Kategori arşivi: İsmayil

İSMAYİL (1)

İ     S      M      A       Y      İ       L      !

Ü ç l e m e n i n   i l k   d r a mı:

Cilt:I  İSMAYİL . Cumhuriyetin yeni çiçek açtığı bir dönemde, Rumeli’li bir göçmen ailesinin en küçük oğlunun, hayatta kalabilme ve Atatürk devrimlerine layık olabilecek bir hayat tarzı ve gelecek yaratma yolunda otobiyoğrafik bir “İstanbul” yaşamının öyküsü. Cilt:II  AMERİKA ÇIKARMASI. Kazandığı sandığı kimliğini uluslararası arena’da ve evrensel boyutlarda pekiştirme çabası. Kültürler çatışması, Yeni Dünya’da kazanılan zaferler ve bozgunlar. Kimlik karmaşası. Evrenselleşme yolunda. Cilt: III DÖNÜŞ VE … Vatan özlemi. Göze görünür elle tutulur kazançlara karşın dönüş. Yazgı mı, eski alışkanlıklar mı? Beklentiler ve … -Ağlamamayı ya öğreneceksin, ya öğreneceksin!- -Tüm kahramanlar hayalidir.. Keşke gerçek olsalardı.. – -Doğduğumdan hemen sonra taşınmış olduğum yeni çevrem, hayat boyunca, güzel Cihangir oldu. Muhteşem Cihangir Camii, bir imaj olarak, gerek Yurdumda yaşadığım süreler ve gerekse yurt dışı yılarımda hayatımın imgesi olarak kaldı.- ———— <strong>C i h a n g i r</strong> K u m r u l u    S o k a k Karlı bir kış sabahı. Yer yer buz tutmuş tepelerden, Cihangir’den Tophane’ye iniyoruz. Bir elim beybamın elinde, gözlerim yerde, beyaz tozluklu fotinlerimle ikide bir karlara tekme sallamaktan haz duyuyorum. Beybam, diğer eli ablamınkinde, arada sırada bana her zamanki ihtarını veriyor: “Uslu dur İsmayil..Yoksa sana simit almam!” Bu gün, diğerlerinden farklı bir gün. Dün gece, geç saatlere kadar beybam dükkandan geldikten sonra, ablam ve halamla birlikte bu sabahın provasını yapmıştık. Beybam, ablam ve ben, ‘mahkeme’ denen bir yere gidecekmişiz, Sirkeci’de, Büyük Postane’de. Sonra, bizler bir ‘Hakim Amca’nın huzuruna çıkarılacakmışık. Hakim Amca bize soracakmış: “Çocuklar, siz annenizi mi istiyorsunuz, beybanızı mı?” Ablamla birbirimizin yüzüne bakmıştık. Biz her zaman annemizi istemiştik ama, o neredeydi? Bu soruyu sorduğumuzda bize hiçbir yanıt verilmezdi. “O yok! O, uzaklara gitti!” Niye bilmem, beybamızdan hiç şikayetimiz olmadığı halde, yine de annemizi isterdik. “Ya hiç cevap vermezsek?”, diye sormuştum dün akşam beybama. “O zaman Hakim Amca sizi başkasına verir. Ya da sizi biryerlere kapar! Size kim bakıyor? Ben değil miyim? Haydi yat da uyu, yarın erkenden gideceğiz!” İşte böyle. Ben daha dört yaşımda bile değilim. Çişimi her sabah yatağa bırakıyorum; bu bana öyle keyif veriyor ki, deme gitsin. Arka pencereden bahçedeki nar ağacına uzanan iplere serilen iç çamaşırlarımın sabah rüzgarıyla pupa yelken kucaklaşması bana haz veriyor. Ben de keşke uzaklara yelken açabilsem. Nereye? Bilmem.. Biryerlere! “Beyba, daha ne kadar gideceğiz?” “Az kaldı. Şimdi Tophane’den tramvaya bineceğiz. Sirkeci’de ineceğiz. Uslu durursan sana simit alırım.” “Peki, uslu değil miyim işte? Ne zaman simit alacaksın bana?” “Tramvay durağında!” “Tramvay durağı nerede?” “Şu Boğazkesen yokuşunu döner dönmez. Hatırlıyor musun, hani geçen yaz sana Tahtakaleden pabuç almaya giderken binmiştik ya!” O, sonra soğuktan tir tir titreyen ablama döndü. “Sen de simit istiyor musun?” Ablam da benden bir buçuk yaş daha büyük, sıska, ‘Cırık Mehmet Ali’ diye takıldığım bir gariban. Şasonlarının üzerine kadar dökülen, yakası kürklü paltosuna sığınmış, zor duyulan bir sesle yanıtladı: “Evet.. herhalde.. isterim tabii.. bilmem!” Köşeyi döner dönmez beybam kaykırdı, “Hah, işte Bebek-Eminönü geliyor. Haydi yürü!” Ben ise, salep ve simit satan simitçiyi çoktan kaydetmiştim. “Taze simit, gevrek simit.. Altmış paraya. Salep var salep!..” “Beyba, simit isterim!” “Dur şimdi, tramvayı kaçırırız. Sonra..” Ben, beybamın elinden sıyrıldığım gibi kendimi tramvay raylarının üstüne attım. Bunu sokağa çıktığımızda sık sık yapardım. Kaç kereler bayram öncelerinde Cihangirden ta Mercan yokuşuna kadar yaya yürür, dükkandan dükkana elbise ya da pabuç pazarlığı yapar, hiçbir şey satın almadan eve gelirdik. Sonra, ben de kolayını bulmuştum. “Çikolata isterim!” diye tutturur, hem de en sıkışık bir durumda, arzum yerime getirilmeyince de kendimi yere atardım. Bu taktik zaman zaman işler gibiydi benim kanımca. Beybam ardımdan fırladı. Tramvay daha uzaklarda idi ama, ne de olsa herkes bize bakıyordu. O beni yerden şöyle bir kaldırdı, popoma bir güzel kondurdu. Ardıma bulaşan karları mı temizliyordu, beni cezalandırıyordu mu, bilmem. Yine, ikimizin elinden tutarak kırmızı yeşil tramvay araba çiftinin -herzamanki gibi- yeşil vagonunun basamaklarına yaklaştık. Beybam ilk kez beni kucağına alarak sahanlığa koydu, ardından ablamı. Bu benim hayatta babamın kucağına aldığını anımsadığım ender anlardan biridir. Bir de Orta Okul imtihanlarına girmek için trene binerken, çok daha sonraları, on yaşlarında filan. Çan çan çan..Tramvay yola koyuldu. Bu sese bayılırdım.. Çan çan çan Dandini dan dan Çekilin yoldan, Geliyor vatman, Elinde şamdan. Vatman amca çok mutlu olmalıydı işinden. Onun da benim gibi bir oğlu var mıydı acaba? Benim beybam da bakkal olacağına vatman olsaydı ne iyi olurdu, her gün “çan çan”a binerdim. “Üç kuruş, lütfen!” dedi biletçi amca. “Kız kaç yaşında, yedi var mı?” “Yok canım.. Onun boyuna bakma, daha beş buçuk yaşında!” diye yanıtladı beybam. Biletçinin inanmayan bakışının ardından bir “la havle..” çekti. Eminim, dükkanda olsaydı küfür ederdi. Kalabalık tramvayda, sabah çalışmaya gidenlerin arasında sıkışmış kalmıştık. Tramvay durup kalktıkça düşmemek içim beybamın paçalarına sarılmıştım. Ablam Nisa ise çoktan ayakta uyuklamaya başlamıştı bile. Ne de çok uykuyu severdi o. Dilenci vapuru gibi dura kalka dura kalka, en sonunda biryerlere geldik. Beybam Nisa’yı sarsarak uyandırdı, benim de elimden tutarak basamaklardan indirdi. Gönlümü hoş etmek için altmış paralık bir de simit aldı. Keyfime diyecek yoktu artık. Seke seke yürürken içimden “Dağ başını duman almış..” marşını söylemek geliyordu sanki. Rıdvan Umay’ın yanından döndük, geniş taş basamaklardan tırmandık.. İçerde beybam koyu siyah giysili, kasketli bir adama yol sordu. O da “İkinci kat” diye yanıtladı. Yine bir sürü merdiven tırmandık ve geniş taş bir avluya geldik. Etrafta asık suratlı, ağızlarında sigara, düşünceli görünen bir sürü insan vardı. Tahta bir sıraya şöyle bir iliştik.. Beybam da bir sigara yaktı.. Hiç sevmem şu sigara dumanını. Zaman hiç ilerlemiyordu sanki.. “Ne olacak şimdi beyba?” dedim. “Sus ve bekle!” dedi o. Hayatımda, zamanın bu kadar sağır ve sessiz olduğu başka bir anı hatırlamıyorum. “Mehmet, Nuriye!” diye kaba kaba bağırdı bir ses. Beybam, sigarasından bir nefes daha aldı, izmariti yere attı ve ayakkabısıyla çiğnedi. Sonra, her ikimizi de elllerimizden çekerek bir odaya adeta sürükledi. Sol tarafta odundan yapılı bir sıraya iliştik. Tepede, iri yakalı, koyu giysili, gözlüklü, saçları aklaşmış biri oturuyordu. Hakim Amca bu olmalıydı herhalde. Onun aşağısında, üstünde siyah bir makina bulunan bir masaya oturmuş, sessiz sedasız görünen bir kadın.. Sağ ilerde, siyah mantosunun içine adeta gömülmüş, sarı saçlı bir kadın daha. Aa, anneme benziyor o. Yavaşça “Annem!” diye fısıldadım beybama, o ise, beni hafif bir çimdikleme ile uyardı. Onun da yanında, siyah cüppeli, geniş yakalı bir adam vardı. Elinde de bir sürü kağıt. Ablam da annem olacak kadını farketmişti ve ona bir gülümseme ile bakıyordu. Annemin de yüzü çatık idi ve bana nerdeyse ağlayacakmış gibi geldi. Bir derdi mi vardı acaba da ağlayacaktı? Bir süre evvel Firuzağadaki evimizde sabahın ilk ışıkları ile beraber iniltiye benzer bir sesle uyanmıştım. Ses, kardeşimin ve benim yattığım bölümden bir perde ile ayrılmış diğer kısımdan geliyordu. Annem “Ah, ah!” diye inildiyordu, beybam ise “Ah, oh!”larla daha yüksek sesten soluyordu. “Mehmet, sus, yavaş, çocuklar duyacak!” diyordu annem. “yok canım, duymazlar!” diyordu beybam. Ne oluyordu orada, birilerinin canı mı yanıyordu? Annemin yardıma ihtiyacı mı vardı? Neredeyse yerimden kalkacaktım ki annemin yatağından kalkarak bizim köhne Edison fonoğrafına koştuğunu ve ona bir iğne takarak en sevdiğimiz plağı çalmaya başladığını işittim. Plak, çizilmiş olacak ki, “Baytatan! Baytatan! diye acayip sesler çıkarmaya başlayınca annem iğneyi bir az öteye koydu zahir de Yanık Ömer çalmaya başladı. “Yanık Ömer Yiğit Ömer, Her savaştan Bir yara taşıyor. Kurtuluş savaşında Yirmi sekiz yaşında Mangasının başında Taşıyor, Yanık Ömer, Yiğit Ömer, Siperleri aşıyor!” Bu, annemle beybam hakkında ilk hatırladığım şey idi. Plaktan hoşlanıp tekrar uyumuş olsalar gerek. Daha başka neler hatırlıyordum? Ha… Beybamın Galatasaray’da, Çiçek Pasajı’nda bir iki duble bira içerken bizlerin İstiklal Caddesinde, annemin ikimizin kollarından tutarak onu beklediğimizi. Bir süre sonra çıktığında beybam önde, bizler on adım gerisinde, sessiz sedasız evin yolunu tutardık. Daha sonraları beybam, Nisa ve ben orada oturup o içerken sigara böreği, midye dolması gibi mezeleri de yediğimizi anımsıyorum. Ama annem, bir hayal gibi, Yanık Ömer şarkısından birkaç gün -4- gün sonra, birden ortadan kayboldu. O zamanlar bizim eve gidip gelen Aleko Usta diye biri vardı, beybam onunla dışarda bazı inşaat işi yapardı. Aralarındaki konuşmalarından, bir akşam, beybamın, elinde tabanca, annemle yanındaki birini yokuş aşağı Tophaneye kadar kovaladığını, “Yakalasaydım vururdum deyyusları!” diye öfkeyle bahsettiğini hatırlıyorum. Kısa bir süre sonra Firüzağadaki evden ayrılıp, Cihangir’de, Kumrulu Sokak’ta, Ahmet Bey eniştemizin kırk dört numaralı ahşap evinin tam yanındaki koyu gri renkli, kırk iki numaralı eve taşındık. Evde artık annemiz yoktu ama, soluk yüzlü, kınalı saçlı bir melek vardı bizimle: Saliha halamız. Bizi besleyen, giydirip kuşatan, sarıp sarmalayan, her derde deva bir melekti o. * “Yaklaşın buraya!” emretti Hakim Amca. Beybam ve annemin yanındaki geniş yakalı adam yerlerinden kalkarak onun kürsüsünün altına geldiler. Ne konuştuklarını pek iyi duyamıyordum ama herhalde bizlerden bahsediyorlardı galiba. İçimde çok bir heyecan yoktu, sanki Şirley Temple’nin filmlerinden birini oynuyorduk. Ama ne lüle saçlı çocuktu o Şirley Temple. Ablam Nisa’nın yüzüne baktım, o, belki de bir yanıt almak ümidiyle anneme sırıtmakta devam ediyordu. Üstelik, cebinden sakızını çıkarmış, beni o çileden çıkaran ağız şapırtısıyla çiğnemeye başlamıştı. Ayağımızın ucuyla şöyle bir dürtüp mesaj göndermek istedim, ne gezer. Nihayet Hakim Amcanın gür sesi parladı: -Çocuklar.. Yaklaşın buraya.” Nisa’nın elinden tutarak başımız önde, yavaş yavaş yürüdük. -Senin ismin ne, oğlum?” -İsmayil.” -Senin kızım?” -Nisa.” -Nisa” tüm isim olamaz, belki de bu göbek adın. Fahrünisa mı, Hayrünisa mı, Şehrünisa mı, ha ne dersin?” Ablam “Bilmem!” deyip ağlamaya başladı. Zaten o hep kolayca ağlardı. Hakim Amca beybama dönerek: -Bu çocukların nüfus kağıtları var mı?” dedi. Beybam, bir az çekingen, “Daha çıkmadı efendim.” dedi, “İkisi de Fatih’te doğdular. İki kez taşındık, vaktim olmadı. En yakın fırsatta, iki şahitle birlikte nüfus dairesine gideceğim.” -Boşanma kat’ileşmeden çıkarmanız gerekiyor, yoksa çocuklar Devletin himayesine verilir!” Sonra bizlere döndü: -Bu adam kim?” dedi. -Beybamız!” diye birlikte cevap verdik. -Babanız yani demek istiyorsunuz. Bu kadın kim?” diye o sarışın kadını işaretledi. -Annemiz!” diye cılız bir sesle yanıtladık. Bilmem neden, adeta utanır gibiydik. -Babanız annenizden ayrılmak için mahkemeye müracaat etti. Anladığım kadar, sizler babanızın yanında kalıyorsunuz, öyle değil mi?” -Evet, Hakim Amca! -5- -Biz, mahkeme olarak, çocukların birbirlerinden ayrılmalarını arzu etmeyiz. Ama iki taraf da bu evliliğin sona ermesi konusunda kararlı. Şimdi sizlere çok önemli bir soru soracağım. Bundan böyle annenizle mi, yoksa babanızla mı kalmak istersiniz? İkimiz de birbirimize bakıştık. Nisa yine ağlamaklı oldu. Dün akşam yeterli prova yaptığımız halde vereceğimiz cevapla annemizi incitmekten korkuyorduk. Yan gözle anneme baktım, onun da gözleri ıslanmıştı sanki. O anda aklıma eniştemin bize öğrettiği bir bilmece geldi: “Çam ağacını oyarlar, İçine tinton koyarlar. Ağlama yavrum ağlama, Şimdi kulağını burarlar!” Şimdi keman çalmanın sırası değildi. Nisa’ya bir kez daha baktım, gözyaşları artık sellere dönmüştü. Benim ise boğazıma bir şey tıkanmış gibiydi. Bu küçücük yaşımda, ağlamamayı öğrenmiştim. Bir yerlerde, bir zaman, sanki kendi kendime söz vermiştim. “Ağlamamayı ya öğreneceksin, ya öğreneceksin!” Cesaretle başımı kaldırdım, Nisa’yı da şöyle bir dürttüm, -Beybamızla, Hakim Amca!, diye yanıtladım. -Sen kızım?” diye Hakim Amca ablama sordu. O da benden cesaretlenerek, “Beybam!” diyebildi. Hakim Amca önündeki tokmağı aldı, masaya indirdi: “Celse kapanmıştır!” Adliyeden indiğimizde neredeyse öğle oluyordu. Ben daha saatten anlamam ama, camiden okunan ezanı işittim. “Allahü Ekber.. Allahü Ekber..” Etrafta boz bulanık bir hava vardı ve karnım da acıkmıştı. Ablam Nisa ağzı açık, esnemeye başlamıştı bile. “Hadi sana bir çikulata alayım!” dedi beybam, “Eve gidip yemek yiyinceye kadar zaman alacak!” Bu onun bana verebileceği en yüksek düzeyde bir ödüldü. Mahkemede herhalde ödevimi iyi yapmıştım. Çok zekiydim zaten ben. Sayıları yüze kadar sayabiliyordum.. Haftanın günlerini de.. Çukulatanın yanında, beybam hayatta herhalde bir kez daha yapmayacağı bir şey yaptı. “Yorgunsunuz çocuklar!” dedi, “hadi eve taksiyle gidelim.. Zaten dükkana da geç kaldım. Halan dükkanda yalnız.” Sirkeci İstasyonu’nun önünden bir taksiye bindik. Bu benim ilk binişimdi otomobile. Bizim sokaktan yılda bir iki kez geçerdi taksi, o da bir düğün olduğu zaman.. Arkasında uzun, beyaz, gümüş rengi kumaşlarla bezenmiş bir kuyrukla. Bu arabanın öyle bir kuyruğu yoktu, ama bana ne. Hep beraber içeri hopladık. Sıcaktan uyumuşum. Eve vardığımızda yemek yeyip yemediğimizi hatırlamıyorum. Kendimi yer yatağına atıp öyle bir uyumuşum ki.. Hem de hiç ıslatmadan. * * -6- Bizim evimizin olduğu Kumrulu Sokak, Cihangir Camiinin günbatısına bakan kapısından çıkıldığında, tam karşısından devamı gibi idi. Yorgunluktan ellerini beline dayamış yaşlı bir hanımı andıran koyu kahve renkli boyalı ahşap evin kapısı dar sokağa, bahçeli arka kısmı da Tophaneye, Necati Bey Caddesine dönüktü. Görüntü gündoğusunda Üsküdar, Kız Kulesi ve Haydarpaşa, günbatısına doğru da Sarayburnu ve limanı kapsardı. Dış görünüşte iki katlıydı. Sokak girişinde, kapıya hemen bitişik nizamda cumbalı bir pencere vardı ki, mahalledeki diğer evlerde olduğu gibi, halacığımızın bizler sokaktayken rasathane gözlem odasıydı. Aynı pencere, sokaktan gelip geçen seyyar satıcıların çağrıldığı dehlizdi de. Aman allahım, bu sokaktan kimler geçmezdi kimler. “Sirkeci, keskin sirke..” “Yoğurt var yoğurt, taze koyun yoğurdu..” “Patates soğan, patates soğan..” “Kalaycıııı!” “Bileyciiii!” “Karpuuuz. Bal kabağı bal..” Ama çarşambaları mahallede düğün olurdu sanki, çünkü o gün, ciğercinin günüydü. Mahallede ne kadar kedi varsa, benim Tekir dahil, fareli köyün kavalcısı gibi ciğerciye takılır ve koro halinde onu yol boyunca izlerlerdi. Beş kuruşluk ciğer, her toroman kedi için yeter de artardı bile. Evin kapısından girildiğinde, çamurlu ayakkabılarınızın çıkarıldığı ve terlik giyildiği ufak bir taş antre’den sonra, sağda, ahşap tek basamaktan ön odaya giden dar bir koridor vardır. Solda ise, on, on-beş taş basamaklı taş merdiven sizi, mutfağın ve yine bir ön odanın bulunduğu bahçe katına indirir. Merdivelerden inerken yarı yolda, solda, içi karanlık ama ne karanlık, küçük bir kömür deposu bulunurdu. Kış başlamadan, daha Teşrinievvel (Ekim) ayında, esmer tenli, bıyıklı, ciddi yüzlü, yalınayak, şalvarlı hamallar, sırtında küfelerle buraya üç dört sefer yaparlardı. Bu odaya girmemize izin yoktu, elimiz yüzümüz kara olur diye. Bana kalırsa zaten içinde cinler, periler oturuyordu orada. Bizim evde kömür sobası yakılırdı, esnaf eviydi bu. Kiralık tabii. Ek olarak, iki orta boylu pirinç mangalları da hatırlıyorum. Gece, tehlikeli olmasın diye, sobalar söndükten sonra kahve pişirmek için kullanılırlardı. Sokağımızda, daha zengin olanlar kömür ya da odunlarını hamallarla değil, eşeklerle getirirlerdi. Mahallenin en zengin adamı tüccar Aziz Beyin evine yakıt, deveyle gelirdi. Hem de daha erken yaz aylarında. Bir gün deveci amcaya beni deveye bindirmesi için sızladım, mızladım nihayet onu kandırdım. O da bir “Ihh!” etti, koskoca deve, ağzında Nisa’nınkinden daha büyük bir sakız, göklerden iner gibi çöktü. Eyere oturmamla semaya yükselmem bir oldu. Ödüm kopmuştu o denli yükseklikten. Elimi uzatsam, caminin minarelerine dokunacağım sandım. Şöyle etrafa bir bakınca başım döndü, midem de bulandı, ama hala yiğitliğe leke sürmüyordum. Korkum ayyuka çıkınca, zafer naraları gibi vahşi çığlıklar atmaya başladım. Olup bitenlerden devenin umurunda bile değildi. Çığlıklarıma, cumbadan halamın başının görünmesiyle kaybolması bir oldu, hemen sokağa çıkıp deveciden beni indirmesini söyledi. Hayat boyunca da deveye bir daha binmedim. Hep yüksekliklerden korkar olmuştum zaten. Ama, sokakta deveye binmiş tek kahraman bendim. Bu, mahallenin diğer çocukları yanında, Nisa’ya da bir ayrıcalık, bir üstünlük gösterisi olmuştu benim için. O kış, benim için bir felaketler kumkuması olmuştu. Bir akşam, hava karardıktan sonra o bahsettiğim taş merdivenlerden mutfağa, halamın yanına iniyordum ki, tam kömürlüğün yanından geçerken, “Bööö. Yerim seni!” diye derinden bir ses duydum. Elim ayağım kesildiği gibi, bağıramadım da.. Emindim, kömürlükteki iyi saatte -7- olsunlar benden intikam alıyorlardı. Niye mi? Bilmem, belki de mahkemede annemi istemediğim için. Korkuyla sarıldığım halacığım duyduğum sesin, her ne kadar, mahallenin en yaramaz çocuğu olan Melih’a ait bir eşek şakası olduğu iddiasında bulundu idiyse de, ben emindim, bir hortlak sesiydi o. Melih miydi acaba? O zamanlar kulağına kızlar gibi küpe takan Melih’ten herkes şikayetçiydi, hatta daha büyük çocuklar onunla alay ederlerdi: “Deli, deli Kulakları küpeli.” Olanlar oldu o gece. Korkudan dilim tutulmuştu, konuşmak istediğimde ancak kekeleyebiliyordum. Çok korkunç bir histi o; konuşmaya kalkıştığımda, dilim sanki gerilere gidiyor gibiydi. Göğsümde de bir ağrı vardı. Üstelik çok sevgili halam, o günlerde ağzımın bir az bozuk oluşu nedeniyle, bunun belki de Tanrıdan bir ceza, ya da uyarı olduğunu söyleyince benim tüm yedek cankurtaran filikalarım battı. Ama o, yine de beni bağrına bastı. Sabahlara kadar ‘artık konuşamayacağım!’ diye ağladım. Herzaman sıkı sıkı sarıldığım Tekir bile iri gözlerini açmış, sanki elemimi paylaşmak istiyordu. Söylemeye gerek yok ki, yatağımı yine ıslatmıştım, hem de iki kez. Beybamın gelişi de hiç bir yardım paketi getirmedi. Karar, sabah olunca, bitişik komşumuz, Saray Defterdarlığı’ndan emekli Ahmet Bey eniştem ve hanımı Feraset hanımla konuşmak, gerekirse herkese şifalar dağıtan Fadime Bacıyı getirterek kurşun döktürmek. Nitekim öyle oldu. Binbir ricayla, Üsküdarlı Fadime Bacı, takım taklavatıyla arzı endam etti. Oturma odasında başıma maşlah gibi, koyu renkli, geniş bir çarşaf geçirdiler. Hemen yanıbaşımda fıkır fıkır birşeyler kaynıyordu. Ben de korkumdan titriyordum ve dişlerimin birbirine vuruşunu duyanlar, zelzele var sanırdı. Hanım kadın, bir sürü dualar okuduktan sonra, başımın üstündeki bir kaba, başka bir kaptan birşeyler döktü. Müthiş bir cızlama. Sanki yaz vakti halam mutfakta patlıcan kızartıyor. “Aman ne de nazara gelmiş bu çocuk!” diye sızlandı Fadime Bacı, “Bak şu suya, göz göz oluyor.. Amanın, bu kadarını da hiç görmemiştim! İmam efendiden de bir nazar muskası yazdırmayı unutmayın. Ayol bu çocuk göze gelmiş. İki gün hiç sokağa çıkmasın ve hiç konuşmaya yeltenmesin. Geçmezse bana haber verin, yine gelirim. Geçmiş olsun hepinize!” “Yiyecek, içecek ne verelim?” “Az yesin, az içsin; bir parça süt, bir parça da yoğurt. Yoğurdun içine bir baş sarımsak ezmeyi unutmayın, sıkıntıya iyi gelir, iyi saatte olsunları da uzakta tutar. Merak etmeyin, iyi olacak inşallah!” Bacı hanım, giderken tasta artık soğumağa başlamış sudan da iki yudum içirdi. Tören bitmişti. Halacığım hemen her zaman, kuşağından mı kursağından mı neresinden çıkardığını bilemediğim bir mandagözü gümüş mecidiyeyi Fadime Bacının cebine kaydırıverdi. Üzerimden çarşaf da alınınca ferahlamıştım, sanki yüreğime su serpilmişti. -8- O gece, halam benim yanımda yattı, maviş renkli bir lazımlığı da yatağımın yanına koydu. Ertesi günün tümünü de yerde yatarak geçirdim ve hemen hemen hiç konuşmadım, yalnızca kedimle oynadım. Nisa da işin ciddiyetini anlamış, gölge gibi sessiz sedasız ortada dolaşıyordu. Hatta hiçbir zaman paylaşmadığı iki arap bebeği ile oynamama izin bile verdi. Akşam beybam -herzamanki gibi- gece dokuzda geldi, neredeyse uykuya dalacaktım. Halama nasıl olduğumu sordu, bana sormaya lüzum bile görmedi. Zaten o geldiğinde, bizler çoktan yatmış bulunurduk. Tüm gün beraberliğimiz yalnızca tatil, yani Cuma günleri olurdu. Çoğu zamanlar da camiye Cuma namazına giderdik. Çok şükür, ertesi akşama doğru dilim çözüldü. Halamın verdiği limonlu, sıcak, arpa şehriyeli çorbayı içtikten sonra sesim birden düzeliverdi. O gün bu gün, artık küfür ettiğimi hatırlamıyorum. Sizlere de bir az mahallelilerimizden bahsedeyim. Evimizin tam karşısında, bugün bile hemen hiç değişmeyerek aynı kalan bir arsa içinde, ben desem seksen, sen desen doksan yaşında kamburumsu bir kayın ağacı vardı. Sokağa bakan yüzünde de, Nasreddin Hocanın kabrini hatırlatan eski, ahşap, yıllanmış, üstüne de paslı bir kilit vurulmuş ağır bir kapı. Yanlarından yükselen bir iki çalılık, benim boyumun yarısı kadar yükseklikteki taş bir duvarla sokak sınırını tamamlıyor. Orası tekin değilmiş de, onun için bir şey inşa edilmemişmiş. Başka bir inanca göre de orada bir yatır varmış, üstüne bina konmasına izin vermezmiş. Yoksa yeryüzü çatır çatır sallanır da yıkılırmış. Çocukların biri orada bir zamanlar bizlerin gövdelerinden de kalın kocaman bir yılanın çöreklendiğini görmüşmüş. Muş muş da miş miş. Sokakta oynarken elimizden oraya top kaçsa, ya da çelik çomağın çeliği oraya bir gitse, haddimize mi düşmüş o çalılıkları ya da taş duvarı aşmak? Ben hayatım boyunca oraya gireni görmedim. Demiştim, sağımızda, 44 numarada, Saray Defterdarlığından emekli Ahmet Bey eniştem evinde eşi, yani halam Feraset hanım ve yegane oğulları Hulusi oturuyor. Onların da evi iki katlı, ama ev kendilerinin. Eniştem, o zamana kadar tanıdığım insanların, daha doğrusu erkeklerin en namuslu ve düzenlisi. Ona çok şeyler borçluyum. Bir kere, kerrat cetvelini bana o öğretti. Kış gecelerinde de, “Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde..” diye başlayan masalları da o bana öğretti. “Anlat, anlat enişteceğim!” diye yalvarınca dayanamaz, kırçıl bıyıklarını şöyle bir burduktan ve yassı namazını kıldıktan sonra yine başlardı. Ve ben, çok kez, kollarında uyurdum. Tuhaf, beybamın bana hiç masal söylediğini hatırlamıyorum. Bilmez miydi acaba? Yarı hafız olduğunu, İdadi’ye devam ettiğini duymuştum, ama o kendinden hiç bahsetmezdi. Ama Ahmet Bey eniştem bana saraydan neler anlatmazdı neler. Ben uyuyunca da, beni kollarına alır, ‘sokağa çıkmak pek tekin değildir’ diye, bahçeye çıkar, iki evin müşterek bahçesi arasındaki tahtaperde kapıdan beni halama teslim ederdi. Eniştemin, ciddiyeti, insanseverliği ve dürüstlüğü yanında, tuhaf huyları vardı. Örneğin hayvanları hiç sevmezdi. “Eğer onlar Allahın sevgili kulu olsalardı, Allah onları insan yaratırdı!” derdi. Özellikle ilkbahar aylarında, sabahları, mahalle kedilerinin kızışıp birbirleri üzerinde “Birdir-bir” -herhalde öyle, değil mi?- oynadıkları zaman, öfkeyle ikinci katın bahçeye bakan penceresini -9- açar, rezeyi takarak garantiye aldıktan sonra daha akşamdan hazırladığı bir kova suyu onların üstüne veryansın ederdi. Onun makbulü, kümes hayvanlarıydı. Bu nedenle, onun himayesinde gerek onların ve gerekse bizim bahçemizde kurbanlık bir iki hindi, üç dört tavuk sevgiyle beslenirdi. Arada sırada onların kümesine gider ve follukta yumurta arardık. Eve getirdiğimiz pireler de caba. Ama limana bakan bahçenin en güzel tarafı, o mis kokulu hanımellerinin yatak odamıza kadar tırmanışı idi. Eniştemlerin bahçesinde yediveren gülleri ve -uçurum gibi yamaca yöneldiklerinden yanlarına yaklaşmaktan korktuğumuz- bir iki erik ve kiraz ağaçları da vardı. Emekli olduğundan beri, eniştem, siyah takkesi başında ve takunyaları ayağında, hemen tüm gününü bahçede geçirirdi. Su istediğinde verildiğinde “Su gibi aziz ol!”u eklemeyi de ihmal etmezdi: “Su ve toprak. Hayatın başlayışı ve bitişi. Onun için dünyada, su’dan ve toprak’tan daha aziz şey yoktur.” Bilimsel alanda, özellikle matematik’te, Tarih’te, yaşımın çok evvelinde eniştem bana çok şeyler öğretmekle beraber, beni, masallar ve günlük yaşamdaki öğretileri en çok etkilerdi. Örneğin, “el kızartmaca” oyununu ben ondan öğrendim. Nasıl mı oynanır? Zor değil. İki kişi karşılıklı oturacaksınız ve avuçlarınızı birbirlerine yapıştıracak gibi iç içe, ama düzgün tutacaksınız. Yukarda olan ebe. Eli, sizin elinizin altında olan, aniden elini sıyırarak, ister karşı -zor olsa da- ister aynı elinizin üstüne vurmaya çalışacak. Size temas olduğu müddetçe siz ebe’siniz ve ‘el kebabı’nı yemeğe devam edeceksiniz. Nedense bu oyunu mükemmel oynardım ve Nisa’nın, hatta Hulusi abimin ellerini hemen daima en çok ben kızartırdım. ‘Kızma Birader’ ve ‘Domino’ oyunlarını da bana hep eniştem öğretti. Şans oyunları deyip de geçmeyin, zekanızı öyle bir kullanmak zorundasınız ki. Kızma Birader’de bir iddiam yok ama, domino’da, bugüne bugün beni kimse yenememiştir. Çünkü, hesap kitap meselesi. Her taştan yedi adet var, ve isterseniz, yerdeki tüm taşları çekerek karşınızdakinin elindekilerin ne olduğunu bilebilir ve oyunu ‘bağlayabilirsiniz”. Nasıl oynanacağını biliyorsunuz değil mi? Herkes yedişer taş çekecek, biri en yüksek çifti, genellikle altı-altı, ya da beşe-beş’i atacak ve sizler, sırayla, ellerinizdekileri, yere uygun bir şekilde bağdaştırarak, bu demektir ki domino’ların yarıdan ikiye bölük iki ucundaki rakkamları denkleştirerek, yani onu yere yatırarak yitirmeye çalışacaksınız. Elini ilk bitiren diğerlerinin tüm sayılarını alır. ‘El bağlandığında’, yani oynayan taraflar tüm taşları bitiremeden yerle artık oynama imkanı kalmadığında eller açılır ve en az sayısı olan diğerlerini alır. Oyun yüz’de, ya da yüz elli’de biter. Eğer elinizde yere uyum sağlayacak bir taş yoksa, yedek taşlara gidersiniz. O zaman, zamanın eskitemediği eniştemin ciddi yüzünde anide bir gülümseme gelir geçer ve bir türkü edasıyla mırıldamaya başlardı: “Bahçeye kurdum asma salıncak, Yar gidip yar gelip eğlenecek. Haftanın başında düğün olacak, Yar gidip yar gelip eğlenecek!” -10- Onun ‘bahçe’ dediği, yedek taşlardı. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın; iddiasız, insanları zekasıyla mat etmeye bayılırdı. Sigarası, hafta sonlarında ve pek ender olarak gereken ‘bir kadeh rakı’dan başka bir işreti yoktu. Kumara tüm gücüyle karşıydı. Halamdam daha evvel evlendiği ilk karısından yetişkin bir kızı ve bir de oğlu olmuştu. Onlar, ancak bayramlarda babalarının elini öpmeye gelirlerdi, yoksa başka günlerde onlardan hiç işitmezdik. Bir ara beybamın onun yetişmiş kızı Müyesser abla ile evleneceğinden bahsedilmişti ama bizim evde sorulara yanıt alınmadığından sormaya cesaret bile etmezdim. Hem belki de benim sahici annem, bir gün, bakıverirsin, çat kapı, çıkıp geliverirdi, sonra ne yapardık? ‘Müyesser abla’yı yalnızca bir kez, bir bayram günü görmüştüm. İnce, zarif, kıpkırmızı dudaklı, esmer güzeli bir ablaydı ve benimle çok ilgilenmişti. Sıcacık elleriyle avuçlarımı sımsıkı öylesine sarmıştı ki.. Göğsündeki taş gibi yuvarlak, yumuşacık, sıcak iki topu da yakından hissetmiş, gözlerim kararmıştı. Aynı sıcaklığı yalnızca benim Tekir’imde bulmuştum. Sahiden benim annem olur muydu acaba? Olur muydu, olmaz mıydı? Onun şen şakrak, musiki nağmeli kahkahalarını yıllar boyu unutmadım. Sıcaklığı da caba.. Ya eniştemin bizlere öğrettiği bilmeceler? “Bilmece bildirmece, el üstünde kaydırmaca.” (Sabun) “Bilmece bildirmece, dil üstünde kaydırmaca.” (Dondurma) “Yer altında yağlı kayış.” (Yılan) “Çat burda, çat kapı ardında.” (Süpürge) “Yedi delikli tokmak, bunu bilmeyen ahmak.” (İnsan yüzü: ikişer göz,kulak, burun ve ağız) “Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk.” (Limon) “Çınçınlı hamam, kubbesi tamam, bir gelin aldım, babası imam.” (Saat) “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane!” (Nar) Ya onun öğrettiği tekerlemeler? “Bir berber bir berbere bire berber gel beraber Berberistan’da bir berber dükkanı açalım demiş. Hiç bir berber bir berbere bre berber gel beraber Berberistan’da bir berber dükkanı açalım der mi?” “Kırk kartal kırkı da kara kartal, kırkı kalkar kırkı konar.” “Şu yoğurdu sarımsaklasakda mı saklasak sarımsaklamasak mı saklasak?” “Şu köşe yaz köşesi şu köşe kış köşesi.” Eniştemlerin evinden sağa, yani Cihangir Camiinin güney-batı giriş kapısına doğru, bir seri orta halli, çocuklu aileler yerleşmiş. İlki, iki kız ve iki oğlu olan, orta uzun boylu, düzgün sarı saçlı (bazan anneme benzediğini itiraf ederdim kendime) bir hanım, Bezmiye hanım. Kocasından ayrılmış, kocasının kardeşiyle evlenmiş. Çocuklar yeni beybalarına, -yani amcalarına- nasıl baba derler diye düşünürdüm. Kızların biri Nisa’nın yaşında -yani benden bir buçuk yaş büyük-, diğeri, ablası daha serpilmiş, gelişmiş, oo, yaşını tahmin edemeyecek kadar yaşlı. Bunlar Nermin ve Şermin. Oğlan, onu çağırdıkları -11- gibi, Tosuncuk. Benim yaşımda zaar, ama daha uzun boylu, daha şık elbiseler içinde her daim. Mahalleli bu aile hakkında neler konuşmazdı neler. Yok efendim, beyba ve amca ikiz imişler de, kadıncağız bir gece ikizleri şaşırınca, devama karar vermişler; yok, koca askere gitmiş, sonra da üç çocuğun ve bir kadının sorumluluğunu çekmemek için geri dönmemiş, kardeşi de aile şerefi namına gündeme girmiş ve bir daha çıkmamış. Tüm bu kargaşalığa karşın, çocuklar melek gibi güzel ve terbiyeli. Hiç bir kez küfür ettiklerini işitmedim. Ben de hiç küfür etmem; biliyorsunuz, bir kez denemiştim, sonra da inlerin cinlerin beddualarıyla dilim tutulmuştu. Ailede, kardeşler arasında en kötü ‘eşek’ diyebilirsiniz, diyebilirsiniz ama iki şartla, bir, ‘eşek’ yerine iki (ş) ile ‘eşşek’ diyeceksiniz, böylece sanki farklı bir nesneden bahsetmiş oluyorsunuz, iki, özür dileyeceksiniz. Ona ek olarak, kendinizin de bir eşşek ya da eşşeğin sıpası olduğunuzu üç kez, kapı ardında, komşulara duyuracak şekilde avaz avaz bağıracaksınız. Tosuncukların babalarını hiç görmezdik biz mahallede. O eve hep akşam karanlığından sonra gelirdi. İri yarı ama oturaklı bir adamdı, hiç olmazsa, gölgesi öyle görünürdü. Onların sağında bir Profesör Füruzan abi vardı, liseye gidiyordu galiba. Kibarlığın bir örneğiydi o abimiz. Bi defa, “Efem..”siz konuşmaya başlamazdı bile. Her vakit lacivert ceket, pantolon ve kravatsız gezmez, elleriyle de sık sık, gözlerinden burnuna kayan gözlüğünü düzeltirdi. Söylediklerine göre, üç lisan bilirdi. Bizim ceplerimiz milyeler, cicaliler ve gazoz kapaklarıyla dolup taşarken onun ceplerinden yabancı dil dergiler ve lügatlar sarkardı. Bir gün onun gibi bir profesör olmayı ne denli arzu ederdim, vallahi de billahi de. Düzeyi icabı, onu hiç bir kez evimizde konuk edemedik tabii, ailesiyle de hiç tanışamadık. O sırada son, çürük kahve rengi kapılı, basık, tek kat gibi görünen, ama meyve ağaçlarıyla dolu bahçesi bir alt yokuşa uzanan ev, Raşit Çavuş’a aitti. Bizim çocukluğumuzda, o kapıdan içeri hiç bir kimse girmemiştir, zira izin yoktu. Eşinin yaşmaklı başının kapıdan bir kez göründüğünü bilirim, o da hamidiye suyu getiren eşekçiye yardım ettiği bir gün. Çavuş’un iki oğlu vardı, daha büyükçesi Fazilet abi, ast-subay okulu öğrencisi ve bizlerden çok büyük, daha küçüğü ise, halazadem Hulusi’nin yaşdaşı Mıstık. İşte mahallenin en çetin çocuğu ve küfürbazı bu vatandaştı. Mıstığın garip bir asaleti vardı, kendinden küçüklere hiç dokunmazdı ama hiç yüz vermezdi de. Büyüklere de hiç bulaşmazdı. Kızıl saçı, sarı sarı çilli yüzüyle akranlarına şöyle bir baktı mı, tamamdı. Kendine güvenebilirsen bir laf at ta gör. Mıstığa güvenebilirsin ama kuyruğuna basmayacaksın. Hiç şakaya da gelmezdi o. Bizim Profesör Füruzan bir gün, elinde bir edebiyat kitabı, ona rastladığı anda, Ömer Seyfeddin denilen bir yazardan şu kıt’ayı okumaya kalkışmıştı: “Mustafa Mıstık Arabaya kıstık, Üç mum yaktık, Seyrine baktık.” -12- Vay efendim, sen misin bana bunu okuyan. Eminim Profesör, sözüm ona bir azizlik olsun diye bunu yumurtlamıştı ama sen gel de bunu Mıstığa anlat. Ona saldırmadı ama, -ne de olsa komşuluk hakkı var- şöylesine bir yan bakıp dudaklarının kenarıyla öyle sunturlu bir şeyler savurdu ki, burada tekrarlayamam. Ben de sayın Profesörün espri’sinden masun kalmamıştım. Gene bir gün -tesadüfen- yolda karşılaştığımızda bana “<em>Mon ami</em> (dostum -Fr.)”, demişti, “Senin göbek ismin ne?”. “Hakkı” diye yanıtlayınca, bana da şu lütufta bulunmuştu: “İsmayil Hakkı Dolmayı kaptı. Dolma sıcak, Ağzını yaktı!” Evimizin sol yanında, mahallenin tek kagir, beş katlı beton evi yükselirdi. Herhalde zengin insanlar otururdu orada. Kapılarında zili bile vardı. Bizimkilerde ise demir bir tokmak, zaten ilk darbeden sonra halacığımın başı cumbadan arzı endam ederdi, ya da o içerlerdeyse, derinden gelen bir “Kim o?” ile karşılaşırdınız. Bu modern, taş binada zile basıyorsunuz, kim olduğunuz sorulmadan ‘çat’diye bir sesle kapı açıldığı gibi, içeri giriyorsunuz. Işık yanan bir ‘antre’ ve yerde, basmaya kıyamayacağınız mermer taşlar. Ben ilk kez görüyordum bunu. Apartmanın dördüncü ya da beşinci katında bir rum ailesi oturuyor; görüştüğümüzden değil, katlarının, yan yana duran bahçelere bakan balkonlu art yüzünden biliyorum. Bahçeler arasında çit yerine, bu kez, tuğladan örülü bir yarım duvar vardı, eniştemleriminkinden farkı bu. Bu demektir ki birbirinizin bahçesine giremezsiniz. Ta aşağılardan, o ailenin Lena adındaki emekleyen bebeklerinin vızır vızır işleyen, herhalde Beyoğlunda Japon Mağazasından alınmış kurma oyuncaklarının vızıltısını işitir, doğrusu da özenirdik. Beybam oyuncaklara inanmazdı. Ablam Nisa için bir arap bebek, benim için kurma bir tank bir yıllığına yeterdi. Bir yo-yo’yu iki kardeş iki yıl paylaştığımızı hatırlarım. Ne yo-yo’ydu o ama, öğreninceye kadar akla karayı seçmiştim. Her neyse, bir gün Lena’nın çıngırağı bizim bahçeye düşmüştü. Nisa ve ben hemen bir yüz metre yapıp çıngırağı aldık ve bir süre, bir güzel salladık. Som gümüşten kaplanmıştı ve ne de güzel sesi vardı. Tabii bir az sonra bizim kapı çalındı ve Lena’ların hizmetçisi çıngırağı istemeye geldiğinde, biz ikimiz, birbirlerimizin yüzüne bakıp, izinsiz süt içmiş kediler gibi masum masum, “Yoo”, dedik, “Biz çıngırak mıngırak görmedik!” Bu, çocukluğumun hatırlayabildiğim ilk yalanı idi. Halacım da, sorum üzerine, bana ‘hizmetçi’nin ne demek olduğunu anlatmaya çalıştı. Bir süre için anlamış göründüm, zira zekama toz kondurmazdım. Benim bildiğim, bizim eve bir iki haftada bir, bir arap ‘bacı’ gelirdi, güler yüzüyle, rengarenk şalvarıyla, yerde, leğenin içine koyduğu bezler, çamaşırlar ve Öküzbaş çivitiyle, bizim çamaşır ve çarşaflarımızı yıkardı. Bizle de beraber yemek yer, arada tatlı tatlı masallar anlatır ve sonra da ‘Allah razı olsun!’ diyerek bizleri terkederdi. O bacı, bir iyilik timsali olarak zihnimden tüm hayatım boyunca silinmedi. Hizmetçi? Anlamıyorum.. -13- Apartmanın ötesinde, yanyana dizili, birbirine benzer, içi ve dışı özenilerek yapılmış, bakımlı, ikişer katlı evlerde oturan, hali vakti bir az daha yukarda olan aileler vardı. İlki, Dr.Süreyya Bey’e aitti ki Nisa’ya yaptığı yardımlardan dolayı ona olan minnetimize daha sonra geleceğim. Onların yanında da, dışı beyaza boyalı, kapısının yanındaki fenerden dolayı diğerlerine fark atan Hakkı Şevket Beyin evi idi. Onun Babıalide bir kırtasiyeci dükkanı vardı. Öyle güzel dolma kalemler satardı ki, hayalimde, bir gün belki onlardan birini bana hediye verir mi diye rüya ettim durdum. Söylenmemiş ve hiç bir zaman gerçekleşmemiş çocukluk hulyalarından biri. İki oğlu vardı, Haluk ve Erdem; tertemiz giyinen efendi çocuklardı, ama bizlerle oynamazlardı, zira babaları onları her zaman kendisi dükkana götürürdü.. Böylece blok’un sol bölümü bitiyor. O evlerin tam karşısında ve bizim meşhur ‘yılanlı arsa’nın sol yanından öteye gelice; ilk olarak, dar, iki katlı, tuğladan yapılı iki basamaktan sonra kapısına erişilen, dolayısıyla sokağa bakan pencereleri sokak düzeyinin bir az üzerinde olan zarif bir ev vardı. Bu, Mühendis Nihat Beye aitti. Eşinin adını hatırlamıyorum, Meziyet idi galiba. O ve üç çocuğu hemen her an evde idiler. En büyük çocukları, Fikret, halazadem Hulusi’nin yaşdaşı, daima gülen ve fakat kırışıklı, yaşlıları andıran yüzüyle okul saatleri hariç, her daima o pencerenin önünde oturup sokağı dikiz eden bir delikanlı idi. Efendi, yumuşak bir gençti ve tabiidir ki bizlerle hiç oynamazdı. Ortanca kardeş, Türkan, aşağı yukarı benim yaşımda idi, sessiz, tatlı bir kızdı. En küçükleri ‘kan kırmızı’ Şükran hemen hemen yerde yeni emekliyordu ve emziği asla ağzından eksik olmazdı. Ben hayatımda Müjgan kadar şirin bebek görmedim desem yalan olmaz sanırım. Onlara ya halam ve beybamla, ya da eniştem, halam ve Hulusigiller giderdik. Ha, ailenin en büyük evlenmiş kızı da Muhlise abla da iki bebeği ile oradan eksik olmazdı. Önceden de dediğim gibi eniştem emekli bir muhasebe memuru, beybam ise Selanikte doğmuş büyümüş, onun yöresinden biri olan Tikveş’ten gelme göçmen bir bakkal, böyle mühendis ailesiyle ne işimiz vardı, bilmem. Bildiğim bir şey varsa, o da, yılbaşılar dahil, eniştemlerden sonra en fazla gittiğimiz ev idi. Oraya gitmemizin nedenlerinden biri belki de mühendis beyin yeni alınmış, pille çalışan Phillips marka bir radyosu olsa gerek diye düşünüyorum şimdi. Özellikle yılbaşlarında, radyo’dan Sait Sepici’nin espri’lerini, çalınan plakları ve Safiye Hanımın sesini başka nasıl duyabilirdik? Eniştem için radyo, ‘gavur icadı’ idi ve buna, onun evinde yer yoktu. Beybamın ise aklı başka yerlerde idi. Bundan daha sonra ayrıntılarıyla bahsedeceğim. Fikret abi’lerde benim en bayıldığım şey, aile sohbeti idi. Büyükler kendi aralarında konuşurlarken bizler, ya beraberimde küçük ‘postacı’ çantamda getirdiğim boya kalemleri, kalın resim kağıtları ve benzeri takım taklavatla meşgul olur, ya da Şükran’ın oyuncaklarına ortaklık ederdik. Ben ilk tombala’yı o evde oynadım. Ama en büyük zevkimiz, Fikret abi’nin -bir az geç gelmiş olan- çok sevdiği küçük kız kardeşine aldığı kutulu bir oyuncak idi. Kutunun altına şöyle bir basıyorsunuz, acayip suratlı, yüzü gözü boyalı, palyaço gibi bir kız çocuğu çıkıyor, bir daha basıyorsunuz, kayboluyor. Şükrancığın, fincan gibi açılmış gözleriyle o kutunun sırrını anlamaya çalışmasını izlemek çok hoştu. İtiraf edeyim, ben de en az onun kadar hoşlanıyordum. -14- Bu ziyaretlerde gözetilmesi gereken seremoni de şu idi: Bir aile eğer diğer aileye ziyaret yapmak için haber iletmek istediğinde, genellikle ailenin en büyük kızı, bizim ailede Nisa ve ben, apar topar komşunun zilini çalar, örneğin: “Meziyet teyze; halam selam söylüyor, eğer bir maniniz yoksa, bu akşam yemeğinden sonra sizlere bir kahve içmeye gelmek istiyoruz. ” “Aa, ne manisi olacak, benim de selamımı ilet, buyurun!” Mühendis Bey’lerin evinin yanında, bence sokağın en görkemli, üç katlı, morumsu koyu kahve rengi, hemen daima yıkanmış çamaşırların sergilendiği ikinci kat balkonuyla gözleri çeken, Fatih Bey’in evi vardı. Kendisi esmer, kısa boylu, efendiden bir zattı ve anladığım kadar, bir devlet memuru idi. Eniştemden daha genç olmasına karşın, zaman zaman onların -her ne kadar anlamasam da- ciddi devlet meselelerini tartıştıklarına tanık olmuştum. Evin diğer erkanı, güler yüzlü, mahallenin ‘ikinci annesi’ Saniye Hanım ve kızkardeşinin yanında üç oğul idiler. En büyükleri Kadir abi, ciddi, efendi ve bizlerden çok büyük idi. Temiz kıyafeti, babası gibi başı önde, düzgün adımlı yürüyüşüyle dikkatimizi çekerdi. Ortancaları Niyazi abi, sevgili halazadem Hulusi’nin çağdaşı idi, sık sık beraber bisiklet turuna çıkarlardı. Bin bir ricayla öne, didonun üstüne oturmaya bir izin verdiklerimde gel keyfim gel. Hulusi abimin bisikleti benim için çok büyük idi, öğrenmeyi istesem de izin vermezlerdi. Küçüklüğümün en hazin düş kırıklıklarından biri de bu idi: Hayat boyunca bir bisikletim olmadı. O yaşlarda, ‘üç tekerlekli’ye bir kez izin çıkmıştı, eksik olmasın Nisa, leylek bacaklarıyla iki ayda onun hakkından gelmişti. Ailenin en küçüğü, en hareketlisi, en yaramazı- ama tatlı- ve en yaratıcısı Gazi Aman allahım ne çene, ne espri. Ben kendimi konuşkan bilirim ama Gazi espri’lerine başlayınca, hele tatlı bir gülüşle mimik ve vücut çalımlarını da ona ekleyince, herkes durur ve hayranlıkla onu seyrederdi. Annesi Saniye Hanımın ayağı bir az sekerdi, sanırım küçükken bir kaza ve ameliyat geçirmiş, ‘doktorlardan olmuş’. Ondan böyle kendini herkese sevmeye vermiş. O, ben dahil, mahallede her çocuğu sevgiyle bağrına basar, özellikle okuldan gelip de annelerini evde bulamayanlara akşam üstü tereyağ ve reçelli ekmeği sunmaktan zevk duyardı. Biz çocuklar da çoğu kez o evin önünde oynardık, bizler için sanki bir koruyucu melek vardı orada. Beni korkutan Melih ise, sokağın ta öteki ucunda, yokuştan Tophane’ye, İtalyan Hastanesi’ne inen bayırın sonundaki evlerden birinde otururdu. Ailesiyle hiçbirimiz tanışmamıştık; o gelir, oyunlarda elebaşılık yapar, haşarılıklarını gösterir ve gece karanlığında, hepimizden geç, evine dönerdi. Eve dönüş türküsü de şu idi: “Evli evine, Köylü köyüne, Evi olmayan Sıçan deliğine!” x     x -15- Bir az da kendi evimizin iç hayatından ve orada olup bitenlerden bahsedeyim. Evin girişini, karanlık, umacı kumkuması kömürlüğün yanından geçerek aşağıya, mutfağa ve oradan da bahçeye giden merdivenleri tarif etmiştim. Yolun sonunda, bahçeye çıkmadan önce, solda bir oda ve sağda da mutfak vardı. Soldaki o odada yemek yerdik biz. Hepimizin, ne güzel, işlemeli yer minderleri vardı. Sofra, bu minderlerle onun etrafına dizildiği bir karış yüksekliğinde, kalın, odundan yapılı, altında çapraz, künt, çakılı ayakları olan, yuvarlak, siniye benzer bir yemek masasından ibaretti. Üzerine de halam, Sümerbank’dan aldığı damalı bir bir örtü örterdi. Çatal, kaşık kullanmayı çok erken yaşlardan öğrenmiştim ve bununla hem ben iftihar ederdim ve hem de halam herkese söylerdi. Sabah kahvaltılarını halam, ablam ve ben üçümüz, bir az geç yapardık. Çay içmek usuldendi; süt seyrek, özellikle cuma günleri içilirdi. Ayva ya da vişne, bazan da gül reçeli, sarı Trabzon yağı, ufak bir parça beyaz peynir ve -sayılı- zeytin taneleri yenirdi ki herkese üç veya dört tane düşerdi. Ablam ya da ben es kaza bir tane fazla zeytin yesek, diğeri kıyametler koparırdı. Kış vakti, halacığım, sabahın köründe üfüre üfüre kızdırdığı mangalın üstüne ters koyduğu maşa ile özellikle benim için kızarmış ekmek hazırlardı. Geride lokma bırakmak günahtı, aksi takdirde o kırıntılar, ya da yemek artıkları Cennete giderken Sırat Köprüsünde, arkamızdan gelecek ve bizi «beni niye ardında bıraktın?» zorlayacaklardı. Yumurtayı hiç sevmezdim, hele rafadanı hiç ama hiç. Aklarının kımıldaması midemi bulandırırdı. İyice, taş gibi pişerse, ala. Öğlen yemekleri için halamın başına gelenler vardı, zira, nedenini bilmem, pek yemek seçerdim. Enginar, paça, mercimek, semizotu, imam bayıldı, bamya, sakakat hiç yemezdim; var mı yok mu pilav, makarna, patlıcan ya da kabak kızartması ve cızbız köfte. Pirzola zaten, evlere şenlik, bayramda bir yenen şeydi. Ekmeği de çok yerdim. Akşamları, nadiren beybam da sofraya katılırdı, zira dükkandan gece dokuzdan sonra gelirdi ki biz çocuklar için bir az geç idi. Yemeklere dua ile başlardık, “Allah Baba, beybama çok çok para ver!” ve dua ile bitirirdik, “Allah beybama, halama, cümlemize sağlık versin, uzun ömürler versin, amin!” ve elimizi yüzümüzün üstünde şöyle bir gezdirirdik. Ve Cennet hulyasıyla oyunlara dalar, halam bakırdan bir kap içersinde bulaşık yıkadıktan sonra, yukarıya kendi oturma ve yatak odamıza geçerdik. Aşağıdaki yemek odasında beybam yatardı da. Yer yatağı, yorgan ve çarşaf, kömürlüğe bitişik duvara gömülü yüklükte muhafaza edilirdi. O yüklükle, yukardaki benim, Nisa’nın ve halamın paylaştığı oturma ve yatak odasındaki yüklük, bizlerin eve pek seyrek de olsa gelen diğer çocuklarla saklambaç oynadığımız en ilginç yerler idi. Saklambaç ne de güzel bir oyundur değil mi? Saklan, seni bulsunlar, saklansınlar, sen onları bul. Kaybolanlar geldiğine göre, acaba annem de bir gün yüklükten çıkar mı? Bunu hep beklemişimdir, ama gene, gerçekleşmemiş çocukluk hulyalarından biri (Yüklükteki ilk seks deneyimimden de daha sonra bahsedeceğim). Yerde uzun, sade bir kilim ve şurada burada oturulacak iki üç tahta sandalya, dekoru tamamlardı. Bahçeye bakan tek pencerede, tepeden aşağı iki yandan dökülen sade, Nazilli basması mıdır yoksa Kula bezi midir neden yapıldığını bilmediğim bir nesneden yapılı perdeler vardı. Kenarlarından, bahçeden yukarlara tırmanan amber kokulu hanımellerinin yılan gibi kıvrılan ve tırmanan sarmaşıkları sanki her kez bana el sallardı. Bayılırdım o odaya. Mutfak, malta taşlı koridorun öte yanında, bu odanın tam karşısında, gene irili ufaklı ama geniş malta taşı zeminli, bol güneş ışığı alan bir yerdi. Tavanda, şurada burada, kurumaya terkedilmiş sarımsak ve adını bilemediğim diğer bir sürü bitki türlerinden demetler sarkardı. Gümüşi beyaz, ince ve narin, bir tür örme tellerden yapılı, içleri limon, yumurta, soğan ve patates dolu sepetler, avizeler gibi pırıldayarak, mutfağa şirin ve gizemli bir hava verirdi. Sağ köşede, gene, önü telli; etin, balığın, kıymanın, sütün ve yeni yapılmış zeytin yağlı yemeklerin serin tutulduğu bir tel dolabı; duvarlarda şeker, un, pirinç, zeytinyağı, nohut, bezelye, mum ve kibrit, tuz, sabun gibi maddelerin saklandığı raflı, rafsız dolaplar. Köşelerde sarı telli kısa oda süpürgeleri ve mutfak, hela için yapılmış çalı süpürgeleri, faraşlar, maşalar ve benzerleri. Mutfakta bizler yıkanırdık da. Taşlar, bir köşede, suyu bir deliğe akıtacak şekilde özel olarak meyillenmişti. Bir çok çocuklar yıkanmaktan hoşlanırlar ama, ben değil. Ben oldum olası yıkanmaktan korkardım ve bu, evde başlı başına bir olay olurdu. Halama, haftada bir bizleri yıkamak istediğinde ben bucak bucak kaçar, en sonunda teslim olurdum. Herşeyden evvel, yıkanırken gözlerimi kapamaya korkardım, sanki bir daha hiç açamayacak mışım gibi, ya da kömürlükten, iyi sıhhatte olsunlar, birileri gelip beni arkadan sarıp sarmalayacaklarmış gibime gelirdi. Yıkanmanın yanında, o gün bu gün, soyunmaktan ve çıplaklıktan da hiç hoşlanmam. Pipi’mi mi yoksa popo’mu mu sakınıyorum bilmem. Vücudumu hep birşeylerle örterim. Hayatımın en mukaddes insanı Saliha halam bile beni yıkarken ona, “Bakma, bakma, gözünü kapat!” diye haykırırdım. Başıma sabun sürüş de ayrı bir dert idi. “No’lur İsmayilciğim, bir sabun!” yalvarışına zorlukla bir izin çıkarırdım, sonra, halacığım bir ikinci kez için kaçamak yapmaya kalktığında basardım yaygarayı, açardım gözümü. Bu kez de gözüm sabundan yanardı ve bir daha yıkanmayacağıma yeminler ederdim. Halacığım beni böyle güç bela ‘cıbı-cıbı’ ettikten sonra havlulara sararak kurular ve üstüne üstelik gülsuyuyla beni kokulara boğardı. Beni yüzüne ve bağrına şöyle bir bastırır ve, “Senin gülsuyuna gereksinimin yok,” derdi, “Sen, Peygamber sülalesinden mi geliyorsun ne, zaten gül gibi kokuyorsun!” Bunu daha sonraları, hayatta ikinci çok sevdiğim küçük halam da söylemişti. Söyleyene değil de söyletene bak derler. Bilmem, belki. Ben çok terlerim, en ufak bir gayretle. Terim de gerçekten hiç mi hiç kokmaz. Belki de öyledir. İnşallah öyledir.. Yıkanmamın diğer bir şartı da, suyun ılık olması idi. Soğuk suya kat’iyen yanaşmazdım, bu yüzden senelerce denize bile giremedim. Sıcak suyun ‘beynimi haşlayacağından’ korkardım galiba. Zavallı halam, ocakta odunların üzerine yerleştirilmiş peynir tenekesinde kaynayan suya bir hamam tasıyla soğuk su eklemeye çalıştığı gibi, zaman zaman parmağını daldırarak suyun derecesini benim için ölçerdi. Ah, o ne sevgiydi o… Evimizin tek alaturka helası, kapıdan girildikten ve iki basamakla daha yukarı kısa, küçük bir salona girildikten sonra tam karşıda idi. Nedense kendimi temizlemeyi pek de öğrenememiştim, suyla taharet etmek de garibime giderdi doğrusu. Büyük abdestini kubura hizalayacaksın, tam isabet, sonra, sağ elinle tutacağın ibrikten akan suyla, sol elinle boklu kıçını yıkıyacaksın, yarım yamalak yıkadıktan sonra da, gene duvara iliştirilmiş, herkesin kullandığı rengarenk olmuş bir bezle de kurunacaksın. Başka bir yolu olmalı bu işin. Dört, beş yaşıma kadar halacığım sarılanmış donlarımı yıkadı durdu, bir gün bile şikayet etmedi  cennetlik. -17- O koridorun solundan gidilerek varılan, evin arka yüzüne, yani boğaza bakan oda, bizlerin oturma, misafir ve yatak odası. Pencerelerin karşısı duvar gene yüklük: Yatak, yastık, çarşaf ve battaniye deposu. Odada üç kişilik bir sedir, iki eski pembe renkli koltuk ve yeterli sayıda yer minderleri var. Isımız, geniş, bakır bir kömür mangalıyla sağlanıyordu. Bir iki yıl sonra kömür sobasına terfi ettik. Yüklük, gene Nisa ve mahalle arkadaşlarımızın ‘saklambaç’ oynadığımız gizemli yer. Ha, sizlere ilk seks deneyimimden bahsedeceğimi vad’etmiştim, onu tutmalıyım. Dört yaşlarındaydım sanırım, artık bir ‘pipim’ olduğundan emindim ama acaba halamın ya da Nisa’nın pipi’leri var mıydı? Bunu keşfetmek gerekiyordu. Yerde oynarken kaç kez halamın etekleri altından bakmış, ama uzun, ayak bileklerine dek uzanan pazen ya da yün altlığı ile çok yukarlara gidememiş ve bir de ‘yasak zaar’ kaygısıyla artık aramamaya karar vermiştim. Ama Nisa farklıydı, deynek gibi ayaklarıyla, kısa etekleriyle, o herhalde birşeyleri saklıyordu. Bir gün nihayet muradıma erdim. Gene, saklambaç oynarken ve yüklüğe girmişken, anide Nisa’nın apış arasına ellerimi daldırdım, hayret, elim birşeylere değmedi, elimi göğüs kafesine kaydırdım, belki oralarda birşeyler vardı, hayret, orada da yoktu. O, anide şaşırmıştı, bir ‘Ne yapıyorsun?’u bastırdı ve beni iterek oyunumuza devam ettik. Sıra, beybama gelmişti. Bir akşam geç vakit onun yandaki helaya girdiğinde ardından onu dikiz etmiş ve önünden koskoca birşeylerin çıktığını ve çişini ettiğini gözlemiştim. Bu, onun pi-pi’si olmalıydı. Benimki ne kadar da küçüktü. Şimdi ne yapacaktım? Beybamın bir pipisi olduğundan emindim, ama acaba benimkinden ne denli farklıydı? Bunu nasıl deneyebilirdim? Sorsam, gösterir miydi acaba? Şans almaktansa, onu bir gün uyurken yakalayıp kendim kontrol etmeliydim, en kolayı buydu. Beybam, bazı cuma günleri öğle yemeğinden sonra şöyle bir kestirirdi, bizim yukardaki odamızda. İzlemeye başladım ve bir gün şansımı buldum. Halamın aşağıda mutfakta, Nisa’nın da bilmem nerede olduğu bir anda, usulca beybamın yanına uzandım. Pijamalarının önü yarı açıktı zaten. Elimi yavaşça uzattım, hay Allah, öksüreceği gelmiş, uykusunda bir öksürmez mi? Hemen de arkasından yan döndü. Bu kez de ben üstüne bindim, elimle şurasını burasını karıştırayım derken gözlerini açıp da beni üstünde görünce, yarı hayret yarı hiddetle: -Sen ne yapıyorsun? diye sesini yükseltmez mi! -Hiiiç, atçılık oynuyorum! diyebildim ama elim ayağım titriyordu, yana döndüm ve uyuyor numarası yapmaya kalktım. Ama işin tadı kaçmıştı. Şansımı uzaktan, bu kez belki bir cetvelle almak gerekiyordu. Göz mizanı yapacaktım. O şansı bir daha hiçbir kez bulamadım. Bilmem, başka çocuklar babalarının pipilerini hiç merak ederler mi? Ya annelerinin pipilerine ne olmuş, merak edip de hiç sormazlar mı, bilmem. -18- Dört yaş civarında üç önemli anım daha vardı. Biri, zelzele. Bugün gibi hatırlıyorum, karanlık bir geceydi, halam, ablam Nisa ve ben yer yatağında yatmış, uyumuştuk. Birden bir sarsıntıyla uyandık, halam dualara başlamıştı bile. Altımızdaki döşekler yerle birlikte bir oraya bir buraya kayıyordu. Eski koltuk, büyük bir gürültüyle duvara çarpmış ve bir çentik yapmıştı orda. Çaresizlik içinde donup kalmıştım. Sesim çıkmıyordu, sanki küçük dilimi yutmuştum. Nisa sessiz sessiz ağlıyordu. Beybam, elinde bir kandil, başında külah şeklinde bir takke, üstünde uzun entariye benzer bir gecelik, aceleyle kapıdan girdi. “Korkmayın, korkmayın, şimdi geçer!” diyordu. Kendimize geldiğimizde bahçeye bakan pencereyi açtık. Halam ve eniştemler de pencereden merak ve endişeyle bakıyorlardı. Halam, bizleri alelacele birşeylerle örttükten sonra, iki kilim alarak hepimizi bahçeye çıkartı. Eniştemgiller de aşağıdaydı zaten. Marmara Denizi kabarmış gibiydi. Koskoca dev gibi iri dalgalar, masallardaki devler gibi şahlana şahlana bizleri yutmaya geliyordu sanki. İlginç bir görüntü de şu idi: Sarayburnu açıklarında, Adalara doğru gökte beyaz, sanki kuyruklu yıldıza benzer bir ışık demeti vardı. Yakınlardan uzaklardan komşuların, caddeden geçenlerin anlaşılmaz sesleri mırıltılar halinde bizlere geliyordu. Toprağın üzerinde oturuyorduk ve üşümeğe başlamıştım.”Hala, ne zaman yatağımıza gideceğiz?”diye zırladım. “Bir az daha oğlum. Bir az daha. Ortalık sakinleşsin de.” Nihayet uyumuşum. Yatağa nasıl taşındığımı anımsamıyorum bile. Sabah kahvaltısında çayımızı içerken halamın beti benzi atmıştı. Belli ki sabahlara kadar uyuyamamıştı. Nisa her zamanki gibi sessiz sessiz mızlıyordu. Halama sordum: -Hala, o zelzele (<em>deprem</em>) dediğin neden olur? Şöyle bir düşündükten sonra, ağır ağır yanıtladı:  Dünya, bir öküz başının üzerinde döner. O kadar hızlı döner ki, bizler farketmeyiz bile. Arada sırada öküzün başına bir sinek konar, o da onu kovmak için başını sallar ve zelzele olur! Tamam, işin esasını anlamıştım. O andan itibaren sineklere düşman olmuştum. Odada hatta tüm evde artık sinek yaşamazdı. Bir numara sinek avcısı olmuştum. Sağ avucumu şöylecik yarım bir kapayıp da masanın üzerine dayadıktan sonra rüzgar gibi eser, avucumun içinde çırpınan sineği çarpardım yere. Oh olsun. Kapı girişinden ön odaya giderken varlığını bahsettiğim salonumsu aralık; solda, eniştemlerin evine doğru bir çıkıntı yapan, sanırım bir salon ve bir odadan ibaret küçük bir bölüme açılırdı. Orada -hemen hemen halacığımın yaşında- Seniha Hanım isminde bir hanımefendi yaşardı. Çok sessiz, sedasız bir insandı. Gölge gibi gelir, gölge gibi giderdi. Bu hanımefendi, gene aynı salondan, sonunda bizim hela ve odaya varmadan önce, ahşap bir merdivenle çıkılan üst katta kendi başına yaşıyan bir Cemal Beyefendiye bakardı. Cemal Bey de dünya görmüş, önemli devlet memuriyetlerinde bulunmuş yaşlı bir beyceğizdi. Onu, pek seyrek olarak, hemen daima tekerlekli bir sandalyeye oturmuş görürdük. Hemen hiç konuşmadı. Galiba çişinden şikayeti vardı, ev çiş kokardı. Orada her
<p align=”center”>-19-</p>
<p align=”center”>zaman bir kuruşluk, kırmızı renkli kağıtçıklara sarılı, melba çikolataları ikram edilirdik. Çok da şamatacı olmamakla beraber, ne de olsa çocuktuk, o evde yaşadığımız sürece o  beyefendiden bir kez şikayet geldiğini anımsamıyorum.</p>
Diğer anım, Cemal Beylerle ilgili idi. Gene bir akşam vakti -tüm felaketler akşamları oluyor galiba-, gün batımı yönünde, Sarayburnu istikametinde, Sirkeciye doğru göklere tırmanan alev sütunları yükselmeye başladı. Evvela küçük bir yangın çıkmış sandık ve yeni yeni görmeye alıştığımız kırmızı itfaiye arabalarının kampana çalarak mahalle aralarından geçmelerini bekliyorduk. Eniştem Ahmet Beyin kaygılı yüzü, yandaki camda belirdi: -Büyük Postane yanıyor, dedi. Adliye yanıyor. Kafirler kasten çıkardılar bu yangını. Osmanlıdan intikal etmiş o kadar önemli davalar vardı ki. Yazıklar olsun. Damat Ferit zamanından kalma neler vardı neler! Şeyh Said isyanından, tüm başkaldırmalardan, asmalardan kesmelerden neler neler vardı! Seniha Hanımın da davetiyle, biz bir üst kata, Cemal Beylere çıktık. Oradan tüm deniz, bir tabak gibi görünüyordu. Hem de Cemal Beyin, yıldızları bile gören bir gece dürbünü vardı, onunla bize yangına istediğimiz kadar bakmaya izin verdi. Aman ne yangındı o. Herhalde cehennem denilen şey bu olacaktı. Ve cehenneme gitmemek için de kendime, sık sık yaptığım gibi, ‘bir daha kötü çocuk olmamaya’ yeminler ettim. Hele herkesin şurasını burasını hiç karıştırmayacaktım. Bizler üç gün üç gece yukarı çıktık, indik, yangın sessiz sedasız devam etti ve en sonunda da söndü. O yangında acaba annem o binada mıydı diye düşündüm durdum. Babama da sormaya korktum. Her zamanki gibi, yuttum, oturdum. Yangın kadar, hatta ondan daha fazla, benim aklım dürbünde kalmıştı. Ama ne dürbündü o. Beybama sorsam, satın almayacağını yediğim ekmek gibi bilirdim. Ne güzeldi uzaklara bakmak, göremediklerini görmek. Yıldızlara bakmaya korkardım ben. O gün bu gün, başımı göğe kaldırsam başım döner. Belki bir kaptan olurdum, pupa yelken diyar diyar dolaşırdım. Sonra da yeni yerler keşfetmek için çakardım dürbünü gözüme. Belki bir gün, belki. Yangın birkaç günde sönmüştü. Ondan sonra gelen haber, artık pazar günlerinin cuma gibi tatil oluşu idi. Beybam beni bir kaç kez cuma namazına götürmüştü, ama bir kez uyuyakaldığımdan, bir kez de neredeyse çişimi donuma edeceğimden beni daha ilerki yaşlara kadar Cihangir Camiine götürmemeye karar vermişti. Beybam bize ayrıntıları verdi, dükkanı artık Pazar günleri açmayacaktı, Cumalar açık olacaktı. Çok küçük olduğumdan bir iki ziyaretin haricinde babamın dükkanına bizler gitmezdik daha. Halam bizlere evde bakmak zorundaydı. Mahalleli de çok iyi idi ama, annen ya da anneliğin varken, kimse kimseye devamlı bakmazdı. Eniştem haftalık takvimdeki bu değişime ‘Ne lüzum var?’ diye itiraz etti ama, yapacak çok birşeyi yoktu. Fesleğen rengi fesini de rafa kaldırdığı zaman da, eşi çarşafını derlediği vakit de üzüntüsünü belirtmişti. Harflerin değişiminden sonra kendi notlarını hep arap harfleriyle yazmaya devam etmişti, hatta bana arap rakkamlarını da öğretmişti: Bir’ler dokuz’lar zaten aynıydı, sıfır’lar beş’ti, nokta’lar sıfır’dı, gerisi birkaç külahın şeklini değiştirmesinden ibaretti. Ama Cumhuriyetle birlikte birçok şeyler değişiyordu, adım adım, gıdım gıdım. -20- Üçüncü önemli anım, bizim evde oluşan kaza gibi bir olay idi. Bir kış akşamıydı, beybam eve henüz gelmiş, yemekler yenmiş ve bizler, üst kattaki oturma odasında, hep birlikte oturuyorduk. Beybam köşede sessiz, sigara içiyordu; halam da ortadaki kızıl korlu mangala, kahve için ikilik bir cezve sürmüştü. Nisa ve ben arada sırada halamdan kahveden bir yudum alma yalvarısında bulunurduk, ama, ‘Çocuklar kahve içmez, arap olur!’ itirazlarıyla karşılaştığımızdan artık sormuyorduk bile. Hele beybamın yanında, hiç. Nisa ile ben, mangalın etrafında kedimiz Tekir’le oynaşıyorduk. Arada bir hafif bir itişme oldu ve benim kolum, hiç istemiyerek, cezvenin kulbuna dokundu ve kaynar su küle döküldü. Küle dökülür dökülmez de, sıcak bir kül dalgası, Nisa’nın yüzünü yaladı geçti ve zavallı ablam: “Aman yüzüm. Yandım!..” diye ağlayarak kapandı. Ben korkudan ağlamaya başladım, Tekir korktu kaçtı. Beybam derhal yerinden fırlayarak halama: “Ben Doktor Süreyya Beyi getirmeye gidiyorum!’ dedi ve gitti. Allahtan Süreyya Bey evdeymiş. Beş on dakika içinde, bu kısa boylu, efendi kılıklı, sessiz beyefendi, her zamanki asaletiyle, elinde siyah çantası, arzı endam etti. Ayakkabılarını bile çıkarmadan odaya koşarak ablamın yüzüne yakından baktı. “İkinci dereceden bir yanık. Korkarım iz bırakabilir. Ama, ben elimden geleni yapacağım!” dedi. Gece vakti eczahaneler de kapalı olabilirdi, zaten en yakını Firüzağa’da idi. Vakit kaybetmemek için, halama bir pirinç lapası yapması ricasında bulundu. Sıcak sıcak lapayı Nisa’nın yüzüne yapıştırdı, bir takım bezlerle sardı ve reçetesini de beybama vererek ertesi gün yapılması temennisinde bulundu. Her gün geleceğini vad’etti ve vad’ini de tuttu. Bana hiç ceza verilmemekle beraber ben yeterli derecede suçlu hissediyor ve ‘Herhalde sonunda Allah beni cehenneme gönderecek!’ diyordum. Verilen tek ceza, bir hafta sokağa çıkmamak idi. Zaten kim çıkacaktı. Meraktan, üzüntüden hep Nisa’nın yatağının başucunda oturdum. Zavallı, günlerce, yüzü gözü kapalı, sırtüstü yattı kaldı. İki ay sonra, ağzının sağ tarafı ve sağ gözkapağı hafifçe kaypak, yüzüne gene kavuştu. Sonraları, beni hiçbir kez suçlamadığını söylediği halde ben kendimi kolay kolay temize çıkarmadım ve onun bana karşı yaptığı kusurlu düşünce ve hareketlerinde onu hemen her zaman, içimde hiç kin duymaksızın affettim. Kumrulu Sokağında hiç unutmayacağım anılardan biri de Fener Alayı idi. Otuz Ağustos muydu, yirmi dokuz Teşrin (<em>Ekim</em>) miydi bilmem, mahallenin tüm çocukları, iti kopuğu, akşam yemeğinden sonra, ellerinde meşaleler ya da camdan yapılı fenerlerin içinde rengarenk mumlar, yüzleri kömürle maskaralanmış, pılı pırtı kılıklarla, sokaklarda dizi halinde geçerlerdi. Bana da ‘Cami’den öteye gitmeme’ kaydıyla sokağa çıkmaya izin verilirdi. Daha büyükler İstiklal Caddesine kadar giderlermiş. Herhalde Mıstık ve Melih gibileri. Bizler ana kuzusuyduk, uzaklara nasıl giderdik? Akşam güneş batmadan az önce, mahallenin bekçisi daha sokağa çıkmadan, bir takım adamlar, ellerinde uzun çubuklar, sokağı iki üç yerden ışıklandıran havagazı lambalarını alevlendirirlerdi. Ama o ışık, çok cılız olup önümüzü görmeye yetmezdi. Zaten gece vakti sokağa kim çıkardı ki? Gece bekçisinin ilk düdüğünden sonra, işten dönen beybalar hariç, sokaklarda hiç kimsenin adım sesleri duyulmazdı. Bir bekçinin düdüğüne, ta uzaklardan, başka bir bekçinin düdüğü yanıt verirdi. Onlar böyle devriye gezerlermiş. Ne güzel. Büyüyünce belki ben de bir bekçi baba olurdum… -21- Aynı kandil alayları, dini kandil günlerinde de yinelerdi, ama daha küçük gruplar halinde. Hemen her kandil gecesi, yüzü Amerikan Hintlilerine benzer rengarenk boyalar içinde, elinde mum, birileri kapınıza gelir ve bahşiş isterdi : <em>Yağ parası, mum parası                                                                                      </em><em>                  Ustam öldü, kandil parası.</em> <em>Kömürlükte kömür, </em><em>Hanımlara ömür. </em><em>Merdivenden iniyor </em><em>Bize para veriyor</em> <em>Yağ parası, mum parası </em><em>Ustam öldü, kandil parası.</em> <em>                      </em>Yağmurlu günler de başka alemdi. Genellikle biz çocuklar pencere kenarında oturup yağmur yağışını izlerken mırıldanırdık da : <em>Yağmur yağıyor, </em><em>Seller akıyor. </em><em>Arap kızı </em><em>Damdan bakıyor.</em> <em>                        </em>Tabii şimşeğin ilk çakışlarıyla birlikte korkup, kendimizi yer yatağına atıp yüzümüzü yorganla kapladıktan sonra haykırırdık : -Hala, hala, geçti mi ? * Çocukluğumun ilk Ramazanını da Kumrulu Sokak’ta yaşadım. Tabii beybam ve halam, eniştemgiller hep oruç tutarlardı, Nisa ve ben de özenmiştik. Yalvar yakar, sokaktan geçen davulcuların gümbürtüleri içinde, halam bizi sahura kaldırır, onlarla birlikte pilav, fasulya, hoşaf, Allah ne verdiyse yer, yine yatardık. Ama ertesi gün daha öğlen bitmeden ‘karnım acıktı’ diye mızlanmaya başlayınca, halacığım ‘Allah sizi affeder, on ikisinden aşağı çocukların oruç tutması zaten caiz değildir!’ diye bizleri beslerdi. Bizler gene gece kalkmakta ısrar eder ve çoğu kez de başarırdık. Daha sonraları, Ramazanın ilk, orta ve son günlerinde oruç tutarak ve bu ‘üç’ün sonuna bir ‘sıfır’ ekleyerek ‘otuz’ yapmayı da öğrendik. Bu dokuz yaşlarına kadar sürdü sanırım. -22- Şeker bayramı başlıbaşına bir alemdi. Eğer yılda bir kez yeni bir elbise alınacaksa, bu, Şeker bayramından evvel olurdu. Daha önceden de söylediğim gibi, beybam Cihangirden ta Mercan yokuşuna, beni ve Nisa’yı kolundan tutarak, tabanvayla, hiç olmazsa iki üç kez gider gelirdik, en ucuzunu alacağız diye. İşte o zamanlar ben tramvay yollarına yatardım. Eninde sonunda kısa bir pantolonla, bir gömleğin hakkından gelirdik. Ama çocukluğumun hiç unutulmayan en önemli giysisi, lacivert bahriyelilerim olmuştu. Zaten beş yaşıma dönüyordum ve beybam bunu, hangi dağda kurt ölmüşse, kutlamak istemişti. Halam, beybam, Nisa ve benim bahçede çektirdiğimiz -tabii siyah beyaz- fotoğrafım, hayat boyunca anılan bir hatıra olmuştur benim için. Bayramda, kaide olarak, evvela Ahmet Bey eniştem ve Feraset halam -ki ikinci büyük halamdı- ziyaret edilirdi. Eller öpülür, “Çok yaşa.. Büyük adam olursun inşallah!” lardan sonra elimize mendil ya da para  sıkıştırılırdı. Beş kuruş? On kuruş? Manda gözü? Oradan ayrılalım da sayalım diye kıpır kıpır kıpırdanırdık. Hacı Bekir’in lokumu ve kahve ya da özellikle çocuklar için vişne veya demirhindi şerbetlerinden, akide şekerinden sonra, ikinci küçük halam Fazilet ve kendinden çok daha yaşlı kocası Hilmi Bey eniştemlerin elini öpmeye giderdik. Onlar, Cihangir Yokuşu’nun başında, Necmeddin Molla’nın Köşküne bitişik küçük evin birinci ve ikinci katında otururlardı. Evin Boğaza nazır, akşamları püfür püfür esen bir bahçesi vardı ki deme gitsin. Orada da aynı terane: El öpmeler, lokum ya da akide şekeri ve bir iki kuruş akçe. Hilmi eniştem çok daha yaşlı, bir az geçimsiz, Gümrükten emekli, bembeyaz saçlı bir adamdı. Beni de severdi, hiç bir kötülüğünü görmedim. Akşamcıydı da, rahlesinin üstünde daima bir rakı kadehi bulunurdu. Cihangir Caddesine bakan pencerenin önünde koltuğuna gömülür, sanki eski anılarını rüyalar gibiydi. Fazilet Halamla beybamın cebelleşmelerini daha ilerki yıllarda yaşadık. Sırası gelince bahsedeceğim. Hilmi eniştemin bu evliliğinden üç çocuğu olmuştu: Sevda abla, Hulya abla ve Kerem abi. Kerem abim, Kuleli lisesindeydi, subaylığa niyetliydi. Sevda ablam, en büyükleri, liseyi henüz bitirmiş ve o günlerde subaylarla evlenmek moda olduğu üzere, bir üstteğmenle nişanlanmıştı, ha evlendi ha evlenecekti. Hulya ablam, Nisa gibi cırık, sırım gibi ama çok zeki ve çalışkan bir kızdı. O zamanlar ortaokula gidiyor ve arada bir İngilizce konuşuyordu. Daracık, küçük yatak odasında duvara sıralanmış kitaplığındaki -çoğu eski ve yırtık- kitap kokuları, benim hobim hatta yaşam biçimi halini almış kitap sevgimin ilk kokularıdır. Hayat boyunca onu kaybetmedim ve herhalde Hulya ablama çok şeyler borçluyum bu konuda. Onun özellikle o Şeker Bayramında (O zamanlar Ramazan Bayramına Şeker Bayramı derdik) benim bahriyeli elbiselerimi görünce kolarını açarak beni bağrına basarak çok beğendiğini söylemesini ve bebeklere yapılan <em>çeyreklemeyi</em> bana yaparak, yani kollarımı çaprazlama açıp kapıyarak gemici türküsünü söylemesini hiç mi ama hiç unutmadım:
<h4><em>Biz şen gemicileriz, ne hoş gezeriz </em><em>Heya mola, heya yisa sefer ederiz </em><em>Çıkırık çakarak, çıkırık çakarak makara çekeriz </em><em>Heya mola, heya yisa sefer ederiz.</em></h4>
<em>                                                                      </em>-23- Kurban bayramlarındaki seremoni, akraba ziyaretleri hemen hemen aynıydı. Ama o zamanların derdi, kimin kurban keseceği, ne kadar zekat ya da fitre verilebileceği ve en önemlisi de nereden ve kimden etin geleceği idi. Kumrulu Sokak’ta oturduğumuz süre, ben beybamın hiç kurban kestiğini ya da fitre verdiğini görmedim ve duymadım. Halbuki yarım bıraktığı İdadide yarım hafız olmasına ramak kalmışmış. Elinde hiç tesbih de görmedim. Onun bahçemizde arasıra tavuk ya da horoz kestiğine tanık olmuştuk ki, benle Nisa için yürekler acısıydı bu olay. Bizlere taze yumurta kazandıran bu kırmızı tepeli dostlarımızın arasıra taze et yemek kaygısıyla gözlerimizin önünde kanlarını yere dökmelerini hunhar, vahşi bir olay olarak algılardık. Yoksa, o zamanlar kilosu on bir kuruş olan koyun ya da dana eti için, ya Sütlüce’deki mezbahaya, ya da Küçük Çekmece’ye gitmek zorundaydınız. Beybam, mahallenin kasabını, nedense pek sevmezdi ama arasıra çeyrek okka kıyma alırdık ondan. Sevmeme nedeni olarak da galiba kıymaya arada sırada yandan başka et artıklarını ve kuyruk yağı eklemesini gösterirdi. Benim ısrarımla alırdık, yoksa ben haftada iki kez cızbızımı nasıl yerdim sonra? Cızbızın ötesinde, tabii kıyma fasulyaya ve ıspanağa giderdi. Kıymalı makarnayı büyüdükten sonra öğrendik, o yaşlarda bir lükstü bizim için. İlk kurban etini de gene Kumrulu sokakta yediğimi anılarım. Bizim sokakta konu komşuya dağıtılacak et, yalnızca Aziz Bey’den gelirdi; o da, daha sonraki taşınacağımız, bir üstteki Susam Sokağından gelirdi. Halacığım, kapımıza teslim edilen et paketini büyük bir minnetle kabul etmiş ve bizlere de, bir parçasından kıyma, yağından kıkırdak, etinden de söğüş ve yemeklik hazırlamıştı. Ama yerken bir de ne hissedeyim? Et acıydı, daha doğrusu ekşiydi. İlk kez, şaşırdık ama, daha sonra bunun deve eti olduğunu öğrendik. O gün bu gün bir daha deve eti yemedim. Acaba o et, benim üstüne bindiğim deveden mi geliyordu? Bilmem? Belki! *********************************************************************************************************** -24- <strong>O k u l   </strong>                    Beş yaşımı daha doldurmadan, altıma başlamadan önce, ben okula başladım. Nasıl mı?                    Beybamın dükkanı Cihangir yokuşunun Susam Sokağına ulaştığı yerde, cami hizasında, son apartmanın altında idi. Daha önceden de söylediğim gibi, halamın evde bize bakması ve her iki küçük çocuğun da evde olması nedeniyle oraya pek seyrek giderdik. Hatırlayabildiğim kadar dükkanda, her köşe bakkalında olduğu gibi, hemen her şey vardı: Tuz, pirinç, fasulya, patates, soğan, peynir, zeytin, kaşar peyniri, sucuk, pastırma, helva, sigaralar ve benzeri. Beybam o sıralarda tam sokak üzerinde, daha düzde, Güneşli sokağın köşesindeki dükkana göç etmeye hazırlanıyordu. O zamanki göçler, kırk, elli, hadi bilemedin yüz, iki yüz adımlık mesafelerde yapılıyordu. Bu ikinci dükkandaki anılarım, birincisinden daha kuvvetlidir tabii. Yokuşun bu ağzının hemen sağında, dükkanın karşısında, içeri çekilmiş üç katlı bir evciğin önünde bir çeşme akardı. Yaz vakitleri onun altına girerek serinlemek, sonra da ayakkabılarımızı ıslattık diye evden papara yemek adettendi. Yokuştan aşağı, bir iki evcikten sonra, sol yanda, Cihangir Camiinin hemen üstünde, tek katlı, denize nazır küçücük ahşap bir bina vardı. Bu 32.ci ilkokul, daha doğrusu ana okulu idi. Benden aşağı yukarı bir buçuk yaş büyük ablam, ki yedisini dolduruyordu, o okula başlamıştı. (Bunlar tabii tahmini yaşlar. Gerçek annemiz evde olmadığı ve doğum tarihlerimizi kat’i olarak bilmediğimiz için, başka rümuzlardan yaşlarımız tahmin edilmişti. Aynı şekilde, söylemeye gerek yok ki, bizim evde, o günlerde zaten pek revaçta olmadığı gibi, hiçbir doğum yıldönümü kutlanmazdı. Beybamızın, halamızın gerçek yaşlarını da bilmezdik. Benim ilk yıldönümümü  kutlamam, otuz dört yaşında, Amerika’da iken nasib olmuştu). Ben de okul için çok özenmiştim. Okulun müdürü, Allah rahmet eylesin, Feyzi Bey isminde, ak saçlı, efendiden bir adamdı. Beybamın dükkanına sigara ve rakı almaya geldiğinde benim tezgah akrasında paraları sayma, hesap yapma yeteneklerimi pek beğenmiş olacak ki, okula misafireten gelmem konusunda beybamı iknaya çalıştı. Beybam ilk kez, “İsmayil çok küçük!” dedi, ama sonunda dayanamayıp “Peki” dedi. Feyzi Bey bize ihtar etmişti : “Unutmayın ki müfettişler geldiğinde sınıfın arkasındaki pencereden kaçacaksın, çünkü yasak!”. Bu benim daha çok hoşuma gitmişti. Yıl boyunca iki kez arka pencereden bahçeye atladığımı, yılan gibi otlar arasında saklandığımı anımsarım -25- Ana okulunda yaptığımız şey, genellikle oyun oynamak ve şarkı söylemekti. Kuş sesleri  ovalara yayılır                                      İnsan buna hayran olur bayılır.                                      Bal yapanlar çiçeklere konarlar                                      Kuzucuklar taze çimen ararlar                                      Yeşillenmiş ağaçlarda yapraklar                                      Amber gibi mis kokuyor topraklar.                      Bir de, sağ elimizi sol bileğimizden kavrar, karşımızdaki arkadaşımızın da aynı şekilde bizi bileklerimizden kavramasına izin verir, böylece oluşturduğumuz el salıncağına bir arkadaşımızı oturtur ve, “Anya manya kum-pan-ya” dedikten sonra ileriye, ama hemen önümüze yavaşça fırlatırdık.                      Hulya ablam da, okula başlamamdan çok hoşnut olmuştu. Bir gün, minnacık elimi, soğuk bir odada yattığından dolayı dıştan soğuk gelen, ama içten bir sevgi örneği olan bir yakınlıkla soğuk elleriyle kavrayıp avucumun ortasına dokunarak: “Buraya bir kuş konmuş, (başparmağımı tutup sarsarak) bu tutmuş! (İşaret parmağımı sallayarak), bu kesmiş! (Orta parmağımı titreterek) Bu pişirmiş! (Yüzük parmağımı tutarak) Bu yemiş! (Serçe parmağımı sallayarak ve titrek bir sesle) Bu da okuldan gelmiş: Hani bana? Hani Bana? demiş” ’i oynamıştık ki, hayat boyunca unutmam. Saklambaç, seksek en çok oynadığımız oyunlardı. Giysilerimiz de, o zamanların faşist İtalyan talebelerinin aynıydı: Kızlar nerdeyse yere değecek kadar uzun gri üniforma, kolalı beyaz yaka; erkekler, siyah gömlek, üzerinde kolalı beyaz yaka ve kısa pantolon. Saçlar ‘üç numara’ berberden geçme olacaktı. Kızlar saçlarını uzun bırakabilirlerdi, ama temiz ve kurdelalı olmak şartıyla. Ayakkabılar da siyah ya da kahverenkli olup, boyalı ve cilalı olmalıydı. Lastik ayakkabılara izin yoktu. Çorapsız okula gelinemezdi, evimize geri gönderilirdik. Bir buçuk karış büyüklüğünde, üzerinde türlü türlü hayvan resimleri bulunan teneke el çantalarımız, en büyük gururumuzdu. İçinde belki bir defter ve bir kalem, ama daha önemlisi yerden topladığımız gazoz kapakları, mile ve cicaliler, bir iki şekerleme, karamela mühimmatımızı oluştururdu.                      Ders babında, aritmetik ve resim başta gelirdi. Tüm alfabeyi, küçük harfler dahil; aritmetikte toplam ve çarpım tablosunu hep öğrenmiştik. Ben dükkanda çalıştığımdan, Fevzi Beyin gayretiyle, çıkartmayı da öğrenmiştim. Boyum küçük olduğundan, “Bücür İsmayil!” diye anılırdım, “Bücür ama, zeki; bu, büyük adam olacak!” derdi Fevzi Bey beybama. Ben de, “Acaba beybam kadar büyük adam olacak mıyım? Pipim beybamınki kadar büyük olacak mı?” diye zaman zaman hayallere düşerdim. -26- Yaz geldi geçti, güz gelince okul değiştirmenin de zamanıydı. Yöremiz dolayısıyla, Kumrulu Sokağın çocuklarının, Tophane’deki 37. Okul’a gitmeleri gerekiyordu. Beybam, yeni dükkana taşınmıştı, her zamanki gibi çok meşguldü; halacığım zaten ne okuyup yazmak, ne de yol yordam bilmezdi. Nisa’nın da artık birinci sınıfa kaydı gerekiyordu. Allah razı olsun, Fevzi Bey bizleri aldı, iki elimizden tutarak salına salına tüm Kumrulu sokağını geçtik. Tepelerden İtalyan hastanesi yolu yerine, sola bir yokuştan aşağı Tophane’ye doğru yöneldik. Ana caddeye gelmeden, sağ kolda, hafifçe dikleşen yolun solunda, iki katlı kocaman, ahşap bir binaya geldik. Bu bizim okulumuzdu. Genişçe bir bahçesi de vardı. Şimdilik ortada in cin top oynuyordu ama, okullar açılınca nasıl bir yer olabileceğini tahmin edebiliyordum. Yan kapıdan, daha sonra da gıcırdayan tahtalardan yapılı yedi, sekiz basamaklı merdivenlerden çıkarak, sola saptık. Fevzi Bey, üstü cam, yanında ‘Müdür’ yazılı ağır, tahta bir kapıyı tıkırdattı ve içeri girdi. Daha gençten, orta boylu, gözlüklü bir adam, çalışma masasından saygıyla kalktı ve bizlere doğru yürüdü :                    -Oo, safalar getirdiniz Fevzi Bey Hocam. Çoktandır görüşmüyorduk. İyi görünüyorsunuz maşallah. Torununuz mu bu yavrular?                    Fevzi Bey, rahat bir güllümseme ile:                    -Değil gibi ama onun gibi bir şey Fehmi Bey, dedi. Bu, Nisa kızımız, yedi yaşında, Ana Okulu’nu bende bitirdi. İsmayil altısını bile bitirmedi. O da bende bu yılı bitirdi, misafireten. Ama, senden bir ricam var. Bu çocuğu birinci sınıfa kaydedersen yazık olur, istersen bir imtihan ediver. Ben ikinci sınıfı yeğlerim ama, gene de sen bilirsin. Fehmi Bey, gözlüklerinin ardından bana şöyle bir baktı. Nisa utanmış, Fevzi Bey’in gölgesine çoktan sığınmıştı.                    -Yahu Fevzi Beyciğim, daha altı yaşında değil diyorsun. Yasal değil. Ama dur bakalım, mademki o kadar zekidir diyorsun, bir deneyelim. Bana dönerek:                    -Beş kere beş kaç eder?                    -Yirmi beş efendim.                    -Ya dokuz kere yedi?                    -Altmış üç efendim.                    -Sekiz kere yirmi beş?                    -İki yüz eder efendim. Sekiz çeyreğin iki lira ettiği gibi.                    -Peki, bu sana aritmetikten son sorum: On bir kere yirmi?                    -İki yüz yirmi.                    Yüzünde büyük bir hayret işaretiyle:                    -Peki bu sonuncusunu nasıl hesapladın, bunu sana kim öğretti?                    -Ahmet Bey eniştem efendim. Eğer bir sayıyı on bir ile çarpmak istersen, o iki rakkamı toplarsın, sonucu ikisinin arasına koyarsın. Yirmideki ikiyi alın, iki, sıfır daha, gene iki eder. O ikiyi sıfırla iki arasına koyarsan iki yüz yirmi eder. Ha, başka bir yöntem daha var: Yirminin önüne bir sııfır koymakla onu onla çarpmış olursunuz. Etti mi iki yüz? Önüne de bir yirmi daha eklerseniz gene iki yüz yirmi eder. -27- Fehmi Beyin şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Fevzi Bey ise, talebesinin üstün başarısından memnun, cebinden çıkardığı sigarasını, ‘ben sana dememiş miydim?’ gibilerden zevkle tüttürüyordu. Fehmi Bey de bir sigara yaktı, odada bir aşağı iki yukarı yürümeye başladı. Düşünüyor ve kendi kendine mırıldanıyordu. ‘İnanması zor, ama gerçek. Vay veled vay! Benim orta okuldaki oğlum bu yumurcağı görseydi vallahi. Hımm. Okuman nasıl?’                    Fevzi Bey benden önce atıldı:                    -Çok iyidir Fehmi. Hem büyük, hem küçük harfleri su gibi okur.                    Fehmi Beyin gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Birden ateşlendi, kolumdan çekerek:                    -Gel! dedi, yürü koridora gidelim, orada Büyük Gazi’nin ‘Gençliğe Hitabesi’ var. Yalnışsız okursan, söz veriyorum, seni doğrudan doğruya ikinci sınıfa kaydedeceğim.                     -Peki Müdür Bey, dedim.                     Beraberce koridora çıktık. Sağ duvarda, Büyük Atatürk’ün bir boy resminin yanında, baştan başa çerçevelenmiş söylevi vardı. Fehmi Bey, meraklı gözlerle, “Hadi başla!” dedi. Ben de bismillah bile demeden başladım okumaya:                     “Ey Türk Gençliği,                     “Birinci vazifen, Türk İstiklalini,Türk Cumhuriyetini ilelebet ….. ve soluğumu kesmeden bitirdim:                     “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” Benim göğsüm kabarmış, gözlerim yaşarmıştı, her iki hocamın da..                     Ve ben, Tophane 37.ci Okula, ikinci, Şerife Hanımın sınıfına böyle başladım; ablamsa, kısa boylu, mavi gözlü Melek Hanımın birinci sınıfına. Öğretmenim Şerife hocanım, uzun boylu, gözlüklü, ablam Nisa gibi leylek bacaklı bir hanımdı. Boyum kısa olduğundan tabiatıyla yerim en ön sıraydı. Şerife Hocanım çok titiz bir kadındı, her sabah okula geldiğimizde ilk işi ellerimizi masanın üzerine koydurmak, sonra da tırnaklarımızı muayene etmek olurdu. Temizliğine temizdim ama, yıkanmaktan çekindiğim gibi, tırnaklarımın kesilmesinden de bir az kaçınırdım. Bir de dişlerimizin temizliğine bakardı, atın yaşına bakar gibi. Ahmet Bey eniştem sabahları dişlerini ılık tuzlu suyla gargara ederdi, ben de aklıma geldiği zamanlar, ağzımı tuzlu soğuk suyla yıkardım, ama her zaman değil. Beybamın ne yaptığını bilmiyorum, halamın ha keza. Her neyse, bir gün Şerife Hocanım eve bir not yazarak diş macunu ve diş fırçası alınması ve kullanılması gerektiğini yazdı. Neydi bu diş fırçası? Atları kaşağılar gibi biz de dişlerimizi mi kaşağılayacaktık yani? Halam notu beybama verdi, o da hafta sonuna doğru, Firuzağa’ya Ertuğrul Eczanesine giderek bana ve Nisa’ya birer fırça , -benimki mavi renkli ablamınki kırmızı- ve bir Radyolin diş macunu aldı. Bir de, ‘dikkat edin, çabuk bitirmeyin’i buyurdu. Okulda en çok sevdiğim şeyler, yazmak, ama ne olursa olsun, aritmetik ve el işi dersleri idi. Bugün gibi anılarım, bir gün dersteyken kapı birden açıldı, Müdür Fehmi Bey, beni elimden tutarak, kendisinin de aritmetik dersi verdiği beşinci sınıfa götürdü. Karatahtanın başında titreyerek bekleyen bir kızı, kulağından çekerek sınıfa şunu dedi: “Beşinci sınıfa kadar geldiniz bir bölmeyi yapmayı dahi bilmiyorsunuz. Bak ben sizlere ikinci sınıftan birini buraya getirdim, ibret alın!’ dedi. Sonra bana işaretle, “İsmayil, tahtaya geç!” dedi. Başım yerde, bir az da utanarak tahtaya doğru yürüdüm, orada başımı -28- kaldırıp baktım. Sanırım 288 gibi bir rakkamı 12 ile bölme gibi bir şeydi. Bilinen şekilde üç rakamlıyı sola, iki rakamlıyı sağa, bir de bölüm işareti içine alarak yazdım ve işlemi olması gerektiği gibi on, on beş saniyede yaptım. Müdür Beyin eli hala kızın kulağındaydı. Onun yüzüne bakınca bir de ne göreyim? O kız bizim mahalledeki komşumuz Şermin değil miydi? Kızcağızın kafasını bir de tahtaya vurmaz mı? O günden sonra onların evinin önünden daima başım yerde geçtim. İki kızkardeşin, herhalde bu olaydan dolayı olsa gerek, karşılaştığımızda yüzlerinde farkettiğim saygı ve utanç karışımını hayat boyu unutmadım. Müdür Fehmi Bey, o günler anlayabildiğim kadar, çok iyi bir eğitmendi ve özellikle imtihanları çok sıkı idi. Bugün gibi hatırlarım, 1936 ve 37’lerde, tüm Cihangirli çocukların ebeveynleri, matematik imtihanına hazırlanan çocukların ağızlarından sık sık dökülen şu mısraları anımsarlar sanırım :                       “İmtihanın şiddetinden dalgalandı Akdeniz,                       Müdürümüz Fehmi Beyden tam numara isteriz!” El işinde renkli kağıtla kitap kaplama sanatını öğreniyorduk. Evde benim yıkandığım büyüklükte bir leğene, hocanım, ılık ya da sıcak su koyduktan sonra birtakım boyalar serpiştirip karıştırırdı. Sonra, kocaman bir kağıdı ona batırır, kuruması için de bırakırdı. Kuruduktan sonra da dörde böler, herbiriyle, ev ödevi yaptığımız defterleri ve okul kitaplarını kaplardık. O gün bu gün, okuduğum hemen her -kalın- kitabı, kabı kirlenmesin diye kaplar öyle okurum. Okulda geçirdiğim güçlükler ise teknik alanlarda idi. Örneğin sabahları okula Nisa ile yürüyerek giderdik. Okul tüm gün olduğundan, alüminyum sefertasları içinde yemek götürmek zorundaydık. İkimizin de ayrı ayrı, ikişer katlı, alüminyum, birbirine geçme sefertasısı vardı. Kuru köfte götürmek bir şey değildi ama, kuru fasulya ya da türlü gibi sulu yemekleri götürürken, ben yolda koşar gibi yürüyüp çok kez Nisa’yı yarıyolda bıraktığımdan, yemek sefertasından dışarı dökülür ve öğlenleri okul yemekhanesinde onu önce temizlemek sonra ısıtmak bir problem olurdu. Sabahları artık ‘kuru’ kalkmaya başlamıştım ve kendimle iftihar ediyordum zira artık, dedikleri gibi, ‘büyük oğlan’ olmuştum. Ama sınıfta kendimi zor tuttuğum anlar oluyordu ve bir iki kez yolda ‘ıslak’ eve geldim. Hayat boyunca utanç duyduğum şey ise, bir gün, okuldan çıkarken, gene aceleyle ve Nisa’yı geride bırakarak eve gelirken büyüğümü donuma kaçırdığım olmuştu. Bereket sokağa girmiştim, ağır kömür yükü taşıyan eşecik gibi, gayet yavaş adımlarla yükümle birlikte kapıyı çaldım ve kendimi halamın kollarına attım. Bunu, diğer başka anılarım gibi, hayatımda ilk kez paylaşıyorum ve hiç de utanç duymuyorum. -29- Geceleri evde, lamba ışığı altında, beybam gelinceye kadar, yaz babam yaz, her gün, yüz paralık yirmi sayfalık defter doldururdum. Ne yazardım? Bir kez, aritmetik problemleri. Ama aklıma ne gelirse, çarpı, artı, eksi, bölü ve benzeri. Sonra, haftada bir, beybamın beş kuruşa aldığı Yavrutürk Dergisi’nin hemen hemen ikinci kopyasını yapardım. İkinci bir dergi olan Çocuk Sesi’ni ‘ikisi birden pahalı olur’ diye reddettiği için, Yavrutürk’ü tekrar tekrar okurdum, bilmecelerini yapardım. İkinci yıldan itibaren dergiyi, bilmece çözümünden kazandığım aboneliklerle bedavaya getirdim. Doldurduğum defterler ise dükkandan gelirdi. Sonraları cimriliği yüreğime işleyecek olan beybam, yirmi sahifelik, tek çizgili kendi dükkanından getirdiği defterleri nerdeyse her gün bitirdiğimden yakınır, ‘Daha dikkatli ol, çok sarfediyorsun!’ diye beni azarlardı. Okul kütüphanesinden aldığım ‘Parmak Çocuk’, ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüce’, ‘Fareli Köyün Kavalcısı’, ‘Hindistanda Neler Gördüm’, ‘Bremen Mızıkacıları’, ’87 Oğuz’ en sevdiğim ve satır satır ezberlediğim kitapçıklardı. Ben onları okurken, Nisa da, birinci sınıf öğretmeni Melek Hanım’ın verdiği aritmetik ev ödevlerini yapmaya çalışır, yapamayınca bana sorar, ben alelacele bir yanıt verdiğimde hala anlamayınca kızar, saçını çekerdim. O da ağlamaya başlar ve halamı imdada çağırırdı. O günlerdeki natürel zeka üstünlüğümün nasıl bir kıskançlık yaratabileceğini altmış yıl sonra onun ağzından bir itiraf olarak ilk kez duyacağımı bilseydim, belki başka türlü davranırdım. Davranabilir miydim acaba? Hiç sanmam, insanlar ne yapabiliyorlarsa onu yapıyorlar. Benim hayat boyunca hiçbir kez üstünlük bilincim ve davam olmadı. Hep kendi çıtamı yükselterek kendimi aşmaya ve kendime layık olmaya çalıştım. Hayat boyunca, etrafımdaki kalabalığa karşın daima yapayalnız hissettim; hayatımın ilk ve çok önemli yıllarını dolduran ve bana sevgiyi öğreten halamın dışında hiçbir zaman hiçbir kimse bana sahip çıkmadı; daha sonraki sahifelerde öğreneceğiniz üzere, deneme ve hata yoluyla büyüdüm; birçok yanlışlarımı -bilerek bilmeyerek- tekrar ettim, kah öğrendim, kah öğrendim sandım. Ama eğer ben bugün biryerlere geldiysem, onu, altında koruyucu neti olmayan yüksek ip cambazı gibi, akıl ve zeka deyneğim elimde, gözler ilerde, hiçbir zaman geriye ve aşağıya bakmayarak yürüyüşüme borçluyum. Dolayısıyla da tüm hata ve sevaplarımdan kendim sorunluyum. Genel kültürümün, masal ve hikaye zevkimin gelişmesinde Ahmet Bey enişteme minnet borçluyum. Türk Musikisinin -çatlak patlak da olsa- bazı makamlarının ana dolaşımları, örneğin Saba, Segah, Sultani Yegah ve düm tek’li birkaç usul, hayal meyal hatırlarım, zihnimde ondan kalmadır. Hacılar, şeyhler, din, iman, cennet, cehennem, cin ve muska işlerini de ondan öğenmiştim. Onun kendine özgü bir hocalığı vardı, anlattığı her şeyi bir masal ya da hikaye tarzında sunardı ki unutmaya imkan yoktu. İşte onun bize, uzun kış gecelerinde, bizim kendi evimizdeki mangaldan onun evindeki sobaya kaçtığımız geclerde muska için anlattığı masal. -30- “Bir varmış bir yokmuş çocuklar; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, ninem benim beşiğimi tıngır mıngır sallar iken, çok obur bir gelin varmış. Bu gelin, hemen her gece, herkes yattıktan sonra, ayaklarının ucuna basa basa mutfağı geçer, ocağın üstündeki kovuğa saklanan pişmiş eti temizlermiş. Ev halkı bundan mutazarrır olmakla beraber, yeni gelini mahçup etmemek için mahallenin imamına gidip ondan üç muska almışlar ve evin gerekli yerlerine yerleştirmişler. “Gece yarısı gelin hanım gene yavaşça, parmaklarının ucuna basa basa yatağından kalkarak mutfağa yollanmış. Daha mutfak kapısının eşiğine ayak bastığında yeraltından bir ses gelmiş : “Nereye? ”. Kadıncağız şaşırmış, bir az da korkmuş, şöyle bir etrafına bakınmış, ‘Bana öyle geldi zaar’ diyerek yoluna devam etmiş. Tam mutfağın ortasına gelmiş ki, yine derinden, ama bu safer daha kuvvetli olarak ikinci bir ses gelmiş: “Et yemeğe!” Lahavle çekip yoluna devam edip de, ocağın üstündeki tencereyi kaldırdığında, diğerlerinden daha derin ve kuvvetli bir ses haykırmış: “O her zaman böyle yapar! ” O da elindeki tencereyi korkuyla fırlatmış. Gidiş o gidiş. Masal da burada bitmiş!” -Aa, enişteciğim, no’lur, no’lur bir muska hikayesi daha?                       -Vakit geç oluyor ama, neyse. “Adamın biri askere gidecekmiş; askerlikten korkmuyormuş ama, gittiği yörede sıtma illeti varmış ve gidenlerin hiçbiri dalağı şişmeden, beti benzi solmadan dönmüyorlarmış. Sağa sormuşlar, sola sormuşlar, nihayet biri ‘nefesi kuvvetli’ bir ‘hocaendi’ bulmuş, ondan muska alması salık verilmiş. Adamcağızın ailesi ellerinde ne varsa iki horoz üç tavuk, hocaendi’nin bulunduğu köye gitmişler, hediyeleri verdikten sonra bir muska da alınmış. Hoca, “Sakın bunu boynundan çıkarmayacaksın, yoksa sıtma’ya yakalanırsın ha!” diye de tembih etmiş. “Adamcağız askere gitmiş, gerçekten de iki yıl sonra hiç sıtmaya tutulmadan sağ salim geri dönmüş; ama merakı tutmuş, “Yahu, bu muska’da acaba ne yazıyor?” diye. Bir akşam vakti, kalbi küt küt atarak, bir yandan da günah işleme korkusuyla, titreyen ellerle muskayı çözmüş ve şunları okumuş:                       “Ey sıtma, sıtma                         Bu kafiri tutma!                         Eğer tutarsan,                         Sakın bırakma!” “Hadi çocuklar, geç oldu. yatağa!” Rahmetli böyle bir insandı. * -31- <strong>S u s a m   S o k a k</strong> Yeni Ev, Yeni Anne Tophane 37.ci okuldaki düzenim pek rahat gidiyordu. Hiç bir gün okulu kaytardığımı anımsamıyorum. Bir kez boğmaca’ya yakalanmıştım. Aman tanrım. ne öksürüktü o. Gene Allahtan Doktor Süreyya Beyin şurupları, üç dört günde iyi oldum. Bu, zihnimde pek az iz bırakmış üçüncü sınıf dönemiydi galiba. Hiç şüphe yok, sınıfın en çalışkanıydım. Ama, ukalalık etmediğimden sınıfın maskotuydum. Kütüphane kurdu olmuştum okulda. Beybam, dükkanın yanısıra, bir tür müteahhitlik işlerine de girmişti. Ablamın ve benim okula başlamam nedeniyle, halam göreceli olarak daha özgür kalmış ve dükkana daha çok atanmak şansı doğmuştu. Dükkanda, ağır şeyleri kaldıracak gelip giden çırakların yanında, Aleko Usta ana yardımcımızdı. Beybamla bir Pazar günü at sırtında Kayışdağına gittiğimizi hatırlarım. Ne mutluydum bilseniz, beybam beni atla gezmeğe -esasında işe- götürüyordu! Okul dönüşleri dükkanda yardım, o yaşlar için ne demekse, hala devam ediyordu fakat dükkanın bulunduğu Susam Sokak, bizler için, tüm oluşumuyla yabancı bir yerdi. Ablam için bir darbe daha: Üçüncü sınıfta da o denli başarılıydım ki, Müdür Fehmi Bey, ‘Bu tarihe geçecek!’ diye beni, dördüncü sınıfı da atlatarak beşinci sınıfa kaydettirmişti. Dördüncü ve beşinci sınıfların hocaları Bedriye ve Nermin hocalardı. Onlar iki kardeştiler, Susam sokaktan ayrılan, Sıraselviler’e yönelen yokuşumsu bir sokakta, sağda, bir apartmanın üçüncü katında otururlardı. Nermin hocanım evliydi, ama çocuğu yoktu. Nermin hocanım bir az dalgın yürürdü. Bir sinir krizi mi ne geçirdiği söylenirdi. Benim sınıf atlamam için tabiidir ki Nermin hocanımın iznini istediler. O bana çok müşfik ve anlayışlı davrandı. Ama Nisa ile yıldızları pek barışık değildi ki herhalde, ablam dördüncü sınıfı da yineledi. Bundan kimse etkilenmemiş gözüktü. Beybam ve halam, ‘Aldırmayın, o zaten kızdır. Okusa da olur, okumasa da!’ diyorlardı. Bir gün beybam birden yokoldu. Bugüne dek bir süre için nerede olduğunu öğrenemedim. Halamın tüm saflığına ve temizliğine karşın, herhalde bizleri korumak kastıyla olsa gerek, bizlere hiçbir şey söylenmezdi. O sürede bir kez, Fazilet halamların evindeyken beybamın “üzüntülü devirler” geçirdiğinden sözedilmişti. Neredeydi o? Üzüntüden çok merak ediyordum. Annemi de zaman zaman anılar, fakat üzüntüden çok, merak ederdim. Nerelerdeydi şimdi? Bu kadar zeki ve başarılı oğluyla iftihar eder miydi acaba? Ama, ben okuyacak, büyük adam olacak ve ona bir gün kendimi gösterecektim: ‘Bak anne. Sen bizi bıraktın gittin. Bak ben ne oldum?’ Değer miydi? Kader, bizleri sonradan bir kaç kez bir araya getirdi. Göreceğiz. -32- Evet, aklımdaki soru, beybam neredeydi. Bir gün, okul sonrası, halama dükkanda yardım ediyordum. Dükkanı kapatmak üzereydik. Halam ön tezgahın alt gözlerinden birini temizlerken, bir tabanca buldu. Hep şaşırdık. Acaba beybam bir cinayet ya da kaza mı işlemişti? Fürüzağa’da, daha çok küçükken, annemle mahkemeye gitmeden evvel ardından ‘onları’ yakalamak için peşlerinden koştuğunu başta söylemiştim. Acaba buldu da birilerini mi vurdu? Bir para sıkıntısı ya da borcu mu vardı? O günlerde bir polis eve gelmiş beybamı sormuştu. Ondan o kadar korkmuştum ki, bana çok zeki olduğumu ve büyüyünce ne olmak istediğimi sorunca, korkudan, belki de onu mutlu etmek için, “Polis olacağım!” demiştim. Halbuki doktor olacaktım. Hem ablamın yüzündeki izleri silecektim, hem de halamın yeni başlamış Şeker hastalığını tedavi edecektim. Bana ismini verdikleri ve doğumumdan bir iki hafta evvel vefat etmiş olan İsmayil dedem de Şekerden ölmüştü. Halam dehşete kapıldı, ama ‘dokunmayalım!’ diye tabancayı yerine koydu, tezgahın alt gözünü de kilitledi. Haftalarca tezgahın önünden geçemedim. Şimdi anımsayamayacağım bir zaman aralığından sonra, bir gün, beybam aniden çıkageldi. Hiç bir izah yoktu neredeydi diye. Hayat öylesine akmaya devam etti gitti. Beşinci sınıfa başlamıştım ki beybam, Susam sokaktaki dükkandan üç ev ötedeki boş arsaya yeni bir bina yaptırmaya başladı. Apartmanın müteaahhitliğini kendisi üzerine almıştı, tabii Aleko usta da baş yapıcı idi. Aleko usta, orta boylu, esmer, tıknaz, daima sigara içen çok efendi bir kimseydi. Sessiz görünür, arada bir de gülümserdi. Bana çok yakınlık göstermemekle beraber, Allah için, hiç de kötülüğünü görmedim. Bize yemeğe filan da gelmezdi. Zaten biz, halalarımız ve eniştelerimizin dışında, ne kimselere gider, ne de kimse bizim eve gelirdi. Evde hiç bir arkadaşım olmadı. Hiç bir oyuncağım da yoktu. Kitaplarım en yakın arkadaşlarım oldu hayat boyunca. Apartman için iki kat izin verilmişti ama, beybam, taraça adı altında, iki tarafı balkonlu, tavanı basık, iki oda bir salondan ibaret üçüncü bir kat çıkmayı ve evin altında da bir dükkan yaptırmayı planlıyordu. Hayat boyunca bana varlığı ile yokluğu hemen hemen eşit olmuş beybamın özdeşebilecek tek tarafı vardı: Çok gayretli bir adamdı, kafasının dikine giderdi ama haftanın yedi günü de çalışırdı, çok azimliydi. Ev yapımı bizler için sanki bayram havası esmiş gibiydi. Nihayet kendi evimiz oluyordu, dükkanımız da kendimizin olacaktı. En önemlisi, ev ahşap değil, tuğladan yapılı, kagir idi. Dış kapıda ziller de olacaktı. Eve havagazı ve elektrik gelecekti. Boğaz’ın ve Marmara’nın güzel manzarasından mahrum kalacaktık ama, arkada gene küçük bir bahçe ve evin üstünde balkonlar çevremizi süsleyecekti. Bilebildiğim kadar kira konusunda ev sahiplerinden Allah için hiçbir güçlükle karşılaşmamıştık, hiç kimsenin de kapıya gelip kira istediğini duymaştım. Zaten o günler gerçekten bir paylaşım devri idi. Üç aylıklarının ödenmelerine yakın, emekli komşular günübirlik kahve, şeker, peynir yumurta ve benzeri gereksinimleri bizlerden aldığı gibi, halam da komşulardan, ama daha çok Feraset halamdan ne eksikse alır, ilk fırsatta gene geri verirdi. İş Bankası diye bir bankanın açıldığını duymuştuk, bir lira ile hesap açanlara beyaz renkli, kulplu, ağır bir madenden yapılı kumbara hediye veriyorlardı ama, beybamda o yürek ne gezer. O bana ve ablama -33- tenekeden yapılı, dükkanda iki ya da beş kuruşa sattığı teneke kumbaraları verir, bizler de arada bir, özellikle bayramlarda el öperek topladığımız kuruşları, sarı yüz paraları, beş kuruşları içine atar, elimizde sallar, paraların tıngırtısını duymaktan zevk duyardık. Ama arada sırada o zamanlar yeni çıkmış, bir kuruşa Yeni Hayat şekerleri için paraya gereksinim olduğunda, kumbaraların ağızlarını makas ucuyla genişleterek sallaya sallaya paralarımıza kavuşurduk. Yeni Hayat’ı, tek sıra halinde dizilmiş tepsi gibi düz, ama üstleri camla kaplı kutularda, “Yeni Hayat, kırk paraya!” diye çığırtkan seslerle, genç çocuklar sokaklarda, okul önlerinde satarlardı. Ellerinin değmemesi için de, cımbıza benzer bir kaşıkla koparıp verirlerdi. Ev yapımında en çok hoşlandığım şey, yer kazılıp da çıkan topraklar kamyona yüklendiğinde, kamyoncu amcayla beraber, şehir dışına, Mecidiyeköy kırlarının bir köşesine molozları dökmeye gitmekti. Büyüyünce belki de bir kamyon şöförü olmalıydım. Beyoğlunda tramvaylarla yarışa girmek ne güzel şeydi. Ev yapılırken ustalara tuğla taşımak da başka bir görevimizdi. Hele bir gün halacığımın o yüzden beli incinmişti, Nisa’yı bilmem ama ben oturup ağladım. Yok, ben doktor olmalıydım, kamyon şöförü değil. Halacığım bana o kadar mutluluk vermiş, annemden çok annelik etmişti ki, imkanı yok ben onu hayatta yalnız bırakmazdım. Ben büyüyecek, adam olacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacaktım ve eşim ve çocuklarım ona hizmet edeceklerdi. Bundan son derece emindim. Yeni evimize taşındığımızda, bizlere, Manisa ilinin Alaşehir ilçesinde yaşayan, babam ve halamın en küçük kardeşleri Rikkat halamlardan bir teklif geldi: Büyük kızları Leyla, İstanbulda Akşam Sanat Kız Okulu’na gidecekmiş, acaba bizde kalır mıymış. Bir miktar para da ödeyeceklermiş. Bizlere göre hava hoştu. Para aldıktan sonra, beybamın yapmayacağı iş yoktu gibi. Bir gün Leyla abla iki dolu bavuluyla çıkageldi ve o yıl için evimizde misafir kaldı Leyla abla, Nisa’dan iki yaş daha büyük, biraz daha tombulca, şen, konuşkan ve işgüzar biri idi. Çok çabuk kaynaştık. Bize bol bol bağlardan, Anadolu hayatından bahsetti. Aramızda küçük bir lehçe farkı vardı, örneğin “Artık” yerine “Gari” diyordu. Yaşamımıza bir az renk katmıştı doğrusu. Leyla ablamın bana, belki bilmeksizin, ömür boyu bir iyiliği oldu: Ailesinin arzusuyla Fransızca dersleri alması gerekiyordu. Okuldan <em>Mösyö Canard</em> (Ördek) isimli, kısa, şişko, sakallı bir öğretmen tavsiye etmişler ve adam bizim eve, ikindiden sonra, hem de haftada üç kez gelecek. Ee, genç kızdır bu, yabancı, hem de gavur biriyle yalnız oturması <em>müslüman adetlerine uymaz, birinin ders boyunca “vücut muhafızı”</em>  (<em>bodyguard</em>) gibi odada onlarla oturması gerek. Nisa oturacak değil ya, ben en doğal kimseydim. Ve tüm sene, onları dinleyerek, Fransızcamı, bilhassa telaffuz ve pratiğimi o hale getirmiştim ki, değme lise talebesi benimle yarışamazdı. Beybam da, yarım bıraktığı İdadi yıllardından kalma bir az Fransızca bilirmiş ama unutmuş, evde şurada burada kalmış bir kaç kitabı da vardı. Onları da çat pat sökmeye başladım. Ders esnasında ben köşede sessiz sedasız otururdum ama, yılın sonunda, Monsieur Canard ile karşılıklı çat pat konuşacak kadar ilerlemiştim. Leyla ablam da benim bu yetime hayran olmuştu -34- Beşinci sınıf, her yönden gerçekten çocukluk hayatımın bir dönüm noktası oldu. Okuldaki başarım, her zamankinden daha parlaktı. Yıl 1937 ve ben sekizimin içindeyim; zaten bir kütüphane kurdu olan ben, öğretmenimle birlikte kitaplığı düzenleme görevindeydim. Kütüphane Kolu başkanlığı bandını kolumda taşıyordum ve göklere uçuyordum. Türkiye Yayınevi tarafından, Tahsin Demiray’ın 1936’da yayınladığı Hava Yarışı, 1937’de, 5.sınıfta iken yayınladığı Çırak Uçman benim gece gündüz tekrar tekrar okuduğum ve gözlerimi dünyaya açan, Coğrafya ve gezi, hatta dünya sevgisi veren kitaplar olmuştu. Mühendis Fethi Bey, alçak Çalkof, Bülücistandaki Mowgli’ler, Kahire’deki macera, Amerikan Kızılderililerin Mühendis Fethi Beyi ağaca bağlayıp kalbine bıçak sokmaktan son anda vazgeçmeleri, tesviyeci Osman ve Çırak Uçman. rüyalarıma bile giriyorlardı benim. Ben de mi çırak uçman olmalıydım acaba? Göklere sevgim birden yücelivermişti. Bir Coğrafya dersinde tahtabaşında İran ya da Hindistan’dan konuşurken romanın ayrıntılarına öylesine girişmiştim ki, zil çaldığında ben hala Bülücistan’dan, Tesviyeci Osman’ın kahramanlığından bahsediyordum. Okulda, mezuniyete hazırlık olsun diye, ta senenin başındanberi, haftanın iki günü, yıl boyunca devam etmek üzere, gruplar halinde dersleri gözden geçiriyorduk. Tabiatıyla sekiz yaşındaki ben, grupbaşı idim. O zamanlar ‘hal ve gidiş’ için yalnızca ‘iyi’ verilirdi. Onun dışında tüm notlarım beş idi, yani pek iyi. Bir gün, bir okul ve sınıf pasajının gerektirdiği kelimeleri babamın eskiden kalma Fransızca kitaplarından birinden çalışırken. ‘öğretmen’, ‘<em>le maitre</em>’i gördüm. Onun yanında, ‘<em>La maitresse</em>’ sözcüğünü kaydettim. Lügatım da olmadığımdan -çünkü beybam öyle pahalı ve lüzumsuz şeyler almazdı-, akşam beybam gelince ona sorayım dedim.                       -Beyba, ‘metres’ ne demektir?                       O, gözlerini şöyle bir açtı ve bana :                       -Eğer bir daha öyle kötü şeyleri işitirsem, ağzını yırtarım senin, dedi. O günden sonra beybama hemen hiç bir şey sormadım, hayat boyu. Hazır lisandan söz açılmışken söyliyeyim, halam ve beybam evde, özellikle bizlerin konuştuklarını anlamamamızı istedikleri zaman, aralarında Bulgarca konuşurlardı. Sonraları anladığıma göre beybamgiller dört erkek ve dört kız kardeş olarak Selanik civarında Tikveş’den göçetmişler. Üç erkek kardeş şu veya bu şekilde ölmüşler. Dedem dahil, elde bu amcaların ve onların ailelerinin ve çocuklarının ne resimleri vardı evde ne de onlar hakkında tek kelime bir söz edilmişti. Halalarımı teker teker tanıyorsunuz zaten. En büyükleri melek Saliha halam, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali sırasında Alaşehir’de çok zengin ama çok yaşlı biriyle bir buçuk yıllık evli kalmış, adam sonra ölmüş ama ona bir şey kalmamış. Kalkmış buraya gelmiş. Evde arada bir Bulgarca <em>voda</em>(su), <em>daymi</em>(ver) ve özellikle halam para istediği zaman beybamın söylediği <em>nema nişto</em> (hiçbirşey yok), sık sık duyduğum sözcüklerdi. -35- Yılın ortasına doğru, beybam gene ortalardan kayboldu. Adamcağız benden daha çok saklambaç oynamayı seviyor galiba. Halama sordum:                       -Hala, beybam nerde?                       -İş için gitti, gelecek. Ve gözlerini benden uzaklaştırdı. Gece gündüz aptesinde namazında olan bir meleği yalan söylemeye zorlayamazdım. Halbuki, hafta sonunda misafirliğe gittiğim Fazilet halamlarda, onun büyük kızı ile şu konuşmasına kulak misafiri olmuştum, “Hah.. Adam gitti gene. Rumeli’deki mallarımızı satacak savacak, yaptığı evin borçlarını ödeyecek, bizim hakkımızı ödemeyecek, bizler de hala kiralarda sürüneceğiz!. -Parmağını dudaklarında ıslatıp pencere kenarını işaretleyerek- Ben nah buraya yazıyorum, göreceksin!” Hilmi Bey eniştem de emekliydi demiştim, o zamanki tabirle tekaüt. Bir tekaüdiye maaşının ötesinde, benim bildiğim, başka bir geliri yoktu. Evvelden de söylediğim gibi bir kızını gelin ediyordu, diğer kızı ve oğlu okulda. Bereket Kerem abim askeri lisede ve devlet baba masrafını karşılıyordu. Bu nedenlerle çok daha hesaplı olmak zorundalardı. Feraset halamın tersine, Fazilet halam daha hırçın, daha konuşkan ve kavgacı idi ve sigara içme huyu da vardı. Pencere kenarında oturan Hilmi eniştem, onun çok daha genç olması nedeniyle de, kıskançlığından onu sokağa bile göndermezdi. Sigara parasını temin için Fazilet halam, çıkabildiği zamanlar kendisi, çıkamadığı zamanlar beni, kendi mantosunun ya da benim ceketimin altına bir okka ekmek sıkıştırarak, sözüm ona ekmek almaya gönderir, ekmek parasıyla da bir paket Gelincik’i aradan çıkarıverirdi. O günlerde yeni bir haber ortalığı karıştırmıştı: “Soyadı Kanunu” çıkmış, herkes isminin ardına aile ya da soy ismini koymak zorunda bırakılmıştı. Yani ben, Mehmed oğlu İsmayil, adımın ardına başka bir isim daha konarak anılanacakmışım. Benim hoşuma gitti doğrusu. Ben, beybamın oğlu olduğu kadar, onun ismi anılmaksızın bir adla çağrılmalıydım. Benden gelecek çocuklarım da öyle. Ahmet Bey eniştem gene itirazını ortaya koydu: “Soyu sopu belli bir aileden geliyoruz. Kendi şeceresinde yedi kuşak geriye giderken, uydurma bir isim takmanın ne anlamı vardı? Cetlerimize hiç mi saygı kalmamıştı?” Ama, her zamanki gibi, başında takkesi, elinde tesbihi, bir ‘lahavle’ çektikten sonra ‘Soyuaçık’ soyadını seçti ve içi de rahat etti sanırım. Beybam ailede tek kalmış erkek olduğu için kimseyle aile meclisi yapmak zorunda değildi. Bizler Beygo ailesinden gelirmişiz. O günlerde, uzaktan bir iki defa gördüğümüz, ama hiç bir yakınlık kuramadığımız Orta Okul Müdürü bir Ömer Beygo Beyefendi vardı ki onun gibi olmak isterdim doğrusu. Beybam, acaba ‘Beygo’yu soyadı alır mıyız diye düşündü ilk kez ama ‘Bican’ı seçti. Dajha sonraları Bican’ın “cansız” demek olduğunu anlayınca bir az tuhafıma gitti ama, bir kez babam öyle seçmişti, öyle kalacaktı.  Hazır mahkeme’ye gitmişken, nüfus kağıtlarımızın çıkarılması da gündeme gelmişti. Eş dost bir araya gelerek doğum yılımın 1929 olduğunda karar kıldılar, Nisa’nınki de 1928. Ama, ay’ını bir türlü saptayamadılar: Çiçeklerin açtığı bahar aylarından biri miydi, yoksa karpuzun kabuğunun suya düştüğü güz aylarından biri mi. Hırçın olmadığım halde açıkta kalmış bir sokak kedisi gibi hissettiğimden ben kendimi Mart’da doğmuş olarak ilan ettim, ama bu nüfusuma geçmedi. İlerde, yedek subaylığımı yaparken, annemden gerçek doğum tarihini öğrendim. -36- Yılbaşından bir iki hafta sonra, hepimizi, hayatlarımız boyunca etkileyecek büyük bir haber geldi: Beybam, bir ‘cicianne’yle beraber geliyormuş. Demek ki küçük halamların dedikodu yaptıkları “Rumeli’de mal mülk satmak” doğru değildi. Beybam, nerden bulduysa, kendine bir hanım bulmuş ama sanki bizler için yapmış bu işi. Yeni bir ‘anne’ geliyor, hem de ‘cici’ biri. Ya halama ne olacak? Nisa ve ben beraberce, merakla halamı kuşattık:                       -Hala, hala. Kim bu cicianne?                       -Çocuklar, biliyorsunuz ben yaşlanıyorum. Size ve babanıza bakıyorum ama, benim karaciğerim hasta, dalağım da büyüdü. Baban gene evleniyor, hepsi bu.                       -Peki sana ne olacak?                       -Ben de sizlerle beraber kalıyorum; eskisi gibi yaşayacağız. Ben de daha rahat edeceğim inşallah.                       -Peki, ciciannemizin adı ne?                       -Hatice.                       -Peki, gerçek annemiz geri gelirse ne olacak?                       -(Gözlerini silerek) O hiç bir zaman geri gelmeyecek..                       -Demek ki bu yeni ev, yeni anne için hazırlanmıştı. Peki, annemiz nerde bizim?                       -Bilmiyorum… ve uzaklaştı. Bu arada, yeni evimizin altındaki dükkan için boş bırakılmış yer, gene Aleko Ustanın şefliğinde üç kişilik bir takım tarafından beybamın dönüşüne kadar hazır olmak üzere tamir ve bakım görüyordu. Yani yeni anne ile birlikte, evimizin altındaki dükkan da faaliyete geçecekti. Bir hafta on gün sonra babam, yanında ince uzun, güler yüzlü, halamdan çok daha genç bir kadınla çıkıp geliverdi. Beybam bizi tanıştırdı:                       -Çocuklar bu sizin cicianneniz Hatice. Öpün elini.                       Nisa ile beraber ellerini öptük, o da şöyle bir yanağımızdan öptü.’Aman ne güzel çocuklarmış, maşallah’ diye bir metihde de bulundu. Leyla ablam, ciciannemi Alaşehir’den ‘uzaktan’ tanıyormuş, ‘iyi, şefkatli bir insan, hiç evlenmemiş, iyi yemek yapar, iyi dikiş dikermiş,” dedi. Önceden tanıştıkları belli, samimi samimi kucaklaştılar. Madem ki ciciannem bir terzi idi, bu, Leyla ablamın okuluna da yardımcı olacaktı herhalde. Yeni apartmanda, evin sokağa bakan ön yüzündeki oda, beybamındı ve şimdiden sonra ciciannem de orada kalacaktı herhalde. Arkadakı iki odadan daha genişinde halam, ben ve Nisa yatıyorduk, üçüncü ve küçük oda ise yarı sandık, yarı misafir odası gibiydi. Leyla abla orada yatıyordu.  Evin ardına bakan küçük bir bahçe vardı ve arkadaki ve yandaki apartmanların bahçelerinin birleştiği yerde olup hepsinden de aşağıdaydı. Dolayısıyla süprüntü öteberi kolaylıkla bizlere dökülüyordu. Hela, daha modern ama hala alaturka kuburluydu; hiç olmazsa muslukta su akıyordu. Mutfak, küçük olmakla beraber havagazılı idi. Yemekler daha kolay pişiriliyordu. Banyo yapmak için gene yer yoktu: Ya küçük helada ya da mutfakta yalnızca başınızı eğerek yıkanacaktınız. İki üç haftada ya da ayda bir, eğer iyi yıkanmak isterseniz, Fındıklı’daki ya da -37- Galatasaray’daki erkekler hamamına gidecektiniz ki orası ayrı bir alemdi. Koridorun yanıbaşındaki aydınlık eve yandan bir ışık ve aydınlık getiriyordu ama, bence orası banyo olsa daha iyi olurdu; zira, belime peştemal takarak ve ayaklarımı takunyelere geçirerek çok sıcak bir kurna’nın önünde, yalnız başına yıkanmak gerçek bir dertti. Ya benim pipimi görürlerse? Millet, üstelik yiyecek, içecek öteberi de getirir ve alem yaparlardı ki oranın meyhaneden ne farkı kalırdı? Kumrulu sokaktaki geniş mutfaktaki meydan banyosunu arıyordum doğrusu. Birçok akşamlar, halamlar yattıktan sonra, Nisa ve ben beybamgillerin ne yaptıklarını merak ederdik. Kaç kez kulaklarımızı onların yatak odalarının kapılarına ve gözlerimizi de onların anahtar deliklerine uydurmuştuk, ama iniltilerden ve bir takım karaltılardan başka birşey duymamış ve görmemiştik. Bir pazar, anımsarım, beybam ve ciciannem, o zamanlar için çok modern ve ileri sayılabilecek bir davranışla, el ele Taksim’e doğru yol aldıklarında Nisa ve Ben, Nik Karter gibi peşlerine düşmüş ve uzaktan takibe almıştık. Bir yerlerde onları gözden kaybettik, korktuk, geri döndük. Aynı akşamüstü ablam ve ben, gerçekten çok büyük bir cesaretle, el ele, Cihangir’den, Sıraserviler’den Taksime çıkmış, o zamanlar yeni yapılmış olan İnönü Gezi Yeri’nde, yeni dikili ağaçların arasından, çakıllı ara yollarda, gözyaşlarıyla dolaşıyorduk. Neye ağlıyorduk bilmem. Aramızda söylenmedik bir gizemin paylaşımı vardı galiba. Dönüşümüzde bir güzel paylandık, ‘nerelerdeydiniz?’ diye, biz de Fürüzağa dolaylarında dolaştığımızı, bir az yolumuzu kaybettiğimizi söyledik ve bir kez daha ağlaştık. Bahara doğru, Alaşehir’den, Saliha halamdam sonra beni en çok seven, Leyla ablamın annesi, en küçük halam Rikkat, bize misafirliğe geldi. Kızını özlemişmiş. Ev birden çok kalabalıklaşmıştı, bereket versin kızıyla birlikte aynı odada yatacaktı. Yüzü daima gülen, ne sevecen bir hala. Boynunda gümüş kolyeleri ve parmağındaki pırlanta yüzüğü, temiz ve itinalı giyimiyle bir taşra hanımı değil, doğma büyüme bir İstanbul hanımefendisi gibiydi. Evde gene Bulgarca konuşmalar aldı yürüdü. Birşeyler dönüyordu ama, bizler anlıyamazdık tabii. Hatice ciciannemizin ailesi Gevgili’den geliyormuş. Dediklerine göre Sırbistan Türklerinden olup bir süre önce Alaşehire bir çiftçi olan babası, ev hanımı olan annesi ve dört kızkardeş birlikte gelmişler. O, en büyükleriymiş. O da zaman zaman Sırpça konuşur, ama kendi konuşur kendi anlardı galiba, zira kimse dinlemezdi. Arada bir evde halamla aralarında otorite çatışması olurdu ve beybam hemen daima yeni eşinin tarafını tutardı. Bir seferinde taşlıkta yuvarlak masamızla yemek yerken babamın sinirlenip tüm siniyi duvara geçirdiğini ve bizlerin ağlayarak odalarımıza gittiğimizi anımsarım. Onun zaman zaman böyle içkili anlarda parlamasından son derece korkar, lanetler okurdum. O merete verilen parayla eve neler alınmaz, çocuklara ne oyuncaklar, ne hediyeler getirilmezdi? Rikkat halamın gelişiyle ortalık bir az daha sakinleşmiş ve akşamları, bir aile havası oluşmuştu. Küçük halamın da üç çocuğu varmış: En küçükleri benden altı ay daha büyük Berrin, ondan iki yaş büyük ortanca çocukları İhsan ve en büyükleri şimdi bizle kalan Leyla, Berrin’den üç yaş büyük. O güzel zamanların huzurunu bozacak tek bir olay olmuştu: Bir gün Güneşli sokakta, daha yukarlardan koşup gelirken düşmüş, bir kanalizasyona düşmüş ve sağ bacağımın alt orta kısmında derin bir yara almıştım. Eve -38- kanlar içinde geldim, gözyaşlarım da çeşme gibiydi. Durum çok acı verici ve ciddi olmakla beraber, beybam böyle şeyler için doktor çağırmadığından ya da hiç olmazsa İtalyan Hastanesi’ne kadar zahmet etmediğinden, cerrahlık sevgili Rikkat halamla ciciannemin hazik ellerine kaldı. Günlerce irin aktı, fitiller, sakız merhemleri kondu. İltihabın kemiğe işlemesi söz konusu idi. Saliha halacığım da gece gündüz dualarındaydı benim için. Ben de bir kez daha kararlıydım, eğer bu işten sağ çıkarsam, ayağım sakat bile kalsa, doktor olacaktım; kendime, halama, hatta hatta benim ayağımı saran cicianneme bile bakacaktım. Beybamın bir kez bile nasıl olduğumu sorduğunu anımsamıyorum. Belki sormuştur, ama anımsadığım iki üç şefkatli hanım yüzü. Bugüne bugün, sağ ayağımın alt kısmında, ayakbileğime doğru kırmızı-mor çürüğü andırır bir yara izi taşırım. O günlerden yadigar. Bir iki hafta içinde, Rikkat halam, bizleri Alaşehir’e, bağlarda yazlığa davet ederek gitti. Bizler gene kendi iç dünyamıza döndük. Değişen pek bir şey yoktu. Ciciannemize alışıyor gibiydik. En büyük zorluğumuz onu nasıl çağıracağımız konusunda idi: Hatice anne mi, yoksa, Cicianne mi? Çoğu kez ‘o’yu seçtik. Halamızın bir kez bize söylediği gibi, cici annemiz, ‘o’ diye çağrılmasına çok üzülüyormuş, yakın zamanda hiç olmazsa onu ismiyle çağıracağımızı ümit ediyormuş, muş muş ta muş muş. Ev yapımı beybama pahalıya mal olmuş olsa gerek ki, üçüncü çatı katını ferme çatma tamamlayıp, yukarıya taşındık, aşağıyı da kiraya verdik. Yukarsı, önü arkalı taraçalı olduğundan aşağıdan daha dardı ama o kadar kişi, üç küçük odaya tıkıştık. Bahçeden de uzak kalmıştık, ama yağmur ya da kar yağmadığı zamanlarda balkonda mile oynamak, arkadaşlarla itişip kakışmak için daha iyi bir ortam vardı. Bizim ev ve dükkan, Susam sokağında, -eğer Boğaz tarafından ya da Cihangir Yokuşundan bakarsanız- sağdan üçüncü bina idi. Birincisinin altında, o tabanca olayının yaşandığı, benim anımsayabildiğim beybamın ikinci dükkanı vardı. Biz taşındıktan sonra orada Rize’li Mehmet tarafından bir fırıncı dükkanı açılmıştı. Fırın yoktu ama, Firüzağdan getirdiği fırın sıcağı ekmek, pide ve halkalar satardı. Mehmet, yavşak bir adamdı, beybamla pek iyi geçinemezlerdi herhalde ve bana hep onun için taşlar atardı. Pis, sırıtkan yüzünü hiç unutmam. Benden bir buçuk yaş büyük olan ve henüz gelişmekte olan ablam Nisa için bile iki anlamlı sözler söylerdi ki, yüzüm kızararak uzaklaşırdım. Ama ablamın göğüsleri gerçekten o kadar da belirginleşmiş diye yan gözle baktığım zamanlar da olurdu. O ekmekçi dükkanı ile bizimki arasında, üç katlı, devlet memuru çok muhterem Ali Bey isminde bir zatın üç katlı evi olup, altında da süt, peynir ve mamullerini satan, bir dükkan vardı: Süt İş. Dükkanı, çok yakışıklı, iri ve güzel yapılı bir çift idare ederdi. Semih Bey, ütülü pantolonu, kravat ya da papyonlu beyaz gömleğiyle, çok kibar tavrıyla mahallenin gözdesi idi. Galatasaray mezunu olduğunu söylerlerdi. Hanımı da dünya güzeli Keriman Hanım’a benzer, sarışın, Neriman hanım diye biri idi. Sokakta bile el ele yürürlerdi. Ben de Nisa ile öyle yürürdüm ama, bunlar karı kocaydı. -İlerde eşlerimle hep el ele yürümeyi de onlardan öğrendim sanırım- O kadar sevişirlerdi ki, tezgah ardında bile birbirlerine sürtünerek gülümserlerdi. Sanki bir komedi oynar gibi. Ama dışarıya hiç taşkınlık göstermezlerdi, bil’akis terbiyeli, saygın ve daima neş’eliydiler. -39- ‘Süt İş’ sahiplerinin iki oğulları vardı: Faik, benden bir az büyük, belki bir yaş, diğeri Sait, benden küçük. Sokakta Sait’le oynardım, zira çok kibar, yumuşak, anlayışlı ve oyunlarda hiç mızıkçılık yapmayan biriydi. Abisi Faik ise zıpırın biriydi; hafif kekeme de olduğundan kendini anlatamayınca küfüre başlardı. Kendi başına sinemalara gider, taşıdığı beyaz madeni tabancayla kovboyluk taslardı. Ben ise hala küçük, kapsül tabancası çocuğumdum. Ben hiç evlerine gitmedim, Kurtuluş’da yaşarlarmış ki bize çok uzak derlerdi. Biz ise hemen yanıbaşlarında olduğumuzdan, iki kardeş, bazan beraber bazan yalnız yukarıya bizim balkona mile ya da top oynamaya gelirlerdi. Tarihin önemli günlerinden biriydi: Komşu devlet İran’ın Şehinşahı Riza Pehlevi Han İstanbula geliyormuş dediler. Okullar o gün tatildi. Yüce Mustafa Kemal de onunla birlikte Beyoğlu İstiklal Caddesinden geçecekmiş. Sabahtanberi onun hazırlığı vardı ve ben de Beyoğlu’na kadar gitmek için gereken izni almıştım. O sabah Faik, benimle oynamak istediğini söyledi. Zaman daralıyordu ama gene şöylece bir saat oynayalım diye balkona çıktık. Ebeveynlerimin nerede olduklarını bilmiyorum, herhalde evde yoktular. Yerde mile oynarken birden Faik ellerini benim apış arama soktu, pipimle bir az oynadı, sonra birden soyunarak benin de pantolonumu ayaklarımdan çekti aldı. Apışıp kalmıştım ve ne diyeceğimi bilemedim. Sonra bana, ‘Gel, birdir bir!’ oynayalım dedi. Manyetize olmuş bir şekilde onu izliyordum. Tepeme çıktı. Pipisini ardımda işittim ve huylandım, silkinerek kenara çekildim. Sonra o bana, ‘Gel, sen de bana bin!’ dedi. Ben de ona bindim. Birden aklıma babamın üstünde olduğum anlar geldi, korktum ve yana atladım. ‘Gel’ diye bana yardım ederek üzerine bindirdi. Bir iki dakika da öyle geçti. İkimizin de pek birşeyler başardığını anımsamıyorum, ama gündüz vakti, bir evin üçüncü kat balkonunda, biz alenen seks oynuyorduk. Sonuç şu idi ki, benim gibi erkek olan herkesin bir pipisi vardı. Faik’in babası Semih Bey de herhalde hanımının ardında aynı şeyleri yapıyordu. Ama başkalarında, eniştemlerde, hatta evde beybamla ciciannem de göz göre göre bu işler yapılmadığına göre, bir gizem olmalıydı. Laz Mehmet lakırdı attığında neden kızarıyordum? Vaktiyle halacığımın uzun etekleri altında birşeyler aradığımda, daha kısa etekli olan ciciannemde aynı şeyi neye yapmıyordum? Bir sır, bir yasak olmalı bir yerlerde. Kısa bir süre sonra aklım başıma geldi: Atatürk’ü görmeye geç kalıyordum. Pantolunumu aceleyle çektim. Etraftan görüldüm mü diye başımı kaldırınca bir de ne göreyim? Yan sokaktan, kendi evlerinin üçüncü kat balkonundan, Kasap Mustafa Efendinin büyük oğlu Celal Abi bizi izlemiyor muymuş? Herhalde o sokaktan bir süre geçemeyecektim. Faik benimle beraber gelmek istemedi. Koşa koşa İstiklal Caddesine gittim, iki devlet başkanının bindikleri açık otomobil Taksim’e doğru gözlerden uzaklaşmak üzereydi. O altın saçların bir ucunu görebildim. Hayat boyunca “Şu ‘seks’denilen şeyden başıma neler geldi” diye hayıflandığımda, Büyük Atatürk’ü yüz yüze, belki de göz göze görememenin verdiği ‘kayıp’ hissi, hayatımın en büyük acılarından biri oldu. Belki de ondan sonra hep ‘kayıp’a oynadım, kendimi tümüyle hiç affetmedim, alçak gönüllüğün yanında karşılıksız ‘verme’yi prensip edindim, kendimin kullanılmasına izin verdim. Artık işe yaramayan ilişkileri sonlandırdığımda da, hepsinin altında yatan ‘gerçek kaybı’ yinelemiş oldum. Böylece hayatım, bir ‘kayıp putpurisi’ olmaya devamedegeldi durdu. -40- Günlerden bir gün halam, Nisa’ya ve bana, babamın apartman borcunu ödeyemeyecek bir duruma gelmesi nedeniyle, yakında Cihangir’den Alaşehir’e taşınacağımızı söyledi.                    -Beybam ne iş yapacak, dükkan ne olacak? diye sordum.                    -Beyban, Rikkat halanın kocası Tüccar Ali Bey’in dükkanında çalışacak. Onlar yeni evlerine taşınmışlar, biz de ‘Tepe’de, onların evinde kalacağız.                    -Ciciannem de Alaşehir’den değil miydi ?                    -Evet. Böylece tüm aile birlikte olacağız.                    -Ben ilkokulu bitirdim bitiriyorum, Alaşehir’de orta okul var mı?                    -Yok sanırım. Birşeyler düşüneceğiz. Oradan herkes Manisa’ya gidiyor. Bizim seni yatıya vereceğimiz kadar paramız yok ama, leyli meccani denen bir parasız okuma yolu varmış. İmtihanla alıyorlarmış. Sen çok zeki bir çocuksun. Herhalde kazanırsın, bakalım.                    -Peki, Leyla abla kimlerle kalacak, okulu bitirmeye daha bir senesi var?                    -Fazilet halanlarda. Orada da yaşdaşı Hulya var ya! Liseye gidiyor. Nisa ile düşünmeye başladık, neydi başımıza gelen. Ama her nedense pek üzgün değil gibiydim. Cihangirde, bir üst sokağa çıkmakla mahalledeki eski arkadaşları kaybetmiştik. Yenileri de belirmeye başlamıştı ama, daha yeni yeni tanışıyorduk. Etraftakilerin kimi Rum, kimi Ermeni ya da İtalyan, ama daha terbiyeli ve varlıklı görünen kimselerdi. Susam sokağının Kumrulu sokaktan farkı, çocukların annelerinin artık bizlere annelik etmemeleri idi. Bizler mi büyümüştük, onlar mı daha yüksek tabakadan idi, bilemeyeceğim. Hiç kimsenin evine davet edildiğimi hatırlamıyorum. Son kez, eski arkadaşlarla bir araya gelelim dedik. Cihangir camii yokuşunun sonuna doğru bir 155 İsmet vardı, caminin tam karşısında, ikinci kattaki evlerinde arasıra bir araya gelir ve onun gazete parçalarını unlarla yapıştırıp nasıl dosyaladığını hayranlıkla izlerdim. 102 Aziz, 166 İsmail ve 114 Muharrem kardeşler de davet edilmişlerdi. Aziz, Allahın garip bir kuluydu, her sabah Tophane 37. okula geldiğinde bizlerden mürekkerp sorardı ve hepimizin şaşkın bakışları arasında, siyah, kırmızı, mavi, Allah ne verdiyse, mürekkep hokkasını ağzına dikerdi. Bizlere de yine o hokkaları Tophane yokuşundaki aktarlardan bir kuruşa yeniden doldurmak düşerdi. İsmail ve Muharrem kardeşler babalarının işkembe dükkanında çalıştıklarından her zaman işkembe kokarlardı. Onlar yüzünden sanırım, hayat boyunca işkembe yemedim. Bizlerden daha iri yarı, terbiyeli ve gerektiğinde koruyucu ama Tophane külhanlarıyla boy ölçüşebilecek iki kardeştiler. Herneyse, İsmetgillerin bahçesinde onun annesinin yaptığı börekleri yeyip gazozları içtikten sonra, bahçedeki çamaşır ipine bir havlu serip ben onlara hayatımın ilk kuklasını oynadım. Kuklayı nereden mi öğrendim? Herzamanki gibi Ahmey Bey eniştemden. O, herhalde yukarda söylemeyi unuttum, daha ciciannem gelmeden tabii, kış günlerinde üç çocuğu önüne alır, bir kadeh rakısını içip bir az eşref saatine erdikten sonra, eline tefi alıp şöyle bir geçerdi: “Ben abazan meşrebim                     Azot karbon aramam,                     Lezzeti hoş şöyle                     Bir meze olsun,                      Aman, olur ise olsun.” -41- Ve sonra, gece lambasının ya da güldür güldür yanan odun sobasının ışıklarına parmaklarını tutarak duvara aksettirdiği gölgeleri birbirine konuştururdu: “Zenne, şarkı okuyarak sahneye gelir: Gel beni vaslınla şadet, kıl kerem                     Gün bugün, saat bu saat, dem bu dem                     Hoş geçir vaktin cihanda, çekme gam                     Gün bugün, saat bu saat, dem bu dem. KARAGÖZ : Vay anam, bu ne be! ZENNE : Efendim, Karagöz Beyefendi hazretleri zatıaliniz misiniz? KARAGÖZ : Esta pitit piti, evet Karagöz benim ama ötekileri tanımıyorum. ZENNE : Kimleri tanımıyorsunuz efendim. KARAGÖZ : Şey, hani birçok isim saydın ya, işte onlarla saatçi Aliyi tanımıyorum. ZENNE : Hayır efendim, yani siz Karagöz müsünüz demek istedim. KARAGÖZ : Evet Karagözüm ama, ya siz kimsiniz? ZENNE : Ah efendim hiç sormayınız. Felaketzedeyim efendim felaketzede. KARAGÖZ : Yanlış olacak, siz pilav zerde değil, kaymakzadeye benziyorsunuz. ZENNE : Hayır efendim, yanlış anladınız. Yani talihsiz bir zavallıyım demek istedim efendim. KARAGÖZ : Vah, vah. Çok acıdım. Ben de zavallıyım. ZENNE : Ya, vah vah müteehhil değil misiniz efendim? KARAGÖZ : Daha mütevelli olmadım. Kayyumla uğraşıyorum. ZENNE : Hayır efendim, yani zevceniz yok mu? KARAGÖZ : Bir tane vardı, o da delindi, kaldırdım attım. -42- ZENNE : Anlıyamadım efendim, o delinen nedir? KARAGÖZ : Şey cezve cezve. ZENNE : Hayır efendim cezve değil, yani familyanız yok mu demek istedim. KARAGÖZ : Ha.. İki tane var.. ZENNE : Maşallah efendim. Bu zamanda herkes bir tanesini idare edemezken, siz, iki taneye sahipsiniz. Acaba ikisi de bir arada mı bulunuyor efendim ? KARAGÖZ : Şey, yaz oldu mu ikisi bir araya gelir, kış gelince ayırırım. ZENNE : Neden? KARAGÖZ : Şey… havalar soğuyunca sırtıma giyerim, öteki sandıkta kalır. ZENNE : Siz neden bahsediyorsunuz efendim ? KARAGÖZ : Kaç fanilan var dememiş miydiniz? ZENNE : İlahi beyefendi, çok hoş zatsınız; efendim, evli misiniz, bekar mısınız demek istemiştim. KARAGÖZ : Ha… Şey, evliydim amma, şimdi bekarım bekar. ZENNE : Neden efendim? KARAGÖZ : Kadınla biraz şakalaşalım dedik, karı aldı başını çıktı gitti, şimdi bekar kaldım. ZENNE : Cariyeniz de öyle efendim. KARAGÖZ : O halde seninle şeydelim, ha.. olmaz mı? Senin anlıyacağın, evleniverelim be. ZENNE : Hay hay efendim, pek münasip olur. Esasen Hacivat Çelebi de bendenizi onun için buraya göndermişti. KARAGÖZ : Aman, eksik olmasın. Şimdi sen şöyle güzel bir çiftetelli yaparsan memnun olacağım. Ben de şöyle kenara çekilip seni seyrederim. Olmaz mı? -43- ZENNE : Emredersiniz aslanım. Müsaade ederseniz buyurun içeriye gidip çabucak oyun elbiselerini gidip geleyim. (Çıkar) TUZSUZ BEKİR (Nara atarak içeri girer) :   E…..y!  Ey gidi felek, ey gidi felek. KARAGÖZ  (Seyircilere) : Herif galiba elek satıyor. Ayol burada elek alacak yok. TUZSUZ : Ulan dağ başından duman, yiğit başından hal eksik olmaz, değil mi dayı ? KARAGÖZ : Öyledir ayı oğlu ayı… TUZSUZ : Ulan bana bak. Karauyuz musun, karagöz müsün nesin. Nedir bu senin yaptığın kepazelik ? KARAGÖZ : Hoppala, herif zorlu be! Ne olmuş ağa, ben kime ne yapmışım? TUZSUZ : Ulan daha ne yapacakmışsın be; Acem’in liralarını almışsın, ondan sonra da geri vermemişsin, bir de üstelik herife dayak atıp kovmuşsun ulan. KARAGÖZ : Yanlış ağa yanlış, ben Acemin liralarını falan almadım. Bana birkaç tane enginar bırakmıştı. İşte onlar bende kaldı. Kendi gelip almadı. TUZSUZ : Ulan ben dinlemem. Ya herifin paralarını geri ver, ya da ölümlerden ölüm beğen. Ama eğer burada güzel bir çengi oynatırsan hem ben seyrederim, hem de bizi temaşa eden yaran eğlenirler. İşte o zaman seni affederim. KARAGÖZ : Olur ağam, olur! (Çıkar, çengi içeri gelir, bir az oynar, Tuzsuzla beraber giderler. Hacivat ve Karagöz beraberce sahneye girerler) HACİVAT : Aman Karagözüm geçmiş olsun. Bunu da atlattın. KARAGÖZ : Kerata. Ansızın gelip ödümü patlattın. (Tokat atar, Hacivat gider). HACİVAT (Perdeye gelir) : Hoş olsun sağlığa. KARAGÖZ : Hak bereket versin Kağıthanede biten sazlığa. (Tokat atar, Hacivat gider) HACİVAT (Perdeye gelir) : Birader ne vuruyorsun, elin kırılsın. -44- KARAGÖZ : Ekler, kentler, yine yapıştırırım kerata. (Tokat atar, Hacivat gider) HACİVAT (Perdeye gelir) : Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman (Gider). KARAGÖZ : Ulan Hacıcavcav, elimden çabuk kurtuldun. Her ne kadar sürçilisan ettikse affola. İnşallah gelecek oyunda yakan elime bir geçerse vay haline. Sallan sallan Kocaoğlan. (Elini sallaya sallaya perdeden çekilir)” Eniştem, tüm bunlardan sonra da, yorgun sesiyle bizleri yataklarımıza yollardı: “Hadi ülen, yataklara. İsmayil, helaya uğramadan yatma, sonra yatağı Yedikule bostanlarına çevirirsin.” İşte ben, bunlardan aklımda ne kaldıysa, o bahçede, ipteki mandalları el değiştirerekten Karagöz Hacıvatı öylesine oynamıştım ki, ertesi  hafta mahallenin diğer komşu çocukları için kişi başına birer kuruştan oyunu tekrarlamak zorunda kalmıştım. Hayatta ilk kazandığım para da odur. x      x -45- <strong>A l a ş e h i r</strong> Gün geldi çattı. Büyük halam, Nisa ve ben önden Alaşehir’e gidiyoruz. Beybamgiller ve ciciannem eşyaları, öteberileri toplayıp arkadan geleceklermiş. Leyla ablam, okul tatili nedeniyle, bizden önce Alaşehire döndü, seneye Fazilet halamlardan okula gidecek. Haritada arıyorum: Alaşehir nerede? Oraya nasıl gidilir? Bakıyorum, Anadolu’nun batısında, ortalarda burun gibi çıkmış bir yarımadanın üstünde yazıyor: İzmir. Oradan kırmızı bir tren hattı, Manisa, Salihli, Alaşehir. Marmara denizinin güneyinde de Bandırma var, tren hattı Balıkesirden geçerek Manisa’ya gidiyor. Hangi yoldan gideceğiz? Beybam yanıtlıyor. “Denizden, İzmir’den gidersiniz, daha ucuz olur.” Ve, bir yaz ortası, biz üçümüz, Gülbahar mı Gülcemal mı ismini şimdi iyice hatırlayamayacağım bir gemiye Tophane rıhtımından biniyoruz. Küçük yaşlardanberi okuduğum serüvenler başlıyordu işte. Bir kamarada yatacaktık, gecenin ıssızlığında, ben, elimde elektrik feneri, acaba bir cinayet mi oldu, denizin sonsuz dalgalarına atılan bir ceset var mı diye araştırmaya çıkacaktım. Kalbim küt küt atıyordu. Selam sabah ve dualarla İstanbuldan ayrıldık. Bu benim ilk yolculuğumdu ve çok heyecanlıydım. Güzel İstanbul, göklere açılmış eller gibi dua eden minareleriyle, ışıl ışıl sularıyla, gemiyle yarış eden martılarıyla yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Halam, üst güverteye bir battaniye yaymış ve üzerine oturmuştuk. Azığımızı açmış, pişmiş yumurta, yaprak dolması, peynir, zeytin ve salatalıktan oluşan yemeğimizi yemeğe başlamıştık bile. Oh, hayat ne güzeldi.                      -Hala, İzmir’e ne zaman varacağız ?                      -Yarın öğlen zaar. Bu gece Çanakkaleden geçeceğiz. Büyük Atatürk’ün yaptığı savaşların yakınından. Gece rüzgarlı olmazsa, küpeşteden bakarız.                       Gönlüm dolu dolu, gemiye ‘Hadi, ileri!’ diye kırbaç vurmak istiyordum. Kıyı, Bakırköy ve Yeşilköy açıklarından sonra gitgide gözden ırak olmaya başladı. Artık martılar da bizlerle yarış etmiyorlardı. Arada bir el sallayan balıkçı tekneleri de gitgide azalıyordu.                      -Hala, gemiyi şöyle bir dolaşmak istiyorum, izin verir misin ?                      -Hala, ben de İsmayil’le gitmek istiyorum, dedi Nisa.                      -Peki gidin ama, dikkatli olun, yine el ele verin. Yabancılarla konuşmayın! -46- Nisa ve ben, el ele gemiyi dolaşmaya başladık. Herkes ne kadar da mutluydu. Beyazlar giymiş kamarotlar, gemi zabitleri birşeyler demeksizin, yüzlerinde sessiz bir gülümseme, azametle dolaşıyorlardı. İç salonda ince, zarif giyinmiş baylar bayanlar, ya çubuklarını tutturmuş sigaralarını içiyorlar, ya da gazete veya magazin okuyorlardı. “Çay, kahve, gazoz! Çay, kahve, gazoz!” Ah içimden o kadar gazoz içmek gelmişti, ama cebimde o kadar para yoktu ki, gene bir kere sorayım dedim. Cesaretle çay tezgahına yaklaşıp sordum:                      -Amca, gazoz kaç para?                      -Beş kuruş, oğlum.                      Elim cebimin derinliklerini taradı, çıka çıka iki kırk para, yani iki kuruş çıktı. Nisa’da zaten cep ne gezer. Birden gözüm tezgahın üstündeki ‘Yeni Hayat’lara takıldı.                      -Amca, Yeni Hayat’lar bir kuruş değil mi ?                      -Evet, oğlum.                      -İki tane versene. Adamcağız kutuyu açtı, kaşık mı kerpeten mi olduğunu farkedemediğim bir aletle kontrplak bir tepsi içinden iki küçük parçayı kopararak elime verdi: Al, oğlum. Biri kendimin, biri de Nisa’nın ağzına. O zaman, Tophane 37’ci okulun önünde öğlen teneffüslerinde ‘Kırk paraya, Yeni Hayat’ diye karamela satan, hayatlarını kazanmaya çalışan genç çocukları anımsadım. O zamanlar, şeker ya da çukulatalardan film yıldızlarının resimleri olan kartlar da çıkardı: Con Vayne, Tim  Makkoy, Boris Karlof, Robert Taylor, Alis Fay, Şirley Temple, Lorel Hardi’yi hep toplardık, sonra da duvara sırayla bir sen bir ben teker teker kartları koyar, yere bırakırdık; kimin kardı diğerinin üstüne değerse hepsini toplardı. Acaba Alaşehir’de de böyle oyunlar oynuyorlar mıydı ?                      -Benim çişim geldi, diye mızıldandı Nisa. Hoppala, şimdi kime soracağız.                      -Sıkı tut, herhalde bir kimselere soracağız.                      Oradan geçmekte olan yakışıklı, beyazlar giymiş -herhalde zabit olacak- bir beye sordum:                      -Amca, ablamın çişi geldi, nereye yapsak?                      Üniformalı Bey gülümsedi, tezgahtaki genç bir hanımın yardımını isteyerek bizi bir odaya götürttü. ‘Mersi amca’ dedim, o da sağ elinin bir iki parmağını şapkasının hizasına getirerek gülümsedi. Ablam bir az utanmış gibiydi, ama ben mağrurdum, sekiz yaşında bir erkek çocuk, ablasının ihtiyacı gelince nasıl da yardım edebiliyordu. Geminin yukarılarına, kaptan köşküne çıkmak istiyordum ama, merdivenlerin üstünde “Kaptan Köşküne Çıkmak Yasaktır” ilanını görünce somurttum. Gezimiz bir az uzun sürdüğünden halam meraklanmıştı, Nisa özellikle yüznumara işini söyleyince o bir telaşlandı: “Niye bana söylemediniz, kız çocuğu, ayıp değil mi?’diye diye şöyle bir hayıflandı. Halacığım zaten azarlamasını bilmez, o bu dünyaya melekleri temsil etmek için gelmiş. Gerçekten de dünyada insan şeklinde bir melek var idiyse, o da halamdı. -47- Akşam, yarım ay mehtabında, Çanakkale sahilleri, Çamlıca tepeleri gibi sessiz sedasız iki kıyıda uzandı durdu. Bu kere sessizlik, sanki aziz Çanakkale şehitlerinin ruhuna fatiha okurcasına derin, uhrevi bir sükuttu bu. Akşam yemeği de öğleninkine benzere bir minvalde yendi ve ben halama sordum:                      -Halacım, bizim kamaralarımız nerede?                      -Ne kamarası oğlum, aşağıda, ambarda bir yer bulup yatacağız. Zaten hava da karardı, yavaş yavaş aşağıya inelim.                      Birden midemin bulandığımı hissettim. Beybamın pintiliğinin azizliğini çekecektik. Benim kamara hülyalarım bir anda batık gemi gibi sönüp gitmişti. Öğlenki geziden hatırladım, geminin ortasında koskoca geniş bir alan vardı, alt kattı, ve rıhtımdan inekleri, öküzleri vinçlerle aşağı indiriyorladı.                      -Hala, biz ineklerle, öküzlerle aynı yerde mi sabahlayacağız?                      Halam yarı utangaç bir tavırla:                      -Evet, oğlum; napalım, biletimiz üçüncü. ‘Güverte’ demek de bu, gündüz açıkta oturacaksın, akşam da ambarda uyuyacaksın.                      Birden kanım başıma çıktı. Aklıma gelenleri açıkça söyleseydim halam herhalde üzülecekti. Beybama kin kusuyordum, o içtiği sigaralar, biralar ona haram olsun. Ona zehir zıkkım olsun. Ben baba olunca hiç sigara ve içki içmeyecek, önce çocuklarıma bir kamara bileti alacaktım, birinci mevki olmasa da olurdu, ikinci yeterdi. Ve biz aşağıya göç ettik. Tüm gece inek, öküz böğürtüleri, mayıs kokuları, tezek yığınları arasında sabahı ettik. Bir güzel uyuduğumu itiraf etmeliyim ama. Sabahın temiz rüzgarı, Sakız ve Midilli adalarından özlem getiriyordu sanki halama. Geri kalan yol boyunca Selanikten bahsetti durdu, beybamın ve kendisinin doğduğu kentten. Öğleye doğru nihayet İzmir’e demir attık. Gemi etrafta şöyle bir dönünce bana öyle geldi ki tüm şehir vapurun etrafında dönüyordu sanki. Halam bir payton tuttu, ver elini Basmane istasyonu. Basmane istasyonunda, önü yer yer lekeli -çişini mi etmiş nedir- beyaz önlüklü bir simitçiden aldığımız salep ve susamlı simitle karnımızı yalan yanlış şöyle bir doyurduktan sonra, istasyonda kıvrık bıyıklı, efendi görünüşlü bir memurun yardımıyla gişeden “Bir büyük, iki küçük, Alaşehir, üçüncü mevki” biletlerimizi alıp, zamanların ve savaşların eskitemediği tahta sıralı vagona oturduk. Ben, her zamanki gibi, illa pencere yanı diye tutturdum. Nisa ile Saliha halam da karşıma geçti. Vagon hemen tümüyle sarı elbiseli, kumaş ve tütün kokan askerlerle dolu. Bizleri, özellikle on yaşını biraz geçmiş, çarpık bacaklı, hala dümdüz göğüslü ablamı merakla süzdüler. Halam, nur yüzlü, başı örtülü, ellilerinde bir hatun. Bakacak pek bir tarafı yok. Trenin kalkmasına kadar epey vakit var, bir mahalle kahvesi havası içinde, ister istemez bir sohbet başladı. Kolu sırmalı, herhalde onbaşı olacak, temiz yüzlü asker sordu:                      -Senin ismin ne, koçum, diye sordu.                      -İsmayil.                      -Sen zeki bir çocuğa benzersin; söyle bakalım bana, beş kere beş kaç eder?                      -Ellinin yarısı. -48- -Ooo, gerçekten zeki be. Kaç yaşındasın sen?                      -Sekiz.                      -Kaça gidiyorsun sen?                      -Beşi yeni bitirdim.                      Adamcağız işittiklerine inanamamıştı:                      -Dalga geçme be kardeşim, her halde üç yaşında kıçında don -tövbe istağfurullah- okula başlamadın?                      Herkes güldü. Halacığım kızardı galiba, bir lahavle çekerek başını dışarıya çevirdi, Nisa duydu mu duymadı mı bilmem. “Teyzanım, doğru mu?” diye halama sorup “doğru” yanıtını alınca, şöyle bir dudaklarını gıpta ile büzdü, gözlerini etrafta gezdirdi. Sanki beni ödüllendirmek istercesine cebinden çıkardığı yarım avuç çekirdeği bana uzattı, teşekkür ederek aldım, pencereden dışarı dalarak sessiz sessiz çıtırdatmaya başladım. Zaten etrafı bir sessizlik almış, askerler de birer sigara yakmışlardı. Tren nihayet tiz bir islak çalarak “çuh çuh çuh çuh, çuh çuh çuh çuh”, yola çıktı. İstanbulda Küçük Çekmece’den öteye gitmediğim için, bu ağaçlık, yemyeşil ova; arada bir, trendeki genç aslanlar gibi dimdik dikilen mor, boz karışımı şuraya buraya serpilmiş dağlar gerçekten çok iç açıcı geliyordu bana. Bir süre sessizlikten sonra, tren, Menemen istasyonuna geldi. İstasyon binaları, tıpkı okula giden çocuk giysileri gibi aynı örnek: Tek katlı, taştan yapılı, gri kanatlı pancurlu pencereler, bekleme salonu, dış kapının önünde kocaman bir kilise çanı ve tepeye asılı kocaman akrep ve yelkovanlı saat. Duvarda trenlerin geliş gidiş saatlerini gösteren ve üzeri beyaz tebeşirle yazılmış kara bir tahta. Şurada burada simit, salep, limon ve vişne suyu satan istasyon satıcıları. Mavi elbiseli, kasketinde iki dizi sarı sırmalı, ağzında düdük, istasyon memurları. El arabalı hammallar. Onbaşı benimle yine sohbete başladı,                      -Menemen’i hiç duydun mu, İsmayil?                      -Tabii, onbaşım, dedim. Ve etrafa Şehit Kubilay’ın öyküsünü anlatıverdim. Erlerin bir ikisi bu tarihi olayı hiç duymamışlardı, ama onbaşı bildiği halde hayretler içinde kalmıştı.                      -Bana bak, İsmayil, dedi, eğer sen şu istasyon saatini de okuyabilirsen, seni komutanım olarak selamlayacağım.                      -O kolay, dedim, dışarıya şöyle bir bakarak, bakalım siyah kaşlı, siyah gözlü Zenith ne diyecek? Dörde on var. Biliyorsunuz, güneşin en tepede olduğu zamana da ‘Zenit’ derler. Üstüne üstlük bir de göz kırptım. Ona, daha dördüncü sınıftayken kütüphane kolu başkanı olup öğretmenle beraber kütüphaneyi düzenlediğimi söyleyince adam büsbütün şapşallaştı. O arada Çırak Uçman’dan bir iki sahne de okuyunca, erler “Biz biraz uyuyalım,” diye kasketlerini burunlarına kadar indirerek, postallarını ileriye kaykıtarak, tahta sıralarda yarı uzandılar. -49- Aşağı yukarı bir saat sonra sanırım, tren Manisa istasyonuna girince, tüm askerler ve onbaşı derlenip toparlandılar ve ayağa kalktılar. Onbaşı, bana bir şey söylemeden, askerce şöyle bir selam çaktı, halama da, “Teyze hanım, Allah bağışlasın, oğlunuz büyük adam olacak!” dedi. Onun hayat dolu, derin, samimiyet ve takdir dolu mavi gözlerini hayat boyunca unutmadım. Trenden indiklerinde halama sordum, “Atatürk müydü bu asker?”. İstasyonlar birbiri ardından geçtikçe küçük bakkal defterime istasyonları kaydediyordum: Çobanisa, Turgutlu-Kasaba, Salihli, Ahmetli. Artık yorulmuştum. Dışarda şurada burada koyun sürüleri ve çobanlar, dağlara tırmanan patikalar, şemsiye gibi açılmış öbek öbek yeşillikler. Hava da yavaş yavaş kararıyordu. Şöyle kıvrılıp kalmışım ki, halam dürttü: Kalk İsmayil, istasyona giriyoruz. Alaşehir istasyonunda bizleri Ali Bey eniştem ve oğlu İhsan karşıladılar. Onları hayatımda ilk kez görüyordum. İhsan, ablam yaşında belki biraz daha büyük; kıvırcık saçlı, yüzü sivilceli, gözleri boncuk boncuk parlayan bir gençti. Sarmaştık. Eniştem, demiryolu memurluğundan emekli, şimdi bağ çubuk sahibi olmuş, şehrin göbeğinde bir de büyük bakkal dükkanının sahibi. Bakkal dükkanı deyip de geçmeyin, büyük olduğu gibi, alışveriş için İzmire gidip geldiğinden, eniştemin bir de ‘tüccar’ lakabı var. Herhalde onun için Ali Efendi yerine Ali Bey diyorlar. Yuvarlak, temiz ve güler yüzlü; kırlaşmaya başlamış kısa kesilmiş saçları, yeleği dahil koyu gri renkteki takım elbisesi derhal göze çarpıyor. Elini yeleğinin cebine koyup piryol, şimendifer marka -arkasındaki resmi de bana gösterdi- gümüş saatini çıkarıp kenarına bastı, kapak açıldı ve baktı: Tren zamanında geldi, dedi. Eski alışkanlık herhalde. Nisa ile birlikte elini öptük. İstasyona kendilerinin tek beygirli, kenarları çevrili yük arabasıyla gelmişlerdi; zira küçük bir payton, eşyalarımızla birlikte beşimizi alamazdı. Eniştem, arabanın ardından dörtköşe, tahta bir sandıkçık çıkardı, yere koydu. Onu merdiven gibi kullanarak arabaya tırmandık. Yerde temiz döşek ve kilimler vardı. Bir iki bavul ve çıkınımızı yanımıza koyduk. Ali Bey eniştem İhsan ile birlikte öne yukarıya oturdu. “Deh, kızım!” diye seslendi eniştem ve yola koyulduk. İstasyondan şehrin göbeğine giden yol, şose, arada bir topraklaşıyor, ama geniş ve rahat. Evler şuraya buraya dizilmiş, yeşillikler içinde. Hafif dikine bir yokuştan on beş yirmi dakika yol aldık ve bir yerde sola saptık. Burası, eniştemin mağazasının -diğer küçük alışveriş yerlerine dükkan diyorlar, enişteminki mağaza- bulunduğu çarşı. On bin nüfuslu Alaşehir’e elektrik yeni gelmiş, ana caddeler şöyle böyle aydınlanıyor. Şehrin göbeğindeki evlerde de elektrik var ama, tepelere ve varoşlara gididikçe  lamba ve ‘lüks’ler aydınlatma araçları oluyor. Çarşı içinde de şurada burada bu karmaşa ışık sistemi sezilebiliyor. Kepenklerin çoğu kapalı. Bekçiler etrafı kolaçan ediyor. Nihayet, şuraya buraya taşlar serpili, genişçe toprak bir yolun sol tarafında, küçük bir istasyon binasına benzer, iki katlı, taştan yapılı, pancurlu, tepesi evin damını yalayan bir meşe ağacının mağrur mağrur dikildiği bir evin önünde durduk. Eniştemin ağzından anlamadığım bir “düüürrrsss” nağmesi çıktı ve burnundan soluyan at durdu. -50- Biz, yine yardımla indik. Evin yan kapısı açıldı ve araba oradan, taşlarla kaplı özel bir yoldan ahıra yöneldi. “Ben kızımı bir rahatlatayım, samanını takayım, geliyorum,” buyurdu eniştem. Ön kapıda ise, melek yüzlü küçük halam, Rikkat Hanım, iki yanında iki serpilmiş kızları: büyüğü, zaten bildiğimiz biraz şişko, çilli yüzlü, yumuşak gözlü, karışık saçlı Leyla abla, diğeri ince, zarif, sessiz, uykulu gözlü Berrin. Uzun uzun sarılmalar ve hoş beşten sonra, eniştemin de avdetiyle, üstü temiz beyaz bir patiska örtülü dört köşe bir yemek masasının başına oturmuştuk. Yolda doğru dürüst bir şey yemediğimizden, doğrusu karnım çok acıkmıştı. Tüm kibarlığıma karşın, sofraya adeta saldırdım, halam dürttü de kendime geldim. Sıcacık tarhanaya kaşık sallamadan önce, son bir iki yılda İstanbulda unuttuğunuz duayı burada tekrarlamak zorunda kaldık, duanın ortası ve sonu aynı, ama başı farklı idi: “Allah Ali Bey eniştemizin kesesine bol bol para ihsan etsin, amin!” Arkadan yahni ve bulgur pilavı, üstüne üzüm hoşafı, midemi davul gibi şişirmişti. Ortaya gelen rezzaki ve parmak üzümlerine elimi bile uzatamadım. Sıcak suya banmış, sabunlu bir bez elden ele geçti; hepimiz sırayla parmak ve dudak uçlarımızı o bezle sildik ve sofradan kalktık.                      -Yahu, eniştem seslendi eşine, baldız hanımla çocuklar herhalde yorgundurlar; benim sade kahvemi mangala sürdükten sonra, yatıverin gari. Kendisi de önce helaya abdest almaya, sonra da yatsı namazını kılmaya gitti. Kafasına koyduğu beyaz takkesi Ahmet Bey enişteminkine ne kadar da benziyordu. Saliha ve Rikkat halamlar, iki kızların yardımıyla -zira Nisa nerdeyse ayakta uyuyordu- eniştemlerin ana yatak odasına bitişik, salona benzer geniş bir odada, üç cibinlik kurdular.                      -Nedir bu cibinlik? diye çaylakça sordum.                      -Sivrisinekler için, dediler, yoksa sabahları aynaya baktığında kendini tanıyamazsın, davul gibi şişersin.                      Sanki askeri bir kampta imişiz gibi incecik bir dokudan yapılı, bembeyaz, yarı şeffaf üç kubbe inşa ediliverdi. Yüznumaraya çişimi yaptıktan sonra, kendimi bana ve İhsana ayrılan bir otağa zor attım. Halam pantolunu altımdan güçlükle çekti. Halam ve Nisa birine, halazadelerim iki kız da diğerine yatmışlar, ben farkında bile değilim. Yere serili yumuşak, mis kokulu şilteler üzerinde kendimden geçmişim. *      * Ertesi sabah pazardı. Kuşluk zamanı gözümü zor açmıştım. Herkes kalkmış, günlük yaşam ne gerektiriyorsa onu yapmaya başlamıştı. Doğrusu kendi hesabıma yapmayı düşündüğüm hiç bir şey yoktu. Zaten misafiriz. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer. Kahvaltı kara ev ekmeği, yeşil eşşek zeytini, bal, domates, tulum peyniri ve üzüm.                     -İsmayilciğim, iyi uyudun mu bari? diye sordu Rikkat halam.                     -Evet halacığım, çok rahat, çoktandır böyle uyku çekmemiştim. Ne yapacağız bugün?                     -Bugün hep birlikte buradan bir iki saat mesafedeki Kurumusluk bağımıza gideceğiz. -51- Büyük hanım, yani Ali Bey eniştenin annesi orada, yalnız. Hem hal hatır soracağız, hem de işçilerin parasını vereceğiz. Yetmişinin üstündedir Büyük Hanım ama, maşallahı vardır. Sizler de etrafı görmüş olursunuz.                     -Bizler bu kadar kişi bir arabaya nasıl sığarız, paytona binecek miyiz?                     -Yoo, bizim kız Ceylanın maşallahı var, hepimizi çeker ama, Leyla ile Berrin gelmiyorlar zaten. Komşumuz Muzaffer hanımın biricik kızı Ferhunde nişanlanıyormuş yakında. İşte kız kıza bir araya gelmek istemişler. Zengin düğünü zordur hazırlaması. Bir saat içinde yoldaydık. Yine içi şiltelerle ve kenar yastıklarıyla, bir iki minderle bezenmiş arabada iki halam, ben ve Nisa; ön yukarda arabacı rolünde Ali Bey eniştem ve yanında, yüzünde her zamanki gülümsemesiyle asistanı (ve oğlu) İhsan.. Ağır aksak şehirden toz duman dolu toprak bir yola saptık. Yol göreceli olarak geniş ve ilersi izlenebilir bir halde ise, İhsan, babasından atın dizginlerini rica ediyor, bir iki dakika yüzünde vahşi bir heyecean ve bana hava atıcı niyetini belli eden yan bir bakışla atı dehliyor, yol tehlikeli bir viraja gelince dizginleri yine babasına geri veriyordu. Eniştem, yaza karşın, ayağında bir golf pantolonu, sırtında Nazilli basmasından damalı bir gömlek, başında ucu tüylü bir şapka ve ağzında piposu, yalnızca sevgilisi Ceylanın kuyruk sallıyarak tırıslaması, kişnemesi ve yavaşlaması ile meşgul. Bir iki kez, içi su dolu oldukça derin hendek ve virajlara geldik, o zaman hemen hepimiz aşağı inip arabanın yükünü azalttık ve eniştemin kaptanlığında gemiyi kurtardık. Tüm bunlar, tam anlamıyla bir şehir çocuğu olan bana bana çok heyecan veriyordu.                     -Şu soldaki incirlik pek de uğurlu sayılmaz, abla dedi Rikkat halam Saliha halama ve bizlere. Yıllar önce, bir gece burada bir araba devrilmiş, arada yaralanan bir çocuk da varmış. Derhal etraftaki bağlardan yardım istemeye gitmişler, dönünce ne görmüşler? Koskoca bir yılan çocuğun yarısını yutmuş bile. O gün bu gün buradan yalnızca gündüz geçerlermiş. Allah kimseye göstermesin. Bir kere de bir grup çocuk, incirlerden yemeğe kalkmış, hemen hepsi zehirlenmiş, Allahtan ölen olmamış. Bir yatır mı varmış nedir, kimsenin onun kabrine ayak basmasına izin vermezmiş. Hikayeyi duyunca, tüylerim diken diken olmuştu. Yılan, zehirli incirler, sonra da bir yatır. Garanti bu akşam yatağımı ıslatacaktım korkudan, hem de seller götürecekti. Bereket o köşeyi çabuk döndük de, gözlerimden yerden yükselen tozları şöyle bir çıkardıktan sonra, ilerdeki bağlara, yolun iki tarafına adeta dizilenmiş zeytin ağaçlarına dalarak kendimi avutabildim. Ne asildir o zeytin ağaçları, bir sıra narin kızlar gibi, eni boyu hepsinin aynı. Yılda bir, bir sürü insan gelecek, onları şöyle bir sallayacak, yerden zeytinleri toplayacak ve taa gelecek seneye kadar unutulacaklar. Ne budanmak ister ne sulanmak. Arada bir geçen kağnıya benzer at ve eşek arabalarından da enişteme şöyle bir “Selamünaleyküm”ler geldi ve, bir gülümseme ile yanıtlarını aldılar, “Aleykümselam.” Ne çok insan tanıyordu eniştemi, tevekkeli tüccar olmamış boş yere. Sıcak basmış, eniştem beyaz mendilini hasır şapkasının altına sermiş, uçlarını iki yandan sarkıtıvermişti. Göz -52- ucuyla halamlara baktım, zaten örtülüydüler, ve hiç bir şey onları rahatsız etmiyor göründü. Nisa da, sakızı ağzında, umarsız bir hava içinde, bir şeylere dalmıştı. Ağırlaşmış araba, gün batısına doğru yol alıyordu ve herkes susuyordu. Bir ara, demiryolunun üzerinden geçtik, ama arabayı boşaltmak zorunda kalmadık Allahtan. En sonunda Kurumusluğa geldik. Aman Allahım, bu bir bağ değil, göz alabildiğine üzüm çubuklarıyla arada bir kocaman meşe ve incir ağaçlarıyla ve birbirlerine naz eden zeytin ağaçlarıyla koskoca bir mera. Kıyısından demiryolu geçiyor. Kısa giriş yolunun solunda, sırtını meşe ve incir ağaçlarına vermiş, tek katlı kerpiç bir bina var. Önünde, bir tabureye oturmuş, pekmez tadan büyükanne. Ben diyeyim yirmi, sen de otuz işçi, kadın ve erkek, bağ çubukları arasında iğilip kalkarak, ellerindeki kara saplı, kıvrık küçük bıçaklarla üzümleri kesip acele acele selelere dolduruyorlar. Ayaklarında sıvalı pantollar (ya da etekler), erkeklerde kıllı göğüsler açık, başlar mendil ile sarılı, kız-kadınlarda ise yaşmakla örtülü. Habire çalışıyorlar.                     Kerpiç binanın öbür yanında, bir az yüksek olması için üç dört uzun kütük üzerine oturtulmuş koskocaman ahşap bir tekne, içinde ayakları çıplak iki kadın, üzüm dolu teknenin içinde, tepinip duruyorlar. Üzümlerden şıra yapıyorlarmış. Teknenin bir ucundaki musluktan, üzümsuyu bir kovaya boşalıyor zaten. Geri kalan küspe’yi de, hayvanlara yedirirlermiş. Çişim gelmişti; daha büyük hanımın ellerini öpüp onun hayır duasını almadan, ellerimi apış arama sokup titremeye başladım. İhsana sordum:                     -İhsan abi, yüz numara nerede?                     İhsan bana şöyle bir baktı, ne dediğimi pek anlamamıştı galiba, ama kıvranan vücudumla el pozisyonunu görünce, işin vahametini kavradı, ve her zamanki gülümsemesiyle,                     -Ha, yani sen ‘destur’a gitmek istiyorsun, dur bakayım, dedi. Etrafına şöyle bir bakındıktan sonra, gündoğusunda, yirmi otuz metre mesafede, tahtalardan yapılı küçük bir barakayı işaretleyerek:                     -Aha orada, dedi, koş.                     Koşmak ne demek, uçtum. Bir yanı açık barakaya gelince bir de ne göreyim? Ortada açık, dört köşe bir çukur. Belli ki herkes küçüğünü büyüğünü buraya yapıyor. Musluk filan yok. Kenarda bir su ibriği, taharetten sonra ellerini yıkaman için. Bez filan da yok, bazen bir incir yaprağı aynı işi görüyor zaar. Kocaman kara sinekler, hava alanı gibi, vızıltılarla, onu kalkıyor yirmisi konuyor. Önce çişimi tuttum, ama herhalde donuma yapmaktan daha iyiydi, koyverdim gitsin. Ooh, rahatlamıştım. Kuzu kuzu geriye döndüm. Ben büyük hanımın yanına seğirttiğinde, herkes onun elini öpmüş, hal hatır sorulmuş ve bağ evinden içeri girilmişti. Basık tavanlı ama geniş bir yer. Sağda hazır bir cibinlik, oraya buraya gelişigüzel serpiştirilmiş bir iki işlemeli yastık, odundan bir eşya sandığı, oldukça geniş bir etajer üstünde elle kahve çekme makinası, cezve ve iki fincan, iki idare lambası ve bir lüks. Belli ki Büyük Hanım burada yalnızca yazları, bağ bozumuna kadar kalıyordu. Elini öpmeye yanaştım. Amerikan Hintlilerinkine benzer geniş, kırışık -53- yüzü, saygınlık uyandıran açık mavi, derin gözleri vardı. Beni şöyle bir süzdükten sonra, “Demek ki büyümüş de küçülmüş adam sensin, ha?” diye bir de iltifat etti. Ahmet Bey eniştemin de bana arada bir “Sultanaziz Cücesi” dediğini iftiharla anımsadım. Sonra halama döndü,                      -Ee, biz yaşlandık gari. Gençler geliyor arkadan.                      Sonra, durumu bir az kıskançlıkla izleyen İhsan’a döndü:                      -Torun paşa, dikilip durma orda, şu dörtlük cezveyi sürüver de, birlikte bir yorgunluk giderelim. Kahveler içildi, hoş beş edildi. Bir ara eniştem gündelikçi işçilere haftalık ücretlerini vermek için dışarıya çıktı. Ben de kenardan sıyrıldım, daldım bağın içine. Amanın ne üzümler, ne üzümler. Çekirdekli, çekirdeksiz, siyah, rezzakı, parmak, çeşitleri saymakla ve yediğinde de doymakla bitmez. İçimden gelen bir dürtüyle başladım salkım salkım üzümleri gömleğimin içine, koynuma koymağa. Halamlara döndüğümde sanki dokuz aylıktım. Benim bu aç gözlülüğüme yalnızca güldüler, “Hepsini yeme, dikkatli ol, amel olursun!” dediler. Ben şehre dönünceye kadar çöplenmeye devam ettim. Orada da bir güzel alaya alındım. İstanbul’u herhalde daha iyi bir şekilde temsil edebilirdim. Yemesine yedim ama, ardından bir de cır cır çıktım ki, iki günde düzelemedim. Gün gelecekti, o günden elli yıl sonra, hayatta kalanlarla o günü yeniden paylaşacaktık. Alaşehir, ovadan tepeye doğru yükselip yayılan bir kasaba. Eniştemgillerin sokağı tepenin hemen eteğinde, tabana paralel uzanıyor ve sanki şehrin orta yüksek halli ahalisi ile çalışan, işçi kesimi arasında bir hudut çiziyor. Onun evinin sağında, bu sabah halazadelerimin toplandıkları ev, mahallenin en büyüğü ve şehrin en zenginlerinden Firuzan Beye ait. Kurumusluktan dönüşte kapıdan içeri girerken görmüştüm, Fürüzan Bey, iri cüsseli, spor elbiseli ve ipek gömlekli, boynu eşarplı bir iş adamı. Gün aşırı İzmir’e, zaman zaman da İstanbul’a gidermiş. Üzüm ve incir tüccarı. Evde iki paytonları varmış. Biricik kızları İffet’in, bir kazadan dolayı ayağı biraz sakarmış, ama İstanbul’da Fransız okulunu bitirmiş, lisan bilen, zarif bir hanımmış. Onun yanındaki ev Belediye Reisi’ne ait, onun da yanındaki Hükumet Doktorunun. Kasabanın maruf avukatı, Özer Bey, bu bloktan iki yüz metre sola, iki katlı taş bir binada ikamet ediyor. Bir oğlu varmış, benim yaşımda, ilerde o da babası gibi meşhur bir avukat olacakmış. Sağa devam edelim; yüz metre kadar ilerde, dört yol ağzındaki görkemli evde, Ali Bey eniştemin bir iki yıl önce rahmetli olmuş ağabeyinin dul karısı Zeliha Hanım ve iki yetişmiş oğlu, Cemil ve Yasin oturuyorlar. Yasin, liseyi bitirmiş ve İstanbulda Askeri Tıbbiyeye kaydolmuş. Hem bir motosikleti de varmış ve sık sık ava gidermiş. Yazık hayvanlara doğrusu. Motosikletim de olsun istemem, ben bisiklet isterim ama hayat boyunca olmadı. Cemil, daha iri yapılı ve saf görünümlü, orta okulu bitirdiğindenberi (babası ve) amcasıyla mağazada çalışmaya başlamış. Alaycı, saf görünümünün yanında en belirli yaptığı iş, bütün gün çekirdek yemek. Biricik kızları Narin, bizim Leyla ve Berrin’in yaş ortalaması civarında. İyi bir kız ama, şımarık gibi, sık sık gülüp duruyor. Evde oturup kısmet bekliyormuş. “Büyüyünce kimse onu almaz,” buyurdular halamlar. Neye olmasın, ben bile onunla evlenirim. Zengin kızı. Ama, yok, eğer ben evlenecek olursam, bir bakayım, Berrin gibi saf, terbiyeli, uykulu gözlü bir melekle evlenirim. Hele bir günü gelsin de. Herhalde biraç yıl daha beklemem gerekecek. -54- Rikkat halamlardan yukarı, “yukarı şehir” başlıyor, aşağısı, “aşağı şehir”. İlk dönemeçte kocaman bir ilkokul binası. Patika gibi yollardan tepeye tırmanmağa devam ediyorsunuz. Artık elektrik direkleri de yok ve sokak aralarında daha çok köpekler dolaşıyor. Pek de muntazam olmayarak, birbirlerinden yirmi otuz metre aralıklarla, şurada burada tek katlı, beyaz badanalı, kerpiç ya da topraktan yapılı göçmen evleri. Ciciannemin anne ve babası burada oturuyor. On on beş yıl evvel, Yugoslavya’dan, dört kız çocuklarıyla beraber göç etmişler. Ciciannem en büyükleri, beybamla evlendiğinde, yani şimdi 28 yaşında; diğer üç kızkardeşler hepsi de terzi, en büyükleri Semiha, Alaşehir Bağcılar Kooperatifi müdürü Kazım Bey ile evlenmek üzere. Alttan ikinci, Sermin de bir subayla nişanlı; en küçükleri ve en beceriklileri Nermin, belki şişkoluğundan ya da anne babaya sadakatten evde kalmaya niyetli. Ama içlerinde en sıcağı o, insanı o kocaman göğsüne öyle bir bastırıyor ki, gözlerim kararıyor. Benim ailem de Tikveş-Selanik’den gelme göçmen, daha önceden de bahsetmiştim.. Balkan Savaşından sonra gelmişler İstanbul’a, Fatih’e yerleşmişler. En büyükleri Saliha halamla en küçükleri Rikkat Halama derhal kısmet çıkmış, evlenip Alaşehir’e gitmişler. Rikkat Halam, hala Ali Bey eniştemle evli, mutlu bir aile ortamı var. Belki de en iyisi bizim aile grubunda. Saliha Halamı, kendinden kırk beş yaş büyük, kalp hastası Hüseyin Efendi adında bir tüccarla evlendirmişler. İki yıl içinde adam adres değiştirince, o da İstanbula beybamgillere dönmüş, onunla birlikte yaşamaya başlamış. İyi ki öyle yapmış, yoksa ben ve Nisa ne yapardık, bizlere kim bakardı? Daha önceden de demiştim, evde genellikle Bulgarca konuşulurdu, özellikle annem ya da başka gizemli konular olduğunda.“<em>Voda</em>” (su),“<em>Daymi</em>”(ver), “<em>Niyamanişto</em>” (Bir şey yok), “<em>Blagodarya</em>” (Teşekkür ederim), “<em>Dobro utro</em>” (Günaydın) ve “Leka noşt” (<em>Tünaydın</em>), “<em>Kak ste</em>” (Nasılsın) aklımda kalan bir iki sözcük. Feraset ve Fazilet halalarımdan daha başlangıçlarda da bahsetmiştim ve daha da bahsedeceğim ilerde. Her ikisi de, gene çok genç yaşlarda, yaşlı, daha once de birer evlilikleri ve onlardan şimdi büyümüş erkek ve kız çocukları olam, mazbut, belki bir az geçinmesi zor eski İstanbul efendileriyle: Ahmet ve Hilmi Bey eniştemlerle evlenip İstanbula yerleşmişler. Benim, bana aktarıldığı ve görebildiğim kadar aile ağacım bu. Tabii, annemin tarafı için, anneannemin bir ebe olduğundan başka hiç bir bilgim yok. Alaşehire gelmeden evvel Saliha halamın buraya geliş nedenini ve şeklini şimdi daha iyi anlıyorum. Babam Ali Bey eniştemin dükkanında tezgahtar olarak çalışacak. Herhalde ciciannemi de Rikkat Halam ve Ali Bey eniştem ayarlamışlardı. İstanbuldaki dükkan ve üç katlı apartman kiraya verilmiş. İyi, güzel, evet sekiz yaşındayız ama, o kadar çocuk muyuz yani de buraya gelirken neye bizim fikirlerimizi sormadılar? Benim İstanbuldaki arkadaşlarımı, çok sevdiğim okul ve öğretmenlerimi, en son mahkeme salonunda hayal meyal gördüğüm gözleri yaşlı sarışın saçlı anneciğimi bir daha görebilecek miyim acaba? Aa, gözlerimden yaşlar gelmek üzere. Hayırrrr, ağlamayacaksın. Ağlamamayı ya öğreneceksin, ya öğreneceksin! *      *                                                                       -55 Bir hafta geçti geçmedi, beybam ve Hatice ciciannem de geldiler. Onlar Bandırma yoluyla gelmişler. Gelen ev eşyaları iki somya, dört yatak, bir yuvarlak yemek masası, iskemleler, iki ahşap sandık, iki mangal, gerekli yastık ve örtüler. Perdeleri burada halam temin etmişti, zira ev zaten onlarındı, biliyorsunuz. Biz de bir şeyler getirmiştik, kişisel eşya olarak da bir iki kitap. Aralarında, Seksen Yedi Oğuz ve Çırak Uçman kayıp. Matem tutmak gerekecek. Oyuncak hemen hemen yok. Beybam öyle şeylere inanmazdı demiştim. Resim, tablo hak getire. Bizler, cümbür cemaat Feraset halamgillerin “Yukarı Tepe”deki evlerini görmeye gitttik. O gün temizlik yapılacaktı ve ertesi gün taşınacaktık. Ben evi dıştan görmüştüm, beyaz demir kapısıyla, içersini pek göstermeyen adam boyu duvarlarıyla bana esrarengiz bir şato gibi gelmişti. Evin bulunduğu dar sokağa -ki önden bir meydana açılıyor- gelmek için ya Feraset halamlardan gündoğusuna, sola on on beş dakika yürüyeceksin ve eğri bir yokuşla, bahsettiğim meydandan yüz adım mesafedeki camiye geleceksin; ya da daha evvel bahsettiğim okulun yanından yokuş yukarı, evler arasından geçit yapacaksınız  ve işte, meydandasınız. Burası kasabanın en yüksek noktası ama, şehiri ayağınızın altından göremiyorsunuz. Göçmen mahallesinin ortaları öyle bir görüşü size hediye ediyor. Halam söylemişti, Büyük Atatürk, Yunan ordusunu önüne koyup denize sürmeye başladığı zaman, 5 Eylül’de Alaşehir’den geçiyormuş; Yunan kuvvetleri kumandanı General Trikopis bu noktadan aşağı, ovaya bakıp demiş: “Aaah! Bu Alaşehir değil, Ala-şehir! Seni çok özleyeceğim!” Burada halamın ve masum halkın çektiği işkenceleri şu anda yazmak istemiyorum, çünkü havasında değilim. Şanlı Türk süvarilerinin buradan İzmir’i kurtardıkları 9 Eylül tarihini anımsarsanız, savaşa savaşa 169 kilometrelik bir yolu yalnızca dört gün içinde katetmelerinin, tarihte eşine raslanmaz bir kahramanlık efsanesi olduğunu kolayca hissedebilirsiniz. Çünkü bu Vatan, yalnızca ve yalnızca Türklerindir. Evimiz, sokağın ağzında, sağda ilk kapı. Saray kapısını andıran beyaz demir kapı, cidden klas. Kapı açılınca, yüksek bir platformda, çok geniş, ortası yeşillikli ve ağaçlı bir bahçe sizi adeta selamlıyor. İspanyol mimarisine benzer direkler ve direkler arası ahşap köprüler, boyuma yakın bir yükseklikte, kapının hemen ardından başlayarak sağa doğru üç çeyrek alanı kaplıyor. Bu yapıta, dört beş basamak taş merdivenle, gene taş bir avluyla ulaşıyorsunuz. Odalar da orada yanyana sıralanmışlar. Sol başta, beybamın ve ciciannemin yatak odaları. İçeri girmeye izin olmadığından içini hiç bilemedim. Bazı pazar öğlenleri, her ikisi yatmak için uzandıklarında, Nisa ile birlikte anahtar deliğinden içeri ‘eski sanatımız’ dikiz etmeyi denedik ama, gene bir şeyler göremedik. Ona bitişik orta boyda bir oda, taban tahta ama üstü kilimli. Orası, Saliha halamla Nisa’nın olacakmış. Gün batısındaki köşede taş zeminli bir hela. Bereket tahtadan yapılı değil. Musluk suyu yok tabii, gene ibriklere kaldık. Artık unutmamam gerekiyor ki, göçmeniz biz. Onun yanında gene küçük bir yatak odası, kapının yanında avluya bakan küçük bir pencere ve yerde kilimler. Burası beni konukluyor. Ona bitişik orta büyüklükte bir mutfak ama nerde bizim Cihangirdeki eski mutfağımız. Neyse. Onun yanında, zemini belirsiz küçücük bir oda, kiler gibi kullanılacakmış. En sağ köşe, sokağa sınır olan duvara bitişik. -56- Ortadaki bahçe pek düzenli değil. Boyuma yakın, başağa benzer yabani otlar çoğunlukta. Şurada burada bir iki papatya ve gelincik kümeleri. Otlar arasında herhalde bizlerden rahatsız olmuş bir kaplumbağa, bu sıcakta ağırlaşmış evini oflaya puflaya bir yerlere gizlemeye çalışıyor. Bir kertenkele, uzun ve iri antenleriyle etrafı kolaçan eden iri, siyah karıncalar, masum masum bana bakıyorlar. Gerilere doğru bir ayva ve bir de kiraz ağacı, sanırım bu panoramayı tamamlıyor. Evde bahçeden ne anlayan bir kimse var, ne de çalışacak zamanı olanı. Herhalde doğayla iç içe olacağız burada. Şöyle tekrar bir etrafa bakınca, gerçekten bu zemini taş, çatısı ahşap, gövdesi kerpiç evi beğendiğimi anladım. Taş koridorlarda, yaz sıcağında herhalde yalın ayak keyif ederiz, belki de Nisa’yla seksek oynarız, bilinmez. Komşularımızın kimler olduğundan ve ne iş yaptıklarından pek de haberim yok. Zaten büyükleri gören yok. Daha sonradan tanıştığım çocuklar babalarının işleri için bir “serbest meslek” çekiverdiler; amma biliyorum ki kimisi rençber, kimisi bağ bahçe bekçisi. Gözlüklü, uzun boylu, kibar tavırlı, Nisa gibi sıska bacaklı bir çocuk, İsmet, göğsü kabara kabara söylüyor: “Benim babam malmüdürü.” Boru mu bu, küçücük bir kasabada malmüdürü olmak. Gerçekten öyle olmalı ki, Alaşehirde kaldığım sürece o çocuğu ben sokakta görmedim. Zaar terbiyesi bozulur diye, bizlerin arasına salıvermiyorlardır. Mahallenin en haylaz, -hatta vahşi diyebilirim- bıçkın, küfürbaz, kavgacı çocuğu Hulusi. Sürekli Sırpça küfürler okuyor, bereket ki anlamıyorum. Bu baldırı çıplak, her Allahın günü, elinde ince bir sopa ya da kamış, kelebek avında. Bizim evin karşısındaki çıkıntıda oturuyorlar ama, ailece görüşmüyoruz. Arada sırada kapıda boy gösteren cılız, rengarenk basmalara bürünmüş annesinin kucağında ve karnında birer bebek daha var. Baba ortalıkta yok. Sokağın, saatin yelkovanının aksi yönünde, sürekli hasta yatan bir Rasim Bey ve iki oğlu var. Yakında öleceğinden bahsediyorlar. Küçüğü Kamil, benden iki yaş küçük, büyüğü İsmail, iki yaş büyük. Anne, örtülü, yaşmaklı, şişmanca, gözleri yaşlı bir hatun. Uzak akrabalarından biri hemen her gün sepetle eve bir az azık getiriyor, zira hiç gelirleri yok. Sürüyle daha isimlerini bilmediğim çocuklar, yalın ayak başı kabak, ellerinde sapan, cami avlusunda karga avı peşinde. Ben, yaratılış itibariyle pek de kavgacı değilimdir. Hatta, eğilin kulağınıza söyleyeyim, bana korkak da diyebilirsiniz. Aile içi kimselerin pek takdir ettikleri hoşgörülü oluşumu bazan kolay boyun eyme gibi yorumlayanlar da var. Bu beni rahatsız etmiyor ama, yeni eve taşındığımızın daha haftası çıkmadan, hayat boyunca unutamayacağım, Kadeş Savaşını sollayabilecek öyle bir olay oldu ki, size anlatamadan edemeyeceğim. Mahallenin sosyal yapısından bahsetmiştim, tekrara değmez. Hemen hiç kimse bağ çubuk sahibi değil, kimsenin yazın göçtüğü bir Kurumusluğu ya da Yayla’sı -57- yok; ama bir bakarsınız mahalle bomboş, bir bakarsınız sanki kışlık erzağını toplamaya çıkmış karıncalar gibi her yer çocuklarla dopdolu. Her neyse, bir öğleden sonraydı, evden çıkmış, meydana doğru yollanmıştım. Kavga çıkabilmesi için olası hiç bir nedeni düşünemiyorum; sağa sola bakınırken bir de ne göreyim? Hulusi peşine bir sürü çocuğu takmış, mahut küfürlü ağzı bir yana eğik bir şeyler fısıldıyor ve yavaş yavaş üzerime yürüyorlar. Meydanın karşısındaki bir buçuk katlı tek evde, oğlu Ahmet’i Kuleli’ye askeri talebe olarak yerleştirebilmiş ve bununla iftihar eden, dul bir Nazmiye hanım vardı, şefkatle hemen herkesi bağrına basardı. Onun kapısına seğirttim, ümit ettim ki Ahmet abi evdedir, beni korur. Ne gezer, evde kimse yoktu. Ben de arkamı onların kapısına verdim, endişeyle bekliyorum. Hayatta hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Onların yanıma yaklaşmalarını bekledim, sonra elebaşılarına sordum:                        -Hayrola, benden bir şey mi istiyorsunuz?                        -Üle ukala dümbeleği, üle büyük şehir İstangollu süt çocuğu; sen niye kimseye merhaba demezsin, camiye namaza gelmezsin, bizle sadiçlik etmezsin; sen kendini ne sanıyon len?                        Belirli bir nefes darlığıyla benim daha yeni geldiğimi, hiç bir zaman ukalalık etmediğimi söylemeye çalıştım ama, piç kuruları etrafımda mevzi almaya başlıyor gibi geldi bana. Çaresizlikle yandaki yabani otlardan bir tanesini çektim aldım, dikenleri elimi yırtmıştı, olsun. Düşmanlarımı saydım, tam on yedi kişi idi, vallahi de billahi de. Durum, Hazreti Peygamber Efendimizin Bedir Cengi’nden daha kötü. Nereden geldiğini bilemediğim bir cesaretle öne doğru bir iki adım attım ve gözlerimi Hulusinin gözlerine diktim. Evim yirmi adım ötede ama, arada bu insan duvarı var. Onlar da saldıralım mı yoksa saldırmayalım mı diye düşünürlerken Allahtan Ahmet Abi yolun öbür ucundan gözükmez mi?                        -Ne yapıyorsunuz ulan, dağılın, diye aslan gibi kükredi haki okul elbisleriyle esmer Ahmet abim; ayıptır yaptığınız, İsmayil bizim misafirimiz, hadi dağılın!                          Süt dökmüş kedi gibi sessiz sessiz dağıldı güruh. Ahmet abinin evlerine davetini kibarca reddettim ve koşarak eve gittim. Niye bu kadar erken döndüğümü soran cicianneme, dişimin ağrıdığını bahane ederek, yüzükoyun, yer yatağıma uzandım. Neye ben yapayalnızdım bu dünyada? Neye annem bizi terketti? Neye beybam ciciannemle evlendi de biz buralara geldik? Keşke Hakim amcaya annemi istediğimi söyleseydim de onunla beraber gitseydim. Şimdi nerelerde o? Hala saçları sarı ve gözleri yaşlı mı? Kız olsam belki talihim daha iyi olurdu, öyle mi? Nisa’ya bak, onun senden ne farkı var? Ne bileyim, kız olsaydım, belki herkes beni daha fazla severdi. Peki, bu yaştan sonra nasıl kız olunur? Dua etsem? Ayetül kürsüyü otuz üç defa tekrarlasam, ya da doksan dokuz kez, muradıma erer miyim acaba? İstanbuldan daha ayrılmamıştık, bir yağmur yağmış, ve ondan sonra da gökte bir kuşak, -alaimisema diyorlar galiba- olmuştu. Ahmet Bey eniştem demişti, “Rivayet ederler ki, bu kuşağın altından geçen kızlar oğlan, oğlanlar kız olur!” Hele bir yağmur yağsın, ben yapacağımı bilirim. Sızmış kalmışım. Uyandığımda hala erkek çocuk olduğumdan dolayı mutluluk duydum -zira pipim yerindeydi- ve hayret, yatağımı ıslatmamıştım. *      * -58- Alaşehir’e güz geliyordu, gıdım gıdım. Aklımdaki en önemli problem: okul. Bu akşam beybabamla ve ciciannemle muhakkak bu konuyu konuşmak istiyorum. Hatırlarsınız, 37. Tophane İlkokulunda beşi bitirmiştim ama, Alaşehir’de orta okul yok. En yakını, Manisa. Orası da 103 kilometre mesafede. (Gene benim hesap bilginliğim: Alaşehir, İzmir’den 169 kilometre mesafede, Manisa ise 66. 169’dan 66 çıkarmak gerek. 9’dan altı çıktı, üç; 6’dan altı çıktı, sıfır; 1’i de aşağı yazarsın, elde 103 kalır.) Sınııfı bitiriş karnesini alınca getirip halama verdiğimi anımsıyorum, ama mezuniyet diploması? Bir şey hatırlamıyorum. İnşallah halam bilir, ya da taşınırken kaybolmamıştır. Heeyyy, karnemde notlarımın hepsi beş idi, bir tek hal ve gidiş dört. Müdür Fehmi Beye sormuştum: neye beş değil? Kimseye vermezlermiş. Kimse mükemmel olamazmış, önceden de söylemiştim galiba. Hemen halama seğirttim.                        -Hala, halacığım; benim ilk okul diplomam nerede, biliyor musun?                        -Bilmem a oğul, ben cahil kadının biriyim. Belki bazı evrakın arasına konmuştur. Babana bir sorarız. Ciciannene de soralım.                        Hatice cicianneye sorduk, o da böyle bir diplomaya rastlamadığını söyledi. Beybamın da bilemeyeceğinden emin olduğu için, eksik olmasın, oturdu, kendi el yazısıyla, Tophane 37. ilkokul müdürlüğüne bir mektup yazdı, durumu bildirdi, ve yeni bir diplomanın buraya gönderilmesini rica etti.                        -Cicianne, postane nerde, ben kendi elimle götürmek isterim?                        -Postane İstasyon yolunda, Forbes kampani’si var, onun bitişiği. Ama orası buraya çok uzak. Postacı her sabah, öğleden bir az evvel sokağımıza geliyor. Ben pencereden gözetlerim yarın sabah, onun eline veririz. Nisa, İstanbul’da dördüncü sınıfı geçemediği için bu yıl yine dörde gidecek. Boyu uzuyor ama aklı uzamıyor kızın. Düşünün, çarpı tablosunu yeni bitiriyordu, çıkartma eh, neyse ama bölme, ne gezer. Buralarda kalırsak, zaten onun hayat boyu başka bir diplomaya gereksinimi olmayacaktı.                        Akşam beybam dükkandan geldi, her zamanki gibi saat dokuza doğru, yorgun. Kimseyi dinleyecek hali yoktu ama, yaklaşmakta olan okul yılı dolayısıyla -Allah razı olsun gene cicianneden- konu açıldı. Babam, “Bir düşünelim,” dedi. Bu demektir ki, şu anda bir fikri yoktur ve büyük bir olasılıkla olmayacaktır da. Ama gene de bazı fikirler dolaştı sofrada. Manisa yakın, yakın ama, gelecek yıl halamın küçük kızı Berrin Akşam Sanat Okuluna gidecek orada. “İki kardeş çocukları, biri kız biri erkek, aynı şehirde, doğru değil.” (?) buyruldu. “Neden beyba?”, “Çünkü laf ederler.” O yaşta bile mantıksız, bağnaz düşüncelere zihnimde yer vermediğim için o konuda daha da eşelemedim. “İstanbula, Feraset ablama sorarız,” dedi beybam, “Ama onların da evi küçük. Gelecek yıl olsa, oğulları Hulusi, Çengelköydeki Kuleli Askeri Okuluna gitmeyi tasarladığından, onun odasını sana verebilirler herhalde. Dur bakalım.” diye devam etti. Beybamın beni düşündüğüne seviniyordum. Bir iki lokmayı daha ağzına tıktıktan sonra, bir az düşünceli, beybam gene söz aldı, “Balıkesir’de orta okul hatta lise var. Orada da bir talebe yurdu varmış. Bir soruşturalım bakalım, yer bulunursa, paramız da yeterse, İsmayil’i oraya göndeririz.” Sonra uzun bir sessizlik. Dokuz yaşında bir çocuk, anasız babasız, korumasız ben, elin memleketinde ne yapacağım? diye düşündüm; çoraplarımı kim tamir edecek, -59- çamaşırlarımı kim yıkayacak, her ne kadar artık donuma kaçırmıyorsam da.. Cep harçlığımı kim verecek? Çocuk dergilerimi hangi dükkandan alacağım? Aa, en önemlisi, beni kim yıkayacak? Dünyada ben başkasının önünde soyunmam, vallahi de billahi de soyunmam. Bu gibi karmaşa düşüncelerle o gece sabahı zor ettim. Sabah ışıklarıyla beraber dalmış gitmişim. On gün içinde bazı yanıtlar gelmeye başladı. İstanbuldan, 37. ilkokulun müdürü Fehmi Beyden bir mektup ve ekinde de diplomam vardı. Diplomam hazırlanmış, fakat almaya kimse gelmediği için, dosyada duruyormuş. Tarih: Haziran 21, 1937, derece: Pek İyi. Doğum tarihi: 1929. Ayı, günü belli değil. Karpuzun kabuğunun suya düştüğü ay ne olur acaba? Teşrinievvel mi (Ekim), yoksa Teşrinisani (Kasım) mi? İmza: H. Fehmi. Beni takdir eden ilk, daha doğrusu ikinci büyük insan. Gerçek kayıtlar annemdeymiş ama, annem nerede? Meğer beybam da arada, eski yazıyla bir iki satır Ahmet Bey enişteme olası planlarımızdan bahsetmiş; o da, tam beybamın düşündüğü gibi, gelecek yıl öyle bir olasılığa yeşil ışık yakmış. İki buçuk saat ötedeki güzelim yeşil Manisa da hesaptan çıkınca, kala kala geriye Balıkesir Lisesi kalıyor. Ah diş ağrılarım, başladılar gene. İstanbulda da çeker idim ama, okulda eğitildiğimiz gibi, radyolin dişmacunu ile günde iki kez fırçalayınca birşey kalmazdı. Cicianneme sordum, burada bir diş doktoru var mı diye, bir iki ay evveline kadar askeri bir diş hekiminin var olduğunu ama Uşak’a tayininin çıktığını bildirdi bana. En yakın Salihli’de varmış. Trenle bir saat, seni kim götürür, nasıl gidersin? Burada çarşıda bir berber varmış, diş de çekermiş, sünnet de yaparmış. Aa, ben daha sünnet olmadım. Koskoca sünnetli orta okul öğrencileri arasında ben sübyan ne yapacağım? Bir titreme aldı beni, tabii ne cicianneme ve ne de beybama bu konuyu konuşacak halim yok. İnşallah bir gün gelir, benim de bir pipim olduğunun farkına varırlar. Bizim evde bir diş ağrıdığında, evvela sıcak tuzlu suyla çalkalatırlar, eğer geçmezse yarım aspirin, hem de Bayer aspirin, alırsın. Büyükler tütün basarlardı, biz küçükler için kolonya ile ıslatılmış bir pamuk parçasını iki dişin arasına koyar, sıkarsın. Arada bir boğazına süzülen o yakıcı his de caba. Allah kerim, nasıl olsa daha büyük bir ile gideceğim, bir doktor çıkar herhalde. Ekseri olduğu gibi, Rikkat halamın da katıldığı aile meclisinde, sonunda benim Balıkesir Lisesine paralı yatılı gitmeme karar verildi. Para nereden gelecek bilmem; parasızlıktan buralara geldik. Acaba Rikkat halamlar mı bir şeyler yapıyor, gene bilmem. Bizim evde çocuklar öyle şeylere karışmazlar. Üzümünü ye de bağını sorma, hele Alaşehirde.                        -Balıkesire nasıl gidilir? Tren geçiyordu değil mi? diye doğrusu laf olsun diye sordum, bu tarakta benim de bir bezim olmalıydı.                        -Buradan İzmir trenine bineceksin, sabah, gün doğarken; Manisa’da aktarma. İzmir-Bandırma seferini yapan trene bindikten sonra iki üç saat içinde oradasın canikom, diye tatlı tatlı yanıt verdi benim ikinci çok sevdiğim Rikkat halacığım. Ee, artık -60- sanki askere gider gibi, günleri saymaya başladım. Hiç unutmam, ciciannem Cumartesi Pazarından gıcır gıcır tisor gömleklik kumaş aldı ve tam dört tane: ikisi kısa kollu, diğer ikisi de uzun kollu, mavi beyaz, pembe beyaz, sarı ve beyaz gömlek dikti kendi elinle. Bu kadın beni pek kucaklamazdı ama, seviyordu gibime geldi. Ama ben ona pek yüz vermedim, annemin hakkı yenmesin diye zaar. Kayıt işlemleri de tamamlanmış ve numaram da verilmişti: 1-A, 94 numara. Fransızca okuyacaktım. “<em>Merci beaucoup Monsieur</em>,” “<em>Bonjour</em> <em>Madame</em>,” “<em>Bonjour Mademoiselle</em>,” “<em>Comment ça-va</em>?” hey gidi hey! Bir Fransız ‘centilmen’ olabilmem için herhalde yeni bir elbiseye gereksinim vardı; maalesef beybam cicianneme yeterli para vermemiş, o da eski lekeli lacivert elbisemi gazla temizlemiş. Bütün ev gaz kokuyor. İnşallah Balıkesir’e gidene kadar kokusu gider. Kenarı hafifçe pırtlamış, kayışının teki kopmuş, İstanbuldan getirdiğimiz kahverengi bir bavul var. Tıkarım her şeyi içine, gerisi Allah kerim. Kerim’in kuyusu da pek derin gibi ama, elimde hiç bir seçeneğim yok bu oyunda. Ve, yıldızların gökte her zamankinden fazla parıldadığı, Ağustos böceklerinin bitmez tükenmez konserlerinin hala süregeldiği bir güz gecesinde, halamlar, beybam, ciciannem, Nisa ve ben, en sevdiğim yemek olan patlıcan kızartması, pilav ve karpuzu yedikten sonra, hiç birimizin bilmediği Balıkesir ve gelecek hakkında bir sürü iyi dilek, temenni ve nasihat dolu konuşmalardan sonra, ben yatağa uğurlandım. Çok şiddetli, göz yaşartan diş ağrısı başlamamış olsaydı, bu belki de hayatımın en hulya dolu ve cennetin kapılarını açacak anılarımdan biri olabilirdi. Neden bir asri Robinson Crusoe olmayayım? Çırak Uçman gibi yabancı beldelere gidiyordum ve elbette başarılı olacaktım. Ama, ah, şu menhus diş ağrısı. Beybam, sabah erken trene kalkmak için yatağında horlamaya başlamıştı bile. Her iki halamlar yine bana aspirin ve en sonunda kolonyalı pamuk sundular, nafile. Saatlerce inledim, sonra kendimden geçmişim. Gözümü açtığımda saat sabahın onu idi. Başım kazan gibi olmuştu. Aa, ben hala Alaşehir’de, göçmen mahallesindeki evimizde ve yer yatağımda idim. Okul başlayacaktı ve ben, Balıkesir yolunda olmalıydım. Dehşetle yerimden fırladım. İlk karşılaştığım kimse, mutfakta kahve pişiren halamdı. Ağlayarak kollarına atıldım, onun da gözleri dolu doluydu. “Neden, neden?” diye inliyordum. “Evladım, çok acı çekiyordun, kıyamadık. Sen daha küçücük bir meleksin? Yad ellerde, ağrılarla yalnız başına nasıl yaparsın? Cici annen de, Rikkat halan da çok üzüldü, ama böylesi daha iyi olacak. Allah büyüktür, inşallah seneye daha da büyürsün, daha iyi olur!” Bir süre sonra ıslak gözyaşlarım kuruya döndü ve halacığımızın pazen eteğinde, Balıkesirde bulmayı umduğum cennetin kokusunu ve yumuşaklığını buldum. Başımı bir süre onun eteklerinden kaldırmadım. Istırap çekmek, benim için, yaşamın öbür ismi olmuştu. Ne olup olmaması gerektiğini ne ben biliyordum ve ne de ben planlıyordum, ama olması gerekenler nedense olmuyordu. Balıkesire gitmeyi ben ne istemiş, ne de planlamıştım. Büyükler karar vermişti ve benim için “en iyisi” öyle olması gerekiyordu. Peki, öyle olması gerekiyordu da neden olmadı? Hayatta daha neler neler olması gerekecek ve daha neler neler olmayacak ve ben hep kayıba yaşıyacağım. Bilmiyorum, -61- belki Tanrı beni cezalandırıyordu. Neden mi? Yaşıma başıma bakmadan aile içinde seks denen o şeytan işiyle erken erken bu kadar oynarsan, bakalım başına daha neler gelecek. Birden, Tophane’de, 37. okulda oynadığımız bir grup oyunu aklıma geldi ve gülümsedim. El ele tutuşur, döner ve aşağıdaki melodiyi söylerdik. Ortada bir ebe, gözleri kapalı, masum masum oturur; grup, şarkıyı bitirdikten sonra ona hitap ederek, ondan başka bir ebeyi seçerek ortaya getirmesini isterdi. “İsmayile bakınız                         Top tüfek atınız                         Ne hoş oluyor                         Yürek yakıyor. Derslerini bilmiyor,                         Göz yaşını silmiyor.                         Kalk ayağa kalk,                         Etrafına bak.                         Kimi seversen,                         Tut kolundan at!” Ah, keşke hayat boyu çocuk kalaydım ve onun çiçekli bahçelerinde koşup dursaydım. Ah, işte başka bir şarkı geldi gene aklıma: “Daha dün annemizin                          Kollarında yaşarken,                          Çiçekli bahçemizin                          Yollarında koşarken Şimdi okullu olduk,                          Sınıfları doldurduk                          Sevinçliyiz hepimiz                          Yaşasın mektebimiz.” Bir kaç gün, kelek bir karpuz gibi, içim kof, sokaklarda dolaştım durdum. Hala düşünüyordum, bütün bir yıl ne yapacaktım?                          Piyango biletinden yalnızca çıkan amorti ya da teselli mükafatı gibi, beklenmedik iyi bir haber çıktı geldi: Ali Bey eniştemle Rikkat halacığım ve üç çocukları, İzmir’e, fuar’a gideceklermiş. Beni de götürmek istemişler, güzel İzmir’i de görsün diye. Çok hoşuma gitmişti doğrusu. Beni mutlu eden bir çok nedenler vardı. Herşeyden önce, kaybetmekten artık bıkmış biri için böyle beklenmedik bir şeyler kazanmak hoş gibi geliyor. Neredeyse, dünyada adalet denen şeyin varolduğuna inanmaya başlayacağım. Sonra, İstanbul’dan gelirken şöyle bir görmüştüm, İzmir de kocaman, güzel bir şehirdi. İstanbulu özlemeye başlamıştım zaten. Güzel. Başka güzel bir şey de, kuşların bana getirdiği habere göre, İzmir’e o meşin koltuklu, küçük, kapalı kapılı kompartmanlarda gidecektik, yani ikinci mevkide. Oh, keka. Bu şans belki  bana bir daha ömür boyu gelmezdi. Ama işin en tatlı tarafı, çok sevdiğim kuzenlerimle, özellikle Berrin ile birlikte seyahat edecektim. Kimbilir İzmir’de gece, aynı cibinlik içinde yatacaktık. Bildiğim kadar, fuar, geniş bir çayırlık içinde kurulu, bir sürü -62- faaliyet de sürer gider. Eğlenceler, dönme dolaplar, atlı karıncalar, yiyecek içecek gırla. İnşallah kitap pavyonu da vardı da, ben ne zamandanberi özlediğim Nik Karter ve Nat Pinkerton’larımla gene buluşacaktım. Ama ne hafiyeydi o Nat Pinkerton, otuz iki numaralı kitabı “Otel Faresi”ni nasıl unuturum? O kurnaz hırsızı nasıl da kıskıvrak yakalamıştı? İstanbulda bir kez bir fuara gittiğimi anımsıyorum. Çok küçüktüm, dört ya da beş yaşında. Herhalde beybamla gitmiştim. Yanından geçerken her zaman bir gün gitmeyi rüyaladığım Galatasaray Lisesi bahçesinde kurulmuştu. Aklımda kalan yegane şey, ufacık bir çadırın içinde, duvarlara tırmanıp daireler çizen İtalyan bir motorsikletçi. Bay Çetin gibi, yer çekimine karşı, yere paralel nasıl da göklere çıkabiliyordu? Nihayet beklenen gün geldi. Kolaylık olsun diye halamgillerin evinde yatılı kalmıştım. Hayrettir ne dişim ağrımıştı, ne de çişim yatağı ıslatmıştı. Sabah ezanından evvel, içine besmeleyle adımlarımızı attığımız hususi bir paytonla -aman ne de kıyaktı bu-, yola koyulduk. Hayret, on dakkada istasyondaydık. Sabahın serinliğinde her şey güzeldi orada. Eniştem biletleri almaya gittiğinde, halacığım bizlere susamlı taze simit ve saleple sabah kahvaltısı sundu. Tren zaten buradan kalkıyordu. Mavişler giymiş, şapkasından kır saçları sarkan kibar bir kondoktörün yardımıyla özel vagonumuzda, özel kompartmanımız bize gösterildi. Eniştem, gri yeleğinin cebinden o meşhur, piryol ‘şimendifer’ marka saatinin kapağını bastırarak açtı, “tamam,” demeye vakit kalmadan, tren, bir ıslık ve havaya savurduğu beyaz duman furyaları içinde ağır ağır, aynı istikamete yönelen güneşle beraber, gün batısına doğru yol almaya başladı. Hayat gerçekten güzeldi. Fuarda geçirdiğimiz iki gün unutulacak gibi değildi. Sanki bir rüya aleminde idim. Hatta bir ara cesaretimi toplamış ve paraşüt kulesinden atlamak için sıraya girmiştim ama sıram gelince su koyvermiştim. Misafir olarak da, otelde değil, atlı tramvayla gittiğimiz, Karşıyaka’da, eniştemlerin veterner dayıgillerinin şahane konağında kalmıştık. Büyüyünce ben de doktor olacam, zengin olacam ve öyle bir eve sahip olacaktım. Onların da Eser isimli, henüz büyümekte olan cici bir kızları vardı. Doktor olunca onu bana verirlermiydi acaba? Bağ bozumundan sonra, yani Eylülün sonuna doğru, yarı bağlarda yarı şehirde yaşayan Alaşehir halkı, şehirde daha kalabalıklaşmaya başlar. Kahveler daha canlı olur, atılan tavla zarları “Dü beş… Dü şeş.. Haydi mars!” daha fazla duyulur. Bağlarda saati otuz kuruşuna çalışan geçici rençberler, ne toparlayabildiklerse, öbek öbek köylerinin yolunu tutarlar. Bir iki elebaşı, bağların korunması, erzak deposu ve el ayak işleri için   devamlı tutulur. Kasaba halkı sıcaktan yanar ama, uzun selvilerin tepesi daima üfülder. Cinslerini bir türlü ayırdedemediğim kuşlar, gruplar halinde şöyle bir uçar, can sıkıntısayla yine aynı tepelere konarlar. Şehirin en önemli faaliyeti, açılmakta olan okul olur. Alaşehirin ilkokulundan daha önce de bahsetmiştim. Şehrin orta kesiminden tepeye yücelen yolda, taştan, beyaz bir bina. Önündeki geniş toprak bahçe, yaz kış çocukların genel futbol alanıdır. Futbol topu yoksa, iplere sarılı gazeteler de aynı işe yarar. Okunan gazete, genellikle İzmir’den gelen Yeni Asır’dır. Fiyatı beş kuruş. Oyun, çocukların sayısına göre tek kale, çift kale, hiç fark etmez. Okul özel bir dinamoyla ışıklandırıldığı için, geceleri de oynanır. -63- Evde aile meclisinin hakkımda verdiği karar şöyle: Bu yıl Alaşehir’de, eğer kabul edersem, beşinci sınıfı misafir olarak yine okuyacağım. Seneye Allah Kerim! Ama Kerim’in kuyusu da çok derin ve içine hep ben düşüyorum gibime geliyor. Sonuçta, ciciannem Hatice, beni, şimdi yüzünü pek hatırlayamayacağım bir müdür beyin odasına götürdü. Ciciannem onu zaten tanıyormuş, zira onun anne, babası ve evlenmemiş küçük terzi kardeşi, okulun öteki ucunda, yirmi yirmi beş metre mesafede bir evde oturuyorlar zaten. Müdür Beyin hanımına entari dikmişlermiş. Her neyse, yumuşak yüzlü, efendiden bir kimse olarak anımsadığım ince bıyıklı bey, benim gibi dokuz yaşında var yok ilkokulu bitirmiş bir yumurcağın zekasına hayran olup, yıl boyunca beşinci sınıfa misafir konumunda devamıma izin verdi. Çaktık temennayı, çıktık. Ve okul başladı. Gri, bele kadar uzanan bir önlük, beyaz bir yaka, ve kısa bir pantolon. Evden sefertası hazırlayıp getiriyordum ve yemekhanede, verilen tabak, kaşık çatal ve su ile yemeğimizi yiyorduk. Nedense kimse beni yadırgamadı, hiç de ukalalık etmediğimden beni sevdiler bile. Tarih, Türkçe ve Aritmetikte zaten üstüme yoktu. Çocukluğumun gerçekten şeref duyduğum anılarından biridir. Bir kış günü, birinci sınıfların hocası hasta olduğundan gelememişti ve sayın müdür bey, o günlüğüne beni onların başına vermişti, yani ben onlara öğretmenlik ediyordum. Ne gündü ama. Hem alfabeyi okuduk, “Ankara’nın armudu, atam sofu tokudu.”, “Ali topu al, al, al; Ayşe topu at, at, at,”. Sonra onlara masal de söylemiştim.Üstüne üstelik, Yavrutürk’teki Çetin Kaptan’ın küçücük motorlu kayığıyla tüm Türkiye sahillerini yalnız başına gezmeye çıktığını anlattığımda, günün sonunda hemen herkes denizci olmak istemişti. Ablam Nisa da okulun dördüncü sınıfına, nakil dolayısıyla kayıt olmuştu. Ama okulda arkadaşlarımız ayrıydı, herhangi bir beraberliğimizi hatırlamıyorum, tıpkı İstanbulda olduğu gibi. Kasabada sinema, tiyatro, ya da halkevi gibi bir kurum yoktu. Bir kitapçı dükkanı da olmadığından, gazete bayii Osman Bey, İstasyondan gazeteleri aldığı gibi kapı kapı abonelerine dağıtırdı. Onun yoluyla İzmire bazı kitaplar ısmarlardım, örneğin “Meşhedinin Seyahatleri”, “Cingöz Recai Ali Riza’ya Karşı”, “Mızraklı İlmihal”, “Bedir Cengi”. Arada sırada komşularla, özellikle hafta sonlarında gece vakti kartı bir kuruşa oynanan tombala, başlıca eğlencemizdi. Radyo bizim için bir lükstü ve evimizde yoktu. Onu ya Ali Bey eniştemgillerin dükkanına ya da ender de olsa, evlerine gittiğimde dinliyebiliyordum. Sessiz sedasız, ama coşkulu bir şekilde başlayan okul ve süregelen günlük yaşam, 10 Kasım sabahı tüm yurdu bir orman yangını gibi sarıp kavuran müthiş bir haberle sarsıldı. Cumhurbaşkanımız yüce Atatürk ölmüş, ebediyete intikal etmişti. Yalnız insanlar değil, tüm doğa kan ağlıyor, dağlar taşlar inliyordu. Bir kez uzaktan görebildiğim o nurlu yüzü tüm hatlarıyla anımsayabilmek için beynimi kırbaçlıyor, sel gibi akan, sanki saçlarımın diplerinden gelen gözyaşlarımı tutamıyordum. İşlerini güçlerini bırakan kadınlar, ev ev, öbekler halinde toplanmış hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Erkekler, kahvelerde toplanmış, pilli RCA radyolarınının nerdeyse içine girerek, sessiz gözyaşlarını içlerine akıtıyorlardı. Babasız, başsız kalmıştı her ev. Hayatımda hiç bir an kendimi bu kadar bomboş ve gayesiz hissetmedim. Ah keşke İstanbulda olsaydım da, onun aziz naşını taşıyan trenin ardından Ankaraya dek yaya koşaydım. Tüm bayraklar yarıya inmiş, herkes O’nu konuşuyordu. Büyük bir güneş sönmüştü ve Türk milleti, ebediyen öksüz kalmıştı. -64- O aralarda, nedenini bilmem, Rikkat halamların o tepe evinden çıkmış, ciciannemin amcasının evine taşınmıştık. Bu ev, küçücük, daracık bir yer olup, bahçesi de yoktu. Halamgillerle de küs değildik ama, sanki eskisi kadar gidip gelmiyorduk. Hayatımın en çok sevdiğim ve satır satır ezbere bildiğim Tahsin Demiray’ın yazdığı, Çırak Uçman’ından sonra en sevdiğim kitabım olan Hava Yarışını da sıkıntıdan bilmem kaçıncı kez okuyordum, ama hiç bir şey beni teselli etmiyordu. Nihayet lambayı söndürüp yattım, hala sıkıntı içindeyim. Kalktım, yatağa oturdum, yine lambayı yaktım, duvara bakınca bir de ne göreyim? Orada koskoca, kara bir akrep, yastığımdan iki karış mesafede, sanki uykuya dalmış, ya da pusuya yatmış, benim uyumamı bekliyor. Bastım çığlığı. Halacığım yan odadan hemen koşup geldi, terliğinin ucuyla bastı, ezdi onu. Sabaha doğru sızmışım. Uğursuz bir dönem başlıyor gibi, Allah hayırlı etsin. Alaşehir’de kışlar İstanbuldaki kadar kötü geçmez, kar yağar ama, dizboyu olmaz bile. İstanbulda sokağa tozluklarla çıktığımızı ve kardan adam yapıp, eline bir çalı süpürgesi, yüzüne havuç ve iki kömür göz koyduğumuzu ve bunu tüm mahalleyle paylaştığımızı anımsarım. Burada kar, çamurla karışık oluyor. Yollar toprak çünkü. Burada yoldan sebzeciler, ciğerciler de geçmiyor. Cumartesi günleri şehrin göbeğinde bir pazar kuruluyor, yoksa halk gereksinimlerini dükkanlardan, peynircilerden, zeytin ve sucukçulardan temin ediyor. Şehirde tek bir fırın var, ama çoğunlukla halk, evlerinde kendi yaptıkları, daha esmer halis buğdaydan ev ekmeğini yeğliyor. Şikayetim yok, ama arada bir, eskiden bayramda seyranda o sarı sarı Trabzon yağı sürüp çay içtiğimiz francalaları özlüyorum. Nihayet bahar geldi, Yıl 1939. Menekşeler, yoncalar, güller, meyve ağaçları filizlenmeye ve çiçek açmaya başladı. Burası meyve ağacı cenneti. Hava serin ve temiz. Uçurtma mevsimi de geldi. Ciciannem bana kağıttan şeytan uçurtmasını yapmayı öğretmişti: Bir daktilo kağıdının ucunu, diğer kenara doğru kıvırıp yatıracaksın. Altta boşta kalan ekstra kağıdı kuyruk yapmak için kullanacaksın zaten. Kıvrılmış üçgen biçimindeki kağıdın kenarlarını içeriye tekrar birbiri üzerine iki kez katlayıp, kulak memelerine delik açar gibi iki delik açıp, oralardan geçirdiğin iplikleri bir karış yukarda terazileyeceksin. Bir az evvel boşa çıkardığın kağıdı da önce ikiye katlayıp, sonra karşılıklı kenarlardan tam ortaya bir az kala mesafeye kadar yırtacaksın. Kağıdı açınca, karşılıklı ek yerlerinden koparırsan, sana yarım metre boyunda bir kuyruk işte. Bunu da o üçgen suratlı uçurtmanın alt ucuna ya iplikle, ya da elinle bükerek iliştireceksin. İşte Şeytan Uçurtması. Eski evimize yakın geniş meydanda, cami avlusuna doğru, büyük abiler, ellerinde sicim yumakları, gövdeleri benim kadar, kuyrukları benden iki misli uzun, sarı, kırmızı, mavi kağıtlarla bezenmiş çıtalı uçurtmalara havada dans ettiriyorlardı. Hulusinin uçurtması hepsinden afilliydi. Eski günlerin yüzü suyu hürmetine, ondan bir dakika tutmak için rica ettim, ‘Dikkatli ol, elinden kaçırma!’ ihtarıyla verdi. Gerçekten de uçurtma elli metre yukarda, sanki beni göklere davet ediyordu. Sonra, onlara “baş attırdılar”, ve birbirleriyle uçurtma döğüşüne başladılar. Rasim, İsmail, Kazım kardeşlerin uçurtmaları sonunda perişan oldu, Hulusi, gene uçurtmacı başıydı. Haytalar, sonra cami avlusuna gidip selvilere konup konup gürültüyle uzaklaşan kuşları vurmak için, kıç ceplerinden çıkardıkları sapanları kullanmaya başladılar. Kargalara dokunmazlardı, zira etleri yenmezmiş. Güvercinleri de vurmazlardı, günahmış. Zavallı küçük serçecikler, başlıca hedef idiler. Çocuk yeniçerilerin talimleri böylece bir günü daha yitirdi ve herkes memnun, eve döndü. -65- Alaşehir’de, o tepeden çok daha uzaklarda, daha dağlık bir yerde, kayalardan sızan Sarıkız denen bir maden suyunun çıktığı kovukları ziyarete gittik mahallece. İçe burukluk veren, ama gazozuma tercih edemeyeceğim su, katmer katmer kayacıklaran oluşturduğu uzunca bir mağaranın içinden sızıp geliyordu. Mağaranın dibi görünmüyor, beş on adım ilerliyorsunuz, sonra ortam daha da kararıyor ve darlaşıyor, iki büklüm dönüyorsunuz. Suyun nereden geldiği bir sır.                       Mayıs sonu geldi, beşinci sınıflar mezuniyet imtihanına hazırlanıyor. İçimde bir burukluk yine. Okul bitecek ve artık birbirilerine benzemekten biraz sıkıldığım yeni bir yaza gireceğiz. Hava ağırlaşacak, tezekler daha ağır kokacaklar ve eşek arıları beni korkutacak.                     Çok istediğim halde bana bir bisiklet alınmamıştı, halamgillerin İhsan abimin bisikleti de çok yüksek geliyor ve kasıklarımı acıtıyordu. Zaten doğru dürüst binmesini de öğrenmemiştim. Cesaretime hala hayret ederim, bir gün, onun izniyle, amcalarının sokağı başından istasyona inen yolda bisiklete binmiş ve iki yüz metre aşağıda bir kaldırıma çarparak hayalarımı incitmiştim. Ağlaya sızlaya eve döndüm, yine de yiğitliğe bir şey sürmedim. Ama uzun süre aklımdan şu korku çıkmadı: Ya hayalarıma bir zarar geldiyse? Ya ilerde çocuklarım olmayacaksa? Beybam hala Ali Bey eniştemin dükkanında, hem de sürekli olarak çalışıyordu. Yaz tatili diye bir şey olmadığından gene bağlara misafirliğe gitmekten başka yapacak bir şey yoktu. İhsan abimin, İstanbulda Robert Koleje giden arkadaşları vardı, birinin babası bir gaz kumpanyasının müdürü idi, Onlar, kendi yaş gruplarında, arada bir evlerde toplanıp gizli sigara içen, parasına kağıt oynayan efendi abilerdi. Millet kahvelerde genellikle tavla ve iskambil kağıdıyla altmış altı oynarlardı. Ben yalnızca Papaz Kaçtı’yı bilirdim İstanbuldan. Bir gün, İhsan abime takılıp onların grubuna gittim. Poker denen bir oyun oynuyorlardı ve ortada büyük paralar dönüyordu. Arada bir de, iskambil destesini yarıdan böldükten sonra, kişiler karşılıklı olarak tek bir kağıda ‘kesmecesine’ beş kuruş, on kuruş için oynuyorlardı. En büyüğü ‘Birli’, sonra ‘Papaz’, sonra ‘Kız’, daha sonra ‘Vale’, ‘Onlu’ ve aşağısı. Evin alışverişini bizde genellikle babam, dükkandan getirdiği malzemelerle temin ederdi, ama arada bir, lambaya gaz, ekmek, kuşüzümü, misafir şekeri gibi malzemeyi daha ziyade ya ciciannem alır, ya da bana para vererek çarşıya gönderip aldırırlardı. İhsan abimle gittiğim gün de o günlerden biriydi, ciciannem bana ekmek, zencefil, tarçın ve kuşüzümü almak için para vermişti. Ben de şansımı deneyim dedim, hay Allahım, ben ‘Kız’ çeksem abiler ‘Pqpaz’, ben ‘Papaz’ çeksem onlar ‘Birli-As’ çektiler ve paraların yarısı buhar oldu. Şimdi ne yapacaktım? Süklüm püklüm eve döndüm, hemen helaya girdim, çişimi yaptıktan soınra, cebimde arta kalmış paraları taş zemine fırlatıverdim ve bağırarak dışarı çıktım, “Aa, cicianne paralar kubura düştü!”. “Zararı yok,” dedi ciciannem. Mevcudu topladı ve çarşıya kendisi çıktı. Ne iyi kadınmış o, akşam beybam eve gelince ona bir şey söylemedi bile. -66- Evet, yaz gelmişti, okul bitmiş ve ben boşta kalmıştım. Birşeyler yapmak lazımdı ama ne? Babamın çalıştığı dükkanda bir sürü insan vardı, halazadem İhsan, rahmetli amcasının oğlu Kadir, dükkanda sürekli bulunuyorlardı zaten. Kasa da bana bırakılmayacağına göre, şuraya buraya koşturulacak bir çırak olmayı doğrusu düşünemiyordum. Ciciannemin üç kızkardeşinden ona yaşça en yakın olanı, Semiha teyze, Alaşehrin biricik Tarım ve Ziraat Kooperatifi müdürü Kazım Beyle yeni evlenmişti, daha önce de söylemiştim. Onlar da geniş göçmen evinde, hep birlikte oturuyorlardı. Ciciannem aracılığıyla, maaile ziyarete gittiğimizde, benim enişte beyin yanında, tabii parasız, çalışıp çalışmamam konu edildi. Kazım Bey orta boylu, tıknaz, bıyıklı, konuşmadan evvel insanları gözleriyle şöyle bir süzen, tok sözlü, gerçekten efendi bir insandı. O, şöyle bir düşündükten sonra, “Neden olmasın? Sen zeki, çalışkan bir çocuğa benzersin. Tamam. Bu Pazartesi başla!” dedi. Sevinçten havalara uçuyordum, benim bir işim vardı artık. Bağlara belki yalnızca hafta sonu gidebilecektim ama, olsun. Kooperatif binası da bizim evden yürüyüş mesafesinde, ve ben, yine her gün, sefertasım elimde, işin yolunu tuttum. Orada evrakı şuraya buraya taşıyor, dosyalayan hanıma yardım ediyordum. Küçük, özel bir kurum nasıl çalışır, onu orada öğrendim. Hem gazeteleri günlük olarak okuma ve arada bir radyo dinleme şansım da olmuştu. Öğlen aralıklarında da, sekreter hanımın daktilosuna parmak parmak basma şansım da vardı.                       Tüm yaz böyle olaysız geçti. Ağustos ayında, artık Eylülde açılacak okul için bir plan yapma zamnı gelmişti diye düşünüyordum ki, beybam, bir akşam, elinde gazete, hükumetin leyli meccani (parasız yatılı) öğrenciler için, yurt çapında imtihanlar açtığını ve bize en yakın olarak da Manisa’da böyle bir imkanın bulunduğunu ilan etti (Anımsarsınız, halam da böyle bir olasılığın varlığını daha öncelerden ima etmişti!). Manisa Maarif Müdürlüğüne müracaat edilip, sağlık muayenelerinden geçtikten sonra, yazılı olarak yapılacak sınavlara girilecekmiş. Kazanma şansı onda birmiş ama, bir kazanırsan, tüm orta okul ve lise, yatılı, yemek içmek, elbise, kitap parası ve harçlık dahil, hükumet tarafından bedava olarak temin ediliyormuş. Tek koşul, altı yılın sonunda, bu sürenin bir buçuk misli zaman süresince, yani dokuz yıl, hükumet için mecburi hizmet yapmak. Herhalde Şark Hizmeti denen şey bu. Ama eğer Üniversiteye girersen, bu koşul geçmiyormuş. Buna girmem benden bekleniyordu, sorulmadı ama söylendi Bu, tam bana göre idi. Her şeyden önce, evden uzak, Anadolu’yu dolaşacaktım. Sonra da belki dünyayı. Üvey annemin karnı da gün günden şişiyordu, demek ki üvey bir kardeş gelme yolundaydı. Küçük bir bebekle evde, ilerde, nasıl ders çalışırdım? Şimdilik, imtihanlar için çalışılacak, hazırlanacak bir şey yoktu. Gereken evrak Manisa’ya gönderildi ve beklemedeyim. Böylece, Ağustos sonlarına doğru bir gün, beybam ve ben, Alaşehir’den, henüz gün doğarken sabah 6:20 trenine tam hareket halindeyken, basamaklarına atlayarak binebildik. Hayatımın en büyük fırsatlarından birini, babamın cimriliği yüzünden neredeyse kaçıracaktık. “Yol yakın,” deyip yürüdüğümüz mesafe, bir buçuk kilometreden fazlaydı. Tıpkı bayram öncelerinde Cihangir’den Mahmutpaşa’daki Kazancılar yokuşuna ayakkabı bakmak için en az iki kez yayan gidip geldiğimiz gibi. -67- Alaşehir, İzmirden 169 kilometre demiştim. Manisa, 66. kilometre olduğuna göre, demek tüm yol, 103 kilometre. Saatte 35-40 kilometre hızla giden kömür treni, pencereden sarkan benim gözlerimin içine kömür tanelerini gönderiyor, ama kim takar. Çok mutluyum. Tam bilemediğim ama içimi açan, uzun süreli hoş bir serüvenin, sanki kalın, içi resimlerle dolu bir albümün ilk sayfalarını zevkle çevirmeye başlamıştım. Doğa, bağlar, onları sınırlayan zeytin ve incir ağaçları, küçük küçük köprüler, rayların tempolu tıkırtıları ve tüm hayat oh ne güzeldi. Öğleden evvel Manisa’ya vardık. Bir buçuk gün içinde Manisa Devlet Hastanesinde bütün doktorları dolaşıp “sağlamdır” diye bir de heyet raporu aldık. Doktorlarından birinden şüphelenmiştim doğrusu. Yere bir yüz paralık atıp ben onu almak için eğildiğimde beni arkadan muayene etmek istemişti. Ne arıyordu o adam? Üç yıl önce Cihangir’de evin balkonunda pipilerimizle oynadığımız dokundurmaca oyunları aklıma gelince ürperdim. Doktor benim gizimi anlayıp rapora yazmış mıydı acaba? Allahtan yazmamış. Sınavlar üçüncü gün başladı ve tüm gün sürdü. Meğerse Alaşehir bölgesinden yirmi bir kişi müracaat etmiş. Bir ikisini gözüm ısırdı, birini zaten sınıftan tanıyordum: Tezekçi Mehmet. Niye zavallıya bu ismi takmışlardı? Nedeni, babası yoktu, annesi ve kız kardeşi ile tezekten yapılı kulübemsi bir yerde yaşıyorlarlardı ve Mehmet, pazarlarda taze gübre satarak ailesini geçindiriyordu. Çok iyi de futbol oynardı. Eminim yaşam azmi ve hırsıyla, ilerde büyük bir adam olacaktı. Benim gibi. Ben mi o mu daha talihliydi, bilmem. İmtihan sonuçları Teşrinevevel (Ekim) ayında Vekaletten bildirilecekmiş. Problem şu idi ki, okullar bir iki hafta içinde açılıyordu ve benim bir yerlerde başlamam gerekiyordu. Eylülün hemen ilk haftasında ciciannem tosun gibi bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Adını da Fatih koydular. Evin içine bir şenlik gelmişti. Hepimiz onun bakımında bir parça olmaya çalıştık. Nisa, kız olması nedeniyle, bu işin en heveslisiydi. Bana da, herkesin öğlen uykularına yattığında, keratanın salıncağını sallamak düşüyordu. O arada, öğrendiğim bir iki ninniyi de severek söylüyordum: “Dandini dandini danalı bebek                     Elleri kolları kınalı bebek,                     Hu. hu. Hu hu!”, ya da, “Dandini dandini dasdana                     Danalar girmiş bostona                     Kov bostancı danayı                     Fatih yesin mamayı!                     Hu hu. Hu hu!”. -68- Aile meclisi, benim okulum konusunda çabuk karar verdi. Alaşehir’deki ikametimiz daha bir kaç yıl sürecekmiş gibi görünüyordu. Manisa’dan bir ses çıkmazsa, eninde sonunda İstanbul’aa döneceğimizden, İstanbul’da okula başlamalıydım. Bizimkilerinin kafası bazan çalışıyor gibi geliyor bana. Daha önceden de konu işlendiğinden, yanıtı bulmak kolay oldu. Feraset halam ve Ahmet bey eniştemin oğulları Hulusi, Çengelköydeki Kuleli Lisesini kazandığından, onun boşalan odasına ben taşınacaktım. Ne güzeldi bu. Mahalleme ve arkadaşlarıma kavuşacaktım Kumrulu sokakta. Özellikle Gazi’nin şaka ve şaklabanlıklarını gerçekten özlemiştim. Bana matematik öğreten, masallar söyleyen enişteciğim başımda olacak ve benimle ilgilenecekti. Ama adamcağızın yalnızca bir kusuru vardı, kedileri hiç sevmiyordu, daha  önceden bahsetmiştim. Alaşehir’de eve kedi almamıştık ama bahçede besliyorduk. Şimdilik kedisiz kalayım, ne yapalım. Mutluluğumu gölgeleyecek diğer bir şey de, sevgili halacığımın şefkatinden uzak olmamdı. Feraset halam iyidir ama, bir az donuktur. Varsın olsun, bir gün halama gene kavuşacaktım. Hazırlık hiç te zor olmadı. Bavuluma, geçen yıl ciciannemin diktiği ve hiç giymediğim yeni pijamalarımı, kareli iki tisor frenk gömleği, iki çift don gömlek, diş fırçası ve radyolin diş macunumu, bir iki Afacan ve Çocuk Sesi mecmualarını attığım gibi adeta koşarcasına yola çıktım. Kişisel eşyam, dolmakalem, saat gibi değerli, taşınabilir mülkten ari, klasıma uygun basit ve kullanılmış şeylerdi. Hayret, ciciannem “Gençlik Yılları” diye bir çeviri kitap hediye etti. Bunu yolda okumalıydım. Büluğa eren gençler hakkındaymış. Büluğa ermek nedir diye ona sordum, “Kitabı oku, anlarsın!” dedi. Tamam. Yine bir sabah ezanında kalkan tren beni, doğup büyüdüğüm şehre, ama ondan da öte, yeni bir geleceğe, neşeli neşeli dumanlarını tüttüre tüttüre, hızla götürüyordu. -69- <strong>K u l e d i b i   O r t a   O k u l u </strong>                      İstanbul, bir yıl içinde pek değişmemiş gibi geldi bana. Herhalde, benim eksikliğimin farkında değildi bile. Ahmet Bey eniştegillerimin evi, daha önce de belirttiğim gibi, Cihangir Camiine ulaşan Kumrulu Sokakta eski evimizin yanıbaşında olduğundan, burada sanki kendi evimde olacağımdan emindim. Sarayburnunun, Üsküdar ve Kız Kulelerinin enfes manzaraları, yakomozlaşan deniz, bir çarşaf gibi önümdeydi gene. Yatak odamızın pencerelerini süsleyen hanımelleri, bahçede gıdıklayan tavuklar, her üç ayda bir kızışıp miyavlayan kedilerle dolu bahçe, meyve ağaçları hep aşinaydı bana. Yılbaşına adaklanmış bir babahindinin gururlu gururlu dolanışı da caba. O zavallıya her gün koskoca bir cevizi eniştem nasıl yuttururdu, hala bilemem. Resmi adresim yine Cihangir olunca, mıntıka ortaokulum Galata Kulesinin dibindeki Kuledibi Orta Okulu oldu. Okul karma ve parasız. Eksik olmasın, Ahmet Bey eniştem, o saraylı üslubuyla, beni elimden tutarak okula götürdü ve kaydımı yaptırdı: Sınıf 1 F, numara 919. Kayıtta geç kaldığımızdan, çok sevdiğim ve epeyce bildiğim Fransızca sınıfları hep dolmuştu, istemeye istemeye İngilizceye kaydoldum. Nerede Fransızcanın akıcılığı ve şiirselliği. Kaidesi pek olmayan bir lisanı, dilini çarpıta çarpıta konuşacaksın. Okula olan yol da az değil yani, arada bir vasıta da yok. Kumrulu sokaktan kalkacaksın, Cihangir’den, ara yollardan, Galatasaray’ın, benim gerçekleşmemiş rüyalarımın, yani Galatasaray Lisesinin yanından Tünel’e kadar ve oradan da yokuş aşağı yürüyeceksin. Bereket yürümeyi severim, hem de dükkanların camekanlarına baka baka. Okul hemen başladı. Kitaplarımın sayısı da çoğaldığından, ilkokulda kullandığım teneke kutudan, Hulusi abimden kalmış bir avukat çantasına terfi etmiştim. Bu çok hoşuma gitmişti. İlkokuldaki faşist siyah gömleğinden ve beyaz yakadan da kurtulmuştuk, ama şimdi de ceket, pantolon, gömlek ve bir medeniyet yuları, yani kravat takmak zorundaydık. Onun nasıl bağlanacağını da Ahmet Bey eniştem öğretti. Boynunun etrafına geçirdiğin kravatı tersini çevirip uzatacaksın, uzun kolu solda, kısası sağda. Sonra, sağdakini solun üzerine çapraz koyup, şimdi sağa kaymış büyük parçayı diğerinin üstünden ve etrafından dolandırıp düğüm yapacaksın. Boğazına doğru sıktığında tepesi bazan üçgen bazan dörtgen gibi oluyor, ama neyse. Bu konularda beceriksiz olduğumdan, onu çözmeden, İstanbulda kaldığım müddetçe aynen kullandım. Kırmızı renk bir az morumsu oldu ama, kimse de şikayetçi olmadı. -70- Ortaokulda dersler,  ilkokuldan farklıydı. Derslerin sayıları, türü arttığı gibi, herbiri için farklı bir hoca atanmıştı. Öğretmenler de hem daha ciddi, hem daha mesafeli. Kızlar sınıfın önünde, erkekler arkada, ilkokulda olduğu gibi yanyana ve karışık değil. Her neyse, bu benim için bir problem değil. Sınıflar sabah, saat sekizi çeyrek geçe başlıyor. İlk dersin öğretmeni geldiğinde, eskilerden olduğu gibi, ayağa kalkar ve hep birlikte, “Türküm, doğruyum, çalışkanım; yasam, küçükleri korumak, büyükleri saymak, yurdumu budunumu özümden çok sevmektir..”i okurduk. Her derste not tutar ve okuldan eve geldiğimde hepsini temize çekerdim. Notlar da beş yerine on üzerinden değerlendiriliyordu. İki hafta içinde ilk ‘ekzam’, İngilizceden geldi ve sekiz aldım. Benim için düşük bir not diye üzüldüğümü hocaya söyledim: “Üzülme, iyi gidiyorsun, kelimeleri Fransızca gibi telaffuz ediyorsun, sözcük dağarcığın çok zengin!” diye bana iltifat edince çok mutlu oldum. Gerçekten de, ilerleyen haftalarda tüm derslerden on gelmeye başladı. Ben kendi taktiğimi ve çalışma yöntemimi kendim kurmuştum. Hayatım boyunca kimse bana ‘Dersini çalıştın mı?” diye sormadı. Sorsaydı, herhalde bir hakaret addederdim bu soruyu. Bu benim ‘işim’ idi ve ben bu işi, yapabildiğimin en iyisi olarak yapmalıydım. Hayatın her getirdiğini bu denli kolaylıkla hazmediyormuşum izlenimini vermek istemem. Evet, zekiydim, okuma şansı verildiği sürece, gayet tabii başarılı olacaktım, hemen herkesin olabileceği gibi. Hayatın, henüz hissetmeye başladığım ama tam tanıyı koyamadığım ciddi başka bir yüzü var gibime geliyordu. Radyolar, Avrupa kaynaklı haberler, bir fııtınanın yaklaşmakta olduğunu vadediyordu sanki. Ben çocuğum, siyasetten miyasetten anlamam ama, Çekoslovakya, Danzig, Polonya, Hitler denen bir azman tarafından birer birer yutuluyor gibi. Eski kafalı eniştem, eve radyo almamıştı. Ama, okula gidip gelirken, özellikle Firuzağa Çeşmesinin yanındaki genellikle işçilerin ve inşaat ustalarının toplandığı kahvenin yanından geçerken, bir an için ayaklarımın üstüne dikilip dinliyorum. Genel tepki, Alman ordusunun zaferlerini (?) alkışlamaktı. Tarihi dostumuz bir zaferden diğerine koşuyordu. Goben’i, “Yavuz geliyor Yavuz, Suları yara yara, Kız ben seni alacağım, Başına vura vura”yı nasıl unuturduk? Kavrayamadığım bir sıkıntı, bir alev dalgası göğsümün içinde yükseliyor, boğazımı yakıyor ve gerisin geriye dönüyor. Hayırlısı olsun. Teşrinievvel’in ikinci haftası mı neydi, Alaşehir’den evden bir telgraf geldi. Daha açmadan içeriğini anlamış ve postacıya muştusunu vermiştim: İmtihanı kazanmışım, Manisa Orta Okuluna tayin edilmişim, hazırlanmalıymışım, ayrıntılar postada imiş. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti. İçimden bir gurur duygusu yükseldi ve göğsümü kabarttı. Tam on yaşındayım ve Üniversite tahsiline kadar, evimden bir kuruş harçlık bile almadan istikbalimi garanti etmişim. Zaten iyi bir çocuk olduğumu biliyordum ama bu şerefe gerçekten layık olmalıydım. Daha nasıl layık olunur bilmem ama, işte böyleydi hislerim. Diğer yandan, garip İsmayil, yine yollara düşecek, hasretle özlediği, kendisinin merkez olduğu bir aile yaşamından ve sevgisinden uzak, faturası kimbilir neye malolacak, yıllar boyu sürecek, yüzlerce çocuğun barındırıldığı bir müessesede ya da müesseselerde talim ve terbiye görecekti. Düşmez kalkmaz bir Allah. Niye ailem beni Galatasaray’a göndermedi? Bir elçi, bir büyük elçi, kimbilir ne olurdum, memleketimi dışarda nasıl şerefle temsil ederdim. Neden? Neden? -71- Eniştem ve halam da benim için çok mutlu idiler ve beni gerçekten özleyeceklerdi. Benim, Hulusi abimden çok daha ilerlere gideceğimi biliyor ve bunu açıkça söylüyorlardı. Halbuki benim daha küçük yaşlardan esas aldığım bir inancım vardı, ben kendimi kimseyle kıyas etmezdim. Başkalarından ne yüksek ve ne de daha alçaktım. Herkes, kendine düşeni yapmalıydı bu dünyada. Ek olarak da, herkes, ne yapabilirse onu yapardı, ne eksiğini ve ne de daha fazlasını. Ben de abimi methederek, onun çok efendi biri olduğunu, bana daima ciddi ağabeylik ettiğini ve takdir ettiğini ve Allah kısmet ederse hem aileye ve hem de Vatana değerli bir subay olarak katılacağını canı gönülden arzu ettiğimi bildirdim, ellerini öptüm ve 29 Birinci Teşrin Cumhuriyet Bayramını da içeren tatilde son hazırlıklarımı yapmak üzere yine Alaşehir yollarına döküldüm. Vapur, tren tarifelerini, iskeleleri, istasyonları artık ezbere biliyordum. Ve, Bayram ertesi, üçüncü mevki trenin tahta sıralarında Manisa’ya yol alırken, her zamankinden çok daha düşünceli ve ciddi idim. Bu yolun ucu iyi bir eğitim almaya, büyümeye ve bilinçli bir insan olmaya gidiyordu. Ben, bana bir gelecek vadeden bir ‘hayat’ trenindeydim. Eksik olan tek şey, yine her zaman olduğu gibi, bu temiz duygularımı hiç bir kimseyle paylaşma şansımın olmamasıydı. Varsın olmasın, gün gelir, belki bunları yazar ve öylece tüm dünyayla paylaşırım diye avuttum kendimi.. *        * -72- <strong>M a n i s a   O r t a   O k u l u </strong>                      Orta Okul yıllarım boyunca tuttuğum günlükleri, yazılmamış anıları buraya yazmaya kalksam, okumaya ömrümüz yetmez. O yıllar, eğitim yıllarımın en üst düzey parlak yılları olduğu gibi, masum çocukluktan gençliğe geçiş yıllarımın -mamafih koruma altında-, büyümenin hem tatlısını ve hem de acısını yaşattı bana. Aradan altmışı aşkın yıl geçti, İkinci Dünya Savaşının gitgide artan maddi ve manevi acılarına, yoksunluklarına karşın, o altın çağı saygıyla yadederim. Tahmin edebileceğiniz gibi, ders konusunda hiç bir güçlük çekmedim. Hatta, belki pek az belki de hiç kimseye nasip olmamış ayrıcalıklara da sahip oldum. Herşeyden evvel bildireyim ki, sınıfım 1 C, numaram 1506 ve Fransızca şubesindeyim. Bu lisana o denli hakimim ki, halen yaşayan arkadaşlarım şahittir, Fransızca derslerinde üç yıl boyunca hiç bir kez sıramda oturmadım, daima öğretmenin kürsüsünde oturdum. Aynı zamanda bir diş hekimi olan Vehbi Hoca, kendisi ders vermeden ‘baguette’i elime tutuşturur, Maarif Vekaletinin tüm ortaokulların biirinci sınıfları için bastırttığı kitabı önce bana okutturur, “<em>Monsieur</em> <em>Seguin n’a pas de chance avec ses chevres</em>” (Bay Segen’in, keçileriyle hiç şansı yoktur – Alphonse Daudet), düzeltir, sınıfa tekrarlattırır ve çevirisini de yapardı. Bununla kalmayıp, hafta sonlarında onun muayenehanesine gider ve kendi sınıf arkadaşlarımın ev ödevlerini ve sınav kağıtlarını düzeltirdim. Bu cennetmekan insan, bunlara karşılık, yıllardanberi çektiğim diş ağrılarına bir son vermek için onların dolgularını yapardı. Kendinden hiç bir zaman beş para almadım. Aramızdaki ilişki örnek bir sevgi ve saygı sergilenmesi idi. Haftada beş kez görülen Fransızca derslerinden birinde Hoca, müzik yapardı ve piyano çalardı. “<em>Frere Jacques, Frere Jacques</em>                                 (Jak kardeş, Jak kardeş,       <em>Dormez-Vous? Dormez-vous?</em>                                  Uyuyor musun, uyuyor<em>        </em>                                                                                              musun? <em>Sonnez les matines, Sonnez les</em>                                 Sabah çanlarını <em>      matines</em>                                                                          çalınız       <em>Ding dang dong, Ding dang dong!</em>’”                          Ding dang dong, Ding dang dong!) ve, “<em>Au claire de la lune, Mon ami Pierrot</em>                      “Ay ışığında, dostum Piyero,        <em>Prete-moi ta plume</em>                                                       kalemini bir sözcüğü <em>       Pour écrire un mot</em>                                                        yazmak için ödünç ver! <em>       Ma chandelle est morte</em>                                                Kandilim de söndü, ve,        <em>et je n’ai plus de feu</em>,                                                       hiç ateşim kalmadı <em>ouvre-moi ta porte,</em>                                                       Allah aşkı için  <em>       pour l’amour de Dieu</em>!”                                                  Kapını aç!”                                                                                                                                                                                                                                                                         -73- ve, “<em>Quand trois poules vont aux champs</em>                “Üç tavuk kırlara gittiği zaman         <em>La premiere marche devant</em>,                                Birinci, önden yürür,         <em>La seconde suit la premiere</em>,                                 İkinci, birinciyi izler         <em>La troisieme marche de</em>rriere.                             Üçüncü de arkadan yürür.         <em>Quand trois poules vont aux champs</em>,                Üç tavuk kırlara gittiği zaman          <em>La premiere marche devant</em>!”                              Birinci önden yürür!” Bu ayrıcalık sınıfta kıskançlık, düşmanlık uyandırmadı mı? Belki ama sanmam. Herşeyden evvel, ben herkesden hemen hemen iki üç yaş küçük, ufak tefek, sevimli ve kimseyle kıyas edilemeyecek kadar zekiydim. Yardım edebileceğim herkese yardım ederdim. Kış vakti, ellerim soğuktan çatladığı zamanlar, ablalar bana evden gliserin getirir ya da eski yün eldivenlerimi onarırlardı. Ukala değildim. Boş zamanlarımı hep kütüphanede geçirdiğim için yürüyen bir ansiklopedi idim adeta. Üstüne üstlük, Tophane 37. ilkokulundaki şans burada da çıkageldi: Okul kitaplığındaki kitaplar konularına göre yeni baştan düzenlenecekmiş. Diğer faktörlerin ötesinde, yatılı da olmam nedeniyle, akşamları, hafta sonları, teneffüslerde ben orada fen, astroloji, edebiyat, tarih, coğrafya, biyoğrafi, folklor, mistisizm ve benzeri çoğunu yeni işittiğim bölümleri, Türkçe öğretmeninin kontrolünde düzenlemek ve klasifiye etmekle ve bu arada sürekli okumakla meşguldüm. Cebimde zımbalı bir not defteri vardı, okuduklarımın özetleri de oraya geçiyordu. Derslerde, yegane güçlük çektiğim ders fizikti. Telefonun ya da bir motorun nasıl işlediğini, hiç anlamadım ve körü körüne ezberlemek zorunda kaldım. Hiç mekanik yetim yok herhalde. Kimya ise bambaşkaydı; sınıfta, sıramda oturmakla beraber, kimya hocamız eczacı Halit Bey, tıpkı Fransızca hocamız gibi, her dönem ve yıl sınıf birinciliğim garantilenmiş olan beni hafta sonlarında eczahanesine çağırır, ilk kez benim yazılımın değerlendirilmesini yaptıktan sonra arkadaşlarımın kağıtlarının düzeltilmelerini bana bırakırdı. Hiç unutmam, zaten son sınıfta başladığımız bu ilginç derste, eve yılbaşı tatiline gelirken, bize şu ödevi vermişti: K Mn O4 (Potasyum per manganat) + H Cl (Hidroklorik asit); “Bu formül için istediğiniz kitabı açın, istediğinize sorun, ama çözümünü getirin” demişti bizlere. O zamanlar liseye giden ve İngilizce bilen  Fazilet halamın şeytan gibi zeki küçük kızı Hulya abla bile yapamamıştı problemi. Ben de şöyle düşünmüştüm: Eninde sonunda Mn (Manganez), oksit olarak kalacaktır, yani her ikisi de ikişer değerli Mn ve O, Mn O yapar, böylece; 1 oksijen oraya gider; su (H2 O) formülünde olduğu gibi bir oksijen 2 hidrojeni tutar; “Birer” değerli olan K (Potasyum) da Cl (Klor) ile tuz yapacaktır. Sonuçta, 2 (mol) K Mn O4 + 12 (mol) H Cl = 2 Mn O + 2 K Cl + 6 H2  O (su) + 5 Cl2 (gaz) . Hiç söylemeye gerek yok ki, sınıfta, doğru çözümü getiren tek kişi bendim. -74- Takdir ettiğim ama hiç beceremediğim ders: Resim. Hiç resim çizemem. Çizebildiğim yegane şey kedidir. Yuvarlak bir baş, iki küçük göz, iki sivri kulak, bıyıklar, yuvarlağımsı dik dörtgen bir vücut ve şeytan uçurtması kuyruk. At bile çizsem yine kediye benzer. Resim öğretmenimiz Cemal Bey, çok yetenekli, ağır başlı ama not vermekte pek cimri bir adamdı. Aramızdaki yeteneklere, yatakhane arkadaşım Süleyman gibi, özel ders verip daha o zamandan yağlı boya bile öğreten oydu. İlk yılın sömestr’ine geç geldiğimden ve çizgilerim hiç bir şeye benzemediğinden, diğer bütün derslerim sekiz’in üzerinde ve birçoğu on olduğu halde, ilk karne için bana dört vermişti ve ben iftihara geçememiştim o dönem için. Daha sonra, diğer öğretmenler onun kulağını bükmüş olsalar gerek, artık karneme beş ya da altı geldiği gibi, hemen her ders, “<em>nature morte</em>” (<em>vivant</em>-yaşayan desek daha doğru olacak), ben,  öğretmen masasının üstüne konan bir sandalyaya bir saat boyunca kımıldamadan otururdum ve sınıf benim resmimi çizerdi. O zamanlar, her yılda üç karne dönemi vardı ve sınıfın yalnızca en iyi not alan iki kişisi “iftihara” geçerdi. Bir gün ders ortasında kapı açılır, müdür bey, arkasında muavini, içeri girer, herkes ayağa kalkar, o, “oturun!” der ve arkadan, o dönemin sınıf birincilerini okur, ayağa kalkan öğrencileri tebrik ederdi. İki dönem seçilmek, tüm yıl için geçerliydi. Manisada okuduğum üç yıl boyunca, ilk yılın ilk dönemi hariç, her dönem ‘birinci’ olarak ayağa kalktım. Hele üçüncü yılın sonunda, mezuniyete yakın, bir öğleden sonra, sabahçı ve öğlenci öğrencilerinin birleşik toplantısında ki hemen hemen 1200 kişilerdi, Müdür Tahsin Bey, sabahçılardan ben ve Cemal adlı İstanbullu leyli meccani bir arkadaşımı, öğlencilerden de Belkıs adlı, narin, zarif, bir diş hekiminin kızını üç yılın şeref öğrencileri olarak ilan edip hepimizi her yıl için birer adım attırınca, göğsüm ve gözüm dolu dolu olmuş ve Büyük Atatürkün bu yurdu emanet edebileceği gençlerden biri olarak hissetmiştim kendimi. Ailem de burada olup görmeliydi bu durumu, o zaman belki benimle iftihar etmeyi öğrenebilirlerdi. Yaz vakti, zamanın Reisicumhuru Büyük İsmet İnönü’nün kişisel imzasıyla tüm Türkiye’nin bu denli başarılı çocuklarını içeren kuşeye basılmış bir kitap eve geldiğinde, evdekiler ona şöyle bir göz atmış, yalnızca bir “aferin!” çekip bana bir “Omega” ya da “Tissot” saat bile almamışlardı, Kitap, komşulara bile gösterilmemişti. Küçük, tombulca yapımdan dolayı, Cimnastikte de pek iyi değildim. İncinmekten korkmamdan olsa gerek, futbol’dan kaçardım. Bir iki kez kaleciliği denemiştim, belki de hatır için evet demişlerdi, ama nafile, her gelen giriyor gol diye. Hentbol’de çok fena değildim, malum millet belirli bir yarım daireden daha yakına gelemiyor. Ama voleybol’de gayet iyi pasör idim, sınıf ve okul takımındaydım, bölgede bile şampiyon olmuştuk. O zamana kadar bilmediğim bir yetim ortaya çıktı: Ping-Pong. Yatakhaneye çıkan merdiven boşluğunda konmuş masada, teneffüs aralarında, akşam yatmadan ve hemen bütün hafta sonu oynardım. Sivas’lı Bir Alp Aslan abi vardı, benden bir sınıf ilerdeydi, sol elliydi, onu yenen yoktu. Okul birincisi oydu, ben onun ardından ikinci olup, değişken olarak katılan üçüncü bir arkadaşla birlikte okul tim’ini teşkil etmiştik. Ancak Sivas’lı 1510 Alp Aslan mezun olduktan sonra ben şampiyon olabildim. Raketi Çin usulü, -75- baş ve işaret parmaklarımla tepeden tutarak oynardım ben. Topu kesmek, falso vermek zor oluyor öyle ama, savunmanızın üstüne yoktur. Yandan çakmalarınız da farklı oluyor. Okulun temin ettiği, çoktan aşınmış kırmızı ve yeşil dokumalı raketleri yenilemeye paramız olmadığı gibi, kırılan topları, kızlardan aldığımız küçük aseton şişeleri içinde eritir, bulamaç yapar ve yeni çatlamış toplara yama yapar, öyle oynardık. Topun tanesi on kuruş çarşıda, kim alacak? O toplarla ping-pong oynamak, futbol topuyla voleybol oynamaya benzerdi, ama biz alışmıştık ve mutluyduk. Esasında pek yabancılık çekmemekle beraber, alışmam gereken bir yer de yatakhane idi. Binanın üçüncü ve en üst katı, yirmi beş-otuz yatak sığabilecek, taş zeminli kocaman salonlara bölünmüştü. Sabah “Kalk!”zili altıda çalardı ve gececi, elinde fener ve saate bir kurduğu kontrol saati, oda oda dolaşırdı. Altı buçuğa kadar alelacele, elimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra birinci kattaki “mütalaa”ya inerdik. Çoğu zaman elektrik yeterli olmadığından, Alaşehir bağlarında alıştığım “lüks”lerle takviye edilirdik. Giyecek dolaplarımız da bu yatakhanelerin bir kısmında, bir küme halinde yanyana dururdu. Üzerlerinde kilit de yoktu, ama, hiç bir şeyimizin çalındığını anımsamıyorum. Gece yatma zamanı olan saat dokuz’a kadar hiç kimsenin yatakhanelere girmesine izin verilmezdi. Sabah mütalaası saat sekize kadar sürerdi ki, zihnimizin en açık olduğu ve eksiklerimizi tamamladığımız bir zaman idi. Mütalaalara, sınıftan atanmış bir mümessil başkanlık eder ve çıt çıkartmazdı. Öğleden sonra saat üçü çeyrek geçe, dersler kesildikten sonra teneffüse çıkar, saat beş ile yedi arasında yine iki saatlik bir mütalaaya katılırdık. Yedi ile sekiz arasında akşam yemek aralığı, itişip kakışma ve son olarak, sekiz ile dokuz arasında gece mütalaası, günlük programımızı tamamlardı. Sabah olduğu gibi, yarım saat zarfında soyunacağız, yıkanıp döküleceğiz ve yataklarımıza uzanacağız. Bu sistem, altı yılda beni birçok konularda prensip sahibi yaptı. Hayat boyunca uyguladığım disiplinimi, bu sisteme borçluyum. Okulda, gelen çocukların aşağı yukarı yaşlarına göre ayarlanmış dört, beş yatakhane vardı. En büyüğü, “Cami” yatakhanesi, en yaşlı abilerimize aitti. Onun kapısı önünden bile geçmezdik. Saat dokuzda yukarıya fırlayınca herkes pijamalarını giyer, omuzda havlu, ağızda diş fırçaları, elde sabun ve diş macunu, her zaman suların buz gibi aktığı helalara hücum eder. Tabii şakalaşmalar, espriler gırla. Hela edebiyatının şöhreti kendilerinden menkul yazarlarının duvarlara çizdikleri türlü türlü karikatürler ve seks edebiyatı kırıntıları, biz küçüklerin çok dikkatini çekerdi. Penis’in kaç türlü adı varmış, eni boyu, okulda kim kime ne yapmış, hepsi orda. Ağlama duvarı sanki. Bizler için hem utanç hem merak kaynağı idi o havadis zinciri. İşinizi bitirdikten sonra yatakhaneye dönersiniz ama, bir şehir çocuğu için gecenin dokuz buçuğu, tavukların yatak vakti. Önce yatakhanenin elebaşları ile şöyle bir konuşulur, başka bir yatakhaneye “yastık kavgası” na gidilecek mi gidilmeyecek mi? Nöbetçi öğretmen tur’unu attıktan sonra, karanlıkta üç dört gölge ayaklanır, ellerinde                                                                            -76- yastık, terliksiz, parmaklarının ucuna basa basa, komşu yatakhaneye, şu ya da bu şekilde intikam alacakları, yerleri önceden belirlenmiş kişilerin yataklarına yollanılır. Kapı usulca açılır, ama ondan sonra ne olacağı pek bilinmez, zira aramızdan bir köstebek, hücumu daha önceden bildirmiştir onlara, ava giderken kendiniz avlanırsınız: bir seri yastıklar, mitralyoz ateşi gibi başınıza düşer. Güzel savaşlardır bunlar, zira kimse yaralanmaz. Ve yıllar sonra, zihinlerinizde yeniden ateşlenen güzel anılar olurlar. Demiştim, bizler gibi şehirde gece yarısı yatağa giden çocuklar için, yatakhane esasında bir tavukhane. Ee, birisinin bir şeyler anlatması lazım. Ben Cingöz Recai – Mehmet Riza, Nat Pinkerton hikayelerini anlatır, erken uyuyup da hikayelerin sonunu beklemeyenlere bağırıp çağırır, bir daha anlatmayacağıma yemin ederdim, ama dayanamaz gene konuşurdum. Hepimizin kabullendiği bir kural vardı: Küfür edenlerin ve horlayanların ağzına, kendi kokulu çoraplarını tıkardık. Onlar da karşılık olarak çok yüksek sesle geğirir, gaz çıkarır, korkulu rüya görüyormuş gibi sahte hezeyanlarda bulunurlardı. Yatakhane hayatı bu, anlatmakla bitmez. * İkinci Dünya Savaşı sırasında Manisa Orta Okulunda okuyan bizim kuşak, Manisa Tarzanı’nın da en dinamik ve görkemli günlerini görmüş ve yaşamıştır. O günler, bizler arasında Hollywood filmlerinin en gözde kahramanları Johnny Weissmüller, John Wayne, Bay Tekin, Bay Çetin, Errol Flynn gibileri olduğundan, Manisa Tarzanı’nı bilmek ve zaman zaman onunla konuşmak, bir ayrıcalık idi. Biz çocuklara, Manisa Tarzanı, “Benim ismim Ahmet!” diye hitap etmişti. O yıllarda, Tarzan, tahminen 40 yaşlarında, orta boylu, esmer, atletik yapılı, dinç, siyah saç, bıyık ve sakallı bir adamdı. Üstünde, siyah meşin külotu, beyaz lastik ayakkabılarından ve kolunda siyah kayışlı bir kol saatinden başka hiç bir giysisi yoktu. Onu yaz, kış, her gün, Manisa’yı boydan boya kateden ana caddede, ağaçları bellerken görmek mümkündü. Herkesi selamlar, ve herkesin merhabasına merhaba olarak yanıt verirdi. Her öğle, on ikiye çeyrek kala, Orta Okulun önünden onu üç-dört yüz metre yükselkliğindeki tepeye koşarak tırmandığını gözlerdik. Tarzan, saat tam on ikide, onun esas yatma mekanı olan Topkale adındaki beyaz kulübesinin yanından top atar; etrafına şöyle bir şahin gibi baktıktan sonra, tepeden yine koşarak inerdi aşağıya. Pek konuşmaz, daima çalışırdı. Biz yatılı okul öğrencileri, onunla bir az daha samimi olarak, okulun bir az aşağısındaki yeni sinemaya gittiğimizde konuşabilirdik; zira, o, bilhassa yazlık sinemada, projektör odasında çalışır ve gerektiğinde, ağır kışta orada yatar kalkardı. Yatağı da bir gazete yığınından ibaretti. Bizlerle konuştuğu, oynanan filmler hakkında güncel konulardı ama arada sırada kendisinin Bağdat’da doğduğunu, oralarının çok güzel olduğunu söylerken,                      “Ana gibi yar olmaz,                        Bağdat gibi diyar olmaz!” beyitini sık sık tekrarlardı. Sonra, ailece Kars civarına gelip yerleşmişler, avcılık ve hayvancılıkla meşgul olmuşlar. -77- Aynı şekilde, büyük bir alçakgönüllülük içinde, kendine Kurtuluş Savaşında Kafkas cephesinde gösterdiği kahramanlıklardan dolayı kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verildiği halde onu üstünde taşımayıp kara kaplı bir kutuda sakladığını söylerdi. Madalyayı, Cumhuriyet Bayramı, Otuz Ağustos gibi resmi geçitlerde boynuna geçirir, başı dimdik, gururla yürürdü. Tüm bunlara karşın kendini hiç bir zaman kahraman gibi göstermeye yeltenmemişti. Her yönden o bizim idealimizdi. Söz dağcılıktan açılmışken, o günlerdeki hayatımı renklendiren bir maceradan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Manisa Orta Okulunun ve Manisa Tarzanının tepesinin ardında, tepeleri her zaman karla kaplı, Hayat Ansiklopedisine göre 1516 rakımlı (bize göre Everest kadar yüksek) Sipil isminde, morumsu bir dağ vardır. İstanbullu biz beş arkadaş, bir bahar sabahı, onun tepesine çıkmaya karar verdik. O zamanlar, Everest fatihlerinden bahsediliyordu, Manisa Tarzanından da ilham alarak, bizler de herhalde kahraman olmak istiyorduk. Okuldan resmen izin istesek, olası vermezlerdi, zira kimse o sorumluluğu almazdı. Yürümeyi çok severim; açlık, susuzluk, uykusuzluk beni rahatsız etmez; ama dağa tırmanmak, derin suya dalmak, paraşütle atlamak benim harcım değil. Aramızda koyu Beşiktaşlı, Baba Hakkı’nın ismiyle eşleştiği için gurur duyan, kısa boylu ama sırım gibi Hakkı isminde Romanya göçmeni bir arkadaşımız vardı. Bizlerden de yaşlı ve tecrübeliydi. Ben ömrümde kendi fakir ama gönlü bu kadar zengin pek az insan gördüm. Böylece 1539 Hakkı’nın başkanlığında, 1497 (Küçük) Sami, 1498 Yusuf, 1499 Nizamettin, 1519 Dündar ve 1506 ben, İsmayil, elimizde azık çıkınları, cesaretle yola çıktık. Bir saat içinde, Manisa Tarzanının kulübesinin yakınlarındaydık. Hayrettir, gidiş gelişimizde yolda bir tek kimse ile karşılaşmadık. Yamaçları, dere aralıklarını göz mizanıyla takip ediyorduk. Yine hayretti ki, dışardan dimdik görülen dağ, yılankavi yollardan döne döne çıkıldığında hiç de bir yükseklik hissi vermedi bize. Yalnız, yukarlara çıktıkça hava serinlediği gibi, yeşillik ve ağaçlıklar daha seyrekleşiyor ve konuşmalarımız daha yankılanıyordu. Biz elebaşımızdan emindik; o, karar verilmesi gereken bir yere gelindiğinde, çukura batmış derin gözleriyle etrafına şöyle bir bakar, ezilmiş buldog burnuyla etrafını sanki koklarmışcasına bir kolaçan eder, ve baston gibi kullandığı deyneğin ucundan gözlerini ayırmadan, biteviye yoluna devam ederdi. Hareket ettiğimizden aşağı uyukarı üç saat sonra bir mola verdik. Aşağıda ova, vadinin bir kıyısından yemyeşil bir tarla gibi görünüyordu. Şehir, dağın ardında kalmıştı. Sessizce ekmek, peynir, pişmiş yumurta ve sudan ibaret kumanyalarımızı yerken, Hakkı, herhangi bir ayakkabı vurgusu ya da benzeri bir problem olup olmadığını sordu. Yok, her şey yolundaydı. Mutlu gibiydim, ama etrafın sessizliği, cılızlaşan otlar ve şimdi tüm yüceliğiyle dikilen dağ, korkuya benzer bir ürperme yarattı içimde, ama ses vermedim.                    -Daha ne kadar var dersin Hakkı? diye sordum.                    -Herhalde iki, iki buçuk saat sonra orada olabiliriz, dedi. Bir az sonra karlı bölgeye yaklaşacağız, yer yer buzlaşma olabilir, birbirimize yakın yürüyelim ve dikkatli olalım.                                                                              -78- Bunlar bizi yüreklendiren sözlerdi. Birden anımsadım, dağa çıkanlar yanlarına ip-urgan, kanca cinsinden şeyler alırlar, bizlerse güncel kıyafetlerimizle, yanımıza bir yumak sicim bile almadan yola düzülmüştük. Hakkı’nın kendisi tepeye hiç çıkmamışmış, ama herhangi bir gereksinim olsaydı, herhalde gereken malzemeleri de yanımıza alırdık, diye düşündüm. Bir buçuk, iki saate yakın yine sessizlik dolu ve gerçekten de bizler gibi çaylak dağcılara hiç zorluk çıkarmayan, yüksek ve tehlikeli yamaçlardan, dar patikalardan hiç geçmeden birden zirveyle karşı karşıya geldik. Bu çok muhteşem bir görüntüydü. Çok derin olmamakla beraber, hep karların içinden yürüyorduk artık. İçim yine ürperdi. Hakkı:                     -Burada da bir çeyrek kadar oturalım ve durumu gözden geçirelim. Her şey yolunda gibi. Kar içinde yürüyoruz, ama buzlara dikkat. Birbirimizden bir insan boyu aralığıyla yürüyelim, gerekirse el ele tutuşuruz. Düşmek üzere olduğunuzu hissederseniz, hemen çömelin ve bir ayağınızı öne fırlatın, size fren yapar o. Size şunu söyleyeyim, bakın buradan bir az zor görünür, bakın bakın, tepenin yanında bir kulübe var. Oraya girmek için, gerçekten bir adımdan daha dar, altı yedi adımlık, özellikle buzluysa tehlikeli olabilecek yüksekçe bir berzahtan geçilirmiş. Orada birbirimize tutunuruz, eğer isterseniz, korkarsanız, gözünüzü mendille bağlayabilirim. Cesur olun, buraya kadar geldik, bitireceğiz. Bir iki kez hissettiğim sıkıntı, bu kez ateşten bir gömlek gibi göğsümü yaktı içimden. Bu sonuncuyu hiç beklememiştim doğrusu. Bunu kara kara düşünüp Dündar’ın iki adım gerisinden onu izlemeye çalışırken, o birdenbire kayıp benim üzerime düşmesin mi? Zaten ‘paket’ dediğimiz iri yapılı Dündar ve ben, pek de dik gibi görünmeyen yamaçtan belki yirmi, belki yirmi beş metre aşağıya kadar gerisin geriye kayarak düştük ve zar zor toparlandık. Hakkı ve arkadaşlar koşarak aşağıya geldi, bu kez, Hakkının elini tutarak yürümeye başladım. Cesaretim çok kırılmıştı. O Sırat Köprüsü gibi yerden nasıl geçecektim?                      -İyi misin? diye sordu iyi kalpli Hakkı.                      -İyiyim ama, Hakkıcığım, moralim bir az bozuldu. Ama, sonuna kadar devam. Daha emin olmak için Hakkı, belinden kayışını çıkardı ve bir ucundan o, bir ucundan ben tuttuk, ağırlığımızı bastığımız yerlere vere vere, kısa kısa duraklamalarla nihayet zirveye vardık. Artık Manisa Dağının fatihleri olmuştuk; ama ne var ki, o meşum kulübe, gerçekten de çok dar bir berzahla, yamacın yanında dikilip duruyordu. Kulübenin önemi, içinde bir imza defteri bulunması ve başarılı dağcıların ona imza atmalarıydı. Bilhassa o düşmeden sonra, imkanı yok, ben o boğazdan geçemezdim. Gerçekten çekindiğimi gören Hakkı, önceden de söylediği gibi, arka cebinden çıkardığı mendiliyle -ki maçlarda uğur getirsin diye başına sarardı- sanki bir şey değilmiş gibi soğukkanlılıkla gözlerimi bağladı ve “Yürü kardeş,” dedi. Yürüdük, ama geri dönünceye dek gözlerimin açılmamasını rica ettim ve Hakkı benim yerime deftere imza attı. -79- Ey yarenler, eğer o defterler hala bir yerlerde muhafaza ediliniyorlarsa, 1942 yılının Mayıs ayında, on iki ile on altı yaşlarında beş zibidi orta okul öğrencisinin imzaları arasında İsmayil’i de görebilirsiniz. Geri dönüş çok daha kolay ve neşeli idi. Tek bir molayla gün batarken okuldaydık. Okulda arkadaşlara vakayı çok sade bir lisanla söyledik, inanmadılar ve bizi alaya aldılar, “Aa, Amundsen’lere bakın.. Bak bak, Amiral Scott.. Ulan sizler kimi kandırıyorsunuz, oraya bir gün boyunca hiç gidip gelinir mi? Ee, anlatın bakalım, Dağ Adamı’nı da gördünüz mü, hani şu Kardan Adam’ı?” Hiç kendimizi savunmadık, Hakkı cidden sporcu bir lider olduğundan içimizde bu konuda inanılacak yegane insan oydu, ama o, kendinden emin, yalnızca gülümsedi ve ağzını açmadı. Gerçekten de, daha sonraları, tren ya da otobüsle Manisa’dan geçerken o yüce dağa hep bakarım ve bahsettiğim olayın gerçek mi yoksa bir fantazi mi olduğunu düşünürüm. Ama, bana inanabilirsiniz; bu, gerçek bir olaydı. Bu dağa tırmanma yaşantımızın dışında, yine aynı haftalarda 1502 Bandırmalı Hamdi, 1498 Kayserili Yusuf, 1497 İstanbullu (Küçük) Sami ve ben, şehrin bir kaç kilometre ötesinden süzülüp giden meşhur Gediz nehrini keşfe gittik. Sular, tahminimden daha az yükseklikteydi, nehir demek zor geldi bana. Herhalde bahar başlangıcında karlar eriyince daha yükseliyor ki, nehrin üstüne altmış, yetmiş metre uzunluğunda, iki üç adam boyu köprü yapmışlar. Demiryolu da üzerinden geçiyor zaten. Hamdi, bizden daha iri ve uzun, daima gülümseyen, bir iki yaş daha büyük abimiz. Bir fırıncının oğlu ve meşakkatli çalışmaya alışmış. Yatakhanedeki ütücü ablayla kırıştırdığını ve daha daha bizlerin yapamayacağı şeyleri yaptığını hep duyduk, bizde kıskanma yok ama arada bir özenirdik doğrusu. Kıyılarda yalınayak dolaşıp bir kaç çakıl taşı da topladıktan sonra köprüyü üstten geçmeye karar verdik. Oh ne güzel, atımızdan şırıl şırıl sular akıyor, etraf yemyeşil, arada bir kuşlar nehrin sularına dudaklarını değdirip yine havalanıyorlar. Tam köprünün ortasındayken uzaklardan hızla yaklaşan bir trenin düdüğünü işitmez miyiz? Aman Allahım, daha bir iki yıl evvel Alaşehir bağlarında, Kurumuslukta, kırk paraları, yirmi paraları demir yoluna Avizo geçmeden koyup da onları yassılttığımız gibi, şimdi biz salamuralık olacağız. Köprünün iki ucuna da baktık, koşsak bir şans almış olacağız, olası yetişemeyeceğiz. Arkadaşlar arasında yüzme bilmeyen tek kişi benim. İstanbullu ol da, yüzme bilme. Kim gösterecekti, kim öğretecekti bana? Hamdi soğukkanlılıkla idareyi eline aldı:                    -Çocuklar, dedi, suya atlamaktan başka kurtuluş yok. Su, çok derin değil, belimize ancak gelir. Gel İsmayil, ben seni elinden tutayım. Haydi çabuk, bir, iki üç ve gözlerimi kapayarak atladım. Soğuk suyun şoku bir yana, ayağımın kenarı bir kaya parçasıyla kanadı ama kim aldırır. Bir, bir buçuk dakika sonra üzerimizden takırdılarla geçen trene el sallıyorduk. Bu benim, köprü fobimin başlangıcı oldu. *      * -80-                    Orta Okul düzeyinde, bizler gibi Devletin yatağını, yiyeceğini, giyeceğini, ders kitaplarını ve üç kuruş da olsa (Tamamı tamamına ayda beş lira!) cep harçlığını temin ettiği, hele hele ailelerinden uzakta olan çocukların en büyük sevinci, hafta sonları idi. Cumartesi günleri saat bir’de dersler bittikten sonra alelacele yemeğimizi yer, yatakhanelere koşar ve şehir için hazırlanırdık. Bu hazırlık, tırnaklarımızın kesilmesi, çamurlu ayakkaplarımızın hiç olmazsa suyla temizlenmesi, temiz, daha doğrusu dışarıya kirini göstermeyen bir gömlek ve kravat takmaktan ibaretti. Kep’siz dışarıya bırakmazlardı da. Saçlar uzunsa, berbere gitmek koşulu ile dışarı çıkabilirdik, akşam dönüşte kontrol olurdu. Düğmelerin kopuk olması da yasaktı. Ayakkabılar çıkartılıp çorapların yırtık olup olmadıkları muayene edilmezdi ama, çoğu kez olduğu gibi, çoraplarımızın yırtık kısımlarına basarak, kısa konçlu, sıraya dizilirdik. Yatakhane sırasına göre haftada bir çamaşırdan gelecek çorapları tamir için elden ele gezen tahta bir yumurta vardı. Ama yatakhanenin ütücü ablası da, bir az para, şu ya da bu armağan karşılığı böyle ufak tefek şeyleri hemen onarırdı. Pantolonların ‘boru’ gibi olması da kabul görmezdi, onların da şu ya da bu şekilde ütülenmeleri gerekirdi. Biz de ‘su ütüsü’nü yeğlerdik. Su ütüsü nedir bilir misiniz? Cuma akşamı yatağa gittiğinizde, mümkün olduğu kadar dikkatle, pantolonunuzu yatak ile somya arasına, çizgiler üstüste gelecek şekilde koyar, üzerine de avuç ya da parmaklarınızla su serpiştirirsiniz. Sabah kalktığınızda pantolonunuzun ön çizgileri Sirkeci istasyonu gibi çok hatlı raylarla dolu olabilir, arada bir de, bir tür ütü çizgisi doğru dürüst belirmiş olursa talihlisiniz demektir. Sokağa düzgün çıkmanız gerek, yoksa elalem ne der? Devlet, çocuklarına bakmaktan bu kadar aciz midir der hiç olmazsa. Cebinizde ne kadar para olup olmadığı sorulmaz, o sizin sorumluluğunuz. Ben çok kereler, ya Fransızca ödevlerinden ya da ping-pong maçlarından, iki üç sabah çayını garantilememin ötesinde, hiç olmazsa beş kuruşuna yarım saat bisiklete binmeyi, on kuruşluk helvayı, ya da on bir kuruşluk sinemayı sağlama almışımdır zaten. Hiç paran yoksa, şehrin öte ucundaki kütüphaneye gidersin, giriş bedava ve dıştan ciddi görünen bir kitabın arasına Kamasutra’yı koyar okursun. O zamanlar Manisa’da iki sinema vardı; biri, şehrin hamamına ve kütüphaneye doğru, Eski Sinema, Alkazar gibi otuz üç kısım tekmili birden kovboy filimleri gösterirdi. Matineler sürekliydi ve iyi kalpli sahibi İhsan Bey, genellikle kapı önünde ayakta durur, ağzında bir sigara ve bazan on bir kuruşu tamamlayamayan bizleri, Allah ne verdiyse, içeriye davet ederdi. Bu çok hoşumuza giderdi, ama eğer paramız varsa tercihimiz, okulun bulunduğu caddenin biraz aşağısındaki Yeni Sinema idi. Manisa Tarzanı orada çalıştığı gibi, aşağıda koltuklar önde on bir, arkada yirmi iki kuruştu; yukardaki balkona da Kız Enstitüsü dahil, kızlar gelirdi ve orası da yirmi iki kuruştu. Çok sevgili halazadem Berrin’i arada bir, müdüre hanımın yanındaki kapısı açık bırakılan bir odada, beş on dakikalığına görür ve hatır sorardım, kendinle ne olup bittiğini sorar, yanaklarından öper ayrılırdım. Onun benim için hiç bir özel duygusu olmadığını ve olamayacağını bildiğim halde, içimde bir burukluk, ondan öyle ayrılırdım. Okulda olduğum sürece, kendi ailemden -Devlet Baba nasılsa veriyor diye- tek kuruş gelmediği halde, Berrin’in babası Ali Bey eniştemden arada bir hatırımı soran, zarfın içine bir beş kağıt lira sıkıştırılmış mektuplar gelirdi. Allah razı olsun. Keşke o benim babam olsaydı diye düşünürdüm. İşte bunlardan dolayı, cumartesi akşamları -paraları önceden vererek ve numarayla yer ayırtarak- gittiğimiz Yeni Sinema’da, onu uzaktan göremediğim halde, önde ayakta dikilerek ve kaçamak gözlerle aradığımı hatırlarım. Arzum, “Çok çalışkan, sevimli, İstanbullu bir kuzenim var, İsmayil. Çok kibar ve incedir.. Okul birincisi.. Nah işte, orada ayakta!” gibilerden benden arkadaşlarına bahsetmesi idi. Ne de gurur duyardım bundan eğer öyle oluyorduysa. Esprisiz, sade, ama temiz ruhlu, güzel yüzlü böyle melek gibi birini orada görmeden de hissetmek bir şeydi benim için. *     *                                                                         -81- Savaş yıllarında olduğumuzu söylemiştim. Bu demekti ki, savaş yurdun dışında olduğu halde, etkisini günlük yaşamda, özellikle yeme içmede kendini gösteriyordu. Ekmek ve süt, karne ile idi. Her öğünde, ekmek iki dilimi geçmediği gibi, süt haftada bir nasip oluyordu. Verilen her şey, gri kapaklı nüfus cüzdanına damgalanıyordu. Sabah çayının yanında üç-beş zeytin, bazen beyaz peynir, pek ender olarak da tereyağ görünürdü. Öğle ve akşamları, karavanadan pilav, nohut, fasulya, bulgur ve kapuska gibi beylik bakliyat çıkardı. Haftada bir, iki adet tulumba tatlısı, beklediğimiz şeydi. “Allah Devlete zeval vermesin”, derlerdi, bu, herhalde bir teşekkür ifadesiydi. Her şeye rağmen, yılda bir takım ısmarlama elbise, bir çift kışlık ayakkabı, gerekli kitap, defter ve kırtasiye, üstüne üstlük ayda beş lira cep harçlığı. İşte o harçlıkla on bir kuruşa sinemaya gidersiniz, beş kuruşa pasta yersiniz ya da yarım saat bisiklet kiralarsınız, yirmi beş kuruşa berbere ya da hamama gidebilirsiniz. Dergiler yüz para ya da beş kuruş. Roman vesaire yirmi beş, büyükleri otuz beş, elli kuruş. Eve mektup önce üç kuruştu, sonra beşe çıktı. Simit hala altmış para, yani bir buçuk kuruş, halka ise yirmi para idi. Gurbette olan biz çocuklar için, hasretle beklediğimiz en önemli havadis, evden gelen posta idi. Mektuplar, önce okul idaresi tarafından kontrol edildikten sonra, sınıf mümessili 1503 (Büyük) Sami tarafından, akşam yemeği sonrası, mütalaa başlamadan sınıfta, sobanın etrafında dağıtılırdı. Yeni Cami avlusundaki kumrular gibi heyecanla toplanır, ismimizin çağrılmasını beklerdik. Ayda bir ancak mektup aldığım halde, hemen her akşam birşeyler beklemek çok hoş bir şeydi. Düşkırıklığına uğramazdım gelmedi diye, ama beklemek güzel bir şeydi ve bir gün, eninde sonunda gelirdi. Aramızda paralı yatılı olanlar da vardı, onlara  haftada bir mektup, para havalesi, yiyecek paketleri gelirdi. Nedense kızkanmazdık; ya kaderimize razı oluşumuzdan, ya da cömert olan çoğu arkadaşlarımızın gelen leblebi, kuru incir, kuru üzüm, pastırma ve sucuklarını bizlerle az da olsa paylaştıklarından mı, bilmem. Yatakhane sırasına göre, haftada bir, üzerlerine isimlerimizi çıkmaz mürekkeple yazdığımız çamaşırlarımızı, yatakhane çıkışındaki büyük torbalara atar, ertesi akşam da, tabii ütülenmemiş, geri alırdık. En büyük güçlüğümüz çoraplarla idi, zira üzerlerine isim yazılamazdı. Tek çorapla dolaştığımız çok olmuştur. Orta Okuldaki son yılım, aynı zamanda Alaşehir’deki ikametimizin de son yılı oldu. İncirler, üzümler, kış için yazdan hazırlanmış biber ve patlıcan kuruları, pekmez ve şıra yapmalarla bezenmiş bu son yazımızda, İstanbul’a döneceğimin sevincini yaşamama karşın, içimde bir burukluk vardı. Herhalde halamgilleri, Leyla ablamı, hele hele Berrin’i çok özleyecektim. İstanbulun havası başkaydı, ama burada saf, temiz Anadolunun temiz insanları, heyecansız gibi görünen, sessiz bir yaşam savaşı veriyorlardı, ama dıştan hiç bir şey değişiyor gibi görünmüyordu. Ancak doğum, ölüm, nişan, düğün gibi olaylar ortama geçici bir hareketlilik getirirdi. Ha, unuttum, meşhur “Tarhana kesme” adetinden de bahsedeyim. Tarhana, belki bilirsiniz, pişirilmiş tahıl, bulgur veya mayalanarak kurutulmuş ve ufalanmış macun şekline getirilmiş hamura, domates, soğan, biber ve yoğurt katılarak yapılan bir çorba. Komşular yaz vakti, bir günlüğüne bir araya gelerek  ve sırayla birbirlerinin evine giderek ‘Tarhana keserler’. Yerde, masaların etrafına dizilerek ve şu mısraları söyleyerek, güle oynaya yaparlar o işi: -82- “Tarhana tartar                      Boğazımı yırtar,                      Baklava kardeş                      Gel beni kurtar!” ve kahkahalar. İşte gene o yaz, İstanbula taşınmadan önce, halamgillerle birlikte davet edildiğimiz bir Çerkez ailesinin Kına Gecesi törenine ait anılarım. Ben saf saf:                      -Kına gecesi nedir, Rikkat Halacım?, dedim                      -Oğlum, genç bir kız gelin olmadan iki gece evvel, kızın dünürü (yani damat tarafıyla arayı yapan kadın), gelinin evine gelir, hamam tasında ezip bulamaç yaptığı kınayı, gelinin sağ serçe parmağına yakar, üstünü de bağlar. Evlenme çağındaki bir sürü genç kız da, geri kalan kınayı parmaklarına yakarlar. Oyunlar oynanır, şarkılar söylenir, istenirse halay çekilir, töreye göre. Akşam yatsı zamanından sonra misafirler gider ve dünür, gelinin geri kalan el ve tüm ayak parmaklarına kınayı yakar ve üstüne kırmızı bez bağlar. Hepsi bu. Ben bayılırım böyle halk adetlerine. Bu gece, yalnızca kadınlara ait olmakla beraber, benim yaşıma kadar olan çocukların gelmesine de izin veriliyordu. Akşamı iple çektim ve şehrin kenar mahallelerinden birinde, açık avluda şunlarla karşılaştık: Koro halinde bir kız grubu, “Kına Marşı”nı söylüyor ve iki üç saz da onlara eşlik ediyordu: Yüksek yüksek tepeler ev kurucusudur                       Yüksek yüksek tepeler ev kurucusudur Aşırı aşırı memlekete kız vermesinler                       Aşırı aşırı memlekete kız vermesinler Annesinin bir tanesini hor görmesinler                       Annesinin bir tanesini hor görmesinler Yüksek yüksek tepeler ev kurucusudur                       Yüksek yüksek tepeler ev kurucusudur Aldı gelin adayı (mahzun, hüzünlü bir sesle) : Uçan da kuşlara malum olsun                       Ben annemi özledim                       Hem annemi hem babamı                       Ben köyümü özledim. Babamın bir atı olsa binse de gelse                       Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse                       Kardeşlerim yollarımı bilse de gelse Uçan da kuşlara malum olsun                       Ben annemi özledim                       Hem annemi hem babamı                       Ben köyümü özledim.                                                                       -83-                       Gelin adayı, gelinliğini giymiş, boynu bükük yere oturmuştu. Evlenmemiş kızlar, ellerinde yanmış mumlar, elele tutuşarak bu marşı söyledikten sonra, yere aluminyumdan yapılmış kağıtlar yaydılar ve üzerlerinde peçeteleri tutuşturdular. Sonra da aşure ya da zerde gibi bir tatlı ve demirhindi şerbeti sundular. Unutamayacağım bir gece yaşamıştım. Özleyeceğim bağlardaki sayılı akşamları da değerlendirebiliyorduk artık. Sivrisinek hücumundan korunmak için vaha ortasında kurulmuş çadırlara benzer tülden yapılı cibinliklere uyumaya girmeden önce, Nisa, ben, Leyla ve Berrin, İhsan kuzenlerimle birlikte, başlarımızı pencereden yarı çıkarmış, Ağustos böceklerinin sabahlara kadar bedava konser verdikleri müzikle yarışırcasına yeni doğmuş aya, o zamanın modası tangoları, aşk şarkıları olarak söylüyorduk: Sevdim bir genç kadını                        Alsam onun adını                        Herşey beni ona bağlar                        Kalbim durmadan ağlar Kemanımla ona bir ses verebilsem eğer                        O sesinle ona ersem bana tüm dünyalara değer                        Yarın olsun yarın olsun diyerekten sonu                        Kalbim özlüyor onu. Ve, Mavi nurdan bir ırmak                        Gölgede bir salıncak                        Bir de ikimiz kalsak                        Yıldızların altında Ve, Mehtaplı bir gecede                        Görmüş sevmiştim onu                        Her aşk gibi bunun da                        Bilmem gelmez mi sonu.                          Sever sever ağlar da                        Ona gönül bağlar da                        Bir gün unutur                        İşte aşkın sonudur.                                                                                        -84- Elbet gelecekti sonu. Gelmişti bile. Kerime Nadir’in “Bu Kalp Duracak” romanının son sözcükleri gibi: “Bu kalp duracak. Elbet duracak!”. Neye bu roman aklıma geldi? Aile arasında, benden sonra, en çok okumayı seven Leyla ablamdı, ama okulunu bitirmiş, evinde hayırlı bir kısmet bekleyen bir genç kız, Alaşehirde ne yapar? Elinde tığ, çeyiz düzer. İşte birlikte olduğumuz zamanlarda, dışardaysak bir gölgelikte, evdeysek bir döşekte beraber otururuz, o örer, ben ona zamanın aşk romanlarını okurdum: Esat Mahmut Karakurt’un “Dağları Bekleyen Kız”, “Vahşi Bir Kız Sevdim”, Kerime Nadir’in “Bu Kalp Duracak”, Halide Edip’in “Sinekli Bakkal”, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu”, Aka Gündüz’ün “Odun Kokusundaki Hicran” -ki bazı parçalarında yüzümün kızardığını hala hatırlarım- , kendi hesabıma da Nat Pinkerton’lar, Cingöz Recai’ ve Mehmet Rıza’lar gibi polis hafiye romanları en sevdiklerimdi. Ne Cingöz dü o Recai. “Bir Çalgıcının Seyahati”, kahramanları Alfred Müller ve Fridrih Şüller ile, hayatımda okuduğum en komik macera kitabıydı. Defalarca okudum ve hepsinde de katılırcasına güldüm. Gene o yaz, bağlarda iken, küçük halazadem Berrin ile üzüm kütükleri ve zeytin, incir ağaçlarıyla dolu bağda geziniyorduk. Nedense Berrin, pek de yapmadığı şeylerden birini yaparak, incir ağacına tırmanmak istemişti. Ben de çıkabilirdim ama kısa gövdeli ve küçük görünen ağaçta sanki iki kişiye pek yer yoktu. Berrin farkında olmadan epey yükseklere çıkmış olmalı ki, ağlamalı bir sesle:                        -İsmayil, inmeye korkuyorum! diye inledi.                        Onun için bir kahramanlık yapma zamanı gelmiş gibiydi. Hemen bulunduğu dalın altına koştum, baktım, iki adam boyu yükseklikteydi.                        -Atla, diye kollarımı açtım.                        -Hayır İsmayil, diye sızladı, olmaz. İkimiz de yere çakılırız.                        -Olsun, sen benim üstüme düşersin.                        -Olmaz.                        Kızcağızın, aşağıdan, ilk kez bu kadar ayrıntılarıyla görebildiğim narin vücudu zangır zangır titriyordu. Hayatımda ilk kez erkekliğimi hissettim. Donup kalmıştım. Akıllı kız, çareyi yine kendisi buldu:                        -Koş eve, annem birini merdivenle göndersin.                          Dediğini yaptım. Kazım Ağa, bir merdiveni ağaca yasladı, kendisi de yolun üçte ikisine kadar yukarı çıktı, kucakladığı gibi Berrin’i aşağıya aldı. Yazık, bir fırsat kaçırmıştım. Aslında, eğer ben gerçek bir erkek olsaydım, derhal ağaca tırmanır, onun yakınlarına gelir ve boynuma sarılmasını temin eder, usul usul da aşağı inerdim. Ya daha yaşlanmam, ya da daha fazla Tarzan filimleri görmem gerekiyordu galiba. -85- Orta Okulun ikinci yılından itibaren, Berrin’in de Manisa Kız Sanat Enstitüsüne yazıldığı ve onu orada ziyaret ettiğimi söylemiştim. Bazı okul tatillerinde Alaşehir’e beraber dönerdik, ama farklı vagonlarda. O kız’dı ve daha zengin idi, dolayısıyla ikinci mevki vagona binerdi, bense tahta sıralı, üçüncü sınıfta seyahat ederdim. Hem kimbilir millet, kardeş çocukları olmamıza karşın, bizleri aynı vagondan çıkıyor görse, ne düşünürdü? Alaşehir küçük bir yöre, dedikodu çabuk dağılır. Aynı vagonda olsaydık ona anlatacağım o kadar çok şey vardı ki. Ona ezberden okuyacağım ilk Fransızca şiir, “Ronsard”ın “A Hélene”i olacaktı, aramızda o kadar yaş farkı olmamasına karşın. Bilmem, belki de okuyamazdım.                          Herhalde beybamın Cihangir, Susam sokaktaki eve sarfolmuş yapım borcunun bitmesinden ya da ben yaştaki çocukların bilmemesi gereklerinden dolayı, İstanbula dönüş yoldaydı. Kendi hayatımdaki göçebeliğe, evden eve taşınmaya da o yıllardan başlamıştım belli ki. İkinci Dünya Savaşı, tüm vahşetiyle sürüyordu ve artık kahvehanelerde insanlar, Alman askerlerini alkışlamıyorlardı. Türkiye’nin harbe girmeyeceğini söylüyordu İsmet Paşa amma ne de olsa şehir olarak İstanbul, Türkiyenin tüm diğer şehirlerinden, özellikle Alaşehir’den çok daha tehlike altında olabilirdi. Bizimkiler yine de taşınmayı yeğliyorlardı. Koskoca İstanbul üç yıl içinde pek değişmiş görünmüyordu amma, herhalde savaş, ondan dolayı konan Sıkıyönetim, şehre bir sınırlılık, yaşam sevincinde bir azaltma getirmişti sanki. Mahalle arkadaşlarım da çoğunlukla dağılmışlardı. En yakın arkadaşlarım Taki ve Yorgo kardeşler, babalarının elektrik malzemeleri imalathanesinde çalışıyorlardı. Küçük kızlar büyümüş, koskoca delikanlı olmuş, eskiden sokakta beraberce oynadığı erkek arkadaşlardan sakınır olmuşlardı. İstanbula dönmemiz dolayısıyla, üç yıldanberi Manisa’da leyli meccani okuyan ben, belki İstanbul’da, örneğin Haydarpaşa Lisesi gibi bir yere naklimi yaptırabilirdim. Beybam, Ankara’ya, şöyle bir istida yazdı:  “Sayın Maarif Vekaletine,                                              İstanbul, 25 Temmuz 1942 Alaşehir’den İstanbul’a taşınmamız dolayısıyla, üç yıldanberi Manisa Orta Okulu’nda okuyan ve üç yıl sınıf birincisi olan oğlum İsmayil Bican’ın, evimizin yakın olduğu (Haydarpaşa Lisesi) gibi okullardan birine tayin edilmesini rica ederim.”                                                                                                           (İmza)                                                                                              Babası: Mehmet Bican -86-                        Evet, İstanbul hasretliği bitecekti. Susam sokağındaki evin alt katı ve onu içeren dükkan boşalmıştı. Beybam tabii yine dükkanı açtı, üstelik, ev ile arasındaki bölmeyi yıkarak, hepimizin yine hemen hemen yirmi dört saat girip çıkabilme, pazar sabahları, yasak olduğu halde yarı kepenk açarak, dükkan kapısını açık bırakarak ekmek, sigara ve benzeri şeyleri satmamızı kolaylaştırdı. Millet ancak zorunlu gördüğü öteberiyi alıyordu. Un, pirinç, ekmek fiyatları artmıştı. Lüks francalalar artık çıkmıyordu. Sıkı yönetimden dolayı, akşam hava karardığında sokaklarda kimse kalmıyordu. Bir akşam, evine ya da kıtasına dönmekte geç kalan bir er’in ardından jandarmaların koşuştuğunu ve zavallıyı bir hayli tartakladıklarını hatırlarım. Geceleri, gün batısından taa uzaklardan top sesleri gelirdi. Almanlar Trakya’da manevra yapıyorlarmış. Gözdağı vermek içinmiş. Rivayetlere göre, Cumhur Başkanı İsmet Paşa’dan, askerlerini Anadolu’dan geçirip Rusya’yı güneyden kuşatma isteğinde bulunmuş ama o cesaretle reddetmiş. Tüm bunların üstüne, arada bir, Sivil Korunma’nın denetimi altında, evde bir zehirli gaz baskınına karşı korunmak için bir sığınak-bodrum yaratma endişesinin yanında, gaz maskeleri takma talimleri yapıyorduk. Ne boğucu ve sıkıcı şeydi o. Arada bir canavar düdüklerinin çalması ve gece karartmaları da caba. Yazın son aylarında, okula başlamadan, babamın pek harçlık verme huyu olmadığı için, ben de kendi hesabıma nasıl para kazanabilirdim diye düşünüyordum. Nihayet buldum. Elimde sayısı yirmiyi, otuzu bulan romanlarım vardı. Dükkan müşterilerimizin bazıları yaşlı ermeni ve rum hanımları olduğu için, sık sık, aldıkları erzağı evlerine kadar bana taşıttırırlardı. O romanları kiraya verecektim, daha yukarda Leyla ablama okuduğumu söylediğim kitaplara ek olarak Zeytin Dağı, Istıranca Eteklerinde, Kiralık Konak, Aygır Fatma, Çingeneler, Bir Sipahinin Romanı, Dikmen Yıldızı, Mai ve Siyah, Fatih-Harbiye, Ateşten Gömlek, Bacayı İndir Bacayı Kaldır, Aziyade, Hintli Kulübesi ve benzeri kitaplarımı, gecesi yüz paradan kiraya vermeye başladım. Millet bu suretle, ortalama iki günde bir kitap bitirerek beş kuruşa işini görebiliyor ve ben de yeni yeni kitaplar satın alabiliyordum. Dükkanda camekanın ön kısmına da koymuştum, herkes onları görebiliyordu. Fırsat buldukça, dükkanın önündeki kaldırımın hemen kenarında, bir çukur açarak, arkadaşlarla birlikte, dükkandan ödünç aldığım milelerle “çukur” oynuyorduk. Çelik çomak, hala revaçtaydı. Susam sokağının dönemecinden başlayan Güneşli sokakta, kaldırımların izin verdiği derecede araba yarışlarını da yapabiliyorduk. Arabalar tabii Japon Mağazasınıın vitrininde gördüğümüz, ağzımızın suyunu akıtan madeni, kıpkırmızı, gerçek lastik tekerlekli, oturma yerleri ve frenleri, pedalları ile gerçeğin küçük bir modeli olan lüks ve pahalı çocuk otoları değildi. Yarış arabalarını, eli yatkın abilerimiz kendileri yaparlardı, paranız varsa iki buçuk, üç liraya bir marangoza da yaptırabilirdiniz. Şöyle ki: kırk-elli santim eninde ve altmış-yetmiş santim boyunda bir ana gövdeye gereksiniminiz var. Kalınlığı bir parmak kadar olmalı ki, gövdenizin ağırlığını taşıyabilsin. Ön tarafları, uçlara doğru boyun gibi bir az eğik yontmalısınız ki, ana gövdenin -87- dingillere kavuştuğu yerde, dümen gibi kullanacağınız ayaklarınızı koyacak yer olsun dingillerde. Ön ve arkaya, alttan, kolunuz kalınlığında birer dingil çakıyorsunuz, arkadaki sabit öndeki oynak. Bu dingillerin ikişer uçlarına öne daha ufak, arkaya daha büyük ikişer tahta tekerlek ve bu tekerleklerin dışarıya fırlamamaları için, dingillerin tekerlekler için inceltilmiş uç kısımlarında, tekerleğin bulunduğu yerin iki tarafına, onu korumak için geçirilecek çubukları tutacak iki küçük tahta çivi, tıkaç ne derseniz deyin, yerleştiriyorsunuz. Ön dingilin ayak koyduğunuz iki ucuna bağlanan kalın bir sicim de elinizde sizin didonunuz. Mıh’ların bulunduğu deliği sık sık zeytinyağı ile yağlarsanız iyi edersiniz, tahta yanmaz ama kolay aşınır yoksa. Oturduğunuz tahtanın gövdesinin yanına çakılı, ama aşağı yukarı oynayabilen kama biçiminde bir tahta parçası da sizin el freniniz. Yarış, ara sokak kesimlerinden sonra elli altmış metre boyunca, yolun iki tarafındaki yaya kaldırımlarından, Susam sokağına kadar uzanan mesafede yapılırdı. Tabii birilerinin sizi arkanızdan itmesi gerekiyor. Bu oyunları oynayan çocuklar hep aynı mahallenin gözbebekleri ve aile çocukları olduğu için, kimsenin şikayeti yoktu. Apartmanların altı zaten bakkal dükkanı, kasap, ekmekçi, berber, kalaycı ve benzeri esnaf, her esnafın da en aşağı iki çocuğu var. Güneşli Sokağın yukarı ucunda, Alman Hastanesine giden yolda bir yeşillik alanı ve park yapılacağından bahsediliyor ve hazırlıklara girişiliyordu. Ama bizler, daima evimizin önünde oynadık. Susam sokağının dıştan gelen eğlencesinin baş kahramanı, haftada, on günde bir arzı endam eden “Paşa” idi. Bu, otuz beş, kırk yaşlarında, orta boylu, iri yapılı, esmer, bıyıklı ve hiç değişmeyen pılı pırtılı gömlek ve pantolonuyla, kendi klasında ilginç bir adamdı. Herhalde eski bir akıl hastası olmalıydı. Kimseye bir şey demeden ya da sataşmadan, Susam sokağının Cihangir Camiine inen yokuşla birleştiği kavşağın başına gelir, kendine özgü azametle bir kolunu havaya kaldırır ve her defasında, “Paşa; davrili, canavari, bonsuvari!” diye haykırır, gururla etrafına bakınırdı. O zaman mahallenin hayırsever kadınları gizlendikleri yuvalarından çıkar, sıcak soğuk hemen ne temin ettilerse bir takım yiyecek sunarlardı. Eğer sigara verilirse, Paşa, bunu kulağının arkasına yerleştirir, yerlere kadar eğilerek temenna eder ve teşekkür ederdi. O, sanki toplumun yaşamakta olduğu dramın, uç da olsa, bir göstergesi, bir sokak tiyatrosu sanatkarı idi. Tabii bir kaç kendini bilmez çocuğun alayına hatta ardından taş atmalarına maruz kaldığı zamanlar da olurdu ama o, dış dünyada yaşanmakta olan insanlık ayıbının bir recüliyet heykeliydi bana göre. *       * Çok geçmeden, bir ay kadar önce benim İstanbulda kalabilmem arzusuyla Maarif Vekaletine gönderdiğimniz istidaya cevap geldi: Maarif Vekaleti                                                                            25 Ağustos 1942   İdari İşler Müdürlüğü   Ankara                                                                        -88- “Mehmet Bican,                                                                Cihangir, Susam sokak No.33   Beyoğlu, İstanbul                   Oğlunuz İsmayil Bican, leyli meccani olarak tahsiline devamı için, Denizli Lisesine tayin edilmiştir. Okulların açıldığı 6 Eylül tarihinde zikredilen mekanda bulunması gerektiği bildirilir.”                                                                                                                                                 (İmza)                                                                                                             -okunamıyor- İçimi bir hüzün kapladı birden. İsmayil yine göçebe, yine yollarda. Nerede bu Denizli? Atlasımı açtım ve inceledim. İzmirden güney doğuya doğru kırmızı bir çizgiyle birleştirildiğine göre tren hattının üstünde. İzmir-Alaşehir altı saat alıyor, orası sekiz on saat çeker. İstidamızı niye kabul etmediler? Halbuki, aynı durumda olan 1515 İstiklal’in Haydarpaşa’ya tayin edildiğini duymuştum; ama onun babası binbaşı, benim babam bir esnaf parçası. Ben de subay mı olsam acaba? Hayır, ben doktor olacağım. Askeri doktor? Hayır, ben sivil doktor olacağım, hükumet tabibi de olmayacağım. İş bulursam Sirkeci-Paris arasında “Orient Express” de çalışacağım, hem memleket göreceğim, hem de olacak cinayetleri çözeceğim, Hercule Poirot gibi, Mehmet Rıza gibi, Nat Pinkerton gibi. Gazetelerden okuduğumuza göre, Denizlinin kışları çok sert olurmuş. Olursa olsun. Zelzele de çok olurmuş. Olursa olsun. İnsanları iyi yürekli ve dindarmış. Ne diyeyim. On üç yaşındayım, Allaha inanıyorum ama, ilk okuldanberi camiye gitmiyorum. Ezberlediğim surelerin çoğu aklımda. Uyuyamadığım zamanlar üç kez “Kulhuvallahi ehad..”ı ya da “İnna a taynekel kevser..”i şöyle bir okuduğumda dalıp gidiyorum. Haydi kalk yerinden şimdi, bavulunu, kitaplarını hazırlamaya başla. Senin kaderin böyle yazılmış. Kim yazmış bu kaderi diye de aptal aptal sorup durma.                                                                      *      * -89- <strong>  D e n i z l i   L i s e s i</strong>                   Denizli’nin Manisa’dan farkı, bir az daha çorak, daha dağlıklı, daha küçük ve tenha oluşu. Lise, gene İstasyondan bir buçuk kilometre tepede, İstasyon Caddesinin sonunda. Tabii, İstanbul’dan ve Alaşehir’den çok daha uzağız ve Manisa Tarzanı’mız da yok. Sokaklar daha kıraç, ahali biraz daha Anadolulu. Bu kendini gerek şive ve gerekse giyim kuşamıyla belli ediyor. Ama insanların doğallığı, sadeliği ve temizliği aynı. Lise binası, Manisa’dakinin hemen hemen aynı: Üç katlı ahşap bina, taş koridorlar ve büyük, geniş, soğuk yatakhaneler. Kız erkek karışık okuyoruz. Manisa’yı bitiren tüm arkadaşlarımız, numara sıraları dahil, aynı yatakhaneye düşmüşüz. Benim numaram 356; Küçük Sami 347, Yusuf 348, Hamdi 354, Süleyman 355, Cemal 365 olmuş vesaire. Işıklar çok kötü, bilhassa akşam vakitleri ateşböcekleri gibi yanıp yanıp sönüyor. Gözlerimiz bozulacak diye korkuyoruz. Yıl ilerledikçe, geceyarısı mum yakıp yataklarda çalışıyoruz, yasak ama, mütalaalar yeterli gelmeyince ne yaparsın. O günlerde İstanbulda ne oluyordu bilmiyorum ama, Denizli Lisesi hoca bakımından tarihinin en kudretlisi. Matematik-Cebir hocamız Ahmet Bey, Sorbon mezunu. Astronomi’ye de vekalet ediyor. Fransadan dergi getirip ona yetişmeye çalışıyoruz. Kimyacımız, Macit Bey Kıbrıs Üniversitesinden gelme, önünde hep İngilizce kitap var. Felsefe hocamız Nurettin Bey de Sorbon mezunu. Edebiyatçımız, Türk Edebiyatının ve Anadolu folklorunun medarı ifitiharı Şükrü Bey. Ben, Büyük Sami, Şükran gibi bir iki en değerli öğrencilere, idareden habersiz Osmanlıca, “Eski Yazı” öğretiyor, “Gün gelecek, dedelerinizin mezarlarını okuyamayacaksınız,” diye. Sınıf hocamız tarihçi Pakize Hanım, bizlere taş taşıtıyor nerdeyse. Nihayet onun hazırlandığı eski yazı Osmanlı Tarihi’ni ben her ders bir önceden çevirerek ve hazırlayarak derste ona sürpriz yapabiliyoruz. Fransızca hocamız, vaktiyle elçilik yapmış muhterem, yaşlı bir Fuat Bey. Ben hala sınıfta ve okulda bir taneyim. Arkadaşlarımızn yüzü suyu hürmetine, o, efendi, yavaş sesiyle, imtihanlarda “dictée”yi daha birinci kez okurken ben eşzamanlı olarak çevirisini yapıyorum, ve çeviri, bazan elden, nazan da hocanın -küstahlığımı affetsin- ceketinin arkasına iliştirdiğim teskereyle sınıfı dolanıyor. Ama Manisa’da mazhar olduğum şerefe burada izin verilmedi, yani hep talebelerin bulunduğu sıramda oturdum.                                                                     -90-                     Ama gönlüm kırık. Neye İstanbul’a vermediler beni? Fransızca şiirler yazabilecek, eski yazıyı sökecek kadar kültürlü ben, gerekli derecede takdir edilmedim. Gençliğe girdiğim bu on üç-on altı yaşları arasında, ben İstanbulumda olmalıydım. Edebiyat hocamız “Kaç kitabınız var?” ya da “Neleri okuyorsunuz,” dediğinde, Büyük Sami, Süleyman ve aramıza yeni katılan (Şair) Eşref’ten başka parmağını kaldırıp bu konularda bir iki söz söyleyecek kimse yok. Okul’da duvar gazetesinin editörlüğünü üstlendim ve Rabindranath Tagore’un “Sakuntala”, “Çitra”sından bazı kıtalar aldığım gibi, onun aşağı yukarı bir taklidi olan kendi “Damlalar”ımı yazıyorum. Okul idaresi okul içinde, müdür muavininin odasından idare edilen bir radyo teşkilatı kurdu ve teneffüslerde, ders aralarında haberler, şiirler okuyorum. Spiker’im yani. Bir gün, en büyük düş kırıklığımı yaşadım: İstanbul hayatını en nezih fıkra ve esprilerle özetlediğim bir büyük teneffüs aralığında, meğer mikrofon çalışmıyor muymuş? Sesim, ergenliğe erişmem dolayısıyla bir az daha kalınlaşmış, tatlı bir bariton olmuştu, hatta bas-bariton diyebilirim. Ayda bir başını çektiğim Eğlence Saatleri’nin ötesinde, Müzik öğretmenimiz ‘kargaburun’ Eyüp Bey, bir koro teşkil etmiş ve olası bir müsamerede, Neriman adlı çok zarif bir kızla düet okuyacağımız bir yöre türküsünü seçmiş ve çalışmalara başlamıştık bile.                     “Çifte konağın gelini,                       Gelir salını salını                       Almayınca gitmem                       Seni, seni, ben seni.” O kadar içtenlikle söylüyordum ki bu türküyü, hoca, bu işin sonunun ‘kötüye’ gidebileceğini farketti ki, programı iptal etti. Çok çabuk küser, dudaklarınmı büker, sessiz sessiz ağlarım ben. Ama, ağlamamayı öğrenmeliydim. Belki daha büyüdüğüm zamanlar. On almaya devam ettim ama, bir daha da müzik dersinde elimi kaldırmadım. Sınıf birincisi de olmamaya karar vermiştim. Kültürümü arttıracaktım. Devletin cep harçlığı olarak verdiği para, ayda on liraya çıkmıştı. Bunun pek azını sinemaya ya da pastaya verdiğimden, büyük bir kısmından, kitapçıya gidip o zamanlar Ahmet Halit, İnkılap ve Remzi Kitabevlerinin yayımladığı dünya edebiyatı serilerini almaya ve okumaya başlamıştım. Thais, Vadideki Zambak, Goriot Baba, Dar Kapı, Paul ve Viriginie, Mavi ve Siyah, Bir Kadının Yirmi Dört Saatı, Amok ve benzeri. Alexis Carrell’in “İnsan Denen Meçhul” (<em>L’Homme, c’est</em> <em>inconnu</em>!) -İnsan, işte bu meçhul! diye çevrilmesi daha doğru olurdu- baştacımdı. Savaş, tüm dehşetiyle devam ediyordu, ama sefalete alıştığımız için bizce gazete havadisinden daha ileriye geçmiyordu. Okulda, esası tahıla dayanan, etten masun beslenme politikası aynen devam ediyordu, fakat Denizlili kardeşlerimizden daha fazla yiyecek yardımı alıyorduk biz yatılılar: Yufkalar, kara ama tahinli ev ekmekleri; haşlanmış, kabukları çıkarılmış ve ezilmiş nohuta eklenmiş tahin (humuz), tahin pekmez karışımları ve kuru incir.                                                                     -91- Spor’da, ping-pong’da şampiyonluğum daha ilk yıldan bana bir ayrıcalık verdi ve zamanla yöre şampiyonu oldum: Askeri birliklerin şampiyonu genç bir çavuşu okulda yaptığımız bir maçta yendikten sonra. İzcilik, cimnastik öğretmeniniz Emin Bey hocamız sayesinde gayet ciddi ve formal bir şekilde ele alınmış ve teşkilatlanmıştık. Kısa boyum ve al yanaklarımla, taburun en ardından, çanta sırtımda, “Sıhhiye Eri” olarak yürürdüm. Gene okulun voleybol takımında idim ve gayet iyi bir pasördüm. Takımımız, yörede de şampiyon idi. Emin Hoca, çok iyi yürekli, ama dıştan çok düzen istiyen, sert bir adamdı. Arada bir yatakhane nöbetçiliği de yaptığı için, gece yarısı kalkıp mum ışığında ders çalışan bizleri yakaladığında, Pazar sabahları, tepedeki bu liseden ta İstasyona kadar, bir buçuk kilometreyi, yalınayak gidiş dönüş koştururdu. Lise, şehrin yarı inşa edilmiş futbol sahasına, önünde bir süngülü dikili, bir tahta perde ile ayrılmış stadyumuna komşu olduğundan beri, İstasyon yerine, tahtaperde ile ayrılmış bu sahada bize dört, beş, on tur attırırdı, cezaya göre. İstersen koşma. Ama bir kez dört yüz metrede sınıfta birinci olmuştum ve yüksek atlamada, bir yirmi ile, okulda üçüncü idim. İpe tırmanmada ayağımı yerden kaldıramaz ve zılgıtı yerdim. Kızlarda Semiha, erkeklerde Hulusi -sigara içmesine karşın- koşularda hep birinci olurlardı ve onlara gıpta ederdim. Biz Pazar günü, bizim izci bölüğümüz, Hocanın sağ kolu Kemal Abi’nin komutanlığı altında, şehirden 19 kilometre mesafedeki Pamukkale’yi ziyarete gitti. Kemal Abi, bizlerden çok daha büyük, aslan yapılı, mert, ciddi ve disiplinli görünen, ama kalbi yumuşak çok efendi bir abimiz idi. Denizli tren istasyonu, Manisa’nınki kadar hareketli değildi, dolayısıyla onu pek ender ziyaret ederdik. Şehir daha tepelerde ve daha sessiz idi. Sarayköy’e kadar trenle gidip oradan bir otobüs kiralanmıştı. Pamukkale, üç dört kilometreye pamuk yığınları gibi, beyaz, sekiler halinde yayılan travertenleri, aralarından sızan o ılık suları ve eşsiz manzarası ile cidden görülecek bir yerdi. Yakınlarda, antik bir Hierapolis şehrinin yıkıntıları da gezintimize bir ayrıcalık katmıştı. Ama gariptir, bir dondurma yiyecek, bir gazoz içecek bir yer yoktu. Dağın başı. Şurada burada yalnız kalmış ağaç gölgelerinin altında terimizi kuruttuk. Öğleden sonra, gene İstanbullu biz üç zıpır: Yusuf, (Küçük) Sami ve ben, okula yayan geri dönme kahramanlığını gösterdik. Tabanlarımız şişti, üstüne üstlük yolda bir çoban köpeğinin saldırısına uğradık ki, paçamızı zor kurtardık. Gece, yorgunluktan perişan, ayaklarımızın altları kabarmış, erken olarak yatakhanede yatarken, Kemal Abi, ziyaretimize geldi ve “Merak ettik sizleri, ne oldu?” dedi. “Kaybolduk Kemal abi, ondan okula yalnız döndük,” dedik, efendi adam, yutmuş göründü. “Bir daha kaybolmazsınız inşallah. Ama gerçek birer izciymişsiniz,” diye bir de taltifte bulundu. İyi niyetime ve sınırlı alanlardaki spor başarılarıma ve yarı pekiyi yarı iyi olan ders notlarıma karşın, Emin Hoca’yla yıldızımız bir türlü barışmazdı. Neden bilmem. İyi voleybol oynadığımdan ve kızlarla iyi geçindiğimden, Hoca beni kız voleybol takımının yardımcı antrenörü gibi bir şey yapmıştı. Kızların arasında, esmer, kuru kara, sıska bacaklı, göğüsleri belli belirsiz, masum yüzlü bir 492 Mualla vardı. Nedense gözüm hep ona takılırdı. Bir az yüz verseydi, aramızda belki birşeyler gelişebilirdi. Temiz yüzlü, -92- yakışıklı, dürüst bir çocuktum ve on dört yaşıma giriyordum ve Lise 2’ de idim. O da on beş on altı yaşlarında, Lise 1 öğrencisi idi. Nerde oturduğunu bilmediğim halde, bir pazar tüm gün şehri dolaşarak acaba ona rastlar mıyım diye düşünmüştüm. Kız gidip de Emin Hoca’ya “İsmayil Abi bana dik dik bakıyor!” diye bir de şikayet etmesin mi? Nedir benim bu kızlardan çektiğim? Emin Hoca da beni antrenörlükten aldı ve sert sert ihtarda bulundu. Ben de, kıza karşı hiç bir kötü fikrim olmadığı, elimi bile sürmediğim, tek söz etmediğim hususunda yemin ettim. Bunlar hepsi doğruydu ama, kızlara öyle bakılmazdı, özellikle soyunma odasına girip çıkarken. Ama bizim sınıftaki Yaşar’ın, hem de o kadar yakışıklı olmadığı halde, okula polisinin himayesinde gelen il Vali’nin kızının cebine, teneffüslerden sınıfa girerken, sürtünürcesine yaklaşıp içeri sıkıştırdığı açık seçik aşk mektuplarına ne dersiniz? Belli ki, İstanbula dönünceye kadar bekleyecektim. Bahar da kış gibi soğuk ve rüzgarlı. Çok özel bir şey olmadan zaman geçiveriyor. Okuldaki tek eğlencemiz, artık tamamlanmış olan spor alanında, okulun futbol takımı ile askeriye arasında oynanan maçlar, duvardan oraya sıvışmamız ve askerlerin ardımızdan koşmaları gibi yerel olaylar. Sınıfı iyi ile geçtim sanırım, bir sürü de pek iyim var ama, artık saymıyorum bile. Bir an evvel İstanbula dönmeliyim ve döndüm de. Dönerken de, bir çok okul kitaplarımı ve biriktirdiğim romanların çoğunu, taşıyamayacağımdan, diğer bir leyli meccani olan 522 Dinar’lı Nevzat’a verdim, “Sende dursun, gelecek yıl alırım!” dedim. Peki dedi aldı gitti. Söylemeye gerek yok ki hayatımda bir tanesi geri gelmedi. İstanbul, bıraktığım gibiydi. Nisa, Nişantaşı Kız Sanat Okuluna devam ediyor; küçük kardeşim Fatih, yaramazlığıyla, annesine ve babasına kök söktürmekte. Halacığım, abdestinde namazında, aklında hep ben, gurbet ellerinde ne yapıyorum diye. Babam, ağzında sigara, arada bir devirdiği bira bardağıyla gitgide daha sinirli. Benle olan mesafesi aynı, belki içten seviyor, aldırıyor ama, dışa vuran bir şey yok. Normal çalışma mekanımız yine dükkan. Mahallede bir değişiklik yok. Yeşil Parkın yapımı bitmek üzere. Gelecek yıla, önünden bir otobüs bile kaldıracaklarmış ve otobüs bizim sokaktan, yani bizim evin önünden geçecekmiş. Ee, bizler nerede oynayacağız? Yavaş yavaş oyun çocuğu çağından da çıkıyorduk ama, mahalle elden gidiyordu gibi. Bu yazın en  önemli olayı, benim yıllardır zamanı gelmiş ve hatta geçmekte olan “sünnet” olayım. Pinti babam, üvey kardeşim ve benim, ayrı ayrı sünnet edilirsek daha fazla masraf olur diye, son iki yıldır küçük Fatih’in büyümesini bekliyordu. Ee, ben artık kocaman delikanlı olmuştum, küçük Fatih ise, 1939 doğumlu olduğuna göre, dördüncü yaşı içindeydi. Velhasılı kelam, biz iki kardeş, klasik sünnet giysileri içinde -şu farkla ki ben elime gümüş deynek almadım- önce Eyüp Sultan Hazretlerinin Eyüp Sultandaki kabrini ziyaret ederek, sonra da şurada burada geçti güzar ederek bu önemli olaya hazırlanmaya başladık. Fatih heyecanlı ve cesur, bense düşünceli ve korkak. Keşke musevilerin yaptığı gibi pipimi bebekken kesmiş olsalardı da ben şimdi bu sıkıntıyı çekmeseydim. -93- Eğer eve özel sünnetçi geleceğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Beybamı tanımak için, onunla birlikte yaşamanız gerekirdi. Efendim, beybam gazetede okumuş, Sarayburnu Parkı’nda, yüz, yüz yirmi kişi için, grup halinde, Hilali Ahmer’in fakir çocuklar için yapacağı katkılarla, İsmail Dümbüllü ve arkadaşlarıyla, saz çalacak ve göbek atacak bir grubu ve bir hokkabazı da içeren, eğlence sunacak bir sünnet programı varmış. Aynı aileden birden fazla çocuklara yüzde yirmi beş tenzilat da yapılıyormuş. Kaçırır mı babam bu fırsatı? Yatak, yorgan bir şey götürmene de lüzum yok, her şey onlardan. Bereket tramvayla oraya gitmedik, ender anlardan biri olarak, taksiyle gittik. Kitle imhası öğleden sonra serinlikte başladı. Büyücek olduğumdan beni iki kişi tutmuşlardı, hem bağırdım, hem ağladım. Şimdi erkektim artık ve benim kesilmiş pipimin şerefine, dolgun vücutlu bir çengi, sanki alay edermiş gibi, belini kıvırta kıvırta göbek atıyordu karşımda. Hemen ardından da, genç bir hokkabaz, silindir şapkasının içinden tavşanlar çıkarıyordu. Tam benim yaşım için. Serin parkta, gece, türkü ve şarkılara rağmen, güç geçti benim için. Ağrıdan kıvranıyordum, ama sünnetçiler gitmişti, yarın öğlene doğru geleceklermiş. Ertesi gün bezler değiştirildikten ve yeterli derecede podralandıktan sonra eve gittik. Bir hafta sonraki son sargı değişmesinden sonra artık ben gazi olmuştum. Bu işten yegane gerçek kazancım, üç dört liranın ve iki kitabın ötesinde, bir kol saati idi. Evet, lise ikinci sınıf talebesi olarak, sünnet olayından sonra, nihayet bir kol saatine sahip oluyordum ve bu benim için tarihe geçecek bir olaydı. Dükkanda romanlarımı kiraya vermekle geçindiğimi söylemiştim, ama gelir, harçlık olarak yetmiyordu ve tabii, babamdan istiyordum. O da, zaman zaman önüme bir yirmi beşlik manda gözü fırlatır, “idare et!” derdi. Şimdi romanlarımı Nevzat’a bıraktığıma pişman olmuştum. Dükkan için, Büyük Parmakkapı sokağındaki Tekel bayiinden, “Bafra”, “Birinci”, “İkinci”, “Yeni Sigara”, “Hanımeli” gibi sigara paketlerini yüklendiğim gibi taşıyordum. Artık küçük çocuk olmadığımdan bir tür utanma hissi gelmişti bana, ama bunu babama nasıl söylersin? Firüzağa’dan ya buz, ya da on bire şişesini de taşımak kolay bir iş değildi. “Refrijirider” diye bir tür buz dolabı çıkmış, ama babamın onu alacak parası yok, dolayısıyla, büyük kalıplardan testereyle kesilen beş ya da on kuruşa aldığımız, kepek-samanlarla kaplı buz parçacıklarını taşımak görevi de bana düşüyordu, Nisa taşıyacak değildi ya. Bunları, bira ve gazoz’larin üstüne koyar, on ve beş kuruş olan fiyatlara, ‘buzlu’ diye bir kuruş daha ilave ederdik. Ege Bahçesine gitmezdik bile, zira, savaş, sanki bitmeye yüz tutmasına karşın, hala tüm zorlukları ve yokluklarıyla devam ediyordu. Amerikan orduları Afrika’ya ayak basmıştı, Avrupa’nın istilası söz konusuydu. Hitler ve yardımcıları, Afrika’da, İtalya’da, Rusya’da bozgunla burun buruna idi, ama biz burada hala, kahve bile bulamayıp kavrulmuş nohutu el değirmeninde öğütüp öyle kahve içiyorduk. Ekmek ve süt hala vesika ileydi. Sıkıyönetim kaldırılmıştı, ama askeri idareyi her yerde hissediyorduk. Hayat sanki çok ciddi idi, herkes, birden çok, çok yaşlanmış gibiydi.                                                                              -94- Çalışmamın yanında, haftada bir sinemaya, bir kez de pastaneye gidiyor ve Afacan, Çocuk Sesi ve Hayat Ansiklopedileri ve bir iki polis romanı da alıyordum. Alkazar ve Şık sinemaları, özellikle ‘Con Vayne’nin otuz üç kısım tekmili birden filimlerini, on bir-yirmi iki- ve otuz üç kuruşluk üç mevki koltuklarda, nerdeyse ağız ağıza dolu, gösteriyorlardı. Benim gibi öğrencilerin gittiği yer, sık sık tahtakurularını ezdiğimiz on bir kuruşluk yerlerdi tabii. Bu tatilde, gençlik yıllarıma girmiş olmamdan olsa gerek, evde bazı sorunlar olmaya başladı. Yol üzerindeki Ege bahçesine, bir gün Firüzağa dönüşü şöyle bir uğramış, ve gazinonun kapalı kısmına yeni konmuş bir bilardo masasına ve oynayanlara hayran hayran bakmıştım. Bir oyun da on kuruş olduğundan, cebimde olan tek onluğu vermiş, ıstakayı şöyle bir elime almış ve fakat beceremeyeceğimi görünce, bir iki vuruş denemesinden sonra bırakmıştım. Bu işi iyi öğrenmek için insanın çok parası ve oranın müdavimi olması gerekiyordu herhalde ki, bu benim stilim değildi. Dükkana geç döndüğümden ve başım önde olduğundan, beybam birşeyler tahmin etti,                     -Hişt, dedi, geç kaldın, neredeydin?                     -Şey, dedim, geçerken şöyle bir Ege Bahçesi’ne uğradım da.                     -Orda sen yalnız başına ne yapıyordun? Bilardo mu oynadın yoksa?                     Başımı öne eğdim. Bilardo oynamanın bir suç olabileceğini düşünmemiştim.                     -Sen sokak çocuğu gibi mi, o serseriler gibi mi olacaksın? Nerden buldun o parayı?                     Oyunun yalnızca on kuruşa malolduğunu, sünnette topladığım paranıın tümünü henüz bitirmediğimi ve bunu da herhalde çok görmemesi gerektiğini söyledim ama, ne gezer.. Beybam, benim bir daha oraya kendi başıma ayak basmamamı kızgın bir edayla tenbih etti..                     -Peki, gitmem, diye söz verdim. Dükkana ağır bir hizmet verdiğim bir gün, babamdan para istedim, vermedi. “Otur oturduğun yerde!” dedi. Bir ara eve su dökmeye gittiğinde, paraların durduğu tezgahı açtım ve tam on bir kuruş alarak cebime koydum. Babam dönünce de, şöyle bir dolaşmaya çıkacağımı, uygun bir arkadaş bulursam sinemaya gidebileceğimi söyledim. Ses çıkarmadı. Doğru koştum Alkazar’a. Con Vayne’nin “Tren Korsanları” oynuyordu. Ne filimdi be. Treni, son vagonu bağlantılarından ayırarak haydutlardan kurtarıyordu ama, ne yazık ki babası da ölüyordu. Hem de otuz üç kısım tekmili birden. Filmin heyecanına kapılarak bir defa daha seyrettim. Çıktığımda gökte yıldızlar vardı ve içimi bir korku almıştı. Koşarak eve gittim, beybam dükkanı kapamak üzereydi. “Neredeydin be?” diye üzerime yürüdü ve yüzüme, hayatının ilk (ve son) tokatını şaplattı. Gözümden yıldızlar çıkmıştı. Eve girdim, ağladım, ağladım. Ben artık bu evde kalamazdım. Saliha halamın ve ciciannemin ısrarlarına karşın, pijamalarımı ve en sevdiğim üç dört kitabımı aldım, Susam sokağının Cihangir caddesine kavuştuğu köşebaşında, Necmeddin Molla’nın köşküne bitişik Fazilet halamgillerin evine gittim. “Ben o evden kaçtım, artık sizlerle oturmak istiyorum!” dedim. Akşam rakısını yeni bitiren Hilmi Bey eniştem, Fazilet halam, Sevda ve Hulya ablalarım hep şaşırıp kalmışlardı, ama hikayeyi dinledikten sonra beni teskin ettiler, “Hele bir yarın olsun, babanla konuşuruz,” dediler. Sobanın yanında bir yer yatağı yaptılar, sızıp kalmışım. -95- Ertesi akşam, yemekten sonra, beybam, ciciannem ve halam sözde oturmaya Fazilet halamlara gelmişlerdi. Kumrulu sokaktayken Feraset halamlar ve Ahmet Bey eniştemlerle kapı komşusu olmamız hasebiyle, birbirimizle daha içe içe idik. Susam sokağa çıktıktan sonra, daha yakın olmaları dolayısıyle gerek, bu en küçük halamlarla sanki daha yakın olmuştuk. Hafta sonlarında, onların Boğaza bakan serin bahçesinde hep birlikte oturur, Ortaköy, Bebek, Beylerbeyi ve Anadolu Hisarını içeren manzarayı seyretmeye doyamazdık. Bir az hoş beşten sonra, Hilmi Bey eniştem söz alarak, benim bir kusur yapmadığımı, çocuk olmam dolayısıyla gördüğüm bir filme takılıp gece geç saatlerine kadar sinemada kaldığımı, çok iyi bir çocuk olduğumu, böylece esasında bir kusur olmayan vakada dargınlığın bir anlamı olmadığı konusunda bir nutuk çekti ve babamın elini öperek eve dönmem gerektiğini belirtti. Tabii beybam bana attığı o okkalı şamardan dolayı özür dilememişti. Bundan dolayı, hayatımın sonuna kadar onu affetmeyecektim. O ise, vurduğu tokat için şunu neden söylüyordu akraba meclisine: “Keratanın oğlu eve geç kaldığı gibi, sinemaya gitmeden önce, kasadan da para çalmış.” Dükkanın çapraz köşesindeki apartmanda yaşayan Rum kadını parayı alıp cebime koyduğumu evinin penceresinden görmüş, ben çıktıktan sonra hemen gelip beybama söylemiş. Beybam inanmamış önce, kadın ıstavroz çıkarınca, inanmış. Bundan böyle dükkanda çalışmaya izin yokmuş benim için. Ben, para çalmadığımı, evet, yalnızca ve yalnızca sinemaya gitmek için on bir kuruş aldığımı kabul ettim ve o anda beybama söyleyemediğimi ama bir sırası gelince ona bildireceğimi düşündüğümü söyledim ama nafile. Beybam hala kükrüyordu: “Eğer böyle bir şeyi yapıyor idiysen, gençliğinin hayrını görme!” bedduasında bulundu. Ahı tuttu zaar, değil gençliğimin, tüm hayatımın hayrını görmedim. Şimdi, artık dışarda çalışmam gerektiğini anlamıştım. Dükkandan kitaplarımı eve taşıdım, kiralık gelen son beş kuruşumu cebe atarak, İstiklal caddesine çıktım, sağa sola ilan var mı diye bakıyorum. Ta Tünel’e, Haşet Kitabevi’ne kadar yürüdüm, hiç bir yerde benim yaştaki çocukları ilgilendirebilecek bir iş ilanı yoktu. Zaten ne yapabilirdim ki? Burada devamlı kalabilsem, belki, iki ay sonra ne olacaktı? Gittim, Fransız Sefarethanesi’nin karşısındaki rum pastanelerinden birinde cebimdeki son beş kuruşla, şöyle kremalı, çukulatalı bir pasta yedim, canıma değsin. Ertesi gün, halamdan aldığım altı kuruşla, Mısır Çarşısı ve Eminönü, Haliç ağzını kolaçan ettim. Nasılsa dükkan yaşantım vardı, eli ayağı düzgün bir İstanbul çocuğuydum, bir yerden bir kısmet çıkacaktı. İki saat geçmemişti ki, Halice bakan, medreseden dönme iş hanlarından birinde, bir baharatçı imalathanesinde işi buluvermiştim bile. İşim, ben yaşlarında diğer üç dört kızla birlikte, küçük torbalarda ya da paketlerde bulunan her tür baharatı, örneğin karabiber, kırmızıbiber, tarçın, karanfil, kimyon, kibrit kutusundan büyükçe, üstü yazılı çizili, satışa hazır kılınmış kutulara yerleştirecektim. İlk bakışta zekama hakaret gibi görünse de, bence iş işti, harçlığımı çıkarmaya gereksinim vardı. Sahibi, uzun boylu, esmer, gülünce altın dişleri görünen, kaba lisanlı, büyük el ve ayaklı, kara kaşlı, kara gözlü biriydi. “Dürüst çalışırsan, kızlarla iyi geçinirsen, okul vaktine kadar çalış!” diye bir de iş garantisi verdi. Dürüst çalışılmayacak bir yer değildi, parayla bir alış verişim yoktu, vaktinde geliyor vaktinde gidiyordum, alacağım zaten haftada, başlangıç bir liraydı. Kızlara sataşmak şöyle dursun, -96- onların aralarında yaptığı şakalardan yüzüm kızarıyordu da duymamazlıktan geliyordum. Eve, işimin ayrıntılarını söylemeden, bir yerde çalıştığımı söylemiştim, tabii halamdam saklanacak bir şey yoktu, ona doğruyu söyledim, o da çok memnun oldu. Öğlenleri yarım saat yemek tatilimiz vardı, hanın karşısındaki börekçiden aldığım iki poğaçayla karnımı doyurabiliyordum. Zaten boğazıma pek düşkün biri değilim, gerekirse, yalnızca peynir ekmek bile yiyebilirim. Arada kalan kısa boş zamanı nasıl dolduracaktım?  Bir gün patron Kazım Bey öğle tatilinde dışarıya çıktığında beş on dakikalığına olsun masaya oturup daktilo’nun başına geçtim ve bazı ‘damlalar’ı her iki elimin işaret parmaklarını kullanarak, daktiloda yazmaya başladım. Adam gelip bir köpürmesin mi: Ben nasıl olur da onun özel masasına oturup daktilo yazar mışım? Derhal işime son verdi. Şu büyükler dünyasında küçük insanlar ne büyük cinayetler işliyorlardı da hemen cezalandırılmaları gerekiyordu? Süklüm püklüm eve döndüm. Bir an evvel büyümekten başka çare yoktu ama, o da benim elimde değildi. Evde, mali bakımdan ne olup bittiğinin farkında değilim, ciddi bir şeyler olsa zaten bana söylemezler. Üvey annem dikişle iyi para kazanıyor, dükkan, ev bedava, üstelik iki kattan da kira alıyoruz. Orta katta bir fabrikatör, eşi ve üç çocuğuyla oturuyor. Büyük kızı konservatuvara devam ediyor ve orada viyolonsel çalıyor, annesi ondan ne mağrur bir edayla bahsediyor, “Ah, benim cici kızımın bir cici ‘viyozolonez’i var. Çok yeteneği var.. Eminim  Muazzez ilerde, iyi bir sanatkar olacak!”. Çocuklarını metheden aileler de varmış meğerse. Anlayamadığım şey şu idi ki, beybam dükkanın idaresini çarıklı bir erkanıharp olan üvey anneme ve Türkçe okuma yazma bilmemesine karşın bu işlerde erbap olmuş, yılların eskitemediği halama bırakarak, dışarda çalışmaya başladı. Ben baharatçı dükkanından dönmüştüm ki, onun Beşiktaşta, Hayrettin İskelesine giden yolda, yabancı bir firmanın (Avusturya sanırım) sahibi bulunduğu bir tütün fabrikasında çalışmaya başladığını işittim. Benim de iş aradığımı bildiğimden, “İstersen sen de gel, herhalde alırlar,” dedi. Hayret etmiştim, babam bana iş teklif ediyordu, ve ben, onunla beraber, tütün fabrikasında çalışacaktım? Ne farkederdi, dükkanda da beraber çalışmıyor muyduk sanki? Bir farkla tabii, orada iş sahibi adam, bir fabrika direktörü idi. Tütün fabrikasında ne yapacaktım ben? Mekanik hiç bir şey elimden gelmez, üstelik, sigara kokusundan nefret ederim. Ama iş iştir ve Kur’anda da yazdığı gibi, çalışmak ibadettir. Ertesi sabah erkenden beybamla birlikte yola çıktık. Yaya tabii, Cihangirden Tophaneye indikten sonra, Meclisi Mebusan Caddesi’nden Akaretlere kadar yürüyeceksin, iskeleye doğru sağa döneceksin, bina solda. Fabrika Müdürü kırk-kırk beş yaşlarında, iyi giyimli, efendi bir adamdı. Mühendismiş. Benden de temel bilgileri aldı: Leyli meccani okuduğum Denizli Lisesinin ikinci sınıfındaydım, yaşım on beş, tatil boyunca harçlığımı temin için çalışmak istiyordum. Fransızcam, matematiğim pek iyiydi, vaktiyle, on yaşındayken, Alaşehir’de bir kooperatifte ve devamlı olarak babamın dükkanında çalışmıştım v.s. Adamın bana ofis gibi bir yerde, evrak getirip götürmek ya da muhasebeciye yardım etmek gibi bir iş teklif edeceğini bekliyordum. Ama o, gülümseyerek, “O alanlarda boşluğumuz yok, aklımda tutacağım bunu, ama şimdilik, tekerlekli küçük tütün balyalarını bir kattan diğerine, gerektiğinde depoya taşıyacaksın. -97- Haftalık da iki lira. İstersen hemen başlayabilirsin.” dedi. Bir an tereddüt ettiğimi görünce, “Baban da aynı işi yapıyor,” diye ekledi. Yani biz, babamla ben, bu fabrikada, bir nevi hamallık edecektik. Jules Verne’i iyi okumuştum, “Arzdan Aya Seyahat” -Uzay gemisinin ardından giden köpeğin iskeleti hiç bir zaman hayalimden silinmedi-, “Arzın Etrafında Seyahat”, “Su Altında Yirmi Bin Fersah” ve benzeri; bu adam Ay’dan mıydı yoksa Mars’dan mı? Bu düzeydeki bir mühendis, benim gibi zeki, tahsilli, ince narin bir şehir çocuğuna nasıl oluyor da böyle bir iş teklif edebiliyordu? Ya beybam? Bu hammallık işini bana nasıl layık görüyordu? İçimde birden bir şey oldu, ani tereddütüm ve kızgınlığım, anlayışa ve gülümsemeye döndü, birden kararımı vermiştim, hayatta babam gibi olmamak için, bir süre onunla birlikte olacaktım.                        -Gayet tabii, dedim, elbette çalışırım. Ne zaman başlıyorum?                        -İstersen şimdi. Haftalık iki lira demiştim, sabah sekiz akşam beş. Saat on ikide yarım saat yemek aralığı. Cumartesi, Pazar boş. Kabul?                        -Peki, dedim, kabul; ve ceketimi onun önünde çıkarıp elime aldım. Ve, tütün fabrikasında çalışmaya başladım. Tütün, bir kısım işçiler tarafından bagajlar halinde paketlenip hazır kılınıyordu, bazıları büyük, bazıları küçük paketler halinde. Beybamla benim yaşım arasında üç dört genç adam daha vardı, hepimiz de aynı işi yapıyorduk: İşçilerin yanıbaşlarına paketledikleri şeyleri, iki tekerlekli el arabasına koyup, gitmesi gereken yere sürüyorduk. Konuşmaya, dalga geçmeye -ki zaten işimde çok ciddiyimdir- ne zaman var, ne de gereksinim. Kiminle ne konuşacaksın? Öğle aralığında verilen kumanya, bazan pilav, fasulya, iki dilim ekmek, salatalık ya da domates, sovan ve benzeri şeylerdi. Beybamla karşı karşıya, diğer işçilerle birlikte aynı masada oturmak başlangıçta garip geldi bana. Bir hapishanede miydik, bir esir kampında mıydık, bazan ayırdedemiyordum. Diğer işçilerin sosyal klaslarıyla, günlük problemleriyle uzaktan yakından hiç bir ilişkimiz yoktu. Senin Cihangir’de üç katlı bir apartmanın olacak, altında bir de dükkanın; dükkanını genç hanımınla yaşlı ablana bırakacak, bu fabrikada çile  dolduracaksın? Beybamın yüzünü önce kızgınlıkla, sonra merak ve tecessüsle inceliyordum. Saçları erken dökülmüştü, ince uzun narin bir yüzü, düzgün kaşları ve ince bıyıkları vardı. Gençliğinde herhalde oldukça yakışıklıydı. Neydi bu adamın hayat felsefesi? Çocuk yetiştirmek neresindeydi bu yaşam düşüncesinin? Eğer varsa tabii. Yemek yeme adabı pek benim kitabıma uymuyordu, hele tırnaklarıyla dişlerinin arasını temizlemesi… Başımı öbür yana çevirirdim hemencecik. Kızılmaktan ziyade acınacak bir hali vardı. Bir gün gelir de bu başıma gelenleri bir yazarım, başkaları da durumun bir analizini yapar, ben de hayat denen bu garip orta oyununda eksilerimle artılarımla kendi iç muhasebemi yapabilirim diye düşünüyordum. Haydi hayırlısı. -98- Çalışma hayatının ötesinde, evde hayat, boş zamanlarımda -ki artık gecelere ve hafta sonlarına kalmıştı- kitap okumak, yeni alınan radyo’da havadis ve Türk Musikisi ve saz eserleri dinlemekle geçiyordu. Halamla her zaman iyi geçindim; ciciannemle kavga bile etmezdik, hatta arada bir hoş Rumeli fıkraları söyleyerek bizi güldürürdü. Bir gün bir garibanının başına gelenleri anlattıktan sonra, “Bizde, Gevgili’de bir ata sözü vardır”, demişti, “Fıkarayı at üstünde yılan sokar!” Ne güzel söz. Bana atfen söylenmiş olsa gerek. Nisa, okulu gereği, onunla çok iyi bir alışverişte idi. Bir iki kez de onlara prova için modellik etmiştim. Beybamın arada bir yemek sofrasında sinirlenip de, tepsiyi tersine çevirerek sergilediği zamanlar hariç, genellikle orta halli bir ailenin yaşam tarzını sürdürüyorduk. Tabiidir ki günü birlik yaşıyorduk, görünürde para sıkıntısı, ev kirası derdi yoktu, herkes bir yoldan bir şeyler kazanıyordu, ama benim arzuladığım gibi bir aile birliği yoktu. Önümde bir örnek olmadığından kimi model göstereyim bilmem, ama ben hiç bir kez, yakın geçmişte Ege bahçesinde içtiğimiz iki üç Pazar çayından başka babamın beni bir maça, yüzmeye, sinemaya götürdüğünü bilmem. Ha keza, tüm aile, hiç bir yere gitmeyiz. Dükkan zaten yedi gün açık. Fatih’in afacanlığı, zaman zaman ziyankarlığı devam ediyor ve ilerisi için bazı kötü işaretleri daha şimdiden veriyordu. Ama o hancı, ben yolcuydum. O analı babalı büyüyordu, ben değil. Garip bir his de bana, pek yakınlarda artık bu evde yaşamayacağımı söylüyordu bana. Bu arada, oldukça ilginç, gelip geçici bir at yarışı sevdasından bahsetmeden geçemeyeceğim.                      Ciciannemin Bakırköy’de bir teyze kızı akrabası vardı, Hafize Hanım. Bazı hafta sonlarında beni, Nisa’yı ve Fatih’i alır, onu ziyarete giderdik. Hiç olmazsa evden ailece bir çıkış, tramvay ve tren yolculuklarıyla bir yaşam hissi verirdi bana. Hafize Hanım’ın, iki küçük, okul yaşı kızının yanında, Recep isimli, lise mezunu, uzun boylu, efendi bir oğlu vardı. Genç adam verem geçirdiğinden evde iki yıl istirahat etmiş, sonra, kendini strese vermeyen, kısmi zamanlı bir iş bulmuştu kendine Veliefendi at yarışlarında. At, çok asil ve tarihi boyutları olan bir hayvandır, biliriz, ama onun para için koşturulmasına, hatta taşıt hayvanı olarak kullanılmasına gönlüm pek razı olmaz. Bu itibarla, at yarışları o zamana kadar beni hiç ilgilendirmemişti. Ama yarış, atletik bir olaydı. Yarış sırf yarış olarak seyredilebilirdi. Her neyse, Recep Abi ile tanıştığımda, istersem, Veliefendi’deki gişede haftaya buluşabileceğimizi söyledi. Hemen kabul ettim. Hafta sonunu zor ettim ve yarış başlamadan Recep abiyi buldum. Bilet satışları arasında bana oyunun esaslarını açıkladı: At birinci gelirse ganyan; yarışa katılan atların sayısına göre örneğin beş ata kadar birinci veya da ikinci, yedi ata kadar hatta üçüncü ve on bir ata kadar hatta dördüncü gelindiğinde, plase, hepsinde ödeme yapılıyor. İkili, aynı yarış içinde birinci ve ikinci atları sırasıyla bulabilmek; ikili ganyan, iki farklı yarışın birincilerini bulabilmekti. Belli ki ganyan, -ki Fransızcada ‘kazanan’ anlamındaydı zaten- en çok para veriyordu, plase ‘yedek, yerine’ gibi anlamlarıyla, daha garantili gibiydi ve tam bana göreydi. O hafta yalnızca izledim, podyumda atlar dolaşırken bacak kaslarına, beden yapılarına dikkatle baktım ve yarış sonunda, tahminlerimi sonuçlarla -99- karşılaştırdım; ganyan tahminlerim beşte iki, place tahminlerim dörtte üç doğru çıkmıştı. Bu bana büyük bir cesaret verdi. Anasını satayım, haftaya bir iki ganyan, üç dört plase oynar, hiç olmazsa tapi çıkardım. O haftanın en güzide atları Güzelbursa ve Tufan idi, bilmediğim bir sürü atlarla dağılacağıma haftaya bu ikisi üzerine, zekamı kullanarak, iyi bir kombinasyon yapardım ve belki de, iki üç hafta sonra başlayacak okul için, cebimde bir hayli parayla dönerdim. Kumara mı başlıyordum acaba? Yok canım, yalnızca sportmence bir deneme olacaktı bu. Ya beybam duyarsa? Kim söyler, eğer onun kulağına giderse inkar ederim olur biter. Pazarı iple çektim, tütün fabrikasında biriktirdiğim tüm parayı yanıma almıştım; üstelik, arada bir bozuk paraları içine attığım teneke kumbaranın ağzını makasla şöyle iyice bir açıp sıtma tutmuş gibi sallaya sallaya sonuna kadar boşaltmıştım. Cebimde tamı tamına yirmi bir lira vardı. Tramvay, tren ve börek-poğaça parası çıktıktan sonra geriye rahat rahat yirmi lira kalıyordu. Yirmi lira, az para değil. Benim öğretmenlerimin maaşları bile otuz lira civarındaydı. Ama bir de kazandığımı düşünün, kendime yeni bir saat, cüzdan, elektrik feneri ve bir de çakı alırdım. Ha, bir de yeni tarak, zira eskisinin bir iki dişi kırıktı; başkalarının yanında saçlarımı tararken mahçup oluyordum. Planımı Recep abiyle paylaştım. “Bu, çok para ama, sen bilirsin,” dedi centilmen abi. O, haftalardanberi yarışları izlediği ve tahminlerin yorumlarını gazetelerden de okuduğu için üçüncü yarıştaki müsabakanın Tufan ve Güzelbursa arasında geçeceğine emindi. Her neyse, Güzelbursa, bir az daha uzun, sülün gibi, koyu kahverengi görünümüyle, daha yüksek, simsiyah bir küheylan olan Tufan’a sanki daha üstün gibi geldi bana. Kazanmışken tam kazanmalıydım. Sonunda, Güzelbursa-Tufan ikilisine üç bilet ve Güzelbursa’ya on yedi ganyan bilet aldım; tanesi bir lira olduğundan tümü yirmi ediyordu. Kalbim ağzımda, üçüncü yarışı bekliyordum. Hayat zaten bir kumar ve ben de, alnımın teriyle, tütün kokuları içinde kazandığım parayla, artık hayatta şans almaya başlaması gereken her genç gibi, hayatımın ilk ciddi kumarımı oynuyordum. Ben, yenileceğimi bilsem bile yarışa girmekten çekinmem, ama burada pasif bir konumdaydım ve yalnızca beklemekle mükelleftim. Ve nihayet, kader anı geldi. Atlar, birbirinden güzel, coşkulu ve pırıl pırıl. O küçücük cokeyler de, rengarenk elbiseleri, gözlerinde gözlükleri ve ellerinde kırbaçlarıyla sanki birer mihrace müsveddesi. Podyumda bir iki dolandıktan sonra, tüm taylar teker meker yola koyuldular. Bir sürü meraklı ve küçük yatırımcı, son kez favori atlarını gözden geçirerek dualarda  bulunuyorlar, “Haydi küheylanım, göster kendini!” ya da “Ye onu ye, aslanım” gibisinden laflar atıyorlardı. Atlar yarış çizgisine girdiğinde, Tufan ve diğer bir tay, ayakları üstünde tepiniyor, etrafında dönüyor, yaramaz bir çocuk gibi bir türlü hizaya girmiyordu.                                                                                                                -100- Bunlar iki yaşında taylardı ve mesafe 1800 metreydi. Nihayet çan çaldı ve yarış başladı. Tribünlerde herkes elinde dürbün, heyecandan ya donmuş ya da sürekli kımıltı içindeydi. Ben ise yalnızca hoparlörü dinliyor ve uzaklardan birşeyler seçmeye çalışıyordum. Son elli metre gerçekten görülecek bir şeydi. Atlar burunlarından soluyarak can havliyle havayı delercesine ileri fırlarlarken, jokeyler, atların boyunlarına eğilmiş, bir elleriyle onları kırbaçlarlarken zavallıların karınlarını da mahmuzluyorlardı. Kasap koyun, koyun can derdindeydi. İki kahraman atın başbaşa, hemen hemen aynı hizada bitirdiklerine tanık oldum. Hangisinin kazandığı hakkında hakem kararını bekliyorduk. Nihayet anonsman yapıldı: Tufan birinci ve bir burun farkıyla Güzelbursa ikinci gelmişti. Tufan’a ganyan 3.20 ve Tufan-Güzelbursa ikilisi 4.30 vermişti. Keşke tam tersine oynasaydım. Birden içimde bir şey cız etti ve uzun süre orada kaldı. Manen ve maddeten yıkılmıştım. İki aya yakın tütün fabrikasında, sigara kokularıyla işçi konumunda çalışmamın sonu, bir atın burnunun ucunda erimiş gitmişti. Cebimde, Aksaray’dan tramvaylarla aktarma yoluyla Tophane’ye gidecek kadar para kalmıştı. Recep abiye uğramaya bile utandım. Herhalde benim konumda olan birçokları gibi, tren yolunun yanındaki patikadan Bahçelievlerden ta Yenikapıya kadar yaya yürüdüm, oradan da Aksaray tramvay durağına. Eve vardığımda tabanlarım şişmiş ve lastik ayakkaplarım yırtılmıştı. Hayat kitabımda kumarı, hiç olmazsa at yarışlarını ebediyen kapatmıştım. Tekrar çalışmaya dönmenin anlamı da kalmamıştı. Beybama, nedenini söylemeden, fabrikada yorulduğumu, okul başlayıncaya kadar bir az ders çalışacağımı, kitap okuyacağımı filan söyledim, “Sen bilirsin,” dedi ve işe de gitmedim bu olaydan sonra. Evet, okul vakti nihayet geldi ve tilki, kürkçü dükkanına dönmek zorunda. Belli ki iş hayatında pek geleceğim yok gibi. Aşk’ta kazanmaya başlamadan kumarda kaybetmeye başlamıştım bile. Ne de olsa, doğup büyüdüğüm İstanbul’un yaşamı ve kültürü beni kendine has bir tılsımla çekiyordu. Hayatta nefret denen şeyi zaten pek bilmem, ama, “Bu işi bitirmek lazım, başka seçeneğim yok” düşüncesiyle, bir az da istemeye istemeye Denizli’ye dönüyorum. Şehrin bir kabahati yok, bana bir şey veremiyor. Artık kendi evimde, yatağımda uyumak istiyorum. Her neyse, malum tren hatlarıyla, zaten seyrek olan ve isimlerini Manisa-Alaşehir hattında olduğu kadar dakik sayamadığım bir sürü duraklardan sonra nihayet Denizli göründü. Işıklar tikli bir kimsenin göz kırpması gibi yanıp yanıp sönüyor. İklim sert, sonbahar, temiz ve serin olmasına karşın erken bitiyor, kışın yatakhaneler sobayla zor ısıtılıyor. Gündüzleri, teneffüslerde bahçeye çıkmak zorunluğu var. Tunçtan bir kaplama zırhına konmuş ısıtılmış demir parçalarını, bir kaç dakikalığına ödünç alarak pantolonlarımızın ceplerine koyuyoruz, böylece, hiç olmazsa donan parmak uçlarımızı ısıtabiliyoruz. Okul düzeninde, öğretmenlerde ve arkadaşlarda bir değişiklik yok. Yalnızca öğreniyoruz ki, erkek güzeli,  gerçekten yaşından olgun, edebiyatçı, şiir ve sahne sanatkarı kardeşimiz Şükran, sınıfını geçemediğinden Çine’ye dönmüş. Sahnemiz onsuz devam edecek. -101- Hazır “Sahne” demişken, o devirde hocaların kudretiyle ün almış Denizli’de, gerçekten okul sahnesinde de ne denli meşgul olduğumuzu ve bunun ilerde sanata yönelme, tiyatro ve sanat ilişkilerini yorumlama bakımından bizlere nasıl ışık tuttuğunu şükranla yadetmek isterim. Manisa’dayken de bir az tiyatro yapardık, hatta bazı öğretmenler bile oynarlardı sahnede. Hemen hemen tüm antik Yunan eserlerinin oynandığını hatırlarım, örneğin “Oidipus Colonos’da”, “Elektra” ve benzeri. Burada, edebiyat hocamız Şükrü Beyin önderliğinde, daha ileri dönemlere ait klasikler oynanırdı. Ben kendim, Reşat Nuri Güntekin’in, Osmanlıcadan çevirdiğim “Bir Gazeteci Düşmanı”nda baş rolü oynamış ve herhalde o kadar başarılı olmuştum ki, o zaman, tesadüfen liseyi ziyaret eden Ankara Devlet Konservatuvarı sanatçıları tarafından lise sonrasında tiyatroyu düşünüp düşünmediğim sorulmuştu. Sahnenin sonunu hiç unutmam. Tek perdelik komedinin sonunda, son tiradımı yaptıktan sonra, ben, rol icabı yerdeki sepetin içine yığılıyor, gözlerimi kapıyor ve perde öylesine bitiyordu. Ama perdeyi kapatmakla görevli arkadaş, nedense dalmış, ve perde hala açık kalmıştı. Yarım dakika geçti, bir dakika geçti, baktım olmayacak, gözlerimi açarak, halka hitaben, “Oyun burada bitti,” dedikten sonra, perdecinin bulunduğu yere dönerek, “Evet, lütfen perdeyi çeker misiniz?” demiştim ki salon kahkahalara bürünmüştü. Çok daha önemli rolüm, Shakespeare’in Hamlet’inde, Fortinbras rolü idi. Hamlet’i, 1509 Mehmet diye, Romanyalı göçmen bir arkadaşımız oynuyurdu. İşin kötüsü, roldeki Ophelia’ya cidden aşık olmuş, her gece içer içer, yatakhaneye gelir ve ağlardı. “Bu sevgiyle, kırk yıl mutlu yaşasam, ondan sonra ölsem, gam yemem!” derdi. Bilindiği gibi, eserde yazılı olduğu gibi, oyunun ortasında, ordumla beraber Danimarka’da bir ova’nın ortasında varolma sahnesi oynanamayacağına göre, tüm rolüm, oyunun sonunda, herkes yerde ölü yatarken şaşaayla sahneye girmekti. Shakespeare beni mestetmişti, Othello, Kral Lear, Venedik Taciri, Bir Yaz Gecesi Rüyası, Yanlışlıklar Komedisi elimden düşmezdi. Ama, içimde yavaş yavaş bir şeyler yazma, bir şeyler yaratma hissi gitgide sıcaklık kazanıyordu. Tagore’dan ilham alarak yazdığım “damlalar”ın, o sözüm ona taklit felsefe kırıntılarının üstüne ve ötesine çıkabilmeliydim. Bunun için de çok okumam, durmadan okumam gerekiyordu. Doktor olup zengin olmaktan başka çare yoktu. Okuyacaktaım, okuyacaktım, yazacaktım, yazacaktım, ta ki….. söylemeye utanıyorum, benimle alay etmeyin lütfen, bir gün Nobel ödülünü alıncaya kadar. Neden olmasın? Bir yıl daha böyle, genel bir rutin’den öteye geçmeyen, ders çalışmak, voleybol ve ping-pong oynamak, hayal ettiği sevgiliyi bulamadan, zaman zaman meyhane kokulu yatakhaneyi soluya soluya yorgun yorgun geçti. Gene yaz ve gene güz geldi. Aman Tanrım, bir yandan günler, haftalar geçmek bilmiyordu, bir yandan da hayat, tutulamaz bir hızla, benden ilerde, kayıp geçiyordu ve ben ona uzaktan, yalnızca bakıyordum. -102- Denizli’de son yılımda Fen Kolu’na ayrıldığımdan, edebiyat ve sanat sevgime karşın, bir yandan derslerimi ‘iyi’ derecede yapıyor, sürekli olarak geleceği düşünüyordum. Okulu bitireceğimden ve Üniversiteye girebileceğimden emindim, bundan hiç kimse şüphe etmezdi. İstanbul, kültürel faaliyetleriyle, üniversitesiyle, beni istediğim yerlere pekala götürebilirdi. Ama, gerçekten aşina olduğum Fransızca, beni o Avrupa denen gerçek uygarlık ve kültür kaynağına sanki sihirli bir deynekle, çekiyordu. Yegane imkanım, beni gerçekten seven ve takdir eden, arasıra bahsini yaptığım Rikkat halam ve Ali Bey eniştemler. Şöyle ki, onlar, Alaşehir’den ayrılmamıza rağmen, arada bir mektup ve harçlıklarla gönlümü alıyor, kendi yegane oğulları -ve oldukça zeki ve becerikli bir genç olan- İhsan abimin, İzmir’deki özel liseyi zar zor bitirdikten sonra gelip dükkana oturduğunu, ama ondan daha büyük birşeyler umarak, tüm varlarını yoklarını satarak bir benzin istasyonu ve otomobil yedek parçaları satış mağazası açtıklarını yazıyorlardı. Ailelerinde, -gerçekte tüm ailemizde- üniversiteye giden yoktu. Ve eğer ben Fen Kolu’nu pek iyi derece ile bitirirsem, benim eski Galatasaray rüyamdan öte, beni Fransa’ya, Paris’e mühendislik ya da doktorluk tahsili için göndereceklerini vad’ediyorlardı. Bu vaat, zaten iyi olan derslerimin üzerine, kişisel olarak yaptığım ekstra edebiyat çalışmalarından bir az feragat ederek, bir parça daha yaslanmam ve dikkatli olmam hususunda bana bir ivme vermişti. Fransızca, Tarih, Edebiyat, Cebir, Kimya, Müzik zaten pek iyi idi, Uzay Geometri’yi anlamakta bir az güçlük çekiyordum. Civar köylerden birinden gelme “Çamur Cevdet”, bu konuda hepimizden ilerde idi kerata, gider ona sorardık.. Sırık gibi uzun boylu, solak ve pinti olduğu için bazan alaya aldığımız bu arkadaş çok ciddi ve ihtiras sahibi idi. Kendisinden dört beş yaş büyük ağabeysi de İstanbulda Yüksek Mühendis Okulunu ikincilikle bitirmişti. O da herhalde onun gibi çok iyi bir mühendis olacaktı. Ama sosyal bakımdan bilmem. Upuzun sene, hiç değiştirmediği, artık yer yer siyahlaşmış bir lacivert elbise giyerdi. Her zaman ciddi, hiç şakaya gelmez, tipik Anadolu şivesiyle konuşan, garip ama çok zeki bir çocuktu. Her neyse, ben kendime bakayım. Kalan derslerden Fizik, Biyoloji, Cimnastik, Resim-iş, Astronomi’yi orta ile iyi arasında idare ediyordum. Yıl sonu geldi ve ‘Bitirmeler’de, iki puan farkıyla pek iyi’yi kaçırdım. Şimdi Avrupa rüyası, ‘Olgunluk’ imtihanlarının sonucuna kalmıştı, onları pek iyi ile bitirmek zorundaydım ve hummalı bir çalışmaya başlamıştım. Derecemi tayin edecek son imtihan Biyoloji yazılısı idi, iyi ya da orta alırsam iyi ile, pek iyi alırsam, pek iyi ile mezun olacaktım. Öğretmenimiz, sarı saçlı; kumlu, pembe renkli tayyör ve eteğiyle hepimizin saygısını kazanmış Mübeccel hanım idi. Yazılıda üç soru vardı, ikisini gayet iyi ve uzun uzun yazdım, ama, üçüncüsü olan “döllenmeden sonraki safhalar”da aklım karışmıştı, halbuki doku oluşumlarını, adlarını ve geçirdikleri bölünme evrelerini iyi çalışmıştım. Gene de birşeyler yazdım ve bir cesaretle, imtihan odasında, hocanıma yanaşarak fısıltıyla sordum: “Bu kağıt bana pek iyi getirir mi? Zira ucunda Avrupa var; eğer getirirse, verip çıkacağım, eğer getirmezse, soruları silip ya da çizip, geçmez not alacağım, hayatımda ilk kez -seçmeli olarak-ikmale kalacağım ve Eylülde pek iyi alacağım”. -103- Hocanım, beklemediği böyle bir yaklaşımdan ötürü şaşırmıştı; yanlış bir izlenim bırakmamak için tereddütle etrafına şöyle bir bakındı, ama teklifimi reddetmedi, yanıtlarımı şöyle bir süzdü ve samimi bir hava içinde: “Ben bu kağıda pek iyi veremem, zira, biliyorsunuz olgunluk imtihan kağıtları vekalete gidiyor!” dedi. Teşekkür ettim, bir dakika sonra, Türkiye birincileri arasında yer alan ben, kağıdımın içeriğini bozarak, istemli olarak ikmale kalıyordum. Öğretmenimin şaşkın bakışları arasında, ona, “Hocanım, Eylül’de mutlaka pek iyi almak için geleceğim, güreceksiniz. Hem, Tıbbiyeye gitmek istiyorum, Biyoloji’yi daha iyi bilmem gerek!” dedim ve yürüdüm çıktım. Bir kahramanlık yapmıştım ama, ne kadar az ilgi göstermiş olurlarsa olsunlar, eve ne diyecektim? Arkadaşlarımın, akrabalarımın, komşularımın yüzüne nasıl bakacaktım? Adam sende, o köprüyü, gelince geçecektim. İstanbula döndüğümde, ailem, verdiğim karara bir az şaşırmıştı ama, bu konuda bana güvenleri olduğu için hiç bir zaman tartışma konusu yapmadılar bile. Beybamın dükkan dışı çalışmaları hala sürüyordu. Beşiktaştaki tütün şirketinden ayrılmış, Tepebaşı!ndaki “Emperyal Otel”in mutfağında çalışmaya başlamıştı. Beybam kim, mutfak kim. Herhalde aşçılık yapmıyordu, belki komi hizmetleri yapıyordu, belki bulaşıkçılık, bilmiyorum. Bizim evde öyle şeyler konuşulmaz. Ama dönüşümden bir iki hafta sonra oradan da ayrıldı. Neden? Gene bilmiyorum, arada bir eve getirdiği markalı, ağır metalden yapılı kaşık, çatal ve bıçak takımlarının bunda bir rolü var mı bilmem. Ben, kendi derdimde olup, hocanıma verdiğim sözü tutmak için, çalışma peşindeydim. Tıbbiyenin birinci sınııfına ait elden düşme kitaplar bulmak için Beyazıt’taki sahaflara gittim ve biyoloji, nebatat, hayvanat adına Türkçe, Fransızca ne bulduysam aldım. Artık Amip’lerin bile çekirdek yapılarını biliyordum. Elimde hatta doğumun tüm operasyonlarını, gerektiğinde yapılacak rahim cerrahisinin adım adım tüm safhalarını içeren bir kadın-doğum kitabı bile vardı. Balkondan balkona laf attığımız komşular liseyi bitirip bitirmediğimi, üniversite için ne yapacağımı soruyorlardı. Bile bile yalan söylemek gerçekten zor oluyor. Tabii onlara geçtiğimi ve Tıbbiyeye hazırlandığımı söylüyordum. Kravatlı gömleğim ve pantolumla sıcak yaz günü balkonda sürekli okuyor, onun bahçeye bakan alçak duvarının üstünde yürüyen güvercinlere yem veriyordum. Emiş ile Memiş, beton duvarın üzerine bir ip gibi serdiğim arpa tanelerini ta avucumun içine kadar ürkek adımlarla gelip gagalıyorlardı. Apartman hayatına geçtiğimizden beri, çok sevdiğim kedilerden uzak kalmıştım. Kimse kedi bakmak istemiyordu ve ben de, bir gün kendi evim oluncaya kadar kedi hasreti çekeceğimi biliyordum. Dışarıya çıkmadığımdan, arkadaşlarım da yoktu artık. Karşıki apartmandaki zengin bir ailenin dostu Fenerbahçeli sağ bek Selahattin, yiğit ve efendi görünüşüyle birden idealim oluvermiş gibiydi. Ama bir gün bile bir maç davetiyesi almadım. Gene de, Küçük ve Büyük Fikret’leriyle, Cihat’ıyla, Müjdat’ıyla, Lefter’iyle, Samim’iyle, o gün bugün, Fenerbahçeyi terketmedim. Hele o yeni kurulmuş Güneş takımından gelmiş Cihat. Bir gün merakımı gidermek için, toprak zeminli Taksim Stadyumuna gitmiştim, yalnız başıma. Bir İngiliz takımı ile oynuyorlardı, Dick diye bir santrforları vardı İngilizlerin; adam altı pastan kaleye öyle bir şut attı ki tüm stadyum gol diye ayağa kalktı, ama Cihat uçtu ve pası dışarıya tosladı. Dick geldi, Cihad’ın elini sıkarak tebrik etti. Sporda centilmenlik herhalde buna derler diye düşünmüştüm. -104- Beybam Yalova’da Termal’de bir otelde yazlık bir iş bulmuş, oraya gitmeye başlamıştı. Haftada bir gün izni vardı ve yalnızca o gün, eve geliyordu. Aman ne rahattı dünya. Dükkan hala iki kadın tarafından idare ediliyor. Nasıl? Anlamıyorum. Bana olan yasak herhalde hala geçerli, ama ne ben sorup da gene o işlere bulaşmak istiyorum, ne de beybam benden resmen çalışmamı istedi. Öyle gidiyoruz işte. Halamın verdiği bir iki kuruşla, yokluk sınırına yakın, yaşıyorum işte. Sigara ve içki içmem. Sinemaya da pek sık gitmiyordum. Bir hafta ortası beybam eve izinli geldiğinde, otelde muhasebe servisinde bir yardımcıya ihtiyaçlarını olduğunu söyleyerek benim de, eğer istersem Yalova’da çalışıp çalışmak istemediğimi sordu. Neye bu adam benimle birlikte çalışmak istiyordu? Yüzüme karşı söyleyemediği sevgi ve ifitihar duygularını, beni sadece göstermelik olarak kullanarak dışardan mı duymak istiyordu? Bilmem. Ne sordum ve ne de bilebildim. Gayet tabii evet, dedim, hem benim için bir değişiklik olacaktı ve hem de bir kaç kuruş cep harçlığı kazanacaktım. Beybamla beraber önce Adalar ve Yalova iskelesine yürüyerek, sonra tabii vapurla üç dört saat içinde Yalova’ya gittik. Yanıma biyoloji kitaplarımı da almıştım, boş vakitlerimde okurum diye. Otelin müdür muavini, otuz beş, kırk yaşlarında efendi bir adamdı. Bana, Matematiğimin nasıl olduğunu sordu, “Fen kolu mezunuyum, mükemmel,” dedim. Aldı beni muhasebe odasına götürdü. Orada bir yaşlı bey, iki de genç hanım çalışıyorlardı. Yaz dolayısıyla işleri artmıştı, otel ve restorandan gelen hesap pusulalarını, alış veriş teskerelerini dosyalayacak, toplayıp çıkaracak, düzenleyecek bir yardımcıya gereksinimleri vardı. Yemeklerimi büyük restoranda yiyecektim ki, ben hayatımda öyle lüks yerlerde hiç bulunmamıştım. Zengin insanlar da geldiğinden, bir az kerli ferli, kalantor insanlarla muhatap olma imkanı da doğmuştu. Dolaysıyla bu işi gerçekten bir nimet saydım, o kadar ki, neredeyse beybama teşekkür bile edecektim. Gerçekten çok istekli çalıştım, ama topu topu bir gün. Gece olunca, müdür muavini bana dedi, “Seni burada nerede yatıracağız? Bir az daha büyük olsaydın, -muhasebe odasında çalışan iki genç kadını işaret ederek- onların yattığı odaya seni sokardım! Ama küçüksün.” Tüm vücudum gene irkildi. Bu belki çok güzel bir şey olurdu ama… Yüzümün kızardığını hissetttim. O gece beni, boş bir otel odasında misafir ettiler, ertesi gün de evime yolladılar. Bugüne bugün bu işin nasıl bu denli çabuk sona erdiğinin sırrına eremedim. Beybama sonradan “Yardımcıya ihtiyacımız kalmadı!” demişler. Bir gün içinde? Şu toplum denen zalimler taburu, süprüntü birikintisi kursaklarından ne kadar da çabuk yalan söyleyebiliyor ve iki ayakları üzerinde, insan görünümünde yaşamlarını sürdürebiliyorlardı? İş dünyası benim için değildi herhalde. Sanki bir suç işlemiş gibi, başım yerde, gözlerim dolu, süklüm püklüm eve döndüm. Kararımı vermiştim, Üniversite talebesi oluncaya kadar iş aramayacaktım. Böylece aşksız, macerasız ve parasız bir yaz daha geldi geçti ve ben, Eylül 1945’de, artık sizlerin bile ezbere bildiği yollardan, yani ilk kez vapurla Bandırma, sonra trenle İzmir ve gene trenle Denizli yolunu tuttum. İstasyon civarında külüstür bir otelde, bir yatağın boş olduğu üç yataklı bir odada, şalvarlı, sakallı bir köylü amcanının horlamaları arasında sabahı güç ederek bir paytonla soluğu okulda aldım. İstimi üstünde bir buhar makinası gibiydim. -105- Silgim, kalemtraşım ve dikkatlice yonttuğum üç kurşunkalemim cebimde hazırdı. Mübeccel Hanım, herzamanki inceliğiyle, altı yedi kişinin girdiği ikmal imtihanı odasında bizleri karşıladı ve kibarca hatırımı bile sordu. ‘Hazırım,” dedim. Ve, imtihan soruları dağıtılıp da başlama zili çalınca ben öylesine giriştim ki, imtihan bitiş zili çaldığında ben on yedi sayfa cevap doldurmuş ve hala yazıyordum. Gereksiz bile olsa, öyle bilgili ve öyle ayrıntılı yazıyordum ki, Kanada’da manastırlarda yaşayan rahibelerde görülen uterus kanserleri üzerine yapılan araştırmalardan dahi bahsediyordum. Mübeccel hanım, bu insanüstü gayret ve şevkimi takdir etmekle beraber, zil çaldıktan sonra, adeta yalvarırcasına kağıdı elimden çekiyordu, “İsmayil, yeter, belli ki pek iyi alacaksın!”, “Olmaz,” diyordum, Tüm bildiklerimi yazacağım… ta emin oluncaya kadar.” Müsaade edilen on ekstra dakikayı da doldurduktan sonra, yorgun bir savaşçı gibi, ama muzaffer bir tavırla, kağıdı uzattım ve soluğu istasyonda aldım. Dönüş o dönüş. İki hafta sonra bakanlıktan gelen “Pek İyi”, göğsümü kabarttı, gözlerimi doldurdu. Demek ki istenince, azmedince oluyordu, insanoğlu yeter ki istesin! Zaferimi, bir bardak limonata ve beş kuruşluk çikulatalı-kremalı bir pastayla kutladım. Şimdi göğsümü gere gere Üniversite imtihanlarına girebilirdim. Ama, imtihanlardan evvel, Alaşehir’e, Ali Bey eniştemgillere, Fen Kolu’nu Pek İyi derece ile bitirdiğimi, benim kendi sözümü tuttuğumu ve ilk mektupta, sözlerinin eri olduğunu bildiğim kendilerinin de benin Fransa rüyasını nasıl gerçekleştireceğimizi bildirmelerini rica ettim, ellerinden de öpmeyi ihmal etmedim. Gözlerim yollarda ve atlasımda da Fransa haritasında idi. Nasıl gidecektim oraya? Uçakla? Pahalı olurdu, hem de korkar mıydım acaba? Yükseklik deyince bir tür ürperiyordum, Sipil dağı olayını daha unutmamıştım. Bırakın uçmayı, öncelerden gayet rahat rahat geçtiğim Galata Köprüsünün ortalarına doğru, açıklığa gelince bir tür baş dönmesi ve korku geliyordu içime. Vapurla? Neden olmasın?  Tophanedeki Seyrüsefain dairesine kadar yürüyerek, Fransa’ya nasıl gidildiğini sordum. Dediler ki İtalya’nın Trieste ya da Napoli limanlarına giden yolcu ve yük gemileri vardır, onlarla olabilir; ya da Marsilya’ya giden bazı yük gemileri veya büyük transatlantiklerle. Ama onlar daha pahalıdır. Gemilerin kamaralarının da dereceleri varmış. “Üçüncü mevki kamara kaça?” diye sordum. Memur güldü, “Oğlum,” dedi, “mevkiden ziyade deniz görüp görmemesine ve katına, geminin şirketine bağlıdır. Sen bir gün babanı al gel, hem pasaport da çıkartman gerekir, bilirsin.” Sahi, pasaport diye bir şey duymuştum, ama Anadolu içinde mekik dokuyan benim, bir gün, eğer Yurt dışına gidersem pasaporta gereksinim olabileceğini düşünmemiştim. Pasaportun nasıl çıkarıldığını da bilmem, zaten topu topu on altı yaşındayım. Belki beybam bilir, diye düşündüm, öyle ya, arada bir Selaniğe gidip geliyordu. Bu kez, Beyoğlundaki Fransız Sefarethanesi’ne gittim ve eğer Fransa’ya gidersem, bu işlerin nasıl yapılması gerektiğini sordum. Gayet kibardılar. Bana, liseyi bitirenlerin askerlik yapmadıkça pasaport, özellikle Fransa vizesi veremeyeceklerini, bunu vermeleri için Fransa’dan bir Üniversite’den kabul edildiğime dair bir sertifika getirmem gerektiğini, ancak ondan sonra işlem yapılabileceğini bildirdiler. İçimi gene bir burukluk aldı, kemirdi. Neye bu işler bu kadar çetrefilliydi, bu dünyada herkes herkesin kardeşi gibi, istediği yere neden gelip gidemezdi? -106- Yapılacak çok şey vardı, ama ilk kez, Alaşehir’den gelecek haberi beklemek gerekiyordu. Ondan sonra tüm gücümle, Fransa’ya yazmak ve orada bir üniversiteden kabul görmek, pasaport ve vize işlerine yüklenmek gelecekti. Bütün bu işleri hep çocuklar kendileri mi yapar diye düşündüm, ama bir yanıt bulamadım ve düşünmemeye karar verdim. Ailede, lise tahsilinin üstünde ve herhangi bir nedenle, beybam hariç -ve eğer o da doğru idiyse-, yurtdışına giden hiç bir kimse yoktu. Eğer olursa, ben “ilk” olacaktım. Aman ne güzel bir şey olacaktı bu. Yanıt, bir Arnavut biberi kadar acı bir yanıt, on gün içinde geldi. Sevgili enişteciğim, zaten duymakta olduğum haberlerin ötesinde, işlerinin pek iyi gitmediğini, oto parçaları dükkanı ve benzin istasyonunu iflas derecesine getiren İhsan abime yardım edebilmek için, Kurumusluk dahil, tüm bağları sattıklarını, kendilerinin de İstanbula hicret etme yolunda olduklarını, bu arada Leyla ablama Marmaris’li bir tüccarla evlenmek için söz kesildiğini, tüm bunların ağırlığı altında, bana karşı olan sonsuz sevgilerine karşın, beni Fransa’ya göndermek gibi bir mali yükün altına giremeyeceklerini üzülerek belirtiyordu. Gerçeklik dünyasında yaşıyoruz tabii, ama keşke onlara hiç gereksinimiz olmasaydı. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha küçük çapta, Saraydan emekli bir memur olan Ahmet Bey eniştemle, orta-yüksek derecede bir tüccar olan Ali Bey eniştemler, gerçekten bana dolaylı, dolaysız, örnek iki erkek olmuşlardı benim hayatımda ve onlara daima minnettar kalacağım. Ama, ne olmuştu benim düşlerime? Cihangirde apartmanı ve dükkanı olan, karısı açıktan çok para kazanan bir terzi olan babam, beni neden Fransa’ya göndermezdi? Tabii ancak Saliha halama ağlayabilirdim, onun da beni bağrına bastırmaktan başka yanıtı olamazdı. “Bak baban bile hep dışarlarda çalışıyor, ancak geçiniyoruz, sormam bile!” dedi ve haklıydı da. Allahtan Devlet Baba, altı yıl, Savaşa karşın, beni sahiplenmiş, en iyi eğitimlerden birini vermiş, karnımı doyurmuş, elbisemi  ayakkabımı almış ve harçlığımı vermişti. Bu Ülkenin imkanlarını deneyecektim, başka yol yoktu. Sonra? Sonrası Allah Kerim idi. Bu karmaşa duygularla Beyazıt’a, İstanbul Üniversitesi’nin ikinci kattaki Kalem’ine gittim. Üniversite’nin Tıp, Hukuk, Edebiyat Fakültesi Fransız Filoloji Bölümü’ne giriş imtihanları için gerekli formları doldurup, noterden tasdikli mezuniyet belgelerimin, her tarafı rengarenk mühürlerle, vesikalı ekmek, süt ve benzeri verilerin kanıtlarıyla dolu gri kaplı nüfus cüzdanımın kopyalarını ofise takdim ederek sınava giriş günlerini not aldım. Günler yakındı ve gerçekten de çalışmama hiç gerek yoktu. Birer ikişer gün arayla yazılı yapılan imtihanlara girdim. Geçtiğim konusunda hiç bir şüphem yoktu. Gerçekten de, iki hafta içinde asılan listelerin hepsinde kabulüm belgelenmişti. Hiç düşünmeden Tıbbiyeyi seçtim. Bizim evde, sofra kavgalarının ötesinde heyecan sergilenmez. Bu kazanma da bir şekilde kutlanmalıydı ama, ne gezer. Her nedense, beybam da dış dünyada iş avlamaktan vazgeçmiş (bir kimselerden kaçma? Borç ödeme? Yalnızca Allah bilir!), dükkanına oturmuştu gene. Sevincimin birden kursağımda kaldığını hissettim; gurbette de olsa, bir arkadaş ortamında ve korumalı bir eğitim kurumunda olmak başkaydı. Burada Cihangir’de, varlık içinde yokluğu sürekli hissederek, beybam, ciciannem, halam, Nisa ve altı yaşına basacak haylaz bir yumurcakla yirmi dört saat birlikte yaşamak herhalde başka ve çok güç olacaktı. Şu anda yapacak başka bir şey yoktu, zaten hayat boyunca kadere boyun eğmeyip de ne yapmıştım? Köprüleri, gelince geçecektik. *     * -107-                                                                 <strong>Ü n i v e r s i t e </strong>                    Güzel bir güz sabahı, liseden kalma -yegane- lacivert ceket ve pantolonumu giydim, yatılı okul usulü, ayakkabılarımın üstünü soğuk suyla şöyle bir yıkadıktan sonra, yokuştan Salıpazarına indim, Beşiktaş-Fatih tramvayının bir türlü binemediğim birinci mevki kırmızı vagonunu gene es geçerek, ikinci mevki yeşilime bindim, ver elini Beyazıt. Başım dik, diri adımlarla, İstanbul Üniversitesinin surları andıran haşmetli kapısından içeri girdim. Ana binada, ikinci kata çıktım gene ve Kalem’den içeri daldım. Birbirlerini önceden bildikleri aşikar bir sürü genç, aralarında şakalaşıyor ve işlem için sıralarını bekliyorlardı. Boru mu bu, Tıbbiyeli olmuştuk artık ve asli kaydımızı yaptırıyorduk. Önceden verdiğim Olgunluk diplomasına ve nüfus örneğine ek olarak, ikametgah senedi, altı fotoğraf ve ilk yılın kayıt parası olan otuz lira gerekiyordu. Otuz lira, iki taksitte ödenebilirmiş. Dosyamı inceleyip bu eksiklikleri tamamlamamı rica eden gerçekten kibar, sarışın kadın (Bir ara, annem miydi acaba diye düşünmüştüm?) bana bir az endişeyle sordu:                    -Siz kaç yaşındasınız? bey oğlum, dedi.                    -Ben, 1929 doğumluyum, işte nüfus kağıdım. Demek ki 16 yaşındayım.                    -İyi ama evladım, Üniversiteler Kanununun 5. maddesinin (d) fıkrası mucibince, Üniversite’ye girmek için 18 yaşını bitirmeniz gerekiyor.                   -Ama nasıl oldu da beni imtihana aldılar?                   -İmtihan başka. Hem aradan dosyaları inceleyecek gerekli zaman geçmemişti daha.                   -Peki şimdi ben ne yapacağım?                   -İstanbullu musunuz? Aileniz burada mı?                   -Evet, İstanbulluyum ve ailemle yaşıyorum.                   -Herhalde mahkeme kararıyla yaşınızı büyütmeniz gerekiyor. Bunu da hemen yapmalısınız, Fakülte başlamadan. İçim gene hüzünle dolu, koşa koşa eve geldim, dükkanda beybamın karşısına dikildim.                   -Beyba, beyba. Beni Üniversiteye almıyorlar, yaşım küçük.                   -O nasıl şey öyle? Orta, lise hep öyle geçti, şimdi başımıza iş çıkarıyorlar. Ne biçim Devlet bu? Ne biçim kanun bu? Hay Allah! (Sonra, kendi kendine mırıldandı) Evladın var mı, zaten derdin vardır hep!                   -Galiba mahkeme kararıyla yaşımı büyütmek gerekiyormuş.                   -Mahkeme kararıyla mı? Ben bıktım bu mahkemelerden, işin gücün yoksa mahkemelere koş.                   -Bir de, kayıt için otuz lira istiyorlar. İki taksitte oluyormuş.                   -Ne? Otuz lira mı? Dünyada vermem. Param yok. Git bir yerlerde çalış.                   -Denemedik mi beyba? Hem, on altı yaşında birine kim ne iş verir?                   Haklı olduğumu idrak ettiği nadir anlardan biri galiba, yanıt vermedi, suratını astı, ama sigarasını yenilemeyi de ihmal etmedi. Bu demektir ki  onun huzurunda daha fazla kalmanıza gerek yok, düşünme sanatıyla hiç bir ilgisi olmadığı ve bunu sözcüklerle hiç ifade etmediği halde, bu pozla o demek istiyor ki, “Bırak, düşüneyim!”. -108- Ümitsiz olmakla beraber, son bir çıkarmada bulundum:                   -Ama, ama, dedim korkarak, küçük kardeşim Fatih, daha altı yaşında, ama Sıraselviler’de, Safiye Hanım’ın apartmanının bitişiğindeki Özel Amerikan Koleji’ne yazılmış. Onun da yıllığı otuz lira. Ben şimdiye kadar hep bedava okudum, sınıf birinciliklerim de caba. Beni Galatasaray’a da vermediniz. Bu yapılan bana reva mı?                   Beybamın yüzü kızmakla kızmamak arasında bir gerildi durdu, sonra o gereksiz mağrurluğunu takındı:                   -Sen benim oğlumsun, bakkal Mehmet Efendinin oğlu. Ona, annesi bakıyor. Yaşını mahkemeye müracaatla büyüteceğim, bu yapacağım son fedakarlık, ama okul paran için nereye istersen git. Bu zamana kadar Devlet baktı, gene Devlet versin. Sessizce ayrıldım. Halbuki günde iki paket içtiği sigara ve arada bir yudumladığı biraya harcadığı parayla, beni bedavaya okutabilirdi. Beni dünyaya getirmeyi fedakarlık sayan bir -affedersiniz- herifle, ne mantık mücadelesi yaparsınız? Savaşa daha başlamadan mağlup addediliyorsunuz. Sanki ben kendim, bu sefil dünyaya gelmek için istida vermişim. Zavallı annem kim bilir bu adamdan neler çekmişti. Acaba o beni yanına almaz mıydı? Neredeydi o? Kime, nasıl sorarsın? Ölsem cici annemden para ricasında bulunmam, aynı evde yaşıyoruz;  daha bacak kadar oğlunu şimdiden İstanbulun ilk İlköğretim Kolejine yabancı dilde eğitim yapmaya veren bir kadın, ne kadar göçmen kafalı da olsa, benim potansiyelimi, Galatasaray’a gönderilmememi, Titanik’den daha görkemli Fransa faciasını nasıl olur da görmemezlikten gelir ve beni ıstırap içinde inletir? Hayır, gerçek annemi affetmediğim gibi cici annemi de hiç bir surette affetmeyeceğim. Benim ıstırabıma ortak olmayanlarla benim işim yok. Saygıda kusur etmeyeceğim ama, onları kendimden, varlığımdan ve sevgimden mahrum edeceğim. Yok canım, intihar filan etmeyeceğim, onu yapacak kadar kudretli değilim. Zamanı gelecek, ben meyvelerimi vermeye başladığımda, onlar beni yalnızca uzaktan izleyecekler. Söz veriyorum, sizler tanığım olun. Halacığım, tek teselli kucağıydı, ama gerçekler karşısısında onun şefkati de etkisizdi.                    -İsmayilciğim, üzülme, Allah elbet bir yol gösterir. Buralara gelmek için çok uzun yollar aştın. Üniversiteye de girdin. Baban yaşını büyütecekse büyütür, o kolay. Ali Bey eniştenlerin durumu gerçekten zor, yoksa bilirsin, o dediğini yapan mert bir adamdır. Otuz lirayı bulmak zor, biliyorsun bu evde benim dörtte üç hakkım var, ama babanla yaşıyorum diye bir şey istemiyorum. Arada bir sana verdiğim harçlıklar, onun kırk yılda bir bana verdiği bir iki kuruştan biriken para, yoksa nereden gelecek? Bak beni dinle, sen şimdi Fazilet halanın ev sahibi, bilirsin, muhtar Ahmet Bey var ya? Onların yukarısında, üçüncü katta oturuyor hani, ona git, durumu izah et, ricada bulun, inşallah seni kırmaz. Benden de selam söyle. Hadi yavrum, Allah yardımcın olsun. -109- Hemen yola koyulup, Susam sokağının Cihangir caddesine doğru yokuşumsu bir dirsek yapıp Özoğlu sokağına kavuştuğu kavşakta, Necmeddin Molla’nın konağına bitişik köşe evinde, Fazilet halamların üst kat komşusu, daha doğrusu evin sahibi, mahallenin muhtarı Ahmet Beyi ziyaret ettim. Beni ve ailemi gayet iyi tanırdı ama bizim özel bir tanışıklığımız olmamıştı. Kafası kabakça, ortta boylu, göbekli, efendiden bir insandı. Elini öptükten sonra:                    -Maşallah büyümüşsün, İsmayil Bey oğlum, dedi, liseyi de bitirmişsin. Fazilet halanlardan duydum, Tıbbiyeyi de kazanmışsın. Tebrik ederim, böyle olacağın küçüklüğünden belliydi.                    İltifatından yüzüm kızarmıştı. Demek ki, benim bilgim dışında, bazı insanlar benim hakkında iyi hisler besleyebiliyorlardı.                    -Evet, Ahmet Bey amca, dedim, imtihanı kazandım. Ama bir problemim var. Tıbbiyeye giriş ücreti için gereken param yok.                    Ahmet Bey bir an duraladı, sonra, elindeki tesbihi çekmeyi bir süre için durdurarak,                    -A oğlum, dedi, babanın bir dükkanı var, üstünde de üç katlı bir apartmanı. Zengin sayılmazsınız ama, fakir demek bir az tuhaf olmaz mı?                    Yerden göğe kadar haklıydı. Başımı önüme eğdim. Gözlerim, çaresizlikten dolu dolu olmuştu. Şefkatli elini omuzuma koymuştu. Çoktandır öyle bir eli üstümde hissetmemiştim. Sessiz geçen bir iki dakika, bana asırlar kadar uzun gelmişti. Artık ayrılma zamanının geldiğini hissederek, yerimden kımıldamaya kalkışacaktım ki, o iri gövdeden, Cennetten gelir gibi, yumuşak bir ses çıktı:                     -İsmayil, sen altı sene leyli meccani okumuştun, öyle değil mi?                     -Evet, Ahmet Bey Amca.                     -Ben senin daha küçükken ilerde büyük adam olacağına inanmıştım. Eğer parayı bulamazsan, tahsiline ara vereceksin. Senin gibi bir kıymet heba olabilir. Ben Üniversiteye, senin “Yıllardanberi Devlet tarafından okutulduğunu, şu anda kişisel bir gelirin olmadığı” hakkında bir fakir ilmühaberi yazarım. Kabul ederlerse ne ala, bir araştırma yapıp reddederlerse… o başka… Sen hemen bana on altı kuruşluk bir damga pulu getir, ben yazıyı hazırlıyayım. Bir hafta içinde, beybam, eski arkadaşı Aleko Ustanın da temin ettiği başka bir adamla, yani iki yalancı şahitle, Sirkeci’de, Sulh-Hukuk Mahkemesinde hakimin karşısısındaydık. Hayatımın ilk sayfalarını okuduğunuz mahkeme binasıydı bu ve içimi, buldozer gibi bir şeyler eziyordu. Onların şahadeti ve yeminleriyle, benim doğum tarihim, 1929’dan 1926’ya terfi ettirilerek Üniversite yasasına uygun hale getirildi ve ben resmen ablamın abisi oldum. Halacığımdan temin ettiğim bir manda gözü yirmi beş kuruşla aldığım damga pulu ve sonucu fakirlik ilmühaberi ile, aynı nedenle bedavadan verdiği ikametgah tezkeremle, artık Tıbbiyeye kaydolmuştum. Beni, yepyeni bir gelecek selamlıyordu artık. *     * -110- Her sabah altıda kalkıp, elimi yüzümü  yıkadıktan sonra, çay, peynir ya da zeytinle ve halacığımla ettiğim kahvaltıdan sonra Beyazıta, Üniversiteye doğrulmak, bana sanki büyümüşüm hissini veriyordu. Tam adam da değildim, kronik olarak talebeydim, ama eninde sonunda doktor olacaktım. Diğer yandan, yol, giyim kuşam, kitap defter masrafları, evde çalışma imkan ve koşullarının gitgide bir problem yaratacağı konusunda bir iç sıkıntısı başlamıştı. Zira, kendi evimde, bana destek verecek, beni sahiplenecek biri yoktu. Tabii kudretsiz, yalnızca dua edebilen halacığımdan gayrı. O yazdan itibaren, Cihangir’de ilk kez, bizim sokağın bir az aşağısından, yani Cihangir Caddesinin ortalarından başlayan bir Cihangir-Şehzadebaşı otobüs seferi konmuştu. İkinci durak, bizim evin önü. Topraklı kısımlarını eşeleyip çukur açtığımız ve mile oynadığımız arnavut kaldırımlı taşlarla bezenmiş sokak, şimdi asfaltlanmış ve otobüs yolu olmuştu. Bereket çocukluğumuzda yapılmamıştı yoksa nerede oynardık. Geniş otobüs, yolun yarısından fazlasını kaplıyordu zaten geçerken. Eskiden at arabalarında satılan sebze, kavun, karpuz, domates, biber, şimdi kamyonetlerle pazarlanmaya başlamıştı. Migros diye bir şirket, et, süt, çay, şeker, ne istersen, küçücük bir kamyonetle, haftanın iki günü sokağın başına geliyor ve sipariş de alıyordu. Babam, “Bu ne kepazelik, esnafı hiç düşünen yok. Yakında iflas edeceğiz” diye hayıflanmaya başlamıştı. Artan bu otomobil trafiğinden benim hoşuma giden, hemen evin önünden Beyazıt’a kadar giden bir aracın olması idi. Gerçi artık kışlar eskisi kadar karlı olmayıp, dizlerimize kadar karlara gömülüp sokaklara kardan adam yapmıyorduk nedense. İklim mi değişmişti, biz mi büyümüştük, çocukların zevk ve uğraşıları mı değişmişti, bilmem. Ama ne de olsa, eğer otobüse binmeyecek olsam, yağmurda çamurda ta Tophane’ye kadar inmek zorunda kalacaktım. İyi ama, bu kolaylığın yanında, problem para idi gene. Ah, gözü körolsun o paranın. Otobüs bileti on kuruş, tramvaysa, eğer Beşiktaş-Fatih’e binersen üç, yok eğer Bebek-Eminönü ile Eminönünde aktarma yapıp Beyazıta gidersen dört kuruş. Ben, bana dolma kalem falan gibi zengin eşyaları satın alınmadığından, cebimde mürekkep ve yazı kalemi taşırdım. Hiç unutmam bir gün, sıkışık bir durumda ikinci mevkiye bindiğimde, aktarmanın işareti için haki paltolu biletçi benden kalem sorduğunda, bir cebimden mürekkep şişesini, ceketimin iç cebinden de mürekkep kalemini ve ucunu ayrı ayrı çıkarıp takım taklavatı o kalabalıkta hazırlayıp biletçiye sunduğumda adam şaşırıp kalmıştı.                     -Sen ne talebesisin oğlum, diye şefkatle sormuştu.                     -Tıp talebesiyim, demiştim, doktor olacağım.                     -Allah yardımcın olsun, diye adamcağız dua etmişti ardımdan.                     İşte böyle, bazan bir biletçinin duasına gereksiniminiz oluyor. Beybama kalsa, beni Üniversiteye yaya gönderecekti. Ama elimde kitaplar, eski paltomla, Kış vakti beni sokakta yaya bırakamazdı. Vaktiyle yarı hafızlık düzeyine gelmiş bir adamda o kadar da Allah korkusu olmasın mı yani. O, o kadar zalim değildi, yarı zalimdi. Kötülük etmiyordu, kendini aşamamış, sırf paraya dayanan bir muhakemenin esiri olmuş bir zavallıydı. Onun hiç bir dilenciye sadaka verdiğini görmedim, kapıyı çalıp bir şey isteyenlere, kendinden tek yüksek merci olan Allah’a havale ederek “Allah versin,”i yapıştırır, arkasına bakmadan kapıyı kapardı. Hiç kurban kestiğimizi hatırlamıyorum, belki iki üç kez, bizler Kumrulu Sokakta iken, bahçede yetiştirdiği tavukların yumurtalarını her sabah içtiğini, bayram seyran olunca da onları kestiğini anımsarım. Gariptir, hala her sabah, aç karnına çeyrek litrelik kabın yarısına kadar doldurduğu zeytinyağı içerdi.. -111- Üniversiteye git-gel davası çıkınca, beybam benimle pratik bir pazarlığa girişti. Yağmurlu ve karlı kış günlerinde bana yirmi beş kuruş gündelik verecekti, otobüs gidiş geliş yirmi kuruş, beş kuruş da öğle yemeği. Poğaça beş kuruştu zaten, bayat olanların ikisini beşe satıyorlardı, eğer talihliyseniz, iki tane birden alırdınız. Geriye bir şey kalmazdı tabii, ama neye kalsın? Ne ihtiyacınız var ki? Zaten eve geliyorsunuz. Ha, simit altmış para, yani bir buçuk kuruş, halka da yirmi para, yani yarım kuruş, böylece beş kuruş yemek paranıza başka bir alternatifiniz oluyor. Diğer günler için ise, on kuruş, başınızı şişirmeyeyim, tramvay parası. Başınızı tekrar şişirmeyeyim, hesabını siz de öğrendiniz. Bereket bazan halacığım evden peynir ekmeği ufak bir kese kağıdına koyuyordu da, bankadan para çekmek zorunda kalmıyordum. Ölür müsün, öldürür müsün, “İşte problem bu!” demek geliyor insanın içinden.                     -Ya kitap, defter parası ne olacak?                     -Defter, kalemi ben buradan dükkandan veririm, vadetti beybam.. Ama küçüklüğünde yaptığın gibi yirmi sayfalık, yüz paralık defterleri bir günde bitirmeye kalkma. Kitap mitap bilmem, sabah erken git, not tut. Böylece sabahları, başımızı semaya kaldırıp, hangi harçlıkla güne başlayacağımı saptıyorduk. Bir sabah, beybam, hafif yağmurun ahmakları ıslattığı bir sabah, otobüs parası yerine tramvay parası olan on kuruşu vermişti. Ben de kızıp, “yaya giderim!” diye tezgaha fırlatıp yola koyulmuştum. Ama daha Ege Bahçesine gelmeden yağmur şiddetini arttırınca, çaresiz, geri dönmüş, paraları attığım yerden kızgınlıkla toplamıştım. Beybamın o sinsi sinsi gülümseyerek, “Bak, geri geldin gene!” deyişi gözümden hayat boyu gitmedi. Sanırım, bir insanın katil olması için en müsait zaman ve zemindi bu. Ne yapmıştım bu adama ben? Ya da ne yapmamıştım, ne yapmam gerekiyordu da, komşu kasabın oğlu kadar saygı görmeliydim? Hazır dilencilerden ve paradan bahsediyorken, unutmadan bir anımı da sizlere hikaye edeyim. Parayı başka bir neden için kullanmak istediğim bir sabah, yağmura karşın, yaya yürüyüşe karar vermiştim. Evden yirmi otuz metre ilerde, bir saçak altında, kırk kırk beş yaşlarında, bir az pejmürde kılıklı, saçı sakalı uzamış bir dilenci gördüm. Gözleri kapalıydı, belli ki amaydı. Avucunda tuttuğu bir iki kuruş, yağmur damlalarının altında ıslanmayı göze almış bu biçarenin belki tüm gün dilense bile, babam gibilerin yaşadığı bu muhitte daha fazla kazanamayacağı izlenimini verdi bana. Her neyse. Durdum ve ona samimi bir edayla sordum:                     -Bak, Bey amca, dedim, bende tam yirmi beş kuruşluk bir manda gözü var ve Beyazıta, Üniversiteye gitmek zorundayım. Sen belli ki amasın ve ailen için dileniyorsun, Ben gencim ve sağlıklıyım, gerekirse yürürüm de. Şimdi, senin gerçekten paraya gereksinimin varsa al bu paranın hepsini; yok, bana altı kuruş tramvay parası geri verirsen, beni mutlu edersin.                     Sessiz sedasız bir heykel gibi duran adam, hayretle gözlerini açtı ve deniz kadar engin, masmavi gözlerini gördüm. Bana usulca::                     -Evladım, Allah senden razı olsun, dedi, sen paranı kendine sakla, benim o kadar ihtiyacım yok. Haydi okuluna geç kalma! Ve gözlerini kapayıp, tekrar istiareye daldı gibi geldi bana. Hayat ne garip diye düşündüm, türlü türlü sürprizlere gebe. Tophaneye kadar yürüyüp oradan tramvaya bindim. Serin bir yağmur tarafından ıslanılmaya gereksinimim vardı. -112- O günler, Tıbbiyenin birinci sınıfında, yani 1945-46 sezonunda, Fizik ve Kimya dersleri Vezneciler’de, Zeynep Hanım konağında, amfiteatr, daha doğrusu tepesi ahşap çadıra benzer bir yerde veriliyordu. Hayvanat ve Nebatat dersleri ise, Üniversitenin ana binasında, Beyazıt kulesini geçtikten sonra, sağda kagir, tek katlı yenice bir binada yapılıyordu. Amfi, bir sirke benziyordu dediğimde pek yanıldığımı sanmam. Tıp, Eczacı, Kimyacı, Biyoloji, Dişçi bölümlerinin talebelerini de içeren bin iki yüz kişi, evet, yanlış duymadınız, bin iki yüz kişi, bu Roma senatosunu andıran, yuvarlak, helezoni bir şekilde gitgide yükselerek konikleşen bir dershanede toplanıyor idiler. Tam ortada mikrofon, o zamanlar Üniversieteye gerçekten büyük katkıları bulunmuş, Nazi Almanyasından kaçan musevi Alman profesörler ve Türkçeye çeviri yapan asistanları onun etrafında. Bazan mikrofon çalışmaz, çalışsa da pek uzaklardan işitemezsiniz. Kışın zaten ısı yok, paltonuzla oturursunuz. En iyisi tabii, erken gelip, yer bulmak nerede, öndeki basamakların üstüne oturup not tutmak. Askerlikte hemen herkesin, kişinin rütbesini belirten apuletlerine bakıp selam verdiği gibi, üniversite talebeleri arasında da en önemli şey, ait olduğu fakültenin rozetini taşımaktı. Eminim ki, “Eskülap’lı”, iki yılanın sarmaş dolaş olduğu Tıp rozeti, en saygıdeğer olanı idi. İyi ama, rozet de tam bir lira. Bir lira, yüz kuruş, dört mandagözü yirmibeşlik eder ve o para nerede? Ama bir çaresini bulmalıydım ve sonunda da buldum. Askeri Tıbbiyelilerin yatılı kaldıkları binanın karşısısında, yeni açılmış ve hocaların kitaplarını fasikül fasikül basan küçük bir Adnan Kitabevi vardı. Dükkan, benim babamın dükkanının yarısı kadar. Kırtasiye de satarlardı. Üzerinde rozetin renkli kabartma damgasını taşıyan zarf-kağıt, yalnızca beş kuruştu. Derhal bir tane alıp, makasla ‘rozet’i kestim, bir kuruşluk bir şekerden çıkardığım selofanla sarıp sarmalayıp, mavi ceketimin sol yakasının deliğinden geçirip arkadan bir de düğüm atınca, rozet göğsümdeydi artık ve keyfime diyecek yoktu. Şimdi herkes, özellikle genç kızlar, benim Tıbbiyeli olduğumu görebilirdi. Bir gün, tramvayın ön sahanlığından inerken, arkamdan gelen bir kendini bilmezin, rozetin sahteliği konusunda attığı bir lafa yapıştırdım cevabı: “Benim maddi gücüm bu kadar, ben Tıbbiyeliyim, senden ne haber?” Yüzünün şeklinden, Şık sinemasındaki koltuklardak itahtakuruları gibi ezildiğini hissettim ve mağrur, ama bir az acele tramvaydan atladım, az kalsın, ani dönüş yapan aracın altına gidiyordum. Bir iki haykırış duydum, ama yerden kalktım, düzeldim, Üniversite kapısından içeri girdim. Kalbim ancak on dakika sonra küt küt atmaya başladı. O zaman ne büyük bir tehlike savuşturduğumun farkına vardım. Ah bu insanlar. İnsan olmayan bir toplumda yaşamak ne mutlu edecekti beni! Güncel yaşam sıkıntı ve sorunlarımın ötesinde, İstanbul, doğup büyüdüğüm bir şehir olarak, kişiliğimi yönlendirme ve kendimi edebiyat ve sanat alemiyle bütünleştirmemde bir hazine gibi açılmaya ve incilerini sunmaya başladı. Herşeyden önce, bir gün bile aksamaksızın, Fakülteye derslere devamla, o büyük hocalardan feyiz toplamaya devam ettim. Onların kişiliklerindeki ciddiyet, bilimsellik ve davranış, bana hayatım boyunca yol gösteren ögeler oldu. Notlarımı tutar, akşamları vaktim olduğunda temize çekerdim. İlk yıl hiç kitap alamadım, zaten yarıdan fazlası piyasada yoktu, bazıları yeni yeni basılmaya başlamıştı. Mesele, hiç dönmek istemediğim eve gitmeden evvel, -113- günün geri kalan bölümlerini değerlendirmekti. Gündüz pek ders çalışma imkanı yoktu, zira kütüphaneler, yurt öğrencileri tarafından ta sabah namazından akşam kapanıncaya kadar tutulur, hem sıcacık bir mahzende ders çalışılır ve hem de dışarda baskısı bulunmayan yerli ve yabancı kitaplardan, atlaslardan faydalanılırdı. Adam gibi oturulacak tek yer, meydanın karşısındaki Marmara Lokali idi. Orada hafta sonu dans çayları verildiği gibi, gündüzleri de küçük küçük masalarda yalnız başınıza ya da küçük gruplar halinde oturup çalışabilirdiniz. Ama ne olsa, gürültülü olduğu gibi yalnızca bir bardak çay içerek bütün gün aç bilaç oturamazdınız. Zaten hemen hiç arkadaşım yoktu, Denizli’den gelenlerin hemen hepsi, askeri ya da sivil yurt’lara yerleşmişlerdi. Otuz bir kişilik Fen kolunun yirmi biri Tıbbiyeye, yedisi de, Çamur Cevdet ve Cenap dahil, Yüksek Mühendis’e, biri Edebiyat’a girmişlerdi, iki kişiden de haber yoktu. İlk işim, tiyatro durumunu değerlendirmek oldu. Tepebaşı’nda, Galatasaray Lisesi ve İngiliz Konsolosluğundan Meşrutiyet caddesine dönüldüğünde, elli altmış metre ilerde yanyana, bizim Tıp anfisine benzer, ama daha küçük iki ahşap bina vardı: İstanbul Şehir Tiyatroları Dram ve Komedi bölümleri. Çarşamba ve Cuma akşamları öğrencilere indirimli matineleri vardı. Hazım Körmükçüler, Reşit Gürzaplar, Bedia Muvahhitler, Vahi Özler, Cahide Sonkular, Kani Kıpçaklar, Süavi Tedüler, Ercüment Behzat Lavlar, Vasfi Riza Zobular, Talat Artemeller, İsmail Galip Arcanlar, Behzat Butaklar ve daha birçokları hayatımızın kahramanlarıydı. Hele Hüseyin Kemal Gürmen’in, Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac’ında, Sabri Esat Siyavüşgil’in muhteşem şiirsel çevirisini, okulda, yeni arkadaşlar olarak birbirimize takdim edildiğimizde tekrarlar dururduk:                     “Aptal, sersem, salak!”, ve bir reverans yaptıktan sonra, kendi kartvizitimizi sunarak:                      “Bendeniz Cyrano de Bergerac!” derdik. Ah, ne günlerdi onlar!. “Lüks Hayat”, bu, apartman hayatına başlamış ve İkinci Dünya Savaşının yarattığı sonradan görme zenginler ve hacıağalar için alaycı göndermelerle dolu müzikal, yıllarca gönüllerimizden çıkmadı: “Şişli’de bir apartman                       Yoksa eğer halin yaman                       Aşçı uşak hizmetçiler,                       Nikel kübik mobilyalar                       Duvarda yağlı boyalar                       Lüks Hayat oh ne rahat                       Aldırma ye keyfine bak.” Besteci Cemal Reşit Rey’in abisi Ekrem Reşit Rey, Üniversitede bizim Fransızca lektörümüz idi. Girişte, her öğrenci, ilerde doktor olunca yabancı yayımları izleyebilsin diye, bir eleme sınavından geçirilmiş, ve bilgi derecesine göre birer yıllık, haftada bir gece, A,B,C klasmanlı lisan kursuna tabi tutulmuştu. Fransızca lektörü Ekrem -114- Reşit Bey eleme sınavında benim Fransızcamı çok ileri bulmuş, hatta Galatasaray mezunu muyum diye sormuştu. Geçmiştim ama tıbbi terimlerle ve daha pratik Fransızca ile daha aşina olayım diye beni kendi C grubuna aldı. Bu benim için bir ayrıcalık oldu, onun gibi erdemli bir kişiyi, hem de ücretsiz, bir yıl boyunca dinlemek zevkin arşı alası idi. O saatler neşe ile geçerdi. Hoca, espri dolu stiliyle bazen kendi çalışmalarından bahseder, kendine özgü şarm’la, ağzını şapırdata şapırdata, hepimizi güzel sanatlarla, özellikle tiyatroyla ilgilenmeye davet ederdi. Cenevre Güzel Sanatlar Akademisi’ni birincilikle bitirdiğini ve Fransız Hükumetinden, Fransızca olarak yazdığı “Barbaros Hayrettin’in Yaşamı” adlı eserinden dolayı “<em>Officier d’Académie</em>” nişanını aldığını hep bilir, onunla iftihar ederdik. Bir gün gelecek, ben de onun gibi uluslararası ödüller alacaktım. Ah Fransa, kalbim nasıl yanmaz senin için! Tiyatroların başlama vakti olan 8:30 için yollarda piyasa yapıp duruken, tiyatroların hemen tam karşısındaki blokta İtalyan Kültür Merkezi’ni keşfetmiştim. Orada da hem Türkçe ve hem de Franszıca olarak İtalyanca dersi vermiyorlar mı? Hem de tiyatrolar başlamadan bir buçuk saat evvel. Tabii Fransızca versiyonunu seçtim. Bir yıl boyunca orada hem Fransızcamı parlattım ve hem de Tıp için zaten çalışmaya başladığım Latince’mi kuvvetlendirecek o güzelim, romantik İtalyancayı da sökmeye başladım. En önemlisi, tiyatroların hemen bitişiğinde, iki buçuk katlı, ahşap bir bina olan İstanbul Belediyesi Konservatuvarını görünce aklım başımdan gitti. Cihangirde yaşamanın nimetlerini topluyordum. Hemen müdür beye çıktım. Konservatuvarın müdürü, çok saygıdeğer üstad Şerif Muhittin Targan Bey idi. Üniversite talebesi olduğumdan, o zamanlar diğer fakültelere de imtihansız, misafir talebe olarak gidebildiğiniz gibi, bedava, Türk Musikisi bölümüne kaydoldum. Dersler haftada iki gün, akşamları saat altı ile sekiz arasındaydı. Türk Musikisi talebeleri bizler, girişten hemen sonra bir merdivele aşağı inilen -belki de sığınak olarak inşa edilmiş- bir bodrumda ders görürdük. Hocalarımız usul ve nota için Şevki Bey, eser geçmek için de Üsküdar Musiki Cemiyetinin kurucu başkanı Emin Ongan Bey idi. Hüseyin Saadettin Arel ve Laika Karabey’den de, Türk Musikisinin Temelleri, dörtlü ve beşliler, prozodi üzerine bir kaç ay ders aldık, sonra onlar da istifa ettiler ve Beşiktaş’ta önce, Nuri Beyin temin ettiği bir uçak hangarında çalıştıktan sonra, modern Türk Musikisini temsil eden “İleri Türk Musikisi Konservatuvarı”nı kurdular. Ben ve arkadaşlarım, Haydar Bey ağabeyimiz, orada da yıllarca çalıştık, konserler verdik. Ana konservatuvar binasında, İcra Heyeti ikinci katta toplanırdı ve çalışırdı. Bizler de, o zamanların en meşhur hanende ve sazendeleri bir an için bile olsa görebilmek için, her fırsatta yukarlara tırmanırdık. Yesari Asım Arsoy, Udi Yorgo Bodonos, Kanuni İsmail ve udi Kadri Şençalar kardeşler, Kemani Haydar Tokyay Beyler, gencecik tanburi Ercüment Batanay, kanuni Fikret Kutluğ, neyzen Ulvi ve Burhanettin Ökte Beyler ve daha daha kimler. Hamiyet Yüceses, daha sonra Muhittin Beyle evlenen Safiye Ayla, solist Sami ve Ahmet Çağla Beyler. Daha sonraları, dördüncü ve beşinci sınıflarda, “yüksek solfej” almak için üçüncü kattaki “Alafranga-Batı Müziği bölümü”ne gider, kimleri bulabilirsek bize solfej göstermelerini rica ederdik. Kibardılar, ama esasında bize, daha doğrusu Türk Musikisine bir az hor bakarlardı, zira “Türk Musikisi bir Kulak Musikisi” -115- idi, yerleşmiş bir kuramı yoktu. Yıllarca hükümran olmuş kargacık burgacık “Hamparsun” notasından sonra yeni yeni klasik batı müziğinin notalarını kabul etmiştik. Onu da bilen çok azdı. Bizler orada yalnızca “sessiz solfej” yapardık. Hiç unutmam, Maçka yolundaki Açık Hava Tiyatrosu daha yeni inşa edilmişti ve daha önceden Taksim Gazinosu’nda icra edilen Pazar günlerine mahsus Türk Musikisi Konserleri artık orada verilecekti. Bu arada, bir saz dersi almak zorunluğu da olduğundan, Şadi isimli bir arkadaşla birlikte, Hukuk’tan yeni mezun olmuş, Balıkesirli, yeni evli ve bir bebeği olan, asil bir genç adam: Fikret Kutluğ’dan, ücretsiz kanun dersleri almaya başlamıştım. Yeni tiyatroya bilet alacak para yok, ne yaparsın? Şadi ile beraber, konser akşamı, “Fikret Beyin kanununun akordunu yapacağız” diye yalan söyleyerek kapıdan içeri girdik, zaten konservatuvarda talebe olduğumuzu biliyorlardı. Konser başlamak üzere olduğundan, yukarlarda boş bulduğumuz, üzerlerinde numaralar yazılı, beton sıralara oturuverdik. Ama numaralı yerler yavaş yavaş dolmaya başlamış ve bizler yerimizden kaldırılmadan fırlayarak aşağılara inmek zorunda kalmıştık. Şadi’ye ne oldu bilmem, ben en aşağılara kadar indim, olmazsa yere oturacaktım. Bir boşluğu görerek:                     -Oranın sahibi var mı? diye sordum.                     -Hayır, dediler. Ben de oraya kondum. Meğer numarası 13 değil miymiş? Herhalde ‘uğursuz’ diye kimse almamıştı ve sonuçta bana yaramıştı. O gün bu gün, şifre vesaire bir numara seçmek gerekirse, hep on üçü seçerim. Size nasıl “kanun” sahibi olduğumu da açıklayayım. Her şey, büyük bir olay oluyor benim hayatımda zaten. Fikret Hoca’nın tavsiyesiyle Kapalıçarşıda yeni ve kullanılmış saz, ud, kanun ve benzeri Türk Musikisi aletleri satan Agop Usta’yı görmeye gittim. Bu genç Ermeni, ince uzun, belinde deriden bir önlük sarılı, efendi ve çok anlayışlı bir insandı. Hocanın selamından sonra, malum, talebe olduğumdan bahisle acaba taksitle kullanılmış bir kanun alabilir miyim diye -bir az da sıkılarak- sordum. Elinde iki kanun vardı; biri, eskice, altı çatlak değil ama çizik, mandalları tam değil ama çok güzel sesli olanı. O, elli lira. Diğeri, Bursa’da yeni bir ustadan yapılmış, pırıl pırıl, dokuzlu ve dörtlü tüm mandallarıyla tam bir sanat eseri. O da yüz yirmi beş lira. Herhalde görmüşsünüzdür; Farabi’nin icad ettiği söylenen kanun, yirmi bir sıra -üç oktav-, kalınlıkları aşağıdan yukarıya daralan ve incelen, dolayısıyla sesi tizleşen, sol kenara oyuklara, ayar için dönebilecek şekilde oturtulmuş tahta ‘anahtar’lara sarılı, üçerli tel gruplarından oluşur. “Üzerinden fare bile geçse, gene müzik yapar,” derler kanun için. Türk Musikisinde de bir gam seçsek ve majör gamlarda olduğu gibi ‘iki tam bir yarım, üç tam bir yarım’ı esas alsak; onda da gene beş “tam” ve iki “yarım”ı (ama bu yarımlar tam yarım değil) görürüz, örneğin, Do Majör Gam’da (ki Türk Musikisinde Çargah makamıdır. Zira, ‘Do’nun ismi ‘Çargah’tır. Rivayet ederler ki, Hazreti Peygamber ezanı bu makamdan okurlarmış ve zamanımıza gelinceye kadar bu en doğal diziden, hiç bir beste yapılmamış) Do-Re, Re-Mi arası ‘tam’ ve dokuz ’koma’dan, Mi-Fa arası, yarım, ama dört ‘koma’dan, Fa-Sol, Sol-La -116- ve La-Si arası, tam ve dokuz ‘koma’dan, ve son olarak, Si-Do arası da yarım ama dört ‘koma’dan oluşur. Toplam elli üç “koma”. Anlaşılıyor ki, ‘yarım’ sesler esasında yarımdan bir az daha az, yani dokuzda dört’tür. Onun için piyanoyla Türk Musikisini doğru olarak çalamazsınız, o yarım sesler aradan sırıtır. En yakın makam ise Nihavent’tir, zira bu makamın “arızaları” (yani diyez ve bemolleri) yalınızca (Si b) ve (Mi b)dür, ve piyanoda çalarken, yarımşar koma hatasıyla, aslına yakın çalabilirsiniz. Her neyse, kanun’un sol başında, teller, ‘anahtar’lara bağlanmadan önce, bir takım ‘mandal’ denilen metal parçalarının üstlerine dayanarak geçerler. Bu mandalların sayısı, yarım seslerde dört, tüm seslerde dokuz tanedir; yan, her biri bir ‘koma’ya eşdeğerdir ve eserleri geçerken, diyez ve bemol’lerin değerine göre, örneğin 1,4,5,8 bu metal parçaları sol elle indirilir çıkarılır ki, teller uzayınca kalın (bemol), kısalınca ince (diyez) seslerini versin. Sanıldığı kadar güç değil. Eğer istediğin aralıkta mandal yoksa, yani Uşşak’da ya da Beyati’de ‘Si’yi bir az daha pes çalmak istersen, oraya tırnağını koyacaksın.                     Kanunun akordu da bir derttir, o kadar tel hep birlikte düzenlenecek. O işte de Alafrangaya uyamazsınız. Piyanonun “Orta La – 440 rezonanslı) sabit tuşuna basıp, sizler, çıkan sesi, tüm Türk Musikisi aletlerinde, “Re”- Neva olarak esas alacaksınız. “Yerinden okumak”, yani notaları, Batı Müziği tin’ininde okuyamazsanız, “üç” ses aşağı transpoze edeceksiniz. Bazan da, tüm telleri ‘bir’ ses aşağıya indireceksiniz ki buna ‘Süpürde’ derlerdi. Bugünlerde kullanıldığını sanmıyorum. Bu işler gerçekten içine girilmedikçe, anlaşılmaları bir az zor.                                         Uzatmayalım, Ustayla elli liralıkta karar kıldık. Beş lirası peşin olacaktı, diğer kırk beşi de aylık taksitlerle dokuz ayda ödenecek. Senet, sepet ve faiz yok. Ermeni Usta faize inanmıyor, özellikle benim gibi fakir talebeler için. Tıbbiyeye yazılmak için otuz lira bulamadık, şimdi kanun için elli lirayı nereden bulacaksın diyeceksiniz. Doğru, ama ben, konservatuvarda, bir arkadaşın kız kardeşine matematik ve Fransızca dersleri vermeye başlamıştım, saati elli kuruşa. Aksaraya inerken bir evde. Beş lirayı zaten biriktirmiş ve böyle olabileceğini tahmin etmiştim. Kanunu koltuğumun altına sıkıştırdığım gibi soluğu Cihangirde aldım, ama eve dükkandan gireceğime, beybam görmesin diye, yan kapıdan girdim. Saliha halamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı:                     -Oğlum, nerden buldun bu kanunu, İsmayil? Diye sordu.                     -Kapalı çarşıdan satın aldım. Taksitle.                     -Pahalıdır bu meret, nasıl ödeyeceksin? Baban biliyor mu?                     -Yoo, nereden bilsin? Bir sırası gelince söylerim. Pahalı, mahalı. Aydan aya beş lira ödeyeceğim. Peşinimi verdim bile.                     -Hayırlı olsun. Allah yardım eder elbette. Ben bir şey yapabilir miyim?                     -Halacığım, eline zahmet, sen buna bir kılıf uydurabilirsen, beni çok mutlu edersin.                     Ve benim melek halacığım, eski bir koltuk kılıfından bozup ciciannemin de yardımıyla dikiş attığı bir bez parçasıyla bir kılıf uydurdu ve kanunum, yollarda taşınacak hale geldi. Gece akordunu yaparken beybam çıkageldi: -117- -Oo. Maşallah, maşallah, şimdi de çalgıcı mı olduk? Nereden çıktı bu?                     -Biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz, ben konservatuvara gidiyorum. Bir çalgı lazım. Hocam salık verdi, Kapalıçarşıdan taksitle aldım.                     -Demek sen onun için geceleri geç geliyordun. Benden bir şey bekleme; gece yarısından sonra çalıp da gürültü etme, kiracıları rahatsız edersin. Erken yat, elektriği de ziyan etme. Ve arkasını döndü gitti. Kanunu satın aldıktan sonra, Konservatuvar idaresinin, eksik olmasınlar, bedava dağıttıkları Musiki Nazariyatı Dersleri ve benzer kitaplara ve klasik saz eserlerinin notalarına karşın, yeni yeni çıkan şarkıların notalarını da almak gerekiyordu. Rakım Elkutlu’nun Nişaburek makamından “Varsın gönül aşkınla harab olsun efendim”i yeni çıkmıştı; ee, para gerekiyordu gene bu tür baskılı notaları almak için ve İskender Bey, bu yayınların sahibi, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan, veresiye vermiyordu. İş aramalıydı gene, ama nereden iş bulacaktım? Ne zaman çalışacaktım ve ne yapabilirdim zaten? Yazı yazmayı hep rüyalamışımdır ama, burada beni kim tanır? Orta okulda duvar gazetesinin editörlüğünü yaptım diye Babıalide bana buyur demeyeceklerdi herhalde. Bir kitabevi? Belki Haşet? Bir gazetede muhabir yamaklığı? Kafam düşüncelerle yorgun, hafta arası bir günün geç öğleden sonrasında, Babıaliden, Vilayetin karşısından ağır ağır iniyorum ve gözlerim kitapçıların camekanlarında. Vilayeti bir az geçtikten sonra, üç katlı, beyaz boyalı, 50 numaralı binanın birinci kat penceresinin altında bir tabela gördüm: “İstanbul Ansiklopedisi”. ‘Ansiklopedi İsmayil’ derlerdi bana orta okulda, söylemiştim. Kalbim garip bir heyecanla çarpınca, “Burada bir iş var,” dedim ve zili çaldım. Orta boylu, kır saçlı ve değirmi, muntazam kesilmiş çok kısa sakallı, gözlüklü, mavi gözlü bir adam kapıyı açtı ve sordu:                     -Kimi arıyorsunuz?                     -Bilmem, dedim, ismi gördüm zili çaldım. Ben Tıp öğrencisiyim. Ansiklopedileri çok severim. Hatta bana canlı ansiklopedi derlerdi. Bilmem işte, acaba şu ya da bu şekilde bir çalışma şansı var mı dedim.                     -Benim ismim Reşat Ekrem.. Reşat Ekrem Koçu. Vefa Lisesinde tarih öğretmeniyim. Geçen yıldanberi de kendi imkanlarımla bu ansiklopediyi çıkarmaya çalışıyorum. Bakınız.                     Yerinden kalktı, aylık olarak yayımlanan ve fasikül fasikül çıkan, arada yerel bir ressam olan Reşat Beyin çizimleriyle dolu, büyük boy bir dergi. Bayılmıştım doğrusu.                     -Burası, aynı zamanda bir kültür yuvasıdır, diye nazik, hafifçe boğuk sesiyle devam etti Reşat Ekrem Bey. Okul saatlerinden sonra, Babıalinin bazı mümtaz kişileri buraya gelir, tarihi sohbetler, eleştiriler yaparız. Hafta sonlarında da, küçük bir grup halinde, buradan başlayarak Sultanahmede, Eyüp Sultana doğru yürürüz, tarihi yerler, mezarlar, çeşmeler ne görürsek inceler, kaydeder, çizer ve döneriz. Arzu ederseniz bize katılın, size arada sırada bazı sokakların yazılması, tarifi için imkan elbette veririm. Ansiklopedi şimdi Arnavutköy maddesinde, eminim size derhal durumu belirtilmesi gereken bir sokak verebilirim. Ücrete gelince, tabiidir ki bir maaş veremem, ama herhalde cep harçlığınız çıkar. -118- -Çok teşekkür ederim. Oo, ben de ismimi söylemeyi unuttum: İsmayil. İsmayil Bican.                     -Pek ala İsmayil, adına oldum mail, diye gülümsedi ve ellerimi sıktı bilge adam, bu hafta <em>sonunda buluşuyoruz, d’accord?                     -D’accord</em>! Gerçekten de eşref saatine rastlamış olsam gerek. Bunu, rüyamda görsem inanmazdım. Hafta sonlarım da böylece, yeterli derecede dolmuş ve maddi manevi değerlendirilmiş olacaktı. İstanbul bana gerçekten kollarını açıyor ve bağrına basıyordu. Gelecek üç yıl için, İstanbul Ansiklopedisi bana, Babıalinin büyüklerini uzaktan yakından tanıdığım, Muzaffer Esen, Niyazi Ahmet Banu gibi isimlerle arkadaşlık, daha doğrusu eşlik niteliğinde bir dostluk kurmama ve bir ansiklopedi nasıl hazırlanır, nasıl yayımlanır, bunları öğretmede çok yararlı oldu. Muzaffer Beyin Son Posta’da da ilişkileri vardı, Fantoma serisinin çeviricisi olarak yeterli şöhret yapmıştı. Onun sayesinde, Ankara Caddesinin dirsek yaptığı o köşede, esrarengiz girdi çıktıları olan Son Posta için de, seyrek de olsa, İsveç’ten gelen gemicilerin ve seyyahların bazı Boğaziçi gezileri için Fransızca olarak yaptığım röportajlarım da gazetede yayımlanınca, başım gerçekten göğe değmişti artık. Remzi Kitabevinin sahibi Remzi Bey, yazar Va-Nu, Varlık yayımlarının sahibi Yaşar Nabi Nayır Beyler, Ahmed Halit Bey ve diğerleri, selamlaştığım kimseler arasında idi. Bu arada Babıali oyunlarına de geldiğim zamanlar oldu, örneğin Ahmet Bey eniştemden duyup da kaleme aldığım iki ciltlik Eski Türk Masalları, Ahmet Halit Beyden şikayet edip de ayrılmış, koca burunlu, sonradan madrabaz olduğunu anladığım bir Necmeddin Beye emanet ettiğimde, kendi ismimle masallarım basılacak diye aylarca bekledim. Ama sonunda aldığım yanıt “kayboldu,” idi. Eserleri verdiğimi hiç bir şekilde kanıtlayamazdım. Üstelik, bir süre sonra, masalların değiştirilerek, teker teker ve farklı isimler altında, Mızraklı İlmihal gibi renkli kapaklarla satışa çıkarıldığını görünce içim cız etti. Hakkımı arayacak hiç bir kanıtım yoktu. Hangi parayla avukata gidersin ve ne elde edersin? Başarı yönünden, evet, ismim daha tanınmamıştı ama, on yedi yaşındaki benim gibi bir gencin yazıları, sokak ya da semt isimleri altında, dışardan ne kadar basit gibi görünürse görünsün, İstanbul Ansioklopedisi gibi tarihi bir eserde, ismimle yayımlanıyordu. Reşat Beyin, yazılarının kendi ismiyle çıkmasına izin verdiği başka bir üniversite öğrencisi vardı: Semavi Eyice. Deha düzeyinde, çok bilgin ve dopdolu bir Arkeoloji öğrencisi. Onun getirdikleri daha bilimsel ve araştırma ürünüydü. Semavi ağabeyle daha yakın olmak isterdim ama, o çok meşguldü ve bizim Pazar gezintilerine pek iştirak etmiyordu. Maddi durumum oldukça rahatlamıştı. Bir ya da iki yazı başına aldığım beş lira, beni çok endişeleyen kanun taksidimi karşıladığı gibi, bu mümtaz kişilerle beraber köprü üstünden Haliç’e yürümek, ya da o zamana kadar ciddi bir lokantada yemek yememiş olan benim, Sirkecideki Konya Lokantasında patlıcan ya da tas kebabı ısmarlayabilmem, bana sanki başka bir ayrıcalık veriyordu. Hayat güzelleşmeye başlamıştı. Sakın tüm bunlar bir rüya olmasın? Reşat Ekrem Bey genellikle meze olarak midye tavası, balık tava, roka salata yer, ve rakı içerdi. Muzaffer Esen, diyabetik olmasına karşın, pek perhiz etmez, az da olsa rakı ve tatlılarla yetinirdi. Galatasaraydaki pasaja iki kez gitmiştik. Herkesin hürmetle selamladığı bu adamları paylaşmak benim için gerçek bir şerefti. Herhalde Beyazıt kahvelerinde her tıbbiyeli için “mutlak” olması gereken briç’i öğrenmediğim için hiç mi ama hiç hayıflanmıyordum. -119- Böylece, eğitimimi tamamlayabilmenin yanında, İstanbul gibi cevher dolu bir şehrin kültürel hazinelerini, kişisel gelişmem yolunda attığım ciddi adımlar beni gerçekten mutlu ediyordu. Ama, gerçek bir arkadaşlık ve kardeşlik havası içinde, temiz Anadolu çocuklarıyla beraber paylaşılmış bir okul ve yatakhane hayatından sonra, doğrudan doğruya, hep büyük insanların rol oynadıkları ve performanslarını sergiledikleri Tıp gibi ciddi bir bilim ve Babıali, Konservatuvar gibi yayım ve sanat alanlarına maruz kalmam, sundukları ayrıcalığın yanında ürkütüyordu da. Yapayalnız ve korumasızdım. Yaşantılarımı kimseyle paylaşamıyordum, nerede, nasıl davranılacağı, bir problem çıktığında nasıl çözüleceği konusunda bana yol gösteren yoktu. Mamafih, zekam, çalışkanlığım ve dürüstlüğüm genellikle beni doğru yoldan şaşırtmadı. Bahsini ettiğim meşgalelerden dolayı, tabiatıyla, derslerime çalışmam gecenin geç saatlerine kalıyordu. Bu bence daha iyiydi, zira herkes yatağında uyurken, gecenin sessizliğinde bilim dünyasının derinliklerine girmek de ayrı bir zevkti. Gelgelelim, unutmayın ki, esnaf kafalı bir adamın oğluydum ve onun evinde yaşıyordum. Gece yarısını bir az geçmişti sanırım, bir gece beybam, yüz numara dönüşü olsa gerek, mavili beyazlı Sing Sing pijamalarıyla kapıda belirdi:                     -Ne o? Sen daha yatmadın mı?                     -Hayır. Yeni çalışmaya başladım. Notlarımı okuyorum.                     -Şurada burada dolaşacağına, eve erken gel de bu kadar elektrik yakma. Sana yarım saat mühlet, yoksa gelir kendim kaparım.                     ”Mademki bakmayacaktın, neden çocuk yaptın?” diyesim geldi ama gece yarısı bir tartışma kapısı açmanın anlamı yoktu. Yanıt vermedim. Kapattım notlarımı ve gözlerimi de. Düşünüyordum. Ne yapmalıydım? Ayrı bir yerde yaşamayı planlasaydım, cep harçlığı yaptığım işlerin hiç birisi benim karnımı doyuramazdı. Dönme dolap beygiri gibi aynı düşünceler üzerinde, çözüm bulmaksızın, yineleyip duruyordum. Külleri soğumak üzere olan mangalı yatağıma döküp yangın mı çıkarmalıydım? Evi terkedip gitsem, nereye gidecektim? Çocuk Esirgeme Kurumu için herhalde yaşım büyüktü. Samimi olarak, bir miço’luk bulup okyanuslara giden gemilerle ortadan toz olup gitmeyi arzuladım içinde. Devlet bana altı yıl paşalar gibi bakmıştı; eğer Üniversite’ye girmeseydim, dokuz yıl mecburi hizmet ödemem gerekecekti. Bu demekti ki, bir memur ya da bir yerlerde yardımcı bir pozisyonda, gençliğimin en verimli yıllarını şurada burada basit bir çalışan olarak geçirecektim. Babam denen hain nasıl olur da bunu düşünmez, aldırmaz? Hayır, yoluma devam etmekten başka çıkar yol yoktu. Halacığımın, eski bir yatak örtüsünden bozarak yapıtığı kareli pike bozuntusunun örttüğü, bacakları sallanan eski masamı şöyle bir yokladım, çekmecesinden ufak bir kağıt parçası çıkarıp üstüne yazdım: “Ya hammal, ya doktor!” ve gözlerimin dikine baksın diye, tam karşıma, duvara zamkla yapıştırdım. Verdiğim karardan emindim ve kimse beni yolumdan döndüremeyecekti. Bu kati kararımdan rahatlamış olsam gerek ki, böyle zamanlarda bildiğim bir iki duayı okuyarak uykuya dalmak aklıma bile gelmedi. Mışıl mışıl uyumuşum. Rüya bile gördüğümü hatırlamıyorum. Pek rüya görmem ben, zaten sefalet içinde yaşıyorsun, rüyalar sana ne mesaj verecek? Hiç unutmam, bir kez rüyamda, sanki Florya plajı gibi bir yerde, kumlarla oynuyordum ve kumların arasından madeni paralar çıkıyordu. “Mümkün değil bu gerçek olamaz, rüyadır bu!” deyip kendimi, gözlerimi açmaya zorlamış kendimi ve gerçeği anlayınca, “Gördün mü?, ama gene de hoşuma gidiyor, “diye gözlerimi kapayıp kendimi rüyanın o latif kadife koltuğuna bırakmış.

Devam edecek

İSMAYİL (2)

Elektrik olayından bir iki gece geçmişti ki, sizlerin de teslim edeceğiniz üzere, hakkında hiç te kötü düşünmediğim ve hürmette kusur göstermediğim ciciannem, beybama eşdeğer yaptığı bir eylemle ona karşı duyduğum tüm saygı duygularını sildi süpürdü. Göreceli olarak erken geldiğim bir akşam, odamda ders çalışıyordum ki, kapıma bile vurmadan odama geldi, bana bir şey söylemeden iskemleyi çekip tavandan aşağı sarkan lambayı, elindeki başka bir lambayla değiştirmek istedi. Merak ettim,                   -Ne o cicianne? diye sordum.                   -Ön tarafa misafir gelecek de, bu odadaki lamba altmış mumluk, öndeki daha kör, kırk mumluk. Onları değiştiriyorum.                   -Yani, bana sormadan, bana daha kör bir lambayı takıyorsun, öyle mi?                   Birden duraladı:                   -Öyle demek istemedim, ama bu oda daha küçük, öndeki salonu kırk mumluk lamba iyi aydınlatmıyor. Ben de değiştireyim dedim, bu akşamlık.                   -Peki ama, beybam aşağıda dükkanda ampul de satıyor. Böyle bir gereksinim varsa, neye benim lambamı alıyorsunuz, hem de sormadan? Beybama sordun mu?                   -Sordum, “İdare edin!” dedi.                   Pes vallahi. Sessiz sedasız boynumu büktüm, lamba değiştikten sonra okumaya devam ettim. Oda, yenilenmeye muhtaç badanasıyla bana daha karanlık, hatta zindan gibi geldi. Gerçekten, benim hayatımın ışıkları gün günden kararıyordu, hiç olmazsa bu evde. İçimden, lavları patlamaya hazır Etna gibi gelen hissimi, birden yerimden fırlayarak kapıyı olanca gücümle duvara çarparak kısmen tatmin edebildim. Bereket kapının buzlu camı kırılmadı, yoksa beybam canıma okurdu. İşareti almştım: bu evde bana yer yoktu. Ama nereye gidecektim, cami avlusunda yatamazdım ya? Yıl, böyle inişlerle çıkışlarla, ümitlerle ümitsizliğin zaman zaman müsabaka yaptıkları ve çoğunlukla ödün vererek geçti. Tekrar bahar geldi, çiçekler açılmaya, arılar vızıldamaya başladı. Hayatım, doğrusu gençliğimi yaşamadan, sürekli kaçıp kovalamakla meşgul ama dört dörtlük, dolu dolu, önemli bir olay olmadan sürdü gitti. Tecrübeyle bilirim, insan sefalete alışıyor, hem de nasıl bir sefalet içinde olduğunun tam bilincinde olamadan. Fizik dersimin zaten lisedenberi zayıf olduğunu söylemiştim. Gene de geçeceğimi umarken ondan ikmale kalmak bir az tuhafıma gitti. Yazılımın daha iyi gittiğini sanmıştım. Sınıfta kalırsam, Tıbbiyeyi terketmek zorunda kalacağımdan, bu kez durum ciddiydi. Gittim, piyasaya yeni çıkmış kitabı satın aldım ve tüm yaz, hiç bir yerde ekstra çalışmadan, İstanbul Ansiklopedisi ve müzik çalışmaları hariç, oturup o dört yüz seksen dokuz sayfalık kitabı hatmettim. Halbuki oturup Antik Yunan ve Roma tarih ve felsefesini çalışmayı tasarlıyordum. Latince de çalışacaktım ve gelecek yıllarda da, her sene, bir Çağı gözden geçirecek ve konuların derinliğine inecektim. Yok, olmazdı, Eylülde Fiziği muhakkak verip geçmek gerekiyordu, yoksa Agatha Christie’nin “Orient Express”inde bir doktor olup, yolda vuku bulacak faili meçhul cinayetleri çözme fırsatını kaçıracaktım. Oturdum ve inekledim. -121- Eylül geldi, imtihanlara kendimden çok emin girdim, çok da iyi geçti, hatta sonuç ‘orta’ olunca düş kırıklığına bile uğradım. Ama, artık P.C.N. ya da  F.K.B.denen Tıbbın ilk eleme kalburundan geçmiştim ve pre-klinik derslere başlayabilecektim. Ondan sonra Birinci ve İkinci Doktora ‘lar, staj’lar ve imkanı olursa, ihtisas geliyordu. Birden, doktor olmak hayali ile, gerçekten olmak için aşılması gereken manialar gözümde canlandı ve ürperdim. Seneye otopsi, yani ölüleri  kesme pratikleri de yapılacaktı. Hiç te hoşuma gitmeyecekti bu tabii. Ama ne yapalım, köprüleri gelince geçecektik, hem de hiç arkamıza bakmadan. Tıbba devam garanti olunca, şimdi ciddi olarak, evin dışında bir yerlerde kalma, yani başımı sokacak bir kovuk bulma, bir numaralı, isterseniz problem deyin, gaye olarak gözümün önüne dikiliyordu. Halalarıma yanaşamazdım bile, her ikisi de beni oldukça sevmekle beraber, kocalarının mutlak hükümran oldukları bir ev yaşamları vardı. Evlerinde de yer olup olmadığı şüpheli idi. Fazilet Halaların evi zaten dar idi, oğulları Kuleli lisesinden başarısızlıktan dolayı atılmış, o da askeer yazılmak üzereydi. Feraset halamlar ise, Kumrulu sokaktaki, bizim eski eve bitişik evi satıp, Beşiktaş’a taşınıyorlardı, oralarda bir ev almışlardı ve Alaşehir’de işleri bozulup İstanbula gelmeyi tasarlayan Ali Bey eniştemgillerle, geçici de olsa, beraber oturacaklardı. Bana, imkanı yok, bir yer bulunamazdı. Habersiz gidecek olsam, geçmişin de kanıtladığı gibi, kulağımdan tutum beybama teslim edeceklerdi. Yurt’lar çok pahalıydı ve benim için oraları da imkansızdı. Dışarda ev tutan zengin arkadaşım da yoktu. Benim grubum daima dar gelirliler olmuştu. Liseyi beraber bitirdiğimiz ve şimdi İstanbulda erkek kardeşiyle beraber yaşıyan Şahap diye, iri yarı, gözleri parıldayarak konuşan, kıpkırmızı yanaklı, ama çok iyi yürekli bir sınıf arkadaşım vardı. Bir gece ona misafir gittim, iki kardeş sade döşenmiş evde yaşıyor ve yer yatağında yatıyorlardı. O gece cesaret edemedim, ama ertesi sabah kahvaltısında durumumu özetledim ve acaba onlarla birlikte bir yaşama imkanı var mı diye sordum. Şahap, her zamanki saf ve temiz kalbiyle, gözlerini de iri iri açarak, kendilerinin fakru zaruret sınırında yaşadıklarını, evden pek az para geldiğini, yemeklerini kendilerinin yapıp çamaşırlarını bile kendi yıkadıklarını söylediler. Durumumu çok iyi takdir etmesine karşın, hala, evde babamla kalmamı yeğledi. “Mezun olduktan sonra, başka. Bak İsmayil, nasıl altı sene orta ve lise ve Tıbbiyenin ilk yılı geldi geçti? Harçlığını nasılsa çıkarıyorsun, akşamdam akşama eve otele gider gibi git, döven yok söven yok. Ev ne olsa evdir.” dedi. Haklıydı, ama onun kendi mantığına göre haklı oluşu, beni, istenmediğim denmese bile eğreti yaşadığım bir yerde bu yaşama beş yıl daha nasıl dayanacağım konusunda haksız kılmıyordu. Kös kös eve döndüm. O günlerde İstanbulda “Çöpçatan” diye, dergi ile gazete arası bir yayım vardı. Evlenmek isitiyen kimseleri birbirleriyle tanıştırıyorlardı. Küçük küçük ilanlarda, ya belirtilen bir telefonu yanıtlıyorsunuz, ya da ne olduğunu anlamadığım bir ‘posta kutusu’na mektup yazıyorsunuz. Bir tane aldım, üç kuruştu tanesi galiba. Akşam, odamda, sanki vaktiyle orta okulda kütüphanede Kamasutra’yı okur gibi, ders kitaplarımın birinin içinde, gizli gizli, kalbim çarpa çarpa okudum. Evet, bir sürü insan evlenmek istiyordu. Ben on yedi yaşımı henüz bitirmiştim ve bir ev kurabilmekle uzaktan yakından bir ilgim yoktu. Gazetede ilan edilen yaşlar, yirminin üstündeydi ve herkesin bir işi vardı, ya Belediyede memurdu, ya da Hal’de çalışıyordu. İlanları verenlerin çoğu erkekti; bazıları kadınla birlikte çalışmayı, ya da varsa, evinde oturmayı öneriyorlardı. Benim ne telefonum vardı, ne de posta kutum. Ama, ne zarar vardı, -122- Cihangirdeki evin adresini verebilirdim. Mesele, bana uygun bir ilanı bulmaktı, ondan sonra ev derdinden kurtulurdum. Uzatmayayım, iki ilan seçtim, iki genç kadın, 19 ya da 20 yaşlarında, “İyi karakterli, geleceği olan, içkisi, kumarı olmayan, güvenceli bir erkek” ile evlenmek istiyorlardı. Oturdum, en güzel edebi yetimi kullanarak, ne kadar sevecen ve aynı zamanda sevgiye gereksimim olduğunu, iyi karakterli olmakla beraber tek eksiğimin bir evi geçindirmek için gereken gelire henüz sahip olamadığımı, yerim de olmadığını, ama beş sene sonra işlerin değişeceğini, meşhur bir doktor olacağımı filan hep döktürdüm. Ertesi sabah, Galatasaray postanesine elimle götürüp postaya verdim. Eminim, bir hafta on gün zarfında olumlu bir yanıt gelecekti ve benim problemlerim, hayat boyunca çözülmüş olacaktı. Benim talih köprüsünün altından çok sular, nice nice on günler geçti, ses yok. Biliyordum beni anlayamayacaklarını. Biliyordum insanların nasıl sevgi denen şeyi vermeyi bilmediklerini. Ama belki de, bilmediğim daha başka şeyler vardı hayatta, büyüyecek ve öğrenecektim. Okulların açılmasına bir iki hafta kala, hayatta açıkça konuşabileceğim yegane kimse olan halama yaklaştım.                     -Halacığım, okul yılı gene başlıyor. Üst başa, doğru dürüst bir yerde yaşamaya ihtiyacım var. Sensiz de olamam. Biliyorum, evlenmek için de yaşım lüçük, ama, “iç güveysi” denen bir şey varmış, nedir o?                     -Oğlum, iç güveysi demek, bir erkeğin, bir ailenin kızıyla evlenip o aileyle birlikte yaşaması demek. Okulunu bitirmeye bir iki yıl olsa, kolay, ama daha en az beş yıl var diyorsun, sonra askerlik. Evlenmek için de bir az küçüksün, kaynanan, kaynatan sana çocuk muamelesi yaparlar. Seneye bir de bebek olur. Senin gibi geleceği olan bir genci kaçırmak istemezler ama, bir tatsızlık çıkarsa, gidecek yerin yok.                     -Yurtta kalmak için beybam para vermez değil mi? Ne dersin?  -Sormaya sorarım ama, cevabını sen de ben de şimdiden biliyoruz. Ben bile onlara çok geliyorum. Feraset halanlar Beşiktaş’a yerleştikten sonra, ben de onların yanına gideceğim galiba, burada bana da pek yer yok artık. Gözleri nemlenmişti ve bu, benim kalbimi kanatıyordu.                     -Halacığım, seninle ne alıp veremedikleri var? Senin bir kuru canın var, onlara hizmet edersin daima, dükkanda da çalıştın. Kuru bir boğazınla bir iki cigaran, daha ne?                     -Bildiğin gibi ben yalnızca dükkanda çalışmakla kalmadım, bu ev yapılırken ustalara taş taşımaktan belimde fıtık bile oldu. Ciciannen istemiyor, ama neden bilmem. Herhalde bir evde iki kadına yer olmuyor. Sen bana üzülme. Bilirsin, ben kimseye küsmem, herkesle geçinirim. (Bir an durakladıktan sonra) Geçen gün ciciannen bir kadına elbise provası yaparken konuşuyordu. Emekli bir paşanın bekar bir kızı varmış. Gençmiş, güzelmiş. Paşa Bey ve hanımı kızlarına pek düşkünlermiş, ounu dışarıya vermek istemiyorlarmış. Bilmem, istersen ciciannenle bir konuşayım. Kızı bir görürüz, olursa olur, olmazsa olmaz. Ha, ne dersin?                     -Sen ciciannemle bir görüş, ben de düşüneyim. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmayalım. Doğru, ben çok evciment bir erkeğim, ama bir aileyi madden geçindirmekten çok uzağım. Sensiz de yaşamak istemem. Bakalım, hele sen bir görüş de. Gerçekten de halam, ben ve kitaplarım, hep birlikte, başka bir kadınla mutlaka mutlu olabilirdik. Neden olmasın? Heyecandan saatlerce uyuyamadım. -123- Ertesi gün, daha sabahtan aldı beni bir düşünce. Evlilik, sırf cinsiyet açısından bakılsa bile, birbirine ait olmak güzel bir histi herhalde. O günlerde benim cinsel, erkek olarak yegane faaliyetim, on beş kuruşum olunca alabildiğim Yıldız mecmuasında renkli renkli çıkan Hollywood güzellerinin yarı çıplak resimleri karşısında otuzbir çekmekti. Gerçek cinselliğe yaklaştığım zamanlar olmuştu ama, pek de normal yollardan değil sanırım. O zamanlar belki her genç erkeğin başına gelebilecek ama kimseden duymadığım, gerçekte de bir az utanç duyduğum bir iki deneyimi yazmadan geçemeyeceğim. Hiç sanmam ki dünya bunları ilk kez duyuyor. Kış ortası, Beyazıttan tramvayla tepebaşına geliyordum. Tabii araba tıklım tıklım ve herkes birbirine yakın. Tepebaşı durağına geldiğimizde kapıya yanaşma gayretlerime karşın çıkamadım. Bir durak sonra inerim diye durdum. Önümde kısa boylu, işçi kılıklı, gerçekte de bir az boya kokan -herhalde boyacı ustası- bir adam vardı. Arkası tamamen bana dönüktü ve birden, onun, kalçalarıma sürünürcesine adeta bana yapıştığını hissettim. Tuhaf bir duyguydu bu. Önce aldırmadım, ama onun vücudunun sıcaklığı, cinselliğimi uyandırmıştı. O da bu uyanıklığın farkına varınca, işvesini ve yavaş haraketlerini daha da artırdı. Kulaklarıma kadar kızarmıştım, etrafıma şöyle bir bakındım, kimsenin umurunda bile değildi. Utanç bir yana, garip bir haz almaya başlamıştım. Ama ya gelirsem? Tramvayda kepaze olacaktım. Kendimi geri çektim, yana dönmeye çalıştım ve Galatasaray durağına kadar kendimi zor idare ettim. Adam, durakta benden önce indi ve gayet cömertçe bana bakarak, herhalde benim onu izlememi bekledi. Ben utancımdan ve sıkışıklıktan, Galatasaray Lisesinin binasının yan sokağındaki genel helaya koşaraktan kendimi güç bela atarak boşaldım. Demek kalabalık tramvaylarda böyle şeyler oluyordu. Acaba eşcinsel mi olacaktım ben artık? Bir titredim, ama, kendi kendime ‘Hayır!’ dedim. Altı yıllık yatılı okulda bu olasılık, ya da istek aklıma bile gelmemişti. Herhalde bu işler bilinçsel bir seçenekle olmuyor. Ama, ne de olsa, bir iki gece uykuya dalmadan ürperdiğimi anımsarım. Mamafih, acaba gerçek cinsel temas, tercihli olarak bir kadınla nasıl olur acaba diye düşünmekten de kendimi alamadım. Ya yapamazsam? Böylece, cinsellik hakkında, yarı korku yarı istek karmaşa bir his zihnimi meşgul etmeye başladı ve tramvaylarda acaba millet ne yapıyor diye gözlemeye başladım ve hayrettir, hemen hiç kimseden bir belirli şikayet olmadan, bazı kimselerin, genellikle erkeklerin kadınlara gereğinden fazla yakın olduklarını, tramvay aniden durduğunda, sarsıldığında çok daha yakınlaşmaların olduğunu, zaman zaman genç kızların ya da başörtülü hanımların, sanki ‘lahavle’ çekercesine başlarını geriye döndürdüklerini, bazılarının da yer değiştirdiğini farkettim. Meğer neler oluyormuş dünyada da benim haberim yokmuş. Yine bu konuda, kaza mı yoksa istekle karışık bir olgu mu desem, bir akşamüstü Tepebaşından Karaköy yoluna inerken, bindiğim tramvay Şişhanede virajı alırken vatman anide durunca ben iki adım ileriye fırladım, daha doğrusu fırlatıldım ve yere düşmemek için, önümdeki, iri yapılı bir kadının, -sanki cankurtaran simidine sarılır gibi- iki koca göğsüne ellerimle sarılıverdim. Kadın, öfkeli bir şekilde bana dönerek, güzel bir Fransızca ile, “<em>Oo, gros-betas de</em> <em>Dieu</em>!” (Yani, Allahın hayvanı!) dedi. Ben de ellerimi geri çektiğim gibi, “<em>Vous-avez</em> <em>mougi beaucoup de cause</em>” (Yani, siz gereğinden fazla böğürdünüz!” diye yanıt verdim ve ellerimi geri çekerek tavandan aşağı asılan kayışlara tutundum. Bir tesadüftü belki, ama gene uyarılmıştım. Kimse bir şey demedi, çünkü (içerden bilmem), dışardan gayet ani, kazaen olmuş gibi bir şeydi. Ama belli ki, tehlike çanları çalıyordu. Kalabalık tramvaylardan vazgeçmek gerekiyordu. Ne yapacaktım? Galataya, tünelin alt bacağına gelip tünelle Tünel’e çıkıp oradan yürüyecektim. Ve nitekim, bir süre öyle yapmaya koyuldum. -124- Bir gece konservatuvardan çıkmış ve tünele binmek üzere o yöne yönelmiştim ki, yetmiş yıllık tünelin kayışının kopup bir felakete neden olduğunu duyunca benim tünel arzum da bir süre için maskelenmiş oldu. En iyisi tabanvaydı. Yürü babam yürü. Ama eninde sonunda gene bineceksin; felaket gelirken ‘Ben geliyorum!’ diye sinyal vermiyor ki! Tramvayları kullanmaya başladığım o devirde, bir cumartesi akşamüstü, Galatasaray’a yaklaşırken, şöyle bir iki metre mesafeden, otuz – otuz beş yaşlarında, şişmanca, boyalı, süslü püslü, dıştan daha çok profesyonel bir orospuyu andıran bir kadın bana çok çekici, davetkar gözlerle baka baka iniş kapısına yaklaştı. Ben de zaten iniyordum. O önümden yürüyerek, pervasızca zaman zaman başını geriye çevirerek İstiklal caddesinde yürümeye başladı ve Büyük Parmakkapı sokağına daldı. Üç dört apartman ötede bir binadan içeri girdi ve gülümseyerek, gözleriyle bana bir davetiye çıkardı. Ben, ince uzun boylu, on yedisinde oldukça yakışıklı bir gençtim, ama şimdiye dek hiçbir kadının ardından gitmemiştim. Üstüne üstlük, bu tür faaliyetler için, cesratein ötesinde, ekstra param hiç bir zaman olmadı. O bina bana pek yabancı değildi, ikinci katında ermeni bir diş hekimi hanım vardı, bir kez ciciannem beni ona götürmüştü. Acaba onun ofisinden sekreter gibi bir tanıdık mı diye düşündüm, ama belli ki değildi, hiç kimse bu kadar istekli bakamazdı. Kadın kapıdan içeri girdi, taş merdivenlerden çıkarken eliyle de belli bir işaret yaptı ve gülümsedi. Kalbim ağzıma gelmiş, bir kuş gibi çırpınıyordu. Uyanmıştım da. Kapının önünde bir süre durdum ve tereddütle ben de merdiveleri tırmanmaya başladım. Birden aklıma geçen haftalarda ciciannemin bir konuşma esnasında (büyük mü yoksa küçük mü) Parmakkapı sokağında bir kadının arkasından giden bir erkeğin içerde nasıl bıçaklanıp öldürüldüğü havadisi aklıma geldi, titredim. Mamafih, tırmanmaya devam ettim. İkinci katın antre kapısı hafif aralık bırakılmıştı, demek ki kadın içeri girdikten sonra bana pasaj için bu işi yapmıştı. Bir an durakladım, sonra içimden gelen bir hisle, sessizce bir kat daha yukarı çıkıp merdivenin üst basamağında görülmeyeyim diye bir az geri çekilip aşağıya kulak verdim. Otomatik ışık zaten sönmüştü. Bana bir iki asır kadar gelen bir iki dakika geçti, aşağıdan kapının ardına kadar açıldığını ve kadının içerde birine seslendiğini işittim:                     -Aa, yok, gelmiyor galiba!                     Bir iki an sonra, galiz, kaba bir erkek sesi ona eşlik etti:                     -Yuh sersem, kaçırdın kekliği. Ne dersin aşağılara inip şöyle bir kolaçan edeyim mi, yoksa sen mi inersin gene?                     -Yok, ben inmem. Genç adam, korktu herhalde. İsterse gelir. Sen içeri gir, senin sesini duymasın eğer gelirse.                     Nat Pinkerton ve Nik Karter’leri okumanın yararını görmüştüm. Beş dakika daha bekledikten sonra ayaklarımın ucuna basa basa öylesine toz oldum ki, hiç unutmayacağım. Öldürüleceğimi bilmem ama, ilk pazarlıktan sonra cebimde para olmadığı anlaşılınca herhalde, en aşağısından temiz bir dayak yiyecektim. Sonra, nereye şikayete gideceksin ve ne diyeceksin? Eve gidince tabii bu olaydan kimseye bahsetmedim. Şu ana kadar hep içimde kaldı. Ama cinsellik gitgide, nerdeyse bir takıntı halinde zihnime gelip gidiyordu, bereket Yıldız dergilerine. -125- Başka gençlere ne oluyor bilmiyorum ama, bu aralarda kısmetim erkeklerden de bol gibi. Daha önceki yıllardan da beybamın dükkanına ziyarete gelen, görme özürlü, dolayısıyla bastonuyla yolunu seçen Ethem Efendi diye bir zat vardı. Bir iki yıldır görmemiştim, zaten evde yokum ki. Benim Tıbbiyeye girdiğimi, dolayısıyla genç ve yakışıklı, belki de paralı, biri olduğumu düşünmüş olacak ki, bir Cumartesi vizitinde eve geldiğimde onu dükkanda beybamla oturuyor gördüm. Artık el öpme yaşımı geçtiğinden, beybam beni ona yeniden takdim edince, el sıkıştık. Ethem efendi, sıradan giyimli, ellilerinde, saçları kırlaşmış bir adamdı. Ellerimi gereksiz derecede uzun bir zaman elleri içinde tuttu ki, bir az rahatsız olarak adeta geri çekmek zorunda kaldım. Babam da ben ordayım diye, fırsattan istifade, belki yüz numaraya gitmek için bizi yanlız bırakarak dükkandan eve geçti. Ethem efendi, sıcak bir sesle:                     -Oo, İsmayil Bey, maşallah. Tıbba gidiyormussunuz. Ee, artık erginliğe erişmiş, yakışıklı bir genç olmuşsunuzdur. Sizi küçükken daha iyi görürdüm, şimdi ancak yolumu seçebiliyorum, o zaman bile yakışıklı bir çocuktunuz. Ee, biz yaşlandık artık. Hiç bir şey çalışmıyor. Bilmem hatırlar mısınız, benim bir karım, bir de kızım var. Kızım da büyüdü, ele avuca sığacak bir hale geldi. Artık karımı tatmin edemiyorum. Anlıyorsunuz değil mi?                     Sıcak bir şeyler ensemden başlayıp, derimin dışından omurlarıma doğru bir lav gibi akmaya başladı. Uyanmaya da başladım, ama garip bir sıkıntıyla. Ama paşa, eli bastonuna dayalı, devam etti:                     -Herhalde uyanmaya başladın değil mi? Normaldir senin yaşında. Ben, belki unutmuşsundur, Firuzağada, çeşmenin altındaki sokakta oturuyorum. Hanım ve kızım her zaman evdeler. Seni ziyarete bekleriz, her ikisi de memnun olurlar herhalde.                     İkinci kez sünnet oluyormuşum gibi pipim sızlamaya başladı. Samimi hissim, tüm bunların bir hikaye olup, beni kendisi için davet ettiği yolundaydı. Ama ya hikaye doğruysa? Ya kadının bir erkeğe gereksinimi varsa? İyi bir başlangıç olur muydu acaba? Yok, olamaz! Hayır, neye olmasın? Kızı mı annesi mi? Zihnimi ve vücudumu kontrol etmeye çalışırken bereket beybam geri geldi ve bir bahaneyle sıvıştım. Ne garipti şu dünya. Benim fantazim bir doktor olmak, sırası gelince de evlenmek ve çoluk çocuk sahibi olmak, çocuklarıma benim gördüğüm ve yaşadığımdan daha iyi bir şans vermek. Seks’i de herhalde sırası gelince, Adem Babadanberi herkesin yaptığı gibi yapmak. En iyisi erken evlenmek, iyi yapamazsan ya da beceremezsen gençliğine verirler, zamanla, yaparak öğrenirsin. Tıpta nasıl uzmanlığa gireceksem, herhalde o işin de bir uzmanlık süresi vardı. Derin bir nefes aldım ve rahatladım. x      x Paşa Beylerden yirmi dört saat içinde olumlu yanıt geldi. Bu hafta sonu, pazara, Cihangir’e bizim eve geleceklermiş. Halamın yüzü gülüyordu. Ben gülümsüyordum ama içimden tir tir titriyordum: Nasıl bir işe giriyordum? Evlilik, hele içgüveysi herhalde yatılı okula benzemezdi. Ama bir taraftan da, “başkalarının oğlu olmak” fikri hoşuma gidiyordu. Belki farklı bir itibar görecektim. Zekam, genç yaşta çizdiğim yol, çalışkanlığım ve dürüstlüğüm belki de takdir görecekti. En güzeli, bakkal beybam yerine paşa beybam olacaktı. Böylece belki de beybamdan bir intikam almış olacaktım. O dört yaşındayken bana, koskoca mahkeme huzurunda, kendisini mi annemi mi seçme hakkımı (sözde) bana vermişti. Şimdi bir ergin olarak, gerçek oyumu kullanacaktım. Derhal hazırlığa başlamalıydı. Hemen bir berbere gitmek yapılacak ilk işti, damat tıraşı mı ne derler ona, ondan isteyecektim. Sonra da elbiselerimi prezantabl bir hale getirmem gerekecekti. -126- Elbisem, benim meşhur, liseden kalma, lacivert takımım. Yaka ve paçaları yağdan, kirden bir az cilalanmış ama, sevgili halacığım onları daha cumartesiden gazla sildi ve tüm akşam, kokusu gitsin diye, balkonda asılı bıraktı. Pazara hazırdım. İki gömleğim de yıkandı, daha beyaz olanına kırmızımsı bir de kravat takınca, üst yarım tamamdı. Evde terlik mi giysem, ayakkabı mı giysem diye uzun uzun düşündüm. Terlikler daha rahattı ama, kenarları yırtık pırtık olmuştu. Ayakkabıları suyla yıkasam? Yok, paşa ailesi için ayıp olurdu. En iyisi Galatasarayda, sokak içinde, genel helalara bitişik lostra salonuna gitmek ve yüz parayı gözden çıkarmak gerekiyordu. Neyse, onu da yaptık ve beklenen pazar günü geldi çattı. Öğleden sonra odamda oturmuş, kalbim küt küt atarken düşünüyordum: Kız acaba güzel miydi? Beni beğenecekler miydi? Acaba onlara henüz tıngırdatmaya başladığım kanun mı çalsam, yoksa Beaudlaire’in “Fleurs du Mal”inden bir şeyler mi okusam? Akşam gazetesinin açtığı bir müsabakalada yayımlanmış “Makinacı Baba” diye bir öyküm vardı, acaba onu mu okumalıydım? Ukala mı derlerdi bana acaba? Kapı tıklandı ve bu konuda dolaylı dolaysız bana şimdiye tek bir kelime söylememiş olan ciciannem, yüzünde bir gülümseme,                     -Misafirler geldi, dedi.                     -Peki, dedim, birazdan orada olurum.                      Koridoru nasıl geçtim hatırlamıyorum. Ceketimin önünü iliklemeliydim, yoksa terbiyesizlik olurdu. Açık kapıdan, yüzümde titrek bir gülümseme, yavaş adımlarla salona girdim. Ciciannem:                     -İşte oğlumuz, diye beni takdim etti. Salonda, İki kişilik koltukta biri orta yaşlı, saçları ondileli, temiz pak giyinmiş bir hanımla bir az daha gençce, tombulca, kırmızı kırmızı yanaklı, çocuksu yüzlü, rengarenk emprimeler giymiş, kollarında altın bilezikler şakırdayan iki hanım oturuyorlardı. Bir az mahçup, orta yaşlı hanımın elini öptüm, diğeri daha genç olduğundan zaar, elini öpmeme izin vermedi. Sanki bir suç işliyormuş gibi yüzlerine bile bakamıyordum. Paşa baba, bu ön eleme için bereket, gelmemişti. Ben bir sandalyaya iliştim. Kadın işi, havadan sudan şeylerden bahsediyorlardı. Ben, dört kadın arasında yalnız kalmaktan, biraz mahcubiyetten, bir az da hata yapmaktan korkarak sessiz kalmayı yeğledim, hiç olmazsa bir süre için. Zira iki hafta evvel, ciciannemim bir arkadaşı onu ziyarete geldiğinde, ben de aynı odada sessiz sedasız uslu uslu oturup kitabımı okumuştum. Tabii arada bir ne konuştuklarına kulak veriyordum, ama karışmıyordum. Hanım, aile içi ve dışı bir takım felaketlerden ve onların nsıl üstesinden geldiğinden bahisle, şimdi daha büyük bir cesaretle, belki de şans alarak çalışma hayatına başlayacağından, ama korkmadığından bahsediyordu. Ben, sözlerinin tam o noktasında, çorbada benim de bir kaşığım olsun diye, çok iyi bildiğim atasözlerinden birini, herhalde bilgiçlik taslamak emeliyle hemen yapıştırıvermiştim: “Ölmüş eşek kurttan korkmaz!” ve onlardan beğeni yerine, yanıt olarak, hayretten gerilen yüzlerini görünce şaşırmıştım. Hatam neydi, bilmiyorum? -127- Neyse, kahveler içildi, zamanın kararttığı gümüş şekerlik içinde Haci Bekir lokumu sunuldu. Ben de arada bir, okul ve yaptığım işler hakkında, tüm bitmemiş cümlelerle, kesik kesik sözcüklerle lafa karışıyordum. Nerdeydi benim söz cambazlığım? Ya kız da gelseydi ne olacaktı? Neyse, bir, bir buçuk saatlik hoş beşten sonra, hanımlar müsaade istediler ve “yine görüşürüz inşallah!” ile uğurlandılar. Bu kez, yalnızca eller sıkıldı. Misafirler ayrılınca rahatlamıştım ama, onlar beni nasıl buldular diye meraktan çatlıyordum. Ciciannem, her zamanki gülümseyen yüzü ve rahatlığıyla hemen bana sordu:                     -Nasıl buldun kızı İsmayil? Sen bir az mahçuptun amma, her zamanki bilgili ve terbiyeli halinle herhalde onları etkiledin.                     -Hangi kızı? diye şaşkınlıkla sordum, kız gelmedi ki?                     -Nasıl gelmedi?. İkisinden genç olanı, paşanın kızıydı. Bir az tombulca ama, güler yüzlü. (Halama dönerek) Sen ne dersin abla? diye sordu.                    -Vallahi ben bilemem, dedi halacığım, ailesi belli, temiz, asil kız. İsmayil’den de bir az büyük gibi. Nasıl olsa acelemiz yok, düşünürüz. Sen ne dersin İsmayil?                    Şaşkındım, kızgındım; içimden, sirkte, ziyaretçilerin dikkatine, maymunların göğsüne asılmış ilanlar gözümün önüne geldi: “Lütfen beni beslemeyin!”. Hışımla evden çıkıp İnönü Gezisinde iki tur attım. Boğaz uzaklardan ne sakin, ne olgun, ne bilge ve ne sessizdi. Altmış paraya bir simit aldım, bank’ın üstüne oturarak etrafıma bakındım. Genç anneler, henüz yürüyen küçük yavrularını parka güneşlemeye getirmişlerdi. Bir seyyar baloncu, elinde kocaman kocaman balonlar yığılı bir kümeyi, çocukların dikkatine sunmak için elinden geleni yapıyordu. Erkekler piyasa yapan genç kızları dikizlemekle meşguldüler. Hayat ne güzeldi. O günlerde, Rikkat halamgillerin büyük kızı Leyla Abla’ya, Marmaris’den bir deri tüccarı Şükrü Bey namında bir zatın talip çıktığını yazmıştım. Nişan nikah bir arada olacakmış. Ablam yirmilerinde, adam otuz beşinde, etrafta gezip tozmanın anlamı yokmuş. Aksaray’da, Langa’ya dönerken, yolun dönemecinde, önünden Yedikule-Bahçekapı tramvayları geçen kagir bir apartmanın beşinci katı. Asansörü yok ama, içi iyi. Yemek odasının bir ucundan Marmara sırıtıyor. Leyla ablam da, güzelliğiyle, aile şerefiyle ve kültürüyle zaten Alaşehir’den çok İstanbula yaraşır doğrusu. Onun roman kültürüne yaptığım katkıları daha önceden bahsetmiştim. Ev düzme işi başlamıştı bile. Beyoğlunun en iyi mağazalarından, kız tarafının mecburiyeti malum, yatak odası takımı, oğlan tarafından yemek odası, gene eniştemlerden oturma odası, bir RCA radyo, portmanto, ayaklığıyla birlikte ütü tahtası ve benzeri öteberi. Tabii beni Fransaya gönderecek para kalmaz. Kıskanmıyorum, sadece talihime küskünüm. Misafir yatak odası için bir somya var, ama, bir az darda oldukları için, Sarıyer’deki bir akrabaları söz vermiş, onlarda ekstra bir yatak varmış, yeni, onlar da onu ablamlara düğün hediyesi olarak vereceklermiş. Ama birinin Sarıyer’e kadar gidip o yatağı getirmesi lazım. Kim gidecekti oraya? Kim mi gidecekti oraya? Tabii İsmayil, her zamanki sicilli gönüllü. Bana gidiş geliş vapur ve tramvay parası verildi ve ben yola koyuldum. Sarıyerde evi buldum, meğer evin hanımının kocası Sarıyer kaymakamı değil miymiş? Nedense bir az utandım gibi, koskoca bir Tıp talebesi, bir kaymakamın evinden, elinde ve sırtında, bir yatak taşıyacak. Olsun, kardeş için helal olsun, diye düşündüm. Vapur, tramvay, kan-ter içinde kalarak, görevimi bitirdim. Aldığım “Aferin sana, İsmayil!” yeterdi de artardı bile. -128- Bir hafta on gün içinde diğer hazırlıkların da üstesinden geliniyordu. Enişte beyi daha görmemiştim ama, nasılsa nikahta ya da düğünde tanışacaktık. Yakışıklı, dürüst, çalışkan bir adammış; gözlüklüymüş, sigara ve bir az içkisi varmış ama, akşamcı değilmiş. Erken yaşta öksüz kalmış üç erkek kardeşten en küçükleri. Çocukken bile İstanbul gidip gelerek kendi kendilerini yetiştirmişler. Abiler de Laleli’de iki katlı bir apartman satın alarak birer katına yerleşmişler. Tüm kararlar ailece verilirmiş. Aman ne güzel, tam benimkine (?) benziyor. Düğün Taksim’de, Gümüşsuyu’nda, Park Otel’de yapılacak ve nikah memuru da oraya gelecekmiş. Ne pratik. Davetiyeler basılıyor şimdi. Park Otel hakkında çok ilginç ve esrarengiz şeyler duyardık. İkinci Dünya Savaşının son günlerine geldiğimiz bu günlerde bile, Alman Büyükelçisi von Papen, buraya hala girip çıkarmış. Ben bir kez uzaktan görmüştüm, ne yakışıklı ve asil görünümlü bir adamdı o. Bu hazırlıklar arasında, bir kez bir araya geldiğimizde, özellikle bir gün çeyiz sandıkları eve taşındığında, ablama şaka yollu takıldım:                    -Abla, sana Esat Mahmet Karakurt’un, Kerime Nadir’in kitaplarını kim okuyacak?                    Ablam, yalnızca gülümsedi ve beni sıcaklıkla kucakladı ki, dünyalara değerdi bu. Nihayet nikah günü geldi çattı. Nikah-düğün, bu önümüzdeki cumartesi akşamı olacaktı. Hatırlarsınız, benim meşhur lacivert elbisemin tekrar dolaptan çıkması, belki de yeni bir gömlek ve kravat alınması gerekecekti. Bir yolunu bulacaktık elbette. Evde de halam, ciciannem tuvaletlerini yapıyorlardı: beybam daha sonradan, gerçekten de bir fedakarlık ederek dükkanı bir iki saat erken kapadıktan sonra gelecekti. Hediye filan götüreceğini hiç sanmam.                    -Ben de hazırlanayım artık, diye araya girince, sevgili halacığım, yarı mahçup, kulağıma fısıldadı:                    -Sen bir az üzüleceksin ama, senin, yeni elbiselerin olmadığı için Park Otele gelmeni istemiyorlar. Hep resmi insanlar gelecekmiş, Sarıyer’in belediye başkanı filan. Yıkılmıştım. Hiç sesimi çıkarmadım, doğru Şık sinemasının yolunu tuttum. On bir kuruşu verip, çoktandır ziyaret etmediğim tahtakurulu koltuğa rahatlıkla şöyle bir gömüldüm. Tim Makkoy’un bir filmi oynuyordu. Bir “Alaska” da aldım. Elinde cep feneri yol gösteren hanımın elinde de bir beşlik (kuruş) verdim ve hayatımda ilk kez, onun karanlıkta dalgalanan kalçalarını izledim. Filmi iki kez üstüste seyrettim, gece yarısına doğru, hiç bir şey olmamış gibi eve döndüm. Kapıyı açtım ve doğru yatağıma gittim. Babamgillerin dönüp dönmemeleri, düğünde neler olup bittiği umurumda bile değildi. Tüm aileye bir yuf borusu çalmanın zamanı gelip geçmişti bile. Bu nihai kararımdan sonra, çok büyük bir rahatlıkla mışıl mışıl uyudum. x İstanbul Ansiklopedisi’nden çıktım, yukarıya, Cağaloğlu’na doğru yürüyorum. Çiseleyen yağmur, zihnimi sürekli bir şekilde meşgul eden düşünce selini yavaşlatmak şöyle dursun, kamçılıyor bile: Ben, bundan böyle nerede barınacağım? Milli Eğitim İl Müdürlüğü binasını da geçtim. Ne güzel tarihi bir yapıdır o. İçeri girip de birileriyle görüşsem? Kiminle? Ona ne diyeceğim? Divanyolu’na çıkmadan az önce, köşedeki binanın alt kat camında, yeşil boyayla işlenmiş el yazısı -bir ilan diyeyim-: “Yeşilay Derneği” gözüme çarptı.. Kızılay’ın, İstiklal Savaşındaki Hilali Ahmer’in ne olduğunu iyi biliyorum ama, Yeşilay da ne demek? İçimden bir ses bana, “Gir içeri!” dedi ve ben manyetize olmuş gibi bu sesi izledim. Sekreter olabilecek genç bir hanım ve iki genç, bir takım el ilanlarıyla meşgul. Beni bir gülümsemeyle karşıladılar: -129- -Hoş geldiniz! dediler, Siz de gazetedeki ilanımız için mi müracaat ediyorsunuz?                     Biraz şaşırmıştım, sakinlikle:                     -Yok, dedim, hayır. İlanınızı bilmiyorum, buradan geçerken içimden içeri girmek geldi. Ne yaptığınızı öğrenmek istedim. Ne biçim bir dernektir bu?                     Gençler bana yer gösterdiler ve üstüne üstlük bir de çay ısmarladılar. Dostça bir eda ile, bunun Fahrettin Kerim adındaki bir Tıp Doktorunun başkanlığında, gençliğin sağlığını korumak; sigara, içki ve her tür madde bağımlılığına karşı mücadele için kurulmuş bir dernek olduğunu açıkladılar. Gazeteye, “gönüllü” çalışacak genç arkadaşlar için ilan vermişler ve beni de onlardan biri sanmışlar.                      -Türkiye’nin geleceği, Atatürk’ün dediği gibi, sağlam kafanın sağlam bedenlerde bulunduğu ideali üzerine kurulacaktır. Siz de bir öğrenci misiniz? İsmimi verdim ve Tıbbiyenin ikinci sınıf öğrencisi olduğumu söyledim. Sigara ve içki dahil, hayatımda hiç bir şey kullanmadığımı ve oldukça ideal bir kimse sayılabileceğimi yansıtttım.                     -Üye olmak ve gönüllü olarak çalışmak isterdim, dedim, ama benim ilk ve en önemli gereksinimim, kalacak bir yer bulmak ve tahsilime devam etmek. Ondan sonrası kolay.                     -Buna ancak Fahrettin Kerim Hoca yanıt verebilir. Kendisi çok hayırsever ve çevresi olan bir insandır, Üniversitede de Hoca’dır. Onun muayenehanesi de bir sokak ötede. Arzu ederseniz bir telefon edelim, müsaitse görürsünüz. İçime bir umut doğmuştu ve belki de talih, ilk kez bana gerçekten gülümseyecekti.                     -Size zahmet olmazsa… lütfen.. diye cevap verdim.                     Eksik olmasınlar, Hoca’nın sekreteriyle iki dakika görüştüler. Hoca, beni görmeyi kabul etmişti. Onlara teşekkürle yola döküldüm. Beş dakika sonra muayenehanede ve yarım saat içinde de Hoca’yla yüz yüze oturmuş, konuşuyorduk. Fahrettin Kerim Beyefendi, kısa boylu, tıknazca, kafası nerdeyse kabak, beyaz gömleğinin altından koyu bej renkli takım elbisesiyle titiz giyimini belli eden, tirşe gözlerinden zeka ve erdem fışkıran, derin ve yumuşak sesiyle konuştuğu zaman ta gözlerinizin içine bakan ve sizi hemen etki alanına alan, çok muhterem bir insan olarak beni etkilemiş, nerdeyse büyülemişti. Ne istediğimi sorduğunda, tüm samimiyetimle, kimliğimi, öz geçmişimi, aile durumumu, meşgale ve yetilerimi, gelecek plan ve endişelerimi anlattığımda beni kesmeksizin sabırla dinledi. Sonra, gözlerini yere indirerek, daha ağır ve derin bir sesle yanıtını verdi:                     -Çok ilginç ve zeki bir gence benzersin. Mutlaka yardım etmek isterim. Gelin, birlikte düşünelim, dedi. Tıbbın daha başlangıcındasın, Kliniklere daha başlamamışsın bile. Stajında ya da ona yakın olsaydın…. belki, Fransız’ların “intern” dedikleri, Klinik’te yatıp kalkan ve orada hizmet eden ve okula devam eden biri olabilirdin.. Hımmm. Bir deneyelim! Muhterem Hoca, iki üç hastane kliniğine telefon etti. Sonuçlar pek gönül açıcı değildi. Asistanların onda dokuzu maaşsız, fahri-gönüllü olarak çalışıyorlardı ve mezun doktor olmalarına karşın, onlara bile, hastane içinde sürekli kalacak, yatacak bir yer imkanı yoktu.                                                                          -130- Gözümdeki hüznü okuyan büyük insan, bir az daha düşündükten sonra:                     -İsmayil’di senin ismin değil mi? Bak İsmayil. Ben İstanbul Üniversitesi’nde Nöroloji, yani Asabiye Hocasıyım. Bizim Binamız Bakırköy’de, Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastenesi içinde. Orada iki katlı bir binamız var, ama dopdolu. Asistanlarımı bile yatıramıyorum. Ama, aynı hastane içinde, Üniversitenin Psikiyatri Kliniği var, Hocası da benim en iyi arkadaşım. İstersen ona telefon edeyim, senin bizim gönüllülerden birimiz olduğunu söyleyerek ondan rica edebilirim. Ama ne dersin? Bakırköyde yatıp kalkarak Fakülteye devam edebilir misin?                     Tünelin ucundan sanki nur saçan bir ışık huzmesi parlamıştı bana. Hiç düşünmeden:                     -Tabii Hocam, hiç şüphesiz, dedim.                     -Peki öyleyse, şimdi ben ona telefon ediyorum.                     Hoca’nın bizzat kendisi Psikiyatrinin Büyük Hoca’sına, gözlerimin önünde telefon etti. Bana olan güvencini belirterek Büyük Hoca’dan, eğer yeri varsa, beni talebe olarak misafir edip edemeyeceğini sordu. “Muayenehaneme hemen gelsin!” yanıtı gelince, sevinçle Hoca’nın eline sarıldım, öptüm.                     -Minnetimi ifade edemem, Hocam, dedim. Bunu size ve memleketime ödeyeceğim. Ama ben yine Yeşilay için birşeyler yapmak isterim, çünkü, bugün sizlere tesadüfen gelsem dahi, davaya inanıyorum ve şimdiden yemin edebilirim ki, hayatım boyunca ne sigara ve ne de hiç bir içki içmeyeceğim. Ama, özel olarak Yeşilay’a nasıl hizmet edebilirim?                     -İsmayil, oğlum, sen şimdi Büyük Hoca’ya koş, önce o işi bitir. Olmazsa bana geri gel, mutlaka bir şeyler yapacağım senin için. Yeşilay’a gelince, sen yarın, öbürgün ne zaman vaktin varsa, gene Derneğe git, oradaki arkadaşlar sana açıklarlar. Bizler senin gibi gençleri, İstanbul içinde bir takım gelişmemiş, sosyal ve ekonomik olarak vasatın altındaki yörelere, gençlerle çalışmaya gönderiyoruz. Bakarlar, nerede ihtiyaç var, seni kullanırız. Hadi yolun açık olsun evladım. Büyük Hoca’nın muayenehanesi, Tünel’in Galatasaray’a bakan yönünde, sokak arasında bir yerdi. Eminönünden bir tramvay’la Galata’ya, oradan da Tünel’e, kırk beş dakika sonra Büyük Hoca’nın karşısındaydım. Büyük Hoca, Fahrettin Kerim Hoca’nın tersine, aslan gibi heybetli, büyük ama narin, daha beyazlaşmış seyrek saçlı, mavi gözlü, sanki cennetten inme bir erkek melekti. O bana Manisa’daki Fransızca Hocam Vehbi Beyi hatırlattı. Sanki onun bir az daha yaşlanmış tipi. Batı terbiyesi almış bu büyük adamlarla konuşmak bile bir şeref. Sadelikleriyle büyük bu adamlar, cüsseleri ister küçük ister büyük olsun, ruh yapıları aynı. O da beni dikkatli dinledi ve sonunda:                     -Bak oğlum, dedi. Bakırköy’deki Klinik, ki biz 30. Servis diyoruz, idari bakımdan Belediye Hastanesine ait ama, Üniversite’nin Psikiyatri Kliniğidir de. On bir asistanım var, yalnız biri maaaşlı. Onların üç kişilik yatak odası hemen daima dolu, bazan hafta sonlarında boş olur. Ama orası için söz veremem, abilerin orada nöbet tutuyor. Ama eğer ‘hasta’ statüsünde kaydolmağa bir itirazın yoksa, ki bunu yalnız biz doktorlar bileceğiz, koğuşun içinde, ona bitişik, çok özel üç yataklı küçük bir odadaki boş yatağı sana vad’edebilirim. Servisle arasındaki kapı kilitli değil, ama hastabakıcıların ve doktorların sahip oldukları demir bir anahtarla kolaylıkla girilebiliyor. Kıymetli eşyanı oraya bırakamazsın. Kitapların için garanti veremem, onları belki asistan odasına bırakırsın. Odadaki diğer kimseler, ya hastaneye uzun süre emek vermiş ve gidecek yeri olmayan yaşlı efendi kimseler, ya da gelip geçici, psikotik olmayan, bizlere ve asistanlara da yardım eden kültürlü alkolikler ve benzeri. Bilmem, kabul eder misin? İstersen birkaç gün düşün. -131- bir kaç gün düşün. Eğer bizlerle kalırsan ve ihtisasını bu yolda yapmak istersen, hiç şüphesiz, çok engin bir deneyimin olacak. Ne dersin? Ve bana, engin mavi gözlerinin tüm derinliğiyle baktı. Ona bakınca, sanki okyanusların dibini görebiliyordum.                     -Hocam, dedim, size güveniyorum, başka bir şey düşünce alternatifi lüksüne sahip değilim. Bu branş, yani Ruhbilim, zaten benim için; daha talebeliğimin başında bunu hissediyordum. Yatılı okullara, kalabalığa, yemekhane ve yatakhane adap ve erkanına alışığım zaten. İyi uyum sağlayacağımdan eminim, ama gün gelir de koşullar beni terketmeye zorlarsa, umarım beni affedersiniz. Ama, normal şartlarda, bana gösterilen bu lütufa sadık kalacağıma şerefim üzerine söz veririm.                     -Belli ki çok iyi niyetli ve duyarlı bir gençsin. İnşallah başarılı olursun. Bugün ne? cuma. Ben Kliniğe vizit için pazartesi günü geleceğim. Kararında sabitsen, şimdi telefon ederim, ister pazar akşamından ister pazartesi sabahından gelirsin. İstersen bir gör, ondan sonra kararını ver, ne dersin?                     -Yok Hocam, siz neredeyseniz, ben de orada olacağım, dedim ve gözlerim dolu dolu sessiz oturdum. Büyük Hoca Kliniğe hemen telefonu açtı, başhemşire Mualla’ya, durumumun kısa bir özetini yaparak, aşağıda, erkek koğuşunun dibindeki odadaki yataklardan birini “devamlı” olarak bana tahsis ettiğini, Tıp talebesi olduğumu, ‘gerektiği gibi davranılması’nı buyurdu. Yanıt “Emredersiniz Hocam’dı ve ben Hoca’nın elini öperek, sessiz gözyaşlarımı içime akıta akıta Tünel’den Cihangir’e kadar, kuş gibi hafif, yürüdüm. İçimden, “Dağ başını duman almış,” marşını söylemek geliyordu. Gökteki bulutlar dağılmış, yaklaşmakta olan akşamın tatlı hüznü, iliklerime kadar işlemeye başlamıştı. Bilinmeyen bir dünyaya doğru yol alıyordum ve her zamanki gibi ben, kendi küçük çatanamın kaptanıydım. Göğsüm kabardı.. Cumartesi ilk yaptığım iş, Cağaloğlu’ndaki Yeşilay Derneği’ne gidip hem oradaki arkadaşlara teşekkür ve hem de Fahrettin Hoca’ya minnet borcumu bildirmek oldu. Fahrettin Hoca meşgulmüş, beni göremedi, ama haberi alınca çok sevinmiş. Orada arkadaşlar bana, İstanbulun, kültür ve yaşam tarzı bakımından bir az geri kalmış, dolayısıyla da içki, kumar, sefahat ve suçluluğa yönelmiş, ama hala çalışan ailelerin yaşadıkları bir kaç muhitin ismini verip benim bir seçim yapmamı istediler. Zeytinburnu, Kazlıçeşme, Üsküdar, Tophane ve Fatih semtleri, onların listelerinin başındaydı. Önce yapacağım işi sordum. Dediler ki, biz, eğer varsa, bu gibi yerlerdeki kültür ya da spor derneklerine, halkevlerine benzer işlevlerde bulunan yardım cemiyetlerine sizler gibi gençleri gönderip, konferanslar, spor gibi faaliyetler düzenlemelerini ve kültür aktarımına ivme kazandırmalarını bekliyoruz. O sıralarda bitmiş olan İkinci Dünya Savaşından sonra, hemen bu tarihlerde, Amerika, “Barış Temsilcileri = <em>Peace Corps</em>” adı altında, öğretmen, mühendis, elektrikçi, doktor, sağlık memuru ve benzeri meslek sahiplerini, ikişer yıl kontratla Güney Amerika, Şili, Peru, Hindistan, güneydoğu Asya gibi memleketlere, maaşla göndermeye başlamışlar. Ama önce iki aylık özel bir eğitimden geçiriyorlarmış. Yeşilayın amacı da, o kadar teşkilatlı olmamakla beraber, gene bir tür sulh güvercinlerini, yani kültürlü gençleri, gönüllü olarak, lokal kültürün gelişmesi için bu şekilde kullanarak bir katkıda bulunmakmış.  Bu da, bir deneme safhasındaymış daha. -132- Tophane bana çok yakın, yani Cihangir’e, orada çalışmak istemem. Ben, Üniversite’ye yakınlığı dolayısıyla Fatih’i seçtim ve imkanların ne olabileceğini sordum. Dediler ki, görev, Yeşildirek bölgesinde. Vezneciler’den Şehzadebaşına giden yoldan, Atatürk Bulvarı’na gelindiğinde Bozdoğan su kemelerinden dönerek, Islah sokağına doğru yöneleceksin. İşte orada, Şehzade Camiinin arkalarında bir yerde. Oralarda yeni yeni bir işçi mahallesi gelişiyormuş, hatta bir “Yeşildirek Spor Kulübü” kurulmuş. Onlarla ilk temas zaten yapılmış, birini bekliyorlarmış. Bu bana daha hoş göründü, zira Ünivesite’ye yakınlığı dolayısıyla, boş zamanlarımı orada değerlendirebilirdim. Anlaştık, el sıkıştık ve ben hemen o öğleden sonra onları ziyarete gitttim. Yeşildirek Spor Kulübü, bir buçuk odadan ibaret, kirli beyaz boyalı, kulübemsi bir yerdi. Oraya gittiğinde, benden bir kaç yaş büyük ağabey, kimisi spor giysileri içinde, beni karşıladılar. Hemen hepsi sigara içiyordu ve ben ellerine ve çıkan dumanlara bakınca, gülümsediler. “Bizlerden geçti, doktor kardeş, sen gençleri kurtar,” dediler. Mahallede onlar gibi amatör futbol oynamak isteyen, ama parasına kağıt oynayan, barbut atan, şurada burada huzuru bozan davranışlarda bulunan ilk okul sonu ve orta okul başı çağında gençler varmış, acaba onlarla bir şeyler yapabilir miyiz diye konuşmaya başladık. Bu, misyonerlik gibi bir şeydi, güzel ama, hitap edeceğim yaş grubu, zaten ipini koparmış, haytalığa alışmış, ‘hür’ çocuklardı. Onlara, haftaya okulumun başlayacağını, programıma göre boş vakitlerimi tesbit ettikten sonra, gene ziyaret edeceğimi ve onların yardımıyla da, bu gençleri daha faydalı faaliyetlere yönlendirebilme umudunda olduğumu söyledim. Bana iyi niyetli gibi göründüler ve gene bekleriz dediler. Tam ayrılıyordum ki, aklıma bir şey geldi ve adımımı geri attım:                       -Sizin ping-pong takımınız ya da antrenörünüz var mı? dedim.                       -Ne gezer kardeşim, dediler, bizler hep futbolcuyuz.                       -Taman, dedim, ben size bir hafta on gün içinde uğrayacağım. Siz kapıya, bir yerlere ilan asın; eğer temin edebilirseniz, bir ping-pong masası, iki raket ve dört beş top da hazırlayın. Gerekirse Yeşilay’dan maddi tarafı için yardım isteriz. Ben ilk adım olarak isteyenlere ders verir, turnuvalara hazırlık yaparım. Ne dersiniz? Fikrim çok hoşlarına gitmişti, bana ellerinden geleceklerini yapacaklarına söz verdiler. Ben de, Yeşilay’a olan borcumun ilk taksidini, hiç olmazsa böyle bir başlangıçla ödemeye kalkıştığımdam dolayı mutlu olup, Cihangir’e bavullarımı toplamaya döndüm. Bu ana kadar evdekilere hiçbir şey söylememiştim, ama ne acelesi vardı ve sonuçta, kararım onlar için hiç de ilginç bir şey olmayacaktı. Başlarından kurtuldum diye sevinmeyeceklerine emindim zira onlara askıntı olan, para isteyen, gürültü patırdı çıkaran biri değildim, ama eksikliğimi hissetmeyeceklerdi, zira beni, dükkandaki bedava hizmetlerim hariç, başka ne şekilde kullanacaklarını, benimle birlikte nasıl yaşayacaklarını ne kendileri saptamışlardı ve ne de bana yol göstermişlerdi. Ben onların yaşamlarının hiçbir zaman canlı, dinamik bir parçası olmamıştım. Zaten hafta sonlarında çamaşırımın yine zavallı halacığım tarafından yıkanması için eve şöyle bir uğrayacaktım. Beybamdan para isteme de ne yaparsan yap. Evde bavulumu hazırlarken kendi kendime türküler mırıldanıyordum. Halam ve üvey annem, bana bir şeyler olduğunun farkındaydılar ve ben de onlar soruncaya kadar, mahsus söylemedim. Yemekte nihayet haberi yumurtlamak zorunda kaldım: -133-                         -Ben, dedim, yarın Bakırköy Hastanesine gidiyorum. Artık orada kalıp, Fakülteye Bakırköy’den gidip geleceğim. Yemem içmem, yatmam hepsi oradan. Hafta sonlarında da buradayım, oldu mu?                       Halam, beni kaybetmenin üzüntüsü içinde, gözleri dolu dolu:                       -Oğlum, Hastane dedin, orada hem çalışıp hem okula nasıl gidersin? diye sordu.                       -Orada gündüzleri çalışmayacağım halacığım, dedim; yalnızca okul dönüşü, hafta sonları, tatiller, bayram ve yazları, yani boş vakitlerimde. Resmen, hiç bir çalışma mecburiyetim yok, bana yapılan iyiliğe karşılık talebe olarak hizmet vereceğim. İlerde nasıl olsa Ruh Hekimi olacağım, bu deneyim benim için çok yararlı olacak tabii.                       -Bir az uzak ama, sen bilirsin, dedi ve gözleri doldu.                       Ciciannem bir az daha cesurdu:                       -Bilirim sen cesur bir çocuksun ve yatılı okullara alışıksın, ama oranın bir akıl hastanesi olduğunu herhalde biliyorsun, değil mi? dedi. Cüzzam servisi de varmış, dikkatli ol.                       -Vallahi Cüzzam servisi olduğunu bilmiyordum, ama sanmam ki oraya işim düşsün. Ben, Üniversite’nin Akliye Kliniği’nde kalacağım. Otobüs servisi yok, İstasyona yürüyeceğim, oradan trenle Yenikapı, sonra da ver elini Beyazıt ve daha sonra, Cerrahpaşa ve Gureba hastaneleri. Hepsi bu kadar.                        -İyi, hayırlı olsun, dediler her ikisi. O akşam, halacığımın yatsı namazındaki dua faslının her zamankinden daha uzun olduğunu farkettim. O zaten Allahın bana bir hediyesi, onsuz ne yapardım ben? Ertesi gün öğle yemeğinden sonra kapıdan çıkmak üzereyken beybam şöyle bir uğradı benim odama ve heyecansız bir sesle:                        -Duydum ki Bakırköye gidiyormuşsun, hayırlı olsun dedi ve bana bozuk, elli kuruş yol parası bıraktı. Eskiden olsa görmemezlikten gelir ya da arkasından atardım. Ama neye? Teşekkür ettim, aldım ve cebime koydum. Arkama bile bakmadan, sanki kısa bir yolculuğa gidiyormuş, ya da yarın dönecekmiş gibi sakin ve huzur içinde, yürümeye başladım. Arkadan halamın sokağa savurduğu bir kase suyu nerdeyse sırtımda hissetttim. Tophaneye kadar yürüdüm, malum, Beşiktaş-Fatih tramvayıyla Sirkeci’ye kadar gidip oradan da trene bindim. Otuz üç dakika sonra Bakırköy tren istasyonundaydım. Taş merdivenleri çıktım ve etrafıma bakındım. Birilerine “Hastane ne tarafta?” diye sordum. Günbatısını işaretle:                        -Ta orada, ama bir az uzaktır, bir buçuk kilometre kadar, elinde bavulun da var, istersen bir paytona bin! diye salık verdiler. Fena fikir değildi, İstasyon meydanında sıralanmış paytonculardan birine kaça götüreceğini sordum, “Altmış kuruş” dedi. Çoktu, bu benim cebimdeki servetin önemli bir kısmını, daha hedefime ulaşmadan alıp götürecekti. Alışmalıydım da. Bavulum da zaten o kadar ağır değildi, zira kitaplarımı prensip olarak evde bırakmıştım, gerektiğinde hafta sonlarında değiştirecektim. Yola koyuldum. Zaten yol kıraç, hemen hemen hiç bina yok. Önce beş yüz metre kadar sola kıvrılıyorsunuz, Zuhurat Baba’nın orada ufacık bir türbe ve kulübeye benzer, ahşap bir konut var. Oradan sağa dönünce en aşağı altı, yedi yüz elli metre dümdüz yol. Bir an için ürperdim, kışta, yağmurda, çamurda, karda ne yapacaktım? Her zamanki deyimimle, “O köprüyü, gelince geçecektim.”                                                                           *    * -134- O t u z u n c u    K o ğ u ş Tıbbiyeden mezun oluncaya dek bana ‘ev’lik yapan Otuzuncu Koğuş, hastane kompleksinin, kaloriferle ısınan, taş zeminli, iki katlı, en modern binasıydı. Oldukça geniş bir araziye, yüzyılın başında inşa edilmiş, tek katlı, bazılarının tellerle çevrili eski binalarına oranla ayrıcalıklı sayılabilirdi. Oraya gitmek için, hastane idare binasından -ki istasyondan gelen yolun sağındadır- çıktığınızı varsayarsak, ileriye doğru otuz kırk adım yürüyüp, daimi nöbetçilerin bulunduğu, çitlerle kaplı bir ana giriş kapısından içeri girdikten sonra, ters bir (L) harfini izleyecek şekilde yürüyeceksiniz, yani önce sola, elli altmış metre, sonra sağa bir viraj yapıp bir yetmiş metre daha kat’edeceksiniz. Bina, yolun sonunda ve solda. Güney cephesi, Florya tren hattına bakıyor; önünde, göz alabildiğine yayvan, hastaneye Adli Tıp’tan gönderilmiş alkoliklerin mecburi ikametleri süresince gündeliği elli kuruşa çalıştıkları bağlık, yemyeşil bir alana bitişik; açık manzaralı, kendini çevreleyen bahçenin ötesine berisine banklar serpiştirilmiş, ağaçlıklı, şirin bir yapı. En önemli özelliği tabii, İstanbul Üniversitesi’nın Psikiyatri Kliniği oluşu. Yirmi beş yıl kadar önce, hastalar, Büyük Üstad Mazhar Osman Hoca’nın önderliğinde, Toptaşı Bimarhanesinden buraya çok daha modern tedavi yöntemleri için gönderilmiş ve Hoca’nın kendisi de hem Klinikte ve hem de Hastanede başhekimlik yapmış. Halen Klinik’te bir Ordinaryüs Profesör, Bir Profesör, bir Doçent, iki asli iki fahri Baş asistan ve onu fahri, biri maaşlı on bir asistan var. Altı yıllık Tıp tahsilinin beşinci sınıfında, Çapa’da, Gureba Hastanesinin amfisinde haftada bir saat Psikiyatri dersi verilmekte; ve, altıncı sınıfına gelmiş öğrenciler de, “Küçük Staj” grubunda, on beş gün için buraya gelmekte ve sonunda da bir sınavdan geçirilmekte. Binanın alt katı erkeklere, üst katı kadınlara mahsus. Merdivenin başında, geniş aralıklı parmaklıklı, kilitli demir bir kapı var. Benim odayı açan mancınık, onu da açıyor. Tüm binada, okuldan yeni mezun tek bir “Pratik Hemşire” var, belli ki hastane hemşire sıkıntısı çekiyor. Tüm Belediye hastanesinde de mezun, kömür gibi kapkara, ama dünya güzeli ve çok dirayetli bir Baş Hemşire var, hepsi bu. Gerçek bakım ve idare, yılların yaşlandırdığı ve deneyim sahibi yaptığı, genellikle ilkokul mezunu, okuma yazması olan, hastalarla birlikte koğuşun içinde yatan Anadol çocuklarının ellerinde. Tabii erkekler katında dört beş erkek, kadınlar katında da dört beş kadın. Çalışma saatleri, hiç bir İş Yasasının izin vermeyeceği kadar uzun ve ağır, ama kim ne diyecek. Benim de sebepleneceğim gibi, yatak, yeme, içme bedava, biriktirdiğin parayı da köyüne göndereceksin. -135-                         Erkekler kısmının gediklisi, böyle bir “Ali Onbaşı” ki, efendilerin efendisi. Doktorların en yakın yardımcısı ve iyi bir idareci. Kadın kısmının onbaşısı da o. Her yerde olduğu gibi, hemen hiç bir işe yaramayan, ortada “telaşe müdürü” olarak dolaşan, bir yerlerden emekli bir de “Hüseyin Çavuş” var ki, arada bir “Mübaşir” diyorlar, ne bir şey yapar, ne bir şey bilir, ama, pratik hemşirenin sorumlu olduğu tıbbi sorunlar hariç, diğer müstahdemlerin idari sorunları ondan sorulur, son söz ondan çıkardı, eğer sorulursa tabii. Saçları ağarmış, elinde tesbih, ikinci emeklikliğini bekliyordu. Koğuşlar, büyük bir salon halinde, yani bizim Manisa’daki Cami Yatakhanesine benziyor. Geniş, dörtgen biçiminde, ortalama yirmi dört yatağı içeren, parke zeminli salonun solunda, hastaların oturdukları, yemek yedikleri masalarla bezenmiş, demiryoluna bakan kapalı bir balkon var. Balkonun kapısını geçtikten sonra, yani salonun en uzak-sol köşesinde, helalar. Salonun dibinde, tam ortada, arka bahçeye açılan, ben dahil, çalışan personelin oturduğu, sigara içtiği, yemek yediği kapalı küçük bir yemekhane. Yemekler, dışardan, yani hastanenin aşhanesinden, o kapıdan bakraçlarla geliyor ve dağıtılıyor. Aynı yönün sağ köşesindeki son oluşum, üç yatak içeren bir oda. Ve o oda, beni daha doktor çıkmadan, hasta kaydıyla da olsa, beş yıl barındıran, psikiyatri dünyasının doğrudan içine açılmış, o zamanki bilimin tüm fırsatlarından yararlanan ve sonuç itibariyle beni çekirdekten yetişmiş gerçek bir psikiyatr yapan, benim kaşanem. Kapıdan girer girmez duvarın yanındaki benim yatağımdı ve hep öyle kaldı. Girdiğim zaman, diğer iki yatağın sakinleri şunlardı: Ben diyeyim altmış, siz deyin yetmiş yaşlarında, bir gözü ama, herhalde memurluktan emekli Özer Bey. Ama bundan başka bir tek hayat hikayesini öğrenemediğim -sormadım zaten-, ince, narin yapılı, sessiz sedasız bir adamcağız. Yalnızca selamlaştık, senelerce. Sağ köşedeki, yani benim karşımdaki yatak ise sanki bir ‘mobil’ ünit idi. Bu yatak, genellikle bir akıl hastası olmayan, tercihan alkolik- dipsomanik, lisan bilen, asistan ve hatta hocalara tez yazmalarında yardımcı olabilecek yetenekte yabancı dile vakıf, kerli ferli kimselerdi, hatta aralarında Babıalide meşhur olmuş kimseler bile vardı. Benim girişimde, hemen her zaman, kimsenin itirazına maruz kalmadığı anlaşılan “Pijamalı Hikmet Bey” vardı. Sözü sohbeti yerindeydi, saygılıydı. Arada bir pehrizini bozup hastaneden kaçtığı ve zil zurna sarhoş döndüğü zamanlar, kendisine bir iki gün ‘içeriye kapanma’ cezası verilir, sonra yine dışarı çıkma hakkı tanınırdı. Arada bir gelen Tarık Bey, bana Fransızca öğretebilirdi. Ben, hiç bir zaman, hiç bir kimsenin saygı sınırını aştığına tanık olmadım. İlk ziyaret günüm, yani pazar akşamı, gün batmadan bir az önce koğuşa geldiğimde, Büyük Hoca tarafından bildiğiniz gibi haber verildiği için, sanki üç yıldzlı bir otele gelir gibi, tüm kapılar bana açıldı, bavulum elimden alınarak yardım edildi. Bir iki hastabakıcının “Yazık, ne de genç, hem de Tıp talebesiymiş” diye fısıldaştıklarını duydum, demek ki daha benim kim olduğumu pek bilmiyorlardı. Alışacaktım. Ama sizi temin ederim ki, ben, beş yıl sürece, o hastanede tek bir kez bile ağlamadım. Ağlamamayı mı öğrenmiştim, yoksa ağlanacak bir şey olmadı mı, bilemem. Küçük kaşanemdeki beylerle tanışıp el sıkıştık, “Hoş geldiniz,” dediler, hepsi o. Belli ki, ayrıntıları Onbaşı Ali Efendi’den almışlar. Bir az önce tarif ettiğim küçük, özel staf yemek odasında, küçük karavanayla gelen nohut, pilav ve üzüm hoşafını mideye indirdikten sonra, bavulumu şöyle bir açtım. Pijamaları yastığımın altına yerleştirdim. Yatağın yanıbaşındaki küçük etajer, üzerinde bir şey olmaması nedeniyle üç beş kitap alabiliyordu, Kağıt kalem ve benzeri kırtasiyeyi de bu metalden yapılı dolabın gözüne koydum. Terlikler, alt tabandaki boşlukta. Bavulu da yatağın altına sürsüm, oldu bitti. Askı, dolap hak getire. Olsun. -136- Yapacak çok bir şey olmadığından, hastalar, yemek yedikten ve arada balkonda oturup, gezinip, sigara içtikten sonra, saat sekize kadar ancak tavla oynayabiliyorlar. Başka bir eğlence vasıtası yok. Radyoya izin yok. Gazeteler, sabahları posta tatarı gibi ön kantinle klinik arasında gidip gelen bir hasta tarafından temin ediliyor. Aile ziyaretleri öğleden sonra. Gece saat sekizden itibaren herkes yataklarda. Bazan, kötüleşen hastalar ortalığı karıştırabiliyorlar ama, herkes kendi işinin başında. Hiç bir hasta, hiç bir zaman, başka hastanın eylemine katılmıyor. Sanki aralarında sessiz bir saygı antant’ı var. Yatakhane hayatına alışkanlığıma rağmen, ilk gece, diğer iki kişinin huzurunda, elbiselerimi çıkarıp da pijamalarımı giydiğim zaman, bir az kızardığımı hissettim. Odanın ışığı o kadar kör ki, diğerlerinin farkına vardığını sanmam bile. Uykuya dalmak üzere olan zaten bir “Hayırlı Geceler” diyor, hepsi o kadar. Bizim odada başka hiç bir konuşma yok. Bundan çok mutluyum tabii. Zaten, normal şartlarda odaya en geç gelen benim, diğerleri üçüncü ya da dördüncü uykularında genellikle. İlk gece, tahminimin zıddına, derin derin uyudum ve hatta bir rüya bile gördüm: Fransa’ya, ismini bilemediğim bir eyalete, Devlet tarafından memur olarak gönderilmişim. Neye doktor olarak değil diye hayretler içinde uyandım. Sabah, oldukça dinç, genel helayı kullanıp yüzümü yıkadıktan sonra çay, zeytin ve ekmekten ibaret kahvaltımı hasta bakıcılarla birlikte yiyip, Onbaşının peşine takılarak günlük çalışma ve yaşam programını izlemeye başladım. Şaşılacak kadar sakindim. Saat dokuz buçuğa doğru Büyük Hoca gelmiş ve yakında vizite çıkacakmış. Bu, günün ilk büyük olayıdır ve Afrika tamtamları gibi en ücra köşelere kadar sessizce yayılır. Zira bu, tüm hastabakıcıların, yatakların yapılıp yapılmadığını ve hastaların üst başlarının temiz ve tertipli, yerlerin paspaslanmış olup olmadıklarının çek etmelerinin zamanı gelmiş demektir. Hastabakıcılar, günlük ceket-pantolonlarının üstüne, önleri ilikli, mavi, uzun önlük giyerler. Tüm doktorlar beyaz giysiler içindedirler, talebeler de ha keza. Bana, sık sık gelip gittiğim için, istersem elbisemle, Tıp talebeleri ve ders olduğu zamanlar beyaz önlükle dolaşmama izin verilmişti. Büyük Hoca, vizitine başlamadan, başhemşireye benim gelip gelmediğimi sormuş, geldiğimi öğrenince, onlara kısa bir açıklamada bulunmuş ve beni görmek istemiş. Binanın antresinde, soldaki odada, yani koğuşa girmeden, Hocayla toplanılır, sonra hep birlikte içeri girilirdi. O odayla koğuşun kapısı arasında, gene üç yataklı bitişik bir oda da asistanlara aitti. Hemen seğirttim, Hoca beni görünce gülümsedi, elini öptüm, “İşte arkadaşlar, yeni arkadaşımız İsmayil bu,” dedi. O baş asistan, asistan abi ve iki ablayla, seneler süren bir dotluk kurdum ve hiç bir zaman sınırımı aşmadım. Ben öğrenciydim, onlar asistandılar; ben asistan oldum, onların çoğu baş asistan oldu; ben baş asistan olduğumda, içlerinden yalnız iki doçent kalmıştı. Hayat bir kademeydi böyle, ordu gibi. Her neyse, bana hep önem verdiler ve bir küçük kardeş muamelesi yaptılar. Hasta bakımı yanında, bazan onlara laboratuvarda yardım eder, yazılacak tezleri varsa materyal toplar, özetler çıkarır, gerekirse Franszıcadan çeviriler yapar, bazılarını daktilo eder, şehirden öteberi de getirirdim. Kliniğin bilimsel yayımı olan <em>Acta Neuro-Psikiatrica</em>’yı her birlikte çıkarırdık. Boş vakitlerde voleybol, ping-pong oynardık. Sanırım, yıllardır aradığım gerçek bir aile ortamını nihayet bulmuştum. -137- Vizitte, Hocanın peşine takılıp hastaların yatakları önünde teker teker birkaç dakika durduk. Büyük Hoca, o hasta hakkında bir takım sorular sordu, hastaya kendisi ‘Nasılsın?’ dedi, gerektiğinde ne yapılması gerektiğini bizlere duyurdu. Bu doktorluk oyunundan çok hoşlanmıştım. Haftada bir gün, vizitten sonra oturulup, önemi olan bir vak’a, özellikle yeni gelenler, hekimler arasında sunulup tartışılırmış. Bunlara ben de katılacaktım tabii. Çok iyi bir branş seçtiğimden gerçekten gurur duyuyordum. Öğle yemeğinden sonra, Büyük Hoca Klinikten ayrılmadan, beni yine odasına çağırdı. Hemşire hanımın getirdiği bir kaç resmi kağıdın üsütüne, benim kimliğimi, yaş, medeni durum ve adresimi yazdıktan sonra, kendi kendine mırıldanarak yarım sayfa kadar bir takım şeyler karaladı. Bunlar herhalde benim ‘arazlarım’dı. Bittikten sonra, tatlı bir gülümsemeyle, “İsmayil, senin teşhisin ‘Fobik Nöroz’, bunu böyle bilesin,” dedi ve dosyayı imzaladı. Artık resmen kayıtlı bir hasta olmuştum ve gerçekten, benim için yeni bir hayat başlıyordu. Hoca giderken, dış kapıya kadar hep birlikte, cümbür cemaat refakat ettik, el sallamadan onu uğurladık. Bu seremoni, haftada üç gün, yıllarca böylece bir ritüel olarak süregeldi. * Hastahaneye öğrenci olarak girdiğim 1947 ile uzman olduğum 1955 yılları arasında, Psikiyatri’de özellikle tedavi yöntemleri çok değişti. Ben sanki insanlık tarihinin bu dalındaki dünya çapındaki gelişim ve değişimi, bizzat içlerinde yaşayarak izleyebilmiştim. Dıştaki asistan yatak odasında boş yatak olduğu zamanlar oraya misafir olur, bilimsel fikir alışverişinin yanında eğlence ve kültür anları da yaşardık. Hamit abi, o duyarlılığıyla ustası olduğu kemanıyla Bach’ı çalar, ben de arasıra kanun tıkırdatırdım. Çoğumuz yalnızca Fransızca bildiğinden, yeni gelenler ve İngilizce bilenler, materyal bulma hususunda birbirlerine yardım ederlerdi. Ayhan, Burhan, Selim abiler, Beyza ve Bedia ablalar, kendilerini bu mesleğe ve özellikle Otuzuncu Koğuşa vermiş, ilerisinin hoca olacak fedakar ve çalışkan varlıklarıydılar. Ama esas Psikiyatri, sessiz sedasız akan bir nehir gibi, sürekli olarak koğuşun içinde oluşuyordu. Kimseyle konuşmayan şu adamcağız, kimbilir ne fikir ya da duyguyla birden saldırganlığa geçiyor, etrafı kırıp dökürüyor, sonra onu “caket” giydirerek ve kollarını belinin ardından bağlayarak yatağına yatırıyor ve basıyorduk “Luminal”i. Ne yapıyordu o Luminal? Kontrolden çıkmış ve artık insan denmesi güç olan bir varlık on beş yirmi dakika içinde, dışardan şırımga edilen bir kimyasal maddeyle tekrar nasıl ‘insan’ oluveriyordu? En ilkel tedavi yöntemlerinden biri de hastayı hemen banyoya götürüp, sırayla sıcak ve soğuk su şok’larını uygulamaktı. Bunun için hepimiz seferber olurduk. En etkin silahımız, elektroşok aleti idi. Yalnız, bunun için doktorun izni gerekirdi. Tabii nöbetçi doktor bu izni verir ve kendisi yapardı, ben de hemen daima baş yardımcı olurdum. İnsan hakları bir yana, ailesi olanlardan izin kağıdıyla, olmayanlardan da doktorun ‘gerekçe’si ile, hastayı yatağa yatırıyorsunuz, şakaklarını -cereyan geçsin diye- tuzlu suyla ıslatıp, 110 Volt elektrik akımını 0.2-0.6 saniye süreyle, şakakların iki yanına konan elektrodlarla iletip, hastayı ‘elektroküd’ ediyorsunuz. Ağzına da yumuşak -138- bir kumaş parçası koymalısınız ki, dilini ısırmasın ve dişlerini kırmasın. Kollarından ve bacaklarından da ellerinizle bastıracaksınız ki, kemikleri kırılmasın. Böylece yapay bir sara (epilepsi) yaratılıyor ve hasta, ilk önce otuz saniyelik bir kasılma (tonik) ve daha sonra bir buçuk dakikalık (klonik) konvülziyonlarla sarsılıyor ve horultulu bir koma’ya giriyor. Şok beyinde ne yapıyor? Bilmiyoruz, ama hastayı teskin ettiği muhakkak. Biçare, zaten ne olduğunu sonradan hatırlayamıyor. Böyle acil durumlar hariç, o Şizofreni denen esrarını bilemediğimiz, gerçek dünyadan ayrışım, hayal görme ve gereksiz agresyon gibi arazlarla kendini gösteren ruh hastalığında, prensip olarak, haftada üç gün, gün aşırı, yedi’li ya da on’lu paketler halinde bir ya da iki seri yapıp bir iki ay aralık veriyoruz. Çok daha zor, ama sonuç itibariyle daha etken olan “insulin koma”sı. Bu, son yıl asistanlarının süpervizyonunda yapılıyor. Sabah erkenden, aç karnına, hastaya, adaleden on ünite “insülin” enjekte ediyorsunuz. İlk iki üç gün terlemelerden başka bir şey yok, ama dört beş gün içinde hasta, kandaki şekerin çok aşağı düzeylere düşüşünden dolayı, ‘hipoglisemi koması’na giriyor. Bunun için dozu onar onar arttırıyorsunuz, 60-120 ünite arasında devam ediyorsunuz. Hasta, ağzından köpükler gele gele, tabii hayatı tehlike içinde, iki saat bu koma’da kalıyor. Bu, haftanın beş günü yapılıyor, koma’da kalınan saatler dosyaya yazılıyor, toplam 60 saatlik bir kür yöntemi oldukça iyi sonuçlar veriyor. Tabii hastayı koma’dan çıkarma metodları zor ve tehlikeli olabiliyor. Hasta, derin bir uykuda olduğundan ağızdan şeker alamaz, onun için, bir iki litre şekerli suyu ‘gavaj’ yoluyla, yani bir hortumla ağızdan mideye sokuyorsunuz. Dikkatli olmalısınız, zira hortum akciğere gidebilir ve bu da hastanın sonu olur. Bu arada hastaya sara da gelebilir. Emin olduktan sonra, huniyle suyu boca ediyorsunuz. Hasta açılmazsa, bu kez, damar yoluyla ‘hipertonik’ (yani yoğun ) steril şekerli solüsyonu damardan veriyorsunuz. Gerçekten ustalık isteyen bir yöntem. İnsulin koma’sı ne yapıyor? Bilmiyoruz; sonuçlar iyi olduğunda, klinik olarak hastalar daha idare edilebilir, normale yakın bir hayat yaşıyabiliyorlar. Ya “Ateş Tedavisi”ne ne dersiniz? En ilkel biçimde, kalçaya “Terpentin” şırınga edip çıban yaratacaksınız, onun ateşi otuz sekiz ya da otuz sekiz buçuk civarında olunca, bunu kaydedeceksiniz. Vücut gerçek çıbanlarla dolu oluyor. Altmış saati toplayınca, kür bitti. Sonuçlar? Şüpheli. Hadi bu neyse, ya canlı Tifo basilleri (500 bin ya da 1 milyon ünite) ve iki ya da üç günde bir Sıtma nöbetleri oluşturan canlı Sıtma mikroplarının damar içine şırınga edilmesine ne dersiniz? Zavallı ateşten ve gerçek Sıtmadan tir tir titriyor, siz de, sanki hiç birşey olmuyormuş gibi, elinizde kağıt kalem, ateş saatlerini topluyorsunuz. Sihirli rakam gene altmış. Hasta ruhen bir az iyileşir gibi oluyor ama hayat boyunca Sıtmadan mustarip olarak kinin almak zorunda kalabiliyor. Tifo’dan da Barsak Tifosuna dönenler, karaciğeri tahrip olanlar mı dersiniz, her türlü tahribat olabiliyor. Ama çok ender. -139- Aşırı agresif ve saldırgan olan, durdurulması zor hastalar için yapılan “Löbotomi-Lökotomi=Beyin ameliyatları” da ayrı bir alem. O zamanlar, Bakırköy’ün çok ilkel gibi görünen ameliyathanesinde, Operatör Ertuğrul Bey, o muhteşem insan, dudaklarında bir Viyana valsi, hiç bir özel eğitim almamış hemşire ve yardımcılarıyla, çeşit çeşit bistüri ve alet ve edavatla, gülümseyerek, anesteziye bile lüzum görmeden, bu ameliyatı yapıyor. Hasta gözü açık, alnının iki tarafından tornavida gibi sokulan aletlere bihaber, gözlerini tavana dikmiş, uzanmış, yatıyor. Beyin cerrahı, motor dürtüleri kontrol ve stimüle eden ön ve yan beyin (Frontal ve Temporal lob’lar) arasındaki yolları, mikro bir testereyle, hafif hafif ileri geri oynayarak kesiyor. Sonuç? Hemen hemen duygusuz, ot gibi yaşayan, sessiz sakin bir mahluk kalıyor elinizde. İspanya’da bir Dr. Moniz yapmış bunu ilk, 1943’de, biz de, tüm dünya gibi, uyguluyoruz. Bir duyuyorsunuz ki, Dr. Fleming diye biri (1945) Penicillin denilen, peynir küfü diye de bilinen bir ilaç keşfetmiş, başta pnömoni-zatürree olmak üzere, birçok hastalıklar, Belsoğukluğu (Gonore), Frengi (Sifiliz), bununla çarçabuk tedavi edilebiliyor. O yıllarda, deneme ile bizler de öğreniyoruz ki, ateş tedavisi altında inim inim inleyen frengili bir hastada, on gün sırayla, günde bir milyon ünite penicillin’i kasın içine yaptığınız enjeksiyonla aynı sonuç elde edilebiliyor. İki üç sene içinde ne değişim. Beş altı yıl sonra da, “Kimyasal Lobotomi”ler adı verilecek basit bir takım haplar, elektro ve insulin şokları’nın hatta beyin ameliyatlarının yerini alacak. Neye bu hastaların bazıları iyileşiyor ve neye Eşref Peygamber’ler, Napolyon’lar ve Bakırköyün daha nice birçok tarihsel kahramanları, rollerini hayatlarının sonuna kadar, değişmeden aynen oynamaya devam ediyorlar? Bu insanların da arada bir sinemaya gitme, birbirleriyle dalga geçme, aşık olma ve hatta cinsel temasta bulunma, bir Ada vapuruna binip Büyük Ada’da bir payton turu atmaya, arada bir Fenerbahçe-Galatasaray maçına gitmeye, Florya’da bir plaja girmeye hakları yok mu? İlerleyen Tıbbın ve daha insani ve etken tedavi yöntemlerinin heyecanını duymak güzel, ama dış dünyanın bundan haberi yok. Alaturka konserler devam ediyor ve Taksim meydanında, Kristal’den Hamiyet Yüceses’in gerçekten yüce sesi gazelleri ile ortalığı çın çın inletiyor, Hiroşima hala şaşkın ve yaralarını sarmakta, Veliefendi’de atlar koşuyor, dünyanın umudunu yitiren o atom bombalarından sonra insanlık ‘bir daha asla olmasın’ diye Birleşmiş Milletler’i oluşturuyor, Türkiye’de Çok Partililik’e geçiş hamleleri yapılıyor, bayramlar kutlanıyor; Teknik Üniversite ilk ‘deneysel’ televizyon denen garip, uzaktan görüntüleyen, sinema gibi evlerde izlenen bir görsel aleti deniyor, Cihangir’deki evimize ilk telefon ve ilk buz dolabı gelmiş ve benzeri. Bizlerse Bakırköyde nelerle meşgulüz. Hayat denen şey bu tür olgular arasında dengeyi kaybetmeden yaşam sanatı demek oluyor galiba. Ben kendi hesabıma bir muhasebe yapıyorum: Bu kadar kısa zamanda, daha yirmi yaşıma bile girmeden, bu denli çelişmeler, zıtlıklar, kopuk mevcudiyetler ve karmaşa formüller arasında, sağlıkla varolabilecek miyim? Aklıma ilk gelen yanıt, “Evet, dayanmamak için bir neden yok. En kötüsü, olsam olsam bir akıl hastası olurum, zaten kaydım var burada, ve o takdirde, -inşallah, benim onlara baktığım gibi- onlar da bana bakarlar. Şimdilik, “Yola devam!”. Önceki devirlerden fark, bu kararın benim seçeneğim oluşu ve bu, çok güzel bir his. -140- Bir iki hafta içinde okul açıldı ve bu kez yalnızca Tıp talebeleri, ciddi ciddi Anatomi, Histoloji, Fizyoloji, Patolojik Anatomi gibi temel Tıp bilimlerini, daha küçük gruplar halinde, daha derli toplu amfi’lerde öğreniyoruz. Normalde korkacağım, daha doğrusu ‘ölüsünü bile incitebileceğin insan’ olarak baktığım otopsi pratikleri bile beni hiç sarsmadı. Bir buçuk yıl, haftanın beş günü, öğleden sonraları, bir buçuk saat boyunca, fenol kokuları içinde, beyaz giysiler ve eldivenlerle, elinizde bisturi, yedi sekiz masanın etrafına dizilmiş sekiz on öğrenci, asistanların başkanlığı altında, o insan denen meçhulün, artık düşünce ve his dünyasıyla ilgisi kalmadığı bir geçiş döneminde, bilim ve öğrenmek adına, onu kesip biçiyorsunuz. Beri yandan, ister istemez düşünüyorsunuz: Kimdi bu kişi? Nasıl bir insandı? Yaşarken hayattaki emelleri neydi? Hiç mutluluğu yaşadı mı? Bu insanların çoğunun, “kimsesiz, bilinmeyen” kaynaklardan geldiği söyleniyor. Öldükten sonra bile ıstırap çektiriliyorlar diyorlar dışardan gözlemleyenler. Acaba öyle mi? Bir iki haftadan sonra, bunları tümüyle unutuyorsunuz, ve dışarda, güzel güzel renk ve şekillerle atlaslarda canlandırılmış kasları, sinirleri ve damarları ayırdetmeye çalışıyorsunuz. “İşte Arteria Brachialis’in çıktığı ve dallara ayrıldığı kavşak,” diye asistan dikkatinizi çekiyor.”Fossa”lar, “Spina”lar, “Protuberentia”lar birbirini kovalıyor ve hepsini kör hafız gibi ezberliyorsunuz. Bazı arkadaşlar, geceleri Edirnekapı mezarlığından  kemik parçalarını çalıyor, fenolle temizliyor ve gruplar halinde çalışıyor. Ben o kadar kahraman değilim. Histoloji-Doku Bilgisi başka bir alem. Üveys Hoca, kendine mahsus bilgi ve çarmıyla, kibarlığıyla preparatları derslerde, projektörlerle büyüterek perdeye yansıtıyor ve birşeyler öğreniyoruz ama, bunların hepsi de birbirine benzer mozaikler. Yüzlercesini imtihanda nasıl anımsayacağız? Ama her şeyin bir yolu var. Pazar günleri, belirli saatlerde, Histoloji Enstitüsünün hademesi, ayağı sakat, ilkokul mezunu, babacan Hüsnü Efendi, Tıp dünyasına yardım olsun diye de, idareden habersiz (?), eline sıkıştırdığımız birkaç kuruşla, birer, ikişer saat için, Enstitü’nün laboratuvarına girmemize izin veriyor. Preparatları hem tekrar seyrediyor hem de bazılarının görüntülerini elle kopyalıyabiliyoruz. Dersin kitabı yok. Zengin arkadaşlar, binlerce mark vererek Almanya’dan atlas ve hazır preparat koleksiyonlarını getirebiliyorlar, tabii bu bana göre değil. Ben hala yolları yaya olarak arşınlamakla meşgulüm. Fizyoloji, çoğu kez, laboratuvarda geçmesi nedeniyle, çok ilginç ve en sevdiğim ders. Alman profesör Winterstein, ciddi bir alim. Asistanı Profesör hanım ise bize kök söktürüyor, ‘sıfırcı’ olarak tanınmış, ama gerçekten işin ehli. İmtihanlarda onun grubuna düşenin geçme oranı yüzde on. Sınıfta bir “Reaksiyon-Tepki” testi yapılıyor, yani size bir ışık gösteriyor ya da başka bir uyarı veriyorlar, tepki zamanınızı ölçüyorlar. Sınıfta benimki en kısa, yani en çabuğu. Laboratuvar vizelerimin hepsi en yüksek mark olan (1) ki ertesi sene ortasında yapılan gerçek sınavlarda, talihimden dolayı Hoca hanıma düştüğümde beni bir “orta” ile kurtarabildiler. -141- Dersler başladıktan sonra, bir iki kez Yeşildirek Spor Klübüne gittim. Gerçekten bir ping-pong masası, üzerine kurulmuş bir net ve raket almışlar ama top yokmuş. Bir düzine alıp ben hediye ettim ve genç çocuklara nasıl raket tutulacağını, sersviz atımını, tenis gibi sayı sayımını ve benzeri oyun kurallarını öğretmeye başladım. O zamanlar, sayılar, tenis kurallarına göre kaydediliyordu, yani 15-30-40-Cuz-Avantaj sistemi. Gençler işin dalgasında, pek kural tanımak istemiyorlar ama, gerçek gaye aramızda bir ilişki kurabilmek ve yavaş yavaş “özdeşim” yolu ile, ümit ederim ki hayatın daha olumlu yollarını görebilsinler, ellerindekini hazıra konmuş olarak değil, isteyerek ve mücadele ederek seçebilsinler. İlerde diğer mahallelerle bir ping-pong turnuvası hazırlayacağımızı, ama şimdilik hazır olmadıklarını söyledim. Bu zaten belliydi. Onları eğitim bakımından motive etmek için, bir kompozisyon müsabakası ilan ettim, her yaştaki ve her sınıftaki çocuk, ister şiir ister hikaye ile katılabilecekti. Hediyeler bir iki kitap ve ping-pong seti idi. Üç hafta mühlet verdim. Gerçekten de üç hafta içinde iki şiir ve dört ‘güncel olaylar’ hakkında yazılmış nesirler geldi. Hemen oracıkta oturup okudum ve kararlarımı deklare ettim. Birinciliği kazanan öykü, kendi ev hayatından bahsediyor ve üvey anneden çektiklerini anlatıyordu. Benimle olan ilintisini düşünmeden, birinciliği verdim: Ping Pong seti, yani raketler, net ve iki top. İkincisi hayattan zevk almayı yeğleyen bir şiirdi. Çocuksu bir içeriği vardı ama bir yaşam hazzıyla dolup taşıyordu. Doğan Kardeş’in bir yıllık abonesi oraya gitti. Üçüncülüğü de okulda, sınıfta cereyan eden bir öğrenci-öğretmen tartışmasında haksızlığa uğrayan bir öğrencinin duyguları aldı. O da bir Jules Verne kitabı kazandı. Tabii bu arada, güçlüklere göğüs gerebilmeyi, bahanelere sığınmamayı, sigara ve içkiye kanmamayı ve benzeri konuşmaları ihmal etmiyordum. Genellikle etrafımda bir sempatik havanın oluştuğunu hissetmiştim. Hele benim daha talebeyken Bakırköyde yatıp kalktığımı duyunca, ilk öbce bir garip olmuşlardı, bir zaman sonra ise adeta bir kahraman olarak bakmaya başlamışlardı. Kurallarımı kendim koyduğum basit bir takım yaklaşım yöntemleriyle, bana bir gelecek vad’eden yeri temin eden Yeşilay’a böyle bir ödemede bulunduğumdan dolayı mutlu oluyordum. Bir iki kez de, Cağaloğlundaki merkeze faaliyetlerimiz hakkında yazılı rapor verdim, onlar da çok memnun oldular. Akşam üstleri, haftada iki kez Tepebaşındaki Türk Musikisi Konservatuvarı’na devamım sürüyordu. Nota, usul ve makamlar yavaş yavaş göynümde ve zihnimde yerlerini buluyorlar. Monofonik, tek sesli görünümün altında ne derin eko’lar uyandırıyor bu müzik. Fikret Hoca’dan kanun derslerini ihmal etmiyorum ve İstanbul Ansiklopedisi’nin hafta sonu gezileri de, muntazam olarak sürüyor. Bu arada, Ansiklopedi’de Arnavutköy’deki imzamla çıkan bir iki sokak tarifi göğsümü kabarttı. Artık ben de, her ne kadar tanınmaz da olsam, Babıali denen büyük okulun bir neferi olmuştum artık. Yıl 1947 ve ben henüz 18 yaşındayım. Tüm bu etkileşimlere karşın, ben bir şeyin tümüyle farkındayım: Ben, ‘yalnız’ bir insanım. Saydığım faaliyetlerdeki alış verişim, çoğunun ne kadar insani yönü olursa olsun sanki bir iş gibi. Belirli bir gaye var ve ben, bu gayelere, yeteneklerim çerçevisinde katılıyorum, insanlarla konuşuyorum, çoğu kez özveride bulunuyorum, herhalde bir kimselere zarar verme gibi bir fikrim de yok, ama bu psiko-sosyal ilintiler, sürekli bir süreçh halinde içinde devam etmiyor. Bilmem ifade edebiliyor muyum? İnsanlar herhalde her tür ilinti ve yaşantılarını sürekli olarak biriyle ya da birileriyle paylaşmazlar, ama prensip olarak paylaştıkları biri vardır, bazan alıcı bazan vericisinizdir, ve iletişim sistemleri eşzamanlı olarak devam eder. Ben sanki hayatın çeşitli kurslarına devam ediyorum ve iyi bir öğrenciyim, hepsi bu. Bunun kanıtı da, tek bir yakın ya da uzak bir arkadaşım olmayışı. Davranışım dostçasına, arkadaşçasına, yaptıklarım açık ve çoğu yapılması gereken, olağan ve bazan bir az olağan dışı şeyler. Karşımdakilerinde bir saygı, -142- iyilik ya da ‘aferin’ dedirtebilecek bir izlenim yaratabiliyorum. Şunu da açıkça belirtmek isterim ki, ben bunları bir ego meselesi  yapmıyorum. Bu, benim yaşam biçimim. Beni seversen, ben de seni severim, sen beni sevmezsen, ben seni sevip sevmeyeceğimi, intikam alıp almamayı düşünmem bile; yapacağım tek şey, seni benim sevgimden, pasif bir şekilde mahrum etmektir. Bana telefon etmez, benim hatırımı sormazsanız, bu böyle olması gerektiğinden dolayıdır der hiç üzülmem bile, zira ben de laf olsun diye aramam. Ama siz telefonu açar bana altı aydır beni neyi aramıyor diye hesap sormaya kalkarsanız, yakında benim listemden silineceğinize emin olabilirsiniz. Zira, aynı sitemi benim de yapmaya hakkım olduğu halde ben yapmam. Hayatta olaylar, olacakları gibi oluyorlar ve insanlar, ancak yapabileceklerini yapıyorlar. Varsayımları duygu alanına getirmek, benim yapıma uygun değil. Bu düşünüş tarzında haklı mıyım değil miyim diye sormam bile, zira bu tür muhakemede haklılık aramak, basit düşünce ürünü bir aptallıktır. Haklılık ne demek? Her neyse, ben, kalabalık içinde bile yalnızım.  Bir konserde, bir sergide, bir boks maçında o anda oluşagelen enstantene bir güzellik, hareket, oluşum beni heyecanlandırır ve eğer siz benim yanında iseniz (ya da ben sizin yanınızda isem), o anda yüzünüze bakar ve “gol!” diye kucaklaşabiliriz. Ama hepsi o kadar. Heyecanlar, dış ilişkiler açısından, benim yaşamımda ateş böcekleri gibi, oluştuklarında yanar ve sönerler. Ama bu, hiç mi hiç arkadaşım yok demek değil. Bazen Anatomi ve Histoloji’nin rutin ve sıkıcı bir nitelik kazandığı anlarda, amfinin üst sıralarında oturan ve bazılarının “Üç Silahşörler” diye takıldıkları biz üç arkadaş, kendinize göre entellektüel sohbetlerden kaçınmayız. Örneğin, Orta birdenberi yatakhanede yanıbaşımdaki yatak yandaşım Kula’lı Süleyman, çok yetenekli ressam ve büyük düşünür, Güzel Sanatlar Akademisinde yağlı boya derslerine nasıl gittiğini, genç model kızların çırılçıplak poz verdiklerini ve Çallı İbrahim’in sanat ve kişiliğinden bahsettiğinde, Tıpta tanıştığım, büyük insan, Kars’lı Kurban’ın Tünel’deki devam ettiği Goethe Enstitüsü’nde Goethe’den Stephan Zweig’ a kadar etüd ettikleri Alman düşünürlerinin yapıtlarına ruh veren, kendilerine özgü fikir ve yorumları zevkle dinler ve ben de Konservauvar’da geçtiğimiz eserler, Türk Musikisi usul ve makamları hakkında konuşurdum. Bu çok özel ve o seneyle, o amfiyle sınırlanmış çok özel bir iletişim idi. Bu arkadaşlarla hayat boyu arkadaşlığımız devam ettiği halde, belirli değişimin ötesinde başka paylaşımlar yoktu. Bu iki arkadaş Yurt’da kalıyorlardı, bir çevreleri vardı ve ben hep Bakırköy yolcusuydum. Bir kez Kars gecesinde kanun çalmıştım, hepsi bu. O konuşmalar da faysasız olmadı değil, zaten dört yıl evvel Zweig’ın Brezilya’dan intihar haberi geldiğinden onu tanımak için okuduğum Amok ve Bir Kadının Yirmi Dört Saati’ni tekrar okudum. Goethe’nin yalnızca Werther’i vardı elimde. Neye bu büyük adamlar intiharla bu kadar yakından özdeşiyorlardı? İntihar neye seçiliyordu? Ben, tüm çektiklerime karşın, intiharı neye hiç düşünmemiştim? Belki daha çok gençtim, yeterli derecede olgun ve cesur değildim, ve belki de en önemlisi, ilersi için içimde hala ümit vardı ve elimde bu ümidi gerçekleştirecek bir çok proje vardı ve maddi ve manevi olarak bu projeleri sürdürebiliyordum. -143- Gene bir az aileme döneyim. Evlenme salgını ailenin son kızlarına da bulaşmaya başladı. Fazilet halamın küçük kızı cingöz Hulya ablam hayatta hiç evlenmeyeceğini söylemişti, ondan zaten böyle şey beklemem, ama büyüğü Sevda abla, bir topçu yüzbaşısıyla Harbiye Ordu Evinde dünya evine girdi. O zamanlar Fazilet halamlar, bizim evin en üst katına kiracı olarak girdiklerinden ve belki de çözülmemiş eski problemler dolayısıyla beybamla kavga ettiklerinden ve sonuçta kiralarını ödememekte ısrar ettiklerinden, aralarında mahkemelik olmuşlardı ve birbirleriyle görüşmüyorlardı. Ben rastladıkça selamlaşır, sarmaşır ve konuşurdum, ama yeni konumum dolayısıyla, değil kendi evimde kalmak, onların evinde kalamazdım, dolayısıyle düğüne davet bile edilmedim. İnsan kendi öz kardeşinden nasıl kira ister? Geçmişte dedikodu olan Selanikteki malları satıp gerçekten beybam gelirin üstüne mi oturmuştu? Vallahi umurumda bile değildi, hafta sonu eve uğradığımda, hem de bir kaç saatliğine, sevgili halamdan temiz çamaşırlarımı alır, kirlileri bırakır, onun hayır duasıyla geri dönerdim. Bana hiç bir şey ifade etmeyen aile polemikleri ile uğraşacak vaktim yoktu, hem de o tür şeyle bana pek banal geliyordu. Ailenin en büyük oğlu, Kerem abi, Harbiye’ye girebilmişti. Ama bir gün, İzmir’deki metresiyle beraber yakalandıktan sonra, teskeresinin eline verildiği söyleniyordu. Gerçek mi bilmiyorum. Hilmi Bey eniştemin daha önceki evliliğinden olan biricik oğlu Said, bayramdan bayrama görünen, efendi ama silik bir adamdı. Hiç ilişkimiz olmadı. Benim melek Saliha halam, evden, tüm keşmekeşe karşın, hala Beşiktaşa, Feraset halamlara taşınamamıştı. Zira, orada da askeri bir felaket vardı: Kendine her zaman çok yakın hissettiğim ve Kumrulu Sokağın çocukluk anılarımdan da da hatırlayabileceğiniz üzere, Hulusi abimle gerçekten çok yakın, bir abi-kardeş ilişkimiz vardı ve onun Kuleli’ye gidişi nedeniyle, Orta bir’de ben onun odasına gelip yerleşmiştim, hatırlarsınız. Daha önceden bildirdiğim gibi o da askeri okuldan çıkarılmış ve askere gitmek zorunda kalmıştı. Bu günlerde askerliğini de şerefiyle yapmış, terhis olunca, Boğaza bakan çıplak tepelerden birinde, Harbiye’de Divan Oteli adında yeni yapılan bir otele, muhasebeci yardımcısı olarak göreve başlamıştı. Tuhaf, babasının Osmanlı Sarayı’nda yaptığı iş de muhasebecilik idi. Dürüst insandı doğrusu, kimsenin malında gözü yoktu ama, kızlara kadınlara çok düşkündü. Çocukluğumdan da hatırladığım gibi, tıpkı babam usulü, etli butlu bir kız kadın geçince, içini çekerek ve başını geri döndürerek izlerdi. Allah saklasın, ben yapamam bunu. Her neyse, o da yakınlarda evlenmeyi düşündüğünden, halama şimdilik bir yer yoktu. Evlerinin en üst katı boşalmış ve Alaşehir’den gelen Ali Bey eniştemgiller oraya yerleşmişti. Bu sonuncuların da ellerinde daha Berrin vardı, belki o evlendikten sonra Saliha halama yer açılabilirdi. Öyle bir pırlanta, elde pek uzun kalmayacaktı, zira aile onun çok arzuladığı öğretmen okuluna gitmesine izin vermemişti. Kaldı ki, ağabeyi İhsan da, dükkanı batırmış ve İstanbula yerleşmek düşüncesindeymiş. Aile içinde sürekli oynanan bir satranç oyunu işte. Hepsini severim, ama beni hastanade tek bir kişi bir tek defa bile ziyarete gelmemiştir. Sevmediklerinden değil, belki korkularından, ya da, ne bileyim, neye gelsinler? Konu açılmışken, Berrin’i aklımdan hiç çıkarmadığımın altını çizmek isterim. Kardeş gibi büyümenin yanında, onun asaletinin çekici bir yönü vardı. Kaldı ki anne ve babası, Fransa hikayesini unutmamama karşın, benim gözünde hala pek saygıdeğer kimselerdi. Benim de Bakırköy’de bir yuvam vardı şimdi; öyle bir aile-içi birleşmesi yalnızca bir hayal olabilirdi, maddesel olarak bu zaten imkan alanına giremezdi. Ama, insan gönlü bu; istiyenin bir, vermeyenin iki yüzü kara olsun. Hayatımın en büyük eksikliği buydu: Hayatı, geldiği gbi, günlük yaşamda anlaşabileceğin, sevebileceğin biriyle paylaşmak. Uykusuz geçirdiğim bir iki geceden sonra, bir hafta sonu ev ziyaretimde konuyu halacığıma açtım. -144- -Halacığım, biliyorsun, bizler kardeş çocuklarıyız ve öyle büyüdük, dedim, ona da hiç bir zaman farklı gözle bakmadım (Yalan, bağda bir kez durum farklıydı, hatırlarsınız!) Senin de bildiğin gibi, gerek eniştem ve gerekse Rikkat halam beni de fazlasıyla severler. Beni Fransa’ya gönderemediklerinden dolayı pişmanlık hisleri içinde olduklarını sanmıyorum ama, belki, kendileri kadar beni de bir tür nükafatlandırmak isteyebilirler.                           -Aa, İsmayilciğim, bilirim, o gerçekten çok saf ve temiz bir kız, herşeylere layık. Senin de dürüstlüğüne, çalışkanlığına, zekana söz yok, ailede bir tanesin. Ancak, herşeyden önce, yakın akraba çocuklarısınız, doğru düşmez. Yaşlarınız hemen hemen denk, hatta o senden altı ay büyük; fakat o evlenme çağında, sen daha Tıbbiyenin ikinci sınıfındasın, en iyi şatlarda dört beş yıl tahsilin, ihtisasın, askerliğin filan var. Bunu daha evvel de konuşmuştuk. Maddi durumumuz yok. Beyban evden dünyada bir kat vermez.                           -Ama üstteki Fazilet halamlar zaten kira ödemiyorlarmış, evlenme durumuyla mecburen katı boşaltırlar?                           -Doğru, ama beyban Nuh der Peygamber demez, bilirsin.                           -Evet ama, böyle olursa, sen de yukarı çıkar, bizlerle beraber oturursun. Hep beraber kurtuluruz.                           -Öyle görünüyor ama, işin gene maddi tarafı var. Hem eniştenler ne düşünür bilmem, zira bu hiç bir zaman bir tartışma konusu olmadı. Sen küçüktün ama hatırlar mısın bilmem, onların oğulları İhsan daha liseye gidiyordu, bir ara gözü ablan Nisa’ya takılmış, acaba olur mu diye anne babasına sorduğunda, onlar, “Olmaz, kardeş çocuklarıdır,” dememişler miydi?                           -Tabii hatırlarım, ama o lise mezuniyetinde kaldı, hem Nisa kendisi de istememişti. Ben eminim, Berrin beni istiyebilir. Bilmem tabii                           -Oğlum elçiye zeval yok, ben sorarım, ama işittiğime göre Uşak’tan bir Devlet Hastanesi Başhekimi, bir tanıdıkları vasıtasıyla Berrin’i istetmeye hazırlanıyormuş. Doktorun kendisi onu görmemiş ama, galiba mektuplaşmaya da başlamışlar. Doktor kendini yakında İstanbula tayin ettirecekmiş, İşçi Sigortalarına; Anadolu yakasında da bir evleri varmış. Kendileri de varlıklı insanlarmış, Libya’dan her yıl altınları gelirmiş. Bilmem doğru mu, ama rivayet böyle.                           İçim cız etmişti. Ben Libya’nın altınlarıyla yarışacak genç değildim. Seven insan için paranın değeri oluı muydu? Ama Berrin’in beni sevdiğine hatta teklifi kabul edeceğine bile emin değildim ki! Sonucu ne olursa olsun, halacığımdan Rikkat halamın ağzını şöyle bir arayıvermesini rica ettim, o da benim hatırım için kabul etti. İçimden bir ses, bunun olmayacağını fısıldıyordu. Gene aynı ses, eğer böyle olmazsa, dünyanın da sonu olmayacağını söylüyordu bana. Hiç olmazsa ilerde, “Ah, neden söylemedin?” demeyecekti kimse bana, özellikle kendim. Gece, beni uyku tutmadı. Hayal bir yana, gerçekler benden yana değildi. Herşeyden önce, Berrin bana neyi temsil ediyordu? Ben onu gerçekten seviyor muydum? Sevgi ne demekti? Sorsalar, herhalde tariifini bile yapamazdım. Daha önce böyle özel bir duygu yaşamadığım için, kendi kendimi muhasebeye çektim: Berrin sade, güzel, temiz bir Anadolu kızı idi. Apaçık, ruhu gibi satır satır okuyabileceğiniz düzgün bir yüzü var. Sakin ve huzur verici. Kaş, göz, kumral saç yerinde. Süslenmesine gerek bile yok. Hiç ruj sürdüğünü görmedim. Şefkatli ve verici. Vücudunun özel bir çekiciliği yok ve zaten bedensel bir hayalim de olmadı. O bana bir silüet, bir kavram, yeryüzünde yaşayan bir peri kızı idi. Öyle itimat telkin ediyor ki, yeri gelse, yaslan göğsüne, doya doya ağla. Belki artık büyüdüğümün, geliştiğimin farkındayım ve birilerine ait olmak istiyorum, ya da artık birileri benim olsun, yalnız benim. Gariptir, yetişme ve yeniyetmelik yıllarında yalnızca üç kez yıldız kaymasına tanık oldum ve üçünde de Berrin’i arzuladım. Herhalde eşref saati değildi. Hiç olmazsa bu hayatta, bu isteğim yerine gelmedi. -145- Duyarlılığımın artışına paralel olarak, aşk konularında, özellikle ideal aşkı temsil eden romanlara pek düşmüştüm. Bunlar arasında André Gide’in “Dar Kapı”sı beni cidden sihirli büyüsüne almıştı. Benim kendimim Jerome olduğum muhakkak, ama biliyorum ki Berrin, Alissa değil. Yine de içtenlikle, gözyaşlarım yanaklarımdan yuvarlanmaya hazır, satırları adeta yutarak okuyorum. Acaba vuslat gelecek mi? Berrin bana “evet” demese bile, ondan acaba şunları duyabilecek miydim: “Hala kardeşim diye sevdiğim, fakat kardeşimden çok daha öte bir duyguyla sevdiğim İsmayil, sevgilim!…” Heyhat, bu da bir çöl sanrısından başka bir şey değil. Ne kadar da sevgiye susamışım ben… Düşünmekten yorgun, sızıyorum… Gelecek haftayı iple çektim. Halacığım beni ciddi bir yüzle karşıladı ve,                           -İsmayilciğim, dedi, halan seni çok sevdiklerini ama herşeyden önce, kardeş çocukları olma yakınlığıyla bunun olamayacağını söyledi ve bahsettiğim diğer söylentileri de doğruladı. Dr. Mustafa Beyle bir iki mektuplaşmışlar, adam gün görmüş, Galatasaray mezunuymuş. Dul bir ablası varmış, altı ay içinde bu işi bitireceklermiş. Hem Mecidiyeköy’de ve hem de Boğaz’da, Beykoz’da evleri varmış. Birinde oturup diğerini kiraya vereceklermiş. Tek kusuru şeker hastası olması imiş ama, resmini göndermiş, aslan gibi, iri yapılı, efendi bir insanmış. Ve halam sarıldı bana. Nedense ağlamak gelmedi içimden. Yazgının böyle olduğunu kabullenmem gerekiyordu. Hem daha benim kendimi zaman bakımından bana layık olan birine bağlamamdan evvel, yapılması gereken çok şeyler vardı. Üstüne üstlük, bugüne dek, hiçbir kimseyle uzaktan yakınla cinsel bir ilişkim olmamıştı, o işi nasıl yapardım? Öğrenirdim herhalde. Kader kısmet öyleymiş, Berrin’in Doktor Mustafa Bey ile hayatını birleştirmesi üç ay içinde gelişti ve oluştu. Doktor Beyin kendisine abi bile diyebildim. Uzun boylu, zeki gözlü, tepesi kabak, sigara ve içki kullanmayan efendi bir insandı. Yalnızca, onun cimri olduğunu söylüyorlardı. Bilmem ama, onu kaç kez gördüysem, kahve rengi bir ceketle gri pantolonunu değiştirmediğine göre, belki. Hem, işinin Beyoğlu yakasında olmasına karşın, Mecidiyeköyü’ndeki evi kullanacaklarına, daha ucuz olur diye, Beykoz’da suyu, elektriği olmayan, kuyudan su çekilmesi gereken ahşap bir evde oturmayı yeğlemişti. Mecidiyeköydeki ev daha fazla kira getirirmiş. Arabası da bir Wolsvagen idi, onunla birkaç kez Avrupa’ya gidip gelmekle iftihar edermiş. Benim bir bisikletim bile yoktu ama, eğer ben Avupaya gitseydim, Orient Express ile giderdim. Kıskanç mıyım nedir bilmiyorum ama, onun pintiliğini kanıtlayacak dolaysız bir delil vardı elimde. Benim Tıp talebesi olduğumu biliyordu tabii ve Tıp Talebe Birliğinden, talebelere taksitle verilen bir kitabı benim vasıtamla almıştı, halbuki dışarda doktorlara iki lira daha fazlasına satılıyordu. Her neyse, ben adamcağızın hiç kötülüğünü görmedim, bilakis zekamı ve kişiliğimi daima takdir etti, ama gene de halazademi, esasında çocukluk rüyalarımın taçsız kraliçesini elimden almıştı. Zaten düğün de yapmadılar, “lüzumsuz masraf” olurmuş. Tünel’deki Beyoğlu Evlenme Dairesinde, kalp şeklindeki avuç içi kadar, Muhittinzade’lerin meşhur badem şekeri ve iki çukulatalı kutularıyla ve yirmi beş, otuz davetliyle işi şipşağa getirdiler. Gelin, gelinlik giysisi yerine de yeni bir tayyörle gelmişti ve yeni doğmuş ay gibi güzeldi. Damat Bey, işinden o meşhur yün kahverengi caketi ve bu kez lacivert pantolonuyla, kravatsız olarak gelmişti. Sevindiğim nokta şu idi ki, adam yerine konulup nikaha ben de davet edilmiştim ve gururla gittim. Zaman kanıtladı, bu benim, ailenin içinde gittiğim ilk ve son nikahtı. -146- Nisa’dan epeydir bahsetmedim, zira zaten çok renkli bir kız değildir, saftır, temizdir, herkesin iyiliğini ister, beni de sever ama, benim için ayıracak vakti yoktur, zaten çoğu zaman ben dışardayım o içerde, benim için yapacağı özel bir şey yok. Nişantaşı Akşam Kız Sanat Okulunu bitirdikten sonra, Beyoğlu’ndaki Olgunlaştırma Enstitüsü’ne gitmeye başlamıştı ve ciciannemle çok iyi anlaşıyorlardı. O, cicicannem için, onun dikişlerinde kaba teyelleri atar, bazan mankenlik eder, Galatasaray’a pasaja gidip onun için makara, iğne, tığ ve benzeri dikiş malzemesi alırdı. Kendi hesabına da, geceleri saatlerce uğraştıktan sonra, “yapamıyorum” diye ağlarken, cicianne, alaylı, pratik terziliğiyle onun biçkilerini yarım saatte bitiriverirdi. Artık onun da evlenmek zamanı geliyordu ama, belki seneye. Evi, söylediklerine göre, ciciannemin İzmirde oturan halazadesinin oğlu dedikleri ve deniz mühendislik okuluna giden bir genç iki haftasonu ziyaret edip de cumartesi gecesi yatıya kaldığında, Nisa’ya özel bir ilgi göstermişmiş. Beybam da bunu duyunca cicianneme bir daha bu gencin gece yatısına kalmamasını söylemiş, o da ayağını kesmiş. Fakültede, hafta sonlarında Beyazıt’ta, Marmnara Lokali’nde bir liraya çaylar oluyordu ve dansa meraklı olan ben, Nisa’yı ve onun okuldan getirdiği bir iki arkadaşını oraya götürüyordum. Tıbbiyeden arkadaşlarım Büyük Sami ve Adnan, bizlerin de refakatçısıydı. Ben Talebe Cemiyetinde üye olduğumdan çay benim için bedava idi. Diğerleri için ise, Fransız usulü “Chacun poor-soi!” (Herkes kendi için) kaidesi geçerliydi. Bu sayede, bana kardeş gözüyle baksalar da, tango gibi yakın danslarda Nisa’nın kız arkadaşlarından bir az geçiniyordum. Tenlerin temasının verdiği ılıklık, hiçbir mevsimde yok. Vals yapmayı da çok severdim ve iyi bilirdim de. Bir gün, hiç unutmam, o konuda bir az yavaş olan Nisa ile vals yapıyordum. Genellikle ben hiç ara vermem, yürümem, boyuna dönerim, daha soldan dönmesini bilmiyorum. Velhasıl uzun uzun ve çabuk çabuk dönünce, Nisa’nın başı döndü ve bana, “Duralım!” dedi. Ben de kızdım, onu dans pistinde bıraktığım gibi kızgınlıkla masaya yöneldim. Zavallı kız döndü, döndü ve bir masaya bindirdi. O masadaki, benden daha büyük ve daha kibar genç bir adam, Nisa’yı elinden tuttuğu gibi benim oturduğum masaya kadar getirdi ve.                            -İşte damınız, buyrun, dedi.                            Ben de:                            -O yalnızca kardeşim, diye somurttum. Ben de kendimi centilmen sanırdım ama zayıflığa belli ki hiç tahammülüm yok. Dedim ya aileye bir evlenme virüsü girmişti. Berrin’den altı ay sonra, Nisa’ya da bir kısmet çıktı. Bir orman memuruymuş adam, hiç evlenmemiş ve şimdiye kadar annesi babası ile oturuyormuş. Yaşı otuzbeşlerde, İstanbul’da evleri varmış, ama ödevi icabı bir kaç yıl daha Anadolu’da bulunması gerekiyormuş. Tayini şimdi Bartın’a çıkmış. Orta tahsilli, sigarası olmayan, ama akşamcı olmaksızın içkiyi usturubunla kullanan bir adammış. Kudret Bey, yakında bizim de Kudret abimiz oldu. Orta boylu, esmer, gözlüklü, pek yakışıklı sayılmasa da görünürde pek kusuru olmayan, mamafih pek de kibar intibaını vermeyen fakat kendi işini bilen, dürüst bir adam izlenimini verdi bana. Maaile Cihangir’de, benim bir iki sene evvel bilardo oynadığımdan dolayı devamdan menedildiğim Ege Aile Bahçesi’nde bir araya geldik. Taraflar birbirini beğendi ve iki ay sonra Nisa okulu bitirdiğinde, Yıldırım Nikahı ile, benim hastanede bulunduğum bir gün, nişan-nikah bir arada, Nisa evlendirilip Bartın’a yollandı. Eve geldiğimde halamdan onun haberini alırdım, ama ben kendim hiç bir mekup almadım. Bu hususta bir duygum olup olmadığını hiç analiz etmedim bile. Küçüklüğümüzde, annemiz olmadığında, görünmez bir felakete uğramış, bir acıyı sessizce beraber paylaşmıştık. Kaç kereler, akşam düşerken el ele tutuşur, yeni düzenlenmiş İnönü Geziyeri’nde birlikte tur atardık. Ama cicianne eve -147- geldikten sonra, o, anne yokluğunu pek hissetmedi, zaten ben dışarlardaydım. Bana kimseler mektup yazmadı ve ailemden hiçbir fert, hiç bir zaman, yıllardır kaldığım akıl hastanesinde bir kez uğramadı bile. Hayatta madem ki yalnızdım, ya da yalnız bırakılmıştım, bundan böyle ne kadar yakın ya da uzak olurlarsa olsun, insanlarla olan ilişkilerimin mesafelerini ben tayin edecektim ve bu konuda kimseye de hesap ya da ödün vermeyecektim. İsterlerse psikopat desinler bana. * Hayatımın ilk -gerçek- aşkını Tıbbiyenin üçüncü sınıfında yaşadım diyebilirim. Daha önce bu konuda yaşadığım duyguları, hayalleri şöyle bir düşünmeye kalksam, elimin parmakları kadar sayamam bile. Lise sonda ve Tıbbın birinci sınıfında, Cihangir’deki evin ikinci katının arka balkonu, önceden de söylediğim gibi, birçok evlerin arka bahçelerine, dolayısıyla da oturma ya da yatak odalarına ve balkonlarına bakıyordu. O devirlerin masumiyeti ve çekingenliği, insanları uzaktan aşık olmayı zorluyordu. Öyle yan apartmanlardan birinin evin yanını dolanan ikinci kat balkonunda sık sık gözlediğim, dolgun vücutlu, yirmi yaşlarında görünen genç bir kız vardı. Apartman sahibi zengin bir komisyoncuydu, zevkü sefa sahibi bir adamdı da. Eşinin rizasıyla eve getirttiği çengilerin müziğini tüm mahalle işitirdi. İşte o Aziz Beyin evinde (Hani deve kesip kurban dağıtan Aziz Bey!) o kız meğer evlatlıkmış. Adı da Emine imiş. Ciciannemle birlikte bir gün Beyin hanımına yeni bir elbise için prova yapmak bahanesiyle gittiğimizde, genç kızın vücut hatlarını daha yakından görmüş ve hatta hatta, radyolarından serbestçe çalan bir Arjantin tango için ondan dans rica etmiştim. Gülerek, “Ben dans bilmem,” dedi ama kim takar, ben ısrar ettim. Öylesi daha iyi, zira, malum, manevra sizin elinizde. Onun hataları, sizin sevabınız oluyor. Dönüşte Emine’nin ne güzel ve canlı bir kız olduğunu cicianneme bahsettiğimde o, safça,                            -Evet, demişti, ne diri diri, taş gibi göğüsleri var.                            Onu balkona çamaşır asarken karşılıklı gülümsemelerle her zaman izlediğim gibi, cinsel hayallerimin de kaynağını teşkil etti. Ama ciddi bir ilişkiye nerede, nasıl ve ne zaman girebileceğimi hesaplayamadım bile. Eve giren çıkanın öyle bol olduğu bir yerde, içgüveysi gibi bir şeyi hiç tasarlayamazdım . Cihangir’de kaldığım sürece, Emine yalnızca benim Venüs’üm olmaya devam etti Gene karşılıklı hiç konuşmadığım, ama uzaktan görüp platonik hayaller kurduğum başka bir kadın figürü, aynı evin alt katında oturan, zamanının Hükumet Tabibi Dr. Fuat Beyin, ismi Perihan olan ve liseye devam eden çok çalışkan bir kızı idi. Onun, kapalı penceresinin ardında, etrafına hiç bakınmaksızın ve benimle hiç selamlaşmaksızın, masasının başına oturup, gün kararıncaya dek ders çalıştığını gözlerdim. Orta boylu, bir az tombul yanaklı, sağlıklı, bukleli saçlı bir kızdı. Giydiği siyah üniformasını üzerinden hiç eksik etmezdi. Ben de elimde kitap, okumaya devam eder, belki bir bakışına nail olurum diye arada sırada dikizledim. Ne gezer. Hava kararınca benim tarafıma şöyle bir bakar, gözlendiğini bilir, fakat herhangi bir jest ya da mimikri sergilemeksizin, pencerenin perdesini çeker, odasının ışığını yakar ve çalışmaya devam ederdi. Söylemeye hiç gerek yok ki, başlangıçtaki ılıman duygular, hiç bir ilgi gösterilmediğinden, tekrarlanan plak gibi, zamanla sihrini kaybetti ve ben yalnızca ona, bir gün bana yüz vermediğinden dolayı pişman olacağını, ondan daha çok çalışıp babasından daha meşhur bir doktor olacağımı ve o zaman üzüleceğini söylemek arzusuyla birazcık kıvrandım. Zamanla bu sevdadan da vazgeçtim.   -148- Üçüncü maceram, eğer tabir caizse, arasıra hayalen Cyrano’luk oynadığım gene o meşhur balkonda, bu kez soldaki rum evinin bahçesine sık sık sık çıkan, evli olup olmadığını bilmediğim, benden hiç olmazsa dört beş yaş büyük, zarif, ince, uzun boylu, eli ayağı düzgün, dudakları boyalı genç bir hanımın, elinde hasırdan bir çamaşır sepeti, arzı endam ettiğidir. Bu hanımla olan talihim, birbirimize selam makamında gülümsememiz idi. O işini yapar, bendeniz Romeo yarı okuma yarı dikiz, onu izlerdim. Bu narin kişi de, işini bitirdikten sonra, yedi sekiz metre mesafede oturan ben delikanlıya şöyle bir gülümser, karşılığını da aynen aldıktan sonra ardına bakmadan eve girerdi. Bu da sanki bir ritüele dönüşmüştü. Çevrede hemen herkesi tanıyan cicianneme bir gün bu Pamuk Prenses’in kim olduğunu sordum. O, herzamanki sakin tavrıyla ve temiz Rumeli şivesiyle,                   -Ha, o Kamile, dedi. Gerçekten çok cici bir kız. Hiç evlenmemiş, yaşlı anne babasıyla beraber oturuyor. Ama, şey, o doğuştan sağır-dilsiz, yoksa çok şen bir kızdır. Anide duygu ve düşünce yetimi kaybetmiştim sanki. Her an doğmasını beklediğim aşk güneşi, daha doğmadan batıyordu benim yazgımda. O zamanlar, talih denilen o uğursuz kuşu bir kez daha kınamış, sessiz gözyaşlarımı içime akıtmıştım. İftiharla söyleyebilirim ki, Bakırköy’de ister öğrenci ve daha sonraları asistan doktor olarak kaldığım uzun yıllarda -ki sekiz yıla kadar gider ve ergen ve genç erginlik devrelerimin önemli bir kısmını kapsar-, kadın hastalara karşı son derecede saygılı idim ve hep öylece kaldım. Benim algı sistemime göre, onların ‘kadın’ olarak cinsiyeti yoktu, onlar Tanrı’nın aziz ama talihsiz kullarıydılar benim gözümde. İlerde, pratisyen olduğum yıllarda da, onlara hep velinimetim olarak baktım. Ama öğrencilik yıllarında, bir kez, çok saydığım bu kuralı neredeyse kıracak noktaya geldim. Vaka şuydu. Otuzuncu koğuşun kadın kısmına, 19-20 yaşlarında Berrin (Benim Berrinim değil, Allah esirgesin!) isminde, son derece güzel, esmer, balık etinde, siyah gözlü ve gür saçlı bir genç kız kabul edilmişti. Kendisi psikotik değildi, histerik bir takım şikayetleri vardı ve ona “uyku tedavisi” uygulanıyordu. Hemen hemen tüm gün ve gece, biyolojik gereksinimlerinin dışında uyuklayan bu kızcağız, zaman zaman hayali fener gibi bahçede dolaşırdı ve bizler de ona refakat ederdik. Benimki sırf bir yakınlık ve yardım idi başlangıçta, ama işte benim bir türlü gerçekleşmemiş evlenme rüyalarımın boş bir aralığında, bu kıza karşı bazı hisler uyanmaya başladı içimde. Hastanede olduğu sürece o mukaddesti ve ben ona dokunamazdım. Ama kızcağız iyileşip de hafta sonlarında izine çıkınca, bir kere onunla Yıldız Parkına gidip gidecemeyeceğimizi sordum, o da peki deyince biz, bir Cumartesi öğleden sonra, Yıldız Parkında buluştuk. El ele dolaşmamızın ötesinde, kızı bir güzelce öptüm ve göğüslerini mıncıkladım. Tabii Pazar akşamı hastaneye döndüğünde, annesi durumu nöbetçi başasistan Dr. Bedia Hanıma söylemiş ve hemen o gece, Bedia abla beni karşısına aldı ve öğüt verdi: Bak, İsmayil kardeş, seni gayet iyi tanıyorum ve yıllardır bu ilk kez oluyor. Sen daha bir öğrencisin ve buradasın, o da burada ve bir hasta. Tıp etiği buna ezin vermez, niyetin ne olursa olsun. Tamam mı? Bedia ablaya çok samimi olduğumu, işin sonunun nereye gideceğini henüz bilmediğimi ama her zamanki gibi ciddi olduğumu ilettim. Gerçekten de hayatta hiçbir zaman, evlenme olasılığı mevcut olmayan, bağlı bir kız ya da kadınla çıkmadım. Bu bir uslamlama mıydı yoksa sürekli bir kadın-anne arayışının bir işareti miydi, bilmem. Her neyse, ona söz verdim, ailesinden özür diledim ve kızı bir daha görmedim. -149- Hastanede başka yollardan cinsel doyum olabilirdi ve duyduğuma göre oluyordu; ama, ben hiçbir şeyi aford edebilecek bir konumda değildim. Gene bu ‘boşluk’larda cinsel gereksinimi çocukça ve masum olarak tatmin yollarından biri de şu idi. Otuzuncu koğuştan yirmi otuz metre mesafede hastanenin ameliyathanesi vardı ve orada çalışan, tertemiz, biraz tombulca, güler yüzlü, yeni mezun, ‘bir doktorla evlenmek istiyen’ iyi bir aile kızı vardı, Pakize. Söz vermediğim için hiç bir zaman ciddileşmedik, içimde onun için bir aşk yoktu ve o da bunu biliyordu. Genellikle geceleri ikinci vardiyada çalıştığı için, işten ayrılırken yattığım odanın camına bir iki çakıl taşı fırlatır, böylece bana sinyal verirdi. Ben de hemen servisten dışarı fırlar, karanlıklarda birlikte dolaşır, bir genç kıza ne yapılabilecekse el yordamıyla yapar ve geçici bir tatminden sonra yatağıma dönerdim. Hepsi bu. Evet, gerçek sayabileceğim ilk aşkımı, Kevser ile, kendi evimde, yani Bakırköy, Otuzuncu koğuşta yaşadım. O da Tıp talebesi olup, benden bir sınıf aşağı idi. Ondan dolayı derslerde karşılaşmıyorduk herhalde. Onun bizim Kliniğe sık sık, haftada bir kaç kez gelişinin sebebi, kendinden üç yaş küçük erkek kardeşi Çetin’in, olası Şizofreniye yakalanmış olması idi. Daha öncelerden özetlerini verdiğim tedavi yöntemleri prensip olarak hemen yalnızca ve çok daha yoğun bir şekilde bizim Klinikte uygulandığı için, doktor aileleri, dünyada ne olup bittiğini bilen varlıklı ve kültürlü kimselerin hastaları, Büyük Hoca’dan ricayla bu Kliniğe dolaysız ya da Hastane koğuşlarından geçici olarak transfer edilir, burada yeni (ya da eski) tedavi yöntemleri uygulanır, bir süre sonra tekrar Hastane kısmına gönderilir ya da eve taburcu edilirdi. Bizim Klinikte tedavi edilmek, gerçekten bir ayrıcalıktı. Kevser sarışın, orta boylu, ince, narin, sessiz bir kızdı. Hiç şüphe yok ki, on sekiz yaş dolaylarında gençlerde beliren bu menhus hastalık, o zamanların kötü deyimiyle “ruh kanseri”, kardeşine çok düşkün olan Kevser’de, doğal bir hüzün ve depresyon yaratmıştı. Bu hüzün, ona başka bir güzellik veriyordu sanki. Çoğu zaman bir negativistik devrede olan, dolayısıyla yemeği reddeden Çetin için koğuşta bir çok kimseler seferber olmuştu. O hala, çoğu kez hasta jaketinin içinde oturmuş, ağzına sunulan yemekleri etrafa püskürtür ve vahşicesine gülerdi. Genç ve kuvvetli de olduğundan ona pek yaklaşılamazdı. Ben, ona yaklaşabilen ve çok ajite olmadığı zamanlarda da ona birşeyler yedirebilen ender kişilerden biriydim. Hasta, kati bir negativizme girdiğinde, gene kollarını saptadıktan sonra, insulin komasından çıkarır gibi, süt ve yumurta karışımı bazı sıvı gıdaları, ona gavaj (Burundan sonda ile besleme yöntemi) yoluyla verirdim. Benim bu doğal yardımım, Kevser’le birbirimize yaklaşmamızda ilk neden oldu. Ailenin diğer fertlerinden anne ve baba, böbrek hastası çok yaşlı dede ve liseyi yeni bitirmiş, Kevser’den iki yaş küçük küçük erkek kardeşi Kamuran hariç, imkan buldukça hastaneye Çetin’i beslemek için gelenler, kendinden beş yaş küçük, bir lise talebesi olan kız kardeşi Nezihe ve daha sıklıkla, hemen hemen gün aşırı gelen, Milli Eğitim Müdürlüğünde çalışan memure teyzesi Müyesser Hanım idiler. Bu, kendisi hiç evlenmemiş olan hanımcağız, dualarını ve gencin boynuna takılacak -her seferinde hocalardan yeni alınmış- muskaları cebinden eksik etmez, çok ciddi bir yüzle de olsa, teşekkürlerini kimseden esirgemezdi. Aile, Kanlıca’da kendilerine ait, atalardan kalma ahşap bir evde otururmuş. Baba da, sahilde bir kahve işletirmiş. Alçak gönüllü, kendi kendilerine yeten, orta halli bir aile görünümündeler gibi, benim sosyo-ekonomik kalsımdan. Çetin’in, bu yememezlik krizi, ona tekrar bir elektroşok tedavisi serisi yapılmasını gerektirdi ve Kevser çok daha sık gelmeye başladı. Aramızda adı konmamış, dile getirilmemiş bir yakınlık gelişmeye başladı. Çoğu kez o, okul sonrası geldiğinden, ben de diğer işlerimi bir az kırıp, Kliniğe erken yetişmeye çalışıyordum ama yalnız kalmamıza hemen hiç bir imkan yoktu, hele hele teyze hanım da Kevser’e refakat etmişse. Onun gelemediği zamanlar akşamları benden telefonla Çetin’le ne olup bittiğini soruyorlardı. -150- Arada bir derslerden, hayattan bahsettiğimizde, onun da benim gibi aşk işinde bakire olduğumuz, ciddi hiç bir ilişkiye girmediğimiz aydınlığa çıktı. Zaten tüm ailenin ciddi bir hastalıkla harap olduğu bir devirde sıcak bir ilişkinin oluşumuna ne zemin vardı ve ne de bu, ailece hoş görülebilirdi. Fakat zamanla, ders saatlerimiz farklı olmakla beraber, öğle teneffüslerinde, bazı öğleden sonralarında Beyazıtta Marmara Lokali’nde, ya da civardaki bir poğaçacı dükkanında bir araya gelerek, sessiz bir beraberliği, adını koymadan sürdürmeye başladık. Genellikle aceleci bir huyum olmakla beraber, benim konumumdaki, yani Tıbbiyenin üçüncü sınıfında, Akıl Hastanesinde yatıp kalkan bir gençle, kardeşi aynı hastanede tedavi gören bir ikinci sınıf Tıp talebesinin, sıcak bir ilişki için herhalde aceleye gereksinimleri yoktu. Zaten yüzü hep ciddi idi ve Çetin’den başka konuşulacak konu yok gibiydi. Onun elini tutabilmek hiç olmazsa altı ay aldı, o da kısa kısa süreler için. Onun sınıfından olan ve araları çok daha sıcak olan başka bir arkadaş çiftiyle.bir yılda topu topu iki kez sinemaya ya gittik ya gitmedik, orada bile el ele tutuşmaya pek izin yoktu. Haftada bir iki defa, akşamüstleri, ben diğer faaliyetlerime girişmeden, Kevser’i bazan Beşiktaş iskelesine kadar götürür, karanlık yollarda bir iki samimi yaklaşımda bulunurdum ama, akıntıya kürek çektiğimi bilmekle beraber, onu, acısından dolayıdır diye affediyor ve kızmıyor, inanılmaz bir sabır gösterirdim. Bazan vapuru oradan kaçırdığımızda, taksiyle onu Yeniköy iskelesine yetiştirir ve oradan o, Beykoz’a geçerek ters yoldan evine dönerdi. Çoğu kez, yalnızca uzaktan tanıdığım babası, Anadolu sahilini izleyen vapuru sahilde bekler, ben de inmeden aynı vapurla dönerek onlara yalnızca uzaktan el sallardım. Tasavvur edersiniz ki, birçok rutin çalışmalarını titiz bir düzenlilikle yapmaya alışkın ben, zaman zaman aksamaya başlamıştım bile. Nereden ayrılırsak ayrılalım, Eminönü’ne, oradan Sirkeci’ye trene binip Bakırköy’e gelmek uzun zaman alıyordu. Yemeklere yetişmek şöyle dursun, onlar bazan ya kalmıyor, ya da soğuk soğuk, yağları donmuş halde yemek zorunda kalıyordum. Beni teselli eden, belki bir gün doğacak olan büyük bir aşk idi. Kevser’le tanıştıktan ancak iki yıl kadar sonra evlerini ziyaret için davetiye çıktı. Bundan daha ilerde bahsedeceğim. Bu arada Çetin bir kaç kez Hastane’nin kronik üniteleri ile Üniversite Kliniği arasında, elektroşok, hatta kısa bir insulin koma terapisi nedenleriyle gitti geldi. Vak’a ümitsiz görünüyordu ve aile gerçek bir depresyon içinde idi. Ama onların ümitleri kesilmemişti, insanüstü bir gayret, azim ve sevgi ile, genç adamın makus talihini, ya da yazgısını izliyorlardı. Gerçekten bu Şizofreni denen hastalık insanın kemiğini iliğini kurutuyor. Bir bakıyorsunuz hasta sizi tanıyor, gülümsüyor, hiç birşey olmamış gibi ruhunun çitlerini açıyor ve siz, sanki her şey geçmiş gibi onun bahçesine giriyorsunuz. Onun sanki hiç bir şey kaydetmiyor gibi görünüşünün ardından, sizi hayretlere düşürecek olayları, kayda değer bir içgörü ile anımsayınca ümitleniyorsunuz. Sonra birden yüz ciddileşiyor, gözlerde vahşi bir parıltı ve beng!, müthiş bir agresyonla, sanki vücudundan lavlar gibi dışarı fırlamak isteyen habis bir ruh sahneye hakim oluyor. İğneler, şok’lar, caket’ler vb. Çok sevildiğini bilen aile üyesi tokat ya da yumruk yiyebiliyor ve durumu, acıyla affederek kabullenmek zorunda kalıyor. Bu kısır döngü sürekli devam ediyor. Klinik sanki bir uzay ve birbirlerinden farklı dünyalar halinde yaşayan meteor ya da gezegenler, aralıklı patlamalarla takvimlerini sürdürüyorlar ve evren, varoluşuna sanki hiç bir şey olmamış gibi devam ediyor. Bu arada Yeşildirek Spor Kulübü ile olan bir deneyimimden bahsedeyim. Onları unutmamıştım, ama elinde belli bir kudret ve yaptırımcı politika ve programın olmadıkça, çevre programlarının başarı derecelerinin sınırlı olduğunu öğrenmeye başladım. Yani bir çok ortam, “dışardan gazel okutmuyor”, bu çok daha özel sanat ve edebiyat, yayım çevrelerinde de öyle ki zamanla daha çok öğrendim. -151- Efendim, Yeşildirek’te organize ettiğim şiir ve öykü yarışmasından sonra, bir ping-pong yarışması yapacağımızdan bahsetmiştim. Tabii hediye vermek, bir heyecan ve ilgi uyandırmak güzel. Ama siz ‘onlardan biri’ olmadıkça, dökme suyla değirmen dönmüyor. Zaten de öğrenmiştim ki, Yeşilay bile böyle yerel programlardan yavaş yavaş vazgeçmiş, zira çevre’yi, özellikle tek bir yönden ve dışardan değiştirmek zorluğunu kavramış. Çevre, hatasıyla ve sevabıyla bir bütün olarak yaşıyor. Zaten benim niteliğimde ve daha sürekli hizmet verebilecek bir gönüllü bulmak da zor. Her neyse, Kulübü ziyaret ettiğim günlerden birinde, bunu organize etmekten bahsedince, “Güzel, İsmayil abi, dediler bana, sen eski bir şampiyon muşsun, bizim de bir kahramanımız var burada, Hüseyin abi. Biz bugün sizlerin bir çarpışmasını seyretmek istiyoruz. Yenen Kral olur!” Bu apaçık bir “<em>challenge</em>” (yarışmaya davetiye!)  idi ve yerel kahraman, belli ki programın kontrolünü ele almak istiyordu. Yıllardır doğru dürüst, yani sistematik bir şekilde ping-pong oynamamıştım, hastanede arkadaşlarımla oynadığım ve her zaman kazandığım halde, şimdi yeni nesil raketi benim gibi Çin usulü tepeden tutmuyor, yandan tutup öyle falsolar yapıp masanın iki metre gerisinden oynuyor ki, o tip bir insanla benim gibi masaya yapışık oynayan biri arasında stil farkı var. Dünya şampiyonu da bu yeni stilde oynuyor. Gülümsedim ve müsabakayı kabul ettim. Hüseyin abi, uzun boylu, benim yaşlarımda, atletik bir tip. Korktuğum gibi raketi yeni usulden tutuyordu, ısınma devresinde falsolu atışlarının hemen hemen yarısını ıskaladım. Ben ıskaladıkça, seyirci güruhundan Hüseyin’in lehine bir bağırtı ya da alkış kopuyordu. Bu benim için bir sınav oluyordu ve fakat aynı zamanda bir karar günü. Belki bana “Yankee go home!” diyorlardı. (İkinci dünya harbinden sonra, USA askerlerinin istenmediği yerlerden arkalarından söyleenen meşhur “Amerikalı, Evine git!”sözü.) Her neyse, üç beş dakikalık ısınma periyodundan sonra maç başladı. O günler ben tenis sistemine alışmışım, cuz-avantaj, cuz-avantaj ileri geri gidiş gelişle savunmanızı ya da taarruzunuzu ayarlayabiliyorsunuz. Yaptığınız her hatanın geri dönülmez bir puvan kaybı hoşuma gitmiyordu benim. Ama maalesef başkasının tarlasındaydım ve bu genç de, yeni (21) sistemiyle oynamak istiyordu. Çaresiz peki dedim. Şimdi ne yapmalıydım? Masaya yakın durup onu da yakın oynamaya mı zorlamalıydım, yoksa arada bir açılarak onun sistemine uymuş gibi davranıp yine yakın savaşa mı dönmeliydim? Oyun başladı. Yakın sistemde önce beş-üç ileri gittim ama, kafir çocuk, özellikle uzaktan vurduğu falsolu servisleriyle beni de uzak oynamaya zorlayınca, sayı 10-8 onun lehine döndü. Ben kendi sistemimi zorladım, özellikle kendi servislerimde. “Ellerinizi servis atarken masanın dışına çıkarın!” diye bir de ihtarda bulundu namussuz. Yeni usule göre doğru, yoksa eskiden elimizi netin kenarına kadar bile getirebilirdik. Nihayet onu zorlaya zorlaya ilk seti 21-19 alabildim. Haytalar, “Haydi Hüseyin abi, göster kendini,” ya da “Ye onu ye!” sayhalarıyla onu açık seçik destekliyorlardı. Benden yana ses çıkaran yoktu. Haftaym’da yerleri değiştirdik, o tarafta ışık gerçekten kötü idi ve genç adam, cidden yeteneğini ortaya koyarak beni 21-13 ezdi. Tabii bir alkış tufanı koptu. Şimdi her şey, üçüncü ve son sete kalmıştı. Bir an evvel bitse de gitsem diye düşünüyordum ve gerçekten de ümidim kırılmıştı. Neyin savaşını veriyordum ben burada? Üçüncü sete başlarken kendi kendime, “Hey İsmayil, kendine gel. Manisa’yı, Denizli’yi hatırla. Köşeler, hani milimetre hesabıyla yaptığın o köşe vuruşları ve hasmının servisine verdiğin şaşırtıcı ilk hamle!” diye gayret veriyordum kendime. Birden coştum ve hücuma geçtim. Mücadele cidden heyacanlı oldu ve bir ileri bir geri, şampiyonluk mücadelesini tekrar yaşadım. Devre, 11-10-, 20-19 gibi birer sayı yakınlığıyla sürdü gitti. -152- Bilirsiniz, tenis’te olduğu gibi, sonucun iki puvan farklı olması gerekir. Nihayet zorlu rakibimi 24-22 yendiğimde, ben bitiktim; genç adam gülümseyerek elimi sıktı, benim için bir iki küçük ‘Bravo doktor abi!” dedi ama “<em>it was too late and too little</em>!” (Birazcık ‘çok geç’ ve ‘çok az!’). Onlara teşekkür ettim, ceketimi giydim, arkamı dönüp bir daha uğramamak azmiyle kendi düzeyime, Üniversiteye döndüm. *                      İnsan, diye düşünüyordum kendi kendime, bazan kendini öyle ideallere kaptırıyor ve onları gereğinden fazla göklere çıkarıyor ki, zaman zaman “değer miydi?” diye sormamak elinizden gelmiyor. İşte Yeşildirek olayı bunlardan biri idi. Ama, kaybedilmiş pek bir şey yok bu işte, diye düşünüyorum. Ben onlarla çalışmaya başladığımda, yapabileceğim tek şey zaten yapmaya çalıştığım şey idi. Bir “Vatan Kurtaran Aslan” olmayacağımı baştan biliyordum; idealizmim, görünmez bir şekilde birilerini etkilemiş ya da etkilememiş olabilir; başka biri başka bir zaman ve yöntemle aynını ya da daha fazlasını yapabilir. Herhalde bu böyle geldi böyle gidecek; keşke herkes, yapabilceğini hissettiği anda birşeyler ortaya koyabilse. Toplumda bunlar sessiz sedasız olup gidiyor gibi zaten. Belki bu tür duygular, zaman zaman insanın kendisiyle ya da toplumun değer yargılarıyla hesaplaştığı zaman konu oluyor. Bu toplum bizim toplumumuz, bu toprak bizim toprağımız. Sonuçta pek bir şeyler kaybettiğimi sanmıyorum, doktor çıktığımda topluma herhalde daha geniş çapta hizmet verebileceğim. Beni böyle değer yargılarının muhasebesine iten başka bir olay, Yeşildirek’ten daha kişisel, toplum değerleri bakımından değerini bilmiyorum ama, insanlararası ilişki açısından muhakkak ki daha karmaşa bir olgu idi. Çoktanberi aklımdaydı ama yazıp yazmamakta tereddüt ediyordum, sonunda yazmaya karar verdim, içimde kalmasın!                    Bu özel olay, İstanbul Ansiklopedisi ile ilgili. Oraya daha seyrek gittiğimi daha yukarılarda bildirmiştim. Bunun nedeni yalnız ben değildim; Reşat Ekrem Beyin sınırlı geliri, Vefa Lisesinin ötesinde çok azimkar çalışması, böyle özel bir yayım, masrafların minimuma indirgenmesi koşuluyla bile yayımı aksatıyor, dergi kapanma tehlikesiyle yüzyüze kalıyordu. Babıalideki elli numaralı binanın ışıkları gece yarılarına kadar yanardı; Reşat Beyin kızkardeşi, kırk-kırk beşlerinde başı örtülü bir hanım, onun annesini ve kendi sıhhatini ihmal ettiği kuşkusuyla sık sık ofise ziyarete gelirdi ve bazan şöyle bir dertleşirdik. Reşat Bey, ofis işlerini kolaylaştırmak için, bu her ne demekse, on beş on altı yaşlarında Ahmet isminde bir laz çocuğunu himayesine almıştı. O çocuk ofiste yatar kalkar ve her tür temizlik, ayak işlerini yapardı. Orta boylu, kırmızı yüzlü, utangaç, ama sırım gibi bir genç idi. Reşat Ekrem Bey onu evlat edineceğini de söylüyordu, zira Ahmet’in hiç ailesi yokmuş, hayatta yalnızmış. Gezintilerimiz de eski sıcaklığını kaybetmiş, lokantalar ve mezarlıklar ziyareti daha da seyrekleşmişti. İnişe başka önemli bir neden de diğer çok değerli üyemiz, Fransızca öğretmeni Muzaffer Bey’in yavaş yavaş rahatsızlanıp, diyabetinin azmasının ötesinde hiç beklenmedik bir şekilde tüberküloza yakalanması ve daha sonraları Heybeliada Sanatoryumuna yatışı, dolayısıyla takım çalışmamızı zayıflatması idi. Her neyse, bizim haftalık Pazar gezintilerimizden birinde, herkes yarı yolda dağılmış, Reşat Bey ve ben Babıalideki ofise birlikte dönüyorduk. Kapıya yaklaştığımızda, her zamanki kibarlığıyla, “Buyur, Hazret!” dedi ve kapıyı açtı. Deprese ve yorgun bir görünümü vardı. Öğle yemeğinde rakıyı da bir az fazlaca kaçırmıştı sanırım. Bir iki dakika içinde ben alacağımı alıp vereceğimi verdikten sonra, “Allahaısmarladık!” diye ona yaklaştığımda, her zamanki gibi alnımdan öpeceğine, benim yüzümü tuttu ve, dudaklarımdan öptü. Alkol kokan bir çift yavşak dudak ve tiksinti hissi. Donmuş -153- kalmıştım, hiç kımıldamadım, gayet natürel bir şeymiş gibi kabullendim. Bu, hayatımda ilk -ve inanın ki son- kez bir erkek tarafından böyle cinsel bir amaçla bu kadar yakın temas içinde olmamdı. “Allahaısmarladık!” diyemeden ayrıldım, bu bir daha yinelenmedi ve hiç bir şekilde müzakere konusu olmadı; ama bunu izleyen üç dört beraberlikten sonra, hayatımda oluşan diğer olayların seyrine kapılarak herhalde, ayağımı oradan hiçbir şey söylemeksizin kestim. Pek yorum yapmak istemiyorum, ama hiç şüphe yok ki, içimde, bu büyük tarihçinin bana verdiği esin, bilgi, azim değerlerinden hiçbir şey kaybolmamıştı, ama aramızdaki sevgi, çok özellikle bazan ondan daha değerli olabilecek saygı bağlarından bir kaç tel kopup gitmişti. Bu olayı yaşam boyunca bir giz olarak sakladım ve şu ana kadar hiç kimseye bahsetmedim. Hayat bu zaar, kimbilir daha neler göreceğiiz. Haydi oğlum İsmail, bir kez daha, dön Fakültene ve doktorluk işine. * Tıbbiyenin üçüncü sınıfında bir Tıp talebesi olarak, özellikle Tedavi derslerinin başlamasından sonra, kendimizi ‘yarı doktor’ görmeye başlamıştık. Farmakoloji, ilerde yazacağımız reçetelerin temel bilgileri ve hastaları iyileştirme sanatının anahtarı idi. Güzel ama, biz talebeleri, kötü bir haber bekliyordu: Bizim zamanımıza gelinceye kadar, her yıl Haziran ayında yapılan “Birinci Doktora-Kliniğe geçiş” imtihanları, bu yıldan itibaren Şubat ayında yapılacakmış. Bunu bize Ekim’in sonunda söylediler. Hem de şu koşulla ki, eğer derslerin herhangi birinden kalacak olursak, hepsinden kalmış sayılmamakla beraber, gelecek Şubat’a kadar Hastanelere başlama-Klinik evresine giremeyecekmişiz. Gerçekten saçma. Her yerde bir ikmal, eksiğinizi tamamlama hakkı olmalı. Altı yüz öğrenciydik ama hiç itiraz hakkımız yoktu. Talebe Cemiyeti Başkanı Rüknettin abi Fakülte dekanı ile bir kez görüşmeye gitti ama, karar, Üniversite Senatosu tarafından da onandığından, yapılacak bir şey yoktu. Şimdi Allah aşkına, bir buçuk yılın birikimi, iki ay içinde nasıl üstünden gelinebilir ve “geçer” notu alabilirdiniz? Ya geçmezseniz ne olacak? Dediler ki, kaldığınız dersten geçinceye kadar -ki Haziran ve Eylül aylarında iki kez daha hakkınız var-. “Klinik olmayan” yani Tıp Tarihi ve Hijyen gibi hatta beşinci sınıf derslerine devam edebilirsiniz, ama Dahiliye, Cerrahi, Çocuk, Kadın-Doğum, Psikiyatri, Nöroloji, Kulak-Boğaz, Üroloji, Göz, Radyoloji gibi klinik derslerine giremezsiniz. Bu düşüncenin hiç bir mantığı yoktu, bize göre bu bir talebe katliamıydı. Özet olarak, Bir tek dersten ikmalle tüm seneyi kaybediyordunuz. Baş vuracağınız bir mahkeme ya da üst merci olmadığından boyun eğmekten başka çareniz yoktu. Bu demekti ki, eğer Tıpta ilerlemek istiyorsam, yedekte götürdüğüm bazı önemli faaliyetlerden fedakarlıkta bulunmam gerekecekti. Yeşildirek’i zaten kesmiştim. Tepebaşı Konservatuvar idaresine başvurarak bir sene ara verip veremeyeceğimi sordum, evet, dediler, iki sene ardı ardına devam etmemek kaydiyle bu olurmuş. Kanun derslerini ayda bir, ikiye indirdim. İstanbul Ansiklopedisini de zateen kesme yolundaydım ve geceleri ineklemeye başladım, sabahları birlere ikilere kadar. Tabii hala zordu, Bakırköy’e gidip gelmek saatler alıyordu ve orada yatak odasında çalışılamayacağına göre, hemşirenin ofisine ya da tedavi odasına tıkılmak zorunda kalıyordum. İlk defa cesaretimin kırılma sınırlarına geldiğini duyumsuyordum. Ders kitaplarının yarısından fazlası da var olmadığından, notlara ve bazen de arkadaşlarla birlikte çalışmaya gereksinim vardı. Zor günler yaşıyordum. Acaba Tıbbiyeye girmese miydim? Sınıfta kalırsam hastane beni tutar mıydı? Neye tutmasın? Burda hasta pozisyondayım zaten. Bir hafta sonu eve gidince bir de beybam sormasın mı: -154- -Sen kaçıncı sınıftasın İsmayil?                    -Neye sordunuz?                    -Hiç, aklıma geldi de.                    -Ortalarda bir yerde, bitirince size haber veririm.                    -Bitirdiğinde kendini tanıttırırsın, meşhur olursun!                    Adama bak, bir gereksinimin var mı diye sormuyor da, ne zaman bitireceğimle ilgili. Kimbilir aklından ne menfaat ya da fantaziler geçiriyordur. Sorup da onu tatmin etmek bile istemedim. Her neyse, meşum Şubat geldi çattı. Dört dersten, geceleri amfetamin kullanarak ve öyle sabahlayarak, ama hocaların karşısına yarı mumya gibi gelerek ve dört ders konumuyla, üçünden orta birinden iyi alarak geçebildim. Ama tüm sınıf bir meydan harbinden çıkmış gibiydi, başlangıçtaki altı yüz mevcut, yüz yirmiye inmişti. Geçtim diye memnun bile olamadım. Artık şimdi yarım bıraktığım faaliyetlere başlayabilirdim. En önemlisi, artık hastanelere de gidecek ve orada beyaz gömlek giyecektik. Bu beni bir az teselli etti ve yavaş yavaş moralim yerine gelmeye başladı. En iyi koşullarda bile, bir Tıp tahsilinin ne denli zor olduğunu şimdi kavrayabiliyordum. İlerde, beşinci sınıfın sonunda da İkinci Doktora varmış, ondan sonra son staj senesi başlarmış. O köprüleri de gelince geçecektim. Baharla birlikte, eksik bıraktığım Üniversite Korosu ve Beşiktaştaki İleri Türk Musikisi konserlerine katılıma başlamıştım. Özellikle, Üniversite korosunda gerçek ‘mektepli’ ben olduğum, yani nota ve usulü okulundan bildiğim için, bir ayrıcalığım vardı. Koro şefi Nevzat Abi’nin arasıra gerek Osmanlıca sözlerin yorumu ve gerekse makam ve nota bilgileri için arkadaşları bana havale etmesi bana özel bir gurur veriyordu. Üniversite Korosu, Marmara Lokali’nde çalışıyor, zaman kaybımız az. Bir ara, sınıf arkadaşım Alaeddin ile birlikte Darülacezeye gittik, ben çaldım o söyledi, o çaldı ben söyledim, oradaki kimsesiz yaşlı hastaları böylece mutlu etmek ne güzel bir yaşantıydı. Onu Nevzat Abi’ye solist olur diye takdim ettim, ne oldu anlamadım, bu çok güzel sesli arkadaşım ya yalnızca koro söylüyoruz diye kabul edilmedi, ya da anlaşamadılar. Ben bu işlerin arasına girmem. Halbuki onun sesi radyoluk. Neyse. Marmara Lokalindeki eğlencelere bir cumartesi kadife ceketli, derin mavi gözlü, kısa boylu, gencecik Zeki isminde bir delikanlı da gelmişti. Sesi, giydiği ceket gibi kadifedendi. Onu da Nevzat abiyle görüştürdüm, nedense o da koroya girmedi. Ben o zamana kadar öyle ses işitmemiştim. İlerde bir gün ondan çok duyacaktık herhalde. Ben, kanuni olarak orta ile iyi arasında bir yerdeyim. Klasik Müziği doğru çaldığıma eminim, bir vurup ‘es’lerde, notanın gösterdiği zaman süresince bekliyorum, gürültü ile ‘velvele’ yapmak yok. Nazari bilgim olduğundan, kısa taksimlerde ustalaşıyorum, zira makamın seyrini gerektiren durak ve geçişleri verebiliyorum. Uzayınca,  kolayca kayboluyorum, gerekli deneyimim yok. Tabii ailemden hiç gelen giden, beni dinleyen ya da cesaretlendiren kimse yok. Yalnızca bir kez, Eminönü Halkevinde verdiğimiz konsere artık İstanbula yerleşmiş sevgili Feraset Halamla Saliha halamları davet etmiştim. Bana, ailem için bedava bir loca vermişlerdi en arkada. Konserden sonra bir de temsil vardı, “Peer Gynt”. Onlara yolda İbsen’in bu dünya çapındaki Norveç efsanesini bir az açıklamak zorunda kalmıştım. “Peer”in, fantazilerinin ötesinde bir gün dünyaca tanımlanmasıyla benim o andaki hislerim arasında bir ilinti varmış gibi geldi bana ama, bunu iki yaşlı halam anlayamazdı. Fakat ne olursa olsun, beni görmeye gelmişti ailem. Bol bol teşekkür ettim, bol bol da hayır dua aldım. Ne mutluydum o an bir bilseniz. -155-                                               <strong> A n n e m   S a h n e y e   Ç ı k ı y o r</strong> Ama yılın olayı, nefesinizi tutun, öz annemden haber alışım olmuştu. Yanlış duymadınız, ben, İsmayil, yirmi yaşımda iken, üç buçuk yaşındanberi görmediğim, işitmediğim annemden haber almıştım. Biliyordum, bir gün, evet bir gün, beni bu mutsuz dünyaya getiren ana, beni görmek isteyecekti. O en son mahkeme salonlarında bıraktığım gözleri yaşlı, sarışın kadını dünya gözüyle görecektim. Benim, ismini ilk kez duyduğum Feride isminde bir teyzem varmış da haberim yokmuş. Annemden büyükmüş, ev hanımıymış, ilk evliliğinden iki kızı olmuş. Büyüğü Keriman, otuzuna yakın, o da evlenmiş ayrılmış; küçüğü Neriman, benim yaşımda. Şimdiki kocası, geceleri çalışıyormuş. İlk karısı ölmüş, sessiz, efendiden bir adam, Mustafa Bey. Teyzemgiller, Vaniköy’de bir yalının ilk katında kirada oturuyorlarmış. Peki beni nasıl buldular, bunları nasıl öğrendim? Dinleyin. Üç dört ay evvel, İstanbul radyosunda Tamek’in sunduğu bir Türk Musikisi bilgi yarışması vardı, hatta soruları Nevzat Bey soruyordu. Oradan iki adet konserve kazanmıştım ve ismim radyoda anons edilmişti: İsmayil Bican. Teyzemler duymuşlar ve çok heyecanlanmışlar. Tıp talebesi olduğum da söylendiğinden Fakülteye müracaat etmişler. Tabii Fakülte Kalemi, ev olarak, Cihangir adresimi vermiş. Zavallı Mustafa Bey de, günlerce dükkanın etrafında dolaşmış durmuş, bir türlü cesaret edip apartmana ya da dükkana soramamış. Nihayet Beyazıta, Üniversite kapısına gelmiş, sağdan soldan sorarak, ‘kayıp akraba’ ricasıyla kalemden aldığı resmime bakarak adam beni sabırla beklemiş. Bir öğle aralığında, tam Üniversite girişindeki sütunlardan içeri giriyordum ki, kaba saba görüntülü, temiz giyimli, lacivert elbiseli orta yaşlı bir adam, kibarca koluma dokundu,                     -Affedersiniz, İsmayil Bey siz misiniz?                     -Evet, benim, dedim, siz kimsiniz?                     Ve Mustafa Bey, gözleri dolu, beni bulma maceralarını anlattı. İçimi garip bir heyecan doldurmuştu. Bu kadar yıldan sonra, benim görüşmeyi arzu edip etmeyeceğimi bilemediklerini ama yine de aramakta ısrarlı olduklarını söyledi ve terbiyelice yanıtımı bekledi.                     -Peki, annem nerede oturuyor?                     -Anneniz Ankarada. Yeniden evlenmiş, eşiyle ve biri kız diğeri erkek iki çocuğuyla orada oturuyor ve Milli Eğitim Bakanlığında çalışıyor. Bizler hemen her hafta görüşüyoruz. Eğer siz uygun bulursanız tabii, önce bize teşrif edin, teyzenizi ve yeğenlerinizi bir görün. Ondan ötesi size ait. Kısa bir düşünceye daldım. Hey gidi dünya hey. Birisi benim kolumdan tutacak da, bana annemden haber getirecek. Benim düşündüğümü görünce, Mustafa Bey, Anadolu lehçesiyle ve kibar konuşma tarziyle, dedi:                     -Arzu ederseniz ben size adres ve telefon numarasını vereyim. İşte pusula burada, zaten hazırlamıştım. İsimlerimiz de orada. Arzu ederseniz önceden bir telefon edin, yok etmezseniz… Tabii bu sizin bileceğiniz iş.                      Ve dostça el sıkıştı gitti. Doğrusu bir şaşkınlık içindeydim. Aç bir insan düşünün ki, günün birinde ona, yıllardır davet edilmek istediği bir şölenden davetiye geliyor. Ama daha ne yiyeceğini düşünmeden karnını tok hissediyor, onun gibi bir şey. Inşallah bu, bir nefret hissi değil, zira nefret ederim nefret etmekten. Belki uzun zamandanberi çözülmeyi bekleyen bir özlem, ya da ikilem. -156- Söylemeye hiç gerek yok ki, haftam düşünceli geçti. Hafta sonunda, Cihangire gittiğimde tabii ilk gördüğüm kişi halacığım oldu.                      -Hala, hala, dedim, biliyor musun ne oldu? Ben annemden haber aldım.                      Halam korkuyla şöyle bir etrafına bakındı, beni odaya çekti,                      -Ne? Annenden mi dedin? Yavaş konuş, beyban duymasın.                      -Annemden değil de,daha doğrusu teyzemden. Sizler benim bir teyzem olduğundan hiç bahsetmemiştiniz. Severim sevmem, giderim gitmem, ama benim bunu bilmeye hakkım yok muydu?                      Halacığım şaşırmıştı:                      -Aradan çok uzun yıllar geçti, annen de çekti. Ama bunlar oldu bitti. Teyzeni pek sevmezdim zira pek sağlam ayakkabı değildi. Kızlarını bilmem, o zaman ufaktılar. Ama şimdi beyban bu havadisi duyarsa kıyameti koparır evladım, öyle değil mi?                      -Ona söylemeyi tasarlamıyorum zaten. Bana şimdiye kadar ne yaptı ki, şimdi ona hayatımnın hesabını vereceğim?                      -Babandır oğlum, onun hakkını yeme, yoksa günaha girersin. Annen de burada mıymış? O, Selahattin diye biriyle daha o zaman ilgileniyordu, evlenip Ankara’ya gideceklerdi. Gözüm körolsun, ben başka bir şey bilmiyorum. Zavallının ağlamaklı bir hale girdiğini görünce ona sarıldım, içimden nedense ağlamak gelmiyordu.                      -Allah senden razı olsun halacığım, bizleri sen büyüttün ama, bir insanın annesini görmeye, bilmeye hakkı yok mudur?                      -Hem öyle hem öyle değil, sizleri ortada bırakmasaydı. Şimdi doktor olacaksın diye mi ardından geliyor?                      -Onu bilmem, ama senelerdir arıyorlarmış. Herhalde biz Alaşehirde olmasaydık daha erken de onlardan duyardık. Bilmem, sen affet beni, ben bir yolunu bulup annemle temasa geçmek isterim.                      -Sen bilirsin oğlum, nasıl istersen öyle yap, ama beybanın gazabını uyandırma. Onun artık büsbütün çökmüş yanaklarından öptüm; elbise, kitap torba ve paketimi alelacele değiştirip evden çıktım. Bu anda, beybamla karşılaşıp bir hesaplaşmaya girmekten korkuyordum. Hava hafif bulutlu idi ve yağmur neredeyse başlayacaktı. Sinemaya gitsem mi diye düşündüm ama aklım çok meşguldü. Hem böyle izinli gemiciler gibi elde çıkın, Beyoğluna çık? Yok, en iyisi dön Bakırköyüne sen ve iyice bir düşün. İstersen bir yazı tura at, gideyim mi gitmiyeyim mi? Ama kendimi kandırmaya hiç gerek yoktu, ben, bunca yıldan sonra, beni dünyaya getiren kadını her neye mal olursa olsun görecektim. Sonrası? Bilmiyorum. Bir hafta sonrası Pazar günü ben Vaniköy’deydim. Vapur iskelesinden hemen beş dakika mesafede, Boğazla lebalep iki katlı ahşap bir yalı. Dışardan pek şaşaalı değil ama önünde küçük bir rıhtımı var. Ne kadar cesur adımlarla yürüyor gibi idiysem de kalbim küt küt atıyordu. Tahmin ettiğim gibi, Yemen savaşından dönen bir gazi gibi gözyaşlarıyla ve sıcacık kucaklarla karşılaştım. Mustafa Beyin bile gözleri yaşlanmıştı. Oturma odasında teyzemgiller ve ben, bir süre yere sonra birbirimize baktık, gene birbirimize baktık, herhalde nereden başlayacağımızı bilemiyorduk. Lisedeyken söylenen bir fıkra aklıma geldi. İspanya’da İç Savaş esnasında, Franco rejimi tarafından sürgüne gönderilen bir üniversite profesörü varmış. Yıllar sonra, yaşlanmış, saçı sakalı aklaşmış, affedilmiş ve üniversitedeki kürsüsüne iade edilmiş. İlk dersinde çok heyecanlıymış, dudakları ve elleri titreyerek not defterini karıştırıyormuş:                      -Evet… Nerede kalmıştık? -157- Evet, nerede kalmıştık? Birlikte bir yaşantımız olmadığı için geçmişten bahsetmenin bir anlamı yoktu. Keriman abla nihayet sükutu bozdu,                      -İsmayilciğim, karnın aç mı?                      -Şimdilik hayır, yanıtını verince,                      -Öyleyse sana köpüklü bir kahve yapayım, şekerli mi olsun sade mi? diye sordu.                      -Az şekerli, lütfen.                       Ondan sonra daha rahat yüzlerine bakmaya başladım. Teyzem elli yaşlarında, bodur denecek kadar kısa, biraz tombulca, temiz ve sade giyinmiş bir kadındı. Arasıra şaşılaşan gözlerini kavrayan, ince kenarlı bir gözlüğü vardı. Keriman abla da tombulca ama uzun boylu, şen şakrak, samimi görünen bir insandı. Neriman, orta uzun, soluk mavi bir elbise içinde, pek konuşmadan zarifçe gülümseyen hanım hanımcık bir kız gibi göründü bana. Boğuk, nezleli sesinde hafif bir titreklik ve iffet vardı. Gülümsediğinde yanakları da çıkurlaşıyor ve yeşil gözlerinde sanki deniz feneri gibi parlak ışıklar yanıp sönüyordu. Anne ve Keriman abla ev hanımlarıydı; Neriman, liseden mezun olduktan sonra son iki senedir Galata’da, Maliye Şubesinde memure olarak çalışıyormuş. Mustafa Bey de, hiç saklamadan, bir fabrikada gece bekçisi olarak çalıştığını söyledi ve sustu. Oda, sedirler ve koltuklarla zevkli ve pek de yeni olmayan eşya ile doluydu. Ortada bir halı, üstünde de benim için çiçeklendiği belli olan geniş cam bir vazo vardı. Duvarda Eski Yazı bir takım ayetler ve bir seri çerçeveli resimler vardı ve annemin resmi herhalde aralarında idi, ama o anda ne ben sormaya cesaret ettim, ne de teyzemler öyle bir şey sundu. Ben de gösterişsiz bir şekilde okuldan ve okul dışı faaliyetlerimden bahsettim. Mustafa Bey bir ara,                       -Bir hafta sonu, sizin kanununuzu dinlemek isteriz İsmayil Bey, diye iltifat etti. Güneş batmadan rıhtıma çekilen bir masa ve iskemlelerle akşam yemeği yedik. Ben Boğazı hep Rumeli tarafından görmüştüm ve gün batışının İstanbulunu da Yahya Kemal’den bilirdim. Güneşin tüm batışını gözleyemiyorsunuz Vaniköy’den, çünkü Aşiyan’ın üstündeki tepeler ve Taksim, Galata, yüksek binalarıyla görüş açınızı kapıyor. Ama, o güzelim gün batışınızı yine de hissediyorsunuz. Boğazda hiç bir zaman sulara bu denli yakın oturmamış, onların hüzne bezenmiş melodilerini bu kadar yakından dinlememiştim. Yemekten sonra, yavaş yavaş ayrılma işaretleri veriyordum ki, teyzem, biraz ürkek bir sesle, içinde annemin de resimleri bulunan “aile albümü”nü görmek isteyip istemediğimi sordu. Ortalık daha aydınlıktı. Bir az tereddütle evet dedim ve içimde bir ürperti, sayfaları birer birer çevirmeye başladım. İşte o çipil çipil gülümseyen gözlerle annem. Yanında kabak kafalı, iri gözlü, şişko yanaklı Selahattin Bey, yeni kocası. “Babam daha yakışıklı adamdır,” diye düşündüm. Bir başkasında biri erkek biri kız, iki çocuk. Annem, mahkemedeki hayalin aynısı, hiç değişmemiş. Tabii albümde, beybam, Nisa, ben ve halamla ilgili hiç bir fotoğraf yoktu. İstanbula geldiğinde, yalıda, Taksim meydanında, şurada burada çekilmiş, kenarları solmaya başlamış siyah-beyaz resimler. Bana hiç annemin resmini isteyip istemediğim hakkında da bir şey sormadılar, ben de istemedim. Pek erkendi herhalde. İçimi gene garip bir hüzün sarmıştı. Bir yandan, yıllardır temiz suya teşne iken, o suyla dolu bir kuyudan yudum yudum su içmenin verdiği hazzı hissediyordum, diğer yandan da sanki izin verilmemiş bir mağaraya, ya da yatak odasına giriyordum gibi bir his vardı içimde. Şu ana kadar, beybamın izni olmadan burada oluşumdan bir suçluluk hissi duymuyordum. Ama gene de garip. Yıllardır ilk kez, “aa, anneme bak!” diyebiliyorum. Bu müzikal sesi, hiç yabancılık çekmeden fısıldayabiliyorum. Sanki her zaman dilimin ucundaymış gibi. -158- Ayrılış seremonileri, buluşmamızdan daha az dramatik oldu. Bakırköyde olduğumu söylemiştim onlara ve ne orasını ne de Cihangir’i adres olarak veremeyecektim. Telefonum da yoktu tabii. Onları ve eğer bir mahzuru yoksa Neriman’ı, gelip geçerken Galata’da ofiste ziyaret edeceğimi vadettim. Yolda zihnim düşüncelerle doluydu ama hiçbiri net değildi Şöyle bir baktım,.Bakırköydeki yatakhanem, Vaniköy’deki, denizle her an dudak dudağa öpüşen yalıyla mukayese bile edilemezdi. Ek olarak, daha dün, pijamalarım herhalde bir hasta tarafından çalınmıştı zaar ki meydanda yoktu. Koğuş izbe idi  ve koğuş kokuyordu. Gene ilk kez, acaba bir esir kampında mıyım diye bir düşünce girdi aklıma. Hayır, ben kendi evimdeydim ve yarın sabah erken kalkıp okula gitmek zorundaydım. Yatağa çamaşırlarımla uzandım, hemen uyumuşum. Hiç rüya gödüğümü anımsamıyorum. Teyzemlerle başlayan bu ilişkim, akraba ve ahbaplarımla olan tanışıklık ve yakınlık listesinde, yeniden bir sıralanmayı gerektiriyordu. Halam, hala listenin en başında idi. Beybam, ismen mevcut ruhen namevcut, zavallı bir varlık idi. Üvey annem, masallarda söylendiğinden daha iyi, ama oğluyla haşır neşir olan, kendi klasında dürüst ve İstanbul gibi büyük bir şehre iyi ayak uydurmuş, hatta, Nisa’nın arada bir söylediklerine göre, ona cadılık eden diğer halamların baskılarına göğüs geren iyi bir annelik. Nisa iyi, ama beni anlama düzeyinden çok uzak. Zaten uzaklarda şimdi. Büyürken elele dolaşışımız, kavgalarımız bile bir şeydi benim için. İnşallah mutludur Bartın’da. Teyzem, bir sevgi sembolü olarak listede pek üstlerde değildi, ama yeğenlerim, artık evlenmiş ve benden uzaklaşmış halazadelerimin yerlerini alabilirlerdi. Hüseyin Beyin yeri pek olamazdı hayatımda, malum, klas meselesi. Gerçek aşkımı çimlemeye çalıştığım Kevser ile olan ilişkim daha istediğim meyveleri vermiyordu ama, gene de bir potansiyel vardı. Onu tüm kalbimle seviyorum diyemezdim, zira öyle değildi sanırım. Ondan sevgi hakkında bir sözcük duymak için de herhalde çok uzun zamanlar bekleyecektim. Karanlıklarda çalınan bir iki sarmalama, öpücükler, zoraki gibi geliyordu bana. Kızın içinden gelmiyordu, hormonları mı eksikti ne. Ailesi de benim yetiştiğim düzeyde, basit, sade ve temiz, ama tümü Çetin’le yatıp Çetin’le kalkıyorlardı ve bana, hiç olmazsa şu anlarda aralarında hiç yer yoktu. Yardımımdan dolayı duyurdukları minnet hissi, oradaki bir hastabakıcıya karşı duyulan histen farklı gelmiyordu bana. Her ne ise, hayatımda bir hareketlilik başlamıştı, bir yerlerden isteniyordum, bu güzel bir histi. Alternatifler ve seçenekler çoğalıyordu  Bakalım nerelere yelken açacaktık. Kevser, ta liseden gelen iki eski arkadaşı ile okulda “Üç kız silahşörler” diye tanınırdı. Başlangıçtanberi kütüphaneye, sinemaya, her yere birlikte gidiyorlardı, dönüş vapurları bile aynı idi çünkü hepsi Anadolu yakasında oturuyorlardı. Sabahat, içlerinde en cicisi, en doğal güzeli ve sosyal olanı idi ama kızcağız Tüberküloz’a yakalanıp Heybeli Adaya gidince, üç silahşörler ikiye indi. Sonra diğeri, Şule, kendine gece gündüz kene gibi yapışan, ona sırsıklam aşık bir arkadaş buldu, İbrahim. Şimdiye kadar bu üçlü çoğunlukla Marmara lokalinde toplanarak beraberliği sürdürüyordu. Takıma en son ben dahil olmuştum, ama Kevser’le ben, onlar kadar yakın değildik. Onlara kalsa, yarın evlenmek istiyorlardı ama ilelebet bekleme kararı almışlardı zaten. Fakat mutluydular. Teyzemlerle buluştuğumu Kevser’e söylemiştim, samimi olarak memnun olduğuna eminim. Bu, onunla her an birlikte olmak için natürel olarak koymuş olduğum baskıyı hafifleteceğinden ayrıca memnundu. Ama Kevser, gerçek duygularını hiçbir zaman ifade edemeyen bir kız. O da dar bir tünelde araba sürüyor, önü karanlık. Geleceğe dair ne bir fikri ve ne de bir fantazisi var. Beraberliğimiz zaten okul çerçevesi içinde ve gün ışığında. “<em>Moonlight serenade</em>”ına izin yok. Zaman zaman kendim de şüpheye düşüyorum: Kevser’le aramızda bir sevgi ilişkisi var mı, yoksa olması gerekiyor diye ben mi ilişkiyi zorluyorum. Ama doğrusunu söylemek lazım gelirse, onu ne rüyamda çıplak gördüm ve ne de gün ışığında öyle tahayyül ettim. Onunla birlikte olmak yetiyordu bana. Çetin de hastanede olduğu müddetçe -ki bu ebediyen olabilirdi-, ben de bu ilişkiyi kolay kolay kesip atamayacaktım herhalde. -159- Annem ve teyzem işinin ortaya çıkmasından sonra, demin de dediğim gibi, Kevser’le ilişkim daha ılıman bir düzeye girdi. Özel telefonum yok, zaten telefonla konuşmayı sevmem. Çetin gene hastane kısmına transfer olduğu için, bu fırsattan istifade edeek, annemle oluşacak ilişkilerime bir az daha yoğunlaşmak istedim. Daha orta ve lise çağlarında iken, gece korkularım olduğunda kendisiyle samimiyetle paylaştığım Gediz’li (Büyük) Sami kardeşim, talebe yurtlarından birinde kalıyordu. Ona gidip rica ettim, Ankara’dan pek seyrek de olsa bana mektup gelecekse onun yurduna gelebilir miydi?. Eşsiz bir insandı, sessiz de olduğu kadar. Hiç düşünmeden “evet” dedi. Anneme yazdığım ilk mektup, “Sevgili Anneciğim,” başlığını taşıyordu. Bunun, tümüyle hissedilmesinden çok, arzu dolu bir duygu ifadesi olabileceğini itiraf etmek isterim, Kevser’le olan ilişkilerimizin altında yatan hisler gibi. Galata’dan gelip geçtikçe Neriman’ı da iş yerinde görüyor ve Vaniköy’e kadar gidip gelmekten de vakit kazanıyordum. Neriman beni şefiyle ve arkadaşlarıyla tanıştırdı. Aramızda sıcaklaşan ama adını şimdiden koyamayacağım bir ilişki oluşmaya başladı ama iş yerinden bir kez bile beraber çıkmadık ya da özel konuşmalar yapmadık. Bir ara, orada çalışan genç erkek arkadaşlarından birinin kıskançlık fışkıran masum ve yenilgin gözlerini sırtımda hissedince ona sordum:                       -Neriman kardeş, istersen bu kadar sık gelmeyeyim. Galiba birileri bundan rahatsız oluyor, dedim.                       -Yok, İsmayil dedi, onun bana ilgisi var, biliyorum, ama benim yok. Efendi bir çocuk. Sen zaten ayda bir iki kez geliyorsun, evden Ankara’dan olup bitenleri konuşuyoruz, senin çalışmalarınla da iftihar ediyorum, böyle bir akrabam var diye. Ben daha uzun zaman çalışıp eve yardım etmek zorundayım; evlenmek, yuva kurmak daha çoook çok uzaklarda. Ona Ankara’ya anneme mektup yazdığımı ve arkadaşımın adresini verdiğimi ilettim ve yanaklarından öptüm. Ona hissettiklerim, geçmişte Berrin’e hissettiklerimin hemen aynısı gibiydi. Sanki arada bir tabu vardı, ve ben onu hafifçe zorluyordum. Aradaki fark muazzamdı ama, hiç olmazsa Nerimanı yanaklarından akşam simiti gibi sıcak sıcak öpebiliyordum. İnsan sevgi fıkarası olunca, hele de yirmi yaşlarında ve masum, dokunulmamış güzellikleri görünce, eğer insan Yahya Kemal’in dediği gibi “hayal ettiği müddetçe yaşar” ise, Nerimanı ziyaretlerimin benim için ne denli bir gereksinim olduğunu ve görmediğim zamanlar, onun narin yürüyüşünü, boğuk sesini ve yeşil gözlerinin yakamozlaşmasını aradığımın gitgide farkına varıyordum. Onda da bir değişiklik hissetmiştim ama, bunun ismini koymak daha çok erkendi ve  annemi bile görmeden bu yakınlaşmayı kötüye kullanıp bir çuval inciri berbat edemezdim. Daha psikiyatri uzmanı değildim ama, neye ben akraba kızlarına bu denli ilgi gösteriyordum? Bu bir anne arayışı, anne sevgisinin uzantısı mı idi, yoksa dibinde bir ensest mi yatıyordu? Eğer öyleyse, bu beni kahrederdi. Sapık bir psikiyatr olmak istemezdim. Bu arada Vaniköy’ü de en aşağı üç dört hafta sonu ziyaret ettiğimden dolayı, onlarla da sarmaşmalar, öpüşmeler, belki yaşanmamış çocukluğumun gençliğimde gerçekleşmesi gibi geliyordu bana. Fransızlar “French kiss”leriyle meşhurdular ama, galiba biz Türkler, kadın erkek, birbirlerimizi bol bol öpüyorduk, ama nerede olursak olalım, ister sokakta, ister çarşıda. Hoş geldin Marseille… -160- Bu sıralarda annemden, arkadaşım Sami’nin adresi aracılığıyla, ilk mektubu geldi. O da “Sevgili Oğlum İsmayil,” diye başlıyordu ve çok daha heyecanlıydı. Benden daha samimi gibi geldi bana. Duygularını ver yansın etmişti. Ben onları takdir ettim, geç de olsa, posta, nihayet adresine geliyordu, fakat onları derinliğine yorumlamaktan kaçındım. Benim yanıtlarım da daha ziyade fenomenolojik idi: Günlük yaptıklarım, Tıp dersleri, yeniden başladığım müzik ve benzeri. Bu arada İstanbul Ansiklopedisi, nedeni benden değil, fakat Reşat Ekrem Beyin mali gücünün yetersizliğinden ve yayın için bir sponsor bulamamasından yayımını tamamen durdurmuştu. Orayı ziyaret edemiyordum ama, yukarıda açıkladığım gibi, hastalığı başgösteren ve Vefa lisesine artık devam edemeyen Muzaffer Beyi hiç olmazsa haftada bir Azak apartmanında ziyaret edip, Osmanlıcadan çevirdiği notları ben daktilo etmek üzere kaleme alıyordum. Arada bir Beyazıta yürüyüp bir muhallebi yediğimiz de olurdu. Annem, benim okuma düşkünlüğümü hissettiğinden, sekreter olarak çalıştığı Ankara Milli Eğitim Müdürlüğünde, o zamanlar Hasan Ali Yücel’in önderliğinde başlatılan Batı, Türk-İslam ve Dünya Klasiklerini, kendi payına verileni bana peyderpey gönderiyordu. Balzac, Goethe, Tolstoy, Ibsen, ve tüm Yunan Klasikleri artık benim kütüphane dostum olmuşlardı. Müthiş bir okuma kampanyasına girmiştim gene. Tabii kitapları Cihangirdeki odamda topluyordum. Beybam halama sık sık sorarmış, “Bizim oğlan mezun oldu mu? Bu kadar kitap almaya parası nasıl yetiyor?” O da müzikten, verdiğim derslerden filan diye idare ediyormuş. Söylemeye gerek yok ki, annemle olan ilişkimin derecesini halacığıma söylemiştim. Bana “Hayır!” demedi, ama genellikle, mutsuzluğunu  belirten mimikler yapmaktan geri kalmıyordu. Eminim, kısmen, beybamın duyacağından ve olası gazabından korkuyordu, ama daha bilmediğim bazı şeyler vardı ki, ne ben sordum ne o söyledi. Yukarda da söylediğim gibi, Kevser’i de görüyordum ders aralarında ve bazı öğleden sonraları. Onun daha fazla ne bir arzusu ve ne de bir şikayeti vardı. Ama bazı geç vakitler karanlıkta Maçka sırtlarından Beşiktaşa inerken, çalılar arkasında vücudunu daha fazla müsaade ediyordu bana. Böylece onunla yarı cinsel bir ilişkiye girmiş gibiydik. Daha ileriye gidemeyeceğimize göre, korkarım bu, ikimizde de daha fazla hırçınlık yaratmaktan başka pek bir işe yaramayacaktı. Ama, birbirimizi görmeden de yapamıyorduk. Bahara doğru, teyzem bir fikir ortaya attı: Bu yaz, acaba, hep birlikte Ankara’ya annemi ziyarete gider miydik? Kendisi de uzun zamandır annemi görmemiş, annem de beni çok görmek istiyormuş. Acaba mümkün müymüş? Tabii mümkün. Damarlarımın içinde kanın daha ılık ılık akmaya başladığını hissetmeye başlamıştım bile.                      -Neyle gideceğiz teyze?                      -Otobüsle. Harem’den kalkan otobüsler sekiz saatte gidiyor. Senin de okulun tatil olur herhalde. Neriman da yıllık iznini alır, ha? Annemi görmenin ötesinde, Neriman’la -eminim bir yolunu bulur, yanına otururdum-  böyle bir yolculuk yapmak çok hoşuma gidecekti herhalde. Evi nasıl idare edecektim? Herhalde doğruyu söylemeyecek, başka bir yol bulacaktım. -161- -Ne kadar kalmayı tasarlıyorsunuz teyze?                      -Bir hafta, on gün kadar sanırım. Hem sen kendi biletin için merak etme, benden sana hediye olsun.                      -Oo, çok teşekkür ederim. Gerçekten yardımcı oluyorsunuz. Peki, siz hazırlıklarınıza başlayın. Temmuz ortası, Ağustos başı gibi. Bana on beş gün önceden haber verin, ben hastaneyi ayarlayayım.                      Ve içim sevinçle dolu, hastaneye döndüm. İçimi sürekli bir heyecan almıştı şimdi. Hayal etmek başka, ama hayaller gerçekleşmeye yüz tutunca başka. Nerdeyse yirmi yıl sonra, o soluk yüzlü, gözleri yaşlı, sarışın kadını, yani annemi yeniden görecektim. Çok yaşlanmış mıydı acaba? Yok canım, hala çalıştığına göre. Beni beğenecek miydi acaba? Aslan gibi delikanlıydım, neye beğenmesin? Şimdi sıra, eve ne söyleyeceğimin planlanmasına gelmişti. Bir gün eve gittiğimde, beybam, halam ve ciciannemin yanında, hastanede ve dışarda çalışmaktan bir az sıkıldığımı, bu yaz, imtihanlardan sonra bir az nefes almak için, zaten onların da bildikleri, Gediz’li Büyük Sami’nin evine bir hafta on günlük misafirliğe gideceğimi fütursuz bir şekilde söyledim. Halam sezmişti işi, ama oyunbozanlık etmedi, beybam ve ciciannem de “iyi edersin,” diye temennide bulundular. Eminim, onlardan bu hususta para istemediğimden ekstra mutlu olmuşlardı. Gediz’den hiç olmazsa bir mektup göndereceğimi de vadettim. Minareyi çalmadan kılıfı hazırlamıştım zaten. Sami’ye, Ankara’ya gidiş ve dönüş tarihleri kat’i olarak belli olduktan sonra, ara bir tarihle, sözüm ona Gediz’den yazılı bir mektubu beybamın ismi ve adresi yazılı bir zarfla birlikte vermiş ve onu o tarihler arasında Gediz’den postalamasını rica etmiştim. Her zamanki gibi ricamı kabul etti o yüce insan, ve imtihanlardan sonra memleketine giderken beraberinde götürdü ve hiç aksatmadan, söylenen zamanda İstanbula postaladı. Belli ki yeterli derecede Nat Pinkerton ve Nik Karter okumuştum daha gençken. Onlar benimle dürüst olsalardı, benim de böyle masum oyunlar oynamama hiç gerek kalmazdı. Hiç mi ama hiç suçlu hissetmiyordum kendimi. Yaz geldi ve teyzemlerle birlikte, yolculuk zamanı da geldi. Hayat çok garip, hayatın kısa ve zaman bakımdan sınırlı olduğunu biliyoruz da, önemli gördüğümüz olaylar için, sanki aradaki günler yaşamaya değmez ya da önemsiz gibi, su gibi gelip geçmesini bekliyoruz. Halbuki hazırdan yiyoruz ve bir gün “bu kalp duracak!”. Hastaneye izne gittiğimi söyledim, sırf merak etmesinler diye, yoksa beni giriş çıkışlarım konularında hiç bir zaman kayda zapta tabi kılmamışlardı, Allah razı olsun. Ankara’ya ilk gidişimdi bu. Otobüste, sanki herkes önceden razı olmuş gibi, Neriman’ın yanına oturdum ve onun vücut sıcaklığını, bir az da onun bilerek gösterdiği cömertlik sayesinde, daha da yakından hissettim. Gözleri de daha açık ve daha derin yeşil olmuştu sanki ve onların derinliklerinde daha mutlu varlıkların, küçücük balıkların, yosun parçacıklarının ve hatta mercanların varlığının farkına varabiliyordum baktığımda. Yolda uzun süre elini elimin içinde tuttum. Hafifçe kızarmıştı güzel yanakları, mamafih itiraz etmedi. Öğleden sonra da sıcak basınca başımı onun omuzuna dayayıp şöyle bir kestirme numarası yapmam, içimin korunu tamamen alevlendirmişti. Ben bu kızla evlenecektim. -162- Ankara’ya akşamüstü vardık. Ulu Atatürk’ün başkent yaptığı bu şehir, gerçekten çok rahat bir görünüm sergiliyor. Yollar geniş. İnsanlar daha kozmopolit, takım elbiseliler yanında poturlu, şalvarlı insanlar da yer alıyor. Sokaktakiler İstanbuldaki gibi pek aceleci değil. Ankara, İstanbul gibi rengarenk değil ve Boğaz’ı yok ama, şehrin bir saygınlığı var. Beğendim doğrusu. Ha, söylemeyi unuttum. Eve hırsız girmesin diye Hüseyin Bey bizlerle birlikte gelmemişti, yalıyı bekleyecekti Vaniköy’de.  Bilmem, esas gaye bizleri yalnız bırakmak olmalıydı herhalde. Annemin evinin de ne denli geniş olduğu hususunda hiç bir bilgim yoktu. Taksi, sanki İstanbulda Beyoğlu’ndan Kasımpaşa’ya inen dar yollara benzer yollardan bir tepeye doğru tırmandı ve tek katlı, geniş bir alana yapılmış bir kısmı taştan ve bahçeye doğrun uzanan kısmı kerpiçten yapılı, tipik bir Anadolu evinin önünde durdu. Bir kaç tavuk ve yolda yem arayan kuşlar uçuştular. Bahçe kapısından ilk fırlayan annem oldu: Sade bir ev giysisinin içinde, artık lepiskalığını kaybetmiş ve yer yer aklaşmış sarı saçı ve çeşme gibi yaşlar akan çipil çipil gözleriyle bana “Yavrum!” diye sarıldı. İster istemez gözyaşlarım ip gibi inmeye başladı. Sonra diğerleri sarmaştılar ve ağlaştılar. Annemin eteklerinin ardından iki üvey kardeşlerim, on bir on iki yaşlarındaki kızı Melike ve koca kafalı, yedi sekiz yaşlarındaki Kemal yarı sırıtaraktan yarı mahcubiyetten “Abi” diye sarılıp gözlerini sulattılar. En geride, hafta sonu olması dolayısıyla herhalde, Selahattin Bey, şortu, mavi renkli fanilası, kocaman kabak kafası, ciddi yüzü ve kara, pos bıyıklarıyla kendini görüntüledi. El sıkıştık ve içeri girdik. Selahattin Bey, bu kadar kişiyi ağırlamanın güçlüğünün farkında, dışarda ıskara köfte hazırlıyordu. Annem de fasulya piyazı yapmıştı. Çok geçmeden, hemen hemen hiç dinlenmeden masanın etrafına oturup atıştırmaya başlamıştık bile. Vanıköy’de de vaktiyle olduğu gibi, konuşacak çok şey vardı, ama bir yerlerden bir zaman konuşmaya başlayacaktık, elimizde yeterince zaman vardı ve hiç de aceleye gerek yoktu. Zamanı yudum yudum tadıp yaşamalıydık. Yol yorgunluğu da olsa gerek, o ilk gece, bir az radyo dinleyerek, bir az şundan bundan konuşarak zamanı yitirdik. Ben, misafir edildiğim hiç bir yerin kritiğini yapmam, hiç bir eksiği ya da hatayı gözüm görmez, zihnim kaydetmez; ama nedense annemin evini bir az daha büyük ve böyle kırsal bir kesimden ziyade şehrin göbeğinde genişçe bir apartman katı ya da özgün bir ev olarak imgelemiştim. Gerçekten bir düş kırıklığına uğramamıştım ama, bu kadar kişi, üç odalı, tavanları basık bir yerde nasıl kalacağız diye düşünüyordum. Hoş, Alaşehirden bağlardan alışmıştık gruplar halinde cibinliklerde uyumaya. Burada cibinliğe gerek yoktu, hava sıcaktı ama sivrisinekler, bahçeye asılı özel bir lambayla evin içine pek sokulamıyorlardı. Ben, çocuklarla ayrı ayrı yataklarda bir odada, annem ve kocası bir odada, teyzem ve kızları da misafir odasında yattılar, oldu bitti. Sabah, yatak ve yorganlar derlenip toparlanıp yüklüklere kondu. Tıpkı küçüklüğümdeki eski İstanbul gibi. Bu pratiklik ve sadelik hoşuma gitmişti doğrusu. Ankara’da geçirdiğim kısa süre ve yaşadığuım süreç, ne kadar sade ve sıradan görünse de, sanki hayat boyu  beklediğim bir rüyanın gerçekleşmesi idi. Yalnız kaldığımız bir an, annem, hissedilebilir bir suçluluk psikolojisi içinde bana geçmişin hesabını vermek istercesine bir şeylerden söz açmak istedi, kibarca önleyerek izin vermedim. İki küçük çocuğu ardında bırakmanın verdiği yükü boşaltmak istiyordu herhalde, fakat benim bunları yeniden yaşamama da izin veremezdim.                                                                          -163- -Bak anneciğim, dedim, ben geçmişi yargılamıyorum, eğrisiyle doğrusuyla o çoktan kapandı. Sen benim annemsin ve ben senin oğlunum, bunlar gerçek. Birbirimizi de görmek istedik ve beraberiz, hepsi bu. Boynuma sıcaklıkla sarıldı, ılık gözyaşlarının göğsüme süzüldüğünü duyuladım. Bence bu yeterli kefaret idi. Ben yaşam felsefemi, yükseklerde tel üzerinde yürüyen ve altında koruma ağı olmayan bir cambaz gibi saptamıştım: Gözler ilerde ve en yakın hedefinde olacak, hiç bir zaman aşağıya ya da geriye bakmayacaksın, yoksa düşersin. Hepsi bu. Eğer “geçmiş”ten bir öğrenme oluyorsa, bu genellikle bilinçli olmuyor. İnsanlar aynı hatayı tekrar tekrar yineleyebiliyorlar. Zihnimdeki fener, “Dün dündü, bugün bugündür, yolumun yarına kadar aydınlık olması bana yeter,” diyor. İstersek yazgı, istersek talih diyelim, bugün bir arada isek, bu, bizlerin kendi hür seçimimizin sonucu idi. Bunun sorumluluğunu peşinen kabul ettikten sonra geriye konuşulacak bir şey kalmıyordu. Ben annemden, Ankara’da kaldığımız sekiz gün boyunca, mümkün olduğu kadar, Ulu Atatürk’den kalma eserleri, Meclis Binasını, Bulvar ve Meydanları, müzeleri ve benzeri tarihi yerleri bize göstermesini rica ettim. Görebildiğimiz kadar gezdik, hatta Baraj’a bile gittik. Orada, Çin seddi gibi yüksek duvarlar ve dar koridorda ilk kez, paniğe benzer bir sıkıntı atağına yakalandım. Birden koşmaya başladım ve ilerde yürümekte olan Nerimanla sözde bir “elim sende” oyununa girip onu yakalayıp yarı kucakladım. El ele geri döndük sonra. Herkesin gözü bize dönmüş ve aylardanberi sinsi sinsi büyüyen bir ateş, artık bacayı sarmıştı. Kararlıydım, hayatımı Nerimanla birleştirecektim. Onların hayretle karışık gülümsemelerini görmemezlikten gelerek taksiye döndük. Dönüşte ellerimiz gibi dizlerimiz de biribirlerine dokunuyordu artık. O akşam herkes yattıktan sonra annemi kenara çekerek arzumu söyledim. Nerimanın inceliği, zerafeti ve saflığı, bana bulunmaz bir hazine gibi gelmişti. Annem, beni dikkatle dinledikten sonra, gözyaşları içinde bu işe kendisinin de çok mutlu olacağını, ama beybamın buna mutlak karşı gelip kötü bir şeylere kalkışacağından korktuğunu söyledi.                     -Kötü olarak ne yapabilir anne, zaten evde yaşamıyorum ki?                     -Öyle oğlum ama, sen onu bilmezsin, kızınca aklı başından gider. Seni kovar, evlatlıktan reddeder. Bak doktor olacaksın, geleceğini karartır.                     -Bunlar korkutucu ama ben yine ısrarlıyım. Sen benim evde ne koşullarda kaldığımı biliyor musun? Ve ona sizlerin bildiği olayların başlıklarını söyledim. Kadıncağız şaşırıp kalmıştı. Anneme, hayatın sanıldığından kısa olduğunu, sevgi denen kuşu elimdeyken kaçırmak istemediğimi defalarca söyledim. Nihayet ikna oldu ve yarın ablasıyla konuşacağını vadetti. Annem dediğini tuttu ve ertesi gün, bizler, küçük bir törenle nişanlandık, daha doğrusu sözleştik. İnançlarımın tersine ben şimdilik yüzük takmayacaktım ama Neriman takmakta ısrar etti. Mezun olduktan sonra herşeyi herkese açıklayacak ve evlenecektik.                     -Anne, dedim, senden senelerce öğrenmek istediğim bir şey vardı, zira bunu senden daha iyi kimse bilemez. Benim gerçek doğum tarihim, yani gün, ay ve senem nedir Allah aşkına?                     Annem, sıcak bir gülümseme ile,                     -11 Ekim 1929. Bak sana göstereyim, dedi. Yerinden kalktı, kendi yatak odasından, annesinin -ki beni doğurtan ebeydi- anı defterinden, Eski Türkçe ile yazılmış bir defteri getirdi ve onun notlarını gösterdi. Derin bir nefes almıştım, artık bu dünyaya, ‘neden’ değil ama hiç olmazsa ‘ne zaman’ geldiğimi öğrenmiştim. -164- Böylece, bu Ankara gezisinden beklenmedik derecede mutlu, gönlü dolu olarak döndüm. Değişen tavrımdan, hastanede herkes tatilin bana çok yaramış olduğunu söylüyordu. Cihangir’de ise Gediz’de tatilimin nasıl geçtiğini sormadılar bile. Sami’nin gönderdiği mektubu almışlardı, hepsi o. Ah gene mutlululuğumu paylaşamamak yoksunluğu. Bakırköy’den prensip olarak bir şikayetim yoktu, oranın, mevcut düzeydeki insanlarıyla, yalnızca ve yalnızca bugünün koşullarında varolabile mücadelesinin sergilendiği bir sahne olduğunu rahatlıkla kabullenmiştim. Yarın yoktu, dün de yoktu, yalnızca ve yalnızca bugün vardı. Olmamak, olmak kadar doğaldı ve hiç biri de bir diğerinden daha değerli ya da değersiz değildi. Yalnızca var olan ve yaşanan paylaşılıyordu, olabildiği kadar. Yaşamın absürditesini sakinlikle kabul ediyorsunuz, zira neyin eksik olduğunu size hiç bir şey ve hiç bir kimse hissettirmiyor. Yaz tatili dolayısıyla müzik çalışmaları da azalmıştı. Ansiklopedinin halinden bahsetmiştim. Muzaffer Hocayla olan ilişkimiz, onun Osmanlı Saray Hayatı adında bir kitap yazma sevdasında olması hasebiyle özel bir düzeye gelmişti. Haftada en az iki kez, ben onu Kumkapı’ya inen Azak Yokuşu’ndaki Azak apartımanı’nın dördüncü katında ziyaret eder, bir iki saat beraber çalışırdık. Bana Osmanlıca yazdığı notlarını okur, ben not alır, hastanede daktilo edip geri getirir ve alfabe sırasıyla bölümlemelerini yapardım.. Hoca bana her seferinde, emeğimi elime sıkıştırır, emeğimden çok refakatimin onun için değerli olduğunu söylerdi. Özellikle hiç bir özel koleje gitmemiş olan benim, nasıl oluyorda bu denli, mükemmele yakın Fransızca bilebildiğime şaşıyordu. Basında ona şöhret kazandıran Fantoma serisinin çevirisini bitireli üç dört yıl olmuştu, ama daha çeviriler istiyorlardı. “İsmayil Bey, artık yaşlanmaya başladım, şekerim de yükseliyor, eğer vaktiniz olursa siz benim çevirilerimi yapabilirseniz ben de size yardım ederim!” diye beni teşvik ediyordu. Bazan, akşam yemeklerine kalır ve her katta olduğu gibi, onların küçük yan balkonundan, yazlık Azak Sinemasında oynayan filimleri ya da şov’ları bedava seyrederdik. Anımsarım, bir gün ipnotizmacı meşhur üstat Zati Sungur’un bir gösterisi vardı ve biz bedavacılara seslenerek, “Sizleri o yüksek balkonlarda uyutmayı pek arzu ederdim ama, acıyorum, çoluk çocuğunuz var!”diye hem güldürmüş hem korkutmuştu. Muzaffer Bey, Deniz hastanesinde Diş Hekimi olan, yarbay bir kardeşi ile birlikte yaşıyordu. Her ikisi de bekardı. Son derece asil, gün görmüş ve kültürlü kimselerdi. Bir buçuk iki sene içinde Muzaffer Hoca’nın sağlığı kötüye gitti ve bir gün Tüberküloz’dan Heybeliada Sanatoryumu’na kaldırıldı. Orada kendisini yalnızca bir kez ziyaret edebildim. İki ay sonra, bir kanama ile kaybedilmiş. Ruhu şad olsun. Gerek tatil ve gerekse Çetin’in Hastane bölümünde olması dolayısıyle, Kevseri hemen hemen hiç görmüyordum. İkisinin arasında mukayese yapıldığında, Nerimanın üstünlüğü aşikardı. O daha sıcak ve aile tipi bir insandı, hayattan, sağlıkla çalışıp evine yardım etmek ve bir gün kendi evini kurmak gibi, daha kadınsı ve daha doğal bir hedefi ve beklentisi vardı. Kevser’in aile durumu, daha önce de anlattığım gibi, çok daha belirsiz, günübirlik, üzüntü ve gam oriyantasyonlu, evde radyo bile çalmaya müsaade edilmeyen bir yaşam tarzıydı. Bundan dolayı benim hafta sonu Vaniköy ziyaretleri, oldukça muntazam ve mutlu bir şekilde devam ediyordu. Çoğu kez evde oturuyor, müzik dinliyorduk ve ben şiirler okuyordum. Arada bir, hayatımda ilk kez, teyzemlerin balkonunda oltayla balık tuttuğumu anımsarım. Önceden çok basit ve zaman kaybı olarak gördüğüm bu hobi’nin ne denli dinlendirici olduğunu o zaman takdir etmiştim. Annemle haberleşmemiz devam ediyordu. Dışarlarda Nerimanla pek beraber görünmüyorduk, herhangi bir çaya, ya da vapur veya tren gezintisine, sinemaya gittiğimizi anımsamıyorum. Korktuğumuzdan değil, evde daha mutlu olduğumuzdandı çoğu kez. Tabii Cihangir’deki eve daha  hiç bir şey söylememiştim daha ama halamla bu olayı muhakkak paylaşmak istiyordum. O yalnızca yalnızca annemle mektuplaştığımı biliyordu. Klasik kitaplar ve İnönü Ansiklopedisi, İslam Ansiklopedileri ve diğer klasikler de gelmeye devam ediyordu. -165-                       Ancak halam, mizacımdaki farkı ve aşırı mutluluğu farketmiş ve bir gün bana sormuştu:                      -İsmayil, ne olup bitiyor Ankarayla, bana doğruyu söyler misin?                      Hayatta yalan söyleyemeyeceğim yegane insan o olduğu için, nihayet, Neriman ile olan sözleşmemizi, yarı korkarak, yarı yere bakarak ona çıtlattım. Kadıncağız, sanki kalbinden vurulmuş gibi, göğsünde bir acı ve yüzünde bir gerilme ile,                      -İsmayil, dedi, bu dünyada her istediğini yapabilirsin, ama bunu babana ve bana yapamazsın. Biliyorum, artık büyüyorsun, sevgiye de ihtiyacın var, ama bu olamaz. Kadın mı yok ortalıkta? Hayır… Bilmediğin çok şeyler var ve bu saatten sonra onları sana söyleyemem. Ama Neriman’la sözlülüğünü bozacaksın. Bu nişanı atacaksın. Beyban duyarsa öldürür seni.                      -Öldürürse öldürsün. Ben Neriman’ı seviyorum. Şimdiye kadar kimi istedim de verdiler? Beybama da ne oluyor yani, bana babalık mı etti sanki? Biliyorsun…                      -Öyle deme, ne olsa babandır. Seni bugünlere o getirdi. Onun yüreğine iner, daha beteri, elinden kötü bir şeyler çıkar. Annen sizleri bıraktığında, elinde tabanca ile az mı ardından onu bulmak için koştu? Yoook, bunu yapmamalısın, yapmamalısın güzel oğlum.                      -Haklı olabilirsin halacığım, ama ben söz verdim. Verdiğim sözü tutmak isterim.                      -Söz verdiysen verdiğin sözü geri alırsın. Bak, ben sana söylememiştim. Sen Gediz’deyken ben, beybanın da izniyle, seni resmen kendi evlatlığıma almıştım ve benim, bu apartmanda olan üçte iki hakkım, ben öldükten sonra resmen senin oluyor. Şimdi, ben sana çok ciddi söylüyorum ki, eğer sen bu nişanlılıkta ısrar edersen, ben seni evlatlıktan reddederim. Hayretle yüzüne baktım. Bana gerçek annemden daha fazla annelik etmiş bu çok muhterem kadın, hayatımda gelmiş geçmiş herkesten fazla beni sevmiş bu melek, gayet ciddi bir sesle, beni evlatlıktan reddebileceğini söylüyordu. Bu ne şaka ve ne de tehdit idi. Birden gözyaşlarım boşandı,                      -Halacığım, hayatım, bunu bana yapamazsın. Bir sevgiyi bana nasıl fazla görürüsün? Ben sensiz yaşayamam ki!                      -Sen de bana bunu yapamazsın. Hayır.. Bu evde hala beybanın ekmeğini yiyoruz, ona nankörlük edemeyiz. Sen bu işi başladığın gibi bitireceksin. Baştan buna benzer bir şey olacağından korkuyordum zaten. Hayatta belki ik kez halacığımın yanından üzüntüyle ve ikilem içinde ayrılıyordum. Eminim, bu koruyucu meleğimi de üzüntü ve ıstırap içinde bırakıyordum. Neydi o bildiği ve söylemek istemediği şeyler? Gerçekten bir hata mı yapmıştım ben Neriman’la sözleşmekle? Bu gerçek bir sevgi miydi, yoksa yıllardır süren anne özlemini ebedi olarak perçinleştirme gayreti mi? Beybamdan bir intikam mı alıyordum böylece? Yalnızca ve yalnızca bir kimselere ait olma ve paylaşma gereksinimi mi? Belki hepsi. Ama hala yuva arayan yaralı bir kuş olduğum muhakkak. Bazan kendimi, Eminönü’ndeki Yeni Cami avlusunda, gelip geçenlerin yem sunuları ile geçinen bir sevgi fıkarası güvercini gibi hissediyorum. İkilemim çok uzun sürmedi ve kararınmı verdim: Neriman’dan vazgeçecektim. İmkanı yok, halamı, manevi annemi kaybedemez ve onu husran içinde bırakamazdım. Ya bu arada o bir kalp sektesinden giderse ya da şeker, karaciğer hastalığı ağırlaşırsa ben bununla nasıl yaşardım? Ama nasıl, bunu nasıl yapacaktım? Neriman’ın o mutlu ve masum gülüşleri, gözlerinin yakamozlaşması gözümün önüne geldikçe gerçekten suçluluk hisleri daha şimdiden boğazımı sıkmaya başlamıştı. Neye bu dünyada masum insanlar, zalimlerin günahlarının bedelini öderler? Adalet yoktu bu yaşamda. -166- Bir kaç uykusuz geceden sonra kararımın uygulanmasına başladım. Demek kendilerini iyi olarak bilen insanlar bile, bazı koşullar altında, kötülük yapabiliyorlar. İlk etapta, hastanedeki işlerin artması ve okulların açılacağı bahaneleriyle gerek Vaniköy ve gerekse Galata ziyaretlerini seyrekleştirdim. Kliniğin genel telefonundan zaten geceleri geç saatlerde yaptığım telefon konuşmaları da istemeyerek daha kısa, rutin ve soğuk mesajlar halinde seyretmeye başladı. Üçüncü ve son darbe, konuşmalara yaapay olarak eklediğim bazı kuru öksürükler oldu. Tabiatıyla “Ne o, soğuk mu aldın, hasta mısın?” sorularına “Bilmem, hasta değilim ama devamlı bir öksürüğüm var. Korkarım bir ciğer zafiyetine dönebilir,” ve buna benzer belirsiz cümlelerle yanıt vermeye başladım. Hiç şüphesiz bu numaralardan utanıyordum ama, başka çıkış yolu yoktu. Durum Ankara’ya, anneme de bildirilmiş tabii ve o da çok telaşlanmıştı. Daha sık yazdığı mektuplarında, “Aman oğlum, sıhhatine iyi bak yavrum!” diye yakındığında, herhalde pek iyi hissetmiyordum kendi karakterim hakkında. Ona da yanıtlarım kısa ve sade suya çorba gibi olmaya başlamıştı. Zeki kadın, bir yerlerde kararımı değiştirdiğimi sezinledi ve bana çok acı bir mektup yazdı, “Ben sana söylemiştim güçlük çıkarırlar diye, niye masum bir kızı boş yere ümitlendirdin?” diyordu. Yerden göğe kadar haklıydı. Nihayet ona gerçeği yazdım, “Halam beni evlatlıktan reddedeceğini söyledi, ondan!”. Bir süre cevap gelmedi, klasiklerin gelmesi de durmuştu. Yani yıllardır hasretini çektiğim annem, benden maddi ve manevi desteğini çekiyordu. Beni anlamasını rica ederek hepsinden özür diledim ve mektuplaşmalar seyrekleşti ve durdu. Onu bir daha, altı yıl sonra Ankara’da Yedek Subaylığımı yapıncaya kadar ne aradım ve ne de sordum. Hayat garip, insan duyguları garip, her şey değişken ve kendiyle yabancılaşan insan, verdiği kararlarla yaşamak zorunda. Bu olaylardan aşağı yukarı bir yıl sonra bir gün Eminönünden yaya geçerken, “Taze ızgara balık, ızgara balık” çağrısına yanıt vermek üzere sahile doğru seğirtirken, Neriman’ı, karnı burnunda, iş yerinde gördüğüm o umutsuz gencin kolunda gördüm. On adım ötemden geçiyorlardı ve bereket beni görmediler. Hem utandım ve hem de her ikisi namına sevindim. Arzularına kavuşmuşlardı. Neriman’ın ailece mutluluğu ve esenliği için içimden, ne dua biliyorsam okudum. Ne yazık, yalnızca çaresiz kaldığımız zamanlar tanrısal güçlere sığınıyoruz. Yaz sezonunun sonuna doğru, ilişki namına pek az bağlantı kalmış Kevser’den ailesinin bir ricasını aldım; acaba Çetin, bir tedavi kürü için Üniversite Kliniğine tekrar transfer olabilir mi? Belli ki adaklar, muskalar, masum gözyaşları ve çaresizlik içinde sergilenen insan sevgisi, bu genç ruh hastasının şifasını temin edememişti. Çaresiz boynumu bükerek Büyük Hoca’dan rica ettim. Hoca, bir az tereddütteydi ve haklıydı da, mevcut tüm tedaviler, hem de tekrar ve tekrar uygulanmıştı, yeni ne olabilirdi? Mamafih, o bana “İsmayil, ona son defa bir seri insulin koma’sı yapalım, eğer sonuç vermezse belki Lobotomi (beyin ameliyatı) düşünülebilir. Bunu aileye söyle!” dedi. Teşekkür ederek aileye ilettim, bilhassa beyin ameliyatı konusunda üzüntülü ama gene de minnettardılar. Ve Çetin, Otuzunca Koğuşa yeniden döndü ve Kevser ile aramızdaki üzerine soğuk küller serpilmiş ilişki yavaş yavaş yine ısınmaya başladı. Bu sefer, bir hafta sonu, Kevser’lerin Kanlıca’daki evlerine davetiye çıktı. Kızlarından bir az uzakta kalmam mı beni onlara çekmişti, yoksa yıllardır verdiğim hizmetin basitçe, misafirperverane bir karşılığını mı ödemek istiyorlardı, bilemem. -167- Kevser’in babası Hasan Efendinin sahilde kahvecilik yaptığını söylemiştim. Ev, kıyıdan bir az  içerde, çayırlığa bakan iki katlı ahşap bir yapı. Kapıdan girildiğinde ilk karşınıza gelen su tulumbalı küçük bir taşlık, onun da yanında taş zeminli bir mutfak. Tıpkı Cihangir Kumrulu Sokak’taki evimizinki gibi. Sonra ahşap bir antreden geçiyorsunuz. Onun başlangıcında, misafirler için bir seri terlik, tesbih taneleri gibi dizilenmiş. Ayakkabınızı taş zemine bırakıp bir çift terliği giyiyorsunuz hemen oracıkta. Tam karşısında, sokağa bakan orta büyüklükte bir oda, cumbasız. Sol tarafa doğru, onunla mutfak arasında küçük alaturka taş bir hela. Sağda, küçük bir oda, misafir odası olarak kullanılıyor. O odanın tam karşısından yukarı yatak odalarına gidiliyor ki şu anda bana gösterilmedi. Anne baba, teyze, dede, iki kız iki erkek (biri hastanede) dört çocuğu düşünürseniz, herhalde en az üç ya da dört yatak odasına gereksinim var. Dede, seksenlik bir gazi, beyaz sakalı ve nur yüzüyle, gerçek spritüel bir beyefendi. Ağır böbrek hastası ama, ıstırabını belli etmiyor. Evde bir alafranga hela olsaydı, çok rahat edecekti zavallı. Herkesten saygı gördüğü belli. Ev temiz ve nerdeyse fakir denecek derecede çok sade döşenmiş. Halı yok ama kırmızılı morlu kilimler boydanboya uzanıyor. Oturma odasında klasik bir sofa, iki koltuk ve gerekli sandalyeler. Çocuklar herhalde yatak odasında çalışıyorlar, zira ortada hiç masa, kitap rafı filan yok. Evde mutlak bir sükun var, huzur diyemeyeceğim, zira hemen her söz dönüp dolaşıyor Çetin’de bitiyor. Evde radyo var, ama üstü örtülü, pek ender vakitlerde haberleri dinlemek için kullanılırmış, hepsi bu. Eve giren günlük gazete elden ele dolaşıyor. Tek paylaşılan eğlence, gazetenin bilmecesi. Gözler ve gönüller yaşlı, dokunsan ağlanacak. Baba ortalarda yok, haftanın yedi günü, geç saatlere kadar çalışıyor, Cihangir usulü. Hani bir eve sanki ölü toprağı serpilmiş derler, tıpkı öyle. İlk tanışma hoşbeşinden sonra genel bir sessizlik çöktü ortaya. Dede, efendice Çetin hakkında sordu, yanıtları bilebileceği halde; bir doktor adayı olarak belki benden daha umut verici birşeyler bekliyordu. Konuşmalar yavaş, sessiz ve kesik kesik. Hemen hemen hiç bir konuda yorum yok, sanki her söz son söz ve kaderin cilvesi. Yazgıya bir boyun eğme ve bir eziklik hissedyorsunuz havada. Kevser’in annesi Lütfiye Hanım, kırkının sonlarında, sade, sessiz, başörtülü bir hanımefendi; o, ailem hakkında kısa kısa sorular sordu, Kevser’den duyduğu kadariyle okul dışı faaliyetlerimle ilgilendi. Belli ki bu, klasik, çalışan düzeyin orta-alt kesiminden gelen, aileden kalan bir evde yaşam mücadelesi veren, üç kuşak bir arada yaşayan ve paylaşan sekiz fertlik bir aile. Tek çalışanlar baba ve teyze. Bu sonuncu da hemen her gün, günlük çalışmanın ardından Bakırköy ziyaretini yapıyor ve geç saatlerde eve dönüyor, son vapurla. Hayatını buna adamış sanki. İster istemez Dostoyevski’yi anımsıyorum: “Ölüler Evinin Hatıraları.” Ekim başında Fakülte yine başladı ve zenginleşen Klinik dersler yanında, Fakültenin zaten mevcut Tıp Talebe Birliği yanında, yeni kurulmuş Milli Türk Talebe Birliği’ne üye oluyorum ve hemencecik idare heyetine seçiliyorum. Suphi abi başkanımız ve bu Birlik, Hukuk başta olmak üzere her fakülteden üyeleri içeriyor; Kamuran, Orhan en önde gelenler. Bunlar ilerinin siyasetçileri, ben daha ziyade kültür alanıyla ilgileniyorum ve Propaganda Kolu başkanıyım. Fakülteler arası münazaralar düzenliyoruz. Ankara’da yeni kurulmuş Üniversitenin fakülteleri ile de temastayız. Oralara kadar gidip zaferle dönüyoruz. Bana soruyorlar, “Münazaralarda sizin başarı sırrınız ne?”. O sıralarda -168- “DALE CARNEGIE” Güzel Konuşma kurslarını da izleyen ben, diyorum: Her şeyden önce iyi bir dinleyici olmalısınız ve iyi  gözlemlemelisiniz. Fransızların dediği gibi “<em>Bon médécin, bon observeur</em>”: “İyi doktor, iyi gözlemleyendir”. İkincisi, rakiplerinize önem verin, asla küçümsemeyin. Mümkünse en son sözü alın, ve rakiplerinizin kimsenin yadsıyamayacağı başarılarını takdirle yadedin ve o işlerin ne kadar önemli olduğunu vurgulayın. Sonra, bir ‘ama’ ile başlayarak, onların eksik bıraktıkları tarafları, ağır ağır, gülümseyen bir yüzle, kıyaslayarak sunun ve en sonunda da, yeni bir program ya da görüş açısını ortaya serpiştirin. Hepsi bu. O arada, biten İkinci Dünya Savaşı nedeniyle yeniden kudretini gösteren Komünizm propagandası, gençliği onun ideallerine çekecek çıkışlarda. Açıkça savaş ilan ediyoruz ve Türk Milliyetçiliği, Kemalizm’siz hiç bir yerde konuşmuyoruz. Üniversite hocalarımız da bizi destekliyor, hatta onlardan birinin, elinde sopa, komünist propagandası yapan oğlunu Laleliden aşağıya, koca kıçını sallaya sallaya (Onun için g.t  Hilmi derlerdi ona) nefes nefese kovalayışı dillere destan oluyor. Üniversiteyle birlikte, Tepebaşında konservatuvarda Türk Musikisi kurslarına da başlamıştım. İçimdeki malum hüzün ve üzüntüye karşın, tempolu ve sistemli bir şekilde, ekstrakurriküler faaliyetlerimi bir harmoni içinde işleve sokmuştum gene. Güzel konuşma kurslarımın semeresini, Beyoğlu Halkevinde Türkiye çapında tertiplenen bir hitabet yarışmasında aldım nihayet. Yıl 1949 , aylardan Mayıs ve konu: “19 Mayıs ve Atatürk” idi. Jüri başkanı, Kadın-Doğum hocamız Prof. Dr. Naşit Erez Beyefendi. Ciddi bir bilim adamı ve gençlere örnek bir hoca. Beylik sözlerin ötesinde, herkesi etkileyecek sembolik bir tema bulmalıydım. Hachette’e kadar yürüdüm ve Fransızca bir mitoloji kitabından aradığımı buldum: Pandora’nın Kutusu Efsanesi. En son konuşmacı olan ben, bilinen ulusal ve tarihsel gerçeklerin özetinin ötesinde, Büyük Atatürk’ü, “Umutsuzluğa gömülmüş aziz Türk Milletinin sinesinde kalan yegane ümit kelebeği” olarak nitelendirince alkışlar koptu. Birinciliği almıştım. Bu geçekten öğünülecek bir başarı idi benim için. Söylemeye gerek yok, yarışmada yalnızdım tabii, aile efradımdan kimse yoktu. Bu yıl, Üniversite Korosu’nun İstanbul Radyosu’nda konserler vermeye başladığı yıldı da. Koronun tek kanunisi olarak, Nevzat abi idaresinde, Dede Efendilerin, Şevki Beylerin en klasik en güzel eserlerini sunuyorduk. Hem ödüyorlardı da bize, tam altı lira yirmi beş kuruş konser başına. Bu az buz para değildi; o zamanlar beş kuruşla üç salatalık ya da hıyar, veya bir kilo domates alınabilirdi. Çirozun tanesi kırk para, yani bir kuruş. Göbekli salatanın üçü beş. Babamınki gibi bakkal dükkanlarına girdiğinizde tavana asılı sicimlerle birbirine bağlanmış çirozlar mis gibi kokardı. Böyle yirmi bir konser verdik. İnanmayan radyo evinin muhasebe kayıtlarındaki imzalarımıza bakabilir. Bu faaliyetlerimin ötesinde, yazın hayatımın ilk ürünleri diyebileceğim bazı öykülerim de yayımlanmaya başlamıştı. “Makinacı Baba”, Akşam gazetesinde senenin en beğenilen öyküler arasında basılmıştı. Bunu daha sonra ödüller almış diğerleri izleyecekti: 1952’de, Ünüversiteler Arası Öykü Yarışmasında Hamiyet Yüceses Sanat Ödülü’nde “Velet” ile ikincilik; 1955’te, Tercüman Gazetesinin tüm Türkiye’de amatör ve profesyonel yazarlar için açtığı yarışmada 792 katılımcı arasından seçilmiş en iyi 10 öyküde “Baba” ile sekizincilik gibi. -169-                       Nihayet Tıbbiyenin beşinci sınıfında olmam, aynı şekilde müzik ve yazı hayatımda, yaşıma başıma göre bir tanınma devresine girmem, Kevser’le olan ilişkilerimizin alevlenmesiyle birlikte, bende “artık dış dünyada, şehrin içinde sosyal bir varlık olma” hissini uyandırmıştı. Bu demekti ki, evlenme konusu gene gündeme geliyordu. Hoş, kazandıklarımla ancak evde bir iki kediyi besleyebilirdim ama, sanki, eğer bir evim olsaydı, şehirde de ona göre yan işler bulur, ne yapar yapar evi döndürürdüm. Ee, kiminle evleneceğim? Refakatten pek de ileriye gitmeyen birlikteliğimizin en yakın ve makul adayı Kevser idi tabii. Beşinci sınıfın ortalarında bir yerde, bir gün ona, tepeden inercesine:                      -Benimle evlenir misin? diye sordum.                      -Ne? dedi, nerden aklına geldi bu. Bu halimizle mi? Daha talebeyiz, nerede ve neyle geçineceğiz?                      -Bilmem. Ama artık şehrin içinde, diğer insanlarla ve seninle birlikte olup, geceleri şöyle bir radyo dinleme, arada bir konserlere gitme ve benzeri şeyler yapmak geliyor içimden. Sen ailenle ve şehir içinde yaşıyorsun, ben akşamları kümesine dönen tavuklar gibi hissediyorum. Bilmem, ailenle bir görüşmek ister misin?                      -Vallahi bilmem, annem en rahat konuşacağım kimse ama, bizim evde son karar teyzemden çıkar. O da hiç evlenmemiş olduğu için ve hele hele Çetin’in durumunu düşünürsek, vereceği yanıtı şimdiden biliyor gibiyim. Ben de derslerle o kadar haşır neşrim ki, fikir olarak seninle tabii evlenmek isterim ama, içimden bir şey gelmiyor. Yanlış anlama, sana karşı değilim, ama evlenmek için madden manen bir az hazır olmak gerek galiba. Bu durumda? Kız haklı, ama onun haklılığı, benim arzumun yanlış ya da haksız olduğunun yanından bile geçmiyor, Acaba yalnızca nişanlansak mı da belki zamanla evlenmeye doğru oriyantasyonumuz artar? Dur bakalım, Kevser evden ne haber getirecek? Bir kaç gün sonra, Tıp Tarihi dersinden sonra bir araya geldiğimizde, Kevser sürpriz denebilecek bir haber getirdi. Aile meclisi,                     -Valla evlenmek için daha hazır değilsiniz, ama isterseniz aranızda bir yüzük takabilirsiniz, demiş. Yani, ailece bir kutlama yok, ne evet ne hayır diyorlar, ama mesajı da veriyorlar: Dostlar, bu denizde yalnız başına seyir ediyorsunuz.                     -Sen ne düşünüyorsun? diye sordum. -Ben de aynı fikirdeyim. Etrafa, kouya komşuya karşı da daha resmi olur, istersen sen yüzükleri al, dedi. Şule, İbrahim, sen ve ben, bir yerde dondurmalı pasta yer, sinemaya gider kutlarız. Olur mu?                     -Olur, dedim ama cidden içimden sevinemedim. Nedir böyle her zaman mutlu olmam gereken hallerde beni içten zincirleyen, köstekleyen? Beybamın “Gençliğinin hayrını görme” bedduası mı? Ben kendim yanlış kimseleri ya da yanlış zaman ve mekanları mı seçiyorum? Bilmem. Ve gerçekten de, bir cumartesi, Kevser’in bir iplikle aldığım parmak ölçüsüne ve kendiminkine uygun iki on sekiz ayar (Yirmi dört değil!) yüzükleri, biz dört arkadaş, Beyoğlu’nun pastanelerinden birinde sessizce takarak dünya evine ilk giriş adımımızı resmen atttık. Ha, Kevser’i yanaklarından öptüğümü ve onun pastanade şöyle bir irkildiğini de kaydedeyim. Sonra Lale Sinemasına gitttik. Yirmi iki kuruşluk koltuklar da benden. Eroll Flynn ve Olivia de Havilland’ın bir filmi oynuyordu. Filmin başından sonuna kadar Kevser’in eli benimkinin içinde idi, bu sefer hayret, parmaklarını hiç geri çekmedi. -170- Parmağımdaki yüzüğe en büyük tepki konservatuvardan geldi. “Aşkolsun,” dediler, “insan hiç bizi davet etmez mi?”. Orada tabii bir sürü genç, güzel kız vardı ve benim gibi biriyle nişanlanmak onlar için bayram olurdu herhalde, ama onlarla arkadaşlığımız haftanın bir iki gecesiyle ve saatlerle sınırlı olduğundan, gerçekten devamlı bir ilişki kurma şansı yoktu. Konservatuvara, Hasan isminde erkek kardeşiyle birlikte gelen, hiç olmazsa benim yaşlarımda hatta bir iki yaş daha büyük, Fazilet isminde olgun bir hatunla iki yıl ladesli kalmıştık ve sonunda ona, “Bari beni evinize davet edin de orada şu ladesi bir bitireyim!’ diye teklifte bulunmuştum. Gerçekten beni evlerine davet etti, ailece sofraya oturduk; ama bir az öncesinden ikimiz de kurnazca manevralar yapıyorduk kim kimi aldatacak diye. Bu kadar zeki bir kızdı. Elimi yıkadıktan sonra bana kasten havlu vermek istedi, ben “aklımda” dedim, sonra birden ayağımı kayar gibi yaptım ve sanki düşerken havluyu ona uzattım. O düşüşümü gerçek sandı ve heyecanla havluyu geri aldığında ben “lades!”i bastım. İşte konservatuvarda  en sürekli ilişkim de bu olmuştu. Ailem yüzüğü ancak iki hafta sonra farketti, halam merakla “Kim?” diye sordu. Ben de Kevser’den ona ara sıra bahsetmiştim ama hiç bir zaman bu derece cidddi olabileceğimizi söylememiştim. O, bir az tereddütle, “Hayırlı olsun!” dedi. Herhalde içi rahat etmişti geçmişteki macerayı anımsayarak. Üvey annem de her zamanki heyecanıyla “Oo, hayırlı olsun!” dedi ama Kevser hayatında Cihangir’deki eve hiç mi ama hiç davet edilmedi. Beybama ciciannem herhalde söylemiştir. Bir tepki almadım ondan. Hastanede de hemen hemen aynı şey oldu. Asistan abiler zaten uzun süreli ilişkiden kısmen haberdardılar, elimi sıkırak kutladılar. Hastane personelinden Pratik Hemşire Mualla, ki, çok alımlı ve ciddi bir kızdı, ama aramızda yalnızca kardeşlik ve dert ortaklığı ilişkisi vardı, candan tebrik etti ve aşağıdan da Ali Onbaşı aynı şeyi yaptı. Büyük Hoca vizite başlarken, “İsmayil, bir şeyler duydum, hayırlı olsun!” diye klasik efendiliğini gösterdi. Hepsi bu dostlar. Bizim evdekine paralel olarak, Kanlıca’dan da ne bir davetiye ne bir eğlence, toplantı ya da hediye çıkmadı. Zaten beklemiyordum. Bir daha dünyaya tekrar erkek olarak gelirsem, inşallah bu dünyadan öğrendiklerimi zamanında ve usulünce uygulayacağım. Söz veriyorum sizlere. Ben bazen boş vakitlerimi hemen herkesten daha iyi değerlendiriyorum diye böbürlenirim ve çoğu kez, başkalarının takdir hislerinden değerlendirebileceğim gibi, gerçekten de öyle gibi geliyor. Ama sonradan bir değerlendirme yaptığımda, bazı faaliyetlerin, bir sosyal tatminden öteye gitmediğini, tüm bir başarıya kavuşmadığını da gördüğüm çok olmuştur. Bilmiyorum başkalarının hayatında buna benzer olaylar var mı? Herhalde vardır. İşte size, Tıbbiyeden mezun olmadan evvel, içlerine girip bir süre haşır neşir olduğum iki olay. Birincisi, yukarda bahsettiğim Hasan ve Fazilet kardeşlerin de katıldığı bir uzantı. Benim daima hayalimde bir gün, bir şekilde sahnede oynayacağım ya da boy göstereceğim mevcuttu. Evet, konserlerle bu gerçekleşmişti, ama ben daha ziyade dans ya da tiyatro performansı olarak düşünüyordum. Her neyse; bir gün konservatuvara bir haber yayıldı: İstiklal Caddesindeki Ses Tiyatrosu’na meraklı ve yetenekli dansçı adayları arıyorlarmış, birlikte çalışılacakmış ve ilerde film çevirme şansı da olacakmış. İşte bu benim istediğim. Hasan zaten bazı Türk filimlerine figüran olarak birkaç kez çıkmıştı. Biz üç zıpır hemen gittik, sınıftan bizden başkası yoktu; öyle Tülin gibi, Feriha gibi ileri derecede yetenekli, Hoca niteliğinde ve ilerde isim yapıp şöhret olacak ciddi kimseler doğal olarak gelmedi. Her neyse, bir sürü meraklı ve hevesli genç kız, ve başlarında Cemal isminde, sonradan muvazzaf bir subay (yüzbaşıydı sanırım) olmasına karşın, geceleri böyle dans işleriyle uğraştığını öğrendiğim, uzun boylu, pek de güvence vermeyen mavi                                                                         -171- gözlü, parmağındaki yüzük ve yüzündeki ciddi ifadeyle kendisini öyle tanıtmaya çalışan bir adam. Kendisinin ne sesi ve ne de yeteneği vardı; eşiyle de bir kez bile tanışmadık, ama iş yönünden girişkin bir adam. Ses Tiyatrosunun temsillerinden sonra bir iki kez bir araya geldik ama kimseden ciddi olarak bir kurs aldığımız yoktu. Sonra Cemal Beyin Galatasaraydaki ‘Dans Dershane’sine davet edildik. O zaman adamın esas gayesi, daha doğrusu foyası meydana çıktı: Dans derhanesine, film çevireceğiz vadiyle bedava dans hocaları bulmak. Hasan ve Fazilet derhal bıraktı, ama ben devam ettim. Yani, haftanın iki gecesi ve bazı hafta sonları, ben, Tıbbiyeli İsmayil, para almadan, ilerde müzikal filimler çevireceğiz, bir Musiki Dergisi yayımlayacağız vadiyle, Galatasaray’da, bir iki dans bilen genç kızla birlikte, tango, rumba ve vals dersleri veriyorduk. Kızlardan biraz geçiniyordum ama, değer miydi bilmem. O macera da aşağı yukarı dokuz, on ay sürdü ve kendiliğinden kapandı. Bu meşgaleye paralel olarak, Tıbbiyeden sınıf arkadaşlarım Tuğrul ve Bahattin’in samimi merak ve istekleriyle, amatör uçak ve planörcülük kampanyasına katıldık. Onlar uçmaya can atıyorlardı. Yükseklik fobisi olan İsmayil kim, havacılık kim. Onlar beni, Beşiktaş, Serencebey’de, Kurtuluş Savaşının, savaşa katılan gerçek kahramanlarından ve pilotlarında biri olan Vecihi Hürkuş’un evinde bir toplantıya çağırdılar ve o adama hemen hayran oldum… Vecihi Beyefendi o zaman elli yaşlarında, her zaman tertemiz giyimli, kendinden emin ve sözüne hakim, Türk gençliğine havacılık aşkını aşılamak için “Türkkuş” diye bir Cemiyet kurmuş, Yeşilköy Hava Alanında planörlerle uçuş dersleri veriyor. Meslek olarak mühendismiş, bir de şirketi varmış, ben görmedim. Eşinden ayrılmış; Gönül isminde Türkoloji’ye devam eden büyük bir kızı ile Fen Fakültesi’nin Matematik Bölümü’ne devam eden Sevim isminde iki zarif, gerçekten modern ve münevver iki kızı var. Sevim Amerika’yı rüyalıyor mezuniyetten sonra. Miyop, zarif bir kız, yan yan bakışları ve munis bir gülümsemesi var, zeki, efendi ve samimi ama henüz evlenmeye niyeti yok gibi. Anne de onları ara sıra ziyarete geliyor ve Vecihi Bey, onu görmemezlikten gelerek, arada hiçbir iletişim olmadan, medenice ziyaretler devam ediyor. Ev, kültür bakımından geleceğin değerli kimseleri ile de sessizce dolup taşıyor; bunların arasında Gönül’ün sınıf arkadaşı öykücü Nezihe, esmer güzeli, siyah kıvrık saçlı, yakası kürklü modern mantolu genç hanım, hayran olduğum kişilerden biri. Tabii ben de İdare Heyetine hemen dahil edildim, hem de derneğin muhasebecisiyim. Toplantı yeri her Perşembe akşamı, Serencebey’deyiz. Eli açık, misafirperver Vecihi Beyi bizlere yemek de sunuyor. Kendini satmaksızın, arasıra Kurtuluş savaşı hikayeleri gündeme geliyor. Koyu bir Atatürkçü ki bu tabii ona karşı duyduğumuz hayranlığımızı daha da artırıyor. Hoca, istiyenlere, ufak bir ücret karşılığı Planörle uçuş dersleri veriyor, biz de, bir Cessna vadi ile bir piyango tertipliyoruz. Atölye giderleri çok fazla, sonunda çekilişi yapıyoruz ama, en büyük ikramiye olan uçağın, noter huzurunda yapılan çekilişinde kimseye çıkmayıp Derneğe kalması için ben tüm zekamı başarıyla kullanıyorum. Bir hafta sonu, Vecihi Hoca, sık sık yaptığı gibi, bizleri Yeşilköy Hava Alanına davet ediyor, İstanbul üzerinde şöyle bir tur atmak için. Ben başıma geleceği bildiğim için o sıralarda hala evde olan Nisa’yı da yedeğime alıyorum ve hab kadar küçük, üstü açık, iki kişilik uçakla tur için Vecihi Hoca bana teklifi yaptığında, ben uçağa kadar yanımda gelmiş Nisa’yı onunla hemen tanıştırıp ablamı bu işe kakalıyorum. Hoca kıvançla kabul ediyor ve Nisa, göklerden elini sallıyor. Aferin ona, hiç olmazsa benden üstün olduğu -belki de yegane- bir şeyi, o küçük uçakla havada uçma cesaretini gösteriyor. Bu uçak ve planör sevdası, bir, bir buçuk yıl kadar sürdü, sonra hayatımın akışına tabi olarak, ilgim, aşağıda görüleceği üzere başka alanlara kaydı. -172- <strong>R a h m i   D u m a n   K l i n i ğ i </strong> ve                                                             <strong>M e z u n i y e t </strong>                     Ve sayın baylar bayanlar, bizler, yani Kevser ve ben, beş yıl boyunca nişanlı kaldık. Başındanberi söylüyor ve düşünüyordum: Bir an evvel mezun olup hayata atılmalıyım. Bu, bilinç düzeyinde bir fikirdi. Ama sosyal faaliyetlerim dahil, genel davranışımı şöyle bir yakından incelediğimde, bana öyle geldi ki, sanki ben mezun olmak istemiyordum, daha doğrusu, onu uzatabildiğim kadar uzatıyordum. Son yılda, kendi seçimimize bağlı olduğundan, tüm büyük ve küçük stajları bitirdiğim halde, final imtihanlarını geciktriyordum. Zamanında, belki bir iki ay gecikme ile mezun olabilirdim, herhangi bir derece ile, ama bir türlü bitiremiyordum. Arkadaşlarım ya da evdekiler ne düşünecek umurumda değildi, o tür gereksiz kaygıları çoktan terketmiştim. Diyeceksiniz ki senin bir sürü sosyal aktivitelerin, müzik okulun, çalışmaların ve işlerin var, tabii zamanın yetmez, hele hele şehir dışında ve çalışmaya pek de elverişli şartlarda yaşıyorsan. Bunların hepsi doğru ama, bu aktiviteleri kim seçiyor? Nihai sonuç olan doktorluk ya da sözüm ona beklediğimiz evlilik mi beni ürkütüyor de hayat boyuunca öğrenci kalayım diye kendimi frenliyorum? Bende, şen şakrak olmamakla beraber göreceli olarak düzenli ve gayretli dış görünüşüme karşın, içimde sanki ben hayatta başarılı olmaya layık değilim gibisinden bir aşağılık duygusu mu var ki, hem başladığım bazı işleri sonuna kadar götürmüyorum, şahıs ve mekanlar değişiyor ve mezuniyetim uzuyor? Bunların hepsi, hiç olmazsa kısmen doğru olabilir, ama bence yapabilecek çok bir şeym yok gibi geliyor. Dıştan bakıldığında, kaderin bir parçası, ya da akıllı bir girişim, ya da ‘Eh ne yapalım, bu kadar yıl şu hastanenin içindeydin, bir az dışarı çık bakalım, nefes al, nasılsa asistanlığın garanti, ihtisasa dışardan yeni girmiş gibi olursun!’ ya da ‘Meteliğe kurşun atıp duruyorsun, yeter bu fakru zaruret, bir az özel hastanede çalış, cebin para görsün, kendine yeni giysiler al -zira kendime son olarak ne zaman ceket ya da pantolon aldım, seneler senesi, hatırlamıyorum!- düşüncesi olsun, işte Rahmi Duman macerası da bunlardan biri. Kimdi bu Rahmi Duman? Efendim, Rahmi Duman Bey, yıllarca İstanbul Üniversite Kliniğinde çalışmış, uzmanlığından sonra iki yıl İtalya’ya gitmiş, kırk-kırk beş yaşlarında bir doktor idi ve benim 30. Koğuşa girdiğimde hala Üniversitede başasistandı. Çok çalışkan, bilgili, dürüst ve sert mizaçlı, kuru kara, mide ülserinden midesinin üçte ikisini kaybetmiş, size daima uykulu gibi gözlerle bakan, sonra birden kahkaha tufanına uğratan olağanüstü bir insan idi. Kendisini, bana göre de, layık olduğu doçentliğe bir türlü terfi ettirmediklerinin sıkıntısı içindeydi ve Üniversiteden ayrılmaya karar vermişti. Bekardı ve bir az varlıklıydı; Fatih’de Fevzi Paşa Caddesi üzerinde üç katlı bir binada abisi, yengesi ve çocukları ile, tabii ayrı ayrı dairelerde otururdu ve muayenehanesi de ordaydı. İtalya’da, Torino’da bir Klinik’te özellikle o zamanlar pek ünlü ve revaçta olan                                                                        -173- Cerletti ve Bini’nin <strong>Elektroşok</strong>’u üzerinde çalışmalar yapmıştı ve sonuçta, muayenehanesine gelen hemen herkesi şok’a yatırarak para yaptığı söylenirdi. Bilmem. Abisi, İsmail Bey, apartmanın altında oldukça büyük yapı malzemeleri mağazasının sahibiydi ve o da oldukça varlıklıydı. Üniversitedeki emeli gerçekleşmeyince, geçen sene, Dr.Rahmi Bey, büyük bir cesaretle, Türkiye’de, İstanbulda hemen hemen son yüzyıldanberi faaliyetlerde bulunan Balıklı Rum ve Fransız La Paix Hastanelerinden başka özel akliye klinikleri olmadığından, gayesi, çok modern özel bir akliye kliniği inşa etmek teşebbüsüne girişti. Avrupadaki örneklerini biliyordu, abisi yapı malzemeleri tüccarıydı; Bakırköy’de, İncirli asfaltı üzerinde, o zamanlar yeşil ovalıktan ve yer yer serpilmiş ahşap kır evlerinden başka bir görünümü olmayan bu mevkide, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastanesinin tam karşısında, yürüyüş mesafesinde, rüyası olan bu özel hastaneyi inşaya başladı ve dokuz ay içinde gerçekten tertemiz, modern bir klinik yarattı. Öylesine ki, yemekhanesinde dahi yemekler, duvardan, beş yıldızlı otellerde olduğu gibi, asansörle salona indirilirdi. Her odada telefon vardı. Özel odalardaki temizlik ve bakım örnek niteliğinde idii. Tabii onun problemi, kendisi ile çalışacak nitelikli hekimler bulmaktı. Çok geçmeden de onları buldu: 1946 mezunu, Kriton adında Rum asıllı ama Türklüğünü Türklerden fazla takdir eden, esasında Adli Tıp uzmanı; bir ara psikiyatri servisine girmiş ama oluşan bazı kişisel problemlerden dolayı ayrılmış, Heybeli adalı, çok asil bir hekim abimiz, ve fakir bendeniz. Ben son sınıftaydım, daha okulu bitirmeme 6 – 8 ay vardı; ama bir uzman kadar -hatta daha fazla bilgi ve görgüyle, hem de herkesten ucuza ki bu onun cimri tabiatına da çok uygundu- deneyimli olup bekar olduğumdan hastanede yatıp kalkabilirdim. Kriton da ha keza. Rahmi Bey Hocamızın emeli, bu özel kliniğe uzmanlık hakkı verilmesini sağlamaktı ve müracaatını da yapmıştı. Bu da bizim işimize geliyordu. Bu vaatlerle 1951’in yazında bizler orada çalışmaya başladık; yemek içmek, “ibade ve iaşe” dahil ayda yüz lira maaş. İkimizin de yatak odası aynı idi, tabiatıyla her gece nöbetçiydik ama gündüzden öylesine düzenli çalışıyorduk ki, daha yeni kurulmuş bu özel, oldukça pahalı hastaneyi, hem de böyle ıssız bir alanda gece yarısından sonra ziyaret edecek babayiğit pek yoktu. Benim bir çekincem vardı: Buraya yerleşirken Büyük Hoca’ya haber vermemiş, daha doğrusu izin almamıştım. Rahmi Beyin şöhreti malum olduğundan, eğer onunla geçinemeyeceksek, bir iki hafta içinde elime teskere verilirse, ve ben Bakırköyden resmen ayrılmış olsam nereye dönerdim? Doğru, bu Hocayla dolaysız olarak  konuşulabilirdi, ama arasıra haftalarca -haber vermeden-uzaklaştığım gibi bu kez de biz bir giriştik ve ikametimiz epey sürdü. Daha öğrenci olmama karşın, tabii Dr.Rahmi Beyin süpervizyonunda, hastalara elektroşok, insulin koma ve ilaç tedavileri veriyorduk. İlaç dolabınan ben sorumluydum vs . Konforlu bir yerde yaşamak, akşamüstleri tertemiz kameriyelerde Hocayla ve zengin hasta aileleriyle birlikte çay içip sohbet etmek de ayrı bir zevkti. Bir yandan da, ben de iki kez yinelediğim Üroloji stajının imtihanını bir türlü veremiyor (?) ve dolayısıyla da mezun olamıyordum. Beni özel olarak seven ve Bakırköyden zaman zaman hatta Ortaköydeki Şifa Yurduna özel hastalarına bile götüren çok muhterem Gıyasettin Hoca, “İsmayilciğim, anlamıyorum, nesi var bu Üroloji’nin bu denli güç? İmtihanda ameliyat yaptırmıyoruz, konuları belli ve sınırlı bir seri hastalıklar -174- var, neden bu iş olmuyor?’ diye defalarca samimiyetle sorup benden akla uygun bir yanıt almayıp ben üçüncü kez çakınca, o büyük insan, bana yazılı bir tez verdi, araştırdım getirdim; Hoca, öğrencilerin imtihan belgelerinden birini getirdi ve önüme koydu. “Sen yaz: Geçmez, Orta, İyi, Pek İyi. Ben imzalayacağım. Eğer geçmez yazarsan, Tıbbiyeyi terketsen iyi olur!” Ben de sıkıla sıkıla bir “orta” yazdım, derin bir nefes alarak imzaladı, vesikayı Dekanlığa götürdüm ve böylece, dışardan ite-kaka diye yorumlanabilecek bir şekilde, ben nihayet mezun oldum. Hayrettir, hiç bir değişiklik hissetmedim, boş yere işi 1952’nin Mart ayına kadar uzatmıştım. Hastanede iki yoldaş doktorun abi-kardeş samimiyeti ve dostluğu içinde, bir az da rahat ve para yüzü görerek yaşamımızı bir düzene koymamıza karşın; Üniversite, Dr. Rahmi Beye doçentliği ne nedenlerden vermediyse, belki de akademik ünvanlı bir Hoca’nın başımızda olmaması gerekçesiyle, Rahmi Duman Kliniğinin asistan yetiştirme, yani ihtisas verme hakkını da reddetti. Şu ya da bu şekilde eleştirilebilecek Rahmi Hoca, işte o zaman gerçek asaletini ortaya koydu: Kendisi bizzat Bakırköy’e, Üniversite Kliniğine Giderek, hepimizin babası ve hamisi, büyük insan, Prof. Dr. İhsan Beyden şahsen, benim ve Kriton’un oraya Üniversite’ye asistan olarak kaydolmalarımızı rica etti. Ricası hemen kabul edildi ve Kriton’la ben, aynı gün, eski tekkemizde, sanki hiçbir şey olmamış gibi ödevimize başladık. *     * Evet, ite kaka da olsa, okul bitmişti ve asistanlığım, beklediğim gibi hemen ertesi gün başladı. Bu, 1952’nin Mart ayının sekizinci günüydü. Sayın Büyük Hocam, dışardaki asistan odasına terfi etmem konusunda gerekli talimatı vermiş olmalıydı ki, küçük etajerimdeki bir iki kitap, meşhur pijamalarım ve terliklerim, bavulum odaya taşınmıştı. Hiç olmazsa şimdi aynalı bir dolabı arkadaşlarla paylaşabilecektim. Sevgili başasistanım, gözlerimin önünde ‘hasta’ dosyasını yırttı attı. Bu demekti ki, şimdi ben size Bakırköyde hasta olduğumu kanıtlamaya kalksam ve dosya dairesine gitsek, ispat şahidim yok artık. Ek olarak, dolaptaki kullanılmış beyaz gömleklerden birini devamlı olarak giyebilecektim. Tabii asistan olunca, daha başka zorunluluklar da ekleniyordu, örneğin Klinikte gece nöbetçisi kaldığımız zamanlar, genel hastane nöbeti de tutuyorduk. Artık hastanenin genel yemekhanesinde yemek yediğim gibi, eğer boşsam, saat üç buçukta Hastaneden İstasyona inen ‘Personel’ otobüsüne de bedava binebiliyordum. Yakında Bakırköy Belediyesi zaten hastaneye otobüs servisi koyacakmış, o zaman şehre gidiş geliş daha kolay olacak. Pek ender olarak Büyük Hocanın ya da diğer misafir hocaların arabaları bizlere refakatçi olarak sunulmuştur. Ama yıllar yılı kaç kez olduğunu anımsayamam bile. Hiç unutmayacaklarımdan biri, nöroloji hocamız Necmettin Bey idi. Nezleli, ağır ağır konuşurdu. Devamlı sakız çiğner gibi bir şeyler vardı ağzında. Ona saygı duymayan tek kimseyi hatırlamıyorum. Şehre indiğinde arasıra bana davetiye çıkarırdı ve yolda çoğu kez bir şey konuşmazdık. Ama onun sükutu dahi bir şeydi. Yolculuğumuzun birinde, onun her seferinde, Zeytinburnuna yaklaşırken özel bir yerde, arabayı yavaşlatarak, sanki törenlerdeki askeri birliklerin ilk erinden sonrakilerinin başlarını, büyük bir ciddiyet ve azametle bir yöne çevirdikleri gibi onun da çevirdiğini görmüş ve ‘eğer saygısızlık etmiyorsam’ diyerek, bunun nedenini sormuştum. Her zamanki efendiliğiyle, “İsmayilciğim, orada annem yatıyor!’ dedi. Bir insan bu denli büyük olabilir. -175- Evet, ‘hasta’ geçmişim bitmişti. Bu hiç bir zaman beni rahatsız etmemişti ve hemen hemen hiç bir kimseye söylememiştim. Canımı sıkan tek teknik olay şu olmuştu. Daha önceden de söylediğim gibi, Tıbbın son sınıfında staja gidilir ve Psikiyatri de, böyle “Küçük”, yani on beş günlük stajlardan biridir. Bu iki hafta boyunca öğrencilere, birlikte çalışmaları için hasta verilir baş asistan tarafından. En son grupların birinde benim ismim en yakın arkadaşlarımdan biri olan 1498 Kayserili Yusuf’a verilmesin mi? O, hasta listesinde “İsmayil Bican”ı görünce kahkahayı basmış, şaka yapmışlar diye. Ciddi olduğunu anlatıncaya kadar akla karayı seçtim. Tabii başka bir isim yazıldı sonra. Ne olursa olsun pek tatlı değildi olay. Mezuniyetime bir ay kala, İstanbul Belediyesi Türk Musikisi Konservatuvarı’ndan da mezun olmuştum. Bu benim için gerçekten bir iftihar vesilesiydi. İmtihan sözlü yapılıyordu, İcra Heyetinden bazı üyeler, Dr.Necip ve Nevzat Beyler de katılıyordu. Bana, ağızdan bir “Rast” geçmemi istediler. Oo, Rast’ı pek severim, Ahmet Bey eniştemin dediği gibi, makamların anasıdır o. Hemen Rast (sol) sesinden başlayarak, sol-si-si si-do-re-do-si si- diye bir kısaca bir dolaştım, hemen ardından da si-re-re-do-mi-fa-re-re diye Rast beşlisinin tepesinde bir durak yaptım. Ve oradan, yani Neva(re)dan, mi-fa diyez ve sol’ü kullanarak Rast’ın üst durağı sol (Gerdaniye)’de biraz kaldım, sonra, aynı yollardan, bu kez fa (Acem Aşiran)’yı bekar-natürel olarak seslendirip la-diyez’den yansıttığım (si bemol) Segahı gösterdim ve aşağı re(Yegah)’a kadar inerek tekrar si-la-sol-la-sol-fa(diyez)-si-la-sol-sol (yani Rast)de karar kıldım. Çok beğendiler. Usullerden de Aksak Semai ve Curcuna’yı vurdurdular, Şevki Bey ve Dede Efendinin Türk Musikisine katkılarını, Hamparsum notasının ne olduğunu ve benzeri nazari sorular sordular. Doğrusu kolaydı ve yüzümün akıyla çıkmıştım. Son yıl içinde, Türk Folklor Musikisi hakkında hem araştırma ve hem de çalışma yapmıştık ve yeni değişen Konservatuvar idaresi, Folklor’u ayrı bir branş olarak kurmayı planlıyordu. Bana o kolda asistan olarak  kalıp kalma olasılığını sordular, ben “Herhalde Tıp’ta ihtisasımna devam edeceğim, ama bana bir iki hafta izin verin de düşüneyim!” dedim. Hemen kanun hocam Fikret beye gittim. Mezuniyetimden dolayı beni tebrik etti, ona sordum,                     -Beni nasıl değerlendiriyorsunuz hocam, Tıbba mı devam edeyim yoksa bana sordukları gibi, burada asistan mı kalayım?                     Hoca, en ciddi tavırlarından birini takındı,                     -Bak İsmayil kardeşim, dedi, sen iyi bir klasik müzisyensin, ama virtüoz değilsin ve olamazsın. Piyasaya karşılık Klasik Türk Musikisinin durumunu biliyorsun; ben de Hukuk mezunuyum, bazan ‘doğru mu yaptım?’ diye düşünüyorum. Sen Tıp doktorusun, hiç yolundan şaşma, Türk Musikisini bir hobi ve zevk olarak kullan ve yaşat, ama ekmeğini ondan kazanmaya kalkma.                       Hay Allah bin razı olsun Hocadan. Gerçekten yetimin sınırlı olduğunu biliyordum; sesim düzgün ve doğruydu, koro sesiydi, ama ne solist olabilirdim ve ne de bir enstrüman virtüozu. Bu şekilde o dava hemen kapandı ama, iki ay sonra Aksaray’da “Aksaray Musiki Cemiyeti”ni kuruyor ve yirmi-yirmi beş kişilik bir talebe grubuyla, Türkiyede kaldığım müddetçe çalışmalar yapıyor, fahri konserler veriyorduk. -176- Şimdi artık mezun olmuştum, Konservatuvar da bitmişti. İstanbul Ansiklopedisi çoktan kapanmıştı, biliyorsunuz; Muzaffer Beyin vefatı ile, arasıra röportaj’lar yaptığım Vakit gazetesinin patronun odasını bile bulamazdım o labirent yerde. Babıali’de başladığım yamaklığı ciddi bir yazarlığa götürebilmeyi çok arzulardım, ama artık orada eski statüde, bir doktor olarak çalışmanın pek bir anlamı yoktu. İlk fırsatta öykülerimi yayımlayacaktım, param olunca. Ama şimdi bana, sürekli beni meşgul edecek, yaratıcı ve bir az para getirecek yeni bir meşgale bulmak gerekiyordu. O kadar çok enerjim vardı ki. Üstelik nişanlıydım, zaman gelecek, eninde sonunda evlenecektim, başımızı koyacak bir yer için her halde paraya gereksinim olacaktı. Üniversitede biri hariç tüm asistanlıklar fahri olduğundan, -önceden de söylemiştim- aylığa geçmemin olasılığı hemen hemen hiç yoktu. Bir gün bir pozisyon yaratılsa bile, maaş almak yani memur olmak için, önce askerliğimi yapmam gerekiyordu. Sahi askerlik bakımından neredeydim ben? Bir kez eve gittiğimde beybam, Fatih Askerlik Şubesi’nden, artık üniversiteden mezun olmam dolayısıyla, oraya müracaatımın istendiğini söylemişti. Yoksa kaçak sayılacakmışım. Ben de, lütfen bana bir iyilik yapın, “oğlumuzun nerede olduğunu bilmiyoruz,” deyin dedim, eğer bir daha ararlarsa. Önce ihtisas bitmeliydi, bu da bir vatan hizmetiydi, hem de bedava; ondan sonra o görevi yapacaktım. Hazır istimim üzerindeyken ve gemi yolunda giderken, bir ara vermenin anlamını göremiyordum. Neyse, askerlik durumu da böyle. Evet, paralı bir iş bulmam gerekiyordu, ama ne? Beri yanda, Üniversite Asistanlık Yasası’na göre, ister asli ister fahri olun, asistanlığınız süresince, hiç bir yerde çalışamazsınız. Almanların Birinci Dünya Savaşı esnasında havadaki azot’tan güherçile, dolayısıyla barut yaptıklarını duymuştuk. Biz fakirler de, gece nöbetleri dahil, üç yıl, iki bin yataklı bir Belediye (Sonradan Devlet’e geçti!) ve bir Üniversite Kliniğinde boğaz tokluğuna çalışacaksın. Cenevre İnsan Hakları Beyannamesi böyle söylemiyor ama, ekmek parası ya da gelecek derdinde olanlar, yalnızca ayakları üzerinde kalabilme sanatını öğreniyorlar ve hem de ne koşullarda. -177- <strong>A ğ a ç l ı   Y e t i ş t i r m e   Y u r d u</strong> Talih mi beni buldu ben mi kendi talihimi yaratıyorum, bilmiyorum. Bir gün Kevser’le birlikte teyzesi Müyesser Hanımı Milli Eğitim Müdürlüğünde bir hastane dönüşü ziyaret ettiğimizde, orada, Ankara, Gazi Eğitim Enstitüsü’nden, Özel Eğitim Bölümü’nden yeni mezun olmuş iki gençle karşılaştım. Benim psikiyatr olduğumu duyunca yakın bir ilgi gösterdiler. Bana önce kendi özgeçmişlerini söylediler. Onlar, genel öğretmenlik eğitiminin ötesinde, yeni açılan “Özel Eğitim” branşında, iki sene ekstradan eğitim almışlardı. Bu Özel Eğitim’e kimler giriyordu? Geri zekalılar, hiperaktif ya da başka nedenlerle okullarda eğitilemeyen çocuklar, sokak çocukları ve benzeri. Geçen sene, Amerikalı Dr. Clark isimli bir psikolog, Eyüpsultan’dan kırk, kırk beş kilometre kuzeyde, Karadeniz sahilinde bir kömür havzasının dibinde Ağaçlı isimli bir köyde, eski okul binasını böyle bir program için hazırlamış. Öğretmenlerin tayini çıkmış, dört beş kişilermiş zaten, altmış yetmiş kadar da öğrenci toplanmış ve eğitime başlamak üzerelermiş. Ama bir psikiyatra ihtiyaçları varmış. O zamanlar Türkiyede Çocuk Psikiyatrisi daha ayrı bir bilim dalı olmadığı için, şimdilik genel bir psikiyatrist ile idare edeceklermiş. Ama oralara kimi göndereceklerini bilemiyorlar, zira maaş yok. Milli Eğitim Müdürlüğüne de acaba bir ücret kadrosu yaratabilir miyiz diye gelmişler, şimdiye dek aldıkları yalnızca gelecek için bir söz. Söylemeye hiç gerek yok ki, müthiş ilgilendim. “Terkedilmiş, dışlanmış” çocuk sendromunu herhalde benden iyi kimse bilemezdi. Tıbbi dergilerde de okuyordum ve Avrupada bu işler nasıl yapılıyor, bir az biliyordum. Ama tüm kaynaklar ve gelişme, Amerika’da idi. İçimden bir ses bana, “İsmayil, aradığını buluyor gibisin, ama unutma, arayan Mevlasını da bulur belasını da!” diyordu. Ilıklığını hissettiğim kan dolaşımım bana yeni bir serüvene atılacağımın sinyalini veriyordu. Hemen kabullendim ve ertesi cumartesi sabahı Eyüpten sabah onda kalkan otobüsle oraya geleceğimi vadettim. Amerikayı yeniden bulmuş gibi sevindiler. O hafta sonu cumartesi, ben Eyüp’teydim. Kimseye de bir şey söylememiş ve kimseden de izin almamıştım. İzin almaya kalkarsın, dur bakalım derler, bir kez hayır derlerse bir daha toparlanamazsın; çoğu kez benim yaptığım gibi denersin, yola çıktıktan sonra başına bir kaza gelirse kaderine razı olursun. Şark’ın yaşam sistemi bu. Sünnetimdenberi Eyüb’ü ziyaret etmemiştim. Prensip itibariyle değişmemiş, yalnız Pierre Loti’ye çıkan yol düzenlenmiş ve caminin etrafı bir az daha açılmış. Ağaçlı, kömür madenlerinden dolayı da, çok canlı bir iş merkeziymiş. Eyüp’ten oraya iki otobüs kalkıyor her sabah, biri saat on’da ki benim bindiğim, diğeri de öğle yemeğinden sonra. İkisi de -178- Otobüsü. Benimki daha yenice ve maviş. Yol ücreti yirmi beş kuruş. Pencerenin yanına kuruldum ve düşünüyorum. Nereye, nasıl bir geleceğe gidiyorum? Alaşehir bir kazaydı, Denizli bir il, bir kaç köy de görmüştüm ama içlerinde yaşamamıştım. Pek yadırgayacağımı sanmıyordum ama ister istemez ısı, elektrik, hela ve su problemlerini düşünmek zorundaydım. Adam sende, oraya yalnızca hafta sonları gitmeyi planlıyordum; o kadar yatılı okul ve Bakırköy deneyiminden sonra? Hem, Özel Eğitim Öğretmenleri aileleriyle birlikte oradaydılar, herhalde onlara layık, yaşanacak bir yer temin ediyor olmalılardı. Nihayet otobüs kalktı, iyi gidiyorduk, ama Kemerburgaz’a henüz girmiştik ki motorda bir arıza çıkmasın mı? ‘Uzun sürebilir’ diye bizleri indirdiler, bu arada bir yerlerde öğlen yemeği yedik. Tamir uzadıkça uzadı, o kadar ki, Eyüp’ten saat bir’de kalkan daha eski, külüstür marka otobüs bize yetişti ve onların yarı şaka yarı alaylı esprilerine maruz kaldık. Meğerse böyle şeyler her zaman olurmuş ve bir gırgır vesilesiymiş. Neyse, gene yola çıktık, yarım saat sonra onların lastiği patlamış, değiştiriyorlar, biz ‘Hey, hey, gene de hey hey’leri savurduk ve geçtik. Akşamüstü geç saatte nihayet köye eriştik. Tabiidir ki Emin ve Gürcan öğretmen kardeşlerim, aileleriyle beraber beni otobüs durağında karşıladılar. Otobüs durağı, köy kahvesinin -ki köy muhtarı tarafından işletiliyordu- tam önü. Kahveden tavla sesleri geliyor. Yeşillik dolu, ağaçlıklı, şirin bir yere benziyor ilk nazarda. Köyün muhtarı, kısık sesli ve burnunda selim bir uru bulunan Ali Ağa, beni gerçek bir sevgi ve saygıyla karşıladı ve hemencecik demlenmiş çay sundu. Hep birlikte oturduk bir masaya ve hoş beş etmeye başladık. Ağaçlı, ağağı yukarı yüz yirmi haneden oluşan, ağaçlık ve yeşillikler içinde cidden faal bir merkezdi. Eelektrik yalnızca okul kısmına, bir dinamo ile, belirli saatler içersinde veriliyordu. Köyde işsiz yoktu, eli iş tutabilen hemen her erkek, ya yakınlarındaki kömür madenlerinde ya da Eyüp’de, Sütlüce’de mezbahada ve benzeri yerlerde çalışıyorlardı. Köye yatılı bir doktor kalmaya geldiği haberi yayılmıştı ama kimse pek tepki veriyor gibi değildi. Okul kompleksi içindeki evler, öğretmenlere, müdür beye ve ailelerine aitti. Ben, muhtarın misafiri olarak kalacaktım. Muhtarın evi köyün ortasında, iki katlı, kerpiçten yapılı güzel bir bina idi. Benim yatak odam, tesadüfen ahırın üzerine düşüyordu ama hem temiz ve hem rahattı. Muhtarın eşi ve delikanlılık çağındaki üç çocuğuyla yer sofrasında yediğimiz akşam yemeğinden sonra köydeki faaliyetlerden bahsettik. Ben özellikle köy halkının bu tür okulu ve çocukları nasıl kabullendiğini merak ediyordum. Ali Ağa, köylülerin bu konuda çok anlayışlı ve yardımcı olduklarını, hatta bazılarına parayla ufak tefek işler gördürdüklerinden bahsetti. Gerçekten de, okulun şehirden uzak ve civarda da yeterli tarla ve kömür madeni oluşu, ilerde bu çocukların rehabilitasyonlarında gayet verimli olarak kullanılabilirdi. Ertesi gün okulda toplandık. Müdür Fethi Bey, otuz beşlerinde, kültürlü bir insandı ve çocuk psikolojisi konusunda tahminimden fazla çok şeyler biliyordu. Müzik öğretmeni Mehmet Bey de, içlerinde hem en yaşlısı ve en babacanı idi. Ben kendi hesabıma, Fakülte’nin başlangıcında Eminönü’nden Tahtakale’den Beyazıttaki Botanik Enstitüsü’ne giderken, büyüklerle beraber şurada burada pinekleyen, esrar ya da afyon almış, ya da suça yönelmiş bazı köprüaltı çocuklarını görmüştüm ama, böyle özel gereksinimli çocukların bir okul disiplini içinde ve eğitimli bir kadro ile incelenmeleri ve rehabilite edilmeleri, Türkiyede ilk oluşan bir çalışmaydı. Bu benim için gerçekten büyük bir fırsat idi. -179- Genel Psikiyatride çocuk psikolojisi ve patolojisi için hemen hiç bir şey öğretmdiklerinden, dış kaynakları, özellikle Franszıca yayından Jean Piaget ve diğerlerini çok çok okumam gerekiyordu. Toplantıda, öğretmenlerin sordukları bir çok soruları yanıtlayamadım ve bundan da utanmadım. Geri zekalı çocuklar konusunda ve nörolojik soruları yanıtlamak kısmen mümkündü, ama dış memleketlerde mevcut Sosyal Yardım Uzmanının adı bile bilinmeyen bizim ülkemizde, çocukların neye yollara düştüklerini, psiko-sosyal açıdan bilimsel olarak açıklayabilmek ve hele hele problemlerine ivedi yanıtlar bulabilmek o kadar kolay bir iş değildi. Bu arkadaşlar psikolog olmadıkları halde, bazı zeka, kişilik ve yeti testleri uygulayabiliyorlardı ki bu büyük bir artı idi. Hep birlikte, bu çocukların fiziksel muayeneleri için hekim kontrolundan geçirilmelerini, aşılarının yapılmasını sağlamak için müdür bey İstanbul hastanelerinden biriyle anlaşmak üzereydi zaten. Ben de her hafta sonu geldiğimde, arkadaşlarla birlikte gerekirse testleri uygulayacak, aile öykülerini alacak, teker teker yaptığım psikiyatrik incelemeleri rapor halinde her çocuğun dosyasının içine koyacaktık. Arada bir programdan kaçanlar oluyormuş. Bunlara kat’iyen sert muamele edilmemesi, polis ve jandarmayla iyi bir işbirliği içinde bulunmamız üzerinde de konuştuk. Gerçekten çok heyecanlanmıştım. Türkiye’de bir “ilk”i başarıyorduk. Müdür Beyin odasında bu konuda kitap, dergi biriktirmek, dünya yayımlarından istifade etmek konusunda da görüş birliğine vardık. Pazartesi sabahı saat altı’da kalkan otobüsle yola çıktığımda, gerçekten sessiz ama büyük bir işi başarma yolunda olduğumuzun içtenlikle farkındaydım. Bakırköydeki asistanlık yıllarım, yukarda anlattığım iç ve dış faaliyetlerle dolu dolu geçti. Aksaray’daki Musiki Cemiyeti de karınca kadarınca çalışıyordu, daha konser vermiyorduk ama, bir ud ve kemençe’nin eklenmesiyle, kiralık tuttuğumuz genişçe bir yerde, aylık birer liralık aidatlarımızla geçinip gidiyorduk. Bazı arkadaşlar notaların el kopyalarını yapıyor, bazıları mikrofon ve teyp gibi alet edavat getirerek çalışmalarımızın kaydını yapıyordu. Kevser’le nişanlandığımızdanberi, evliliğe doğru ancak bir iki arpa boyu mesafe alabilmiştik, zira o da mezuniyet derdindeydi, dolayısıyla acelemiz yoktu. Kanlıcayı da pek sık ziyaret etmiyordum, ama artık resmen nişanlı olduıktan sonra, pek seyrek de olsa, arada bir, aşağıdaki oturma odasına bitişik misafir odasında ‘yanlız’ uyumama izin verilmişti. O evde nasıl kaçamak yaparsınız ki? Hiç şüphe yok ki, bu ilişki, manevi yönleriyle, bir gereksinimi ve boşluğu dolduruyordu. “Bir gün evleneceğiz”in ötesinde, o evin gerçekleri içinde, romantizme ve fantaziye de pek yer yoktu. Çetin’in son insulin tedavisi de pek verimli olmamıştı ve çocukcağız hastane kısmına geri gönderilmişti. Bir gün, eğer karar verilirse, yapılacak son şey, beyin ameliyatı idi ama aile daha buna hazır değildi. İmamlar, hocalar ve ruhani yollar, usanmadan deneniyordu. Bu bakımdan aileye gıptayla bakıyordum. Ümitlerini hiç bir şekilde yitirmediler. Uzmanlık eğitiminin kurallarına göre, asistanlığının ikinci yılı, Cerrahpaşa Hastanesinin Nöroloji Kliniğinde geçecekti. Benim öğrenciliğimin son yıllarında, Fahrettin Kerim Hoca’nın Bakırköy’deki Kliniği, Cerrahpaşa Hastanesinin iki katlı modern bir binasına nakledilmiş ve Hoca emekli olmuştu. Siyasi emeller peşinde koştuğunu ve İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı adaylığı üzerinde uğraş verdiğini duymuştum. Bana yolu açmıştı ya, onun da yolu açık olurdu inşallah. Klinikte, Amerika’da bir süre eğitim görmüş gerçekten büyük Necmettin Hoca, biri daha yaşlıca biri daha gençce, Kenan ve Sabahattin Hocalar, doçent olarak hizmet veriyorlardı. Başasistan ve asistan kadroları da zehir gibiydi. -180- Aynı yasaya göre, Nöroloji uzmanlığı yapan oranın asistanları da, ikinci seneleri için Bakırköye geliyorlardı. Bir iki yıl içinde, Bakırköydeki Psikiyatri Kliniği’nin de şehire, Cerrahpaşa ya da Gureba Hastanelerinden birine getirilerek tüm Üniversite Kliniklerinin bir arada olmaları düşünüküyordu. Her neyse, ben artık tüm bir yıl için, Bakıköy yerine Cerrahpaşada yatıp kalkacaktım. Bu, benim hafta sonlarında Ağaçlı’ya gidiş gelişim için bir kolaylık olabileceği gibi, oradaki çocukların Nörolojik problemleri konusunda da daha bilgili ve deneyimli olacaktım. Tüm bunlara ek olarak, Kevser de Fakülteyi benim gibi ite kaka bitirmiş, ve tesadüf, Nöroloji Kliniğinin yanında, denize nazır, üç katlı muazzam bir kagir binada Göğüs Hastalıkları-Fitizyoloji Kliniğine, Prof.Dr. Muzaffer Beyin şefliğinde, fahri olarak asistanlığa başlamıştı. İki çıplak bir hamama yaraşırdı gerçekten. İki doktor, geceli gündüzlü Üniversite hastanesinde millete hizmet veriyor ve fakat bir kuruş bile ödenmiyorlardı. Bu bize tabii çok daha yakın olmak, öğle yemeklerini birlikte yemek, onun gece nöbetlerinde geç saatlere kadar onların ya da bizim binada sosyalleşmek şansını veriyordu. Artık onun gülmeyen yüzünün bir az gülümsemeye başladığını farkediyor ve çok mutlu oluyordum. Yaptığımız yegane kaçamak, mehtaplı gecelerde onların apaçık taraçasına çıkmak ve yanyana, çok daha yakın, gökte ayın seyrini izlemekti. Artık nerdeyse evleneceğimize inanmaya başlamıştım. Mesleğimi, gayet tabii onun ana nüvesini teşkil eden hastalarımı çok sever ve sayarım. Her hekim gibi ben de hayatımı onlara adadım. Ama eşimin çalıştığı Klinikte bazı Veremli hastaların, onun gece nöbetinde, kasten öksürük, ateş, terleme ve benzeri olası nedenlerle nişanlımı gece yarısı yataklarına kadar getirtip, genç bir kadın tarafından muayene edildikten sonra -esasında yalnızca dokunulma arzusunu tatmindi hikaye- sanki “Siz yaşıyorsunuz, hayat dolu, ama bizim şansımız yok!” gibisinden istemli olarak onun yüzüne öksürdüklerini, dolayısıyla mikrop aşılamak istediklerini görmek beni bazan onlardan ve dolayısıyla mesleğimden tiksindiriyordu. İnanın bana, bu benim kendi uyduruk fantazim değildi. Ona gece yarısından sonra eşlik ettiğim nice defalar, bunu yapan hastaları yakaladığımda onları yakalarından tutup, “Hey, bana baksana, sen ne yapıyorsun, iğrenç adam!” diye haykırmak istemiştim. Bazılarının ise, sıska pazılarından sıkıp, “Kendine gel hemşerim, bir az dikkatli ol!” dan öteye geçememiştim. Akıl hastaları da bana tekmeler attılar, Çetin’den az mı yumruk yedim? Ama onlar çok daha masum ve asil kimseler, zira yaptıklarını istemli yapmıyorlar. Onların karmaşası da farklı: En yakın oldukları anne ve babalarına karşı duydukları ikilem, yani ölesiye sevgi ve ölesiye nefreti, siz doktoru olarak yaklaştığınızda ve zamanla sevgi sembolü olduğunuzda, yer değiştirmiş hedef olarak zılgıtı siz yiyorsunuz. Bu başka bir macera, başka bir insan trajedisi. Tekrar minnetle yadederim ki, Nöroloji’de genç Hocalarımızdan aldığım bilgi ve feyiz, sanki Tanrının bir hediyesiydi bize. Menenjitli küçük bebeklerin bile belsularını çekip onların içine (<em>intra-thecal</em>) antibiyotik verebilmeyi öğreten, ya da beyin kanamalarında boyun damarlarına ya da boyun içine, hayat kurtaran antikoagülan şırıngaları ve benzeri hünerleri öğreten o büyükler gerçek insan ve meslek aşıklarıydı. -181- Böylece, 1954 yılında, Cerrahpaşadaki Nöroloji asistanlığım boyunca, bana, insanlararası ilişkilerde duygularıma çoğu kez esir olduğum halde, gerektiğinde katı kararlar verebilen yetilerin gelişimine yön veren iki önemli olay oldu. Bunlardan biri, hemen her zaman iyi niyetli olmama ve hiç bir hastaya zarar vermeme prensibine dayanan Hipokrat Yemini’ne uygun olup olmadığını bugün bile tartıştığım -düşünebileceğiniz gibi cinsel içerikli değil- bir hastamla olan ticari bir alış-veriş olayı oldu. İşin gerçeği de şu. Klinik’te, şiddetli bir beyin kanaması geçirmiş, tabii Hocalarımızın tedavinin ana prensiplerinin esasını yönettiği ve benim uyguladığım, ama, her zamanki, gibi gerektiğinden daha insani ve aşırı sayılabilecek bir gayretle olası hayatını kurtardığım Emin Bey diye bir hastam vardı. Gülhane Parkı sırasında, kendine ait ahşap bir evde otururdu. Erken emekli olmuş, evli ve iki çocuk sahibi, bir çok bakımlardan Ahmet Bey enişteme benzeyen bir kişilikte. Ha, arada şunu da söyleyeyim ki, bu ilişkinin içeriği pek de tesadüfi olmayabilir, zira, Bakırköy’den Cerrahpaşa’ya naklim esnasında, telefon numaralarımı filan ben aileme vermemiştim, öylesine bir söyleyivermiştim. Bu arada Ahmet Bey eniştem bir kalp sektesiyle aniden ölmüş, ama cenazesi için bana haber verememişlerdi. Ölümünden on gün sonra duydum ve çok üzüldüm, ağladım diyemem, zira ağlamamayı öğenmiştim sanırım. Bana o rahmetli eniştem, sırasında hem babalık, hem hocalık etmiş, hayatta sorumlu bir insan karakterinin örneğini vermişti. Nur içinde yatsın. Her neyse, yavaş yürümesi ve sürekli tedbirli olmasının ötesinde başka bir arıza bırakmaksızın ailesine dönebilen, bu orta halli, dar gelirli efendi adam, özellikle ücretsiz yaptığım bir iki taburculuk sonrası ev ziyaretinden de çok etkilenmiş olmalı ki, bir gün bana, “Sen bana çok yardım ettin, dile benden ne dilersin?” dedi. O sıralarda, daha büyük sınıflardanberi arkadaşlık ettiğimiz ve şimdi mezun doktor ağabeylerimiz, Ercüment ve arkadaşları, Aylık Tıp Dergisi’ni yayımlıyorlardı ki, bazan, “<em>La Presse Médicale</em>” den çeviriler yaparak ve orada yayımlayarak iki üç kuruş para da kazanıyordum. Zaten Psikiyatri’de, başsistanlarla birlikte yayımlanan “Acta Neuro-Psikiatrica”ya da gerek matbaada ilk baskıları ve gerekse baskı ve ‘mürettip’ hatalarının tashihi için de yardım ediyordum, söylemiştim. Hani Babıalide derler, “Eğer matbaa mürekkebine bir bulaşırsan, hayat boyu kurtulamazsın!”. İşte bende de ne kadar ufak olursa olsun, bir matbaa sahibi olmak sevdası uyanmıştı, Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” gibi. Hulyam, olası çok para kazanmanın ötesinde, bir gün, yazmayı hayal ettiğim bir sürü -kendi- kitaplarımı basabilmek idi. O günlerde, gene tesadüfen, daha Manisa Orta Okulu’nda özellikle Fransızca ve Matematiğine yardım ettiğim, bir iki kez hasta sonlarında da evinde arkadaşça misafir kaldığım bir arkadaşımla, Arif’le, yeniden karşılaşmıştım. Talebeyken, Arif’in babası ölmüştü, çok fakir biri olup, okulda öğlenci idi. Orada, o genç yaşta, sabahları ve hafta sonlarında matbaada çalışarak evine bakıyordu ki ben onu çok takdir ediyordum. O zamanlar, ben, eğer hatırlarsanız, okulda duvar gazetesini çıkarıyordum ve ona da diyordum, “Arif, kim bilir, belki bir gün, İstanbul’da kendi matbaamızı kurarız!”. O da güler ve “İnşallah!” derdi. Belki onun fakir ailesini de İstanbula getirir ve hatta hatta, o zamanlar daha on iki, on üç yaşlarında olan güzel kız kardeşiyle evlenebilirim diye de düşünmüştüm. Her neyse, bir iki sene geç de olsa, Arif, Manisa’dan sonra liseyi de İzmir’de bitirip İstanbul Tıbbını kazanmamış mı? Onunla tesadüfen Beyazıtta sahaflarda karşılaşmış ve hasretle kucaklaşmıştık. Seneler onu hiç değiştirmemişti: Sakin, efendi yüzlü, kanaatkar ve alçak gönüllül Arif; hala sizi hayranlıkla dinleyen, gözlerini yana kaydırarak, ağzı açık, saf saf gülen Arif. O zaman, bu eski rüyamızın belki gerçekleşmesi için bir iki sene kaldığını, o yolda inşallah bir şeyler yapabileceğimiz konusunda şöyle bir söyleşivermiştik. Beyazıta yakın bir yerde, bir arkadaşıyla birlikte, tek bir odada kalıyormuş. Okulu, şimdiye kadar yıllardır biriktirdikleriyle idare etmeye çalışırken, bir yandan da iş arıyormuş. -182- İşte Emin Bey bana: “Dile benden ne dilersin” diye sorunca, iki hafta evvel yaptığımız bu konuşma aklıma geldi ve bir az sıkılgan bir sesle, Emin Beye dedim:                        -Siz bir memur emeklisiniz, eminim kıt kanaat geçiniyorsunuz. Ben bir doktorum, ama hali hazırda maaşsız asistanım, evlenemiyorum bile. Ama gelecek yıldan sonra işler değişecek herhalde. Uzman olacağım çünkü. Bizim rüyamız ufak bir matbaa açmaktı. Acaba bana bin Türk Lirası borç verebilir misiniz? Zira daha başka bana ne yapabilirsiniz? Tabii faiz ödeyemem ve size bunu iki yıl içinde, şerefimle temin ederim ki geri öderim. Ha, ne dersiniz?                        Emin Bey, pek az bir süreyle düşündü ve dedi,                        -Bu iş oldu bitti, oğlum; siz benim hayatımı kurtardınız. Emekli olduğumda bir kaç bin lira ikramiye almıştım. Bu ev zaten bana babamdan kalmıştı, geçinip gidiyoruz işte. Esasında senden senet sepet istemezdim ama, biliyosun ben hastalıklı bir adamım, dünya hali bu. Bir senet imzalarsan memnun olurum, imzalamazsan canın sağ olsun.                        -Aa, olur mu hiç Emin Bey, tabii imzalarım dedim ve çantamdaki, hatta Fakülte başlıklı kağıtlarından birine, borç alınan paranın miktarını, faizsiz oluşunu ve iki yıl boyunca geri ödenmek zorunluluğu olduğunu, aksi takdirde bu parayı veren Emin Kılıç’ın İstanbul Mahkemelerinde hakkını aramaya yasal hakkı olduğunu bildiren içeriği hemen döktürüp imzayı da çaktım. Bir iki dakikada, içerden yatak odasından, eski bir çıkına sarılı torbasından çıkardığı, tatamı tamına bin lirayı verdi bana. Ben de onun elini öptüm, o da ardımdam hayır dua ederek arkamı sıvazladı. Ben de havalarda uçaraktan binadan çıktım, ver elini Arif. Bir yandan da düşünüyordum: Dünyada hala iyi insanlar mevcuttu ve hiç bilmediğim biri, kendi ödevim doğrultusunda yaptığım bir işten dolayı, benim rüyalarımın gerçekleşmesine yardım edebiliyordu. Acaba makus talihimi nihayet yenebilecek bir duruma mı geliyordum? Gökten bir takım yıldızlar mı kaymıştı? Babamın bedduasına karşın halamın duaları mı galebe çalıyordu? Her ne hal ise, Arif de çok memnundu. Hemen bu işlerin merkezi olan Sirkeci havalisinde küçük bir dükkan aramaya koyulduk. İki gün içinde, Ebussuut Caddesi’nin Gülhane’ye yakın ucunda, sokak arasında, yarı yer altı yarı yer üstünde, sığınağa benzer, topu topu beş altı metre kare boş bir dehliz bulmuştuk. Arif’le anlaşmamız şöyleydi: Tüm mali sorumluluğu ben üzerime alıyordum. Ne de olsa o talebeydi ve ben mezun doktordum. İkimiz de mesleğimize devam edecektik. Hemen yardımcı bir çırak bulacaktık ona, ama tüm boş vakitlerinde küçük matbaanın idare amiri o olacaktı, tüm kararları o verecekti, yani ben karışmayacaktım ona, emir vermeyecektim. Üstelik, kendim dahil, yakın arkadaşlarımın reçete, kartvizit ve benzeri işlerini ben pazarlayacaktım. İlerde tabii kitap da basacaktık. Kira, elektrik, telefon gibi masraflar da çıktıktan sonra, safi kazancı yarı yarıya paylaşacaktık. Kardeş payı. D’accord!  Dükkanı şöyle bir badanadan geçirdik. Duvarlarından su sızıyordu galiba ama, boşver. Üstüne bir de tabela yapıştırıverdim: “Doktorun Basımevi!” Asistanlar çalışmazmış, doktorlar ticaret yapamazmış, mış mış da mış mış. Ben açım, aile kurmak istiyorum, alınterimle çalışıyorum. Yanlış yapıyorsam, gelsin kanun beni bulsun. Hepsi o kadar. -183- Arif, küçük matbaanın alat ve edavatı için kolları sıvadı. İsmini de, cesaretle “Doktorun Basımevi” koyduk. Paramızı hesaplı kullanmak zorundaydık. Zaten ofset alacak değildik ya, 30 x 40’lık bir pedal, hepsi bu. Tabii gerekli dizgi takımları, kurşun harfler, cetveller vesaire. Çocuk gibi sevinçliydik. Dükkan sahibi olmak ne güzel şeymiş meğer. İlk iş olarak kendi kartlarımızı bastık tabii. Sonra, etrafta iş aramaya başladım. Sandığım kadar kolay olmadı doğrusu; evet, kendi vücudumu çalışmak için sunduğumda, hemen hemen her sefer, hiç olmazsa ilk adım için başarılı olmuştum ama, ticaretten bir şey anladığımı sanmıyorum. Millet, en iyisini en ucuzuna bulmaya çalışıyor, kat’i söz vermiyor, bakalım diyor, ve yarın, daha dün dediğini inkar ediyor. Tababette ise bunlara yer yok. Neyse, alışacağız herhalde. Gayretlerim ilk meyvesini verdi ve ilk büyük işi aldım. İnanmazsınız, eski kayıtları araştırın İstanbul Borsası’ndan. O zaman onların yeri, Sirkeci’de, ana caddeden Sirkeci’ye giderken, sağda, bir az içerde, kubbeli bir han içinde idi. Cür’ete bak sen, tabii hiç peşin almadan, iki bin liraya baskı ihalesini almıştık. İlk iş için boyumdan büyüktü belki. Diğer ihaleciler, sonradan anladığıma göre hiç olmazsa iki bin beş yüz, hatta üç bin önermişler, yoksa kurtarmazmış. Biz kurtaracaktık, gerekirse gece yarılarına kadar ben de çalışacaktım. Nasılsa İstanbulda kalıyordum. İşi almıştık ama, gerekli kağıt ve mürekkep için para lazımdı. Ne yapayım, ne yapayım diye dalgın dalgın yürürken, Ebussuut Caddesi üzerinde, tek katlı bir binanın dışa bakan penceresinde, “Formica Limited, Reprezantatif Aranıyor!” diye bir ilan görmeyeyim mi? Malum, formika İtalyanca’da ‘karınca’ demektir. Ne reprezantatif’i arıyorlar? Düşünmeden daldım içeri, Alfred Müller gibi. Bu bir Ecza Firması’ymış, İtalya’dan ithal ettiği Calcium, C vit ve diğer bazı tıbbı müztahzarlar için, doktor ofislerine dağıtacak tahsilli gençler arıyorlarmış. Sahibi, Agop Bey isminde, cidden efendi, kültürlü, saçları hafif kırlaşmış, bir gözünde hafif bir çekilme olan elli yaşlarında bir zattı. Matbaadan tabii bahsetmedim, işte, fahri asistan olduğumu, işin sonuna geldiğimi ama bir iki yıl için ekstra paraya gereksinim olduğunu söyledim. Yapılacak şey, haftada bir iki kez uğrayıp yeterli miktarda eşantiyon aldıktan sonra, civardaki, özellikle dahiliye uzmanlarının ofislerine, mümkünse önceden randevu alarak ziyaret yapmak ve merkez ofise aylık bir de rapor sunmak. Yukarda da bahsetmiştim, bizim meşhur Üniversitenin yasalarına göre, ister asli ister fahri, dışarda çalışamazsın. Valla öyle bir çalışırım ki, gel beni yakala, ve istersen hapishaneye at. Hayatta işlediğim suç çalışmak olsun! Ücrete gelince, aylık elli lira olacaktı, prim yoktu. Satışlar arttığında, ücret de artacaktı. İşin güzeli, hemen başlayabilecektim. Durumum dolayısıyla on beş günde bir ödenmeyi rica ettim, Agop Bey o kadar kibardı ki, bana itimadını göstermek için, derhal yerinden kalkıp yandaki odaya gitti, iki dakika sonra elinde bir zarfla geldi: “İlk aylığınızın yarısı peşin!” dedi. İnanın ben de olsam aynını yapardım; insan, eğer kendine güveni varsa, yapabileceğini yapar, o güvene layık olan zaten size gerekli hizmeti yapar ve hürmet gösterir. İlaçları yüklendiğim gibi sıcağı sıcağına yola çıktım, Babıaliden tırmanıp Nuruosmaniye’ye yöneldim. Bir kaç doktorun sekreterine bırakıverdim eşantiyonları, zira heyecandan nasıl konuşmam gerektiği husunda bir plan hazırlamamıştım. Belki doktorlarla da konuşmam gerekiyordu ama, Calcium ve C vitamini hakkında fazladan ne söyleyecektim? Bana şimdi para verilmişti ve ben de şimdi hizmet etmek istemiştim. İş hayatının zorluğunu ben de teslim etmiştim ama talih kuşu bana erken mi gülüyordu acaba? -184- Bu son sorunun yanıtını çabuk aldım, hayır yavrum İsmayil, sen bir serap içindesin ve aldanıyorsun. Sen psikiyatr geçiniyorsun, kendini insan sarrafı sanıyorsun, ama sen yalnızca hastaları anlayabilir ve onlarla insanca sevişebilirsin. Dış dünyadan haberin var mı senin? Nöroloji’den, nöbetçi olmadığım bir gün, Cerrahpaşa’dan halk otobüsüyle Sirkeci’ye inmiş ve işler nasıl gidiyor diye matbaaya koşmuştum. Baktım, Arif gayet ciddi, hem de şimdiye dek hiç görmediğim bir şekilde. Benimle konuşmak istediğini söyledi.                        -Buyur Arif, konuş!                        -Bak İsmayil, ben burada fazla yorulmaya başladım. Vadettiğin çırağı daha bulmadın. Hadi buldun diyelim, sen ihtisasını bitirmek peşindesin, ben burada can pazarındayım. Evet, sen de iş buluyorsun ama, ben çalışıyorum sen kazanıyorsun. Bu doğru değil. Ben bırakmak istiyorum.                        -Arif, iki gözüm, ne diyorsun sen? Saçmalıyorsun. Daha başlayalı bir hafta kadar oldu, sen pes ediyorsun. Bu dükkanı borçla açtık, sana güvenerek, biliyorsun, daha çalıştığımızın ödülünü alamadık ki? Sen gidersen ben nasıl başka bir adam tutabilirim? Ne kadar borç yükünün altında olduğumu bilmiyor musun? Bana söz vermedin mi? Borsa işi ne olacak? Zamanında yetiştiremezsek bu benim sonum olur, değil mi?                        -Vallahi, borcun senin bileceğin iş. Benim bileceğim iş, artık çalışamayacağımdır. Derslerden geri kalıyorum, çalışacak zamanım kalmıyor. Kusura bakma.                         Ve ceketini aldı yürüdü. O gün bugün br daha onu görmedim. Şeytan görsün onun yüzünü. Diğer yandan, evinin yakınlığı dolayısıyla, eminim emekli parasını verdiğinden belki de pişman Emin Bey de, arasıra dükkana uğrayıp işlerin nasıl gittiğini soruyordu. Tam o anda o da gelmesin mi?                         -Merhaba doktorcuğum, işler nasıl gidiyor, Arif oğlumuz nerede? Durumu anlattım. Üzüntümü paylaşmak istediğini, ama ticaret denen kurtlar sofrasına gerekli para ya da deneyim olmadan oturmanın bir az zor olduğunu, ama iyi niyetimle ve zekamla işin içinden çıkacağıma inandığını söyledi ve suratı bir az asık, gitti. Bukalemunlar bile benim sözde dostlarım kadar çabuk değişemezlerdi. Ey Proteus, lütfen sırrından bir tutam ver bana Düşündüm, ne yapmalıydım? Herhalde gazeteye bir ilan vermeliydim ve bir usta aramalıydım. Doğru. Ne dükkanın kepengini kapatabilir ve ne de o pedalın ardına kendim geçip harfleri dizebilir ve basabilirdim. Koşarak Hürriyet gazetesine gittim, sokağın öbür ucundaydı zaten. Üç gün sonra ilana yanıt veren üç dört kişi arasından, Kemal diye, yirmi beş yirmi altı yaşlarında, esmer, Doğulu, efendi kılıklı, evli gence işi verdim. Çok ılıman ve sessizdi. Hanımı yeni bebek yapmış ve talih bu, eski iş yeri kapanınca yeni bir iş arıyormuş. Benimle ‘siz’siz konuşmuyordu ve beş altı yıldır ofset’lerde çalışmıştı. Pedalı güzel buldu ama İstanbul Borsa’sından aldığımız işin hepsini bununla yapamayacağımızı, kendisinin tanıdığı diğer matbaalardan ve benim de Aylık Tıp Dergisi’sini çıkaran arkadaşların büyük matbaasından yararlanarak işi vadedilen zamanda başarabileceğimiz konusunda bana teminat verdi, rahatladım. Ha, aylığı kırk liradan başlayacaktı, üç ayda bir, on lira artış gelecekti. Eski işinde ayda altmış lira aldığından yeminle bahsetti ki inandım. Ama ben şimdi ancak bu kadar verebilirdim.                                                                         -185- Uzatmayayım, bir ay içinde, vadettiğimiz işi, usullerine uygun ve Borsa idaresince kabul edilebilir şekilde bitirmiştik. Derin bir nefes almıştım. Hesabı yapınca bir de ne göreyim? Ancak tapi olabilmişiz, masraflar çıktıktan sonra elde bir şey kalmamış. Olsun, bu da bir deneyim idi ve gerçekten Kemal’in de dediği gibi, eğer İstanbul Borsası idarecileri, ihaleyi bana verdiklerinde dükkanı ve pedalı görmüş olsalardı, işi bana vermezlerdi. Her neyse, hilesiz hurdasız, işin içinden alnımızın akıyla çıkmıştık. Bu gidişle, seneye hikaye kitabımı ya burada ya da arkadaşlarımın matbaasında bastırabilecektim. Küçük bir yayınevinden de ufak bir ücretle, “Olası Okuyucular Listesi”ni satın almıştım ve kitabım basılmadan önce, o adreslere el ilanları gönderecektim. Zaten hikayelerimi daktilo etmeye, temize geçirmeye başlamıştım. Kemal’n becerikliliği ve çevresi dolayısıyla, ufak tefek işler de alıyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse bana sanki dökme suyla değirmen çeviriyoruz gibi geliyordu; masraf, gelirden fazlaydı ve ilaç dağıtarak arayı zor kapatıyordum. Ne Kliniği ve ne de Ağaçlı’yı ihmal etmiyordum arada, hatta benden çok fazla bir ilgi istemeyen Kevser’i bile. Ama, sanki bir emme basma tulumbaya dönmüştüm. Çalışıyor, çalışıyor ve çalışıyordum. Hamlet’ten anımsarsınız, “Felaket felaket üstüne Laertes,” diye başlar, değil mi? İki üç aylık geçekten çok temiz ve verimli bir çalışmadan sonra, Kemal bana, on liralık artışın gelmesine karşın, bu ücretle artık çalışamayacağını, ayda seksen lirayla hemen bir iş bulduğunu, bir hafta içinde, uzaktan tanıdığı bir adamı yerine getirmek kaydıyla, maalesef ayrılmak zorunda olduğunu bildirdi. Bebeğin bakım, mama ve ilaç masrafları artmış, geçinmek hemen hemen imkansız bir hale gelmiş. İnandım adama, eminim doğruyu söylüyordu ve daha yüksek ücrelere layıktı. Ne dersin, peki dedim. Gerçekten, bir hafta içinde, aynı yaşlarda, ama görünüşte o kadar emniyet telkin etmeyen, bekar, İbrahim isminde birini bulup getirdi. Onu yakından tanımadığını, dolayısıyle tümüyle kefil olamayacağını ama böyle küçük bir dükkanı idare edebilecek düzeyde biri olduğunu söyledi. Kabul etmeyeceksiniz de ne yapacaksınız? Üstelik, ayda kırk lirayla başlamaya razı olmuşmuş. El sıkıştık, iyi talihler diledim kendisine, teşekkür etitm ve böylece Kemalciğim gitti. Gerçekten dürüst, kadirşinas, yiğit bir erkekti. Üç gün sonra, nöbetten çıkar çıkmaz, içimden dükkana koşmak geldi. Hani hissi kablelvuku derler, sanki kötü bir şeyler oluyor ya da olacak gibisinden hissedersiniz. Kapıdan girdiğimde İbrahim’i gözleri yarı açık, göz bebekleri alabildiğine açılmış, yarı baygın bir halde yerde yatar  buldum. Nabzını zar zor alabiliyordum. Eyvah, biliyoum, bu heroin koması idi. Derhal polise telefon ettim ve dükkanda acil bir durum olduğunu, kendimin de doktor olduğunu söyledim. Sirkeci merkezinden beş dakika içinde polisler geldi. İlk kez, beni dışardan çağrılmış bir doktor sanmışlardı, matbaanın sahibi olduğumu söylediğimde bir az şaşırdılar ama vakanın ne olduğunuı sordular.                        -Bu adam benim içi son üç gündür çalışıyor. İsmi İbrahim Çalım. Yaş yirmi beş, bekar. Başka hiç bir şey bilmiyorum hakkında. Ağzı içki kokmadığına göre, ya sara geçirmiş, ya da, göz bebekleine bakarak, heroin komasında. Lütfen hastaneye kaldıralım.                        Polis memuru yavaşça eğildi, elini hastanın nabzına koydu, bir şey duymayınca bu kez elini, parmak uçlarıyla hastanın boğazına koydu. Belli ki bı işlerde deneyimi vardı ve boyundan ‘Jugular nabzı’ arıyordu.                        -Doktorcuğum, bu adam ölmüş. Nabız alamıyorum.                        -Ben de alamadım memur bey, ama heroin komasında bu olur, nabzı atmaz gibi gelir ama, ben kalbini dinledim, sesler yavaş ama derinden geliyor. -186- Bile bile yalan söylüyordum, kalbini filan dinlememiştim. Herhalde polis memuru bir doktorun önünde onun kalbini muayene etmeyecekti. Bana inandı ve derhal telefon etti. Üç dakika içinde bir polis ambülansı geldi ve onu aldılar. İnşallah Cerrahpaşaya, Nöroloji’’ye götürmezler diye içimden dua ettim. Allahtan, böyle bir şey olmadı ve o dakikadan sonra İbrahim’e ne oldu, bilmiyorum. Arayıp sorup da bir çıkmazın içine girmek istemiyordum. Herhalde ölmedi ki, polis de daha fazla sorgu sual için geri gelmedi. Belki geri geldi de, üç gün arka arkaya -matem olsun diye (?)- kepenk kapadığım içindir mi ki geldiler de bulamadılar? Bilmiyorum. O günleri düşündükçe belim titrer. Cuma günü öğleden sonra, dükkanda yalnız oturmuş, bu işin geleceğini düşünüyordum. Terketmeme imkan yok gibiydi, bir kere şeref meselesi, ikincisi bir sürü borç altındaydım, bu yükün altından nasıl kalkardım? Üstüne üstlük Emin Bey, çok endişeli yüzle kapıda arzı endan etmez mi?                        -Selamünaleyküm doktor bey, ne oldu? Bir kaç gündür buralardan geçerken baktım, kepenkler kapalı idi. Oğlan terketti mi ne oldu? Gözüm onu pek tutmamıştı zaten.                        Adam belli ki, ben yokken, buralardan gelip geçip işi kontrol ediyordu. Tabii bana yardım olsun diye değil.                        -Evet, Emin Beyciğim, dedim, geçen Salı geldiğimde ağır hastaydı, verem mi nedir bilmiyorum, çalışamayacağını söyledi, terketti. İki kuruş verdim gitti.                         Emin Bey, elindeki tesbihi şöyle ileri geri bir oynattıktan sonra,                         -Bak Doktor Bey, dedi, görüyorum ki bu işin sonu yok. Sen iyi bir adamsın, iyi bir doktorsun, ama iş adamı değilsin, bunu kabul et. Sana on beş gün mühlet, ya benim paramın tamamını geri verirsin ya da Cerrahpaşa’ya Hoca’ya giderek benden borç alarak iş açtığını söylerim. On beş gün, ne eksik ne fazla. Ve, arkasına bile bakmadan, yarı topallıya topallıya uzaklaştı gitti. “Hastanedeyken iğneyi boynuna yeterlice derin batırmamışım!” diye hayıflandım kendi kendime. Yıkılmıştım. Aklıma, küçükken Ahmet Bey eniştemin söylediği bir hadis geliverdi. Hazreti Peygambere demişler, “Ya Resul, şu adam senin aleyhinde atıp tutuyor. Ne dersiniz?” Hazreti Peygamber bir saniye düşünmüş: “Acaba ona ne iyilik yapmış olabilirim?” İşte insanoğlu. Hastamdan borç istemek, tıbbi değil ama teknik bir hata idi. Biliyorsunuz, bunu kendi sormuştu, sorarsa sorsun. Bu ilk ve son. Ama akıllıca yapılacak tek bir şey vardı: Her ne bahasına olursa olsun bu dükkanı kapamak. Ertesi gün gazetelerde ilan çıktı. Satın almak için yanıt verenler arasında kim vardı dersiniz? Bizim Kemal! Bana, gerçek gibi görünen bir içtenlikle, kayınvaldesinden ödünç alacağı yedi yüz elli lirayla benim dükkanımı devir alırsa çok mutlu olacağını söyledi. Bu onun küçüklüğünden beri rüyasıymış. Benimki olmamıştı, bari onun rüyası gerçekleşmeliydi. Bana zor günlerimde gerçekten sadıkane ve dürüst davrandığı için dükkanı zararına devrettim. İyi güzel ama, geri kalan iki yüz elli lirayı nereden bulacaktım? Hemen Ecza deposunun yolunu tıutttum ve hayatta ender rastladığım efendilerden biri olan Agop Beye olup bitenleri anlattın ve yardım etmesine rica ettim. Beni dikkatlice dinledikten sonra, kendine özgü bir gülümseme ile, doktorların iyi tüccar olmadıklarını ve gerçekten mesleğime tüm gücümü vermemin bana daha iyi bir gelecek temin edebileceğini söylemesine lüzum bile olmadığını söyledi. Önündeki bir takım istatistiklere bakarak, geçen ay “kalsiyum” satışlarının yüzde sekiz ile on arasında artmış olduğundan duyduğu -187- memnuniyeti de ekledi. Çok mutlu olmuştum, demek ki benim pek de önemsemeyerek yaptığım dağıtım işi, semere veriyordu. Ama yediğim ekmek gibi biliyordm ki, ben, hayatım bahasına, satıcı olamazdım. Agop Bey benden gene bir senet istemedi ama bu kez bana, iki yüz elli liralık bir çek verdi. Böylece, gelecek beş aylığımı peşinen yemiş oluyordum. Sorunu böyle halletmekle, belki de Fakülte’ye de yansıyabilecek bir problem de kapanmış oluyordu. Çeki bozduğum gibi soluğu Emin Beyin evinde alıp, parayı ödedim ve tabii senedimi geri almayı da unutmadım. Onun, ardımdan yetiştirmeye çalıştığı minnet, teşekkür ve benzeri palavraları dinlemeye tahammülüm bile yoktu. Uzun bir süre, oralardan yaya bile geçmedim. İkinci önemli olay, daha ziyade ailevi idi. Beybamın, çok sigara içtiğinden bahsetmiştim. Doğum tarihinin Rumi 1312 olduğunu biliyordum, demek ki 48’lerindeydi filan. Pek de yaşlı sayılmaz ama, epey yıpranmış görünüyordu. Acıdığımı filan sanmayın, yalnızca bir tesbit. Yaramazlığı mahalle boyutlarını aşan Fatih’in ardından geceleri sokaklarda kovalamaca oynadıkları söyleniyordu. Kendi derdimden, onun okul durumunu filan izlemeye vaktim yoktu. Ama üvey annem, herhalde benim ayak izlerimi izler ve gerekli erdemi alır diye, onu Manisa Orta Okuluna, paralı yatılı olarak göndermiş. Benim velinimetim, Fransızca hocam Vehbi Bey, eve mektup yazmış, “Vaktiyle bir İsmayil vardı, Bican ailesinden, okulumuzun medarı iftiharı idi; ama onun ardından bir küçük kardeşi Fatih geldi, okulun yüz karası oldu!” Gereksiz şiddet sergileme, sigara içme vesaire derken, yılı bitirmeden okuldan atmışlar. Üvey annem, saf ve temiz bir kadındı, bunu benim yüzüme söylemekten çekinmemişti. Bravo vallahi. Her neyse, bu onların problemi. Ben bizim ailenin erkek (ya da kız) evlat yetiştirebilme niteliği olduğunu hiç sanmam, tüm iyi niyetlerine karşın. Fransızların “<em>L’Enfer est pavé de bonnes intentions </em>= Cehennem iyi niyetlerle döşelidir” atasözüne ne de çok saygı gösteririm. Ha, bu iş için “Oh olsun!” da diyemem, karakterim icabı. Her neyse, beybamın tansiyonu yükselmiş, arada bir de topallamaya başlamış. Bana göre bu, bir “claudicatio intermittent” = aralıklı topallama, yani bacaklardaki damarların, büyük bir olasılıkla nikotinle tıkanması sonucu, yürürken ayakta kaslar ağrıyor ve kişi topallıyor. Çok ciddi bir olay; zira tıkaç, bacaktan kalkıp kalbe, beyine, böbreğe gidebilir. Kendi babama, özellikle uzmanlığımın dışında bir konuda doktorluk edemeyeceğimi, hiç olmazsa İtalyan Hastanesi polikliniğine gidip bir dahiliye uzmanına görünmesini yeğledim. Nasıl olduysa sözümü dinlemiş, oradaki doktor da aynı tanıyı koymuş ve “ameliyat” önermiş. Beybam özel bir hastaneye hayatı bahasına para vermez. Hayatımda ilk kez beybam benden bir şey istedi: Cerrahpaşa’da Hocalarımdan birine rica etsem de parasız ameliyat yapılsa. Adamdan intikam almanın tam sırası, ama o yürek bende yok. Üveyannem parayı pekala ödeyebilir, hatta kendisi. Ama ne yaparsın, hele halamın yalvaran bakışlarına dayanamadım, peki dedim. Cerrahpaşa’da Cerrahi Kliniğinde birçok değerli hoca var. Talebelere en yakını, kalın kaşlı, gür sesli Hazım Hoca. Hazım Hocaya rica ettim, beni kırmadı, ama çok meşgul olması dolayısıyla bu pek de tehlikeli olmayan ameliyatı güvendiği başasistanlarından birine vereceğini söyledi ve yatak ayırttı. Ben de eve telefon ettim ve durumu bildirdim ve beybam hastaneye yattı. Üç gün içinde ameliyat başarıyla yapıldı. Ben ve Kevser tabii orada olduğumuzdan, beybama ve onu ziyaret eden cicianneme Kevser’i tanıştırdım. Onu beğendiler ve cici bir hanımkıza benzer dediler. Teşekkürler. Ameliyat sonrası, beybam hastanede üç gün daha kaldı ve kat’iyen sigara içmemesi önerildiği gibi, teklemeye başlayan kalbi için de ilaçlar verildi ve doktor, rahatsızlığının izlenmesi takibi gerektiğini de ekledi. Babamın yanıtı şu olmuştu: “Ayakta öleceğimi bilsem, sigara içmeye devam edeceğim!”   -188- Beybama bedava ameliyat temin ettiğim için değil, ama, aile içi ilişkileri ve babalık-evlatlık adına, Kevser’in de onayını aldıktan sonra, hastaneden çıktığı son gün, babamla yürekten bir konuşma yapmak istedim. Yalnız olduğumuz bir ara, öğle aralığında, onun yatağının kenarına oturarak ona şunu söyledim: -Bak beyba, dedim, artık ben büyüdüm ve siz de yaşlanıyorsunuz. Tıbbi bakıma ihtiyacınız var. Şimdiye kadar iletişim bakımından aramızda şu ya da bu oldu, ama gerçekten kötü bir şey olmadı. Aramızda hala bir tür sevgi olduğunun farkındayım, ama biz bu sevginin adını bir tek kez bile telaffuz etmedik. Babam, zayıf kollarını şöyle bir salladı ve elini kalbinin üstüne koyarak: -O (yani sevgi) burada, burada, lafta değil, dedi. Onun bu yanıtı beni gerçekten duyarlı kılmıştı. Keşke arada bir benim hakkımda ne hissettiğini göğsünden çıkarıp ağzının içine koysaydı. Ben, daha da cesaretlenmiş olarak, devam ettim. -Şimdi, siz bizim durumumuzu biliyorsunuz. Ben seneye uzmanlığımı bitiriyorum, Kevser’in daha iki üç yılı olduğu gibi arada askerlik de var. Şimdi size bir teklifte bulunmak istiyorum. Hemen değil, seneye, biz evlenelim, siz izin verin, hep birlikte dört oda bir salonlu orta kata taşınalım; ön tarafını biz hem muayenehane ve ev yaparız, arkası da sizin, ciciannemin ve Fatih’in olur. Saliha halam da zaten Feraset halamlara taşınacakmış. Kevser, Dahiliye uzmanı olacak, hem biz istifade ederiz, hem de size bakarız. Ne dersiniz? Babamın alnı kırıştı, hiç bir saniye bile düşünmeksizin, -Olmaz, dedi, olmaz, zayıf bir sesle. Ben yaşadıkça ev benim, ben öldükten sonra sizlerin. Hepsi bu! Ve başını öbür tarafa çevirdi. Ne hissettiğimi yorumlamayı sizlere bırakıyorum. Bunlar, benim babamla hayatta son karşı karşıya konuşmam idi. * Üçüncü ve son asistanlık yılı için, gene Bakırköy yolu göründü. Gerçek evime dönüyorum diye içimde bir mutluluk var, her ne kadar son yıl içinde bir az daha şehirli gibi duyumsadımsa da. Bir haftalık yeniden adaptasyon devresinden sonra, bir akşam, asistan odasında yattığım yerde, gözlerimi kapayıp, yaşamdaki konumun şöyle bir kendi-eleştirisini yapıyorum: 1.Meslek:   Belli ki doğru yoldayım. Koşullar altında, pürüzsüz gidiyor. Otuzuncu koğuşta, aşağıda ve yukarda insulin koma takımının başına geçeceğim ve tezimi hazırlayacağım. O bölümde işler iyi. İnşallah askerlikten bir pürüz çıkıp da düzenimi bozmaz. Sanmıyorum. 2. Sağlık:   Dolu dizgin koşmama karşın kayde değer bir şey yok. Saçlarım dökülüyor ama hala yakışıklı sayılabilirim. Nişanlıyım zaten, bu pek üzülecek bir şey değil. Ama evi ziyaret ettiğim bir zaman, halacığım, “İsmayil, ağzın kokuyor,” demişti. Kevser bir şey söylemiyordu ama, şu anda ciddi bir tedaviye gidecek ne zamanım ve ne de ekstra param vardı. Eminönü meydanında ve Sirkeci garında hatta trenlerde satılan “Kırk paraya, bir külah, nane şekeri” alarak yola devam! 3. Müzik:    Hafta sonları, nöbetçi olmadığım zamanlar Ağaçlıya gittiğim için, Aksaray Müzik Cemiyeti çalışmaları çarşambaları muntazam sürüyor. Problem yok. -189- 4. Mali durum:   En feci taraf. Çoğu zaman cep delik. İlaç dağıtımı bereket devam ediyor. Ama Büyük Hoca geçen sabah vizitinden sonra ne dedi? “İçinizden bazılarının dışarda çalıştığını duyuyorum. Asistanlık yasasını biliyorsunuz!” İsim vermedi ama, büyük bir olasılıkla bahsettiği kişi bendim. Diğer arkadaşlarım ailelerinden destek alıyorlar, benim bildiğim kadar. Üstelik, asistanlık bitince, Ecza Deposunu da bırakacağım. Herhalde -gene fahri- Başasistan olacağım. Bir muayenehane mi açarım, biriyle ortak mı çalışırım, bakacağız. Askerliği de bir şekilde aradan çıkarmak lazım. O köprüyü gelince geçeceğiz. Belki o zamana kadar Ağaçlı’dan maaşa bağlanırım. 5. Evlilik:   Kevser’le ilişkiler çok ateşli değil ama, kötü de değil. İkimiz de uzmanlık yolunda ilerliyoruz ve parasal durum değişmedikçe, evliliği gündeme getirmenin anlamı yok. Çetin için Hoca’ya son rica. Beyin ameliyatına aile razı oldu. Genç, ben de geri geldim diye, Üniversite Kliniği’ne transfer edildi, son kez. Ameliyat protokolü hazırlanıyor. 6. Diğer Aktiviteler:  Doktor ağabeylerin de yardımıyla, küçük hikayelerimi bir araya koydum, hastanede meşhur Eşref Peygamber bu hafta ben nöbetteyken zatürreeden vefat etti. Bu bana son kararı verditti: Öykü kitabımın ismi “Eşref Peygamber” olacak ve bu tarihi, muhterem hastanın adını ebedileştireceğim. Bin baskı yapıp elden dağıtacağım, sırf gayeme erişmek için. İçimden üç Kulhuvallahi Ehad’ı okuyup gözlerimi kapadım. Bebek gibi uyumuşum. Ben Cerrahiye gerçek tababet olarak çok saygı göstermekle beraber ondan pek hoşlanmam, zira kan akıtılıyor, hasta ıstırap çekiyor diye düşünüyorum. Bu konuda da elimin becerisinden şüpheliyim zaten. Ama, Çetin’in Beyin ameliyatının bambaşka boyutları vardı. Bir; hasta, çok sevdiğim müstakbel eşimin, benim de seneler boyu hizmet verdiğim erkek kardeşiydi ve Kevser, ameliyat odasına girmekte ısrarlıydı. İki; ameliyat, Bakırköy’ün, yeterli derecede ilkel koşullarında, bereket versin ki çok büyük bir insan ve çok değerli bir operatör olan -niteliklerinden daha önce bahsettiğim-  Dr.Ertuğrul Bey tarafından yapılacaktı. Adamın üniversite derecesi bile yok. Üç; Kevser ameliyata girdikten sonra benim de girmek zorunluluğum var. Nasıl dayanacağım bu işe? Dört; bu tür ameliyatlar Türkiyede ilk kez yapılıyor, ölüm oranı yüzde beş ila on, sonuçlar da şüpheli. Daha önceden de belirttiğim gibi, kavgacı, aşırı saldırgan hasta, ameliyat sonrasında  daha mülayim, pasif, sanki duygusuz bir hayata dönüşüyor. Aileye Kevser ve ben ne resap vereceğiz? İkimizin ilişkisi ne şekilde etkilenecek bundan? Tüm bu sorularla dopdolu, ameliyat günü çattı geldi. Hepimiz beyazlar içindeyiz ve ikinci kattaki ameliyat odasında, sessizce, Dr.Ertuğrul Beyin etrafında dikiliyoruz. Biz yalnızca gözlemciyiz. Bildiğimiz evreleri teker teker yaşıyoruz: Anestezi verilmedi; hasta, gözleri açık, hareketsiz, başına geleceklerden bihaber, sabit bir şekilde tavana bakıyor. Beyin dokusunun ‘hissiz, acısız’ olduğunu söylemişlerdi ama, ben hiç şahit olmamıştım bu işe. Sivri, tornavida gibi bir alet, alnın önce bir noktasından, beş dakika sonra diğer noktasından birer delik açıyor. “Trepanasyon” diyorlar buna. (Bunu, Eski Sümerliler de, herhalde sara olan hastalarını tedavi etmek için yapmışlardı, Tıp Tarihinde okumuştuk!). Sanki marangoz, makkapla duvarda bir delik açıyor. Hoca o kadar sakin ve fütursuz ki, bu bize çok güven veriyor. Sonra çok özel bir mikro-testere, o açılan deliklerden içeri sokulup, on beş yirmi dakika, ileri geri hareketlerle, beyindeki <em>fronto</em>-<em>temporal</em> bağlantı liflerini (Yani, insan zeka ve hareketleri, agresyon’la yükümlü frontal-alın lobu ile, duygularla yükümlü yandaki, temporal-şakak lob’u arasındaki lif -190- bağlantılarını ortadan kaldırıyor. Dolayısıyla, ortalığı kasıp kavurma yolunda şakaklardan bir emir çıktığında, alın buna yanıt vermeyecek!) kesiyor. Pek az kan kaybı var ve hastabakıcılar el tamponlarıyla bunu kolayca temizliyor. Damar içi serum, tek ilaç. Ameliyat öncesi verilen sakinleştirici iğne nihayet etkisini gösteriyor ve Çetin gözlerini kapayarak sessiz bir uykuya dalıyor. Günde böyle iki üç ameliyat yapabilen Ertuğrul Hocai, ıslığını bitirmiş, kibarca etrafındakilere teşekkür ediyor ve bize de geçmiş olsun diyor. Kevser bembeyaz, buz gibi, neredeyse düşecek. Sarıldım ve dışarıya temiz havaya çıktık. Gözyaşları boşandı kızcağızın. Söyleyecek sözüm yok. Çok zor olmalı onun için. Ama senelerin çekilen ve çektirilen ıstırabı, daha sakin bir varoluşa dönebilir. Tek umudumuz da o. Geçen yıldanberi söylenen bir dedikodu da gerçekleşme fazına geldi: Üniiversite Psikiyatri Kliniği, Bakırköy Hastanesi misafirliğinden, Çapa’da yeni inşa edilen iki katlı modern binasına nihayet taşınıyor. Gittik, gezdik, yeni her şey gibi güzel, büyük salonların yanında özel odalar, asistan, baş asistan odaları, konferans salonları hep güzel de, Bakırköy’ün o sakinleştirici ve yeşillik dolu huzur vericiliği yok. Çapa Hastanesi her gün ana baba günü gibi. Hiç olmazsa artık Tıbbın beşinci sınıf öğrencilerine amfi’de verilen gösteri dersi için hastaları otobüsle nakle gerek yok. Dersler ve tüm gösteriler, binanın kendisinde olacak. Ben tezimi, tüm bahar boyunca Hastanenin Onuncu Koğuş diye anılan Adli Tıp kısmında, Heroin, Kokain, Morfin alışkanlıkları olan 121 hasta üzerine yaptım. Türkiyede ilk kez olarak, aileleri ile de göreüşme yaptığımdan, bu alıştırıcı-uyuşturucu maddelerin, Türkiye çapında, aile durumu, eeğitim, kullanış biçimi ve benzeri konuları içeren araştırma ögelerini de kapsayan sosyal bir çalışma olacak. Hukuk Fakültesinin Kriminoloji bölümündeki dersleri Cerrahpaşa’da asistanlık yaparken izlediğimden, bana özel ilgi gösteren Ord.Prof. Dr.Sulhi Hoca, Dr.Sabri Bey diye bir asistanını da vererek, çalışmanın ilerde sosyal istatistiklerle beraber yayımlanması için söz de verdi. Üstelik, altı yüz liraya yayım hakkı için anlaşma da yaptık. Kim demiş ticaretten anlamam diye? Tezini altı yüz liraya satan bir asistan duydunuz mu siz? İşte oradan evlenme parası çıkacaktı. Tez bitti ve Haziran 2, 1955 imtihan günü de geldi çattı. Biz Üniversiteden iki asistan, biri ben, biri benden daha yaşlı, daha önce Adli Tıp ihtisası yapmış, ama şimdi Akliyeyi de bitiren, hepimizin ağabeysi Tavlacı Rahmi abiyle birlikte, yeni binada imtihana ‘ilk’ girenlerdeniz.  Hastalar da taşnınıyor buraya, gene kadınlar üstte erkekler aşağıda. Hoca, iki nöro-psikiyatrik vakayı: Tuberous Sclerosis (Geri zeka, konuşmama, iletişim kuramama, epilepsi ile nitelenen, yaşamı sınırlı bir hastalık) ayrı bir odaya koydurttu. Umudumuz, yakın bir gelecekte Çocuk Psikiyatrisi’nin temellerini kurmak. Ağaçlı’daki faaliyetlerim ve özel ilgim dolayısıyla, doğal olarak servis şefi de ben olacağım. Ama bunun için bir yerlerde eğitim almak lazım. Her neyse, Psikiyatride imtihanlar sözlü oluyor, yani servisten bir hasta getiriyorlar, üç kişilik bir jüri (Kendi psikiyatri ve nöroloji hocalarımız) önünde, hastayı muayene diyor ve hasta ayrıldıktan sonra, Hocaların önünde vakanın tanı, tefriki teşhisini ve tedavisini tartışıyorsunuz. Tabii benim için hiç de zor olmadı. Öğleden sonra da, Cerrahpaşa’da, Nöroloji bölümünde Nöroloji’den yazılı oluyorsunuz. Bu imtihan için sizi yalnız olarak bir odaya kilitliyorlar, hasta muayenesei yok! Elinize üç -191- soruyu içeren resmi bir resmi belge veriyorlar, soruları yazılı olarak yanıtlayacaksınız. Başasistanlar (Hepsini ping-pong’da yendiğim ağabeyler) arada bir kopya (?) çekiyor muyuz diye kontrola geliyorlar ve eğer soruların anlamadığımız tarafları varsa, açıklıyorlar. Bunu da geçerseniz, Ruh ve Sinir Hastalıkları Uzmanı oluyorsunuz. Eğer ana branşınız Nöroloji ise, bunun tersi oluyor; yani, sabah, üç Hocanın huzurunda bir Nöroloji vak’asını muayene ediyor ve gerekli tartışmayı yapıyorsunuz, öğleden sonra da Psikiyatri’den yazılı oluyorsunuz. Onlar da Sinir ve Ruh Hastalıkları Uzmanı oluyorlar. Her neyse, imtihanı başarıyla bitirdim. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti, yaşasın Mustafa Kemal, yaşasın İstanbul Üniversitesi. Sanki dünyalar benim. Artık sokaklarda göğsümü gere gere dolaşacaktım ve bunu herkes görecekti. Hemen ertesi gün Büyük Hoca Fahri Başasistanlığım için yazdı Dekanlığa, bu demektir ki, iki yıl içinde Fahri Doçent olabileceğim. Belki İstanbul şehri bir gün bana fahri vatandaşlık da verebilir, bekleyeceğiz ve göreceğiz. Eski elbiselerle, içine karton koyarak takviye ettiğim ayakkabılarla, on senelik paltoyla dolaşmak sona erecekti artık. Talih yardım ediyor gibi de geldi bana. Ağaçlı için Milli Eğitim Müdürlüğü “Psikiyatrik Danışmanlık”, esasında “Okul Doktorluğu” için ayda yüz lira ücret koyabilmişti. Farkı bu yapacaktı. Eşantiyonculuğu bırakacaktım, ve eğer Kevser önceden konuştuklarımızın ardında durursa, evlenecektik. Uzmanlığımı o gece doktor arkadaşlarla ve Kevser’le birlikte yemek yiyerek kutladık. Onlar rakı içti ben mezelerini yedim. Ailelere ayrıca bir mesaj vermeye gerek bile yoktu. Sonra çektim Kevser’i bir kenara, ve ona: -Bana bak, benimle evleniyor musun, evlenmiyor musun? diye sordum. -Eh, evlenelim bari, diye gönül rizası gösterdi. Durumumuz kronikleşmişti, bir de onu denemeliydik. Kevser bu konuyu ailesine yeniden sordu, onlar da eski sorularını yinelediler: “Nasıl geçineceksiniz? İsmayil’in askerliği yok mu? Nerede oturacaksınız?” gibi. O da, ayrı ev tutacağımızı ve benim tüm sorumluluğu alacağım konusunda teminat vermiş, bunun üzerine rıza göstermişler. Ha, Saliha halacığımı da Cihangir’den doğrudan eve alabilecektik. Hukuk Fakültesinden gelen tez ücreti altı yüz lirayla evlendik biz. Önce, Aksaray’da, Çapa’ya giden yol üzerinde, Haseki Hastanesinin karşısında bir yerde: Fındıkzade’de, her iki hastaneye de yürüme mesafesinde, yeni yapılmış bir apartmanın ikinci katında, iki oda bir salon,  bir yer bulduk. Evden kitaplarımı, halamın ve benim bir iki pılı pırtımı taşıdık. Çalışma masam, bir halı, yastıklar ve yatak çarşafları, üç dört iskemle, bir az mutfak alet ve edavatı, tamamdık. Nikah tarihi olarak 20 Ağustos’u seçtik, Kevser de yıllık iznini aldı. Fakir zengin tüm akrabalara nikah davetiyelerini gönderdik. Benim ve Kevser’in öz ailelerimiz, bize bu işte hiç maddi yardım yapamayacaklarını zaten söylemişlerdi ve beklemiyorduk da. Belli ki düğün de yapılmayacaktı. Mamafih, Leyla ablam ve eniştemden nikahtan üç gün önce, ev için bir yemek masası ve dört sandalye, ve bir gün kala da, Kevser’in teyzesinden yatak odası takımı geliverdi ki pek sevindik. Zira bir süre için kanapelerde yatmak zorunda kalacaktık galiba. -192- Daha önceden de gerçek bir cinsel deneyimim olmadığını söylemiştim, bu doğruydu. İki doktor bir araya gelerek bu”işi” yapabilecektik herhalde. Ama içimde bir erkeklik gururu bana kolayca geçit vermiyordu. Ya yapamazsam? Bir deneyim mutlak zorunlu gibi geldi bana. Nereye gideceksin? Tabii genel evlerden birine! Kiminle? Oo, problem burada işte. Utanırım ben. İstiklal Caddesi ile Tarlabaşı arasındaki meşhur Sakızağacı sokağını tesadüfen kestirme gayesiyle arşınlarken, genelevlerin bulunduğu sokağın yanından geçerken bile içeriye bakamamışımdır. Hem de bir jandarma bekliyor sokağın her iki ucunda, ya asker kaçağı diye yakalarlarsa? Düşünceli düşünceli Beyoğlunda dolaşıp bir hal çaresi ararken, benim eski konservatuvar arkadaşım Hasan’a rastlamayım mı? Sarıldık, ne yaptığını sordum. Askerden yeni gelmiş, ablası hala evdeymiş, tiyatrolarda iş arıyormuş. Benim ne yaptığımı sordu, özetledim; Beyoğlunda böyle kendi başıma böyle ne piyasa yaptığımı sordu, utana sıkıla söyledim. Sokak ortasında bastı kahkahayı, kolumdan tuttuğu gibi, -Gel abi, dedi, benden, valla olmaz, benden, ayol derdin bu olsun! Ve dostlar, Hasancığımın yardımıyla, impromptü, biz daldık Sakız ağacına. Onun başı ve gözleri yukarda, benimkiler yerde, kaldırım taşlarını saya saya “o” evlerden birine girdik. İkimiz de genç ve yakışıklıyız, bir sürü iltifat ama, bende yürek yok ki. Seçimi Hasan yaptı ve, sanki kırk yıllık müşteriymişiz gibi, hatuna, “Arkadaşıma iyi bak, benden düğün hediyesi!” diye onun parasını kendi vereceğini önceden garantileyince, bana yalnızca o işi becerebilmek kalıyordu. Küçük bir oda, yerlere kadar etekli, yüksekçe bir yatak. Duvarlarda bir iki belirsiz resim ve çerçeveler, ve okunmaz el yazısıyla imzalar. Küçük bir masanın üstünde kenarları el işlemeli bir örtü ve bir radyo, “Memleket Havaları” çalıyor. Hatun sigarasını bitirdi, “Soyun paşam!” dedi ve sıradan bir iş yapar gibi soyunup elbiselerini duvardaki çiviye astı. Brasiyer’lerini üzerinde bırakmıştı. Ben göğüslere bir az düşkün olduğumdan, “Onu da çıkartmayacak mısın?” diye sordum; “Hayır,” dedi, “Dik kalsın istiyorum, pek elletmiyorum!” Bu oyunun kuralları böyleydi zaar. Neyse, yatağa tırmandık, ve ben, mal bulmuş Mağribi gibi, kadıncağıza sarıldım. Hiç şüphe yok ki, deneyimsizlik ve heyecan içinde, onun el yordamıyla yolumu buldum ve çabucak boşaldım. Sanki ona doyum vermek zorunluluğum varmış ve ben başaramadım diye üstüne üstlük özür diledim. Zarifçe gülümsedi, gene yaktığı sigarası ağzında, kendini köşedeki leğende temizlerken, sakin ve olgun sesle, “İlk kerede bu olur. Evleniyorsun demek, iyi şanslar!” dedi, “Çok efendi bir insansın. Hayırlı olsun!” Ve dostlar, sanırım şimdi dünya evine girmeye hazırdım artık. * O zamanlar Üniversite asistanlarının evlenmelerinde adet şuydu; her asistanın ana bilim dalı başkanı, kendi asistanı için nikah şahitliği yapıyordu, aileler ya da arkadaşlar değil, Böylece, bizler de Berrin’ciğimin nikahlandığı Belediye Salonunda, Hocaların şahitlikleri ve arkadaşların refakati ile resmen dünya evine girdik. Her iki tarafın anne-babaları teşrif etmemişlerdi ve bizler buna hayret  etmedik tabii. Eve dönüp halamın elini öpüp hayır duasını aldık ve sonra küçük bir bavulla, iki gece kalmayı tasarladığımız Büyük Ada’ya gitmek için iskeleye yollandık. Balayı içiin cebimizdeki parayla gidebileceğimiz en uzak mesafe ancak bu olabilirdi. Beraberliğimiz için mutluyduk, ama handikaplarımız belliydi. Ailelerimizle küs değildik fakat bu mutluluğumuz konusunda paylaşılacak pek az şeyimiz vardı. Hayatta mutlu olmayı, boş zamanlarımızı eğlence ile değerlendirmeyi bilmiyorduk. Yine de, koşullara karşın, ikimizi de başarılı addediyordum ve önümüzde yaşayarak denemekle öğreneceğimiz upuzun bir hayat vardı. -193- Cinsellikteki acemiliğimiz, bizleri, yapmak zorunda olduğumuz şeyler için oldukça zorladı. Doktorduk ama bu işin asistanlığını, bir iki gün evvelki deneme hariç, hiç yapmamıştık. Sonunda birlikte olmuştuk ve kimseden daha farklı değildik. Kadın ve erkekliğimizi kanıtlamıştık. Şimdi dünyanın diğer işlerine bakmalıydık. Beklenmedik bir şekilde yağan yağmur, Ada turumuzu yarım bıraktırmıştı. Ama, gene de, çamlar altında başbaşa kaldığımız şu iki gün, eğer idare edebilirsek, biir çiçek gibi açılabilir ve çok cici çocuklar yetiştirebilirdik. Vapurla dönerken, daha rahat ve huzurlu idik. Eve döndüğümüzde, halam bizim için çok güzel yemekler ve ve tatlılar hazırlamıştı. Hiç olmazsa birbirini seven üç iyi insan, artık aynı çatı altında yaşıyacak ve yaşam savaşını daha güvenceyle sürdürebilecekti. -194- <strong>A s k e r l i k </strong>                                                                            ve Y i n e   <strong>A n n e m </strong> İvedilikle çözülmesi gereken problemlerden biri askerlikti. Bu işin hiç şakası yoktu. Kaçak durumda olduğumu biliyor fakat bu durumu küçümsüyordum. Eğitimde gayeme erişmiş, üstelik evlenmiştim de. Gerek olası bir memuriyet ve gerekse yurt dışı iş ya da gezme imkanları için, askerlik bitirilmesi gereken bir vatan ödevi idi. Eminim, eğer Anadolu’da olsaydım, askerliğimi yapmadım diye bana kız vermezlerdi. Doğum kütüğümün Fatih’te olması hasebiyle herhalde Askerlik Şubem orada. Bir kez, Cihangir’den evden aradıklarını söylemiştim size. Bir sabah, cesaretimi toplayarak, ama içten yüreğim pır pır ederek, sorup soruşturarak Şube’yi buldum. Görevli ere Şube Başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. ‘Başüstüne komutanım!” diye Şube Müdürünün kapısını çalıp beni içeriye bırakıverdi genç asker. Arena’ya çıkan gladyatör gibi hissettim kendimi bir an için. Saçları kırlaşmış, gözlüklü, emekliliği yaklaşmış bir albay, kuru ve sert bir sesle sordu: -Buyur, ne istiyorsun? -Efendim, ben askere gitmek istiyorum. Albay beni şöyle bir süzdü, yirmi altı yaşına gelmiş, saçlarının yarısı geriye kaymış, efendiden görünen bir adam, askere gitmek istiyor. Sonra, kapının dışındaki ere seslendi, -Hüseyin! Er, yıldırım süratiyle girdi içeri ve selama durdu. -Emret komutanım! -Bu adamın künyesini getir bana! -Başüstüne komutanım! Ere adımı, sanımı ve adresimi söyledim, bir kaç sıkıntılı dakikadan sonra elinde bir dosya, Hüseyin tekrar kapıda belirdi, onu albaya teslim ederek selamını çaktı ve gitti. Şimdi, albaya teslimdik. O dosyaya şöyle bir göz attı, okudukça yüzünün hatları geriliyordu. Birden başını kaldırarak, -Hımmm, dedi, demek meşhur kaçak İsmayil sensin. (Er adayı olunca, artık benimle o denli kibar olmaya gereksinimi kalmıyordu!) -Evet benim efendim. -Ulan seni kaç kere Cihangir’den, evden arattık, hep yok dediler. Hangi cehennemdeydin? Doğum tarihin 1926. Yirmi dokuz yaşına gelmişin, kaçak kaçak nerelerde ne işler yaşıyordun? Neye şimdiye kadar başvurmadın? -195- İddiasız, kendimden emin bir sesle albaya, gerçek doğum tarihimin 1929 olduğunu, ama Üniversiteye girmem için yargı kararıyla onu büyüttüğümü, yıllarca hastanede kaldığımı, Tıbbiyeyi bitirdikten sonra Bakırköy’de yatıp kalktığımı, Devletime ve milletime o yoldan da hem de bedava olarak üç yıl hizmet verdiğimi, hedefime ulaştığımı ve hatta evlendiğimi, şimdi uzman hekim olarak Ordu’ya daha nitelikli hizmet verebileceğimi sakin bir sesle anlattım. Hayrettir, kesmeden dinledi. Yüzü gitigide yumuşuyordu ama, tükürdüğünü de yalamak istemiyordu, -Bana bak, oğlum, dedi tatlı sert, sana inanmak isterim. Ama bu Eylül Yedek Subay Okulu’na gitmek için burada hazır olmazsan, seni kendi elimle divanı harbe teslim ederim. Anladın mı? Ona şeref sözü verdim, yeni evimin ve işimin adres ve telefon numaralarını da kaydedip uzattım. Elini öpmek istedim, izin vermedi, ama elimi inançla sıktı. Tekrar tekrar teşekkür ederek ayrıldım. Bilmem neden, gözlerim dolmuştu. İçim huzur doluydu, zira sırtımdan ağır bir yük kalkmıştı. Ve, 1955 yılının Eylülünde, ilk iki ayı Ankara’da Yedek Subay hazırlık okulunda geçecek bir buçuk yıllık bir hizmet için, ben Şube’ye teslim oldum. Evi iki ay geçindirebilecek bir iki kuruşum vardı. Eminim halam, idare edebilirdi; Kevser de çoğu zaman hastaneden bedava yerdi. İki ay sonra, asteğmen olunca nasılsa maaşa geçecektim. Maaş yüz on altı ya da on sekiz lira civarındaydı, bu şekilde idare edebilecektik. Ağaçlı için izin alacaktım, tesadüfen askerliğimi bu yörede yaparsam, hafta sonlarında devam edecektim, yoksa onu da bırakmak zorunda kalacaktım. Evde eşimle ve halamla helalleştim ve Ankara’mın yolunu tuttum. Söylemeye gerek yok ki hiç geçirenim yoktu ardımda. Ankara’da okula yerleşir yerleşmez anneme bir sürpriz telefonu yaparak, askerlik için buraya geldiğimi söyledim. Sevinçten bayılacaktı kadın telefonda. Çocukların büyüdüğünü ve hepsinin beni özlediğini söyledi ve hafta sonlarında mutlaka ziyaret etmem için ısrar etti. Ben bunu zaten ummuştum. İstanbulda iken, özellikle evlendikten sonra Yedek Subaylık için Ankara’ya gideceğimi bildiğim halde, annemle temasa geçip yeni adresimi -ki içinde halam yaşıyor- ve hatta evlendiğimi söylemek istememiştim bile. İki aylık sürede bir kısım sıcaklık geri gelirse ne ala idi, gelmezse gelmezdi. Eksik olmasın, annem büyüklük gösterdi, beni evine davet etti ve sanki hiç bir şey olmamış gibi içtenlikle bana sarılmaya devam etti. Geçmişten bir kez dahi, bir tek kelime konuşmadık. Var olsun. Sınırlı bir süre için burada olduğumun bilincinde ve yatılı yerlerde gedikli olduğum halde, Okul, doğrusu bir az sıkıcı gelmişti. Ee, yaş 26, artık evlenmiştim de, insan bir az rahat arıyor. Halamı, eşimi ve bir sürü işleri geride bıraktığım gibi, bıyıkları daha yeni terlemiş genç bir onbaşı, talimlerde bir az hantal hareket ettiğimizde, -Hey, siz muhallebici çocukları, kımıldayın bir az. Koş! Yürüme, koş, yarın bir savaş olsa ne yaparsın? Onbaşı haklıydı ama, hep zihinsel çalışmaya alışmış ve yirmi altı yaşına ermiş bir İstanbul çocuğu, hayatında ilk kez gördüğü bir makinalı tüfeği sırtlayarak tepeye doğru yüz metreyi yirmi saniyede nasıl koşsun? Seğirt babam seğirt. Gene fasulya, nohut, pilav karavanaları, gece nöbetleri, teftişler, atışlar -ki çoğunda karavana gidiyordum- esasında kötü bir yaşam değildi, yalnızca bir kaç yıl geç kalmıştım. -196- Hafta sonları, düzenli olarak annemleri ziyaret ettim, cumartesi akşamları yatıya kaldım. Etrafımdakilerin çoğu benden gençti; kendi sınıf arkadaşlarımın hemen hepsi okulu bitirir bitirmez askerlik görevlerini çoktan yapmışlar, ben ise akademik kariyeri seçmiştim. Ankara’da, annemler hariç, tanıdığım hiç kimse yoktu. Ama bir gün, Kızılay’da gezinirken Denizlideki Edebiyat Hocamız Şükrü Elçin Hocayı görmeyeyim mi? Layık olduğu gibi profesör olmuş. Ee, aradan dokuz yıl geçmiş, tabii beni asker kıyafetinde tanıyamazdı. Kendimi tanıştırınca sarmaştık, ayakta bir iki cümle ile geçmiş günleri yadettik; bu arada bir hafta sonunda, başkasının kepini giiydiğim iddiasıyla -ki doğru değildi- beni nasıl cezalandırdığını anımsattım, gülüştük; sevgi ve saygıyla ayrıldık. Büyük Hoca, büyük insan. Okul süresinin ortalarına doğru biz İstanbullu iki doktor, bir zibidilik ettik ve başımıza gelebileceği hiç düşünmeden, bir cuma akşamı otobüsle İstanbula’ kaçtık. O da yeni evliymiş, ben de, evimizi özlemiştik. Benim gibi kurallara taparcasına bağlı birinin böyle gevşek davranışı tuhaf bir şeydi ama, okulda herkes beni seviyordu. Çocukça, ‘Bir şey olmaz, nasılsa cumartesi iznine çıkıyorum!’ diye düşünmüştüm. Sabaha karşı, yorgun argın, sarhoş gibi eve geldim. Halam şaşırmıştı, sürpriz olsun diye haber vermemiştim. Kevser de hastanede nöbetçi değil miymiş? Derhal çağırdım, ama hafta sonunda hemen onun yerini dolduracak birini bulamadığı için eve gelemeyeceğini söyledi. Çok kızmıştım. Ben, kelleyi koltuğa alarak onun için askerlikten kaçarak gelmiştim, o iki kilometreden hastaneden eve gelemiyordu? Kızdım, yatağa gömüldüm ve uyudum. Akşama doğru Kevser geldi, Melahat adında Bulgaristan göçmeni çok iyi bir kız doktor arkadaşı vardı, onu yakalamış ve nöbeti devretmiş. Kızgınlığım geçti tabii. İstanbulda, doğal olarak, bir ay içinde değişen hemen hemen hiç bir şey yoktu. Hayat, bensiz de devam edebiliyordu. Evde her şey iyi idi: Çetin, hastanede daha uyum sağlamış gibi görünüyordu; bu, aileye, beyin ameliyatından dolayı duydukları suçluluk hissinin bir nebze olsun hafiflemesi için yardım etmişti.. Kevser’in anne, babası, teyzesi, kardeşleri hepsi iyi idi, Cihangir’de de herşey iyi imiş ve saire. Ama ben Cihangire ziyarete gitmedim, neye gideyim? Topu topu otuz altı saatlik bir hasret gidermesinden sonra ben gene Ankara yolunu tuttum. Bir ay daha nasılsa geçecekti, ama asıl mesele ondan sonraydı: Ağrı’ya mı, Konya’ya mı, kurada bakalım nereyi çekecektik?. Ankara’ya Okul’a aynı kaçak havasıyla döndüm. Üst komutanlardan bir şey işitmedim ama benim meşhur onbaşı, “serkeş” davranışlı olduğumu yüzüme söyleyerek beni iki gün ekstradan mutfak nöbetine koydu. Bu, orada patates ve soğan soyacak, aşçıbaşıya yardım edecektim demekti. Öteki arkadaş cezasız sıyırtmıştı, belki birilerini biliyordu, bilmem. Okulun öngördüğü pratik ve nazari çalışmalar, Türk İstiklal Savaşı ve Tarihi gibi konuların ötesinde tabiidir ki ben boş durmayacaktım. Herşeyden evvel, küçük bir Türk Musiki Korosu kurmuş ve mezuniyet töreninde Okul Komutanı Tuğgeneral ve erkanına alkışlar içinde, küçük bir koro konseri sunmuştum. Yazarını bilmediğim bir skeçi de, sanırım başarıyla sahneye koymuştum. Konu şu idi: ‘Bir asılzade, hamile olan ve doğum sancıları çeken eşinin acısına eşlik etmekte ve diğer yandan da doğacak çocuğun kız mı yoksa erkek mi olacağını düşünmektedir. Bu, kendisinin bir obsesyonudur, zira çocuk kız olacaksa o ölecektir. Odada doğumu bekleyen yakışıklı bir asil de aynı sırnaşık fikirden ıstırap çekmektedir, -197- ama tersi: Hanım acaba kız mı doğuracak yoksa oğlan mı? Erkek doğarsa o ölecektir. Moliere’in piyeslerinde olduğu, gibi baştan aşağı donanmış bir uşak (ben!) da emre hazır, sonucu beklemekte. Sonda, doktor, içerki odadan koşarak gelir ve asılzadeye: -Müjde, müjde haşmetpenah, sağlıklı bir kızınız oldu, tebrikler! der ve, gerçek baba olması gereken asılzade yerine, ben, boylu boyunca yere atarım kendimi. Tüm salon kahkahalara bürünmüştü, ama gerçeğe çok yakın oynadığımdan, bir kaburga çatlağının izini hala taşırım.’ Bir çok anılar gibi askerliğim de, yaşanırken karmaşa hisler: kah sevinç kah üzüntü yaratmış, ama, yaşam geçmişe maledilip anıların hükmüne terkedilince, genellikle sonradan ‘hoş’ olarak anımsanmıştır hep. Okul bitmiş, hepimiz (Pek İyi) derece ile mezun olmuştuk. Şimdi heyecan, kuralara kalmıştı. Bizim devrede, ruh hekimi olarak ben ve Sinir uzmanı olarak Cerrahpaşa’dan yakın arkadaşım, gerçek bir bilim adamı namzedi Turgut vardı. Listeye göre açık iki yerdeydi: İstanbul Kasımpaşa Deniz Hastanesi ve Çorlu’da kıta görevi. Her zaman kucaklaştığımız, ping-pong oynadığımız bu arkadaşla el sıkışıp bol şans dileyerek, kura torbasının içine ellerimizi daldırdık. O benden evvel bir pusulayı kavramıştı, benim elim boştaydı, nedense, ısrarla onun tuttuğu kağıdı çektim aldım. Bir kasıt yoktu, elim oraya gitmişti ve sonunda o pusula benim elimde kalmıştı. Sonuç: Kasımpaşa Deniz Hastanesi. Uzun süre, yarı şaka yarı ciddi, bu asil kardeş benim kısmetini elinden aldığımı söyledi durdu. Özel durumum itibariyle benim şehirde kalmam ve ailemi geçindirmem lazımdı; o ise kendisi bir subay ailesinden geliyordu, eşi de bir uzman hekim ve bir büyükelçi kızı idi. Yani halleri vakitleri benimkiyle kıyas edilemeyecek derecede iyi idi. Hep arkadaştık, tersi de olabilirdi. İstanbul’u çekmekle, Üniversite’deki Fahri Başasistanlığımı da devam ettirebilecek, bu şekilde askeri görevimi yaparken, doçentlikten de zaman kazanmış olacaktım. Ağaçlı’ya devam ve oradan alacağım maaş da caba. Yukarlarda Biri, beni artık gözetlemeye başladı gibime geliyordu. -198- <strong>K a s ı m p a ş a   D e n i z   H a s t a n e s i </strong>                                                                         ve <strong>                                                         M u a y e n e h a n e </strong> Kurada İstanbul’u çekmem dolayısıyla, doğal olarak yaptığım ilk iş, Ankara Caddesinde, Vilayetin tam karşısında, Varlık Yayınevine bitişik, İstanbul Ansiklopedisi’nden -her ne kadar kapandıysa da- elli metre ilerde, artık Vali ve Belediye Başkanı olmuş çok sayın Hocam, velinimetim Fahrettin Kerim Beyle manen de olsa karşı karşıya iki katlı ahşap, 47 numaralı binada tek bir odayı muayenehane olarak kiralamak oldu. Bu, ynı zamanda, ‘Varlık’ın dört-beş bina üstüydü. Hastaneden, saat iki buçuktan sonra izin veriyorlardı çok şükür;  bu saatten sonra yasadışı ya da olağan üstü olaylarla karşılaşmamayı temenni ediyordum artık. Yaş yirmi altı bitmek üzereydi, hala genç sayılırdım, amma şimdi üzerimde evlilik sorumluluğu da vardı. Hayatım, çok daha ciddi kontroller altında ve çok daha verimli olmalıydı. Ben bu binaya, asistanlık zamanımda da, o matbaa işi kapandıktan sonra, şimdi emekli olmuş ve o zamanlar hem gözü pek görmeyen, dolayısıyla damar içi iğneleri yapamayan ve hem de Adli Tıp menşeli bir hekim olması dolayısıyla, narkoanaliz hakkında bilimsel bir ilgisi olmayan bir Dr.Akif Beye yardım için gelirdim. Bu da ek kazanç işlerimden biriydi. Onun odası aşağıda idi ve emekliliği dolayısıyla bazı hastaları boşta kalmıştı. Aynı odayı tutmak isterdim ama, aşağıdaki Avukat hanım, işini büyütmüş ve o odayı mahkeme işlerini gören kardeşi Şevket Bey için kiralamıştı. Yukarda da bir diş Hekimi, çok dürüst ve tanınmış bir Macit Beyefendi vardı. Yani, bilinen bir binaya geliyordum ve sevildiğimin, sayıldığımın farkındaydım. Başı örtülü Hamdiyanım, hepimize hizmet veren, ilkokul tahsilli, hanımefendi bir kadındı. Yaptığı tek şey, bir hasta gelince içeri almak ve arada bir, gerekirse, bir fincan kahve pişirmekti. Kasımpaşa Deniz Hastanesi, bilindiği gibi, her tür deniz kuvvetleri erat ve subaylarına ve onların ailelerine hizmet veren, tam teşkilatlı, tarihi bir bina idi. Muvazzaf yüzbaşı nörolog Dr.Tahir Beyi, daha benim asistanlığım yıllarından tanırdım, o zamanlar üstteğmendi ve ilerde akademik derece almak için Üniversite kurslarına gelirdi. Aramızda resmi, ciddi bir samimiyet vardı. Bir tek gün bie tartıştığımızı anımsamıyorum. O komutandı, ben yedek subay asteğmen İsmayil. Bana ve herkese her zaman siz olarak hitap eder, herkese eşit muamele ederdi. Aramızdaki başlıca fark, onun subay ailelerine ve benim ise er ve assubay ailelerine hizmet vermemizdi. Bana bir de emirber vermişlerdi. Ben emir vermeye alışık değilim, gelgelelim askerlik bunu zorunlu kılıyor. Öğleden sonraları, kar yağmur hariç, Kasımpaşa’dan çıkıp Babıali’ye kadar yürüdüğümüzde, onun hep yanımda birlikte yürümesini iseter, ama küçük boylu kara kuru Ahmet’çiğim, -Olmaz komutanım, siz önden yürüyün, ben ardınızdan geliyorum. Yüksek Yerden emir böyle, derdi. -199- O zamanlar, taşradan İstanbula gelen özellikle köylü vatandaşlar, hastalarını ya kamyonlarla ya da sırtlarında, Sirkeci’deki küçük otellere getirir ve sonra da yokuş yukarı yürüyerek, onlara acil hizmet verecek doktor ararlardı. Dr. Akif Beyle çalıştığım zamanlar da duymuştum, Babıali’yi simsarlar işgal etmişlermiş. Bunlar, kurnaz, üç kağıtçı Anadolu çocukları olup, elde tesbih yokuşta bir aşağı bir yukarı dolaşır, doktor arayan hasta sahiplerini avlarlarmış. Dr.Akif Bey bana bunlardan çekinmek gerektiğini söylemişti. Kimdi bu simsarlar? Belki her gün yolda karşılaşıyordum da tanımadan gelip geçiyordum. Ama bir gün, gerçekten tanışmak şerefine nail oldum, şöyle ki. Bir gün, eşini bana “sinirli ve sürekli bayılıyor” yakınmalarıyla getiren yeni bir hastam, muayenesi yapılıp, reçetesi yazılıp selametlendirildikten bir iki dakika sonra, otuz beş kırk yaşlarında, sade fakat ‘Anadollu’ giyimli -tabir caizse-, gülümser yüzlü kısacık kurucuk bir adam geldi ve “Selamünaleyküm”ü çaktıktan sonra, kendini tanıttı; -Benim ismim Veli. Bundan sonra çok karşılaşacağız herhalde. Ben simsarım, size bir az evvel gelen hastayı, Sirkeci’deki Çınar Otelinden ben getirdim. -Siz mi getirdiniz? Aa, evet, siz de o simsarlardan birisiniz demek. -Evet beyefendi, ben de onlardanım. (Bir gülümseme ile) Bu caddedeki Hocaların çoğunu biz yetiştirdik. Biz bu işi yalnız Allah için yapıyoruz ve tabii emeğimizin karşılığında da bir pay istiyoruz. Helaldir bu iş. Tepem atmıştı, ama hiddetimi korudum, -Bana bak hemşerim, dedim, ne ben kimsenin işine karışırım ve ne de kimseyi benimkine karıştırırım. Hocaları da yetiştirmek herhalde sizlere düşmedi. Görüyorsun, ben bir askeri doktorum, eğer askeri kuvvetlerin başına bela olmasını istemiyorsan, bu kapıdan uzak durursun. Ha, gerçekten insanlık için, birinin beni bulmasına yardım edersen, ya da “Yoo, Doktor Bey çok iyidir ama, tatilde!” demezsen, buyur bir fincan kahvemi iç ve duamı al. Ya da sen hasta olduğunda sana bedava reçete vereyim. Ama bunun ötesinde…. iş yok. -Siz öyle deyin teğmenim, ama gün gelecek, benimle işbirliği yapacaksınız. Başka türlü karnınız doymaz. -Ahmet, diye seslendim kapının dışında bekleyen erime, efendiye kapıyı göster ve bir daha, önce bana sormadan içeriye alma! -Başüstüne komutanım diye çaktı selamı. Adam da pis pis sırıtarak dışarı çıktı. Yahu bu memlekette polis yok muydu? Eğer bazı doktorlar bu kirli işe iştirak ediyorsalar, nerde Tıbbın etiği? Süheyl Hoca, kulakların çınlasın! Etibba odası ne yapıyordu? Terhis olunca bu işlere yakından soyunmalıydı. Allahım ne günlere kaldık! Öte yandan, gerçekler dünyasında, hastalarımın sayısı azdı, Üniversite Kliniklerine hasta yatırma hakkı olan Hocaların ofisleri, doğal olarak dolup taşıyordu. Asker ailelerine bedava bakıyorduk. Zengin hastalar, Fransız Hastanesi ve onların staf’ına ait hekimlerle yakın işbirliği içindeydi. Fransızca hala geçer akçe lisandı ve zamanla Fransızca konuşan hastaları da tedavi edebilecektim. Gazeye ilan vermek yasak değildi herhalde ama, hele bir askerlik bitsin, ciddi bir propagandaya girişebilirdim. Şimdi, süssüz püssüz bir odada çalışıyordum. Bir çalışma masam ve koltuğum vardı; ortada bir sigara tablası ve iki küçük koltuk daha, kenarda bir paravanla ayrılmış bir muayene masası ve küçük bir ilaç dolabı, hepsi bu. Tavanda avizem ve bekleme odam bile yoktu. -200- Eminim, her şey zamanla daha gelişecekti. Muayenehane açtığımı evdekiler duymuşlardı ama ben özellikle adresimi vermemiştim. Bir gün beybam, sanki her gün ayni evde hoş beş ediyormuşsuz gibi anide çıkagelip hem tansiyonumunu ölçtürüp hem de benden bir kravat istemez mi? Vallahi de böyle billahi de. Şaşırdım. Boynumdaki kırmızı kravatı çıkarıp verdim. Sağlıklar diledim ve ardından hayretle baktım. Babamı, ciciannemi, üvey kardeşimi o andan sonra hiç görmedim. Hayatın garip cilvesi. Akliyecinin muayenehanesi bu, acayip şeyler olmaya devam ediyor. Şimdi bahsedeceğim olayın, bir az evvel söylediğim simsar olayıyla yakından uzaktan bir ilgisi olup olmadığını bilmiyorum, ama bir gün öğleden sonra, ofisimde gazete okurken, Hamdiye Hanım kapıyı tıklattı ve: -Bir Bey sizi görmek istiyor, dedi. -Buyursun! Otuz beş kırk yaşlarında, vasat giyinmiş orta boylu bir bey içeri girdi ve, -Selamünaleyküm, dedi. -Aleykümselam. Buyrun. Adam, kısa bir tereddütten sonra, sakin bir sesle, -Beyim, dedi, benim niyetim sizi öldürmek. (Eliyle yan tarafını işaret etti, ama tabancaya benzer bir şey çıkarmadı cebinden.) Şaşırmıştım, ama istifimi bozmadım. Saldırganlığa lüzum yoktu, soğukkanlılıkla, -Siz acaba doğru adreste misiniz, beyefendi? dedim, görüyorsunuz ben vatani görevimi yapıyorum ve benim ismim Teğmen İsmayil. Bir yanlışlık olması? Ben evliyim ve kimsenin kızıyla karısıyla hiç bir ilgim yok. -Biliyorum, dedi adam sırıtarak, zaten isminizi okuyaraktan girdim. Yüzümde acı bir gülümseme, düşünüyordum. Adam acaba kaçığın biri mi? Aklına esti, girdi içeri? Birisi kötü bir oyun mu oynuyor? Ben çok ciddi bir adamım, hayatımda kimseye eşek şakası yapmadım, ama kim bilir. Binanın ikinci katındayım ve arkam pencereye dönük. Elimi daha telefona atmadan herif beni iki gözümün arasından vurabilir. Pencereyi açıp atlamaya kalkışmak? Hiç düşünme bile. Adam kapının yanında, askerime de o gün tesadüfen izin vermiştim, bir memleketlisi gelmişmiş de. Dışarıya bağırsam ya da Hamdiye hanımı çağırmaya yeltensem? Adam kapıya yakın. Pek cüsseli biri değil, hayatımda kaba kuvveti pek denemedim ama göğüs göğüse boğuşabilirim belki, ya tabanca? Gizli bir bıçak? Yook, kahramanlık taslamanın sırası değil, gene en iyisi psikoloji oynamak. -Siz benim ismimi önceden biliyor muydunuz, yoksa geçerken mi ilk kez okudunuz? -Yok, önceden bilmiyordum. Aşağıdan geçiyordum, isminizi okudum: İsmayil Bican. Belki “Bican” beni daha çok etkiledi yani, ‘cansız’. Hoşuma gitti ve ben de burdayım. Tuhaftı. Paranoyak’lar böyle yorumlar ve yansıtmalar yapabilirler. Bozmadan, -Kahve ya da çay içer misiniz, diye sordum. Bir az şaşkınlıkla, -Yoo, teşekkür ederim o kadar fazla zamanım yok. -Beni önceden tanımadığınıza memnun oldum, demek önceden tasarlanmış ya da yanlış bir bilgi, ailenize bir ırza geçme, bir kan davası yok. Güzel, çok güzel. Şimdi… Niye bu işi yapmak istiyorsunuz? Birine mi kızdınız? Hayattan, birilerinden intikam mı -201- almak istiyorsunuz? Evet, isterseniz öldürebilirsiniz, ama bakın tam karşısı Vilayet. Kapıda da silahlı bir jandarma var. Vali, benim Hocam. Siz daha aşağıdaki kapıdan çıkmadan yakalarlar, size de yazık olur bana da. Aileniz, çocuklarınız var mı? Bir yardıma ihtiyacınız var mı? Size yardım edebilir miyim? Belli ki, intihara teşebbüs edenlerde de yaptığımız gibi, zaman kazanıp onu lafa tutup -eğer mümkünse- mantıksal bir konuşma ya da pazarlık tasarlıyordum. Taktiğim gerçekten çalışıyor olmalıydı. Öyle ya, siz birden tanımadığınız bir adamı öldürmeye girişiyorsunuz, o size çay kahve ikram ediyor ve yardım edebilir miyim diye soruyor. Hiç olmazsa onu provoke etmiyordum. Bir az daha şaşkın ve yumuşak, -Evet, dedi, bir karım ve iki çocuğum var. -Maşallah. Kaç yaşındalar? -Biri beş diğeri üç buçuk. Şu anda işsizim, bir az maddi sıkıntı çekiyoruz. -Sana yardım etmemi ister misin? Uykun, iştahın nasıl? Benzin bir az soluk. Dur bakayım, burada bazı eşantiyonlar var, vitaminler vesaire, belki sen ve ailen kullanabilirsiniz. Ve, ilaç dolabına seğirttim. Adam büsbütün çözülmüş ve kendine gelmişti. -Yok, yok, doktor bey, zahmet etme. Sabah sabah seni rahatsız ettim (halbuki öğleden sonraydı.) Gideyim artık. O yerinden kalktı ben de gülümseyerek ona yaklaştım. El skışırken ona vadettim: -Bu anımız aramızda kalacak, kimseye söylemeyeceğim. Gerçekten  de o gittikten sonra ne polise bildirdim ve ne de şu ana kadar bu vakadan hiç kimseye bahsettim. Her şey olabilirdi. Gerçeği hiç bir zaman bilemeyeceğim. Eşim Kevser de, Fitizyoloji dalında yaptığı asistanlığın dördüncü -ve sonuncu- yılına giriyordu. Bugün yarın imtihanlara girecekti. Elden düşme aldığım bir daktilo ile akşamları onun tezine yardım ediyordum. Uzmanlıktan sonra ne yapacağını pek bilemiyordu. Herşeyden evvel kendisi, benim gibi akademik bir tip değildi. Üniversitede başasistan olmak için bir az daha iyi dil bilmek ve bir az daha yırtıcı olmak gerekiyordu. Kendi başına bir ofis açmak istemezdi, alet edavat çok pahalıya malolacağı gibi, uğraştığı şeyler Tüberküloz mikrobu ve yarı cerrahi operasyonlar idi. Belki özel bir hastanede yarı zamanlı çalışabilirdi ya da bir çocuk yapabilirdik. O da, haklı olarak, “Bir kez şu fahri hizmeti bitirelim, düşünürüz!” diye planlamayı şimdilik başından atıyordu. Böylece, zaten karakterim icabı, hem daha fazla para kazanmak ve hem de yeni bir şeyler yapmak gerekiyordu. Ağaçlı’da yeterli malzeme toplamış, oldukça deneyim sahibi olmuş ve çok değerli insanlarla da tanışmıştım. Bu meşhurlardan biri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü doçentlerinden Selmin Hanımefendi idi. Kibarlığı, asaleti ve vericiliği ötesinde, üç lisanı ana dili gbi konuşuyordu. Türkiyede ilk kez, psikanalitik literatür sayılabilecek “Freud, Adler ve Jung” monografisini yayımlamıştı. Küçücük bir kitapçık ama, bana çok içgörü ve bu alanda birşeyler yapmak için yeterli ivme vermişti. ‘Özel Eğitim’ almış Müzik Öğretmeni Ali Bey’in de hem çok saygı değer insan; onun çocuk seven yapısından ve hem de bu konuya gösterdiği geniş ilgiden dolayı, bir gün bu iki yakın arkadaşa fikrimi açtım: Türkiye’de ilk kez, benim Ankara Caddesi 47 No.lı muayenehanemi merkez kılmak üzere, “Özel Çocuk Danışmanlık -202- ve Rehberlik Kliniği” açacaktık. Ben uzman psikiyatr’dım, Fransızcadan Çocuk Psikiyatrisi hakkında bir şeyler okuyordum ve Selmin Hanımefendi de Üniversite kütüphanesinden bana bir çok eserler salık verecekti. Selmin Hanım bir çocuk psikoloğu idi ve test’leri o yapacaktı. Ali Bey de, Türkiye’de daha mevcut olmayan, ama Batılı ülkelerde çocuk ve aile konularında çok önemli ol oynayan Sosyal Hizmetler Uzmanı (<em>Social Worker</em>) rolünü oynayacaktı. Herkes kendine düşen ödevi ve tanı çalışmalarını yapacak, sonra bir tim-takım halinde teşhis ve tedavi yöntemlerini uygulayacaktık. Hepimiz çocuklar gibi seviniyorduk, zira Türkiye’de bir “ilk”i başaracaktık. Ben, dört sayfalık, siyah-kırmızı bir broşür hazırladım ve gereken yerlere, yani Milli Eğitim Müdürlüklerine, üniversitelere ve okullara postaladım. Yerel gazetelere de ilan verdim. Ağaçlıdaki diğer arkadaşlar da arada bir muayenehaneye uğrayacaklar ve birlikte konferanslar, vak’a takdimleri ve benzeri çalışmalar, yıllık sempozyumlar düzenleyecektik. Emindim ki, pek yakında, elimizde yeterli doküman olduktan sonra, Üniversitede zaten bu branşı açmak isteyen Hocaya takdim edeceğimiz çok materyal ve deneyim olacaktı. Böylece 1956 yılının yazında, ben, Doktor İsmayil, henüz yirmi yedi yaşamın baharında, Türkiyede açılan ilk Rehberlik ve Danışmanlık Merkezinin kurucusu olarak bir gurur duyuyordum. Yurdumuza bir hizmet verdiğimiz gibi, kimbilir, profesyonel kanallardan bir gün bana Fransa yolu da açılabilirdi. Bizler bu heyecan içindeyken, Kasımpaşa dönüşü bir gün, ben önde, emirberim Ahmet arkada, muayenehanemin köşesini dönmüştük ki, orta yaşlı, normal giysili bir adam kibarca yaklaştı: -Affedersiz, Teğmenim, dedi. Sizin isminiz İsmayil Bey mi? -Evet, benim. Buyrun, sizin için ne yapabilirinm? Adam, pantolonun arka cebinden resimli bir hüviyet çıkararak şip şak gösterdi ve kapadı, -Ben, Sirkeci Polis Amirliğinden memur Hüseyin. Bizim Komser Bey sizinle hemen görüşmek isitiyor. Şimdi vaktiniz var mı? Kolumdaki saate bakıp arkamdan gelen emirbere döndüm: -Evet, gelecek hastama kadar bir saat vaktim var. Ahmet, oğlum, sen yazıhaneye çıkıver, çantamı bırak. Hamdiye Hanıma da bir saate kadar geleceğimi söyle. -Başüstüne komutanım. Babıali yokuşundan yanyana gerisin geriye aşağıya inerken, endişemi pek belli etmemeye çalışarak, adama sordum; -Memur Bey, Komiser Beyin beni ne hususta görmek istediği konusunda bir fikriniz var mı? -Vallahi Beyim, meseleyi size o söyleyecek. Ben yetkili değilim. Bildiğim kadar, kanunlara aykırı hareket etmişsiniz. Esasında, eğer sivil giyinmiş olsaydınız, sizi tevkif edip kelepçeli olarak götürmem gerekecekti. -Allah Allah, dedim, kelepçelenecek ne suç işlemişim ben? Benim bildiğim, bir suç, mahkeme tarafından saptandiktan sonra kat’iyet kazanır. Bana ne yaptığımı bile söylemeden kelepçe takmaya ne hakkınız olabilir? Türkiye Cumhuriyetinde yaşadığımıza emin misiniz? -203- Adam yanıt bile vermedi. Endişem, kızgınlığa dönmüştü. Askerlik görevini yapan biri, elde bir araştırma veya tevkif müzekkeresi olmadan, simitçiden simit alır gibi, doğup büyüdüğün topraklarda, alıp götürülecek. Hayret doğrusu. Göreceğiz. Memurla birlikte, Sirkeci Garının karşısındaki ara sokaktaki taş bir binaya girdik. Pos bıyıklı, elli yaşlarında, bir az bodur ve göbekli, çatık kaşlı, Orta Anadolu lehçeli, resmi giyimli bir komiser, beni görünce, gizliliğini saklayamadığı endişeli bir bakışla beni şöyle bir süzdü, yanımdaki memura, -Sen git, dedi. Sonra bana, -Demek şu meşhur Doktor İsmayil sensin, dedi. Otur şu koltuğa. Onun işaret ettiği, artık pılıpırtı haline gelmiş eski meşin siyah bir koltuğa şöyle bir iliştim. Komiser Bey, odanın ortasında yarım bir tur attı, döndü dolaştı, masasının başına oturdu. Pos bıyıklarını şöyle bir sıvazlayarak: -Doktor Bey, sen, dedi, Tababeti Şuabat Kanununa aykırı hareket etmişsin. -Hangi Tababeti Şuabat Kanunu, 1908 mi yoksa 1927 mi? Siz hangisinden bahsediyorsunuz? Ve, suçum ne? -Sen, anladığıma göre, gazeteye bir ilan vermişsin ve ihtisasın dahilinde olmadığı halde, çocukların zekalarını filan ölçüyor muşsun. Doğru mu? Türkiyede öyle bir ihtisas branşı yok! Şapşallaşmıştım ama, bir yandan da rahatlamıştım. Cahil adam, demokrasi var diye, bana kaba güç gösterisinde bulunuyordu. Sakince, -Bakın Komiser Bey, dedim, ben hekimim. Hem de lisanslı, uzman bir hekim. Hekim olarak, branşım olmadığı halde, sorumluluğu üzerime alarak kalp ameliyatı bile yaparım, bebeklere de bakarım seksen yaşındaki dedelere de. Hiç bir yasa, hekim için yaş sınırlamasında bulunmaz. Ben, Ruh ve Sinir Hastalıkları mütehassısıyım, üç yaşındaki bebeği bile görebilirim ve buna kimse mani olamaz. Bahsedilen gazete ilanındaki çocuk değerlendirilmelerine gelince; eğer onları dikkatle okursanız görürsünüz ki, bu benim yalnız başıma yaptığım iş değil ki? Onların testlerini veren, psikolojik değerlendirmelerini yapan, Psikoloji Uzmanı Doçent bir hanım. Ben kendim de bir doçent namzediyim. Genel bir cerrahın bir çocuğa ameliyat yapması yasak mıdır? Ve bu konudaki sizin tecrübeniz ve bilginiz nedir? Neye biri beni mahkemeye vermiyor ya da Üniversite veya Etibba Odası benden hesap sormuyor da, affedersiniz, sizin gibi canilerle, hırsızlarla, can ve mal güvenliğiyle uğraşan  bir karakol amiri, başka işi yokmuş gibi, bu olayla ilgileniyor? Ben topluma ne tehlike arzediyordum ki, memurunuzun dediğine göre, beni tevkif ederek buraya getirtecektiniz? Komiser başını şöyle bir kaşıdı. Bu savunma karşısında söyleyeceği pek çok şey yoktu ama, yine de kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu. -Evet ama, kitap öyle demiyor. Genel sorumluluk senin altında ve icraat senin muayenehanende yapıldığı ve sen bu işte kanunen mütehassıs olmadığın için, kanun gözünde suçlusun. -Komiser Bey, verin beni mahkemeye, ben bunları Hakim Beyden duymak isterim. O zaman boynum kıldan ince. Vali Fahrettin Kerim Bey benim Hocam, elbette o da bana bir açıklamada bulunur. -204- Vali Beyin ismini duyunca, sayın başkomiser epey yumuşadı, sesi birden samimileşiverdi: -Ben seni mahkemeye vermem, dürüst bir doktora benzersin, ama şimdi yalnızca bir ihtar veriyorum, bir daha tekrarlarsan…. -Komiser Bey, gelin bir az samimi olalım, bu sizin gerçek işiniz değil. Belli ki biri beni size şikayet etti ve o kişi herhalde hastamın biri değil, öyle olsaydı onlar Etıbba Odasına giderlerdi. Doğruyu söyleyin bana, kim var bunun ardında? Biraz tereddütten sonra, Komiser Bey nihayet itiraf etti: -Doğrusu, bir doktor arkadaşınız sizi gammazladı. 1908 yasasında böyle bir fıkra var. Öyle hissediyorum ki sizi, daha yüksek mercilere şikayet edecekler. Yol yakınken bu işi durdurun, bana bir daha şikayet gelirse, resmi adımlar atmak zorundayım. Benden tavsiye. Şu işe bakın, bir doktor arkadaş tarafından gammazlanıyorum. Tıp yemini etmiş bir kardeşimin bana yaptığı işe bak. Gene düşünüyorum, yakın bir kimsem yok ki beni kıskansın? Kimsenin kuyruğuna basmadım ki? Kıskançlık? Haset? Bilmem. -Peki, komiser Bey, dedim, Kliniği kapıyorum. Ama emin olmalısınız ki ben kendim için değil, Memleket manına üzülüyorum, yazıklar olsun! Ve, arkama bile bakmadan, sinirli adımlarla yürüdüm çıktım. Ofisime vardığımda da dış duvardaki ilanı indirdim, arkadaşlara da telefon ederek durumu bildirdim. Hep üzüldük. Kendi geleceğim hakkındaki planlarımı yeniden gözden geçirmek zorundaydım. Hafta içinde aldığım bir telefon, bana bu esrarengiz gibi görünen olayın gerçek katilinin kim olabileceği konusunda gerçekten bir ipucu verdi. Bakırköy Hastanesinin Belediye kısmında, Güneydoğu Anadolu’dan gelmiş -Gaziantepli sanırım-, çalışkan, esmer, ince uzun boylu, ilerde akademik kariyer yapma sevdasında olan genç bir hekim vardı. Yüzündeki Şark çıbanı izinden onu derhal tanıyabilirdiniz, karanlıkta bile. Daha önemlisi, hemen daima taze sovan ve baharat yediğinden ağzı daima kokardı. Bu genç adam, hemen hemen benimle aynı zamanda uzmanlığını almıştı. Uzman olunca, Bakırköy Hastnesininde bir görev verilmişti kendine. Üstüne üstlük, benimle Rumelinden uzaktan yakından akrabalığı olan ama hiç te yakınlık göstermediğim, Beygo ailesinden, Kevser’lerin sınıfından bir genç hanımla evlenme niyetiyle nişanlanmışlardı. Allah versin olsun. Hanım da, bir az bekledikten sonra, bizim Psikiyatri Kliniğine asistanlığa başlamıştı, tabii fahri. İşte bu Abdurrahman Çelebi, bana, hiç beklenmedik bir şekilde, telefon etti; -İsmayil, ben Abdurrahman. Nasılsın? İyi, ben de iyiyim. Bak kardeşim, seninle ciddi bir konuyu konuşmak istiyordum. Biliyorsun ki biz nişanlandık ve yakında evleneceğiz. Müstakbel eşim de bildiğin gibi fahri ve benim tek bir maaşım var. İlerde o çocuk psikiyatrisinde çalışacak. Mesele şu ki, seninle kaç yıldır arkadaşız (?), bilirsin, ama bu evlilik için bizim ekstra gelire ihtiyacımız var. Senden ricam tatlılıkla Ağaçlı’daki işi eşime devretmen, yoksa, kusura bakma, Hoca’ya söylerim ve senin başasistanlık tehlikeye girer. Kusura bakma. -Dostluğun için teşekkürler, Abdurrahman, belli ki Sirkeci Polis işi de senin başının altından çıktı. Ben de seni temiz bir Anadolu çocuğu bilirdim, ama karakterin yüzündeki çıbandan belli. Canının istediğini yap ve beni de bir daha çağırma! Ve telefonu yüzüne kapadım. -205- Çok, ama çok sinirlenmiştim. Beni Hoca’ya şikayet edecekmiş. Mert Anadolu çocuğuna bak. Ne oluyordu bu memleketin insanlarına, şeref ve ar, arkadaşlık duygularına? Kardeşlik, paylaşma, yardım nerde bu köstebekler nerde. Üstelik de atavi bir akrabalığımız varmış. Beybamın dediği gibi akraba değil akrep. O akşam eve felçliymiş gibi dönmüştüm. Kevser, farkı hemen hissetmişti, -İsmayil, ne oldu? Farklısın bu akşam! Dedi. Ona olayı ayrıntılarıyla anlattım. Sirkeci olayından da, evdekilere, üzülmesinler diye hiç bir şey söylememiştim. Mayıs 31’1957 de askerlik bitiyordu ve memleketin hali de bu idi. Artık Ağaçlı da beni tamin etmiyordu, zira bilimsel altyapım, eğitimli sosyal çalışmacıların eksikliği, rehabilitasyon için gerekli resmi çalışma programlarının bulunmayışı ilersi için bir kariyer olarak çok şeyler vadetmiyordu. Her hafta sonu oraya hala gidiyordum. Başka bir açıdan da, gücüme giden şey şu oluyordu. Ben İstanbul’dan, Askeri Hastaneden ve Üniversiteden, çocuklar için de olsa, oraya gelen uzman bir doktordum. Köyde yerleşik altı yedi yüz kişi vardı ama, dışardan çalışmaya gelenlerle birlikte nüfusu bin beş yüzü aşıyordu. Her neyse. Şimdi ben hafta sonlarında oraya gittiğimde, Muhtar Ali Bey yoluyla ya hatır için ya da bir iki lirayla, ekstradan bir kaç hasta görebiliyordum. Ama pazartesi sabahları köyden otobüs kalktığında, otobüsün yarısından fazlası şehre inen hastalarla doluydu. Bazan o yetmiyor ve bir kamyonet de yükünü alıyordu. Cerrahi vakalar hariç tabii, bunların hazır ben ayaklarına gelmişken hiç olmazsa yarısını tedavi edebilir ve bir az da para kazanabilirdim. Ali Bey ile çok samimi olduğumuz için bu garabeti ona nakletim ve olası nedenini sordum. O, kısık sesiyle, tatlı bir gülümseme ile dedi: -Doktorcuğum, bizim köylünün mantığı şudur: Köylü, hasta olunca tedavi için şehire gider, zira orada büyük doktorlar vardır. Ama neye bir büyük doktor şehirden küçük bir köye gelsin? Bu mentaliteyi değiştiremezsin. Gerçekten şaşırmıştım. Zekam bir tarafa, ben böyle olaylarda çok safımdır. Yeşildirekte de buna benzer durumu yaşamamış mıydım? Onlardan daima üstünmüş gibi davranacaksın ve bunu onlara hissettireceksin. Belki de tamamen tersi, onlardan biri gibi olacaksın. Nasıl olurum ben onlardan biri gibi bu köyde yaşamadıkça? Arada bir kahvede tavla mu oynamalıydım acaba? Yok canım. Benim işim değil bu. Tam bir ana kuzusu olan Kevser, hayatında İstanbuldan dışarı çıkmamıştı. Yurtdışı imkanlarını doğrusu hiç düşünmemişti, yalnızken bu olasılık aklına bile gelmezdi. Ama benim akademik hırsım ve ekstra kurriküler aktivitelerim, artık bu memleketin imkanları düzeyine geldiğimi ve hatta geçmek üzere olduğumu gösteriyordu. Küflenip bu düzeyde kalmamak için Yurt dışı imkanlarını aramamız gerekiyordu artık ki, Kevser bile bunu yadsıyamıyordu. O zamanlarda Kanada’dan, Amerika’dan kontratla asistanlar alınıyordu. Türkiye’den gerçekten bir doktor göçü başlamıştı. Ankara’nın yanında İzmir’de de bir Üniversite açılmış ve bizim başsistanlar doçent olarak oralara tayin edilmişllerdi. Hocalarımızın bazıları açıktan kapalıdan “Yurt dışına gitme zmanı geldi!” mesajı veriyorlardı. Benin Fransızcam malum, bir az İtalyancam da var, Kevser’in Fransızcası orta idi. Amerika bizi nasıl kabul ederdi? -206- <strong>A r r i v e d e r c i   İ s t a n b u l</strong> ! O günlerde memleket, bugünlerdeki gibi pek de Amerika sempatizanı değildi. Beşinci Filo Dolmabahçe’ye geldiğinde olumsuz gösteriler yapıldığı gibi, kendi gözümle şahit olmuşumdur, sarhoş Amerikan bahriyelileri, Beyoğlunda türlü uyumsuzluklar ve taşkınlıklar gösterirlerdi, örneğin “<strong>San Francisco here I</strong> <strong>come</strong>!” (San Fransisko, işte geliyorum!) diye haykırarak tramvayların tersinden atlamalar mı dersin, kadınlara sataşmalar mı dersin, gırla giderdi. Joni’lerin saydığı tek şey Amerikan doları idi. Üstüne üstlük, aradaki anlaşma mucibince, bir suç işlediklerinde onları Türk mahkemelerine getiremiyordunuz, Nato’da yargılanıyorlardı. Salıpazarı’nda, ya da şurada burada yeni ya da kullanılmış türlü türlü elektronik el aletleri, kadın çamaşırları, naylon materyal, kullanılmış giysiler, daha göğüsleri kabarmamış genç kızların güncel rüyaları idi. Onun için, İngilizceye hiç merak sarmamıştım bile. Afrika’da Belçika Kongosu’ndan doktorlar isteniyordu, ayda iki bin dolar güzel para idi ama aradıkları uzmanlık dalı daha ziyade intani hastalıklar idi. Bu, Kevser için geçerli olabilirdi ama benim için olamazdı. Halbuki aranan lisan Fransızca idi. Ya halamı ne yapacaktık? Yıllarca acı dolu, sessiz bir bekleyişten sonra, bir buçuk sene içinde onu nereye sürgüne gönderecektik? Bunu düşünmek dahi istemiyordum, ama hayatın gerçekleri bunlar. Gerektiğinde, eğer biz uzak ülkelere gideceksek, kendi seçeneğiyle o da gelmeliydi. Öyle mi? Okuması yazması olmayan, dil bilmeyen, koyu müslüman, örtülü, yaşlı, şeker hastası ve dalaklı, karaciğeri büyümüş kadın? O geceyi uykusuz geçirdim. Yarından tezi yoktu, müzik çalışmalarımı da yarım bırakmak bahasına, yurtdışı imkanlarını araştırmaya başlayacaktım. Gerekirse, İngilizce lisan kurslarına başlayabilirdim, çabuk kıvıracağımdan emindim. Bu arada unutmadan söyleyeyim ki, o Abdurrahman Çelebiye yaraşan çifteyi atmıştım. Daha onun kendisi asistan olarak Hastane’ye gelmeden, talebeliğimdenberi beni seven ve takdir eden Hastane Başhekim Yardımcısı çok muhterem Dr. Faruk Beyefendiye telefonu açıp durumu anlattım. Bu, Hastane’nin gözbebeği, insancıl ve muhterem zat, “İsmayil, ben de şaşırdım, sen merak etme. Bilirsin, onlar da dürüst insanlardır, ama ne olursa olsun ben onunla konuşacağım ve sen Hoca’ya şikayet edilmeyeceksin!” Büyük insan böyle olur. Eğer insan bir şeylere layıksa, Allah ona, kendi eliyle yeni yeni kapılar açar, kardeşinin ekmeğini çalmaya gerek bırakmaz. Söylemeye gerek yok, Hoca’dan hiç birşey duymadım. Bu arada “Eşref  Peygamber” adlı öykü kitabım, yeni yarışmalarda ödül alan hikayelerimle birlikte Aylık Tıp Dergisi sahibi arkadaşlarım tarafından basılmış ve arkadaşlara ve hocalara elden dağıtılmıştı. “Seçilmiş Okurlar Listesi”nden hiç olmazsa iki yüz kişiye ilan göndermiş ve kitabımı takdim etmiştim. Sonuç: Yalnızca üç yanıt. Ben bu memlekette kolay kolay para kazanamayacaktım, hiç olmazsa basın yoluyla. Tezim de Kriminoloji Enstitüsü tarafından hem Türkçe ve hem de Fransızca olarak hemen hemen yayımlanmak üzereydi, ama bunlar bana yetmeyecekti. Türkiyenin hudutları dışına çıkmak, yeni bir şeyler “öğrenmek” ve bir gün geri gelip “öğretmek” gerekiyordu. -207- Gene o günlerde Beyoğlu’nda bir ara sokakta, sınıfımızın en çalışkan ve güzide arkadaşlarımızdan Dr. Oğuz, bir Parapsikoloji Derneği kurmuştu. Kendisi Cerrahi ihtisasını bitirmiş, sevdiği, kadın-doğum uzmanı bir sınıf arkadaşımızla evlenmiş ve gülümseyen yüzüyle etrafa nur saçmakla meşguldü. Beni de bu Derneğe davet etti ve haftanın iki üç akşamı onun müdavimi oldum. Nasıl ruh çağrıldığına ilk kez bu Cemiyette şahit oldum. Az zamanda Asbaşkan da oldum. Bilim başka, inanç sistemleri başka. Bu şekilde gerçek toplumdan çevre de yapmaya başlamıştım. Bir gün Oğuz bana, “İsmayilciğim, ben ve eşim bu yaz Kanada’ya, Toronto’ya gidiyoruz, senden ve eşinden ne haber üstadım?” diye gözümün içine gülümseyince, sanki Cennetin kapılarını açmıştı. -İngilizce bilmeniz şart değil, bizim lisanımız o, ama sizler ya Ottawa’da, ya da Quebec Eyaletinin Quebec ya da meşhur Montréal kentinde bir hastanede herhalde bir intern’lik bulabilirsiniz; isterseniz Amerika’ya da yazalım, ama yaşam bakımından Kanada’yı daha da methediyorlar. Ha, ne dersin? Haberi sevinçle Kevser’e ilettim, o da hem memnun oldu hem de hüzünlüydü. Benim, halam hikayesi hariç, burayı göz kırpmadan bırakabileceğimi biliyordu. Ama kendisi için durum farklıydı. Eğer gidesek, gözü daima arkada kalacaktı. Çetin için yapılacak hiç bir şey kalmamıştı, hastane kısmında, sakin, gerçekten uzak, rüyavi bir hayat sürüyordu. Ama Lobotomi’den sonra, daha önceden de bildirdiğim gibi, saldırganlığı kalmamıştı ve çok sakin, kendi içine gömülü bir hayat yaşıyordu. Gerçekten de tüm ümit kapıları kapanmış ve hastanenin kronik hastaları listesine girmişti. Olası, hayat boyunca duşarı çıkamayacak ve bir ev ziyareti dahi yapamayacaktı. Fedakar teyze, şimdi yalnız hafta sonları, Kabe’yi ziyaret eder gibi, sürekli, ziyaretlerine devam ediyordu. Ev, eskisinden hiç farklı değildi. Üstüne üstlük, muhterem dede, bir gece aniden fenalaşarak, kalp sektesinden vefat etmişti. Ben, cenazesine dahi yetişemedim. Oğuzcuğumun yardımıyla on altısı Amerika’ya ve biri, Ottawa Kanada’ya, iş mektupları yazdık. Amerika’dan beş altı yerden, “lisan bilmediğimizden” dolayı reddedildik, ama bir Ottawa General Hospital’dan, bu, Kanada’nın yüz üç bin nüfuslu, iki dilin de kullanıldığı, “Gri Rahibeler”in idaresinde, prennip olarak Fransızca konuşulan bir General Hospital’ından “<em>acceptance</em>” (kabul) mektubu gelince, Tanrının bana yeni bir kapı açtığına inandım. Sessiz gözyaşlarım masum kalbimi ılık bir serumla yıkıyordu sanki. İki Hocamdan ve Ağaçlı’nın Okul Müdürü’nden tavsiye mektupları aldım ve  1 Temmuz 1957’de başlamak kaydıyla, kontratı imzaladık. Ben, Psikiyatri ve Çocuk Psikiyatrisi bölümünde “Resident” olarak 112 dolar -net- maaşla çalışacaktım, yemek içmek ve yatak, hastaneden.  Kevser ise, 89 dolar -net- maaşla, “Interne” olarak, aynı koşullarda, aynı hastanede çalışacaktık. Bir rüya gerçek oluyordu. Ve, önceden tasarlandığı gibi, 31 Mayıs 1957’de Askerlikten “Yedek Üsteğmen” olaraak resmen terhis olduktan sonra, yedi Haziran’da Galata limanından kalkacak gemiye hazırlanıyorduk. Sevgili halacığımı Beşiktaşa, Feraset halamlara gözyaşlarıyla, “yakında buluşmak temennisiyle” -ki bunun pek gerçek olmadığını ikimiz de kalpten biliyorduk- emanet etmiştik. Kevser’in ailesi gerçekten bu durumu hiç kabullenmemişlerdi ama, onun da annesi gözyaşları içinde, “Kızımı evvela Allah’a, sonra -208- da sana emanet ediyorum!” diye beni görevlendirmişti. Ev eşyalarımın, özellikle yenilerin büyük bir kısmını, avizeleri, yatak odasını, Kevser’lerin Kanlıca’daki evine yerleştirmiştik. Değerli kitaplarım, başka koyacak yer bulamadığımdan, Leyla ablamların ve eniştemin Zeytinburnu’ndaki deri fabrikasının rutubetli mahzenine depo edilmişlerdi. Biz de çoğu Türkçe, kalın, ciltli Tıbbi kitaplarımızı -sanki orada geçeceklermiş gibi-, lisan kitap ve teyplerimizi iki bavula doldurmuş ve yeterli paramız olmadığından, uçak yerine, bu, önce Napoli’ye vapurla giden ve oradan da bir transtlantiğe transfer olmayı içeren rotayı seçmiştik. Beş altı zengin Rum ve Musevi vatandaşlarımız da aynı yolu seçmişlerdi, daha eğlenceli ve zevkli geçeceğine inandıkları için. Muayenehane eşyalarını da satmış ve İstanbul-Napoli, Napoli-New York vapur biletlerinden sonra elimizde yalnızca iki yüz dolar kalmıştı. Buna, Napoli’de transatlantiği beklerken geçireceğimiz altı günü idare etmek de dahildi. Otelde kalmayıp, bir haftalığına bir pansiyon kiralayacaktık. Evden de bize hazırlanan ve günlerce yetecek sandviç, börek ve dolma, türlü ve barbunye konservelerini içeren küçük bir torba, en büyük güvencemizdi. * Karadeniz vapurunun küpeştesindeyiz. Güneşin batmasına bir mızrak boyu mesafe kalmış. Kevser’le yanyana, omuz omuza rıhtımı gözlemliyoruz. Söylemeye gerek yok sanırım, iki tarafın ailesinden geçirmeye gelen tek bir ruh yok. Ben zaten beklemezdim, ama Kevsercik, hüzünlü gözlerle kendi ailesinden birileri acaba geldi mi diye bakıyor. Belli ki, bizler, kendi seçtiğimiz kaderimize terkedilmişiz. Aa, işte bir grup Aksaray Musikisi Cemiyeti üyeleri, ellerinde birer karanfil, rıhtım üzerinde bize yönelik sıralanmışlar, gülümsüyorlar. Bu arada son kampanalar çalındı, telaşlı inişler-çıkışlar, mendiller, el sallamalar. Kıçtaki pervane işlemeye başladı ve birden devasa köpükler denizi sardı. Aynı zamanda da, Klasik Türk Musikisinin en mutena şarkılarından biri, gökten mi geliyor, yerden mi geliyor desem, bir buhurdan gibi tüterek tüm yolcuları gönülden sarıp sarmalamaz mı? Meğerse talebelerim, Müezzin İsmail Hakkı Efendinin, yakın zamanlarda birlikte geçtiğimiz, Nihavent makamından, Türk Aksağı usullü şarkıyı bizlere sunmuyorlar mı? “Nerelerde kaldın ey servi nazım, Bana bir haber ver budur niyazım. Hasretinden acep ölmek mi lazım, Bana bir haber ver budur niyazım!” Gözlerim doldu. Vefakar dostlar. <em>Arrivederci </em>İstanbul. <em>Good-bye</em>? <em>Au-Revoir</em>? Bilmiyorum. Gerçekten bir süre sonra, gerçek bir Batılı alim olup sana kavuşacağım mı, yoksa hayatımı bana inkar eden, sevmeyi bilmeyen aile efradım tümüyle bu dünyadan göç edince, sanki yeniden doğmuş gibi, o zaman mı döneceğim? Çocukluğum, gençliğim, Alaşehir, Manisa, Denizli, sevgili Saliha halacığım, güzel Yurdumun taşı toprağı, göklere dua edercesine sivrilmiş minareleriyle güzel İstanbul; çarşaflı, mantolu kadınlarıyla, zarif bakire kızlarıyla, yaşayan ve doğmamış bebekleriyle bu emsalsiz şehir, bir gün gelecek de sana <strong>veni</strong>, <strong>vidi</strong>, <strong>vici </strong>diyebilecek miyim? Akşam serinliği yavaş yavaş düşmekte. Rıhtımdaki insanlar önce küçüldü, sonra kayboldu. Vapur da sırtını yan döndü ve Marmaranın lekesiz mavilikleri içinde, bu dünya yüzünde kendilerine yeni yaşam, geçim ve mutluluk arayan bir grup genci ve daha kimbilir hangi gayelerle gurbet yollarına atılmış bilinmez kimseleri, gene bilinmez bir geleceğe doğru, suları yara yara ilerliyor. Sessiz gözyaşlarım tuzlu tuzlu, ağzımda. Ne tatlıymış meğer onlar.

-Birinci cildin sonu-

İSMAİL ERSEVİM R E S İ M L E R  : (1) 1940’larda Alaşehir’de Aile Fotoğrafımız (Üst sıra, soldan sağa): Saliha halam, ciciannem ve beybam (Alt sıra, diz çökenler): Ablam Hayrünnisa, ben (İsmayil) ve halazadem. (2)    1940’ların ortalarında Taksim Meydanı’nda Ben (İsmayil) ve ablam Hayrünnisa -Savaş ve yokluğa karşın, geleceğe ümitle bakan mutlu, aydın ve modernleşme yolundaki azimle ilerleyen gençlik- (3)    İsmayil, Yedek Subay, Deniz Teğmeni  (1955-57) (Kasımpaşa Deniz Hastanesi) (4) İsmayil, Denizli Lisesi öğrencilik yıllarında (1942-45)

Arka kapak yazısı: Bir ruh hekimi olan yazar İsmail Ersevim bu romanında, daha doğrusu yaşam öyküsünde, Cumhuriyetin ilanından hemen sonraki Türkiye’nin sessiz ve mağrur kalkınmasını, Cihangir’deki mahalle hayatını, sıcak, yakın, huzur dolu komşu ilişkilerini, mahalle oyunlarını, Anadolu’da altı yıl geçen parasız yatılı okul ve yatakhane yaşamını kendine özgü, akıcı lisanıyla gözlerimizin önüne seriyor. Yazar, sürekli bir arayış içersinde. Bu, anımsadığı kadarıyla erken kaybettiği annesi, daha sonra “bu toplumda bir yeri olmak, bir yerlere gelmek” ideali, ama buna nasıl erişsin? Maddi kudreti sınırlı bir esnaf ailesi, varlıklı fakat varlıklarını yavaş yavaş yitiren, Anadolu’dan şehire göç eden, İsmayil’i Avrupa’da okutmaya söz vermiş ama bu sözlerini tutamayan yakın akrabalar; üvey anne ve üvey kardeş, gözleriyle uzaktan aşık olduğu kimselere “fakir bir talebe” olduğundan elini dahi süremeyen bu duyarlı genç nihayet doktor olmaya karar veriyor ama okulu bitirmek için kalacak yer ancak bir akıl hastanesi. Ya askerlik yaparken anneyle tekrar buluşmak? Bilmem, ben olsam bu kitabı okurdum. *    *    *