektedir. Anadolunun birçok ücra köşelerinde zeka, para, ya da arzu olsa dahi, o civarda bir yüksek okulun mevcut olamaması, yüksek okullara girişin gerek yapılış şekli ve gerekse içeriğinin zor bir yarışma haline konulması, çocukların cinslerinin kız ya da erkek olmaları gerekçeleriyle herkese eşit haklar tanıma prensibini ihlal etmektedir.

&nbsp;

Aynı şekilde toplum, “ikilemli mesajlar” vermeye devam etmektedir; örneğin: Ö z ü r l ü l e r. Bir taraftan oların da herkes gibi yaşamaya hakkı savunulmakla beraber, Meclisten geçmiş yasalara karşın, bu vatandaşlarımızda eğitim ve özellikle istihdam-iş sahibi olma ileri derecede ihmal edilmektedir. İnsan hakları, politikacıların eline kalmış bir oyuncak haline getirilmiştir.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-74-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>4.   <span style=”text-decoration: underline;”>Kişilik  Gelişiminde  PSİKOLOJİK  Faktörler</span></p>
“<b>CROW</b> ve <b>CROW</b>’a göre (1956), her ergen, hayatını şu sıralanmış istek ve arzular doğrultusunda yönlendirmek ister:

a)      Büyüme, gelişme ve kudretli olma,

b)      İlerleme, olgunlaşma ve değişme,

c)      Bireysel bağımsızlık kazanma,

d)      Başarı ve güven kazanma,

e)      Beğenilme ve takdir edilme,

f)       Olumlu sosyal ilişkiler kurma, ve

g)      Mutlu olma istekleri.

“Kişilik gelişiminde, bireyin kendini algılama ve değerlendirmesine ilişkin geliştirdiği görüşler, b e n l i k  k a v r a m ı’nı oluşturur. <b>Benlik</b> kavramı, <b>Carl ROGERS</b>’in geliştirdiği F e n o m e n o l o j i k (Varlıkçı-egzistansiyalistik) B e n l i k  k a v r a m ı’nda önemli bir yer tutar.Bu kavrama göre, <span style=”text-decoration: underline;”>her birey, kendisinini merkez olduğu bir evrende yaşar.</span> Herkesin kendine özgü, ‘gerçek’ olan olguları vardır.

&nbsp;

“Bireylerin birbirlerinden farklı tepkiler göstermeleri, çevrelerini farklı olarak algılamaları ve farklı yorumlamaları, ‘farklı’ kişilik ve benlik sahibi olmalarındandır.

&nbsp;

“B e n l i k  kavramı üç grupta incelenebilir:

1)      ‘Kendi’ algıladığı benlik,

2)      ‘Başkalarının’ algıladığı benlik, ve

3)      İ d e a l   b e n l i k.

&nbsp;

“İDEAL BENLİK, ergen’in ne olmak istediği ve ne olmaktan çekindiğidir. Ergenlerin, kendilerini anlama ve tanıma konusu zihinlerini çok meşgul eder ve dolayısıyla, çocuklardan daha çok ‘benlik bilinci’ne sahiptirler.

“İnsanoğlu, benlik kavramına uygun ve tutarlı bir biçimde davranma eğilimindedir. Bireylerin ‘benlik’ kavramları, ‘öğrenmeler ve çevreyle ilişkiler kurma’ yolu ile oluşur, olgunlaşma ve yeni öğrenmeler sonucu değişip gelişebilir. E r g e n’in kendisi hakkındaki izlenimlerinin, ‘benlik’ kavramının yanında, ilerde nasıl bir insan olmak istediğine dair bir öngörüsü vardır. Bunun yanında, ergin’in bir “benmerkezciliği” vardır. Onlar, ‘soyut düşünme’ fazında bulunduklarından, diğer insanların düşüncelerini de kolayca kavramlaştırabilirler, dolayısıyla da bazan başkalarının düşüncelerindeki ‘yönlendirmeler’ ile kendi düşüncelerindeki yöneldiği konuları birbirinden ayıramaz. Arada bir başkalarının kendine baktığını, kendisinin başkalarının gözünde bir ilgi odağı olduğunu düşünecek kadar <i>paranoid</i> dahi olabilirler.Hatta, kendilerine ‘hayali’ seyirciler yaratarak onlar tarafından izlenmekten utanırlar da. Doğanın bir “hilkat-yaratılış garibesi”dir ki, genç-ergen, daha ilerdeki hayat dönemlerinde ulaştığında, önceki dönemleri anımsamaz bile, Zira her şey, ‘olması gerektiği gibi’ bir büyüme ve gelişim planına göre gerçekleşmektedir.”

&nbsp;
<p align=”center”>-75-</p>

<h1>ÖZGÜVEN EĞİTİMİNDE ANNE BABANIN ROLÜ</h1>
&nbsp;

&nbsp;

“Çocuklarımızın çağdaş yaşamda kendilerine güvenli bir şekilde yetişebilmeleri için, onun “iyi çocuk, uslu çocuk” rolünün ötesinde, anne-babaların görevlerini şu beklentilere göre yapmaları beklenir:

&nbsp;

<b>.</b> Çocukların kendilerini iyi ifade etmelerine yardımcı olmak, onları yüreklendirmek,

<b>.</b> Kendilerini önemsemek,

<b>.</b> Gerektiğinde şikayet edebilmek,

<b>.</b> Değişmeye hakları olduğunu bilmek,

<b>.</b> Onlara örnek olmak,

<b>.</b> Onların gereksinimi olan desteği vermek,

<b>.</b> Yapıcı eleştiriler yapmak,

<b>.</b> Görüş alanlarını genişletmelerine yardımcı olmak

<b>.</b> Hayata hazırlamak,

<b>.</b> Bağımsızlaşmalarına yardımcı olmak,

<b>.</b> Kötümserlik aşılamamak,

<b>.</b> Sorunları çözme yollarını öğretmek,

<b>.</b> Duygularını kontrol etmelerine yardımcı olmak,

<b>.</b> Karar vermelerine yardımcı olmak.

&nbsp;

“Okulda başarı göstermek için çaba harcayan ve yeterli bir bilgi donanımını ile okulunu bitiren genç birey, okul başarısı oranında hayat başarısı gösterememektedir. Bunun nedeni, b a ş a r ı y ı  çok yönlü bir kavram olarak görmemek, özgüven gelişiminin sadece okul başarısına değil, “kişilik gelişimi” ve “hayata hazır yetiştirilmeye” bağlı olduğunu anlayamamaktır. Bir çocuğu hayata hazır bir hale getirmek demek, onun ‘hangi’ konuda, ‘kimlerden’ yardım ve destek alabileceğini, toplumda insan ilişkileri ile ilgili kuralları, fiziksel ve psikolojik sağlığın önemini bilerek bu konularda dikkatli ve bilgili olmayı, kendini savunabilmeyi, yasal haklarını ve sınırlılığını öğretmek demektir.

&nbsp;

“Bizim toplumumuzda anne baba, kendi kendine yetebilmeyi öğrenmiş ve bireyselleşmiş çocuklarının bir gün “yuvadan” ayrılacaklarına ve kendi kanatlarıyla uçacaklarına kendi-

lerini hazırlamalıdırlar. Çocuğun kendine güvenli bir şekilde bağımsızlaşması için, anne baba-

nın ölçüsüz bir sevgi ile çocuklarının gelişimlerini engellememeleri gerekir.

-Benim oğlum, anne babasını asla terketmez,

-Benim kızım, mesleki gelişim ya da fazla para kazanmak için asla yabancı bir memlekete gitmez,

-Benim çocuğum iyi terbiye almıştır. Bu güne kadar ona verdiğim sevgiyi ve eğitimi için harcadığım çabayı, bizi terkederek mi ödüllendirecek? Biz böyle bir cezayı hak etmiyoruz.

&nbsp;

“Benzeri ifadeleri çok duymuşuzdur. Böyle eğitim alan bir çocuk, kendi sırası geldiğinde, bağımsız davranabilir mi? “Şimdi evden ayrılırsam, kendilerini yeterli derecede sevmediğimi düşünecekler. Biz seni hiç bıraktık mı bu güne kadar? diyorlar. Doğru, beni hiç yalnız bırakmadılar bu güne kadar. Onları bırakmama hiç hazır değiller. Anne babamı üzemem. Buradaki olanaklarla yetinmeye çalışırım.”

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-76-</p>
&nbsp;

&nbsp;

“Aile içi küçük ayrılıklar, çocuk yetişkinlik yaşamına gelinceye kadar bir çok kez yaşanır: Kamplar, tatiller, yaz okulu ve geziler gibi. Y u v a, bunların ilki olabilir. O zaman, ailenin tavrı şu olmalı:

-Yuvada bir çok arkadaşın olacak. Çok güzel oyunlar öğreneceksin. Öğretmenin çok güzel şeyler öğretecek. Oradaki arkadaşlarını eve de çağırırız.

-Yatılı okula gittiğinde, derslerini, o düzen içinde ne kadar kolay yapacaksın. Eve geldiğin zaman da sana sevdiğin yemekleri hazırlayacağız.

&nbsp;

Profesör İlkay KASATURA, kendine güven duymamak şikayeti ile “güven eğitimi”ne gelen bir gencin hikayesini şöyle anlatıyor:

“Askeri lisedeyken halk müziği korosuna girmeye karar vermiştim. Koro çalışması, tüm sınıfların katıldığı ortak çalışmalar olarak yürürdü. Yani alt sınıflarla üst sınıflar aynı ortamda buluşurlardı. Yakın çevremdeki insanlarla ilişkiye geçmekte oldukça zorluk çektiğim için, böylesi bir çalışma ortamında kendi sınıfımdan olan birkaç arkadaşımın dışında insanlar arasında boğulduğumu hissederdim. Kendi sınıfımdan olan arkadaşlar benim için güven kaynağıydı, onların gölgelerinden ayrılmaz, nereye gitseler ben de peşlerinden giderdim. Güvensiz bir davranış… Elli kişinin arasında kendini yalnızlığa itmek ve kendini sürekli diğer bir insana bağlı hissetmek…Daha da ileri giderek kişiliksiz bir davranış olduğunu düşünüyorum. Korodaki diğer insanların gözlemlediğim davranışları son derece rahat, sakin, kendinden emin, yapmacıksız… Yani, olması gerektiği gibi.. Onlar bu kadar rahat oldukları için ben onlara özenirdim. Onlar kadar rahat olmak isterdim, kendim olmak isterdim ama bunun için bir çaba sarfetmezdim, sadece hırslanırdım.. Nihayet bir gün, kendi sınıfımdan olan o arkadaşlardan bir tanesi benden de bıkmış olacak ki:

-Ne peşimde dolaşıyorsun; beni bir az rahat bıraksana, diye patladı sonunda. Bu benim için bir şoktu. Titredim, terledim, son derece sinirlendim. Beklemediğim, duymak istemediğim bir tepkiydi bu…”

<b> </b>

<b> </b>
<h1>ANNE BABA BENLİK SAYGISININ GELİŞMESİ İÇİN</h1>
<h1>NASIL BİR EĞİTİM UYGULAMALIDIR?</h1>
<b> </b>

Bunun dersini vermek kolay, sonradan otopsi yapar gibi, ama bu, zaten ailenin yaşam felsefesinin, dünya görüşünün, kendilerinin ve çocuklarının varoluşlarını anlamlaştırma gayret ve felsefesinin içindedir. Deneyimsiz genç bir anne, hemen daima, komşularına ya da doktora bebeğine daha uygun bir mama ya da vitamin verme hususunda kuşkusuzca soru sorabilir, ama mesele “güven” e gelince, kimse bu şeffaf, sınırları iyi çizilmemiş öge’nin, özellikle o yaşlarda varlığının bile farkında bile değildir. Herkesin sorduğu soru şu: Çocuklarınızı sever misiniz? Yanıt genellikle şudur: Hem de nasıl, onlar için canımı bile veririm. Bu çoğu kez doğru, ailelerimiz çocuklarını o kadar “severler ki” , bu demektir ki onlar için hemen her şey yaparlar; eğitimi için en pahalı okullara gönderirler, sınıfta kalma şansı varsa geçmesi için hocalar, rüşvetler daha neler? Peki onları  h a y a t  o k u l u n d a n  k i m  m e z u n  edecek?

&nbsp;

Yine de, birtakım önerileri sunmak zorundayız:

&nbsp;
<ol start=”1″>
<li>Hiçbir koşula bağlanmamış <b>sevgi</b>, listenin başında gelir. Bu,      çocukların her yaptıklara şeye gözü kapalı imza atmanız gerekiyor demek      değildir. Eğer kendinizi seviyorsanız, kendinize özgüveniniz varsa,      hatanızla sevabınızla çocuğunuz da sizi sever.</li>
</ol>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-77-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<ol start=”2″>
<li><b>Problem çözebilme Yeteneği</b>’ni onlara      iletebilmek.</li>
</ol>
Sanki bir matematik problemi gibi, güncel psiko-sosyal problemler de çözümlenmelidir. Bunun için gereken koşullar şunlardır:

a)      Sorun’un tanımlanması,

b)      Olası çözüm şekilleri. Bunda, kendiniz kadar çocuklarınızın düşüncelerine yer verin ve saygı gösterin,

c)      Çözümleri değerlendirmek: ‘Deneme ve varsa, hataları değerlendirme” (<i>Trial</i> <i>and error</i>, prensibi),

d)      En iyi çözümün hangisi olduğunda, mümkünse birlikte karar vermek,

e)      Kararın nasıl uygulanacağını adım adım saptamak, kişilere sorumluluk vermek,

f)       “Geri itilim” (<i>Feed-back</i>) mekanizması kullanmak: Belirli bir süre sonra bir araya gelip sonucu değerlendirmek, gerekirse yeni kararlar almak

&nbsp;

3) <b>Güven duygusu</b> ifade edilmelidir,

4) <b>Başarılar övülmelidir</b>,

5) <b>Suçluluk duygusu aşılamaktan kaçınılmalıdır</b>,<b>            </b>

<b> </b>

<b>           </b>Anne baba. çocukları çalışmaya teşvik etmek için bazan çok yanlış bir şekilde anlamsız ifadeler kullanırlar:

-Sen çalışmıyorsun ama, annenle benim çalışmaktan sırtımızın kamburlaştığını görüyorsun herhalde,

-Parayı sokaktan mı topluyoruz?

-Bana başağrısı veriyorsun, ya da, seni görünce yüreğim fena fena çarpıyor.

Ailelerinin bekledikleri karneyi eve getiremeyip de intihar eden çocukların sayısı her yıl korkunç derecede artmaktadır.

&nbsp;

6) <b>Davranışlar takdir edilmelidir</b>,

Çocuğunuzda, mükemmel olmasa da beğenilebilecek davranışları izleyin ve söylemekten çekinmeyin:

. Çok esprilisin,

. Ne güzel, başkalarına yardım etmekten hoşlanıyorsun,

. Arkadaşlarınla çok iyi bir iletişim kurabiliyorsun, bravo sana,

. Çok çalışkansın, hepsinden önemli: sorumlu bir öğrencisin,

. Senin masanı düzenleme şekline bayılıyorum, vb.

&nbsp;

7) <b>Mükemmeliyetçilikten uzak durmalıdır</b>,

“İyi, dokuz almışın ama, sen on’luk bir öğrencisin, o kadar çalışmana yazık değil mi?”

&nbsp;

8) <b>Anne-Babanın önce kendilerini tanımaları gerekir</b>,

<b> </b>

9) <b>Olumsuz düşünceler engellenmelidir</b>,

&nbsp;

Pek çok genç, en küçük bir yanlışlık yapmakla, kendilerini aşağılamayı adet edinmiştir: “Ne kadar aptalım!”, “Ne kadar sakarım!”, “Ne kadar çirkinim!”, “Ne kadar beceriksizim!” gibi. Gençler bu ifadeleri kullanırken evebeynler: “Hiç de sersem değilsin, hiç de çirkin değilsin ama zaman zaman kendine iyi bakmadığın oluyor; Hiç de beceriksiz değilsin, cesaretin kolay kırılıp bırakıp gidiveriyorsun, tekrar dene!” demeliler. Özgüvenin gelişmesi, kendini sevmek, kendisi hakkında olumsuz düşünmekten vazgeçmekle mümkündür.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-78-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>KENDİNE SAYGI NASIL ÖLÇÜLEBİLİR</b> ?</p>
&nbsp;

“Kendine saygı, üç yöntem ile ölçülebilir:

“1) SORU Tekniği’nin kullanılması (Rosenberg, 1965):

Yanıtlayıcılara, bazı soruların sorulur ve bu belirtilen durumlar ile aynı ve karşı fikirde olup olmadıkları belirlenir. Soru çeşitlerinden örnekler:

a) Bazı zamanlar kendimi yararsız hissederim,

b) Genellikle kendimle yetinirim,

c) Birçok iyi özelliğe sahibim,

d) Kendime karşı daha çok saygıya sahip olmayı isterim.

&nbsp;

“Her yanıt, bir yanda yeteneklerin, güç ya da manevi yönden kontrolleri açığa vururken, öte yandan sosyal değerleri ya da beklentileri ortaya çıkarır.

&nbsp;

“2) Daha dolaylı olarak, kişilere tam olarak KENDİLERİNİ TANIMLAMALARINI KABUL EDİP ETMEYECEKLERİNİ Sorma Yöntemi (Ryckman, Cantrell, 1982):

a) Kendimden oldukça eminim,

b) Kendim hakkında çok az bilgim var,

c) Hoşlanmaya, beğenmeye hazırım,

d) Kolay teslim olurum.

&nbsp;

“Bu yöntemle yanıtlayıcılar, tanımlamalardan olumlu olanları (1. ve 3.şık’lar) ya da olumsuz

olanları (2. ve 4. şık’lar) seçerek kendilerini değerlendirirler. Tabiatıyla, kişiler ne kadar olumlu şık’ları seçerse ve olumsuzları reddederse, o kişinin “iç saygısı” o kadar yüksek olur.

&nbsp;

“3) İÇ SAYGNIN GERÇEK KİŞİLİK TANIMLAMASI ile İDEAL KİMLİK TANIMLAMALARI arasındaki uygunluğa bağlılığın ölçülmesi:

“Bu fikir doğrultusunda yanıtlayıcılar, iki ‘ayrı’ fakat ‘birbirine paralel’ “Kendini Tanımlamayı” gerçekleştirmektedirler. Bildiğimiz üzere bunlardan ilki, “gerçekteki kişiliklerini tanımlamaları”, diğeri ise “arzu ettikleri kişiliklerini tanımlamaları”dır.  İ ç   s a y g ı  değerleri, işte bu kişilik tanımlamaları arasındaki farktan elde edilmektedir. <i>Küçük</i> değerdeki gerçek-arzu edilen kimlik tanımlamaları <i>yüksek</i>; <i>büyük</i> değerdeki gerçek-arzu edilen kimlik tanımlamaları ise <i>düşük iç saygıyı</i> belirlemektedir.

&nbsp;
<p align=”center”>———–</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-79-</p>
&nbsp;

K i ş i l i k  gelişiminin en önemli yapıtaşlarından biri olan ö z g ü v e n’in ne zaman ne zaman ve ne şekilde gelişip pekiştiğini anlayabilmek için, çocuğun doğumundan hayatının son yıllarına kadar “ne gibi” gelişim evrelerinden geçtiğini bir gözden geçirmemiz gerekecek. Bu konuda, bilimsel kaldığımız sürece, tarih yazmış psikanalist ve psikologların sistem ve görüşlerini özetleyeceğiz.

<b> </b>

<b>                        PSİKANALİZ’</b>İN  KİŞİLİK GELİŞİM HARİTASI<b> </b>

<b> </b>

<b>Sigmund FREUD</b>, çocuğun, doğumundan itibaren gelişim düzeylerini şöyle sıralamıştı:

&nbsp;

1)<b> O R A L  Evre</b> (<i>Oral Phase</i>) :  Yeni doğan bir çocuğun temel ilgisi onun ağzı etrafında toplanmıştır. Ağzıyla ulaşabileceği anne memesi, onun tüm haz kaynağıdır. Anne memesinin yokluğunda, onu sanrılayarak parmağını emer. Freud, bebeğin meme emdikten sonraki doyumlu, rahatlamış halini, orgazm’dan sonraki ‘relaksasyon’ durumu ile eşdeğerlendirmiştir. Bu evre, “<i>pregenital gelişim</i>”in ilk fazıdır. Diğer bir büyük analist (mamafih yine Freud’un ilklerden en sadık izleyicisi) Karl ABRAHAM bu devreyi, ilk yarısında “emme”, ikinci yarıda ise “ısırma” hazlarının sergilendiği bölümlere ayırdı.

&nbsp;

Hiç şüphe yok ki her psiko-seksüel periyod, ilerde insanın ergin olarak fonksiyonunda özel önemi olmakla beraber, biyolojik tabana en yakını olması dolayısıyla, Oral evre belki içlerinde en önemlisidir. İçten gelen bir açlık-gerilim hissi, bir dış dünya gerçeğinin varlığını ve onun tanımını zorlar. Anne, fiziksel olduğu kadar, ruhsal beslenmenin de temel kaynağıdır. Bu ilişki, nesne ilişkilerinin (<i>object relations</i>) ilk habercisidir. Anne-bebe ilişkilerinin evrensel boyutu, Karl Abraham’ın analizan’ı olan Melanie KLEIN’ın “İyi meme-iyi anne-iyi dünya, ve tersine, Kötü meme-kötü anne, kötü dünya” mottosunda gayet açık olarak görülmektedir.

&nbsp;

Margaret MAHLER, bebekliğin ilk dört haftasını “normal otistik”, ve ilk dört ayını “normal sembiyotik” olarak niteler. Bebeğin ‘kendi vücudu’nun ‘annesinin vücudundan’ farklı olduğunu hissetmesi 5. ve 8. aylarda pekişir. Anneyi diğer nesne’lerden ayırdedebilmenin doğurduğu sıkıntı da (<i>stranger anxiety</i>), 8. aylar civarında sergilenir. Erik ERIKSON’a göre bu evre, “Temel Güvence” (<i>basic trust</i>) meselesidir. Jean PIAGET ise bu evreye “<i>sensory-motor</i>” (duyusal-motor) faz der. Duyusal algılarla, motorik düzen işlemeye başlamıştır. Her bir davranış pattern’i, “<i>schema</i>’ olarak nitelenir; evre, bu gitgide artan ‘şema’larla “asimile edilir-içselleştirilir” ve bebek, dış çevreye bir uyum sağlama konumuna girer (<i>accomodation</i>-davranış adaptasyonu).

Patolojik durumlarda, oral evre kendini “aşırı bağımlılık” (<i>over-dependence</i>) olarak sergileyebilir. Klasik klinik haller, alkolizm, ve drug kullanımı ve şizofrenidir.

&nbsp;

2) <b>A N A L </b> <b>Evre </b>(<i>Anal Phase</i>) :   Dışkı kontrolunun ana konu olduğu bu evrede, hayata karşı aktif ya da passif bir davranış seçiş temel kişilik ögesidir. Ayrıca bebek, dışkısını kontrol edebilmesinden-anüs’ünü sıkabilmesinden erotik bir haz da duyar. Anneye kızgınlık, ‘dışkıyı tutma’ ve ‘öfke nöbetleri’ (<i>anal sadistic- temper tantrums</i>) kendini sergileyebilir. Bebekler bazen, dışkı’yı vücutları’ndan tümüyle ayıramadıklarından, korkuyla, onu tekerar içeri almaya (<i>re-introjection</i>) savaşırlar. Bu, “ikilem”in (<i>ambivalence</i>) ın da başlangıcıdır: ‘Salıvereyim mi, salıvermeyim mi?’

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-80-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Bebekliğin bu 2-3’cü, anneleri yıldıran “No, No” (Aah, aah; Hayır, hayır..) yılları, tuvalet eğitiminin, kendi başına dünyayı tanımaya gayretlerin yoğunlaştığı bir devredir. Eğer birinci dönem, yani oral evre iyi atlatılmışsa, ve bu evre de anne tarafından sertçe bastırılmaz ya da kontrol edilmezse, çocuk dünyaya karşı o kadar katı “Savunma mekanizmaları” düzenlemez, ve sonuçta, kazancı ve kaybı dengeli bir şekilde terazileyebilen, kendine ‘özgüveni’ oldukça yerleşmiş, olası normal gelişimli bir çocuktan bahsediyoruz demektir. “Kişilik” gelişimi ve “Karakter formasyonu” daha doğumdan başlamakla birlikte, bu evre, çocukta karakter gelişiminin ilk kalesi sayılır.

&nbsp;

Margaret MAHLER’e göre, çocuk bu evrede “bireysellik” (<i>individuation</i>) ve ‘ayrılma’ (<i>separation</i>) fazlarını tamamlamak azmindedir. Bu amaçla, altıncı aya doğru, sanki aradaki bağı koparmak istercesine bebek bir civciv gibi harekete geçer (<i>hatching</i>), emekler, sürünür, anneden uzaklaşmaya çabalar, ama hala gözü onun üstündedir. Daha da otonomisini kazandıktan sonra, gerçek ayrılma talimi yapılır: Çocuk kapıdadır, sanki yolunu kaybetmiştir, ama güveni tammış gibi (<i>omnipotence</i>) hareket eder, ikilem (<i>ambivalence</i>) doruktadır, yolunu kaybedip de annesinden ayrılış sıkıntısını (<i>separation anxiety</i>) hissedince, gaz istasyonundan benzin doldurmak istercesine annesine tekrar yaklaşır (<i>rapproachment</i>). Erik ERIKSON, haklı olarak, bu evreye “özerklik” (<i>autonomy</i>) demiştir. Aynı zamanda kuşku (<i>doubt</i>) ve utanç (<i>shame</i>) gelişmektedir. Jean PIAGET’ye göre, ‘nesne devamlılığı’ (<i>object permanency</i>), hareketlilik ve çevreyi öğrenme yetilerinin artması ile daha da pekişmeye devam eder.

&nbsp;

Özet olarak, “tuvalet eğitimi” bu dönemin başlıca ereğidir ve patolojik hallerde, aşırı kızgın, hiddetini kontrol edemeyen, ya da aşırı titiz, obsesif kişlikler: “<i>anal personalities</i>” gelişebilir.

&nbsp;

3) <b>F A L L İ K   e v r e</b> :   Ortalama üç yaşından itibaren erkek çocuklarda ‘penis’, kız çocuklarda ‘clitoris’, cinsel hazzın merkezi olur ve bu sonuncularda, kendilerinde olmayan bir organ için sıkıntı (<i>castration anxiety</i>) ve penis arzusu (<i>penis envy</i>) başlar. Unutmayalım ki çocuk, hala pre-genital dönemdedir. Cinselliğin farkındalığı, “<i>auto-eroticism</i>” (kendi-erotik) başlangıcıdır ve bu evre

çok ünlü OEDIPUS KARMAŞA’sını (<i>Oedipus Complex</i>) simgeler. Bunun öyküsü yukarlarda anlatılmıştı. Aile içi yaşam olarak, küçük kızlar, babalarının gözdeleridirler, oğullar da annelerinin küçük prensi.

&nbsp;

Çocuk Seksüalite’si (<i>Infantile sexuality</i>) bu evrenin tanımlayıcı ögesidir. Çocuk, dışkısıyla uğraşmaktan vazgeçmiş, penis’inin ereksiyonuyla ve bunun sonucu zaman zaman yaptığı mastürbasyon’la, rüyalardaki uçmalarla, çevresindeki nesnelerle çok daha aktif ve agresif bir şekilde ilişkide bulunmaktadır. Phyllis GREENACRE, bu faz ile esinleme, vahiy ve yaratıcılık arasında çok yakın bir ilinti olduğuna inanır. Ödipal karmaşanın çözümü, çocuğun çözmekle zorunlu olduğu en önemli bir konudur: Annesine yaptığı ‘cinsel yatırımı’ (<i>sexual cathexis</i>), babayı karşısına almak yerine, onunla ‘özdeşerek’ (<i>identification with aggressor</i>) kompanse eder; o da bir gün, ‘babası gibi kuvvetli bir penise sahip olup, annesi gibi biriyle evlenecektir.’ Kendine olan güvencede eksiklik duyan gençler, bu evreyi sağlıklı olarak bitiremeyenlerdir. Örneğin, bir yarışa-imtihana gitmekten korkan ya da başarısız olan çocuk, başkasının (babasının) penisinin kendisininkinden daha kudretli-aktif-büyük-başarılı olduğuna (tabii bilinçötesinden), dolayıyla kendini kudretsiz, kısır, başarısız olduğu inancı hala -uzatmalı olarak- taşıyandır.

&nbsp;

FREUD’un “fallik” evresi, Erik ERIKSON’un “<i>initiative</i>” (kişisel girişim) ve onun karşıtı “<i>guilt</i>” (suçluluk) faz’ına tekabül eder. Bu dönem, “<i>lokomotor genital</i>” olarak da nitelendirilir, zira tümüyle inisiyatif, motor ve zeka işlevsellikleriyle doludur.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-81-</p>
&nbsp;

&nbsp;

4)  <b>L A T A N T  evre</b> : Bu evre, Ödipal’ın sonu sayılabilecek 7 yaşından, ergenlik öncesi 11 ya da 12 yaşlarına kadar uzar (<i>Pre-puberty</i>). ‘Latant’ (<i>Latent</i>- sessiz, uykuda) denmesinin nedeni, çocuğun sportif ve sosyal olaylarla meşgul olması, kendi cinsleriyle daha ziyade arkadaşlık etmesi (Bu nedenle ‘natürel homoseksüel epizod’ diye de adlandırılır: kızlar kızlarla, erkekler erkeklerle oynar; kendi cinslerinin vücutlarıyla sık temas, bazı spor oyunlarında elle dokunmalar vb.) ve karşıt cinse olan tepkisi bakımından ‘farksız’ (<i>indifferent</i>) davranmasıdır. Bizim deneyimlerimize göre, gerçek eşcinselliğin ve deneyimlerin, trans-seksüalite giysi ve davranışların başlangıcı bu evrede olur.

&nbsp;

5)  <b>E R G E N L İ K</b> (Yeniyetmelik – <i>Adolescence</i>)  <b>evresi </b>:  13-21 yaşları arası: ‘İlk’ (13-15), ‘Orta’ (15-18) ve ‘Geç – S o n’ (!8-21) olarak da ayrılabilir. Kişilik ve cinsel tercih-seçim, prensip itibariyle oturmuş ve gelecek kaygısı, sosyalleşme ön plana geçmiştir.

6. ve 7. evre’ler,  <b>E r g i n l i k</b> –  <b>O l g u n l u k</b> (<i>Maturity</i>)ve  <b>Y a ş l ı l ı k</b>  (<i>Senescence</i>) olarak <b>nitelendirilmiştir.</b>

*<i></i>

“Özgüven” konusuna çok büyük katkılarda bulunmuş diğer bir psikanalist de, on yıl önce kaybettiğimiz <b>Erik ERIKSON</b>’dur. Freud ve Melanie Klein’ın hekim ve psikanalist olmalarına karşın, bu yazar, İsveç’te Sosyal Hizmet Uzmanı eğitimi almıştı ve eşi gibi, bir sanatçı idi ama en çok saygı gösterilen, dünyaca daha çok kabul edilmiş psikanalitik kuramları sundu. Orijinal aile adı “Hamburg” olup New York’da yayımlanan ilk makalesi bu isimledir. Amerika’ya göç ettikten sonra, oğulları babalarından bir ricada bulunmuşlar, soyadlarının malum sığır etini anımsatmasından ötürü oturup ailece bir karar vermişler, ve “Erik’in oğlu-oğulları” anlamına gelen “Erikson”u seçmişler.

&nbsp;

ERIKSON, insan’ın gelişimini yeniden tarifinde, Freud’un psiko-seksüel modelini esas aldı ve ona, çevre’nin-toplum’un baskı ve etkisini ekledi: Gerek çocukluk ve gerekse erginlik çağlarının herbirini yeni bir gelişim etab’ına giriş ve dolayısıyla karşılaşılabilecek ana bir kriz dönemi olarak benimsedi. Böylece, önceki ve gelecek evre’lerle kıyaslayarak bir “ilerleme”, “gerileme”, “pekişme” modeli de oluşturmuş oldu. Bunları, 1950’de “<b>Childhood and Society</b>” (Çocukluk ve Toplum) adı altındaki kitabında yayımlayarak bir revolüsyon yaptı. Harvard’da ve California’da Stanford’da çalıştı. Emekli olduktan sonra onu Cambridge’in gurme peynirci dükkanlarında, kendisi gibi zarif ve ufak tefek karısı ile alışverişte görmek ve selamlaşmak gerçekten gurur verici bir zevk idi.<i></i>

&nbsp;
<h1>ERİK ERIKSON’UN, İNSANIN SEKİZ GELİŞİMSEL EVRESİ</h1>
<i> </i>

<span style=”text-decoration: underline;”>Evre </span>                                  <span style=”text-decoration: underline;”>Gelişimsel Görev ve Çatışmalar</span>
<p align=”center”><i> </i></p>
I.    Sensory-oral                       T r u s t  vs.  B a s i c  M i s t r u s t

<i>            </i>(Duyusal-oral)                   “Güven” vs. “Temel Güvensizlik” çatışması

(Anne-çocuk ya da çocuk-bakıcı arasındaki ilişki, “temel güvence”nin en

temel taşıdır. Doğumu izleyen ilk altı ay, hayatın en kritik anıdır.)

&nbsp;

II.    Muscular-anal                    A u t o n o m y  vs.  S h a m e  and  D o u b t

<i>            </i>(Kas’sal-anal)                    “Özerklik, hareketlilik” ve “Utanma ve Kuşku” çatışması

(2-3 yaşlar. Bir yandan anneye bağlılık ve sadakat, diğer taraftan, gelişen

motor apparatus’a belbağlayarak ‘özerklik” peşinde koşma. Annelerin

“terrible two’s” (felaket iki yaşlar”ı. Tuvalet eğitimi, isyankarlık, ikilem,

“No-No” (Hayır-hayır) la başlayan ve biten günlük yaşam.)<i></i>
<p align=”center”><i> </i></p>
III.    Locomotor-genital             I n i t i a t i v e  vs.  G u i l t

(Hareketlilik-cinsel)           “İnisiyatif sahibi, girişkin olma” vs. “Suçluluk duygusu” çatışması

(4-5 yaşlar. Çevre-dış dünyayı öğrenmeye teşebbüs-inisiyatif en önemli

<i>                                                       </i>özellik. Sürekli soru sorma, yanıt arama; radyo, oyuncak alat edavat bozma

ve tamir (?) süreci. Askerlik, TV kahramanları oyunları fakat sebatsız.)
<p align=”center”><i> </i></p>
IV.    Latency                              I n d u s t r y  vs.  I n f e r i o r i t y

(Sessizlik-durgunluk)        “Verimlilik, başarı” vs. “Aşağılık duygusu” çatışması

(6-11 yaşlar. Cinsel dürtülerin, yüzeysel olarak gizli ve suskun kaldığı

bir evre oysa libido, nesne ilişkilerine ve karşıt cinse, onların kimlik ve

niteliklerini öğrenmeye yönelmiştir.)

<i> </i>

V.    Puberty &amp; Adolescence    I d e n t i t y  vs.   R o l e   C o n f u s i o n

(Büluğ ve Ergenlik)          “Benlik özdeşimi”  vs. “Rol karışıklığı” çatışması

(12-18 yaşlar. Değişik kişiliklere hayran olma ve benimsemeye çalışma.

Düşkırıklığı, rol seçmede güçlük ve dağınıklık. Oturmuş bir kişilik sahibi

olamama. Eğitim ve meslek teşebbüs ve yarışmaları. Platonik aşk.)

<i> </i>

VI.   Young Adulthood              I n t i m a c y  vs.  I s o l a t i o n

(Genç Erginlik)                  “Yakın ilişkiler kurabilme” vs. “Soyutlama” çatışması

(20-30 yaşlar. Verimli ve yaratıcı olma çabaları, meslek seçme. Geçmiş

evreleri sağlıkla aşmış kişilerde eş seçme ve toplumla sağlıklı bir etkileşim

kurabilme; eğer olmamışsa, kendi kabuğuna çekilme, yüzeysel ilişkiler.)

<i> </i>

VII.   Adulthood                         G  e n e r a t i v i t y  vs.  S t a g n a t i o n

(Erginlik)                          “Verimlilik, üreticilik” vs. “Durağanlık” çatışması

(35’ler ve sonrası. Bir olgunluk gösteri çağı. Ya iyi bir üretici olmuştur,

verimlidir, yoksa verimsiz ve sosyal yozlaşmaya mahkum.)

<i> </i>

VIII.   Maturity                            E g o   i n t e g r i t y  vs.  D e s p a i r

(Olgunluk)                        “Benlik bütünleşmesi” vs.“Umutsuzluk” çatışması.

(Bir ego entegrasyonu-bütünleşme evresi. İlerlemiş yaşa ve sınırlanmalara

karşın yeni ilgiler ve algılamalar edinme; yoksa, umut yitirimi ve ölüm

korkusu.)

<i> </i>
<p align=”center”><i>*</i></p>
<i>            </i>K i ş i l i k  gelişimi araştırılırken, bu alanda FREUD’a asistanlık yapmış olan, Avusturyalı  ünlü psikiyatr Alfred ADLER’i de, .nsan’ım “kimlik gelişmesine” yaptığı katkılardan solayı, özet olarak saygıyla anmadan geçemeyeceğiz. “Aşağılık Karmaşası” (<i>Inferiority Complex</i>)’nin isim babası olan ADLER’i, Carl Gustave JUNG, genel olarak EGZİSTANSİYALİST’ler; 1970-80’lerin popüler, karizmatik, “herkesi heryerde kucaklayan” medya psikologu Leo BUSCAGLIA ve son olarak da zamanımızın en ünlü Çocuk Psikiyatrı Stanley I. GREENSPAN izleyecektir.

<i> </i>

<i> </i>

<i>                                                            </i><b>Alfred  ADLER</b>

<i> </i>

<i>            </i>XIX. yy.’da Avrupa’nın kültür merkezi olan Viyana’dan, Freud’dan on dört yıl sonra, 1870’de başka bir güneş doğmuştu: Alfred Adler. Şehrin banliyösü olan Penzing’de doğan, annesi Macar, babası Avusturya kökenli ve Musevi din ve kültürüyle yetişmiş bir ailenin ortanca çocuğuydu. Aile üyelerinin hepsi bir müzik aleti çaldığı gibi, Alfred’in de çok temiz tenor bir sesi vardı. Mükemmel bir

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-83-</p>
&nbsp;

&nbsp;

kulak ve parlak bir zeka, ölçülmez bir enerji de bunlara eklenince, herhalde ısrar etseydi, günün birinde müzik galerilerinde alkışlanacaktı. Ama Adler, ayni yetenekleri en iyisine kullanarak adı tarihe geçen bir hekim, bir psikiyatrist ve sosyal bir düşünür oldu. İlk fırsatta da Hıristiyanlığa döndü. 1920’lerde, Viyana, onun kurduğu “Çocuk Rehberlik Klinikleri” ile doluydu. Sosyal serbestinin çok rahat yaşandığı “<i>café”</i> hayatına bayılırdı, evine ve mesleğine sadık biri olmasaydı, tüm yaşamını orada

geçirebilirdi. 1935’de Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti. 1937’de, Scotland-Aberdeen’e konferans vermek üzere giderken yolda öldü.

&nbsp;

Adler, 1995’de Viyana Üniversitesinden doktor olarak mezun oldu ve o zamanlarda şöhreti göklerde güneş gibi parlayan FREUD’un grubuna katıldı. 1910’da, Freud’un katı kontrollerinden yorgun ve kendi prensiplerinin ve ekolünün önderliğini yapmak üzere, o zamana kadar genel pratisyen olarak çalıştığı gruptan ayrıldı, Viyana’nın eski, Türk’lere karşı 1683 kuşatmasında başarılı olmuş, tarihi bir bölgesine: No.10 Dominikanerbastei’ye yerleşti ve psikiyatri eğitim ve pratiğine başladı.

&nbsp;

Adler’in biyografisini yazan Phyllis Bottome’nin bizlere bildirdiğine göre, Freud, Adler’e hemen her zaman takdirkar ve fakat, asi, zamanından önce, tümüyle oturmadan kendi fikirlerini ve kuramlarını yayımlayan, ‘usta’sıyla sık sık tartışan, iyi bir öğrenci ya da asistan’ı olarak baktı. Adler ise Freud hakkında şunu demişti: “Onun hatalarından çok şeyler öğrendim.” Zamanın düşünür ve filozoflarından Alexander NEUER ise, bu iki büyük adamın arkadaşlıklarını şöyle analiz etti:

“FREUD ve ADLER, yaşam öykülerinde STALİN ve TROTSKY’ye benzerler. Adler, Freud’dan koptuktan sonra, Stalin’in Trotsky ondan koptuktan sonra onun “Dünyayı çevirme” kuram ve ideolojilerini kendine adapte ettiği gibi, Freud de Adler’e hücum edip, onun çocukta “agressif dürtü” (<i>agressive drive</i>) kuramından vezgeçmesinde ısrar ederken, kendine özgü “serbest çağrışım” (<i>free association</i>) kuramını açıkladı. Buna benzer, sonraları Adler, “Erkeklik Protestosu” (<i>Masculin Protest</i>) kuramını ortya koyduğu zaman, Freud buna da karşı çıkarak “İğdişlik Kompleks”ini (<i>Castration</i> <i>Anxiety</i>)yi yayımladı. Son olarak, 1916’da, Adler kendisinin çok ünlü “Sosyal İlgi” (<i>Social interest-Gemeinschaftsgefühl</i>) kuramını açıkladığı zaman, Freud de buna karşı “Ego ve Id” kuramını sahneledi.” Belli ki iki deha birbirlerini kamçılayıp insanlığa hizmet verdiler.

<span style=”text-decoration: underline;”> </span>

Peki, Alfred Adler’in kurduğu e k o l’ün genel öğeleri ve diğer buluş ve veri’leri nelerdir?

&nbsp;

I.  “<span style=”text-decoration: underline;”>K i ş i l i k   P s i k o l o j i s i</span> – Kişiye Özgü Psikoloji” (<b>Individual </b><i>Psychology</i>).:

&nbsp;

Adler’e göre, Kişisel Psikoloji, bir bireyin davranışlarını inceler. İnsanda önemli olan, onun yaşamına hakim olan “nesnel” (<i>objective</i>) deneyimi, ve ç e v r e’si (<i>environment</i>) ve bunları “öznel” (<i>subjective</i>) olarak değerlendirmesidir. Kullandığı yöntem ise fenomenoljik’tir (<i>Phenomelogic operations</i>). Ona göre, bir insanın organizması, tümüyle “genetik miras” ve “çevre” tarafından belirlenmiş değildir. Birey, varlığıyla, çevredeki “kültür”ün meyvelerini de toplamaya başladığı gibi, “olaylar yaratmaya” muktedirdir. Kişi ancak o sayede, daha küçükken haritasını yaptığı hedefe emin bir şekilde gitmek için gereken formülasyonları yapabilir. O zamanlar psikanaliz daha çok genetik’e yönelik çalışırken, Adler’in davranışçı kuramı ise daha ziyade ç e v r e’ye ve kişinin  y a r a t ı c ı l ı ğ ı’na yönelmişti. Kişinin kendine verdiği d e ğ e r’in hiçbir şekilde örselenmemesi gerektiğine inandığı gibi, bu öğe’ye “hayatın en yüksek yasası” adını verdi. Birey’in, içinde yaşadığı sosyal çevre’ye karşı duyduğu çok özel bir s o s y a l   i l g i’ (<i>Gemeinschaftsgefühl</i>)nin de hayati önemi vardı. Böylece Adler, bir yandan da, 1940’lardan sonra diğer bir sosyal psikiyatrist, Harry Stack SULLIVAN tarafından kurulacak “Sosyal Psikiyatri” ekolünün de temellerini atmış bulunuyordu.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-84-</p>
<i> </i>

<i> </i>

<i>            </i>II.   “<span style=”text-decoration: underline;”>A ş a ğ ı l ı k   K o m p l e k s i</span>” (<b>Inferiority </b><i>Complex</i>) :

&nbsp;

<i>            </i>Adler, çocuğun, en normal doğumdan sonra bile, gerek fiziksel ve gerekse ruhsal “yetersiz”

(<i>helpless</i>) durumunu algılayarak, bir nöroz olmaksızın, hayat boyunca bunu “<i>kompanse</i>-telafi” etme mekanizmaları ile uğraştığına inanır. Bu “aşağılık” duygusu, varlığının tümüne, ya da özel organ veya organlarına ait olabilir. Başarının temelini de, hedefini aşan (<i>over-compensated</i>) çabaya bağlar. Adler

“İnsanı Tanıma Sanatı” adlı eserinde der:

“İnsanda ruhsal hayatı oluşturan ilk önemli etkenlerin çocukluk devresine ait olduğu, hepimizin bildiği bir gerçektir. O devre ait izlenimlerin, bazen şaşırtacak derecede, hayatın yetişkinlik devresine nasıl yansıdığını gözlemleyebiliriz. İnsanın ruh hayatını belirleyen, a m a ç’tır. Hiçbir insan, belli bir amaçla belirlenmeden, hazırlanmadan, kısıtlanmadan, yönetilmeden düşünemez, duyamaz, bir şey isteyemez, hatta rüya göremez.

“İnsanoğlu toplum içinde yaşar, daha doğrusu yaşamak zorundadır. Biyolojik gereksinmelerin daha kolaylıkla elde edilebilmeleri, insanın korunma zorunluluğu, onu sosyal bir varlık olarak bir toplum içinde yaşamaya zorlar. Böylece kendinde bir “toplum” bilinci ve “duygusu” doğar; bunların oluşturduğu “güvenlik” duygusu, onun çevreye  u y u m  s a ğ l a m a s ı n ı  kolaylaştırır. U y u m ’un en temel öğesi de, “y e t e r s i z l i k” d u y g u s u n d a n  “y e t e r l i l i k” d u y g u s u n a  o l a n  i t i l i m d i r.

“Doğumun haksızlıklarına uğrayan çocuk, çok çeşitli nedenlerleden gelen zorluklarla karşılaşır ve hayata karşı; hayatlarının ilk yıllarında “yaşam sevinci” (<i>joy of life</i> – <i>joie de</i> <i>vivre</i>) duyanlarkinden farklı bir durum aldıklarını biliyoruz; (yukarda da söylendiği gibi,) bu, onlarda, ruh hayatlarının başlangıcında hafif ya da kuvvetli bir  a ş a ğ ı l ı k   d u y g u s u (<i>inferiority feeling</i>)’nun yer almasına neden olur. Bütün “içtepiler”, bu noktadan hareket eder ve gelişir. Böyle bir çocuk, işlerini kendisinden beklenen şekilde yapabileceğine inanamaz. Çok şeyler istenmek suretiyle, çocukta  h i ç l i l i k   d u y g u s u  yaratılır ve geliştirilir.”

&nbsp;

<i>            </i>“Böyle bir çocuk, kendi normal gelişimsel evrelerini tamamlarken, donanımı yeterli olmadığından, düşkırıklıklarına ve huzursuzluklara maruz kalacaktır. Bu onun d a v r a n ı ş ı n a   y a n s ı y a c a k, o, ya bir “rol oynamak”, dikkat çekmek için “nefret edilmek”, “yalan söylemek”, “gün düşlerini bol bol yaşamak”, “aptalı oynamak”, kaybedilmiş bir sevgiyi yerine koymak için “hırsızlık yapmak”; ilişki kurma aracı olarak “idrar kaçırmak”, “oyunbozanlık yapmak” vb. zorunda kalarak, “hasta” klasmanına girecektir.

&nbsp;

“K a r a k t e r, doğuştan kazanılan birşey değildir. Kişiyi özelleştiren, başkalarından farklı bir duruma geçiren ve onu yöneten şey  a m a ç’tır. Bunu sonucu olarak da hareketlerini bir tek ve ortak noktaya yöneltir. Çocuk eğer “mutluluk” duygusundan uzak ise, “düşmanca” duygulara yönelir. Ü s t ü n l ü k, bu yolda erişmeye çalışılabilir. K a r a m s a r l ı k  duyguları gelişince, dış dünya ile ilişkileri bozulur, düşman gibi duyumsadıkları kimselerle birlikte yaşayamazlar. Gurur, kibir ve kendini beğenmişlik duyguları ile kabarırlar, davranışlarından dolayı sevilmezler. Kişi artık,  a ş a ğ ı l ı k   k a r m a ş a s ı’na esir olmuş demektir.”

<i><span style=”text-decoration: underline;”> </span></i>

<i>            </i>III.   “<span style=”text-decoration: underline;”>A i l e   Y a p ı s ı</span>” (<i>Family Constellation</i>):

&nbsp;

<i>            </i> Adler, özellikle, “Niye aynı anne ve babadan doğdukları halde, çocuklar karakter, kişilik ve davranış bakımından birbirlerinden çok farklıdırlar?” sorusuna bir yanıt vermeye çalıştı. Ona göre, ailede doğan çocukların “sıra”ları çok önemlidir.

İ l k doğan (en yaşlı) çocuk, genellikle güvenilebilir, otoriter, kurallara uyan, küçükler üzerinde saygınlık kurabilecek bir karakter taşır. Bazen, “yeni gelenin” onun prens’lik tacını başından aldığından etkilenip, cesareti kırılabilir, gerekli sorumlulukları almakta zorluk çekebilir.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-85-</p>
&nbsp;

&nbsp;

İ k i n c i  doğan (orta) çocuk, bir isyankardır. Kendini küçüklere, anne ve babaya karşı savunup durur. Özellikle daha yerleşmiş konumu olan en büyükle sessiz bir yarışma içinde olduğu ve çoğu da husranla bittiği için, için, bol bol gün düşlerine dalabilir; hatta okumayı reddedip başka alanlara, örneğin spor’a dönebilir.

Ü ç ü n c ü (en küçük) çocuk, ister kız ister erkek, boyu bosunun ufacık olması dolayısıyla daha doğuştan kaybetmiş hisseder (<i>born loser</i>); neşesi son derece kırılmıştır, ama kendini palyoçoluğa

Vurarak ailenin “eğlendiricisi” (<i>ententainer</i>) olur, sahne hayatına da atılabilir ve orada muhakkak başatılı kazanır. (Adler’in üç erkek ve iki kız kardeşi vardı. Aradaki ilişkiler yakın ve sıcaktı, ama onları gözlemleyerek yukarki görüşlerini belirttiğine hiç şüphe yoktur. En büyük ağabeyine olan saygısını hiçbir kez unutmadı.)<i></i>

<i> </i>

IV.   “<span style=”text-decoration: underline;”>R ü y a l a r</span>” :

&nbsp;

Adler, Freud’un, rüyalara hakim olan “bastırılmış cinsellik – değişik şekillerde sahnelenen fallik semboller” kuramını kabul etmedi. Ona göre, rüyaların çoğunda, daha çocukluk yaşlarındanberi yapılanmaya başlanan ve yavaş yavaş gelişen “h a y a t   p l a n ı”nın bazı eksik parçalarının temsil edildiğine inanır.

<i> </i>

V.   “<span style=”text-decoration: underline;”>E r k e k l i k   P r o t e s t o s u</span>” (<i>Masculin Protest</i>) :

&nbsp;

Adler, kadınların erkeklerle “eşdeğer” fakat “aynı” değerde olmaları gerektiğini savunurdu. ERASMUS’un dediğini yinelerdi: “Kadınların erkeklerden farklı biyolojik fonksiyonları var, ama her ikisi de aynı eğitim ve aynı erdemi almalıdır!” Kadınların, erkeklerin “üstünlük” (superiority) taslamadıkları alanlarda, örneğin sahne ve dans, kendi değerlerine sahip olup yalnız başına tutunabileceklerini söyler dururdu.

Adler, hiçbir insanın, ister kadın ister erkek, başkaları tarafından kontrol edilmesine tahammül edemeyeceğini ve fakat etmesini öğrenmesini savundu. Bu itibarla, “<i>Masculin Protest</i>” (erkeklik protesto)sunu her iki cins için söyledi. “Hiçbir cins seks, kendini diğerinden üstün görmemelidir!”

derdi. Adler, bir insanın, ait olduğu cinse reva görülen muameleden dolayı protesto etmesini, savaş, nefret ve ‘dünyanın her tür belalarına neden olabileceğini iddia etti. Kendisi, kontrollu, tabularla dolu küçük bir Musevi burjuva ailesinden gelmesine karşın, “Hayatta en çok sevdiğim kadın!” diye daima

iftihar ettiği, mutlak sadık kaldığı, açık fikirli, istediğini yapmakta serbest ve cesur eşi Rossia ile evlilik hayatının başlangıcında, ‘eski kafalı’ olmanın ıstırabıyla zor zamanlar geçirmişti. Zamanla bunu aştı, eşimden “çok şeyler öğrendiğini” söyledi ve kadın haklarının en bilinen savunucularından biri oldu.

<i> </i>

VI.   “<span style=”text-decoration: underline;”>Dört  İ n s a n  T i p i</span>”

&nbsp;

<i>            </i>Adler, psiko-sosyal bakımdan, insanları “davranışları”na göre dört gruba ayırdı:

a)  D i k t a t ö r –  Başkalarını kontrol eden,

<i>             </i>b)  P a r a z i t – Başkalarına yaslanarak, onlardan geçinerek yaşayan,

<i>            </i>c)  Y e t e r s i z – Hayatta mücadele edemeyen, sorumluluk gösteremeyen, istifa-intihar eden,

d)  S ı r a d a n –  Diğerleriyle “anlaşarak geçinen” (<i>co-operative</i>), “sosyal duygu”yu hisseden

<i>                  </i>ve yaşayan kimse.

&nbsp;

VII.   “<span style=”text-decoration: underline;”>Üç  Önemli  H a y a t  G ö r e v i</span>” (<i>Life tasks</i>) :

&nbsp;

<i>                         </i>a)  İ ş  –  ç a l ı ş m a;

b)  S e v g i  ya da  e v l i l i k,

c)  S o s y a l   t e m a s.

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-86-</p>
<i> </i>

<i> </i>

VIII.   “<span style=”text-decoration: underline;”>S o s y a l  İ l g i  Y a s a s ı</span>” (<i>Gemeinschaftsgefühl</i>) :

&nbsp;

Adler’in çok önem verdiği, belki bizde alışagelmiş “yurtdaşlık, hemşerilik ilgi ve sevgisi”ne çok önem verir ve bunun yaşam için elzem, “çok özel” bir duygu (aidiyet duygusu = <i>sense of belonging) </i>olduğunu vurgulardı.

&nbsp;

IX.   “<span style=”text-decoration: underline;”>Beden kimyasına, iç salgı bezlerine” göre dört  İ n s a n   T i p i</span> :

Adler, Eski Yunanlılardan, Hippokrates zamanındanberi bilinen tasnifi, yenidem tarif etti:

a)  SANGUİNİK (Hayal gücü canlı) Tip : Belirli miktarda hayata bağlı, yaşamı seven, hemen

üzülmeyen, her şeyde iyi ve güzel tarafı arayan. En iyi tip.

b)  KOLERİK (Hiddetli) Tip : Saldırgan; çocukluğundanberi güçlüklerle karşılaşan, hayatta

büyük adımlar atmak isteyen.

c)  MELANKOLİK (Hüzünlü) Tip : Daima tereddütlü, kararsız, kendine güveni olmayan, içe

dönük, üzüntüleri altında ezilen.

d)  FLEGMATİK (Soğukkanlı) Tip : Hayata yabancı kalan, izlenim toplayan fakat bunlardan

bir sonuç çıkaramayan, bir şeyden etkilenmeyen, hiçbir güç ve gayret sarfetmeyen. Olası doğuştan Tiroit, Hipofiz, Böbreküstü ve Cinsiyet bezlerinin işlev bozukluğuyla ilintili.

&nbsp;
<p align=”center”><b>C a r l    G u s t a v    J U N G</b></p>
<p align=”center”><b> </b></p>
<b>            </b>Freud’un bir diğer deha proteje’lerinden biri. Ondan ayrılarak “Zurich Okulu”nu ve kendi “<b>Analitik Psikoloji</b>” (<i>Analytic Psychology</i>)sini tüm dünyaya sergiledi.

Jung, 1875’de İsviçrede doğdu. Filoloji uzmanı bir papazın oğlu idi ve sağlıklı bir ev yaşamı vardı. 1895-2000 yıllarında Basel Üniversitesi Tıp fakültesini bitirdi. Akabinde, Freud’ü izleyerek, Zürich Üniverstesinde Eugene BLEULER gibi zamanının hocalarından biriyle çalışma olanağını buldu. O zamanın analiz alanında parlayan güneşi Freud’un grubuna 1907’de katıldı ve bu beraberlik 1912 yılına kadar sürdü.. Freud’a karşı Adler kadar isyankar değildi ama, onun cinsel kuramlarına yürekten inanmıyordu. Bunda, ondan 19 yaş daha genç olmasının yanında, dini inanışlarının da etkisi olabilir. Aynı yıl, “Libido Simgelerinin Dönüşümü” (<i>Wandlungen und Symbole der Libido</i>) adlı kitabı yayımlandı ve zaten kurulmuş olan “<i>International Psychoanalytic Society</i>”nin başkanlığını üstlendi. Bu arada, H ı r i s t i y a n l ı ğ ı n, bilincin gelişmesi için gerekli olan tarihsel sürecin bir parçası olarak” gördüğünü açıkça beyan etti. 1921’de “Psikolojik Tipler”i tarif etti, 1961’e kadar uzunca, şeref ve başarı dolu bir hayat yaşadı. 1961’de yine İsviçre’de öldü.

&nbsp;

J u n g, prensiplerinin temellerini <b>Aristoteles</b>’den almıştır. Aristo’ya göre r u h (<i>soul</i>) = <i>anima </i>idi. Ruh, tüm yaşıyan varlıkların ana öğesidir. “Gerçeklik” (<i>reality</i>) sisteminin tümü de: <i>Alethia.</i> Doğa = <i>Physis.</i> Heyecanlar, duygululuk = <i>Pathe</i>. Ruhun heyecanları, gerek vücudu ve gerekse ruhu kavrayan, birbirlerinden ayrılmayan öğelerdir.

&nbsp;

Jung’un, Freud’unkine paralel ve zaman zaman özgün kuramları ve yorumları şunlardır:

EGO : Psikolojik fonksiyonların bilinç alanı ve çekirdeği. Etrafında “Persona”dan yapılı bir ayla-hale mevcuttur. Bizlerin gerek bedensel ve gerekse ruhsal varoluşumuzun birleştirici merkezi. O öyle bir adacığa benzer ki, hem  b i l i n ç  ve hem de ucu bucağı gözükmeyen  b i l i n ç ö t e s i  denizlerinde yüzer.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-87-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

PSYCHE : Ruh ve psikolojik işlemlerinin ve yaşantılarının (<i>experience</i>) tümü. Bu, üç düzeyde

anlaşılabilir:

1)      B i l i n ç  düzeyi – <b>Conscious</b>. Bu, “Ego” yu ve “Persona”yı içerir.

2)   B i r e y s e l   B i l i n ç ö t e s i (<b>Personal Unconscious</b>). Bu, kişinin hayat yaşantılarının depo edildiği, görünüşte unutulmuş, ama biraz zorlandığında anımsanabilecek nesneleri içerir (Freud’un  “<i>pre-conscious</i>”u).

3)   O r t a k   B i l i n ç ö t e s i  Ataerkil, <i>Racial </i>- <b>Collective Unconscious</b>).Bu, yalnızca kişinin değil, o kişinin türünün insanlık tarihi boyunca yaşanmış, mitolojik kökenli, çoğu ilkel (<i>primitive</i>) olan hisler, duygular ve davranışlar (Freud’un “<i>unconscious</i>”u).

&nbsp;

Freud’ün “bilinçötesi”nde, kişinin çocukluğundanberi birikmiş, “<i>represe </i>edilmiş = bastırılmış” arzu edilmeyen hisler, analiz yoluyla bilinç alanına getirilir ve üstesinden gelinir. Jung’un ortak bilinçötesindeki materyal ise, <i>hiçbir zaman</i> <i>bilinçli olarak yaşanmamış</i> imaj ve emosyon’lardan ibarettirler.

&nbsp;

OBJEKTİF  PSİŞE (<i>Objective Psyche</i>) : Ruh (<i>Psyche</i>)’un, “kavramlar” (<i>Concepts</i>) ve “otonom imaj” (serbest hareket eden) s e m b o l l e r i  yaratan kısmı.

&nbsp;

PERSONA : Ruhsal hayatın bilinçli kısmının bir “fonksiyon kompleksi”dir. Ödevi, dış dünyanın nesneleri (<i>objects</i>) ile ilişki kurmaktır. “K i ş i l i k” ilkesi ile yakın bağları vardır, fakat onun kadar kapsamlı değildir. Jung’a göre,  k i ş i l i ğ i n  bilinçsel bölümü, genel-kolektif psişe’nin bir parçasıdır. Kişilik, günlük ortam koşullarına göre farklı şekillerde sunulur; bu sunu, başlangıcını bilinçötesinden alır, “kişisel” bir görünüm olarak sergilenir. Bu sergilenişte, “isteğe baplı” (<i>arbitrary</i>) bir seçenek vardır. İşte bu sanki isteğe bağlı, bilinç düzeyinde yer alan ‘maske’, “objektif ruh”un bir göstergesi oluyor. Persona yakından analiz edildiğinde, onda ‘gerçek’ bir şey olmadığını anlarız; kişi, oynaması gereken role konmuştur; sonuçta bu sergileme, kişi le toplum arasında bir ödün sorunudur.

Frieda FORDHAM, “Jung Psikolojisi” adlı kitabında (SAY Yayınları, Çev.: Aslan Yalçıner) şunları söylüyor: “P e r s o n a, kolektif bir olgu, kişiliğin aynı zamanda bir başkasına ait olabilecek bir yönüdür. Persona, genellikle yanlış bir biçimde, kişiye özgü olarak anlaşılmaktadır….. Bir dereceye kadar, insanların kendilerine en uygun düşen rolleri seçtikleri doğrudur, ve  p e r s o n a, bu derecede bireyseldir. Özet: <i>Persona, dünya</i> <i>ile ilişkilerimizi</i> <i>sağladığımız bir gerekliliktir.” </i>

&nbsp;

ANİMA (Er) ,  ANIMUS (Dişi) :  Yeri: “Ortak Bilinçötesi”ni gözleyen, ona yakın bir sistem. Kısmen onun bir parçası. Fonksiyonel anlamda  <b>a n i</b> <b>m a</b>, kişinin, bilinçötesi’ne davranışı, tepkisi olarak nitelenebilir. Başka bir deyişle,  “e r k e k   b i l i n ç ö t e s i’ n i n   d i ş i   e l e m a n ı”dır. “Ebedi Kadın” (<i>The Eternal Feminine</i>) kavramının bir simgesidir ki, bu, kişinin yaşadığı ve yaşayabileceği tüm ‘kadın’ görgü ve deneyimlerinin ötesinde, çok daha derinde, kompozit bir anlam taşır. O imaj, erkeğin annesidir, kardeşidir, “Cennetlik Tanrıçası” (<i>Heavenly Goddess</i>), her şeyidir. Gene o simge, erkeğe, yaşamın zor anlarında ona savaşabilecek, ayakta durabilecek kuvveti verdiği gibi, “MAYA=Yaşama Zevki” (<i>Joy of Living</i>) -şehevi niteliği de içererek- hayata devam eder. (Goethe’nin ölümsüz eseri “Faust”unda Faust’un Gretchen’i!)

&nbsp;

<b><i>            </i></b><b>Animus</b>, Kadın’ın “anima’sı, onun  i ç i n d e k i   e r k e k l e ş m e   i s t e ğ i. Duygularının ve heyecanlarının erkeklerden daha oynak olmasına karşın, erkeklerden daha akıllı ve tutarlı kararlar verebilirler. Babaları gibi daima haklıdırlar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-88-</p>
&nbsp;

&nbsp;

GÖLGE (<i>Shadow</i>) :  Jung’un felsefesinin kuramlarının anlaşılması en güç nesnelerinden biri. Yaklaşık olarak diyebiliriz ki, g ö l g e, “kişi”nin (<i>subject</i>) kendisi hususunda bilmesi gereken ve fakat bu konudaki bilincini yadsıdığı, gene de dolaysız ya da dolaylı yollarla varlıklarını daima ön plana sürdüğü nesne’dir. Bir başka deyişle “gölge”, k i ş i l i ğ i n  karakterinin zayıf noktaları ve diğer olumsuz nitelikler ve onlara yönelmeler olarak nitelenebilir. Bu nitelikler, “kişisel bilinçötesi”ne hemen hemen eşdeğerdir. Bu bakımdan, ‘anima’ gibi bazen yansıtılmış olarak kişiliklerde ya da rüyalarda belirli bireyler olarak (<i>personified</i>) görünürler. (Gene Goethe’nin “Faust”unda Faust – Mephistopheles ilişkisi!)

&nbsp;

MASKE :  Jung’a göre, nasıl bilinçötesi’nin bir “kişisel” (<i>personal</i>) ve bir de “evrensel” (<i>collective</i>) kısmı varsa; bilinç de, günlük yaşamda hemen her konumda bir ‘m a s k e’ takıyor demektir. Bu, isteğe bağlı ‘kolektif psişe’ye Jung “persona” adını takıyor. Aslında ‘persona’da gerçek bir şey yoktur; bu sosyal konumlarda giyilen-takılan “maske”ler, kişiyi, ‘oynaması gereken rol’e soktuğu’ için, toplum ile kişi arasında bir ö d ü n (muvazaa – <i>compromise</i>) olarak algılanabilir.

&nbsp;

ARKETİP (<i>Archetypes</i>) :  Bunlar, insanlığın ilk anlarındaberi bütün insanlara özgü, zihinlerde yerleşmiş görüntüler (<i>images</i>) ve tepkilere karşı genetik olarak elde edilmiş tepkilerdir. İnsanoğlu, her ne zaman bir sıkıntı hali (<i>apprehension</i>) ya da uyumsuzluk hissederse, onları mitolojik karakter veya -anlamlarını bilelim ya da bilmeyelim- o anda bir “arketip” (<i>archetype</i>) ile karşılaşıyor demektir. Bir resimden başka bir şey olmayan “bilinçötesi” dilinde, arketip’ler kişileştirilmiş ya da resim şeklinde sembolize edilmişlerdir.  Benim samimi itirafım şudur ki, Amerika Birlşik Devletlerinde uzun yıllar Antropoloji ve Mitoloji kursları aldığım halde, Jung Psikolojisinde en güçlük çektiğim konu bu arketip’lerdir. Zorluğun, eski kavimlerin dini yaşantılarından, masallarından, mitolojik kahramanların değişik kültürlerdeki farklı mitos’ları ve inançlarından doğan bu farklı farklı sembollere, dilimizde ve eğitimimizde tüm bunlara yabancı olarak yetiştirilmiş olmamızdan, yeterli eğitilmememizden gelse

gerek sanıyorum. Size, “Four ARCHETYPES” (Dört Arketip) -JUNG Serisi, Bellinger Series, Princeton University, 1979- R.F.C.’den aldığım küçücük özetleri örnek olsun diye veriyorum:

1)      “M o t h e r” (Anne) Arketipi : Prensip olarak annelerle olan çözülememiş problemlerin sembolü. Erkeklerde: Ödipus’tan kaynaklanan ya şiddetlenmiş şekillerde: Don Juanism gibi; ya da bastırılmış şekillerde: iğdişlik, homoseksüalite, empotans duygularını temsil eden; kızlarda, anneyle ileri derecede özdeşim, bağlılık, ya da nörotik, kudretli bir kadın karşısısında kendini zayıf, yetersiz görme. Rüya’larda: Erkeklerde: Kendi kendini iğdiş etme, delilik ve erken ölüm; kızlarda: Korkutucu bir hayvan, örneğin dişi bir kurt, ya da dişleri çıkık, boynuzlu bir cadı.

&nbsp;

2)   “R e b i r t h” (Yeniden doğma) Arketipi : Kendini beş şekilde belli eder:

a) “R e – i n c a r n a t i o n (Yeniden dünyaya geliş),

b) “R e s u r r e c t i o n” (Yeniden dünyaya geliş),

c) “R e b i r t h – <i>Renovation</i>”(Aynen ya da ‘parçaları değişmiş, mükemmelleştirilmiş olarak)

d) “M e t e m p s y c h o s i s : <i>Transaction of Souls</i>” : Ruhların değişim, vücuttan vücuda

geçiş, yinelenen hayat sikl’i;

<b>                </b>e) “P a r t i c i p a t i o n  i n  t r a n s f o r m a t i o n : “Dönüşüm”sürecine katılım. Maddeler

<i>                 </i><i> </i>bir şekilden diğer şekile değişmekte, ruh da onlarla beraber yolculuk yapmakta, kişi, sanki<b> </b><b><i> </i></b><b></b>

<i>                  </i>bir sihirbazın yardımcısı rolünde.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-89-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

<i>             </i>3)  “S p i r i t” (Ruh, erdem, akıl) Arketipi :  Masallarda “güneş”in temsilcisi; rüya’larda çoğu

<i>                  </i>kez yaşlı, yol gösteren, yumuşak huylu, “bilgi, zeka, erdem ve yaratıcılık” timsali adam

ya da ormanda kaybolmuş çocuğa yol gösteren yaşlı bir kurt.

4)  “T r i c k s t e r” (Hilebaz, düzenbaz, oyuncu) Arketipi : Amerikan yerlilerinden bir mit:

Alkemi zehirlenme figürü, “<i>proteus</i>” gibi daima şekil değiştiren, yarı hayvan yarı ilah bir

yaratık olarak temsil edilen, oyunbaz, düzenbaz, şakacı, türlü işkencelere maruz kaldığı

halde hepsinin üstesinden gelen, ergenliğe girerken zaman zaman umacı-hortlak filmlerini

seyrederken hissedilen garip hissin sahibi.<i></i>
<p align=”center”><i> </i></p>
<i>            </i>Söylemeye gerek yok ki, her türlü M i t: “Yaratılış”, “Bakire Doğum”, “Yılan ve türlü şekilleri”, “Semavi-Ulu Anne”, “Cennet”, “Cehennem”, “Dörtlü” vb., bir arketip şeklinde belirip, kişinin  o r t a k   b i l i n ç ö t e s i n i n  yapısını oluşturabilir.

&nbsp;

MANDALA :  Sanskritçe bir sözcük olan  m a  n d a l a, basitçe ‘daire’ demektir. Bu şekildeki plastik oluşumlar Tibet Budizm’inde “Yantra” adı verilen ve dini ritüel’lerde kullanılan aletlerde ve derviş manastırlarında ‘d a n s’ figürü olarak görülür. Jung, 1916’dan başlayarak ‘mandala’larını resmetmeye başlamıştır. İlk kez, onları anlamadı, fakat daha sonraları, “… bana önemli görüntüler verdiler ve yaptıklarımı inci gibi sakladım,” der, “onlar benim iç-merkezi dünyamı yansıtan benliğimdi.. Amaç, merkez kişiliğe giden yolları bulmak. Zira, <i>ruhsal gelişimin temeli,‘kendi’yle bütünleşmektir.” </i>Bu, merkez amacın ya da ruhsal odaklama sürecinin kendi kendini betimlemesi; k i ş i l i ğ i n  yeni bir merkezinin oluşturulmasıdır. Mandala, simgesel olarak, ‘daire’, ‘kare’ ve ‘dörtlü’ (Bak) ile gösterilir. L a m a’larda, ya da  Ya n t r a   Y o g a’sında, mandala, bir gösteri-temaşa aracıdır. YANTRA, tanrıların mekanı ve doğum yeridir.

&nbsp;

Hıristiyan mandalaları Ortaçağın başlangıcından gelmedir. Çoğunun ortasında İ s a  vardır, dört uçta da İncil yazarlarının dördü ya da simgeleri bulunmaktadır. Bu kavram, çok eski bir kavram olsa gerek, çünkü Eski Mısır’da H o r u s (Güneş tanrısı OSIRIS ile eşi Ölülerin Hakimi Tanrısı ISIS’in şahin başlı oğlu. Gök tanrısı ile Firavun arasındaki kudreti temsil ederdi) dört oğlu ile aynı biçimde çizilir. Mandala biçimi çoğalarak çiçek, haç ya da tekerlek biçiminde olup, yapısının temelinde dörtlüye eğilim vardır (Altın çiçeğin gizi). Mandala, matematiksel yapısıyla “tüm ruhun ilk düzenidir; a m a c ı  K a o s’ u  K o z m o s’ a  ç e v i r m e k t i r.

&nbsp;

Jung’un, mandalalar’ın hasta  t e d a v i s i n d e  kullanılımını şöyle yorumladı (K. Şipal) :

“Hastalar, pek sık, düşsel malzemenin bir an önce kendini açığa vurmak istediği gibi bir izlenime kapılır: Gördüğüm d ü ş öylesine etkiledi ki beni, elimden gelse seve seve resme çevirirdim havasını!” Sanki belli bir tasarım, ussal değil, s i m g e s e l  yoldan bir dışavurma getirmektedir. “…Yığınla görüntü bulunuyor elimde; bunları eski yüzyıllarda, özellikle orta çağdaki benzeri görüntülerle karşılaştırıyorum. Hepsi, alabildiğine zengin bir arketipik materyali içeriyor. Kimi simgesel öğeler ta Mısır’a gidip dayanıyor. Bu karşılaştırmalı araştırmalar,  b i l i n ç d ı ş ı n ı n  y a p ı s ı n a  ilişkin son derece değerli bilgiler söylüyor.”

&nbsp;

&nbsp;

<i> </i>

<i>            </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-90-</p>
Jung, bu mandalaların “düşsel görüntüleri resme dökme” terapötik dinamiğini şöyle açıklıyor: “Resimlere bakarken, bilinçdışılarının  kendilerini açığa vurduğunun farkındadırlar. Resimlerden kalkan telkinsel güç, hastaların psikolojik sistemini etkiler, hastanın resmin içersine yerleştirdiği içeriğin tıpkısını onun ruhunda devingen duruma geçirir. Kendimizi bir  i k o n a  içersine yerleştirebildiniz mi, ikona sizinle konuşmaya başlar. Örneğin, merkezinde bir  B u d a  ya da  S h i v a bulunan bir Lama Mandalası’nı alalım. Kendinizi ne denli bu mandalalar içersine yerleştirebilirseniz, onların o denli size yaklaştığını ve sizinle konuşuğunu görür, üzerinizde majik (büyülü) bir etkinin varlığını duyarsınız!”

<i> </i>

<i>            </i>Psikiyatri pratiğinde ‘Mandala’, genel bir ilke olarak, “ruhsal ayrışım” (<i>psychic dissociation</i>) ve zihin karmaşası hallerinde görülür. Bir şizofreni başlangıcını işaretleyebilir.

&nbsp;

DÜŞ YORUMU :  Jung, birisine rüyalarını sorduğunda, o rüyaların “anlamı, simesi ne?” diye düşünür ve onu çözmeye çalışır. Yukarda, Mandala yorumlarında, sanki rüyaların dışa vurulmuş bir tekrarını görmüştük. Onun dışında, Jung, rüyaları üç gruba ayırır:

&nbsp;

1.       B i l i n ç l i  bir durumu, bilinçdışının tepkisi olan bir düş’ün izlediği durum;

2.       Belli bir bilinç duyusunun uyarısı olmayan, b i l i n ç d ı ş ı n ı n  kendisinin  doğurduğu düş;

3.       B i l i n ç d ı ş ı n ı n  ters konumunun daha ağır bastığında, “yükselme”nin bilinçdığından bilince doğru akmakta olduğu hali simgeleyen düş. Bunlar, genellikle “gelecek”i işaretler.

&nbsp;

Jung, “Collected Works”’ünün bir cildinde, özellikle bu sonuncusunu çok canlı bir şekilde bize anlatır: Dağa tırmanmaktan hoşlanan amatör bir tanıdığı bir gün ona heyecanla, rüyasında pencereden dışarı yürüdüğünü söyler ve yorumunu rica eder. Jung da onun, yüksek tepelere tırmanırkan kılavuzsuz gitmemesini, zira bu rüyanın onun gelecekte yapacağı bir tırmanmada, dağdan düşeceğini haber verdiğini söyler. Genç adam bunu saygıyla karşılar ama, adeti olduğu veçhile, dağa yalnız tırmanmaya devam eder. Jung, bir iki ay sonra bir gazetede genç adamın dağdan düşüp bir çığ altında kaldığını ve fakat oralardan tesadüfen geçen bir kurtarma ekibi tarafından kurtarıldığını okur. Genç adamı tekrar görür, o hem heyecanlı ve hem de ürkmüştür; rüyanın yinelendiğini söyler Jung’a; o da gene, eski öğüdünü tekrarlar. İki ay sonra Jung, genç adamın bu kez, kılavuzuyla birlikte düşüp çığ altında kalıp öldüğünü okur ve çok üzülür.

&nbsp;

Jung, bir düş’ün tek başına yorumlanmamasını, birkaç’ının birlikte konuşulup simgelerinin ancak öyle çözülebileceğini de vurgular. Bu yorumda, terapist, hastasını belirgin bir şekilde yönetir (FREUD’un ‘<i>free association</i>’ -serbest çağrışım- una inanmaz!)

&nbsp;

Jung’ a göre, d ü ş   y o r u m u n u n  evreleri şunlardır:

1.       Bilincin şimdiki durumunu tesbit,

2.       Daha önce yer almış olayların saptanması,

3.   Arkaik-mitolojik motiflerin aranması, gerekirse bu konuda, hastayı iyi bilen bir yakınından, üçüncül kişilerden nesnel veriler elde edilmesi.

<i> </i>

<i>            </i>

&nbsp;

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-91-</p>
B i l i n ç ö t e s i’nin düş analizinde geçtiği aşamalara gelince:

&nbsp;
<ol start=”1″>
<li>B i l i n ç  e ş i ğ i n i      n  a l ç a l m a s ı –  bilinçdışı içeriğinin yükselmesi,</li>
<li>İ ç e r i ğ i n i n  düş,      vizyon ve düşlem’lerde belirmesi;</li>
<li>İ ç e r i ğ i n  a l g ı l a n      m a s ı  ve bilinç’in ona adeta      yapışması,</li>
<li>A y d ı n l a t m a,  y o r u m      l a m a – içeriğin anlam’ını çözme,</li>
<li>Bu a n l a m’ı, bireyin genel ruhsal durumuya bütünleştirme,</li>
<li>Bulunan anlamın  k a v r a n m      a s ı , benimsenmesi, bütün içinde sindirilmesi ve işlenmesi,</li>
<li>A n l a m’ın  b ü t ü n e  k a t ı l m a s ı.</li>
</ol>
&nbsp;

&nbsp;

JUNG’ian TERAPİ’nin ANA HATLARI :

&nbsp;

Jung, daha en başından söylemişti:

1)   “<i>No Method!”</i> (Y ö n t e m  y o k!). Her terapist kendi stil’ini yaratır ve aktif olarak katılır.

2)   “<i>Confession</i>” (İtiraf) –  “<i>cathartic method</i>” (Hastanın tüm içtenliğiyle terapist’e açılması,

yatırım yapması (<i>catharsis</i>);

3)   “<i>Elucidation</i>” (Açıklama) ya da “<i>Interpretation</i>” (Yorumlama),

4)   “<i>Education</i>” (Eğitim) -Adler gibi-, ve

5)   “<i>Transformation</i>” (Dönüşüm) –  “<i>Individuation</i>” (Bireyselleştirme) ve “Kişisel patern’leri”

<i>            </i>  analiz etme.

<i> </i>

Son olarak, Jung’u üniversal bir değer olarak tanıtan:

&nbsp;

İNSAN TİPLERİ : <i>a priori</i> (yani “daha önceden-doğuştan”) mevcut, sonradan kazanılmayan :

<i> </i>

<i>            </i>a)  <b>I n t r o v e r t i c</b> (İçe dönük)  tip :  Kişi, dıştan gelen bir uyarı’ya verdiği yanıt’ı, içsel süreçlerini tatmin için, içe yöneltir. Utangaç ve anlaşılması güç kimse.

<i>             </i>b)  <b>E x t r o v e r t i c</b> (Dışa dönük) tip :  Libido (psişik enerji), dış dünyaya fışkırır. Dış dünya-Çevre ilişkilerinde çok rahattır. İzah çevreseldir ama, dış nesne korkuları kendi içindedir.

<i> </i>

Jung’un diğer bir kavramsal sözünü, öneminden dolayı tek satır halİnde belirtmekle yetiniyoruz::

“Dış dünyadan gelen data, bilinçsel değerlendirilmelerle  t h i n k i n g (düşünme) ve f e e l i n  g  (his)  şeklinde ifade edilir.”

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”><i>*   *</i></p>
<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-92-</p>
<b>V A R O L U Ş Ç U L A R</b>  (<i>Existentialists</i>)

<i> </i>

<i>            </i>

XX. y.y.’ın ilk çeyreğinde, Martin HEIDEGGER’in felsefi görüşleriyle çimlenen ve sayısız filozof ve psikiyatr’ların katılımlarıyla, örneğin Wilhelm DILTHEY, Edmund HUSSERL, Merleau-PONTY, Victor FRANKLE, G. MARCEL, Jean-Paul SARTRE, Karl JASPERS, Albert CAMUS, Franz KAFKA ve Rollo MAY vb., edebiyat, sanat ve bilimde ciddi bir akım halini alan egzistansiyalizm’in  ana hatlarını, Prof. Dr. Engin GEÇTAN Hoca’nın kendine özgü bilge ve sentezci stiliyle yazdığı “Psikanaliz ve Sonrası” adlı kitabından sizlere sunacağız. Bu çok derin okyanus’un içinde insan k i ş i l i ğ i’nin nasıl oluştuğu pazıl’ını da, çözümü için sizlere bırakıyorum. Ben bu özeti, orijinal olarak, İstanbul Büyük Belediyesi Tiyatrolarının T.A.L. (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) na konsültan olduğum zamanlar (1992-2002), sahne çalışmalarında “zaman ve mekan” kavramlarını çalışırken, yardımcı olsun diye sunmuştum.

<i> </i>

“V a r o l u ş ç u   p s i k i y a t r i’nin temel kavramı ‘<i>Dasein</i>’dir. ‘Dasein’ ya da “dünya içinde varolmak”, insanın bir özelliği ya da Freud’un ‘ego’su, Jung’un ‘arketip’i gibi ona mal edilebilecek bir şey değildir. ‘Dasein’, HEIDEGGER tarafından kullanılmış Almanca bir sözcüktür ve canlı olmayan şeyler için kullanılan “<i>vorhandsein</i>” sözcüğünün karşıtıdır. ‘Dasein’ sözcüğü, tam karşıtı olarak, ‘<i>Da</i>’=olmak, ‘<i>sein</i>’=var, ya da orada var biçiminde çevrilebilir. Dolayısıyla, ‘<b>Dasein</b>’ ‘varolmak’, ya da ‘orada var olmak’, dilimize yerleşmiş biçimiyle: “<b>varoluş</b>”tur.

&nbsp;

“İnsanın dünyadan ayrı bir v a r l ı ğ ı  y o k t u r, dünya da insandan ayrı varolamaz. Varoluşçu psikiyatri esasen, ö z n e (İnsanın ruhsal varlığı) ve  n e s n e (Beden, toplumsal ve fizik çevre) biçiminde ikiciliğe karşı çıkar. İnsan ve içinde bulunduğu dünyanın bir bütün olduğunu savunur; duygu ve davranışları dış çevreden ve bedenin içinden gelen uyaranlar oluşturur biçimindeki bir ayrımı kabul etmez.

&nbsp;

“İnsan, kendini ve ‘dünyalarını’ gene kendisi yaratır. Bir başka deyişle, kendi varoluş seçiminden kendisi sorumludur. Bu seçim, insanın doğuştan varolan gizil güçlerini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi doğrultusunda olur. Olayları, “bir davranışı başlatmak” biçiminde ele alan yaklaşımlar gereksizdir, çünkü  d a v r a n ı ş l a r  her an olagelir. İnsan, kendisinin, kendisini etkileyen olayların ve bu olaylar üzerindeki etkisinin bilincinde olduğu için, ‘seçim’ler yapabilir ve kararlar alabilir.

&nbsp;

“İnsanın bilincinde olan şeyler, sözlü dille anlattıklarıyla sınırlanmaz. Konuşma, olaylara ilişkin düşünce-sezgi-duygu-eylem örüntüsünün yalnızca bir bölümüdür. İnsanın  d ü ş ü n c e l e r i  onun gerçeğini tümüyle yansıtmaz ve olaylara ilişkin duygu, eylem vb. yaşantılarının kabataslak bir özeti olmaktan öte bir anlam taşımaz. B i r e y i n  g e r ç e ğ i, onun duygu, düşünce ve eylemlerinden oluşan yaşantısıdır.

&nbsp;

“İnsan, bir  i ç e r i k  içinde varolur. Ancak, dünyasındaki nesnelerle ve diğer insanlarla ilişkisinde kendini, yaşayan bir  b ü t ü n  o l a r a k  algılar. Konuşma ve bilinçliliğinin özel bir önem taşımasının nedeni de budur. İnsanı insan yapan, diğer insan ve nesnelerle birlikte  v a r o l u ş u d u r. Bu temel olmadıkça, “konuşma” ve “bilinçlilik” de olamaz. Tüm diğer canlı varlıklar gibi insan da ancak belirli koşullar altında yaşayabilir. Beden ısısı çok yükselirse ya da uzun süre aç ve susuz kalırsa ölür. İnsanın varoluşu için zorunlu koşullardan biri de çevresinde diğer insanların olmasıdır. Onlar olmadığında, insan bir hayvan gibi varolur. İnsan, diğer insanlarla birlikte yaşadığı için insan olabilmiştir. Kendi varoluşunun farkında oluşu da, dış olaylarla ve özellikle diğer insanlarla etkileşiminin bir sonucudur.

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-93-</p>
“V a r o l u ş’un bilincinde olmak bunun tam karşıtı bir olasılığı, yani  v a r o l m a m a’nın ya da  h i ç l i ğ i n  bilincini de birlikte getirir. Bu, “ölüm”ün kaçınılmazlığının arada bir farkedilmesini ya da daha sık yaşanan biçimiyle, “boşluk, yalnızlık ve diğer insanlardan soyutlama” duygularını içerir. Bu anlamda, insan doğuştan yalnızdır; çünkü, öznel yaşantısı diğer insanlar tarafından doğrudan algılanamadığı gibi, o da diğer insanların yaşantısını kendisininki gibi algılayamaz. Öte yandan, kendi varlığının farkında olabilmesi için olaylarla etkileşimde bulunması gerekir. Bu etkileşim olmadan, dıştan bakışta bir “insan” gibi görünse de, diğer insanlar için hiçbir anlam taşıyamaz. Olaylarla  i l e t i ş i m i  ve  i l i ş k i s i, onun, dış dünyadan soyutlanmamasını sağlar.

<i> </i>

“Kendi bilincinmin varlığını yitirme olasılığının yarattığı duyguya “<i>ontolojik anksiyete</i>” (varoluş sıkıntısı) denir. Algı yoksunluğu (<i>sensory deprivation</i>) deneklerinin bazılarında bu duygunun yoğun bir biçimde yaşandığı gözlemlenmiştir. Bu anksiyete insanda doğuştan vardır. Dolayısıyla, kaçınılması olanaksızdır ve ancak dış olaylarla etkileşimlerin sürdürülmesiyle denetlenebilir. Olaylarla anlamlı ilişkiler kurmaktan kaçınma (<i>gizil güçlerin yadsınması</i>), suçluluk duygularının yaşanmasına neden olur. Suçluluk, doğuştan varolan bir duygudur.

<i> </i>

<i>            </i>“İnsanın birlikte varolduğu dünya üç alandan oluşur:

1)      U m w e l t  (Doğa yasalarının dünyası),

2)      M i t w e l t  (İnsanlar dünyası), ve

3)   E  i g e n w e l t  (Kişinin özel dünyası). Bu, gerçek bir bölümleme değildir. Gerçekte, bu üç öğe tektir ve insan, üç alanda birden varolur.

<i> </i>

“<b>U m w e l t</b>, varoluşun d o ğ a l dünyasıdır. Bu dünya, insan kendi varoluşunun bilincinde olmasa da varlığını sürdürebilecek olan bazı davranış örüntülerinden oluşur. Doğa yasalarının ve doğal döngülerin, uyku ve uyanıklığın, doğmuş olmanın ve ölümün, doyum aramanın ve gerilim boşaltmanın dünyasıdır (Rollo  MAY, 1958). Biyolojik gerekircilik yasalarına göre sürdürülen davranışları içerir. ‘Umwelt’de yaşayan insan, davranışlarını biyolojik gereksinimlerine göre düzenler. Kendisiyle ve dış olaylarla ilişkisinde tek amacı, biyolojik varlığını sürdürebilmek ve doyum sağlamak için olaylardan yararlanmaktır. U y u m  da ‘umwelt’in bir boyutudur. Hava değişiklikleri ve periyodik açlık ağrıları gibi doğa yasalarıyla işleyen durumları sıkıntısız bir biçimde yaşamak için, insan, uyum yapmak zorundadır. Bu varoluş biçiminde insan, diğer insanlardan çok az farklılık gösterir.

&nbsp;

“<b>M i t w e l t</b>, diğer insanlarla birlikte varoluşu tanımlar. İnsanın bir diğer insanla kurduğu ve içsel dünyasına ilişkin duygularını ve düşüncelerini paylaştığı, anlamlı ve içten bir ilişkinin o insanda oluşturduğu duyguları içerir. Böyle bir ilişkinin yarattığı durum insana bir az heyecan da verir. Böylesi bir ilişkide, iki insanın birbirinin yaşantılarının bilincine ulaşabilmiş olması, insanın kendi varoluş bilincini ve benliğine ilişkin duygularını zenginleştirir, onu yalnızlık ve soyutlanmış olma duygularından korur. Bu, iki insanın birbirine uyum sağlamasından öte bir  i l i ş k i’ d i r. Çünkü bu ilişki her ikisinde de değişikliğe neden olur.

&nbsp;

“İnsanlar birbirlerini ‘nesne’ yerine koyarak da ilişki kurarlar. Bir insan, diğeriyle gerçek insan ilişkisi geliştirmek yerine, onu kendi doyum aracı olarak kullanmaya çalışabilir. Birbirini seven iki insanın cinsel ilişkiyle, ırza geçme olayı arasındaki farkta olduğu gibi. Varoluşçu terimlerle böyle bir ilişki ‘Mitwelt’ değil, ‘Umwelt’tir. Kuşkusuz, anlamlı bir ilişki kurabilmede her insan aynı oranda başarılı olamaz; ancak, önemli olan “niyet”tir. Aynı biçimde, bir insan öyle davranışlar gösterebilir ki, diğerleri onu cansız bir nesne gibi algılayabilirler. P a y l a ş m a y ı  içeren ilişkiler, gerçek insan ilişkileridir. Böyle ilişkilerin kurulmasında “sözlü konuşma” önem taşırsa da, yerleşmesinde  “s ö z s ü z   i l e t i ş i m”in de payı vardır.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-94-</p>
“<b>E i g e n w e l t</b>, insanın, k e n d i  v a r o l u ş u n u n  bilincinde olmasıyla ilişkilidir. Sürekli olarak değişmesine karşın, insan, kendisini tamamlamada ve değerlendirmede bir dizi örüntü geliştirir. Bu örüntüler, olaylar yaşarken ona yol gösterir. Örneğin, “Bu tabloyu satın aldım, çünkü ondan çok hoşlanıyorum”, ya da “Okula gidiyorum, çünkü öğrenmek isitiyorum.” Dolayısıyla, tüm davranışlar ‘benim için, kendim için’ niteliği taşır.

&nbsp;

“İnsanın başkalarıyla ve kendisiyle etkileşim biçimleri, varoluşçuların özellikle eğildikleri bir konu olmuş ve bu arada bazı Mitwelt örüntüleri tanımlanmıştır. “İsimsizlik” biçiminde kişi, kendi benliğini ortadan siler ve ne kendisi, ne de başkaları onu davranışlarından ötürü sorumlu tutabilir. Böyle bir insan, kendini kalabalık içinde yitiren biri, maskeli dansçı ya da tanımadığı kişileri öldüren ya da onlar tarafından öldürülen asker örneklerinde olduğu gibi, kendi bireyselliğini yokeder.

&nbsp;

“‘Tekil’ durumundaki kişi, yalnız kendisiyle ilişki durumundadır. Kendini kutlama, cezalandırma ya da yok etme türlerindeki davranış örneklerinde olduğu gibi, tepkileri kendisine ve kendi bedenine yöneliktir. ‘Çoğul’ biçiminde kişi, insanlarla cansız nesnelermişçesine ilişkiler kurar. Onları kendi çıkarları için kullanabileceği nesneler olarak görür. Tüm “resmi” (<i>formal</i>) ilişkiler buna örnek olarak gösterilebilir. Hizmet etme, sömürme, çekişme, yarışma ve törensel beraberliklerin egemen olduğu bu tür i l i ş k i l e r, “bir şeyler elde edebilmek” umuduyla sürdürülür ve diğer insanların haklarına saygı ve duyguları paylaşma gibi öğelerden yoksundurlar.

&nbsp;

“‘İkili’ biçim, normal varoluş yaşantısıdır. Böyle bir ilişkide her bir kişi, kendisini ayrı bir insan olarak değil, “biz” olarak algılar, her biri diğeriyle ilgilidir: Sıcak duygular yaşanır ve içsel dünyalar paylaşılır, ortak amaçlar geliştirilir. Ana-baba ve çocuk ilişkileri, çok yakın dostluklar ve sevgi ilişkileri ikili biçimin örnekleridir. Özellikle “sevgi” öylesine güçlü ve anlamlı bir i l i ş k i’dir ki, ne zamanla, ne ayrılıkla ve hatta ne de ölümle sona erer.

&nbsp;

“Benzer durumlar farklı durumda yaşanabilir. Örneğin, normal bir e v l i l i k ilişkisinde sevgi ve sıcaklık vardır, yaşantılar paylaşılır, ortak amaçlar geliştirilir (<i>İkili biçim</i>). Bazı evliliklerse, eşlerin birbirini kullanması üzerine kurulmuştur (<i>Çoğul biçim</i>), ya da eşlerden her biri yalnız kendisini düşünür ve diğeriyle ilgilenmez (<i>Tekil biçim</i>). Gerçekte, her insan bu varoluş biçimlerinden birini benimsemiştir ve ilişkilerine bu biçim egemendir. “İkili biçimde” yaşayan bir insanın, evlilik, dostluk vb. tüm ilişkilerinde sevgi vardır, “çoğul biçimi” benimsemiş olan biri ise tüm davranışlarda bencil davranır.

&nbsp;

“Varoluşçu psikiyatri ve fenomenolojik çözümlemenin, insan davranışının nedenlerini açıklamak yerine, içinde bulunulan anda yaşananları anlatmaya çalıştığından daha önce de söz edilmişti. Bu açıdan ele alındığında, dünyada varoluşun iki temeli vardır: Y e r-mekan (<i>spatiality</i>) ve   z a m a n (<i>temporality</i>). Bu boyutlar, duygu ve düşünce gibi öznel (<i>objective</i>) olaylardan bağımsızdırlar.

&nbsp;

<i>            </i>“Öznel yaşantının  z a m a n   b o y u t u, nesnel ve ölçülebilir z a m a n  k a v r a m ı n d a n  farklı bir anlam taşımakla birlikte, bu kavramlar birbiriyle tamamen ilişkisiz değildir. İnsan, bir zaman tüketicisidir. Ancak, bunu gerçekleştirirken zamanı öylesine yayar ki, daima bir “geçmiş”i (varolmuş olmak), bir “şimdiki” zamanı (birlikte varolmak) ve bir “geleceği” (kendinden önde varolmak) vardır. Varoluşun, yaşanmakta olan zaman boyutu içinde, geçmiş ve gelecek de vardır ve bu üç öğeyi birbirinden ayırmak olanaksızdır. Medard BOSS, insanı, geçmişinin tümü, içinde yaşadığı zaman ve gelecekteki olanakları olarak tanımlar.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-95-</p>
“Zamanın  ö z n e l  yaşantısı, “yaşamın akmakta olduğunu” ve sürecin değişen olayların yaşanmakta olduğunun bilincinde olmaktır. Bu, herhangi bir zaman diliminde yer alan belirli olayların bilincinde olmaktan farklı bir olgudur. Zamanın hangi hızla aktığının yargılanması, heyecanlarına ya da sıkıntı gibi yaşanmakta olan durumlara göre değişir. <i>Geçmiş</i>, geride bıraktığımız, ancak yine de hatırlayarak yaşayabildiğimiz bir zaman boyutudur. <i>Şimdiki zaman</i>, insanın o andaki davranışlarının ortaya çıkışıyla aynı zamanda yaşanan diğer olayların bilincinde olması demektir. <i>Gelecek</i>, beklenti ve eylem (çok yakın gelecek), istek, umut (yakın gelecek), ya da dilek (uzun gelecek) olarak yaşanabilir. Zaman algılamasının bir yaş döneminden diğerine farklılık gösterdiği de sanılmaktadır. Bir insanın zamanı algılayışı, alışagelmiş olduğu davranış örüntüleriyle de ilişkilidir. Kimi insan her anını ‘doldurmak’ ister, kimi ‘zaman öldürür’, kimi ise yaşamayı sürekli olarak ‘erteleme’ eğilimindedir.

&nbsp;

“Varoluşun y e r (mekan-<i>space</i>) boyutu, fiziksel çevrenin algılanmasına değil, çevreyle birlikte varoluşun ‘öznel’ boyutu, fiziksel çevrenin algılanmasını değil, çevreyle birlikte varoluşun ‘öznel’ yaşantısını içerir. Örneğin, insan evrenle beraberliğinde, bir uzaklık ya da yakınlık yaşar. Herhangi bir şeyle “birlikte” varolunurken, bir uzaklık ya da yakınlık duygusu sürekli yaşanır. İnsan, varoluşun ‘yer’ boyutunu çeşitli biçimlerde yaşar. Bunlardan en sık rastlanan “yönelimli yer boyutu” (<i>oriented space</i>), fiziksel çevreye de en yakın olanıdır. Dikey (aşağı ve yukarı) ve yatay (ön, arka, sağ, sol) eksenleri içerir. Bu tür yer boyutunda, belirli nesneler (içi ve dışıyla) ve sınırlar yaşanır. “Ayarlı yer boyutu” (<i>attuned space</i>), o andaki duyguların eşlik ettiği bir yaşantıdır. Örneğin, ‘keder’, ayarlı yer boyutunu daraltır, ‘umutsuzluk’ aynı boyutun boşluk biçiminde yaşanmasına neden olur. Zaman boyutu, “berrak”, “karanlık” ve “aydınlık” olarak algılanabilir.

&nbsp;

“V a r o l u ş ç u   p s i k i y a t r i,  ö z n e (zihin) ve  n e s n e (beden, çevre) biçiminde bir “ikicilik”e (<i>dualism</i>) kesinlikle karşı çıkar. Beyin değil, insan düşünür. Varoluşçu psikiyatri, “dünya içinde birey” birliğini vurgular. Bu birliği bozan her türlü görüş, insan varoluşunun anlamını saptırmak ve parçalara bölmek ister.

&nbsp;

“V a r o l u ş ç u   p s i k i y a t r i, fenomen’(olgu)lerin ardında, onların oluşum nedenlerini açıklayacak birtakım etmenler olduğu biçimindeki görüşleri reddeder. İnsan varoluşu, ego ya da bilinçdışı, ruhsal ya da fizik enerji, içgüdüler ve arketipler gibi kavramlarla açıklanamaz. Fenomen’ler, bazı diğer şeylerin türevleri değil, o anda varolan her şeydir.” Psikiyatri’nin görevi de fenomen’leri olabildiğince tümüyle ve titizlikle açıklamak olmalıdır. Varoluşçu psikiyatri, insanın teknoloji ve bürokrasi gibi etkenler tarafından kendisine ve dünyasına  y a b a n c ı l a ş t ı r ı l m a s ı n ı  da eleştirir. İnsan dışında tüm varlıklar varoluşlarından önce yaratılmışlardır. İnsan, yaşamaya başlamadan önce yaşam da yoktur ve  y a ş a m a  a n l a m  v e r e n,  i n s a n ı n  k e n d i s i d i r. İnsan, değerlerini kendi yaratır, yolunu kendi seçer.”

<i>            </i>

<i>            </i>Şimdi size “<i>Existentialism</i> ve <i>Existentialistic therapy</i>” de kullanılan birkaç diğer terminoloji, kuram’a gerçekten hizmet etmiş bilginler-kısaca eserleri ve  t e d a v i n in   s a f h a l a r ı  hakkında, “<i>American Handbook of Psychiatrty</i>”, Cilt:I, Basic Books, 1974’den ve özel notlarımdan derlediğim özeti sunuyorum.

<i> </i>

<i>            </i><b>Existentialism</b> :  Neredeyse tarif kabul etmez, kendine özgü ve tarifi yadsıyan bir sözcük. İnsanın ‘varoluş’ sürecini incelyen felsefi, bilimsel bir akım.

&nbsp;

<b>Existential</b> :  “<i>Existentialism</i>”in sıfat şekli. En iyisi, “Varoluşçu” denilebilir. Bu, insanda ve ona özge çok özel bir yer tutan v a r o l u ş’u paylaşan düşünür, psikiyatr ve psikoterapist’in ana tema’sı olan bir nitelik. Başka bir deyimle, ‘varoluşçu’, çok özel bir ‘oluş’ süreci içinde insanın aksiyon ve temel özgürlüğünü inceleyen bir bakış açısı.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”><i>-</i>96-</p>
<b>Existence </b>:  “V a r l ı k” -İsim-. Bu, şimdiye dek, yalnızca “insan varlıkları”na atanmış ve insan olmayan varlıklar için hiçbir zaman kullanılmamış bir terim. WARNOCK, varoluşçu bir düşünürün, insan özgürlüğünü tarif eden, onun yaptığı ‘seçim’ler üzerine eyleme geçen ve tüm bunlarla birlikte giden bu yaklaşımı, “etik” bir bağlılık olduğunu sergileyen bir düşünürdür.

(“Felsefe Sözlüğü” (Ahmet Cevizci), “varoluşçu etik” konusunda şunu diyor: “Varoluşçuluğun, ‘Aydınlanma’ değerlerine, modern rasiyonalizm’e, literalizm’in kitle kültürüne ve yığın ahlakına karşı soylu ve görkemli bir tepki olarak yorumlanan etik anlayışı.”)

&nbsp;

<b>Phenomenology </b>:   “<i>Phenomen</i>”: Olay , “<i>Phenomenolgy</i>” : Olayları inceleme bilgisi: Olgu bilim. Bu, “<i>Existentialism</i>” ile eşdeğer bir sözcük ve “varoluşçu bir yaklaşım” olarak tarif edilebilir. Bu, varoluşçu düşünürün, disiplinli ve kudretli bir şekilde, tarif eden ve aydınlatan yöntemini simgeleyen bir ifadedir. Bu, aynı zamanda, “öznel”in bir bilinci, “öznel sürecin” tarifsel bir analizi, şey”lerin insan bilicine algılanım analizi olarak da nitelenebilir.

<b>F e n o m e n o l o j i s t</b>’ için  “bilinçlilik”, olayların ya da simglerin biriktiği bir konteynır olmayıp, kesin olarak bir hedefe odaklanmış, ‘eylem’ ve ‘nesne’yi ‘obje’ye bağlayan, nesne’ye niyetli ama obje’yi işaretleyen bir süreçtir.

<b>Ontology </b>:   ‘olmak’ı ‘olmak’ olarak kuramlayan, felsefi temel bir proje, yatırım (<i>speculation</i>). ‘Metafizik’ ve ‘Phenomenology’ ile eşanlamlı kullanılıyor. Varoluşçular, ontoloji’yi, ‘maddesel varlıkların ötesinden’ ziyade ‘varlığın alanı’na hitap ettiğinden dolayı Metafizik sözcüğü yerine yeğliyorlar. (“Felsefe Sözlüğü” (Ahmet Cevizci) O n t o l o j i’yi şöyle açıklıyor: “İlk felsefe olarak da bilinen ve teoloji ile benzerlikleri olan, zaman zaman metafizik anlamına gelecel şekilde anlaşılıp, bazen de metafiziğin bir dalı olarak görülen felsefi disiplin. Metafiziğin, tek tek nesne ve olaylarla değil de, genel olarak ‘varlık’ problemiyle ilgili, ‘varlık’ı ‘varlık’ olarak alan dalı.”

&nbsp;

<b>Ontologic</b> :   (sıfat şekli). “Var olan şeylerin temel yapılarına ait” demek oluyor.

&nbsp;

<b>Anthropology</b> :   <i>İnsanbilim;</i> hayvan serisi içinde insanın incelenmesini konu alan ilim. Bu, Varoluşçu felsefe’de, insanın gelişin bilimi konumundan çıkar, <b>ethnology</b> (<i>Budunbilim; </i>ırk ve kavimlerin başlangıçları, ilişkileri, yayılmaları) ya da “<i>insan kültürü</i>”ne eşdeğer bir anlam olarak kabul görür ve öyle ifade edilir.

&nbsp;

<b>Dasein</b> :   “İnsan varlığı” ya da “İnsan gerçeği”.

&nbsp;

<b>Logotherapy</b> :  “<i>Existentialistic therapy</i>” ye eşdeğer olarak kullanılıyor.

(“Felsefe Sözlüğü” (Ahmet Cevizci), “logos” hakkında şunları yazıyor: <b>Logos</b>, Antik Yunan düşüncesinde söz , konuşma, düşünce, akıl, anlam, açıklama; bir şeyin her ne ise o olmasını sağlayan nedenler; belli bir disiplinde, fenomen’leri açıklamak için kullanılan yöntem ve ilkeler. İlk kez HERAKLEITOS demişti: Gözle görülen dünya, gerçekliği kısmen açığa vurur, kısmen de gizler. Gerçeklik dünyanın, bütün bir yaşamı sonsuz bir doğum ve ölüm, oluş ve yenilenme çarkında sergilenen, tanrısal ruhudur. Herakleitos, işte bu “tanrısal ruh”a (D o ğ a  da deriz), akla l o g o s  adını verir. Yine logos, herşeyi, kendi iyisine doğru yönelecek ve evrende varolan düzen ve uyuma katkıda bulunacak şekilde düzenleyen güçtür. GORGIAS’a göre ise, logos, karşı konulmaz bir gücü olan “söz” anlamına gelir. O, aynı zamanda, korkuyu sona erdirebilir, üzüntüyü uzaklaştırabilir, keyif yaratabilir ve merhameti arttırabilir. Aklı değil, tutku ve duyguları etkiler.)

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-97-</p>
Egzistansiyalist düşünür, yazar ve psikiyatr’lar hakkında aydınlatıcı ek bilgileri de verelim.

Bütün bunlar, daha evvelki asırlardan büyük Danimarkalı filozof  Soren <b>KIERKEGARD</b> (1813-1855), (biri estetik hayatın zevklerini anlatan genç, diğeri de evliliği ve ‘kendiliği’ savunan yaşlı iki adamın ruhsal portre’lerini fenomenolojik bir şekilde açıklayan “<i>Either/Or</i>” (O, ya da…) eseriyle (1843), ve  Fedor Michailovich <b>DOSTOYEVSKY</b> (1821-1881) (Karamazof Kardeşler; Budala vb.)’un başı çektiği edebi süreçten sonra, özellikle Birinci Dünya Savaşının sonuçlarının acı gerçekleri: 20 milyon insan ölü, yaralı ve kayıp, 10 milyon insan da “Ansefalit Epidemesi”ne kurban, insanı yeni bir yaşam felsefesi ve yorumuna adeta zorluyordu. İşte o sıralarda ilk önemli, epik yaratan bomba 1927’de Berlin’de patladı: Filozof ve düşünür Martin <b>HEIDEGGER</b>, 1927’de, “<i>Magnum Opus, Being and</i> <i>Time</i>” adlı, Varoluşçu okul’un “İncil”i sayılabilecek muhteşem eserini yayımladı.

&nbsp;

Heidegger, üstteki sayfalarda GEÇTAN Hoca’nın makalesinde açıklanan “<i>Umwelt</i>” (Vücudun ilk ve en yakın dünyası” ile “<i>Mitwelt</i>” (Dünya ile ortak varlık) sözcüklerinin de isim babasıydı. “<i>Eigenwelt</i>” (Kişinin dünyası, onun sergilediği ‘devamlılık’ (<i>continuity</i>), ‘’sebatlılık’ (<i>consistency</i>) ve ‘kimlik’ (<i>identity</i>) nitelikleri’ni diğer ikisine ekleyen büyük isim ise, L. <b>BINSWANGER</b> olmuşto. Onun en ünlü eseri : “<i>Being in the World</i>” (Dünyada Varolma, N.Y. 1963) tür. Binswanger, Freud’ün hayat boyu yakın arkadaşıydı ve onun bulgu ve kavramlarının çoğuna kalpten inanmadığı halde, Adler ve Jung’un Freud’a yaptığını o yapmadı, sevgi ve saygısını ve kendi özel “varoluş” ideoloji’lerini gölge altında sakladı ve büyük analistle bilgi ve görgü alışverişinde bulundu. Ancak Freud’un ölümünden (1939) sonra, zaten başını almış giden akımda kendi sesini üst düzeyde duyurmaya başladı.

&nbsp;

Binswanger’e göre, p s i k o p a t o l o j i, hastanın kendi dünyası’nın dizayn’ını (<i>pattern</i>, örüntü) sınırladığı, basitleştirdiği, şeklini değiştirdiği ya da boşalttığı zaman ortaya çıkar. Sonuç, bir dünya içeriğinin kaybolmasıdır. H a s t a l ı k  h a l i  ise, birileri tarafından, <i>d a s e i n</i>’ın aşırı kudretiyle duruma hakim olması sonucudur.

&nbsp;

İkinci Dünya Savaşının insanlığa getirdiği acı, sefalet, ıstırap ve ölümle pençeleşen insanların savaş öyküleri, filozof-yazar <b>Jean-Paul SARTRE</b>’ı  (1905-1980) “<i>Being and Nothingness</i>” (Olmak ve Hiçlik) adlı muhteşem eserini, “<i>An essay on Phenomenological Ontology</i>” (Fenomenolik Ontoloji Üzerine Bir Deneme) başlığıyla, (sanki zihnimizi karıştırmak için tüm eşdeğer sözcükleri kullanarak) 1943’de Fransa’da yayımladı. Bu, ancak 1956’da, “Philosophical Library, N.Y.” tarafından İngiliz literatürüne sokulabildi. Bu eserinde, Sartre, Varoluşçuluk felsefesini tüm boyutlarıyla sergiledi; “İnsan bilinçliliği”ni ve bu düşünce tarzının dünya ile nasıl bağdaşmaya çalıştığını vurguladı. Kitapta onun, aynı zamanda, “Sosyal İlişkiler”in ne olduğu ve ne olması gerektiği analiz edildiği gibi, Varoluşçu felsefe’nin ana tema’sı olan “özgürlük” de tüm boyutlarıyla deşilmiş ve şahane bir şekilde sunulmuştur. Hiç şüphesiz kitap, bu konuda alevlenmek isteyenler için bir <i>sine quo non</i>’dur (Onsuz olunmaz!).

&nbsp;

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-98-</p>
Bir başka büyük yazar, <b>Albert CAMUS</b>’nün (1913-1960; 1957 Nobel ödülü), “<i>Myth of</i> <i>Sisyphos-Le Mythe de Sisyphe</i>” (Sisfos Söyleni, 1942)si, Savaş yıllarının bizlere bir hediyesidir.

Kitap, daha başından, kişi’nin artık bir yaşama nedeni bulunmadığını keşfettiğini, günlük çalışmanın yavanlığı ve beraberinde getirdiği acı’nın yarattığı uyum sağlayamama dolayısıyla düştüğü gülünç durumu irdeler. Soru, ya intihar ya da başkaldırı. Ölümün tek kaçınılmazlığı dışında, sevinç ya da mutluluk, her şey ö z g ü r l ü k t ü r.

<i> </i>

<i>            </i>Hemen hemen aynı yıllarda, psikiyatr Maurice Merleau-<b>PONTY</b>, “<i>Phenomenology of</i> <i>Perception</i>” (Algı’nın Fenomenolojisi)’ı yayımladı. İki Alman düşünür, Martin <b>BUBER</b>,  “<i>I am</i> <i>Thou</i>” (Ben Senim!) i yayınlayıp, bir Musevi oluşu nedeniyle Palestin’e yol alırken, Paul <b>TILLISH </b>“<i>The Courage To Be</i>”(‘Var’Olma Cesareti)’yi yazdığı gibi, teknik donanımlarla, romantik ressamlarla mutlu gibi başlayan, bu nedenle “<i>The Age of Hope</i>” (Ü m i t Asrı) olarak nitelendirilen XX. y.y.’ın bu bölümünde, yani İkinci Dünya Savaşının dehşet verici anıların yaşandığı, Atom Bombası ile insanlığın tüm ümitlerini yitirdiği, bestekar Leonard <b>BERNSTEIN</b>’ın bestelediği “<i>Anxiety Symphony</i>” (Sıkıntı Senfonisi) ve Rollo <b>May</b>’in ‘Sıkıntı, insan yaşamaının ana niteliği haline geldi’ deklarasyonu ile, içinde bulunulan bu  XX. y.y.’ın ikinci bölümüne “S ı k ı n t ı Asrı” adını veriyordu.

<i> </i>

1950’lerden sonra, Varoluşçuluk, yalnız kendi felsefesi alanında değil, diğer davranış ve psiko-sosyal bilimlerinin alanlarına girerek “varlık” alanını genişletti. Fenomenoloji, özellikle G e s t a l t  Psikolojisi’nin “algılama” bölümünü etkileyerek, yeni klasik araştırmaların başlatılmasına yolaçtı.

Erwin W. <b>STRAUS</b>, daha öncelerdenberi üzerinde çalıştığı “<i>stimulus-response</i>” (uyarı-dürtü) olaylarını, “Vücut hareketleri”ni, PAVLOV Okulu ve öğretilerini inceleyerek, Fenomenolojik Psikoloji ile bağlar kurmaya çalıştı ve bilimsel araştırma ve bulgularını, “<i>Phenomenological Psychology</i>” (Fenomenolojik Psikoloji) adı altında New York’ta yayımladı (Basic Books, 1966).

Eskiden pek konusu olmayan halüsinasyon’lar, katatoni gibi ağır psikotik semptomlar, nörolojik bozukluklar, insanın “<i>upright</i>” (dikine) bir varlık olması dolayısıyla bunun “varolmak” bakımından ve fizyo-biyolojik anlamları da bu çok değerli kitabın konuları içindeydi. Belli ki, hızla, v a r o l u ş ç u   p s i k o l o j i,  v a r o l u ş ç u   p s i k i y a t r i’ye dönüşüm yapıyordu. Bu çalışmalara paralel olarak, Medar <b>BOSS</b>, “<i>sexual perversions</i>”(Cinsel sapıklıklar)’u, Von der <b>BERG</b>, “obsesyonal bir nöroz”u, İskoçyalı psikiyatr D. <b>LAING</b> ise “Schizoid” vak’aları mercek altına alıyordu. Kısa bir süre sonra bu sonuncu hekim, klasik psikoz’ların, psikiyatrik hastalıkların varoluşlarını yadsıyacaktı.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>VAROLUŞÇU  PSİKİYATRİ’NİN  TEDAVİ  PRENSİPLERİ</p>
<i> </i>

<i>            </i>V a r o l u ş ç u   p s i k i y a t r i, terapi konusunda belirli bir yöntem belirtmediği halde, türü ne olursa olsun yapılagelen psikoterapilerin, özellikle Psikanaliz ve Gestalt psikolojisinin bazı tema’ları ve öğe’leri, doğal olarak konuşulur ve uygulanır. Bunların arasında “<i>free association</i>” (serbest çağrışım), r ü y a analizi, “k e n d i – s i s t e m”ler ve “k i ş i l e r – a r a s ı  i l i ş k i l e r” unutulmuş ya da hiç uygulanmamış değillerdir. Bunların bazıları, gerektiğinde, hastanın tedavisi süresince uygulanabilir. E s n e k l i k (<i>flexibility</i>), k i ş i y e  ö z g ü c ü l ü k – bireysellik) (<i>individuation</i>), öncelik verilen terapötik niteliklerdir.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-99-</p>
Psikiyatrist Werner M. <b>MENDEL</b>, hemen herkes tarafından onaylanmış a l t ı  a n a  t e r a p ö t i k  s ü r e c i, “<i>Introduction to Existential Psychiatry</i>” (Varoluşçu Psikiyatriye Giriş – Nov. 1964, Psychiat. Dig. 23-24) adlı bir makalesinde tüm dünyaya duyurdu. Bu ana öğeler şunlardır:

&nbsp;

(1)    <span style=”text-decoration: underline;”>“P a s t” –  “Geçmiş”in çalışılması</span>.  Hastanın “geçmiş”e ait öyküsü, sürekli olarak yinelenmelidir<span style=”text-decoration: underline;”>. </span>Bu, anı’ların yeniden yapılandırılmaları yoluyla yapılır. Geçmiş, gelecek gibi, halihazır: Şimdiki durum’a bağlıdır.

(2)    <span style=”text-decoration: underline;”>“F u t u r e – “Gelecek” çalışılır</span>. Bu, kişi’nin planlarında, beklentilerinde ve ‘seçilmiş’ amaçlarıyla, bilindiği gibi, sürekli olarak hastanın aklındadır ve terapi’nin sonucunu birinci derecede etkilemektedir.

(3)    <span style=”text-decoration: underline;”>Bilinçli Materyal’e Yoğunlaşma</span>. Bu; semptomlar, olaylar, fantezi’ler ve rüyalar’a fenomenolojik bir üslupla yaklaşmaktan ibarettir. “Saklı-gizli içeriğe” (<i>latent content</i>) varmadan çok önce, “Açık içerik” (<i>manifest content</i>) titizlikle açıklanır.

(4)    <span style=”text-decoration: underline;”>Tedavisel İlişki (<i>Therapeutic encounter</i>)’nin saptanması</span>. Hasta ve terapist’i arasındaki ilişki, klasik psikanaliz’de gördüğümüz ve üzerinde çalıştığımız “<i>transference</i>” (aktarım) ve “<i>counter-transference</i>” (karşıt-aktarım) olaylarına hiç değinmeksizin, sözle tanımlanır ve yeri geldiğinde ifade edilir.

(5)    <span style=”text-decoration: underline;”>Hastanın “ne” yaptığının “ne” söylediğinden daha kuvvetli olarak ifadesi</span>. Varoluşçu Tedavi’de, bir insanın ‘ne söylediği’ ile ‘ne yaptığı’ arasında çok önemli bir ayırım vardır. Burada, kişinin varlığını, “ne yaptığının”, “ne söylediği”nden daha kuvvetli bir şekilde ifadesine koyması gerekir.

(6)    <span style=”text-decoration: underline;”>“Karar” (<i>decision</i>) ve “eylem” (<i>action</i>) </span>. Bu iki öğe, terapi’nin birbirini bütünleyen,, ayrılmaz parçalarıdır. Bunun yapılması için terapi’nin sonlarına kadar beklenmez. ‘Geçmiş’te olup bitenlerden çok, bu alınan ‘aksiyon’, sürüp gitmekte olan süreç için çok önemlidir.

&nbsp;

&nbsp;

Birçok psikolog ve psikiyatrın, “Varoluşçu Terapi”yi, klasik psikanalitik kuramlarla harmanlaştırarak kullandığından behsetmiştik. Bunlar hakkında da birkaç örnek daha verelim.

&nbsp;

Rollo <b>MAY</b>, psikanaliz, analitik psikoterapi ve varoluşçu düşünme’yi içeren terapi kombinasyonları konusunda yazdığı makaleleri bir araya topladı. MAY, son zamanlarda Amerika’da (şimdilerde tüm dünyada) çok ilgi gören ZEN BUDDHISM öğretilerinde olduğu gibi, Carl ROGERS’in “<i>here and now</i>” (burada ve şimdi) ve “<i>varoluşçu ivedilik</i>” yaklaşımlarının terapi’lere gereğinden fazla yayılmakta olduğunu kaydetti ve bizlere, terapi’nin hedefinin esas amaç olduğunu anımsatarak, terapist’lere, yukarda söylenen hususlar hakkında biraz ihtiyatlı olmalarını öğütledi. MAY, herhangi bir psikoterapötik gayretin, “hastanın kendini bulması” yolunda ve onun sınırlarını ve olasılıklarını <i>kendisinin</i> gerçekleştirmesini; sıkıntı ve suçluluk hislerini de kabullenerek, kendine özgü potansiyeline <i>sorumlu</i> bir şekilde kendini <i>yeniden bağlama</i> gereksinimini vurguladı. Terapist’lerin bildiri ve yayımlarına yakından bakıldığında, “aktarım” ve “karşıt-aktarım”’ın ciddi boyutlarda her iki tarafta yaşandığı ve bunlara layık oldukları dikkatin verilmesi gerektiği üzerinde de ısrarla durdu.

<i> </i>

<i>            </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-100-</p>
Avusturyalı başka bir v a r o l u ş ç u  terapist, Victor <b>FRANKL</b>, Nazi Konsantrasyon Kamp’larından yaşama şansını bulduktan sonra, yaptığı l o g o t h e r a p y’sinden birçok kitaplarında bahsetti. Ona göre <i>logoterapi</i>, insanın tüm psikoterapötik ilişkilerinde, “herşeyden önce var olması” (<i>a priori</i>) gerektiği gibi, insanın, “anlamlı varoluşu” konusundaki azminin ilk koşulu olduğunu yazdı. Çalışmasında, her tür “değer – değer yargıları”nın (<i>values</i>) önemini vurguladı. Ona göre, bir bireyin hayatının “değerinin kaybı”, ‘bütün, tek” (<i>unitary</i>) bir kavram olmayıp, hastanın, bilerek ya da bilmeyerek, terkettiği, yanlış yerlere yönlendirdiği bir grup değer yargılarına göstedrdiği tepkidir. Terapist’in görevi, bu “değerleri” hastanın eline tutuşturmak değil, onun bu değerleri tekrar araştırmasında yardım eden bir detektif olması gerekir.

<i> </i>

<i>            </i>Amerikan psikiyatristleri arasında <b>WEIGERT </b>ve <b>WEISMAN</b>, Varoluşçu Tedaviye “Neo-Freudian” ve “Freudian” akımları katmayı denediler.

<i> </i>

<i>            </i>İsviçre’li psikanalist, Medard <b>BOSS</b>, uzun uzun yazdığı makalelerle bu yeni yöntemden, analizin süreç ve yöntemlerinin birkaç ‘önemli süs parçacıkları’ hariç, tamamen uzaklaşılmasını tavsiye etti. Boss ilhamını Heidegger’in “<i>Psychanalysis and Dasein-Analysis</i>” adlı kitabından almıştı.

Bu kitabın dört bölümü vardır:

1) Heidegger’in Da s e i n  sözcüğünün ve anlam’ının analizi,

2) Ana – klasik psikanaliz kuramı’nın, bu ışık altında yeniden değerlendirilmesi,

3) Nörotik semptom’ların mükemmel vak’a analizleriyle sunulması, ve

4) Daseinanalysis’in, ortodoks analitik teknik’ler üzerinde etkisi üzerine bilgilendirici bir

çalışma.

&nbsp;

Tüm bunları <b>BINSWANGER</b>, i d i o s y n c r a t i c (özel) p s y c h o a n a l y s i s  adı altında birleştirdi.

<i> </i>

<i>            </i>Bazı g r u p l a r, doğal olarak Varoluşçu yaklaşımları denemek istediler, fakat sesleri azınlıkta kaldı. “İletişim Kuramı”nı Aile Terapisi’ne uygulayan PALO ALTO Grubu, bazı öğeleri, a i l e  t e d a v i s i’nde kullandı.

&nbsp;

Ç o c u k   P s i k i y a t r i s i’ne gelince, Dr. E. MOUSTAKAS, deneyimlerini, “<i>Existential</i> <i>Child Therapy</i>” başlıklı bir kitapta yayımladı.

<i> </i>

<i>            </i>Kendilerini  “H u m a n i s t i c  t h e r a p i s t”ler olarak tanıtan bir grup, A. BURTON’un editörlüğünde, “<i>Humanistic Psychotherapy</i>”(İnsancıl Psikoterapi)  diye bir kitap yayımladı (Jossey-Boss, Publ., San Francisco 1967).

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”><i>*    *</i></p>
<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-101-</p>
<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”><b>L e o   B U S C A G L I A</b></p>
<i> </i>

<i> </i>

<i>            </i> 1970’lerde ’80 lerde, Cambridge, Boston sokaklarında, ara sıra, uzun boylu, ‘Freud sakallı’, gür saçlı, kaba ama kıvrak yapılı, gözleri daima gülen; kolları bildiği, bilmediği halkı sevgiyle kucaklamaya hazır, gözleri mutlu bir ateşle daima yanan, boynundaki atkısı ve değişmez kumlu kruvaze ceketiyle kolayca basketbol antrenörü olarak tanımlayabileceğiniz genç bir adam görülürdü. Bu tür olası ‘lünatik’ kişilerden hiç haz almadığımdan bir iki kez yolumu daha elli metreden çevirmiştim ta ki günün birinde genç bir asistanım bana, “Oo, hocam, işte Leo.. Meşhur psikolog. Bilirsiniz herhalde. Gel sizi tanıştırayım!” deyince ne piyango kaçırmakta olduğumu idrak ettim. Elinizi sıkarken bile, sanki kendi coşkun ruhunu size hemen aktarmak, paylaşmak isteyen samimi tavrını hissedersiniz. Onu çok daha eskilerden biliyormuşsunuz rahatlığını verir, sonra, sanki yarın tekrar görüşecekmişiniz gibi “<i>Cia!</i>” (*) ile ayrılırdı.

&nbsp;

BUSCAGLIA, televizyon serilerinde de görünür, dünyada her şeyin sevgiyle başlayıp sevgiyle bittiğini <i>emane</i> ederdi (ışınlardı). “Yaşam sevgisi”, “İnsanlık sevgisi”’nden bahseder, zaman zaman Hindu felsefesinden damlalar aktarırdı. Özellikle çocuklara düşkündü. Her İtalyan gibi koyu Katolik idi, ama her dine saygısı ve derin sevgisi vardı. Aşağıda bazı parçalar aldığım kitabının (Leo Buscaglia: KİŞİLİK – Tümüyle İnsan Olabilme Sanatı” üçüncü bölümünde de, “İşlevlerini Tümüyle Yapan Kişilerin Bazı Dirimsel Görüşleri” adı altında ve: Taoculuğun-Konfüsyüsçülüğün-Budizmin-Hinduizmin-İslamın-Museviliğin ve Hıristiyanlığın Yolu başlıkları altında, bahsettiği her lideri, kendini insanlığa vakfetmiş, dünyaya ne gayeyle gelmişse onu başaran yüce insanlar olarak değerlendirmiş, herbiri için, bölümlerinde eksper olan kişilerden alıntılar vermiştir. Konfüsyüs için son satırlarında bakın ne diyor: “Tümüyle işlevlerini yapan Konfüsyüsçülerin amacı, ‘kendini sevme’ ve ‘kendini verne’ gibi iki kutbu oluşturan kavramların bir araya gelmesiyle tüm şeylerin birleşmesidir.” Okumanızı hararetle öğütlerim.

&nbsp;

Buscaglia; i n s a n’ın  k i ş i l i k  g e l i ş i m i n i (5) aşamaya bölüyor:

(1)    BEBEKLİK ve ÇOCUKLUK DÖNEMİ

&nbsp;

Hemen başlangıçta, Lübnan’lı ünlü şair Kahlil GİBRAN’la başlıyor:

“Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,

Yaşam’ın kendisi özleyişinin

kız ve erkek evlatlarıdır.

Sizin aracılığınızla dünyaya geldiler

ama, sizden gelmediler.”

&nbsp;

____________________

&nbsp;

(*) “Cia!”: İtalyanca ‘Allahaısmarladık, Gene görüşelim’, demektir., İngilizcedeki <i>‘Bye!’</i> karşılığı.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-102-</p>
&nbsp;

&nbsp;

“İnsanın bebeği ve çocuğu, diğer tüm canlıların yavrularından çok daha uzun süreyle çaresiz ve bağımlı kalır. Onların dünyadaki kimlikleri dış güçler tarafından oluşturulur. Seçenekleri yoktur ve bağımlı durumları yüzünden tüm bilgileri en yakın yaşam ortamındaki kişi ve şeylerden alırlar. Çocukluk oyun, deneme, fantezi kurma ve keşifler için geçecek zamandır. Çocuklukta her şey yenidir. Pek azımız bir çocuğun buluşlarını izlerken büyüye kapılmaktan (ya da şaşkınlığa düşmekten) kaçınabilmişizdir. Çocuğa göre hiçbir engel aşılamaz değildir. Körlerin kabartma harflerden oluşan <i>abeceyle </i>yazılmış yazıları okumaları gibi çocuklar da dünyayı görmenin, işitmenin ve duyumsamanın ötesinde yollarını bulurlar. Çocuğun aradığı esrar kendisidir. Esrarın anahtarı çocuğun “alma”

eğiliminde bulunur. Çocuğun bu araştırması engellenir ya da durdurulursa, çocuk, şaşkınlık içnde haykıracaktır. Çocuk doğallıkla denemeye, örgütlemeye, doğrulamaya ve onaylamaya gereksinim duyar. Çocuğun tümüyle işlev yapması ve benzersiz bir birey olarak ortaya çıkması için gerekli tüm malzeme başlangıçta ona verilmiştir. Ama, çocukta bir  k i ş i l i k   b u l u n m a m a k t a d ı r. Temel ifadelerinde ustalaşsalar bile, çocuklar genel olarak yaşamlarındaki diğer kişilerin kopyalarıdır. Bununla birlikte çevreden algılama özellikleri ve özel benzersiz  b e n l i k l e r i  şimdi oluşmaktadır.

“Şu halde, çocukluğu gerçekleştirip sezinlemenin, genellikle sorumlu yetkililerin görevi olduğu görülmektedir. Bu bireyler, çocuğun gereksinimlerini anlamalı, çocuğun değerine saygı göstermeli ve çocuğun sonuçta tüm benliğiyle ortaya çıkışındaki kendilerinin oynayacağı dirimsel ve duyarlı rolleri bilmelidirler.

&nbsp;

<i> </i>

<i>            </i>(2)  GENÇLİK –  DELİKANLILIK DÖNEMİ

<i> </i>

“<i>Biff :  Yapamıyorm, anne, ben yaşamın bazı işlerini yapamıyorum</i>.”   Arthur MILLER.

<i>            “</i>Yaşamın tüm aşamaları içinde belki de en çok anımsananı gençlik çağıdır. Çünkü, diğer hiçbir aşama bu denli kalp kırıklıkları, zıtlık, çekişme ve yanlış anlamalarla dolu değildir. Ne denli yanlış anlaşıldığımızın, ne denli kendini savunamayan suskun bireyler haline geldiğimizin, kabul edilmek için ne denli çok yalvardığımızın ve kendimizi ne denli umutsuzca yalnız duyumsadığımızın anılarını uzun süreli olarak saklarız.

&nbsp;

“Çocukluk dönemi, başkalarının insafına kaldığımız, “etkin bir bağımlılık” zamanıydı. Çocuk olarak gerçek bir kişiliğimiz bulunmadığından gençliğe ne güvenebilecek bir kişi veya yere  başvuracak bir “ben” olarak, ne de buna bağlı seçeneklere sahip olarak ulaşırız. G e n ç l i k  aşamasına, yaşamın olasılıklarının seller gibi aktığını ancak bu olasılıkların gerçekte pek sınırlı ve çoğunun <i>kafa karıştırıcı</i> olduklarını görerek gireriz. “Ben” için savaştığımızı varsayarken yalnız başkaları için sorun değil, kendimize karşı da ciddi bir problem oluştururuz.

&nbsp;

“Çoğu sınama-yanılma deneyiminde olduğu gibi, daha çok s a v u n m a  durumu almak ve  k e n d i m i z i  k a n ı t l a r  b i r  y a ş a m  b i ç i m i  sürdürmek durumunda olduğumuzu varsayarız. Yeni rizikoları göze almaya ve sonuçlarıyla pek fazla ilgilenmeden deneyler yapmaya istekli oluruz. Yolumuzu bulabilmek için  d a v r a n ı ş l a r ı n   a ş ı r ı l ı l ı k l a r ı  içinde,  s a l d ı r g a n c a  ve hatta küstahça hareket ederiz. Gençlik aşamasından geçişin,  k i ş i n i n   g e l i ş m e s i’nde Herkül’ün yaptığı gibi en güç ve tehlikeli işlerden olduğunu düşünmek şaşırtıcı değildir. Bu işler, aynı zamanda en önemli işlerdendir; çünkü, temel amaçları ilk kez kişinin “benzersiz birey” halinde gelişmesi ve “çevresiyle uzlaşması” şeklinde olur. Burada ilk sezinlenecek olan <i>bizim onlar değil,</i> <i>kendimiz ve ben oluşumuzdur</i>.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-103-</p>
<i> </i>

(3)  OLGUNLUK –  YETİŞKİNLİK DÖNEMİ :

&nbsp;

“<i>Gerçek olgunluk kapasitesini içeren yetişkin,</i>

<i>  çocukluğunun en iyi özelliklerini yitirmeden</i>

<i>çocukluğu geçip büyüyen insandır</i>.”

Joseph STONE ve Joseph CHURCH

<i> </i>

“Olgunluk hem statik, hem de dinamik bir kavramdır. S t a t i k  anlamda kendi içinde tanımlanmış ve ayrı bir aşamadır. Ve çocukluk ile gençliğimizin karmaşalarından, kendini araştırış ve açıklamalarından ortaya çıkmaktadır.. Sözcük köküne baktığımızda “olgun olma, tümüyle büyümüş ve gelişmiş olma, tamamlanmış olma” durumuna karşılık gelir. Olgunluk, sevgi ya da bilgi kavramlarına benzer. Sevgi ve bilgiyi kazanmanın sonu yoktur.

&nbsp;

“Olgunluk aşamasıyla sonunda tümüyle gerçekleştirip sezinlenememiş olmamıza karşın, başlangıç olarak benimseyeceğimiz bir <i>ben</i>, bir <i>benlik</i>, bir <i>merkez</i> kazanmış oluruz. Geçmişe borçlandıklarıyla olgunluğun  d i n a m i k  doğasını tanır ama olgunluğun gelecekteki gerçekleşmesinin geçmişten bağımsız olduğu gerçeği ve gene olgunluğun yaşamamızdan başlangıcında olanların yalnızca sonsözü olamdığını kabul ederiz. Geleceği yalın bir bekleyiş değil, meydan okuyacağımız bir kavram olarak benimseriz; ama, içinde bulunduğumuz şu anı da en canlı şekilde gerçekleştirecek biçimde yaşarız. Yeni bulduğumuz <i>ben</i>’leri her an değişen bir kavram olarak benimseriz (Carl ROGERS, “Here and Now” – ‘Şimdi ve burada’ kavramı). Çünkü böyle güçlü, etkili ve her an değişen bir olay olmaksızın birbirini sürekli etkileyen sınırsız bir çevrenin tümüyle sezinlenmeyeceğini biliriz.

&nbsp;

“Sigmund FREUD ve Erik ERIKSON, “olgunluğa doğru gelişme”yi, bir yanda bir kişi ile öbür yanda toplumun arasındaki çekişmede bir çözüm olarak görmüşlerdir. Bu düşünürlere göre, olgunluk bu iki güç arasındaki “dinamik benlik” dengesini içerir: Biri içtedir, “alt ben” adıyla adlandırılır; diğeri dıştadır, buna da “üst ben” adı verilir. Diğer bazı kuramcılar, örneğin Otto RANK, Rollo MAY, olgunluğun kazanılması için temelde bir çekişmenin varolduğu modelini benimserler. Ama bu çekişmenin tümüyle güçler arasında değil; kişinin kendi fiziği, aklı ve  k i ş i l i ğ i  içinde olan çekişmelerin sonucu ortaya çıkan dinamik bir denge ile kazanılacağını kabul ederler. Diğer temel  o l g u n l u k  modelleri, bunu tümüyle kişinin doğasında var olan “olgunlaşma” potansiyelinin gücüyle sürekli gerçekleşen bir işlem olarak görürler (Carl ROGERS ve A.H. MASLOW). Diğer bazıları, örneğin Alfred ADLER, Gordon ALLPORT ve Erich FROMM, temelde gerçekleşme kuramını benimsemelerine karşın, işlemi, kişinin kendi içindeki araçlarla mükemmelliği kazanması ve kültürel olarak tanımlanmış çok iyi ve anlam dolu fikirlerle yaşaması olarak görmüşlerdir.

&nbsp;

“O l g u n   k i ş i l e r, doğa ve diğer kişilerle ruhsal anlamda derin ilişkilere sahiptir. Ve yaşam ile hayatta oluşan sürekli görkemliliğini sezinlerler. Kapasitelerini bütünüyle kullanır, kemdilerini yaşamın daha büyük esrarını açıkça, sömürüye başvurmadan ve sorunlu bir tavırla paylaşırlar. Böylece, temelde, tümüyle olgun insanlar sürekli gelişme halindedirler. Çünkü, gelişmenin bir amaç değil ama daha çok bir işlem olduğunu, olgunluğun temelinde yaratıcı ve sorumlu seçenekler yattığını sezinlerler. Kim olduklarını, ne olduklarını ve güçlerinin nede olduğunu benimseyen güçlü duygularıyla esnek ama topluma her zaman ayak uyduramayan bir k i ş i l i k  d u y g u s u n a  sahiptirler. Özet olarak: O l g u n   k i ş i n i n  temel yeteneği, başkalarıyla “koşulsuz” olarak derin, içten ve anlam dolu ilişkiler kurabilmesindendir. Böyle kişiler seven, üretici, sevgi dolu ve cinselliğe karşılık veren, toplum içinde yaşamayı seven, kararlarını kendileri verebilen, iyi huylu, kendi içlerinde ve başkalarıyla birlikte bu dünyada rahat olan kişilerdir.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-104-</p>
<i> </i>

<i> </i>

(4)    TEKLİFSİZ – İÇTEN DOSTLUKLAR KURMA DÖNEMİ

“<i>Buda’lar ve İsa’lar tamam olarak doğmuşlardır.</i>

<i>               Onlar ne sevgiyi arar ne de sevgi verirler; çünkü</i>

<i>sevginin ta kendisidirler</i>.”                          Henry MİILLER

<i> </i>

<i>            </i>“Yaşamın şu ana dek sözünü ettiğimiz aşamaları bize benzersiz  b e n l i ğ i m i z i  vererek ve yaşamamıza anlam katarak bize kimliğimizi ivedilikle benimseme noktasına getirmiş bulunuyor. O l g u n l u k  aşamasına dek, genelde başkalarının acımasına bırakılmıştık. Kurutulup yaşayabilmek için onların gerçeklerini, değer yargılarını ve yaşam biçimlerini kendimizinkiymiş gibi benimsemeye zorlanmıştık. Onların sözcükleriyle konuşmuş, buyruklarına göre hareket etmiş ve kendimizi William BLAKE’im şiirde sezinlediği savaşımla yüz yüze bulmuştuk:

&nbsp;

“Bir sistem oluşturmalıyım

yoksa başkalarının sistemine köle olacağım.

Düşünecek ve kıyaslama yapacağım;

Benim işim yaratmaktır.”

&nbsp;

“İşte böyle bir kararla ilk olgunluğumuza ulaşmış ve şimdiye kadarki değil, yeni bir kişiyi oluşturup duyurmak sorumluluğunu benimsemiş bulunuyoruz. Bu yüklenimin doğası, bazı doğal çekişmeleri – z ı t l ı k l a r ı  içerir. Eğer kendimizi kölelikten kurtarmayı istersek, özgürlüğü ve bunun gerektirdiği sorumluluğu seçmeliyiz. Yalnızlığı alt etmek istiyorsak, o zaman bu seçeneğin öngördüğü sonuçlarla birlikte “teklifsizliğe” kucak açmalıyız. Rollo MAY ve Erik ERIKSON, teklifsizliğe karşıt olarak, insanın kişilerden “yalıtılmış olması” durumunun meydana gelişinin önemini vurgulamışlardır. Çoğu birey için insanlardan yalıtılmış olma durumu korkutucu bir kavramdır. Çoğu birey, karşıt seçenek yalnız başına kalmak olacağı için, ne bahasına olursa olsun, teklifsiz (içten) dostluklar kurmayı seçer.

<i> </i>

<i>            </i>“T e k l i f s i z l i k, değişen derecelerde, başlangıçta farklı teklifsizlik gereksinimiyle kurulan  r a s g e l e  toplumsal ve cinsel ilişkilerden derin ve uzun süren arkadaşlıklar ile evlilik gibi sürekli bir birlikteliği oluşturma girişimine dek uzanan çeşitli ilişki şekillerinde bulunabilir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, “yalnızca birlikte yaşama” ve “evlilik” gibi uzun beraberlikler güvençli, emin, yüreklendirici bir ortamda bize en çok gelişme olanağı sağlayan ilişkilerdir. Böyle ilişkiler bize yalnızlığı alt etme, insanlık deneyimlerini korkusuzca ve kafamızı başka yönlere dağıtmadan yapabilme yolunda en dirimsel fırsatları verirler.

&nbsp;

&nbsp;

(5)    YAŞLILIK DÖNEMİ :

“<i>Yaşamın öğleden sonrasının da kendine göre bir önemi olmalı ve bu dönem yalnızca yaşamın</i>   <i>sabahının acınacak bir bir eki olarak kalmamalıdır</i>.”               Carl Gustave JUNG

&nbsp;

“<i>Yaşlılık yaşının trajedisi şu kişinin yaşlı olmasında değil, bu kişinin</i> <i>genç olmasındandır</i>.”

<i>                                                                                                              </i>  Oscar WILDE

<i> </i>

<i>            </i>“Bugün toplumumuzda büyük bir utanç hissi duyumsamadan yaşlanmamıza izin verilmiyor. Bize kırışıklıkların hor görüldüğü; kişinin psikolojik dinçliğini yitirmesinin onu yararsız bir birey haline getirdiği; duyularımız silikleştiğinde neşe, estetik ve üretkenlik adına besleyeceğimiz tüm umutları yitireceğimiz durumda. Sürekli yaşımızı saklamamız, kırışıklıklarımızı örtmemiz ve

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-105-</p>
&nbsp;

&nbsp;

saçlarımızı boyamamız telkin ediliyor. Başkalarına yük olmayalım diye, yaşlılar için özel topluluklar oluşturuluyor ve burada bize benzeyen diğer kişiler arasında rahatlık ve huzuru bulacağımız söyleniyor.

“Yaşımızın ilerlemesiyle birlikte biyolojik ve psikolojik yönden belirli ve gözle görülür değişmeler olduğu kesinlikle doğrudur. Ancak,  y a ş l ı  k i ş i  d e  i n s a n d ı r  ve izin verilirse gerçek insan gibi davranacaktır.

“Yaşamın her aşamasına karşı gerçekçi olma, bir meydan okuyuştur. Yaşlılık döneminin de bir amacı bulunmaktadır ve biz ya bunu feda etmek ya da gerçekleştirip sezinlemek zorunda kalırız. Umut, gelecek zamanın gerçek bir parçasıdır ve yaşlılık çağında bile kişi umudu seçebilir.”

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i>                                             </i><b>S t a n l e y   I.  G R E E N S P A N</b>

<b><i> </i></b>

<i>            </i>Şurda burda defalarca söylediğim gibi, ben, elli beş yıldır psikiyatr-çocuk psikiyatrı ve analist olarak meydanlarda geziyorum; Amerika Birleşik Devletlerinde, Boston Psikanalitik Enstitü’de eğitim aldım ve FREUD’un, o büyük dahinin gerçekten hayranıyım. Bana, ruyalarımın, hulyalarımın, yaşamımın, duygularımın atom danslarını öğretti. En iftihar ettiğim, basımcımın “medarı iftiharınız” dediği “FREUD ve Psikanalizin Temel İlkeleri”, en iyi bestelenmiş, bir araya konulmuş telif eserimdir. Boston’da, dolaysız öğrencisi olmamakla beraber Erik ERIKSON gibi başka bir büyük analistten de feyiz aldım. Bize taptaze bir görüşle, çocuk ve toplumun etkileşimini, onun gelişim evrelerini ve o evrelerinin herbirinin tılsımını öğretti. Erişilemez bir deha. Ama, bana sorsalar, bugün, çocuk ve insan gelişimini, daha doğduğu andan itibaren, gerek bir insan ve gerekse bir hekim ve eğitmen olarak, adım adım, eksisiyle artısıyla, fizyolojik, biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerle birlikte bir yaşam grafiği çizerek ve diğer yardımcı uzmanlarla birlikte (örneğin Çocuk gelişimi, Konuşma terapisi, Sosyal hizmetler) bir ekip halinde ödev bölümü yaparak ve başarılarda emeği olan herkesi ödüllendirerek, modern çocuk psikiyatrisinin en büyük, en bilimsel, en pratik, en sıcak gözlemcisi ve pratisyeni olarak “kimi seçersiniz?” diye sorsalar, bir saniye bile tereddüt etmeden, Prof.Dr. Stanley I. GREENSPAN derim. Halen sağ ve George Wahington Üniversitesi Tıp Fakültesinde Klinik Psikiyatri, Davranış Bilimleri ve Pediatri hocalığı eden GREENSPAN’dan, çok sıcak yankılar aldığım üç eserini Türkçeye çevirmiş olmaktan iftihar ediyorum: <i>Meydan Okuyan Çocuk,</i> <i>Özel Gereksinimli Çocuklar</i> ve şimdi gelişim aşamalarının özetini açıklayacağım: <i>Bebeklerde ve</i> <i>Çocuklarda Sağlıklı Ruhsal Gelişim</i>. Hepsi de ÖZGÜR yayınlarından. Duyduğuma göre, Türkiye’de birçok Üniversite’nin Psikoloji departmanlarında bunlar, bazen esas bazen yardımcı ders kitabı olarak okutuluyorlar.

<i> </i>

<i> </i>

<i>                                    </i> Ç O C U Ğ U N   G E L İ Ş İ M S E L   E V R E L E R İ

&nbsp;
<ol start=”1″>
<li>A ş a m a :  <b>YERYÜZÜNDE  SAKİN</b>, <b>NAZİK VE ÇEVREYLE İLGİLİ      OLABİLME</b></li>
</ol>
Bu aşama’nın (Yaşamın ilk ayları) özellikleri: Doğumu hemen izleyen anlardan itibaren beynin “duyusal bilgileri” süreçlendiren bölgelerinde sinir bağlantıları oluşur ve bebeğe hareket başlattırır.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-106-</p>
&nbsp;

&nbsp;

Sizlerin ödevi, gerektiğinde bebeği  s a k i n l e ş t i r m e k. Böylece, sizler bebeğinize sakinlikle kendi kendini düzenlemesine yardım edecek; o da sizlerin sunduğu, gördüğü, işittiği, tattığı ve dokunduğu şeylere ilgi gösterip onlardan haz alacaktır. Bu yeti, onun duyularını yapılandırmasına ve derin bir  g ü v e n c e  hissinin oluşumuna neden olacaktır. Bazı çocuklar, hayatlarının ilk gününden itibaren, gözleriyle annelerinin seslerini izler, hatta gerektiği kadar başlarını döndürebilir. Yaşamın ilk aylarında, çocuğunuzun sizinle ortak dikkat paylaşımını istediğini belirten stil’inin farkına varacaksınız. O belki, bu arzu doğrultusunda gözlerini özel bir şekilde kullanmaktan, şevkle yüzünüze bakmaktan bir haz duyacaktır. Bebeğiniz, büyüme yetisini, birkaç saniyeden daha fazla yoğunlaşabildiği bakışlarıyla kullanmak isteyebilir. Aşağı yukarı üç aylıkken, o, sizin üzerinizde, her bir seferinde 10, 20 hatta 30 saniyeden daha fazla bir zaman gözlerini odaklayabilir. Zaman geçtikçe, bebek, artan bir oranla yüzünüzde odaklaşacaktır. Aynı şekilde, etkileşiminizde, birbirinizin gözünün içine bakarak, gülümseyerek, ya da dudak bükerek veya geğirme seslerini taklit ederek ileri-geri bir ritm de oluşacaktır.

&nbsp;

2.   A ş a m a :   <b>AŞKA DÜŞME</b>

<i>      </i>

<i>       </i>Bu aşama’da (yaşamın ilk üç ile altı ayları), bebeğiniz sizinle, kendi yetisi içinde, yakın ve sevgi dolu bir i l e t i ş i m e girecektir. Onun, karşılıklı giriştiğiniz etkileşimden dolayı, çok daha fazla sıcaklık ve haz yaşantıları olacaktır. Bebek, kolları uzamış olarak kendini yerden kaldırabilir, arkadan öne yuvarlanabilir, yardımla oturabilir, ellerini birlikte yan yana getirebilir, kendi isteğiyle nesneleri avuçlayabilir. Duyusal yetiler bakımından, duyduğu bir sese yönelebilir, kaba saba oynandığında buna esneklik gösterebilir. Dil gelişimi bakımından iki farklı sesi çıkarabilir, ifadelerinize ve çıkardığınız seslere birtakım ‘ses’lerle yanıt vermeye çalışır. Bilişsel yönden, sizin yüzünüze ve nesnelere, süzerekten, otuz saniye kadar bir süreyle bakabilir; aynada kendi yüzüne gülümseyebilir, kendi eline bakabilir, görüş alanı içinde hareket eden bir nesneyi izleyebilir, ve, oyuncaklarla, anahtar halkasıyla arzuladığı gibi oynayabilir.

&nbsp;

3.   A ş a m a :   <b>İKİ YÖNLÜ İLETİŞİMCİ OLMA</b>

<i>             </i>

Bu aşama’da (yaşamın üç ile onuncu ayları), bebeğiniz sizinle olan ilişkisinden çok şeyler beklediğini belirtmeye başlar. Onun bir kulaktan diğerine yayılan gülümsemeleri yalnızca sizin flörtünüze bir karşılk olmayıp, sizi ayartmak istediğini de belirtir. Size güvendiğinden ve sizi sevdiğinden, sinyalleri değiş tokuş etmek için size sürekli olarak bakar. Sevgi yeterli değildir, şimdi de bir diyalog kurmak istemektedir. Daha konuşmaya başlamadan çok önce, bu “konuşma-öncesi” (<i>pre-verbal</i>) devrede, ikinizin arasında hayret edilecek derecede “vücut diliyle ifade” yer
alacaktır. Bu, jest’li ve bir amaca yönelik bir etkileşimdir. Yardımınızla, o, gitgide artan bir ivme ile, duygusal ifadelerini, ses’leri ve aksiyon’larını beraberce dizileyecektir. Sizin tuhaf ve hoş yüzünüz, özendiren, baştan çıkaran hareketleriniz, örneğin onun en sevdiği çıngırağı elinizle kapatmanız, bebeğe uyarlı iki-yönlü iletişimi esinlemesine, bir eğitsel oyuncak ya da konuşan kitaptan daha çok yardım edecektir.

<i> </i>

<i>       </i>4.   A ş a m a :    <b>PROBLEM ÇÖZEBİLME VE BİR “KENDİ” HİSSİ OLUŞTURABİLME</b> .

<i> </i>

<i>       </i>Bu aşama’da (yaşamın ikinci yılının ilk yarısı) olup bitenler, hayatın tüm diğer evrelerinden çok daha fazladır, ama nedense onun gelişiminin en gözden kaçan periyotlarından biridir. Birçok ebeveyn, bebeklerinin ilk öpücüklerini ve kucaklamalarını coşkunlukla karşılar, daha sonra da onların peltek peltek sözcük ve cümlelerini işitince bayram yapar. Bu aşamanın kritik kazançlarından biri de duygularla başa çıkabilme, doğru ve yanlış duyusunun gelişimi ve artık “sınır konulma” konumuna

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-107-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

gelmeleridir. Yürüyen bebek, artık gereksinimlerini, isteklerini duyumlamada ve bunlar karşılandığında aldığı hazla da birlikte yaşamaktadır. Böylece ‘yapan’ biri olmaya başladığından, “kendi” (Ben yaptım!) ile “kendilik” dünyasına ilk adımlarını atmış oluyor. Bebeğiniz bu aşama’da, bir karmaşa sosyal problem çözümcüsü olmayı öğrenmeye hazır demektir. Sizi elinizden tutup kendine yardım ettirmeye başladı bile. Bu arada istediği bir oyuncağı elde etmek için oyuncak sepetini işaret ediyor ise, bebeğiniz, sosyal bir pronlemi çözmekte ilk adımı atmış demektir. “Hayır” diye başınızı salladığınızda, onu kucaklayıp havaya kaldırdığınızda, o, istediği oyuncağı elde ednceye kadar hareketini devam ettirecektir. Sizin bu birlikte problem çözme yolunda, gerek oyun ve gerekse jest’li diyalog’larla dostane bir hava içinde sergilediğiniz ve ona sunduğunuz problem-çözme derslerini, ne dokunulduğunda havaya fırlayan ışıklı oyuncaklar ve ne de bilgisayar ayarlı ışık-ses kombinasyon’lu aletler verebilir.

&nbsp;

5.   A ş a m a :    <b>FİKİRLER DÜNYASINI KEŞFETME</b>

&nbsp;

Bu aşama’da (24 aylık ile 30 aylık arası), bebeğiniz artık, harika diyebileceğimiz yeni yetiler sergilemeye başlar: Semboller ya da fikirler dediğimiz, zengin ayrıntılı ve çok düzeyli duygulu resimler yaratabilme yetisine sahiptir. Çok daha fazla sözcüğü art arda sıralayabilir, gramerin esaslarını öğrenir, sanal oyunlara katıldığı sürece, beynin “görsel imajlara” alanları daha da gelişir. Onun aksiyon’larla bezenmiş günlük yaşamı, şimdi artık zihin hayatı’na dönmektedir. Sanal yeni oyunlar ve fikirler de sahnelenecek, bu onu zaman zaman olguların gerçek olup olmadığı konularında şüpheye düşürecektir. Bebeğinizin, sizler hakkındaki zihinsel imaj’lar da sayılarını artıracaklardır. Bu fikirleri paylaşma yeti’si, klasik oyun setleri ya da kişiliği olmayan pazıl parçalarıyla oynamaktan ziyade, çocuğunuzun yarattığı drama’da, onun seçeneği olarak, birlikte bir kedi köpek, kral ya da kraliçe olduğunuzda ortaya çıkacaktır.

&nbsp;

6.    A ş a m a :   <b>FİKİRLER ARASINDA KÖPRÜLER KURMA</b> :

&nbsp;

Bu aşama’da (üç buçuk, dört yaşları ve yukarısı) çocuğunuz, bebeklik çağının sevgi dolu davranışlarının çok ötesine, bazen şaşırtıcı düzeyde olgun fikirleri sizinle paylaşacak bir düzeye gelmiş olur. O sizinle artık “neden?”li, “nasıl oluyor?”lu ve “çünkü”lü didişmeleri konuşmalara girişebilecektir. Niyet ve arzularını gerçek kanıtlarla size sunacak ve sizin de aynı şeyi yapmanız konusunda ısrarlı olacaktır. Bu, çok daha derin sanal oyunların, yatma zamanı üzerine yapılmış tartışmaların ya da kurabiye pazarlığının ve çocuğunuza sık sık bir konu hakkında onun fikrini sormanızın sonucu oluşan “en karmaşa ve insan hayatı için en gerekli” yetidir. Harfleri ve numaraları ezberlemek yerine, örneğin eğer çocuğunuz dışarı çıknmak istiyorsa, ona soracağınız “neden dışarı çıkmak istiyorsun?” gibi sorular, çocuğunuza, fikirlerini birbirine bağlamayı ve m a n t ı k l ı  b i r  d ü ş ü n ü r  olmayı sağlayacaktır. Michigan Üniversitesi’nde Arnold SAMEROFF ile birlikte yaptığımız bir araştırmada, çocuklara bu şekilde yapılan sağlıklı destekleme ve karşılıklı duygusal etkileşimlerle, onları normal-ile-yüksek zeka arası düzeyine getirme şansının, bu deneyimler yapılmayan çocuklara oranla olası 20 misli daha fazla olduğunu saptadık.

&nbsp;

Çocuk yetiştirmede, her anne-babanın, gerek normal gelişmeyi pekiştirmek ve gerekse davranış bozuklukları ve benzeri nörotik göstergeleri, çocuk dışarda ister terapi görsün ya da görmesin, tedavi etmek için evde uygulanan oyun, ama esasında düzeltici-sağaltıcı yüksek düzey etkileşim performansını: “Yerde Oyun Zamanı” (<i>floor-time</i>) nı bilmesi ve hemen her akşam, yarımşar saatçik ve her ne zaman gerektiğinde uygulaması gereken bu zengin birlikteliği öğrenmeleri gerek.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-108-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”><b>YERDE OYUN ZAMANI</b> (<i>Floor Time</i>) :  TÜM ALTI DÜZEY ZİHİNSEL</p>
<p align=”center”>GELİŞİM VE DUYGUSAL SAĞLIĞI AYNI ZAMANDA BESLEME</p>
<i> </i>

Çocuğunuz bebeklikten okul çocuğu çağına büyüdükçe, “yerde oyun zamanı” (<i>floor time</i>), yalnızca birlikte eğlenmekten çok daha ileriye gidecektir. Zemine birlikte oturduğunuzda, çocuğunuz, sanal oyunları sahnelemekle ve oyunun kuralları konusunda sizinle toslaşmakla, fantezi kurabilme yeteneğini genişletecek ve içinde yaşadığı dünyayı daha mantıklı olarak kavrayacaktır. Oyun süresince, çocuğunuzun gelişimsel düzeyinde davranmanız gerektiğini hiç bir zaman unutmayın. Oynanan oyunlarda esas, l i d e r l i ğ i  ona bırakmak ve onun gelişimini, etkileşim boyunca izlemektir. Böylece, bu “yerde oyun zamanı”, ona, onun kendi zamanında özel olarak katıldığınız mesajını verecektir. Doğal olarak onun oyun alanı kendi ilgilerini, inisiyatiflerini ve fikirlerini içerecektir.

&nbsp;

İdeal olarak, siz, çocuğunuz her ne diyorsa onu yapmalısınız, hatta evcilik ya da süper-heroları onlarca defa oynamak bile olsa. Her tür oyuncul paylaşma, birlikte eğlenmeniz koşuluyla, kabuldür. Eğer siz ender de olsa oynanacak oyunu seçmek zorunda kalırsanız, yine çocuğunuzun liderliği almasını yeğleyin ve mümkün olabildiği kadar yaratıcı oyunlar seçin.

&nbsp;

Siz ve eşiniz her biriniz farklı oyunlar seçebilir. Biriniz öyküleri dramatize etmek isterken, diğeri sanat projeleri ve fiziksel aktiviteleri yeğleyebilir. Farklı oyun programları, oyuna istekli olmak koşuluyla elbette yararlıdır. Çocuk sizin istek ve kıvancınızı hissedince, her ikinizle de arzuyla oynamayı isteyecektir.

&nbsp;

Lütfen “yerde oyun zamanının”, kuralları öğretmek için olmadığını unutmayın. Bunu başka bir zaman yapabilirsiniz. Aynı şekilde, yerde oyun zamanı, oynanmakta olan oyun hakkında bir seri soru sormak da değildir. Bu, çocuğunuzun, kayıtsız şartsız, hemen hemen bir diktatör gibi oyun arenasına önderliğini getirme zamanıdır. Hatta sekiz aylık bebeğiniz bile, sizin burnunuzu çimdikleyerek çıkaracağınız sesten bir oyun tema’sı yaratabilir. Bebeklik çağındaki bir çocuğa, o ne yapıyorsa onu tekrarlayarak katılabilirsiniz: El çırpma, gürültülü sesler çıkarma ya da bir çıngırakla oynama gibi. Onun liderliğini izleyerek, ona bir ayna örneği olarak duygusal ton’unu ve yüz ifadelerini yinelerken, kendinizinkileri de etkileyebilirsiniz.

&nbsp;

Yerde oyun zamanında, mümkün olabildiği kadar çocuğunuzla  i l e t i ş i m  h a l k a l a r ı n ı    a ç ı p   k a p a m a y a  savaşın. Eğer çocuğunuz oyuncak arabasını hareket ettirir ve siz de kendi oyuncak arabanızı onunkine paralel yanaştırdıktan sonra, “Nereye gidiyorsun?” ya da “Benim bebeğim arabanda, seninle birlikte gidebilir mi?” dediğinizde, bir ‘iletişim halkası’ açmış oluyorsunuz. Eğer o birtakım jestler yapar da ya da sizin davranış şeklinize göre, “Eve gidiyoruz!” diye sözsel bir yanıt verirse ya da size ‘zaten biliyorsun’ gibilerden bakıp da basitçe arabasını arabanıza bindirirse, o, ‘iletişim halkasını kapyor’ demektir. Çocuğunuzla oyun partnerliğiniz, yalnızca onun inisiyatif sahibi olup olmadığına dayanmayıp, oynarken verdiği yanıtlar ve paylaştığınız bilgiyle de ölçülür. Bu ortaklığı paylaşabilme ve onun verdiği yanıt üzerine ilişki kurabilme, karşılıklı etkileşimi yapılandıran ana öğelerdir. Hatta çocuğun yanıtı basit bir ‘Hayır’ ya da ‘Şıh!’ bile olsa, bu onun, partnerinin açtığı iletişim halkasını kapayabilmesi demektir.

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-109-</p>
<i> </i>

<i> </i>

<i>            </i>Eğer çocuğunuzun yerde oyun zamanı seans’ları, genellikle düzeni bozulmuş öfke ve agresyon tema’ları etrafında dönerse, oyunun dramatik seyrini değiştirmeye kalkmayın ve “Bu karakter niye bu derece öfkeli?” ya da “Niye uslu ve iyi davranmıyor?” gibi sorular sormayın. Bunun yerine, “Oo, bu adam gerçekten diğerlerini temizlemek istiyor. Onları, yüzlerce şekilde ortadan kaldıracağını söylüyor. İddia ederim ki bu kadar öfke için haklı bir düşüncesi vardır!”. Çocuğunuzun sergilediği öfkenin derinliğini kaydetmekle ve bunun için geçerli bir neden olabileceğini önceden kabullenmekle, siz, empatik bir şekilde onun karşısında ve kendi düşüncelerini savunan birinden çok, onun yanında olduğunuzu sezinletmiş oluyorsunuz.

&nbsp;

Yerde oyun zamanı, disiplin yerine geçmez, onun yerini doldurmaz. Bir çocuğun davranışı kötü olduğu zamanlar, sanal oyun bazen onun zihninde ne olduğunu, niye o denli öfke ve kışkırtıcı olduğunu ortaya çıkarabilir. Sürpriz olarak, sizin, çocuğunuzun olumsuz ve öfkeli duygularının farkında olmanız, onun sanal oyun zamanında bunları oynanan drama’lara olumlu tema’lar halinde getirmesine yardımcı olabilir. Çocukların çoğu, karmaşa duygularını bir denge halinde tutar. Eğer siz, çocuğa sanal oyun esnasında agresif duygularının deşilebileceği ve ifade edilebileceği konusunda empatik bir mesaj verirseniz, bağımlılık, sevgi ve başkalarını düşünme gibi olumlu hisler de yüzeye çıkar. Bununla birlikte, eğer çocuğunuz onu anlamadığınız hissine kapılırsa, düşkırıklığı onun duygularının kutuplanmasıyla sonuçlanır ve bu da agresif tema’lara yol açar. Tekrarlamaya gerek yok ki, yerde oyun zamanını, her gelişim aşamasında oynayabilirsiniz. Çocuğunuz ıstırap çekiyorsa, problemi çözülmemişse, oyun zamanını uzatabilir ya da günde bir kaç kez yapabilirsiniz. İki çok önemli kuralı unutmayın; bir, daima onun gelişimsel düzeyine inin ve orada kalın, iki, siz onun misafiriniz o da sizin <i>bos</i>’unuzdur. Arabanın dizginleri, aşırı agresif konumlara geçiş hariç, her zaman çocuğunuzun elinde olmalıdır.

&nbsp;

Özet olarak, y e r d e   o y u n   z a m a n ı n ı n   f a y d a l a r ı   n e l e r d i r ?

&nbsp;

1)      Geniş bir yelpazede her tür duyguyu sergileme,

2)      Duygusal esnekliği artırma,

3)      Olumsuz duyguların üstesinden gelme,

4)      Dil ve iletişimin oluşum ve gelişimine yardım etme,

5)      Sosyalliği ve diğergamlığı (<i>altruism</i>) artırma

6)      Sosyalleşmenin en önemli öğelerinden biri olan “paylaşma”yı öğrenme,

7)      Konsantre olmayı, dikkatini yüceltmeyi öğrenme,

8)      Problem çözebilme yetisini artırma,

9)      İnce ve kaba motor yetileri geliştirme,

10)   “Aidiyet”, “Toplumun-ailenin bir parçası olma” duyusunu yaratma ve kuvvetlendirme.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>*   *</p>
<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>-110-</p>
Yukarki sayfalarda gerek FREUD’un sıraladığı faz’lara ve gerekse ERIKSON’un klasmanındaki gelişimsel evre’lere, aynı şekilde GREENSPAN’ın “altı aşamalı” en yeni gelişim çerçevesine ve diğer kuramcıların satır aralarında neler söylediklerine  dikkatlice bir göz atarsak, <b>k i ş i</b> <b>l i k</b> denen niteliğin, basitçe ne bir genetik gen’in ya da şu ya da bu tür aile bireylerinin şu ya da bu şekilde etkileşmelerinin veya etkileşmediklerinin, matematiksel bir denklemin sonucu gibi kolayca gelişemeyeceğini ve problem anlarında, ivedilikle çözülemeyeceğini anlarız. Herhangi bir gelişim fazında oluşagelen bir stres, fiziksel ya da ölümcül bir hastalık, toplumda ya da evrende olup biten siyasal, ekonomik olgular, doğal afetler (savaş, deprem, kuraklık, tsunami vb.) kişiliğin oluşumunda çok önemli rol oynarlar. Kişilik, hayat boyunca, spiral bir şekilde olgunlaşan, ortama uyum sağlamak amacıyla değişen bir niteliktir.

<i> </i>

<i> </i>
<p align=”center”>V ü c u t   t i p l e r i</p>
<p align=”center”><i> </i></p>
Bizim kuşak, 1940-50’lerde ilk psikiyatrik eğitimimizi alırken, analitik bir psikiyatrik yaklaşımdan uzak, hala Fransız ve Alman ekollerinin etkisi altında “şekilci” bir yaklaşımın etkisi altında idik. Tüm mental fenomena, patolojiler dahil, hep “göründükleri gibi”, mükemmele yakın bir şekilde gözlemleniyor ve tasvir ediliyordu. Üniversite’de sabah visitlerinde, Hocalarımız, yatakları teker teker ziyaret ettiğinde, örneğin hastanın çatılmış kaşları “Omega melankolik”in işaretiydi; kuru, kırışmış, içe daha dönük gibi görünen avuç içleri derin bir ‘depresyon’un, terli eller “sıkıntı” hallerinin göstergesiydi. Rahmetli Mazhar Osman Uzman’ın son visitlerinden birinde (1950 ya da 51), 30. koğuşun kapısı dışında oturmakta olan ve o zamanlar daha ‘Şizofreni’mi “Mani” mi olduğuna karara veremediğimiz bir hasta için, gider ayak, Hoca arabasına binmeden, endişeyle, bu hastanın tanısını daha koyamadığımızı söyledik. Hoca, şöyle bir gülümsedi ve zaten “kelime salatası” yapmakta olan hastaya tatlı bir sesle: “Bana bir Erzincan türküsü söyler misin?” dedi, hasta gülümseyerek ve elindeki uğraşıları bırakarak türküye hemencecik girişti. Hoca gülümsedi, tanı belliydi: Mani. O ilave etti: ‘Daha çok şüphelendiğiniz hallerde, bir leğen su getirin, o size cıbı cıbı yıkansın!’ dedi. Bunlar şüphesiz çok önemli klinik bulgularıydı ve tanı koyma hususunda benzersizdi, ama bu klinik nasıl oluşmuş, ya da hastanın içinde ne olup bitiyor, dinamiklerden hiç haberimiz yoktu. Tedavi yöntemlerimiz de çok sınırlıydı. Amerika’ya Çocuk Psikiyatrisi’ne gittiğimde, bilindiği gibi “Ergin Psikiyatrisi”ni yinelemek zorunda olduğumuzdan, erginlere böyle bir visitte hemen tanı koyuverebilmem hakkımda çok olumlu bir ayla yaratmıştı.

&nbsp;

Yani, o devirler, “Tarifsel Psikiyatri” (<i>Descriptive Psychiatry</i>), revaçta idi. K i ş i l i k tanımlaması da, sanki fincan ya da yıldız falı gibi, genellikle hastanın fış fiziksel görünümüne bakarak, kat’iye yakın yapılabiliyordu. Bu itibarla, o zamanlar moda olan  v ü c u t   t i p l e r i   v e   k i ş i l i k  hakkında da zaten bilinen iki ekol’den bahsedeceğim. Bugün bunlar tarih olmuştur artık; insanoğlunun global temasları, spor ve beslenme şekilleri, estetik cerrahi, insanları yarım yüzyıl evvelinden çok daha farklı görünüşlere koydu. Amerika’da bulunduğum 1957-1990 yılları arasında, Sheldon’un Amerikalı olmasına karşın, bu tür klassifikasyonu’nu yalnızca eğitim yıllarımızda olmak koşuluyla, üç, dört defadan fazla işitmedim.

&nbsp;

XX. y.y.’ın ilk yarısında hakim olan görüş, Alman psikiyatrist <b>KRETSCHMER</b> tarafından, onun 1927 yılında yayımlanmış ünlü: “Beden Yapısı ve Karakter” (<i>Körperbau und Charakter</i>) kitabına atıf olan görüş idi. 1923’denberi Şizofreni hakkında birçok araştırma ve yayınları olan ve Alman ekolü’nün en büyük ismi olarak, Ernest Kretschmer, dört tip beden yapısı ve bunlara tekabül eden kişilik-psikolojik türü tanımlıyordu:
<p align=”center”><i> </i></p>
<p align=”center”><i> </i></p>
<p align=”center”><i> </i></p>
<p align=”center”><i> </i></p>
&nbsp;
<p align=”center”>-111-</p>
&nbsp;

1)  P i k n i k  tip :  Orta boylu, kısa boyunlu, şişmanca, göbekli, kaslar gevşek, kol ve bacaklar kısa.

Böyle bir kimsenin mizacı-huyu: ‘<i>Sanguine</i>-Kanlı’, yani dışa dönük; ileri patoloji

hallerinde bu tip “Manik-Depressif” hastalığın en belirli temsilcisidir.

2)  A s t e n i k (<i>Leptozom</i>) t i p :  İnce, uzun boylu, iyi gelişmemiş. Çok içe dönük, şizoid yapıda.

İleri patoloji: Şizofreni’nin belli başlı temsilcisi.

&nbsp;

3)  A t l e t i k  tip : Ortanın üstü boy, uzun kol ve bacaklar, iyi gelişmiş kas sistemi, iyi sporcu. Bol

saçlı, sert kıllı. Genellikle şizofreni’ye aday.

&nbsp;

4)  D i s p l a s t i k  tip : Diğerlerine benzemez, olası iç salgı bezlerinin yetersizliğinden ıstırap çeker.

Aşırı uzun boy ya da kısa, şişman. Genellikle zeka geriliği beraberinde. Her

tür patoloji’ye açık, özellikle sosyal-karakter bozuklukları, alkol ve uyuşturucular.

&nbsp;

&nbsp;

İki-üç on yıl’dan sonra, Amerika’da, Harvard’da, William H. <b>SHELDON</b> (1942), embriyonik gelişimi esas alan, ‘dokusal’ bir sınıflandırma sundu:

&nbsp;

1) E n d o m o r f  (<i>Endemorphy</i>) – <i>Viscerotonic</i> beden yapısı:

Hareketler yavaş, rahat bir yaşam süren ve dışardan sosyalmiş gibi görünen tip.

Hoşgörülü, heyecanlı, alkole düşkün, güvensiz, açık yürekli;

&nbsp;

2) M e z o m o r f  (<i>Mesomorphy</i>) –  <i>Somatotonic</i> beden yapısı.

Atletik yapılı, gelişmiş kaslar, sportmen, inisiyatif sahibi. Kaygılı ve endişeli.

Zamanında saldırganlığa varan dışa yönelik eylem oriyantasyonlu.

&nbsp;

3) E k t o m o r f (<i>Ectomorphy</i>) –  <i>Ectomorphic</i> beden yapısı.

İyi gelişmiş kaslar, yavaş hareketler, içe dönük ve endişeli, ilişki kurmakta

zorlanan tip.

&nbsp;

Bu insan t i p l e r i, aklımıza şu soruyu getiriyor:

Bu b i y o l o j i k yapılar, ne dereceye kadar özel bir psikoloji’nin gelişmesine ve yerleşmesine y u v a   h a z ı r l ı y o r?  Örneğin, “Piknik” bir yapı -ki genellikle Manik-Depresif hastalığın yerleştiği vücut tipidir-, “oral” bir zemin hazırlayıp, bitmemiş öfke, anne memesi ve yemek-içmek için bitmez tükenmez bir arzu, olası tansiyon yükselkliği ve sinir gerilimi yaratıyor ve bunun devamı bir gün psikoz halinde patlıyor? Yoksa, prensip olarak “oral” tip psikoloji’ye sahip olduğundan, vucut zamanla oral kişiliğin gereksinmelerini yerine getirerek, yani çok konuşarak, yiyerek, içerek, hiddetini içeri atarak, “şişerek, her an patlamaya hazır bir hale gelerek”, kısacası, “ruh mu vücut şeklini belirleyor?”ve bilzer patolojiyi gözlemlendiğinde, sanki bu vücut yapısı o tür ruhsal bir bozukluğa evcilik yapıyor” diyoruz?

&nbsp;

Doğru yanıtın ne olduğunu bilemeyeceğiz, zira “atletik” tip’te de manik-depresif hastalık görülüyor, ve fakat insan biyolojisi’nin de türlü şekillerde insanın ruhsal yapısını etkilediğini kabullenmemiz gerek. Tamamen g e n e t i k  ya da  h o r m o n a l  nedenlerden dolayı, “cüce” ya da “dev” adam gelişirse, bu kimselerin ruhsal yapı ve davranışları, biyolojilerinin yarattığı handikap düşünülmeksizin nasıl analiz edilebilir?

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-112-</p>
&nbsp;

Bu bakımdan, “hormon” ve “enzim”lerin çok bilimsel yapı ve fonksiyonlarına girmeksizin, hepimizin, Hazreti Adem babamızdanberi taşıyageldiğimiz <b>g e n</b>’lerin eksiklik ya da fazlalığından oluşan, doğuştan mevcut  <b>kromozom hastalıkları</b>’nın birkaçını, bebeğin annesinden ve babasından gelen kromozomların dölyatağında birleşim, gelişim ve bölüşümü  esnasında normal süreçleri izleyememe sonucu, doğanın talihsiz bir verisi olarak, kısaca gözden geçireceğiz. Söylemeye gerek yok ki, bu tür çocukların gelişiminde, ç e v r e  n e  d e r s e  d e s i n,  b o z u k  b i y o l o j i, o n l a r ı n  k i ş i l i ğ i n i, b i y o l o j i l e r i n e  m a h k u m  k ı l m a k t a d ı r.

&nbsp;

İnsanda, normal olarak, atalardan devralınan ve tüm niteliklerimizi taşıyan k r o m o z o m’lar, sayı itibariyle 23 çift, yani 46 tanedirler. Bunlar, 1’den 22’ye kadar, en uzunundan en kısasına doğru, sırayla numaralanır. Herhangi bir kromozom’da bozukluk ya da hastalık varsa, bu onun numarasıyla anılır, örneğin DOWN Sendrome’u = Mongolizm’de, 21. çift afetlenmiştir, bundan dolayı da “21. koromozom hastalığı” diye de anılır. Gerek kadınlarda ve gerekse erkeklerde, kişinin cinsiyetini tayin eden son iki kromozom, cinse özeldirler; k a d ı n l a r d a  bu XX, e r k e k l e r d e  ise XY olarak belirlenmiştir. X dişiliği, Y erkekliği temsil eder.

&nbsp;

Başlıca  k r o m o z o m  a b n o r m a l i t e l e r i  şöylece sıralanabilir:

a)  <b>KLINEFELTER</b> Sendromu :  Kromozom formülü: 47 XXY. Bir (X)in fazla bulunuşu, bireyi daha fazla erkek yapmıyor, tersine, erkekliğinden ediyor. Klinik: Cinsel gonadları gelişmemiş e r k e k, jinekomasti (şişmiş göğüsler), erginlikten sonra testiküler atrofi, düşük I.Q.

&nbsp;

b)  <b>TURNER </b>Sendromu :  Kısa boyunla gövdeye bağlanmış baş, 153 cm.’den kısa boy, doğuştan kalp hastalığı, iskelette kusurlar. Kromozom formülü: 45 X, k a d ı n.

&nbsp;

c)  <b>OVARIAN DYSGENESIS</b> -Ovari’lerin (yumurtalıklar) yokluğu- :  Formül: 45 X, ya da 46 XX.,

ve, T u r n e r’deki tüm septomlar.

&nbsp;

d)  <b>DOWN</b> Sendromu – <b>MONGOLISM</b> :  Formül: 47 XX + 21, ya da 47 XY + 21

Buna “21-trisomy” denir. “T r i s o m y”: Ek bir kromozom”, “m o n o s o m y” :  Eksik bir

koromozom” demektir. Ayrık kaşlar, çıkık şakaklar, geniş tabanlı burun, basık yüz, kare kulaklar,

kaslarda hipotoni (gevşeklik), düşük IQ.

&nbsp;

e)  <b>TAY-SACHS</b> Hastalığı :  Vücutta l i p o i d (yağ) birikimi, körlük, geri zekalılık.

&nbsp;

f)  <b>SPINA BIFIDA OCCULTA</b> :  Belkemiğinin (omurga) kemik dokusunun tam birleşememesi ve

enseden kuyruk sokumuna dek, bazı bölgelerde kemiğin üst lamina gelişmesi eksikliği sonucu,

omuriliğin dışarı çıkıntı yapması: Zedelenme, felç vb. olasılıkları.Yalnızca “sakral” ve “lumbar” (leğen ve bel) kısımlarında tırnak ucu kadar bir delik kalması, çocuklarda ergenlikten sonra bile devam eden i d r a r  kaçırmalara neden olur, zira idrar etmenin otomatik merkezi oralarda olup, çocuk sırtüstü uyuduğunda, derin uykuda yatağın ya da yerin dolaysız basıncıyla idrar boşalmaktadır.

&nbsp;

g)  <b>PHENYL-KETONURIA</b> – <b>PKU</b> :  16-18 haftalık gebelikten sonra, AFB (<i>alpha-phosphatase</i>) enziminin uterus sıvısına karışması ile erken teşhis edilebilir (<i>Amniosynthesis</i>) ya da “<i>Ultrasound Imaging</i>” (görüntüleme) ile erken teşhis olasılığı vardır, yoksa g e r i  z e k a l ı l ı k  ana semptom olarak kalır. Bugüne bugün, her yeni doğan çocuktan alınan idrar örneğinde bu enzim aranır, eksikse özel diyetle hastalık giderilir.

&nbsp;

Tüm bunlar, özellikle son hastalıkta, G e n e t i c  C o u n s e l l i n g  (Genetik Konsültasyon)’in gebeliğin başlangıcında, ortasında ve sonunda, bir araştırma merkezinde yapılması hararetle önerilir, özellikle aile içinde daha evvel kromozom bozukluğu olan bir çocuk doğmuş ise.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-113-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<h1>KİŞİLİĞİN GELİŞİMİNDE EGO ve EGO PSİKOLOJİSİ’nin TEMELLERİ</h1>
&nbsp;

<b>            </b>Tüm düğer canlı yaratıklarda olduğu gibi önceden belirlenmiş bir takım genetik yasalarıyla bu dünyaya gelen ve fakat onu diğer türlerden ve kendi arasındaki bireylerden farklı kılan, doğa ve çevre (aile, toplum) koşullarında gelişen, birbirine şeklen benzeyen ama hala fiziksel yapı, karakter, kişilik ve davranış bakımlarından kendine özgü, ‘özerk’ ve ‘farklı’ bir birey olarak yaşatan; önce fizyo-motor yapısını, daha sonra düşünme-duyulama-yaratma süreçlerini hayat boyunca etkileyen  r u h s a l   a y g ı t  nedir, nasıl yapılanmıştır? Zihin çalışmalarının niteliği nedir? Psişik süreçler ile nöronal etkileşme arasındaki ilinti nedir? İşleme ve savunma mekanizmaları nelerdir, şimdi özet olarak bunları inceleyelim. Bu şekilde, insanın “temel ruhsal yapısı”ndan (<i>psyche</i>), “kişilik” ve davranışlarının n a s ı l  oluştuğunu ve tüm biyo-psikolojik varlığın, belki basitçe bir “savunma” (<i>defense</i>) olduğu gerçeğini görebiliriz.

&nbsp;

XVIII. y.y.’ın “aydınlatıcı” meşaleleriyle yeniden kuvvet ve yeni bir ivme kazanan bilim, deneyle kanıtlanabilen bulguların ötesinde, psikolojik-felsefi olguların da maddesel kanıtlarını araştırmaya başlamıştı. Örneğin, insan düşünüşünde, beyinde, bazı melekelerin birbirlerine dönüşümünü kontrol eden bir sistem olmalıydı (Herbart, Meynert vb). Kuvvetli bir nöro-anatomi <i>back-ground</i>’ı olan <b>Freud</b> da, fizik bilimlerine paralel olarak, ruhsal aygıtta da ‘<i>ruhsal enerji</i> <i>quantum</i>’larından ve bunlarn nöronal sistemler arasındaki enerji kaynaklarından yararlandığına inanmıştı. Onun ilk büyük başarısı, hepimizin günlük fonksiyonlarını idare ve kontrol eden, anımsatan bir “b i l i n ç” (<i>conscious</i>) sisteminin ötesinde, dinamik bir “b i l i n ç ö t e s i” (<i>unconscious</i>) sisteminin varlığını ortaya koyması ve kanıtlaması olmuştu (Rüyalar, arzu edilmeyen davranışlar, güncel sözcük ve dil sürçmeleri, yineleyen nörotik örüntüler ‘patern’ler’ vb.)

&nbsp;

Freud, “bilinçötesi”ni -ki pek de doğru olmayarak uzun süreler “bilinçaltı” olarak adlandırılmıştı- iki gruba ayırmıştı:

a)      <i>Pre-conscious</i> (<b>Pcs</b>) (Bilinç öncesi) : Burada, az bir gayretle, bilinç-şuur alanına getirilebilecek materyal yatar. Bu, çocukluktan itibaren gelişmeye başlayan bir sistemdir, doğuştan gelmez. Bu materyal, çoğu kez basit anı niteliğinde olup, organizma’nın düşünsel yaşamına bir zarar getirmez, bil’akis, pratik yardımı bile olur. (Bir olayı, bir arkadaşın ismini, görülen bir filmi, bir şeyi hatırlamak.) ‘Dilimizin ucunda’ olan anı, pek az bir “direnç” (<i>resistance</i>) ile nihayet sahnelenir.

b)      <i>Unconscious</i> (<b>Ucs</b>) (Bilinç ötesi) : Kendimizi zorlasak bile, karşılaştığı ciddi, koruyucu bir “direnç” yüzünden anımsanamayan, anımsansaydı olası bazı acılar ve sıkıntı yaratabilecek

materyalin depo edildiği hazine. “Bastırılmış” yaşantı ya da duygular, üstelerinden gelinmedikçe bir gün, nörotik gösteriler halinde ortaya çıkacaklardır. (Nöroz: ‘<i>Return of</i> <i>the repressed</i>’ – Bastırılmış olan materyalin dönüşü).
<p align=”center”>R u h s a l    A y g ı t    M o d e l l e r i</p>
1)  TELESKOPİK Model :  Freud, ilk kez, “Rüyaların Yorumu” adlı eserinin 7. bölümünde, “Ruhsal Aygıt”ı, birçok optik öge’nin bileşimi ile oluşmuş bir mikroskop ya da teleskop’a benzetmişti. Bir refleks ark’ında olduğu gibi, bu sistem beş öğe ile çalışıyor: a) Algılanacak ‘dış nesne’ (<i>objet</i>), b) Duyu (<i>sensory</i>) organlarıyla (<i>perception</i>) algılanan uyarılar, c) Bunların bir ‘duyusal algı’ merkezine (<i>center</i>) ‘getirici’ (<i>affarent</i>) sinirlerle postalanması, d) Bu algıların “kaydedilmesi” (<i>registration</i>), ve, e) ‘Götürücü’ (<i>efferent</i>-motor) liflerle (<i>response</i>) motorik bir yanıt oluşturulması. Bu sistem, aynı zamanda, bir “kaledeiskop” gibi çalışıyordu: Aynı materyali, dürbünü bir az çevirmekle, farklı şekillerde görüyor ve yorumlayabiliyordunuz.

&nbsp;
<p align=”center”>-114-</p>
2)  TOPOGRAFİK  Model : Freud, modeline dinamik bir bakış vererek, aygıtı üç bölümden çalışan bir makineye benzetti: Anımsanmayan duygu, davranış ve anıların saklandığı ve istenirse hemen hatırlanabileceği, aktif ve bilinçli olarak yaşadığımız duyguların, düşüncelerin her an var oldukları, zorlanmadan anımsanabilme niteliklerini göz önüne alarak aygıt üç katmana ayrılmıştı:

a) B i l i n ç ö t e s i (<b>Usc</b>) : <i>Unconscious</i>

b) B i l i n ç ö n c e s i (<b>Pcs</b>) :  <i>Preconscious</i>

c) B i l i n ç (<b>Cs</b>) :  <i>Conscious.</i>

&nbsp;

3)  YAPISAL (<i>Structural</i>) Model :  Ego Psikolojisi’nin de gelişmesiyle, ruhsal olayların yeri ya da anımsanabilme teknikleri yerine, “ruh-<i>psyche</i>”yi gerçekten oluşturan öğe’ler, onların nitelikleri, birbirleriyle etkileşimi’ni esas alan ve gerçekten “Dinamik Psikiyatri”nin temellerini atan, neredeyse evrensel olarak ‘tartışılamaz’ denilebilecek ve bugün en çok kullanılan model. Bu öğe’ler: “İd”, “Ego” ve “Süperego”dur.

&nbsp;

I)<b> İ D </b>(<i>The Id- Das Es</i>), psikanalitik düşünüşte, tüm içgüdülerin (<i>instinct</i>) yuvası ve psişik enerjinin rezervuarı sayılır. İnsan benliğinin bu en ilkel yapısının, bebeğin vücudunda, gelişmenin 5. ya da 6. aylarında “farklılaşarak” (<i>differentiation</i>) e g o’yu oluşturduğu genellikle kabul gören bir varsayımdır. Bunlara karşın, 1940’larda ‘Ego Psikolojisi’nin öncüleri olan Hartman, Kris ve Loewenstein, bu üç en temel öğe’nin, çocuğun doğuştan getirdiği “farklılaşmamış bir öz” (<i>undiffrentiated matrix</i> – annenin ego’sunun uzantısı)’den ayrı ayrı geliştiğini savunur. Bize göre, tümüyle içsel mekanizmalarla ve enerji ile çalıştıklarından, ‘id’ ve ‘ego’’nun birbirilerinin izleyicisi olduğunu kabul etmek daha akla yakın geliyor. El ayak değmemiş (eğer kaldıysa) ücra bir yer parçasında kendi kendine büyüyen ve hiç ergen bakım ve knotrolü görmeyip, örneğin kurtlar, ayılar tarafından yetiştirilen bir insan yavrusu düşünelim. Bu halde dahi böyle yabanıl bir çocuğun kendine özgü bir ego’su, kişiliği ve davranışı olacaktır; ama superego’ya benzer bir çevre değer yargısı olmayacaktır; olsa bile, bu yalnızca ego’nun ‘savunma’ mekanizmaları çerçevesiyle sınırlı kalacaktır.

&nbsp;

İ d, tüm psişik enerjilerin kaynağıdır ve akıcı bir şekilde nesne’lere aktarılarak yatırım yapar. Bunlar, prensip olarak, gayesiz, dolaysız ‘agresif’ ve ‘cinsel’ dürtüleri içerir: Bebeğin anne memesini yiyip yutmak arzusu gibi (Karl Abraham, Melanie Klein). Bu tür ‘süreç”e: “<i>Primary Process</i>” (Birincil Süreç), ve “düşünce” niteliğine de: “<i>Primary Process</i> <i>Thinking</i>” (Birincil Süreç Düşüncesi). Mamafih zamanla ‘ego’ tarafından bir düzene sokularak anlamlı “nesne ilişkileri”ne ve bireyselliğe yönelirler. Yine Hartmann, İd enerjilerinin öyle sanıldığı gibi pek başıboş, kontrolsüz yayımlandığına inanmaz; onların da doğal algılama ve koruyucu önlemlerle bezenmiş aygıtları olup, ilerde, İd-Ego farklılaşmasından sonra, aşağıda inceleyeceğimiz “ego fonksiyonları”nın enerji kaynağını oluştururlar.

&nbsp;

&nbsp;

II.<b> E G O </b>(<i>The Ego</i>) :  B e n l i ğ i n  ta kendisidir. Freud,  1938’de yayımladığı “Psikanalizin Bir Özeti” (<i>An Outline of Psychoanalysis</i>) adlı kitabında Ego’nun niteliklerini şöyle sıralar: “Ego’nun en temel özellikleri şunlardır: Evvelden yerleşmiş bulunan duygui agı ve kas hareketleri arasındaki ilinti sonucu, “isteğe bağlı” (<i>volunteer</i>) hareketleri kontrol altında tutmak; dış olaylardan gelen “uyarı”ların önce farkında varmak, sonra depolamak (hafıza), gerektiğinde kuvvetli ve zararlı olanları engelleme (<i>avoidance</i>), gerekirse organizmayı onlardan uzaklaştırma (<i>flight</i>-kaçış), yaşanılabilir, orta derecedeki uyarılarla, pazarlık yaparak, ödün vererek (<i>compromise</i>) sonunda uyum sağlama (<i>adaptation</i>-<i>homeostasis</i>)’yı temin ederken organizmanın günlük yaşamı için gerekli hareketleri ve değişikiklikleri (<i>activities</i>) gerek enerji ve gerekse amaç bakımından bir dengede tutmak. Bu tür “süreç”e: “<i>Secondary Process</i>” (İkincil Süreç) ve “düşünce” niteliğine de “<i>Secondary Process Thinking</i>” (İkincil Süreç Düşüncesi) diyoruz.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-115-</p>
&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

Bu itibarla, E g o’ n u n   f o n k s i y o n l a r ı n ı  şöylece sıralayabiliriz:

1)      <b>İçgüdüsel dürtülerin</b> düzen ve kontrolleri.

2)   <b>Gerçeklik</b> (<i>Reality Testing</i>) ile ilişkiyi her zaman dengede tutmak. Bu, Ego’nun en önemli fonksiyonlarından biri olup,   p s i k o z hallerinde bu kaybolmakta ve tanı için en belirli bir semptom oluşturmaktadır. Bu, üç bölümde incelenebilir:

a) “Gerçeklik duygusu” (<i>The sense of reality</i>) :  Bebek geliştikçe bu tür hislerin bir yandan kendi vücudundan ve diğer yandan da dış dünyadan geldiklerini tanımlar.

b) “Gerçeklik sınaması” (<i>The Reality testing</i>) :  Sağlıklı bebek, bir yandan ‘gerçek’i elinde tutarken, diğer yandan gerçek olmayan diğer öğeleri, örneğin ‘fantazi’ kullanabilir.

c)  “Gerçeğe uyum” (<i>Adaptation to reality</i>) :  Yeni yeni uyarı ve stres’lerle karşılaştıkça, Ego’nun “problem çözebilme yetisi” (<i>problem solving ability</i>) de yaşına uygun olarak gelişir.

3)   <b>Nesne ilişkilerini</b> (<i>Object relations</i>) kurabilmek. Bunun için de, bebeğin, körlük, sağırlık gibi duyuları tamamen yitirilmiş olmaktan uzak ve organik bir beyin hastalığına sahip olmaması gerekir. Aynı şekilde, ruhsal enerji kaynağı olarak, anne ya da yedeği (<i>substitute</i>) ile sürekli ve sağlıklı bir ilişki içinde olmak zorundadır.

4)   <b>Birincil Otonom</b> İşlevler :  Hartmann’a (1937) göre, algı, düşünce, dil, zeka ve motor gelişim gibi öğe’lerin, sıradan bir çevrede (<i>average expectable environment</i>), İd ile çatışmaksızın (<i>conflict free</i>) kalıtsal olarak geçerler ve gelişirler.

5)   <b>İkincil Otonom</b> İşlevler :  Yine Hartmann’a göre, “birincil otonom işlevler”den kökenlenen ve çatışmasız olarak gelişen ego fonksiyonları, dürtülerin zamanla ortadan kaybolmaları veya yüceltilmeleriyle (<i>sublimation</i>), alanlarını daha da genişletirler, adeta bağımsız bir örgüt haline gelirler.

6)   Ego’nun <b>Sentetik </b>Fonksiyonu :  Herman Nunberg (1931), Ego’nun hemen tüm fonksiyon ve kapasitesini içeren böyle bir işlevsellik sundu. Yani, Ego, gelişim aşamaları boyunca kazandığı tüm yetenekleri, örneğin yaratma, koordinasyon, basitleştirme ya da genelleştirmeyi, pekişmiş bir şekilde, yaşam boyunca kullanır.. Bu, klasik psikanalitik literatürde, ego’nun ‘olgunlaşma’ sürecine (<i>maturation</i>) paralel olarak yansıtılır.

7)   <b>S a v u n m a    M e k a n i z m a l a r ı   </b>(<i>Defense Mechanisms</i>) :

Bunlar kişi’nin gerek ortama uyum sağlamasında ve gerekse gelişiminde çok önemli bir rol oynarlar. Kişilik gelişiminin en göze çarpan ve önemli gerçeklerinden biri, onun sürekli olarak “değişimi”dir. Bu değişim hayat boyunca devam etmekle beraber, en belirgin olarak bebeklik, çocukluk ve ergenlik evrelerinde gözlemlenir. Bu gelişim süresince, Ego, yapısal olarak da farklılaşır, dinamik olarak da enerjinin dürtüsel kaynakları üzerine olan kontrolünü arttırır. Organizma büyüdükçe ve dış dünya ile olan ilişkileri arttıkça, doğal olarak, nesnelerde olan yatırımlarda (<i>cathexes</i>) bir artış olur. Gerektiğinde bu yatırımlar ‘geri çekilebilir’ (<i>anti-cathexes</i>); “öğrenme” süreci ile de organizma, anksiyete ve düşkırıklıkları ile bağdaşmada gitgide daha az güçlük çeker.

&nbsp;

Tüm kişilikte oluşagelen bu ve benzeri değişimler, beş esaslı koşulun sonucudurlar: (1) ‘Olgunlaşma’ (<i>maturation</i>), (2) ‘Dış dünyadan’ kaynaklanan ve düşkırıklığı ile sonuçlanan üzüntü verici uyarılar (<i>external frustrations</i>), (3) ‘İçsel çatışmalar’dan kaynaklanan üzüntü yaratıcı uyarılar (<i>internal frustrations</i>), (4)  ‘Kişisel yetersizlikler’ (<i>personal inadequacies</i>), ve (5) ‘Sıkıntı’ (<i>anxiety</i>).

Bir noktayı unutmamak gerekir ki, stres’de de olduğu gibi, düşkırıklığı’nın organizmanın gelişiminde her zaman olumsuz olması gerekmez, tam tersine, organizmayı geliştirmesi ve alıştırması bakımından yararlı da olabilir. Bunun için Freud, “Rüyaların yorumu” adlı kitabının sonunda, “… <i>no advance</i> <i>without frustration!”</i> (… düşkırıklığı olmadan ilerleme olamaz!) demişti.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-116-</p>
&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>SAVUNMA MEKANİZMALARININ GENEL NİTELİKLERİ</p>
Savunma Mekanizmalarına genelde, Ego’nun, iç ya da dış kaynaklardan oluşagelen ve çoğu “mantığa ya da gerçeğe uymayan”(<i>irrational</i>) yollarla bağdaşması, bazen de ödün vermesi olarak bakılır. Bu yararın ötesinde, eğer savunma mekanizması ego üzerinde pek etkili olursa, onun esnekliğini (<i>flexibility</i>) ve dolayısıyla da uyum sağlayabilme yeteneğini sınırlar. Sonunda, bundan çıkagelecek yeni problemlerle bağdaşamayan ego, n ö r o z  oluşumuna vize verir.

&nbsp;

Eğer ego, yeterli derecede gelişme olasılıklarına sahip değilse, zaten yerleşmiş savunma mekanizmaları kalmakta ısrar eder. Sonuçta da bir kısır döngü yaratılmış olur, zira, ego’nun gelişimi ve büyümesi (<i>development and growth</i>) için gereken enerji, bu koruma sistemlerine yatırılmıştır. Ego gelişemeyince, bu “çekiç gücü”ne bağlı kalıyor gibi görünebilir. Peki, ego bu kördüğümden nasıl kurtulacaktır? Bir yanıt, doğal ‘olgunlaşma’ (<i>maturation</i>) olabilir. Sinir sistemine bağlı bu gelişimin yanında, “psikoterapi”, yeni yeni bağdaşma yollarını eğitmesi bakımından mevcut enerji kısıtlığıyla ego’nun gelişimine yardımcı olabilir. Kişi, içinde bulunduğu çevre’yi manipüle ederek, sıkıntı düzeyini düşürebilir.

&nbsp;

Prensip olarak tüm savunma mekanizmaları “bilinçötesi”(<i>unconscious</i>)nde düzenlenirler. Akla gelen soru şu: Eğer ego, “bilinçli” zihinsel fonksiyonların temsilcisi ise, nasıl oluyor da savunma mekanizmaları “bilinçötesi”nden düzenlenebiliyor? Yanıt şu olabilir: Ego’yu, zihin okyanusunda yüzen bir ‘<i>iceberg</i>’ (buzdağı) gibi algılarsak, bu buzdağının su altında kalan kısmının, onun ‘bilinçötesi’ bölümü olarak kabul edebiliriz. Bu nedenle de birçok analist’ler İd, Ego ve Süperego’yu birbirlerinden tümüyle ayrı entite’ler değil, zamanla gelişmiş, başkalaşmış ve metamorfize olmuş ama aynı matriks’den gelen psişik kaynak olarak benimserler. Bilinçli olarak zihnin hazırladığı tek savunma mekanizması: “<b>suppression</b>” (unutma çabasıyla bilinçsel bastırma) dur. Bu, kişinin kendini rahatsız eden çatışmalara bilinçli olarak bir direnç göstermesi çözmeye çaba göstermesi, tüm başarılı olamayınca da unutmaya yönelik bastırmasıdır.

&nbsp;

‘Savunma’ (<i>defense</i>) terimini ilk kez <b>FREUD</b> 1894’teki bir çalışmasında kullanmıştı: “Savunma Nöro-Psikoz’ları” (<i>The Neuro-Psychoses of Defense</i>); mamafih, tüm mekanizmalar, daha da oturmuş ve zengin şekilleriyle Freud’ün kendisinin analiz ettiği kızı <b>Anna FREUD</b> tarafından 1936’da, Londra’da, babasının ölümünden üç yıl evvel “Ego ve Savunma Mekanizmaları” (<i>Ego and Defense Mechanisms</i>) adı altında yayımlandı ve yüz yıla yakın bir zaman öylece kaldı ve daha da kalacağa benziyor.

&nbsp;

Şimdi psikanalitik literatürde ve terapi dilinde kullanılan savunma mekanizmalarını küçük özetler halinde teker teker inceleyelim. Söylemeye gerek yok ki, bu savunmalar hakkında daha ayrıntılı ve vakalarla zenginleştirilmiş bilgi almak isterseniz, lütfen benim “FREUD ve Psikanalizin Temel Bilgileri” adlı kitabıma başvurabilirsiniz.

&nbsp;

<b>Altruism</b>  (<i>Altrüizm; Özgecilik-Diğergamlık</i>) :  Bu kimseler, kendi içgüdü enerjilerini, başkalarına yararlı olma yolu ile doyururlar, örneğin çöpçatanlık; anne olmaksızın başkalarının çocuğunu yetiştirme; aile içindeki diğer kardeşlere fedakarlık örneği olmak: Sürekli çalışmak, ev hizmeti vermek, eğer eğitim için ayrılan para sınırlı ise, bu konuda kardeşlerinin yararına feragat etmek.

&nbsp;

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>
<p align=”center”>-117-</p>
<b> </b>

<b> </b>

<b> </b>

<b>Asceticism</b>  (<i>Asetizm; Çilecilik-Zahitlik</i>) :  Ergenlikte, cinsel dürtüler dayanılmaz bir kerteye gelince, cinsiyet başta olmak üzere hemen tüm haz verici faaliyetlerinden el çekme. Bu gibi kimseler genellikle tarikat ve mezhep avcılarının kolaylıkla kurbanı olurlar.

&nbsp;

<b>Compensation </b>(<i>Telafi etmek, dengelemek; Ödünlemek</i>) :  Kişinin ister gerçekte ister fantezi’de hissettikleri eksikliklerin, aşağılık duygularının masum görünüşlü davranış ya da görüntülerle telafi edilmeleri; örneğin kısa boylu olanların uzun ökçe ayakkabı giymesi, boyunlarından uzun gerdanlıklar veya kulaklarından uzun küpeler sarkıtmaları; küçük tipte insanların büyük boy araba kullanmaları ya da tersi.

&nbsp;

<b>Denial</b> (<i>İnkar; Yadsıma</i>) :  Bu ego’nun en basit ve en ilkel savunma mekanizmalarından biri olup, bilinç alanında gereğinden fazla durmasına tahammül edilemeyen fikir ya da anıların (çoğu kez ölüm, ayrılık gibi kayıplar) sanki ‘yok, yaşanmamış, hissedilmemiş’ gibi yaşanılmasıdır.

&nbsp;

<b>Displacement</b> (<i>Yer değiştirme; Değiş tokuş</i>) :  Deplasman’da duygusal bir his, halihazırdaki ‘içsel’ nesneden, bir ‘yedeğine’ veya dışarıya transfer edilmiştir. Freud’ün meşhur “<i>Little Hans</i>” vakasında gözlemlendiği gibi, küçük oğlanın babasına karşı duyduğu korku, posta arabasının atına transfer edilmişti (Çünkü beygirin gözlükleri, babasınınkine benziyordu.. O da kızdığında babası gibi burnundan soluyordu vb.). Bu savunma şekli, genellikle “Yerine koyma” (<i>substitution</i>) ile birlikte çalışır. İşlevin başka bir nesneye ‘nakli’ ise, “yansıtma” (<i>projection</i>) savunma mekanizmasıdır. Böylece bir fobi’nin sergilenmesini: “<i>Displacement</i>” + “<i>Projection</i>” + “<i>Substitution</i>” olarak formüle edebiliriz.

&nbsp;

<b>Dissociation </b>(<i>Ayrışım; Çözülme</i>) :  Bir savunma mekanizması olarak ‘dissosiasyon’, acı veren herhangi bir anı, his ya da fikrin, kişinin duygudurumundan ayrıştırılarak duyumsanmamasıdır. Bu savunma, aynı zamanda, “Ayrışım reaksiyonları-sendrom’ları” (<i>Dissociative reactions-syndromes</i>) dediğimiz çok özel psikolojik durum ya da klinik’lerin sergilenmesinde de başlıca mekanizmayı temsil eder, örneğin, “kaçış halleri” (<i>fugues states</i>), “çok kişilikler” (<i>multiple personalities</i>), “histeri” (<i>conversion</i>), “gerçekleştirmekten ayrışma” (<i>de-realization</i>), “Kişilik ayrışımı-çözülmesi” (<i>de-personalization</i>), “uyurgezerlik” (<i>somnambulism</i>) ve “psikolojik unutma” (<i>psychogenic amnesia</i>).

&nbsp;

<b>Idealization</b> (<i>İdealleştirme</i>, <i>ülküleştirme</i>) :  Bu, gerçekte ya da hayalde, kişinin, bir sevgi nesnesine (genellikle gelişme devrinde ünlü birine) gereğinden çok fazla miktarda yaptığı libidinal yatırımdır.

&nbsp;

<b>Identification with Aggressor</b> (Agresör-Şiddeti temsil eden kişi ile özdeşme):  Bu, bir çocuk psikiyatrı olan Anna Freud’ün sunduğu, çocukların, özellikle okul çağındakilerin, baba ya da öğretmen , müdür, polis gibi bir otorite ama aynı zamanda ideal olabilecek bir kimseyi (bilinçaltından) örnek alıp onu taparcasına, ya da tabi olurcasına yüceltmesidir. Bu, çocukta, Ruhsal Aygıt’ın üçüncü prensipal öğe’si olan “Superego” gelişimi için çok elzemdir.

&nbsp;

<b>Incorporation</b> (<i>Birleşme</i>) :  En ilkel ve temel savunma mekanizmalarından biri olup, bir kimsenin (genellikle bir bebeğin), yakın ilişkide bulunduğu (genellikle anne) başka bir nesneyi, ‘tümünü’ ya da ‘parçalarını’ ‘içine alması’, sembolik olarak ‘asimile etmesi-yutması’ dır. Bebek anne memesini ve zamanla diğer nesne ve nesne ilişkilerinin niteliklerini abzorbe ederek ego’sunu kuvvetlendirir ve bir gün kendisi, anne ego’sundan ayrı, gerçekçil bir varlık olduğunu duyumsar.

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-118-</p>
&nbsp;

<b>Introjection</b> (<i>İçe atma</i>) :  Bu, bir “yansıtma” mekanizması olan ‘<i>Projection</i>’un zıddı olup, sevilen ya da nefret edilen dış nesne’lerin ‘içe atılmaları’dır. Yukarda gördüğümüz ‘<i>Incorporation</i>’dan daha az ilkel ve daha az gericidir. Bir nesne’ni tümü ya da parçaları içe atılabilir ki bunların çoğu ‘<i>hostile</i>’ (düşmanca) ve ‘<i>agressive</i>’ (şiddetlice) niteliğindedir. Literatür ve sanat hayatında, “entrojeksiyon”, yaşamın en önemli öğelerinden biri olan “sevgi”nin temsilcisi olarak kabul edilir. Frank Sinatra’nın ebedileştirdiği “Sonsuza kadar kalbimde taşıyacağım”, ya da “Seni derimin altında saklıyorum” (<i>I’ve got you under my skin</i>) bunun iki örneğidir.

<b> </b>

<b>Internalization</b> (<i>İçselleştirme</i>) :  “Enternalizasyon”, ‘Enkorporasyon’ ve ‘Entrojeksiyon’ a benzer bir fonksiyon görür: Dışsal değerler ve davranışlar, kişinin ‘içine alınırlar’. Bu, diğer ikisinden daha kapsamlı olup, değer yargılarının ya da nesnelerin, örneğin anne, tümüyle içselleştirilip ego’ya entegre edilmesini simgeler.

&nbsp;

<b>Projection</b> (<i>Yansıtma</i>) :  Bu mekanizma ile kişi, ego’sunun kolay kolay kabul edemeyeceği arzu, duygu ya da motivasyonları dışa yansıtır. Yukarda fobi oluşumunda bundan bahsetmiştik. Aynı şekilde, eğer önceden var olan bir “bastırma” (<i>repression</i>) mekanizması hala işlevsellikte ise, onun devamını sağlar. Yansıtma, akıl hastalıklarından paranoya’da temel savunma mekanizmasıdır.

&nbsp;

<b>Projective Identification</b> (<i>Yansıtmalı</i> <i>Özdeşim)</i> :  Bu, çok özel bir projeksiyon olan, ‘kendi’ hakkındaki istenmeyen niteliklerin, arzu edilen niteliklerle bezenmiş başka bir kişiye nakli ve o kimseyle özdeşme, yani bir tür değiş tokuş mekanizmasıdır. İlk defa Freud’un “Totem ve Tabu”sunda bahsedilmekle beraber, Melanie KLEIN özellikle bebeğin anne memesine saldırmasını bir ‘haset’ (<i>envie</i>) ve onu ‘yiyip yutarak- enkorpore, enternalize ederek içselleştirme gayreti içinde özdeşmesi ile açıklayarak bu savunma mekanizmasını açığa kavuşturmuştur.

&nbsp;

<b>Rationalization </b>(<i>Uslamlamak; Haklı çıkarmak</i>) :  Bu, yüksek düzeyde bir savunma mekanizması olup, bireyin, normalde kabul edemeyeceği bir düşünce ya da davranışı, ‘kendini haklı çıkaracak şekilde’ ifade için belirli bir stilde sergilemektir. “İçmeyip de ne yapayım, ailede bir araba dolusu sorunlar var!” bu türe bir örnek olabilir. Çoğu kez “İdealizasyon” ile birlikte gidip, fonksiyon itibariyle de “Kompansasyon”a benzer.

&nbsp;

<b>Reaction Formation</b> (<i>Karşıt Tepki Kurgusu</i>) :  Bu savunmada, kişinin bilinçli olarak kabul edemeyeceği gereksinmeler, çatışmalar, motif ve davranışlar, tamamen tersine çevrilerek yaşanır. Klasik örnek, bebeğini hamilelikte reddeden bir annenin, doğumdan sonra ona delice, aşırı bir ilgi göstermesi ve gereğinden fazla koruyucu olması gösterilir. Evlilikte, aslında çatışmalarla dolu bir kayınvalde ya da baldız ilişkisinden sitayişle bahsetmek (tabii söylediğine inanarak!) de aynı şeydir.

&nbsp;

<b>Regression</b> (<i>Gerileme</i>) :  Ciddi, psikotik hastaların savunma mekanizması olup, ego’nun “bastırma” ya da “yadsıma” mekanizmalarının işleyemeyeceği şiddetteki bir konumda yaşam savaşı veremeyerek, bireyin çok daha erken psiko-seksüel gelişim düzeyinde kamp kurmasıdır. Bu, ulusların tarihinde, savaşan orduların bir hatta tutunamayıp, kuvvetlerini biraraya getirebilmesi için gerilerdeki daha donanımlı hatlara çekilmesine benzetilebilir.

<b>Repression</b> (<i>Bastırma</i>) :  Represyon, özellikle  n ö r o z’ların oluşumunda en çok kullanılan bir savunma mekanizmasıdır. Psikanaliz tarihinde, BERNHEIM, “psikonevroz” terimini kullanan ilk hekim idi. Hemen ardından Pierre JANET  “dissosiasyon” (Ruhsal ayrışım, çözüşme) olaylarını derinden inceledi; Joseph BREUER özellikle Histeri nörozu’nda daha önceden yaşanmış acı anıların ‘bastırıldıkları’ndan söz etti. Sonunda FREUD, bilinçten silinen ve bilinçötesine kaydırılan her olaya “represyon” adını verdi.

&nbsp;

<b> </b>
<p align=”center”>-119-</p>
<b> </b>

<b> </b>

<b>Restriction</b> (<i>Sınırlama; Kısıtlama</i>) :  Bu savunma mekanizmasından Anna FREUD ilk kez bahsetmiştir. Çocuk ya da ergin, başaramayacağı bir tür faaliyeti bırakır ve artık onunla uğraşmaz. Bu, bir tür “engelleme” (<i>Avoidance</i>) mekanizmasıdır. Bu arada, ego, enerjisini farklı, bazen tam zıddı faaliyetlere kaydırabilir ve çok da başarılı olabilir.

&nbsp;

<b>Splitting</b> (<i>Bölünme; Ayrışma</i>) :  Bebeğin hayatının ilk aylarında, onun annesini “çok iyi” ya da “çok kötü” olarak algılaması bu savunma mekanizmasına örnek verilebilir. Depresyonlarda çok görülen “ikilem”(<i>ambivalence</i>)in oluşumuna enerji verdiği gibi, “Borderline Kişiliklerde”, tam psikoz’a kadar gitmeyen ve fakat “gerçeklik” (<i>reality</i>) hissinden kısmen olsun ‘ayrışarak’ yaşam sıkıntısıyla daha kolay bağdaşabilme yolunda da yardımcı olur.

&nbsp;

<b>Sublimation</b> (<i>Yüceltme</i>) :  Latince “<i>sublimare</i> = rafine etmek, yükseltmek” sözcüğünden gelip, ego’nun en beğenilen ve arzu edilen savunma mekanizmalarından biridir. Bu sayede, tahrik edici, hayatı tehdit edici bir dürtü, en arzu edilebilir bir psiko-sosyal ya da profesyonel aktivite’ye, sanatta yaratıcılık’a dönebilir. Hekimlikte, cerrahların, küçüklüktenberi neredeyse kontrol edilemeyecek agresif dürtüleri olduğu, ama diğer nitelikleri dolayısıyle hekim olup, bu branşta insanlığa hizmet ettikleri psikanalitik mahfillerde bilinen ve konuşulan bir konudur.

&nbsp;

<b>Substitution</b> (<i>Yerine koyma; Yedekleme</i>) :  Bilinçli olarak, özellikle futbol maçlarında, sakatlanan ya da yeterli derecede yararlı olamayan bir oyuncuyu bir “yedeği” ile değiştirmek usuldendir.

Psikanalizde ise, ‘<i>substitution</i>’, basitçe, kolaylıkla kabul edilemeyecek bir davranış, his ya da düşüncenin, daha kolaylıkla kabul edilebilecek bir <i>benzeri</i> ile yer değiştirmesi anlaşılır. Yukarda bahsettiğimiz <i>Little Hans</i> olayında, babasını seven ve ondan korktuğunu (Hans’ın babası, onun annesiyle yatmak istediğini bilebilirdi!) ya da nefret ettiğini (Hans’ın annesi küçük bir kız kardeş doğurmuştu!) kabul edemeyen küçük çocuk, ‘sevgi nesne’sini, evvellerden üzerine binmekten hoşlandığı başka bir sevgi nesnesiyle: posta beygiri ile değiştirdiğinde böyle bir yedek kullanmış (dolayısyla babasıyla eskisi gibi sulh ve sevgi içinde kalmış) oluyor.

&nbsp;

<b>Undoing</b> (<i>İptal etme; Yaz-boz</i>, <i>Boz-yap mekanizması</i>) :  Bu, daha önceden yapılmış bir akt veya düşüncenin silinmesi ya da bir ödün vererek (<i>compromise</i>) daha kabul edilebilir bir şekle sokulmasıdır. Dolayısıyla, yapı itibariyle daha ilkel bir savunma mekanizması olup sihirli (<i>magical</i>) bir nitelik de taşımaktadır. Hıristiyanlıktaki “günah çıkarma”, gençlerde mastürbasyon’dan dolayı; Shakespeare’in “Macbeth” inde Lady Macbeth’în işlediği cinayetten dolayı ‘kirlenmiş olan’ elin yıkanması, temizlenmesini hedefleyen “el yıkama obsesyonu” (<i>repetition compulsion</i>) buna örnek olabilir. Birçok atavik-dini törenler, şamanik yaşantılar da bu öğeyi içerir. Yani, her “yapmama, iyileştirme” de, esas günahkarlık, acı ve benzeri duygulara neden olan akt’ın bir tekrarı vardır. Dolayısıyle bir kısır döngü oluşturulmuştur ve tedavileri, üstesinden gelinmeleri de o derecede zordur.

III.  <b>S U P E R E G O</b> (<i>Süperego; Üst Benlik</i>) :  Psiko-seksüel gelişimin en son aşaması olan ‘süperego’, kökenlerinin çoğunu ego’ya borçludur. Süperego, Ödipus Karmaşası’nın mirasçısıdır ve onun çözümünden ileri derecede etkilenir.Bu öğe, birincil olarak “moral davranışla” ilgili olduğu kadar, “nörotik çatışmalar”la da yakından ilintilidir. Yapısal olarak, nörotik bir çatışma, ego ile id arasında savaşma olarak yorumlanır. Bu konuda süperego kendisini ego ile birleştirerek suçluluk hissini körükler veya kişinin, ileri derecede deprese olduğu hallerde, id ile birleşerek ego’ya karşı cephe alır.

&nbsp;

&nbsp;
<p align=”center”>-120-</p>
Süperego’nun, prensip itibariyle, Ö d i p a l   K a r m a ş a’nın çözümünde belirmesine karşın, onun ilkel habercilerinin ‘pre-genital’ devirlerde, özellikle ‘anal’ evrede varolduklarına inanılır. Bu itibarla, süperego’nun ‘sert’ karakterinin, anal evre gelişiminde, çocuğun ebeveynlerinin -sözüm ona- ‘sıkı’ yöntemli davranışlarına karşı duyduğu “anal-sadistik’ tepkisinden kaynaklandığı düşünülür.

&nbsp;

L a t a n t   F a z  boyunca çocuk, etrafındaki gerçek otorite, örneğin okul öğretmeni, polis memuru, postacı, servis şoförü vb ve kendilerine hayran olunan kimseler aracılığıyla eski özdeşimlerden ekler yapmaya devam eder. Bu örnek alınan kişiler-nesneler, çocuğun ait olduğu ortamın moral standart’larına, değer yargılarına, isteklerine ve ideallerine ortak olurlar (<i>incorporation</i>). Dolayısıyla, çocuğun içinde yaşadığı çevre, çocuğun s u p e r – e g o gelişiminde, özellikle yasakları (<i>taboos</i>) fark gözetmeksizin toplumun bireyleri üzerine uygulama alanı olması nedeniyle, son sözü söyleyen en kudretli etkendir.
<p align=”center”>*    *   *</p>
Bu şekilde psikanalizin temel ilkelerini yakından gözden geçirdikten sonra, a i l e  t e d a v i s   i’ne uygulanan diğer terapi modaliteleri ve yöntemleri anlatmaya devam edelim.