Kategori arşivi: İş Psikolojisi

İŞ PSİKOLOJİSİ (2000-1 Kadir Has Üniv. derslerim)

                                                  Prof.Dr. İSMAİL ERSEVİM
                                               Çocuk ve Ergin Psikiyatrı, Analist

                                                      İ Ş   P S İ K O L O J İ S İ
               <2000-1 yılları Kadir Has Üniversitesinde verdiğim dersler>

                                               (İş – Endüstri ve Örgüt Psikolojisi)

P R O G R A M :

.  Tarihçe     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .         sa: 1
.  İş Psikolojisi nedir?    . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .         sa: 7
.  Etkili dinleme     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .        sa: 10
.  İş hayatında motivasyon    . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .        sa: 12
.  Gereksinim Piramidi (Maslow)   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .         sa: 13
.  Kişilik ve Özgüven (Kasatura)   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .         sa: 15
.  Davranış biçimleri   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          sa: 16
.  ÖZGÜVEN GELİŞİMİ   (Freud)   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .         sa: 16
                                              (Melanie Klein; Erik Erikson)   . . . . . . . . .          sa: 18
                                              (Erich Fromm)   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .           sa: 19
.  Gençlikte “Bireyselleşme”   (Erik Erikson)   . . . . . . . . . . . . . . . . . . .           sa:20
.  Kişiliğin Gelişiminde “Ego”   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          sa: 22
.  Ego’nun “Savunma Mekanizmaları”   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          sa: 23
.  “Superego”   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .           sa: 24
.  Ergenlikte “Kişiliğin Gelişimi”   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .            sa: 25
.  “Kişilik Karmaşası”   (Erik Erikson)   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .            sa: 25
.  Kişiliğin Gelişimini Etkileyen Öğeler   (Kulaksızoğlu)   . . . . . . . . . . .           sa: 26
.  “Benlik”   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .            sa: 28
.  Özgüven Eğitiminde Anne-Babanın Rolü   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .            sa: 29
.  “Kendine Saygı” nasıl ölçülebilir?   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .           sa: 33
.  İ l e t i ş i m   . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .          sa:35   
.  Stres     . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .           sa: 51

                           

                                                                  T a r i h ç e

                     Uygulama ağırlıklı disiplinlerin, p s i k o l o j i n i n  kazandığı ve kazanmakta olduğu bilgilere gereksinim göstermeleri nedenleriyle, sesimiz daha çok çıkıyor.

                    Birçok bilim dallarında olduğu gibi, eski adı ile  E n d ü s t r i   P s i k o l o j i s i  , 1970’li yıllarda  E n d ü s t r i   v e   Ö r g ü t   P s i k o l o j i s i’ne çevrilmiştir.

                     “Endüstri Psikolojisi” sözcüğünün doğumu ise, 1904’te, Amerikalı yazar Bryan’ın bir makalesiyle başlar. Bryan, söz konusu olan makalesinde, “Bireysel Psikoloji – Individual Psychology” yerine yanlışlıkla “Endüstriyel Psikoloji – Industrial Psychology” terimini kullanmıştı. Bu suretle, büyümekte olan bir gerçeğe ilk imzasını atıyordu.

                      E/Ö (Endüstriyel/Örgüt)  Psikolojisinin varlığı iki fonksiyona hizmet eder:

                  1) İ n s a n  ve  i ş  y a ş a m ı  arasındaki ilişkinin bilimsel incelenmesi, yani bilimsel yönü,
                  2) Ö r g ü t l e r d e k i   t o p l u m s a l   s o r u n l a r ı   ç ö z m e k, ya da minimum’a indirmektir, yani uygulama yönü (Guion, 1960).      

                       Endüstriyel-Örgüt Psikolojisi’nin tarihsel gelişimini, beş döneme bölmek mümkündür:

I.        1. DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ DÖNEMİ :

           Bu dönemde isimleri geçen ve aşağıda yazılı başarılara imza atmış, katkılarda bulunmuş, kitap yayınlamış vb. hizmetlerde bulunmuş kimseler şunlardır:

           SCOTT,  filozof Wundt’un öğrencisi.
           İlgisi :  İnsanları etkileme, telkin ve tartışma;
           Uzmanlığı :  Reklamcılık;
           Eserleri :   1) “Reklam’ın Kuramı” (Theory of Advertising) (1903),
                              2) “Reklamın Psikolojisi” (Psychology of Advertising) (1908).

                                                                      -2-

           MÜNSTERBER ,  eğitimini Almanya’da yaptı, William James’in talebesi.     
           İlgisi :  İş yerlerinin dizayn’ı, işçinin belli işler üzerine seçilmesi,
           Uzmanlığı :  Her adayın ‘biricikliği’ne dayanan bireysel seçim. Vatman’lar üzerine yaptığı denemeler. (Ben, bunun 1950’lerde Türkiyede uygulanmasını anımsıyorum.)
           Eseri :  “Endüstriyel Etkinlik” (Industrial Efficiency) (1913).

           CATTELL :   Almanya eğitimli, daha sonra U.S.A.’da Columbia University.
           İlgisi:  Psikoloji’nin pratik faydaları ve günlük problemlere uygulanması,
           Uzmanlığı :  Yetenek Testleri ile endüstri’de işe adam seçme,  
           Eseri :  Bugüne dek Harcourt, Brace-Jovanovich firması tarafından sürdürülegelen bir şirket yönetimi.

           TAYLOR :  Mühendis,
           İlgisi :  İş dizaynı, zaman etüdleri yapmak; en kısa zamanda en verimli iş hareketini bulmaya çalışmak,
           Uzmanlığı :  İşe uygun adam seçmek, onları eğitmek;  parça başı işin mucidi,
           Eseri :  “Bilimsel İdarenin Ögeleri” (Principles of Scientific Management) (1911).

II.   BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI DÖNEMİ :

               Savaşların en büyük yararı  e n d ü s t r i   p s i k o l o j i s i’ne olmuştur. Almanya’ya savaş açan Amerika’da, kısa zamanda insan kaynaklarını en verimli bir şekilde kullanmak gerekiyordu. O r d u’da yapılması ‘kolay’ ve ‘zor’ işlerin acil ve adil bir şekilde düzenlenmesi gerekiyordu.  Fransa’daki kullanılan zeka test’i Binet idi ama bu tek tek uygulanıyordu, zordu ve zaman alıyordu. Gruplar için ivedilikle “A r m y   A l p h a   T e s t i” geliştirildi, ama testten geçirilecek bir buçuk milyon erin içinde okuma yazması çok zor hatta hiç olanlar vardı, bu yüzden çabucak “A r m y   B e t a   T e s t i” geliştirildi, böylece psikoloji ordunun içine girmiş oldu. Personelin sınıflandırılması ve değerlendirilmesi işlemleri Scott tarafından geliştirildi. O öylesine başarılı oldu ki, kendisine madalya bile verildi. Bu dönemde, “Journal of Applied Psychology”  (Uygulamalı Psikoloji Dergisi)’ sinin de ilk sayısı çıkarak bilimsel araştırmalar bunda yayınlamaya başladı.

                                                                         -3-

III. 1. ve 2. DÜNYA  SAVAŞLARI  ARA  DÖNEMİ :
 
                Savaş esnasında uygulanan test uygulama sistemine, savaş sonrası dönemde de devam edilir. Birçok psikolojik araştırma büroları açılır. ‘Carnegie Teknoloji Enstitüsü’nde bir büro açılarak burada satış elemanlarının, memurların ve yönetici personelin seçimi, sınıflandırılması yapılır. 1921’de de Cattell, test uygulanması için bir şirket kurar.

                 Ama 1925’lere doğru Endüstri Psikolojisi’nin yıldızı sönmeye başlar: Test sonuçları yetersizdir, testten geçenlerle geçmeyenlerin performansı arasında fark olmamaktadır; testler, “kişilik”, “motivasyon” gibi faktörleri gözardı etmektedir. Mamafih yayım ve kurumlar kısa zamanda çoğalmaya başlar:

. “Uğraşı Başlıkları Sözlüğü” (Dictionary of Occupational Titles), 1932’de yayımlandı,
.  Viteles’in, “Endüstriyel Psikoloji”si (Industrial Psychology) si yayımlandı (1932),
.  Gene Viteles’in “Çalışma Bilimi” (Science of Work) eseri yayımlandı (1934),
.  Joseph Tiffin, Perdue Üniversitesi’nde “Endüstri Psikolojisi” dalında ‘lisansüstü’ programa başladı,
.  Minnesota Üniversitesi’nden bir grup psikolog, araştırma projesine başlar,
.  Harvard Üniversitesi’nde, hiçbirinin psikolog olmadığı bir grup bilim adamı meşhur “Hawthorne Araştırması” gerçekleşir, sonuçta, Endüstri Psikolojisi’ne  “iş tatmini”, “motivasyon”, “liderlik”, “çatışma” gibi yeni kavramlar ve yeni konular katılarak, adının “Endüstriyel ve Örgütsel Psikoloji” adıyla değiştirilmesine zemin hazırlar.
.  Hitler’in Nazi Almanya’sından kaçan pek çok tanınmış sosyal bilimci U.S.A.’ya gelir. Bunların arasında dinamik ve yaratıcı bir insan olan Kurt Lewin, bir Alman olarak Hitler’in liderliği ve farklı liderlik şekillerini ve bunların etkisini laboratuvar ortamında inceleyerek günümüz liderlik kavramlarına damgasını vurur.

IV. 2. DÜNYA  SAVAŞI  DÖNEMİ :

                     Bu savaş, “işletme”lerin de kullanılabileceği bir takım aletlerin ve yöntemlerin büyük boyutlarda genişletilip geliştirildiği bir dönemi getirir. Askerleri bir takım  ö z e l   e ğ i t i m l e r e  seçmek üzere testler geliştirilir. Savaş uçaklarının ve silahların karmaşık sistemini insanın kullanımına daha uygun bir hale getirmek için ‘mühendislik psikologları’nın çalışmaları  M ü h e n d i s l i k   P s i k o l o j i s i’nin resmen temelini atar (APA’nın 21.bölümü). Hawtorne çalışmaları ve Lewin’in önderliğiyle önemini göstermeye başlayan sosyal ve güdüsel faktörler,  l i d e r l i k   e ğ i t i m l e r i’ne aktarılmaya başlanır. Aynı zamanda, ‘liderlik’ biçiminin, grubun performansı üzerindeki etkisi, ‘stres’ karşısında grupların gösterdiği direnmede grup birliğinin rolü incelenir.
 
                                                                        -4-

V.    SAVAŞ  SONRASI  DÖNEMİ :

                    1945-55 yılları arasında, E/Ö Psikolojisinin gelişmesi büyür:
 . Üniversitelerde “lisansüstü eğitim programları” yoğunlaşmaya başlar,
  . Kamu ve özel sektör, psikolog çalıştırmaya başlar,
 . 1948’de, “J. of Applied Psychology”nin yanısıra “İnsan Kaynakları Dergisi” (J. of Personnel Psychology” dergisi çıkmaya başlar,
 . 1950’lerden sonra, ‘Bilim dünyası’ ve ‘endüstri’, psikologlardan şikayete başlarlar; Bilim dünyasına göre, E/Ö Psikologları, yöneticilerin asistanları durumuna girmişlerdir. Birçok testler ve teknikler geliştirip bu yolla yöneticilere yardımcı olurken, sadece ‘pratik’ yararları göz önünde tutmakta, “iş davranışı ile ilgili kuramlar geliştirme”yi ihmal etmektedirler. İş dünyası da artık psikolojiyi yetersiz bulmaya başlar. Değişen iş ortamları, onların tekniğini ‘demode’ kılmıştır. Eskiden  e ğ i t i m  sektörü yoğunluktayken,  h i z m e t  sektörü hız kazanmaya başlamıştır, “beyaz yakalılar” (white collar people), “mavi yakalılar” (blue collar people) kadar sokaklara düşmüştür. K a d ı n l a r  da çalışma hayatına atılmıştır. Personel seçiminde yalnız  t e k n i k  değil, s o s y a l  ve  b i l i ş s e l (cognitive) yeteneklerin de dikkate alınması gerekmektedir.   

                   Tüm bu eleştiriler faydalı olur, ve özeleştiriyle E/Ö Psikolojisi kendini gözden geçirerek yeni bir atılım yapar: D o k t o r a  programları artar,  l a b o r a t u v a r  araştırmalarına hız verilir. M o t i v a s y o n  kuramları geliştirilir. “İşe karşı tutum”, “örgüte bağlılık”, “örgüt yapısının performans üzerindeki etkisi” ilgilenilen araştırma konuları olur..

                   Böylece, E/Ö Psikolojisinde iki kanat gelişir:

 1) Ölçme-Seçme-Eğitim, bunların “verimliliğini arttıracak yöntemler” geliştirme, bu “yöntemlerin performans üzerindeki etkisini” inceleyen  Endüstri Psikolojisi, ve
 2) “Örgütsel faktörlerin performans ve iş doyumu üzerine etkisi”ni ve bu “faktörleri daha verimli hale getirmek için nasıl değiştirilebileceği”ni inceleyen Örgütsel Davranış.

                   1956’da, “Ford” ve “Carnegie” Vakıfları, Gordon ve Howell adlı iki ekonomisti geniş bir tarama için görevlendirir. Onların bulguları şunlardır:  İ ş l e t m e ,  d a v r a n ı ş   b i l i m l e r i n i n   b i r   u y g u l a m a   a l a n ı d ı r . Bu raporla, psikolog ve sosyolog’ların kadroları artar, keza bu konuda verilen dersler de. Lisansüstü programları çığ gibi çoğalır. Böylece  P s i k o l o j i,  İ ş l e t m e okullarına resmen girer.  Sonuç, “İş dünyası” ile “Bilim dünyası” bir işbirliğine girişmiş bulunmaktadır; iş dünyası gereksinim belirtmekte, bilim dünyası ise bildiklerini uygulamakta, bilmediklerini ise araştırmaktadır. Uygulama ve bilim, hep yanyana, birbirini tamamlamak durumundadır. Ne biri, ne diğeri birbirinden daha ağırlıklı değildir. 
  
                                                                       -5-

                                E/Ö  PSİKOLOJİSİ’NİN  AVRUPA’DAKİ  KONUMU

                   Avrupa’da bu dal, daha ziyade İş/Örgüt Psikolojisi olarak anılır. İngiltere ve Almanya hariç, diğer bazı Avrupa ülkelerinde bu branş, 1960’lardan sonra yeşermeye başlamıştır. Uluslar arası perspektiften bakıldığında, Avrupa topluluğunun yapısı, kültürü ve tarihi, Avrupa’da psikolojinin bu bölümü alanında yapılan çalışmalara belli bir özellik verir. Eğitim sistemi, endüstrinin ve işletmelerin yapısı, hükumetin rolü, işçi ve işveren ilişkileri, demografik ve ekonomik durum, bunların hepsi, ne tip konuların araştırılacağını etkiler. Bu nedenlerle bu alanda yapılan çalışmaların bir özelliği, ç o k   f a z l a   ç e ş i t l i l i k  göstermesidir. D i l   f a r k l ı l ı k l a r ı  bunda önemli bir rol oynar.

İNGİLTERE :  Myers, 1920’lerde, iş kazaları, iş seçme, iş hareketlerinin incelenmesi, endüstriyel  huzursuzluğu içeren bir kitap yayınlamıştır. Hemen hemen eşzamanlı kurulan “Endüstriyel Psikoloji Ulusal Enstitüsü” (National Institute of Industrial Psychology) ikinci dünya savaşına kadar etkin kalmıştır. İngiltere, ö l ç m e  geleneği olan bir ülkedir, dolayısıyla en yoğun faaliyeti “seçme”dir. Bu alanda hizmet vermiş isimler Spearman, Galton ve Burt’dür.
  
ALMANYA :  İş ve Örgüt Psikolojisinin temellerinin asrın başında atılmasına karşın, Hitler zamanında tüm psikoloji birimleri dağıtılmıştır. Konunun tekrar gündeme gelmesi 1950’lerden sonradır. Ancak üniversitelerin bu alana karşı ilgisi sınırlıdır ve yapılan eğitim çoğunlukla “Teknik Yüksek Okul”larda (Technische Hochschule) okutulmaktadır.

KUZEY  AVRUPA  ÜLKELERİ’nden hemen yalnızca Hollanda’da bu yönde çalışmalar daha 1930’larda başlamıştır. Bu çalışmaların temel  konuları  “ölçme” ve “seçme” idi ve 1960’lardan sonra yavaş yavaş daha evrensel topik olan “iş dizaynı”, “iş ve performans değerlendirmesi”, “endüstriyel demokrasi”, “işçi katılımı”, “iş doyumu ve motivasyon”, “örgütlerde değişme”, ve “tüketici psikolojisi” bölümlerini de içermeye başladı. Üniversiteler ile olan ilişkileri de gerçekten memnunluk verici bir düzeydedir. (? İngiltere’nin etkisi, ? alışılagelmiş, dünyaya yaygın bir ticaret sistemine uzun yıllardır sahip olmaları?)

                                                                        -6-

TÜRKİYE’DE  E/Ö  PSİKOLOJİSİ

                    Türkiye’de, diğer dünya ülkelerina kıyasla, üniversiteler bu konuyu benimseyip eğitim proğramlarına ciddi olarak almış değiller. Bugüne kadar bildiğimiz, HACETTEPE, ODTÜ, İSTANBUL, BOĞAZİÇİ Üniversitelerinde Psikoloji bölümlerinde “İş Psikolojisi” dersleri de verilmektedir. Biz de burada, Kadir Has Üniversitesi’nde geçen ders yılından başlayarak bu kervana katılmanın kıvancını duymaktayız.

                    Türkiye’de ilk kez İstanbul’da ilk kez 1951’de, trafik güvenliği ile ilgili çalışmalar yapmak amacıyla “İstanbul Belediyesi İETT Kurumu” tarafından bir “Psikoteknik Laboratuvarı” kurulmuştu. (Yanılmıyorsam bunlar, o yıllarda olan iki büyük trafik kazasının, biri Tünel’in kayışının kopması ve diğeri Şişhane’de bir tramvayın frenlerinin bozularak geri geri kayarak bir kaza işlemesi sonucu çevrenin tepkisi üzerine başlatılmıştı. Özellikle vatman’ların, ki hemen hepsi ilkokul mezunu idiler, bazı özel yetilere sahip olmaları düşünülüyordu.)

                    Daha sonra, Devlet Demiryollarının tamir ve yapım atölyelerinin yoğun bulunduğu Eskişehir’de uygulamalı bir “psikoloji laboratuvarı” açılmıştı. En sonunda da, Ankara’da, 1968 yılında, Fransızlarla yapılan işbirliği sonucu bir “Psikoteknik Laboratuvarı” açıldı. Bu laboratuvarlar o işletmelerin elemanlarının seçiminde, işe yerleştirilmesinde ve terfi ettirilmesinde, yani pratik amaçlarla uğraştılar.

                    Marmara Üniversitesi’nde kurulan ve akademik bir işlev gören “Örgütsel Davranış” (ÖD) adlı bir anabilim dalının kuruluşu gerçekten sevindiricidir. Çalışanların hemen hepsi psikologdur.

                    1955’lerden başlayarak 1992’ye kadar süregelen Ulusal Psikoloji Kongreleri’nde dikkati çeken noktalar, gerek tebliğ ve gerekse araştırma bölümlerinde sayıları gitgide artan çalışmalarla (Kepir-Sinangil), yurdumuzda da enternasyonal düzeydeki konuların ele alındığı ve incelendiği gerçekten iftihar edilecek bir konudur: “personel seçimi”, “iş ortamında stres”, “tükenmişlik”  (burnout), “iş kazaları”, “toplam kalite yönetimi”, “yöneticilerde cinsiyet farklılıkları”, “güç tipleri ve grup etkinliği”, “yöneticilerde karar verme-kaygı ilişkileri”, “performans değerlendirme ve iş doyumu ilişkisi”, “örgüte bağlılık”, “iş doyumu ve işgücü devri”, “örgütlerde güç kullanımı ve cinsiyet farklılıkları” bunlardan en önemlileridir. Büyük iş veren şirket ve kuruluşlar, holding’ler artık E/Ö alanına giren uygulamaların, “insan kaynakları/personel bölümü yöneticileri”, “teknik müdür ve mühendisler”, “planlama müdürü”, “teftiş kurulu üyeleri”, “halkla ilişkiler bölümü” “genel müdürler” gibi merciler tarafından yapılmaları ve bunların çoğunun psikologları bir ya da diğer şekilde kullanmaları artık neredeyse rutin hale gelmiştir.

                    (Prof.Dr.Suna Tevrüz’ün editörlüğünü yaptığı “Endüstri ve Örgüt Psikolojisi”nden derlenmiştir.)

                                                                        -7-

                    İ ş   P s i k o l o j i s i,
 
1) İş arayanın kendi kişiliği, davranışı, iletişim yöntemleri;
2) İşyerinin yapı ve örgüt nitelikleri, iş veren(ler)in kişilik yapı ve beklentileri;
3) İşyerinde çalışan diğer insanların işe yaklaşım, birbirleriyle etkileşim, uyum sağlama ve beklentileri, olarak üç bölümde incelenebilir.

                    Bunların, iş arayan ve bulduktan sonra da çalışan kişi açısından, yani birinci ve üçüncü şıkkındakilerin ortak paydaları, “kişilik” “davranış”, “iletişim ve etkileşim yöntemleri”, “motivasyon”, “planlama”, “strese tepki gösterme”, “problem çözebilme”, “güdülenme ve öğrenme”, “zaman yönetimi”, “yaratıcı düşünme”, “kontrol”, “değişme ve gelişme” vb. gibi insan faktörlerini içermesidir.

                    Bunlara karşılık, i ş y e r i’nin – örgüt’ün de, fiziksel bir plant olarak çalışanların gerek fiziksel ve gerekse ruhsal gereksinimlerini karşılamak gibi bir zorunluluğu vardır; örneğin sağlığa uygun olup olmadığı, solunulan havanın metre kübü, tuvaletlerin temizliği, su ve ışıklandırma, yemekhane kolaylığı, ücret ve promosyon kuralları, hastalık-sağlık sigortaları, izin günleri, emeklilik vb.. Bunların ötesinde işverenler -ki onlar da bir tür insanlardır- ve çalışanlar -ki onlar da insanlardır- arasındaki iletişim yolları (örgütsel iletişim), (stres ve tükenmişlik ‘burnout’), (örgütsel problemlerde çalışanların kendilerinin haklarını savunma şansı – federasyon vb. kurumlaşma), (problemleri çözebilecek merciler ve tartışma kural ve yöntemleri) ö r g ü t s e l   p s i k o l o j i’nin çalışma alanına girer.

                    İş yerinde oluşan s t r e s  ve bununla gerektiği şekilde bağdaşamama, bize göre, olabilecek en yüksek sorundur. Bizler Amerika’da, hastane ve benzeri kurumlarda, ayda bir, dışardan gelen bir psikolog grubu olarak, “yuvarlak masa” toplantıları yaparak bu problemle uğraşırdık. Bu tür toplantılarda hiç kıdem farkı yoktur; tüm tartışmalar o zaman ve mekana bağlı kalmak şartıyla, ister sekreter ister genel müdür, karşılıklı olarak konuşulur, ve çözüm yolları aranır.

                                                                      -8-

                                O l u m l u   v e   O l u m s u z    Y A K L A Ş I M

                    İş Psikolojisi’nde, ister iş arayın ya da günlük iş yaşamında birileriyle bir problem çözmeye çalışın, ya da bir dilekte bulunun, en önemli faktör  sizin y a k l a ş ı m   s t i l i ’ nizdir (attitude, behavior). “Ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz en önemlidir” meseli çok doğrudur.

                    Davranış Bilimleri, adının da üzerinde olduğu gibi,  i n s a n   d a v r a n ı ş l a r ı n ı  inceler. Davranışlar, insanın “kişilik”inin önemli bir gösterisidir. Kişiliği ilerde daha geniş kapsamlı olarak inceleyeceğiz. Amerika’da hemen her kurumda, duvara asılı şu ilanı görürsünüz: “MÜŞTERİ DAİMA HAKLIDIR!” Bu, satıcı bölümünün, uyması gereken birinci davranış kuralıdır.

                    O l u m l u   bi r   y a k l a ş ı m   n a s ı l   o l u r?

1.   Yargılamayan,
2. Kendini ve olayları kontrol eden,
3. Yaratıcı düşünme ve planlamayı uygulayan,
4. İyimser,
5. İyi iletişim kurabilen kişidir.

                    Hiç bir zaman kişinin görünüşüne, onun kendi tavrına bakmaksızın, önyargılı olmayın. Olayların ve insanların iyi taraflarını görmeye çalışın; onun derdini anlatmasına yardımcı olun.

                    Kendinize ve yeteneklerinize güvenin. Baskı, derece, patronluk insanları kızdırmak ve sizden soğutmaktan başka bir işe yaramaz. Kontrolde olun.  Sesinizin tonunu yükseltmeyin, karşınızdakin sözünü kesmeyin, onu yalnış olduğuna iknaya çalışmayın, her zaman “siz” diye hitap edin. Gülümseyin; gerçekçil, olgun, temkinli ve anlayışlı davranın. Bir anlaşmazlık varsa, “Hiç olmazsa, anlaşamayacağımız konusunda anlaştık!” diye bir espri yapabilirsiniz. Daima el sıkışarak ayrılın, anlaşılamayan noktaları not alarak, başka bir oturumda çözmek ümidiyle ve o havada ayrılın. Müşterinin ya da patronun ardından konuşmayın, yerin kulağı vardır sözü çok doğrudur. Hayatınıza değil ama, işinize mal olabilir ve esasında etik değildir de.
 
                                                                         -9-

                    Yaratıcı Düşünün. Dahi Mozart yaratırken kimseye sormuyordu ama, başta babası, herkesten öğrenirdi. Yaratıcılığın basitliği yoktur, kendinizi ve çalıştığınız kurumun çıkarına her türlü yaratıcı düşünce, proje hakkında, uluorta değil, gerekli yer ve kişilerle müzakerelerde bulunmaktan çekinmeyin. “Problem çözebilme yeteneği”, gerçek zekanın göstergesidir. Gününüzü ve haftanızı, daha başlamadan planlayın, stratejiler üretin.

                     Değişimle başa çıkabilme, uyum sağlamanın en önemli maddesidir. Devamlı değişen bir dünyada yaşıyoruz. Değişmeler kriz yaratabilir, bu krizleri aşabilenler, yeni ortamlara uyum sağlayabilen türler hayatlarını devam ettirebiliyorlar (Lamarck!).

                     İyimser olun. “Bir bardağın yarısı boş” diyeceğinize “Bardağın yarısı dolu” diyebilirsiniz. İyimser olmak, gerçekçil olmamak demek değildir. Olaylara iyi yönden bakar, kötü gelişimler için erdemli kararlar alırsanız, gelecek için ümit beslememeye imkan yoktur. Tabiidir ki, körükörüne iyimserlik doğru değildir, zira ‘gerçek’in doğru olarak değerlendirilmesini engeller. Bizler, gerçeğe duyarlı bir iyimserlik öneriyoruz.

                     İyi iletişim, her türlü başarının aracıdır. Her türlü iletişimde ilk kez,  d i n l e m e y i   b i l m e l i d i r . İnsanlar konuşmasalardı, sözlü ve sözsüz mesajlar vermeselerdi, tavırlarının, düşünce ve planlarının ne olduğunu bilemezdik. İlerde “iletişim”i çok daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Bir iletişim asrında yaşıyoruz demekle hata etmemiş oluruz.
                     İnsanlar ‘olumsuz’ doğmaz. Bu tür davranışta kişiliğin ve aile yapısının, genel kültürün, inanç sistemlerin, kişinin hayat hikayesinin ve en önemlisi, ç e v r e’nin rolü büyüktür. Eğer günlük hayatımıza şöylecesine bir göz atarsak, para, siyaset, ırk ve din, futbol, dünyada olup bitenler, günlük alışveriş ve bunlar hakkındaki tutumumuz, bizlerin dışındadır ve yaşıyarak öğrenilmiştir. Hiç bir makina yüzde yüz randıman veremez, ama “olumlu bir tavırla”, öğrenmeye ve eleştirilmeye ve her hususta fikirlerimizi uygar bir şekilde tartışmaya açık olmakla hem topluma uyum sağlar, hem de kendimizi yüceltebiliriz. Y ö n e t i m’de de olumlu tavır, diğer yönetim becerilerini, herkesi ya da tümünü geliştirecek bir niteliktir.

                     İnsanların (düşünceleri), (duyguları) ve (aksiyon-hareket-davranışları) vardır; düşünceleriniz ve duygularınız size özeldir, ama ‘davranışlarınız’ toplumda sizlerin sorumluluk düzeyinizi tayin eder.

                                    
                                                                      -10-
 
                                                E T K İ L İ     D İ N L E M E

                     (Arthur K. Robertson’un -E.Sabri Yarmal çevirisi- “Etkili Dinleme” Adlı Kitabından)

                     Başarının çoğu, diğer insanlar üzerinde bıraktığınız ‘kendine saygı’ ve ‘güven’ hislerine bağlıdır.

                     Az sayıda insan, kendilerine doğal gelen  i y i   b i r   d i n l e m e  yeteneğine sahiptir. Bu bir “kendi-disiplin”dir (self-discipline).

                     Bizler, günlük yaşamımızda her türlü uyarıların: cep telefonu, televizyon, araba kornası, yoldan geçen taşıtların kulak yıpratıcı sesleri gibi yararsız hatta zararlı gürültülere karşı kendimizi korumak için  b l o k e   e d i c i  bir davranış sergiliyoruz, sanki duymamış, kızmamış gibi duyularımızı aldatıyoruz, “duymamaya, dinlememeye” alıştırıyoruz kendimizi.
                     İçinde yaşadığımız toplum, inanılmaz bir hızla ‘hareket’, ‘hız’ ve ‘şiddet’ (aggression) ögelerini birbirinin üzerine bindirmekle meşgul. Açık oturumlarda, televizyon şov’larında, özellikle politikacıların hatta saygıdeğer gazetecilerin nasıl hep bir ağızdan, cümbür cemaat, konuştuklarını üzüntüyle izliyoruz. Her kes bir üstünlük, bir şeyler kanıtlamak çabasında. Bir maç sonrası, oyundan kan ter içinde, nefes nefese çıkan bir futbolcuyla röportaj yapan bir muhabirin söylediklerine bakın: “Hasan, teşekkürler, zorlu bir maçtı değil mi? çok iyi oynadınız ama, çok da fırsatlar kaçırdınız. İlk haftayımda daha iyi oynadınız ama, ah hakem o penaltıyı verseydi. İnsanın keyfi kaçıyor, değil mi? Eğer bu üç puanı almış olsaydınız, ligde ikinci sırada olan ‘Yeşilbahçe’ ile aynı puanda olacaktınız, hatta, averajınız iki daha yüksek olacağından daha önde olacaktınız. Ee, şimdi ne diyeceksin bakalım?” Vallahi herkes ağzından baklayı çıkarabilir, ne derseniz deyin. Halbuki muhabirin ödevi, belki de basitçe: “Neler söyleyebilirsiniz, lütfen!”olmalıydı. Maçın spikerliğini yapan ahmak da ondan farklı değil.
  
                     Herkes konuşmak, sorgu sorulmamak için dinlememek ve yanıt verme sorumluluğundan kaçmakta. Kendini ‘aşağı’ (inferior) hisseden herkes sürekli konuşarak, sözüm ona üstünlüğünü kanıtlamak isitiyor. Sonuç: çok konuşma itici bir olay oluyor. Atalarımız boş yere “Söz gümüşse sükut altındır!” dememişler.
 
 
                                                                        -11-

                     İ l e t i ş i m, sadece konuşmakla başarılamaz. Şu anda ben konuşuyor ve siz dinliyorsunuz. Şu andaki rollerimiz bu. Bu, her an tersine çevrilebilir. Umuyorum ki, benim, sözsel-verbal iletişim gayretim, hiç olmazsa yüz, göz ve vücut dilinden deşifre edebildiğim kadar, karşılıklı ‘iletişim’e yani “etkileşim” e dönüyor. “Dinlemek”, “konuşmak”tan daha çok aktif, enerji tüketen bir olaydır. Onun için uzun konuşmalarda, dinleyicilerden bazıları çok enerji tüketerek uykuya dalar -Tabii konuşmacı sizi uyutmazsa!-

                     Başlangıç noktası, dinlerken iletişim kurduğunuzu bilmenizdir. Temel nokta, “ne söylediğiniz” değil, “ne ilettiğiniz”dir.

                     E t k i l i   D i n l e m e   D i l i   tüm bedeni kullanır; kulakla başlar ve içimizdeki herşeyi harekete geçirir. Benzer fikirleri ve duyguları anımsatır ya da çağrıştırır, sonunda da kazanılmış bir öge olarak kafanızda bir yerlere kaydeder. N o t   t u t m a,  ‘işitmek’ten başka ‘dokunma’, yazılanları ‘görme’ gibi diğer duyuları da içerdiğinden, daha etkin bir dinleme yöntemi sayılır.

                     “Dinleyen, anlatandan daha arif ola!” diye bir mesel vardır.

                       İş ve iletişim alanlarında genel inanç, ‘konuşma’nın iki katı kadar ‘dinleme’ye gereksimim olduğudur.

                       D i k k a t l i  D i n l e m e  ile elde edilebilecek en önemli üç kazanç şunlardır:

1) Kendinize olan  s a y g ı n l ı ğ ı n ı z  artar,
2) D i n l e m e   y e t e n e ğ i n i z i  arttırırsınız, ve,
3)   İlgilerinizi ve sözcük düzeyinizi tanır ve genişletir; daha etkin, daha prodüktif ve kazançla sonlanabilecek bir iletişim ve etkileşim kurabilir, dolayısıyla da iş potansiyelinizi arttırabilirsiniz. 

                                                                    x   x   x

                                                                      -12-

                                İ Ş   H A Y A T I N D A    M O T İ V A S Y O N

                        İçinde yaşadığımız bilgi çağında, her birey, hergün artan iletişim kaynakları aracılığıyla,  bilgisini bilinçli ya da bilinçsiz geliştirmekte, bu nedenle yararı daha büyük olabilecek fikirler üretmektedir.

                        B i r e y, yararlı fikir ürettiğinin farkına vardığı andan itibaren, bu üretimden faydanılması ile  m o t i v e  o l u r. Bugün çalışma hayatımızda  “i n s a n” ögesinin en yüksek değer olduğu kanıtlanmıştır. İnsanı verimli çalıştırmak, ancak onu en iyi şekilde motive etmekle mümkündür.

                        İster bir ‘patron’ şirketi olsun ya da ‘kollektif’ holding, iş hayatının efektif bir tarzda sürebilmesi için, yapılacak periyodik toplantılarda, başkanın, toplantıya katılan kişilerin hemen  h e r b i r i n e  söz verip fikir üretmesini istemesi, o fikirler ister uygulansın ister uygulanmasın, fikir üreticisini  m o t i v e   e d e r. Hele toplantının kayda geçirilen notlarında, katılımcıların isimlerine yer verilmesi ve bu isimlerin açıklanması, ek bir  m o t i v a s y o n  nedenidir. Bugünün iş dünyasının motto’su şudur:  ‘Ben yok, biz varız!’

                        Yani, ne iş yaparsanız yapın, bugün dillerde dolaşan “Yönetim sloganı”, bir işin en iyi bir şekilde “e k i p – takım (team)” tarafından yapılmasıdır.  Peki ama nasıl?

                        Bürokrasi ve teknokrasi’de, çalışanlarda bir “takdir edilmeme” korkusu mevcuttur. Onlar, farkında olarak ya da olmayarak, özellikle kendileri ile eşit düzeyde gördükleri kişilerle yarıştadırlar. (Bir ailede, yaşları birbirlerine yakın kardeşler arasında olabilecek yarışma:  Sibling rivalry gibi.) Bu yarışta önde görünmeyi, kurumların zararı pahasına arzu ederler.

                        Yönetimin başarısı için, kişinin, altında çalışanlarla (yani yönetilenlerle) sık sık toplantılar yapması elzemdir. Bu toplantılarda yöneticinin, o işte başarıya ulaşabilmesi için, o projede rol alacak tüm eşdüzey arkadaşları toplayıp şunları yapması gerekir:

                        1)   Rolleri paylaştırmak,
                        2)   Herbir arkadaşın rolünün gereğini getirdiğini açıkça incelemek,
                        3) Herkesin, başarıdaki payını açıkça tanımak ve tanıtmak, ve,
                        4) Rolü ne olursa olsun, iyi performans gösterini ödüllendirmek.

                                                                          -13-

                        Doğuştan haris ve bencil olan insanoğlu için  b i r i n c i l   k a v g a, “yaşam” ve onu edinip devam ettirme yolunda verdiği ‘beslenme, barınma’ (Eski tabirle iaşe ve ibade) savaşıdır. Bu da yaşadığımız çağdaş hayatta, yaşamın gerektirdiği dayanıklı ya da dayanıksız bir sürü tüketim ve sanayi ürünlerine, örneğin giysiler, araba, cep telefonu, mal mülk vb. sahip olma arzusuna endekslenmiştir.

                        Bu gereksinimleri yerine getirebilmiş insanoğlu için  i k i n c i l  ve en önemli uğraş, “güç kavgası”dır. Güç mücadelesinde, işinden ve yaptıklarından “başarı” elde ettiği, en önde gelen bir öge’dir.

                        B a ş a r ı, insanı, çevresindeki kamuoyunda güçlü kılar. İnsan, elde ettiği gücü de, kolay kolay terketmek istemez. Bunu en ileri hatta hastalık derecesinde birçok siyaset adamında görmekteyiz. Başarıyı paylaşmak, kısa zamanda, ‘koalisyon’daki ‘gücü paylaşmak’ anlamı ve zorunluluğunu da getireceğinden, kudreti elinde tutan kişi bu paylaşıma razı olmaz ve kavga da ondan çıkar.

                        (Bu notlar, Dr. Üzeyir Garih’in “İş Hayatında Motivasyon” isimli eserinden özetlenmiştir.)

                        Eski çağlardan bugüne dek kurulmuş ve batmış imparatorluklar, beylikler, prensip itibariyle bireylerin güç ve kudretine dayanmışlardır. Hiyerarşiye saygı göstermek koşuluyla, paylaşılabilen güç, daha uzun süre iktidarda kalır; aksi takdirde daha kudretli kişiler tarafından ele geçirilmeye mahkumdurlar. En kudretli güç,  h a l k ı n   g ü c ü d ü r.  Bu nedenle, “Demokrasi”, ondan daha iyi bir sistem bulununcaya kadar en etken ve en adil gerçek bir kuvvettir. Devletleri, imparatorlukları yıkabilirsiniz ama milletleri asla.

                                                                        x    x    x
 
                                                                            -14-

                        İnsanları algı açısından birbirlerinden farklı kılan şey, kendi duygusal ve düşünsel çevrelerine göre anlamaları ve yorum yapmalarıdır. İnsanın davranış biçimine, g e r e k s i n i m l e r  ve  m o t i v a s y o n l a r ı  yön verir. Psikolog  Maslow’a göre (1954),  i n s a n, örgütlenmiş bir bütündür ve ancak bütünü ile motive olur.  Dikkatimizi sadece o andaki görünürdeki dürtü üzerine yoğunlaştırırsak, bütünü gözden kaçırmış oluruz.

                        Maslow, insanın, algılarına yön veren gereksinimlerinin ne şekilde doyumluluk bulduğunu ve bu doyumluluktan sonra onun varabileceği noktaları, yapabileceği aşamaları gösteren bir “G e r e k s i n i m   p i r a m i d i” ile insan gereksinimlerinin bir sıralamasını yapmıştır. Bu sıralamada en alt sırayı, bedenin yaşamı için elzem olan  “biyolojik gereksinimler” alır. Bu taban gereksinimlerin doyurulmasından sonradır ki daha üst düzeyde bulunan “psikolojik” gereksinimler doyum için sıraya girebilirler.

                                                                            *

                                                                                                                                       
                                                              *       ‘Kendini      *
                                                                 Gerçekleştirme’
                                                                (Self-realization

                                                   *              İtibar-Kudret’        *
                                                                    gereksinimi
                                                                       (Power)
                                               
                                         *              ‘Sevgi’ Gereksinimi (Love)          *
                                      
                                    *                 ‘Güven” (Trust) Gereksinimi              *  
  

                              *                    Fizyolojik, Biyolojik’ Gereksinimler                  *

                                        
                        ——————————————————————–

                                                                            -15- 

                        Gereksinim piramidi’nde görülen gereksinimleri, zamanında yeteri kadar doyuma ulaştırmış kişinin kendine güveni vardır. Bu öge, onun çevreyle olan ilişkilerinde de güvenli bir ortam yaratmasına neden olur. Özgüven, insanı çalışmaya ve başarılı olmaya daha hızlı motive eden bir etkendir.

                        Prof.Dr. İlkay Kasatura, “Kişilik ve Özgüven” adlı kitabında,  bizlere şu örneği sunuyor:

                        “Psikoterapiye devam eden genç bir muhasebeci hanım, önündeki beş yıl için amaçlarını, ‘gereksinim piramidi’ne çok uygun bir şekilde ortaya koyuyor.

                        “Çok yakın bir zaman dilimi içinde, hayatımda çok önemli 3 şeyi değiştirdim: Boşandım, iş değiştirdim ve ev değiştirdim. Bütün bu değişimi bu dönemde sindirmeye çalışıyorum. Ayrıca, bir erkekle, evliliğimden hemen sonra bir ilişki yaşadım. Bu ilişkide, şaşkınlık döneminin de etkisi olduğunu biliyorum. Ama bu ilişkide de, hayattan beklentilerim konusunda bir tutarlılık sözkonusu değildi. Bütün bu yaşadıklarımdan sonra artık geçmişe, bana deneyim olarak ders vermesi dışında, dönmek istemiyorum. Ne kadar yol yürüdüğüme değil, ne kadar yol yürüyeceğime bakmak istiyorum. İşim konusunda kendimi geliştirmek içim, mesleğimin gerektirdiği daha fazla donanıma gereksinimim var. Bunun için, önümdeki beş yıl içinde, İngilizce öğrenmek, bilgisayar deneyimimi arttırmak ve şu anda çalıştığım şirket ya da başka bir şirkette, daha iyi pozisyonda, daha iyi bir ücretle çalışmak istiyorum. Ayrıca, yeterince para biriktirebilirsem, İngiltere’deki kısa dönem bir İngilizce kursuna katılmak da hedeflerim arasında. Ancak, bir sene boyunca evimin kredi borcunu ödeyeceğim için, maddi yönden zorlanmamak için bu dönemde, şirketin açtığı kurslara katılacağım. İkinci etapta ise, bir araba almayı düşünüyorum. Sosyal açıdan kendimi geliştirmem gerektiğine inanıyorum. Bunun için, iş dışındaki yaşantımı bundan sonra, bir erkeğe yoğunlaştırmak yerine sosyal ilişkilerimi geliştirmek için akılcı planlamaya çalışacağım. Bunun için de, mesleğim dışında da beni geliştirecek ve ufkumu açacak çeşitli kültür sohbetleri, paneller ve konferanslar gibi aktiviteleri izlemek istiyorum. Ve, kitap okumaya zaman ayıracağım. Ve sosyal açıdan yeni arkadaşlara da gereksinimim var. Evlilik konusu ise, ancak çok değerli ilişki kurabilirsem gündeme getirebileceğim bir konu. Sorumluluğun ortak paylaşıldığı, yaşamı ortak götürmenin mutluluk vereceği ve karşımdaki insanın da tek başına ayakta  durabildiği, ortak zevklerin olduğu kadar, ‘bireysel’ zevklerin de gerçekleşebildiği bir insan çıkarsa, çok iyi tanımaya çalıştıktan sonra evlenmeyi düşünüyorum. Çünkü çocuk sahibi olmak da, sorumluluğun ‘ortak’ paylaşıldığı ve doğru eğitim verilebildiği takdirde güzel bir duygu olsa gerek. Bu duyguyu tatmak için, 35 yaşıma kadar vaktimin olduğunu düşünüyorum.

                        Bunlar şu anki düşüncelerim; uygulamaya geçmek için akılcı davranmam ve deneyimlerimden ders almam gerekli.”  

                                                                         -16-

                        İnsanoğlu, doğumdan yetişkinlik yıllarına kadar ve yetişkin yaşamı boyunca, kendisine özgüveni olup olmaması açısından, 3 ayrı  d a v r a n ı ş   b i ç i m i  sergiler:

1. Bazıları, yalnız kendini düşünür ve kendi çıkarları uğruna, başkalarını, agresif bir şekilde arka plana itebilirler,
2. Bazıları ise, başkalarının hak ve çıkarlarına, kendi  hak ve çıkarlarından daha fazla önem verirler ve dolayısıyla da, başkalarının, kendi haklarını çiğnemesine fırsat verirler,
3. Üçüncü ve ‘özgüveni’ yansıtan davranış biçimi ise, insanların, önce kendi hak ve gereksinimlerini düşünmekle beraber, başkalarının hak ve duygularını da hesaba katarak, onlara saygı gösterip gerektiğinde ‘adil’ (fair) şans vermeleridir.

                        Bir birey’in, kendi özgüveni’ni ortaya koyabilecek şekilde davranabilmesi, onun ‘Gereksinimler Piramidi’ndeki gereksinimlerini doyurabilmesine bağlıdır. Kişiliğin gelişme döneminde, çocukluğun çok erken yıllarından başlayarak, bu temel gereksinimlere doyum sağlanamaması, travma (Ruhsal sakınca) yaratabilir.

                        Peki,  ö z g ü v e n  ne zaman ve ne şekilde gelişir, pekişir?

                        Bu konuda, psikanalitik yorumlara öncelik vermek, bilimsel arena’da klasik bir yanıt olmuştur. Sigmund Freud, çocuğun, doğumundan itibaren gelişim düzeylerini şöyle sıralamıştı:

1. O r a l  evre : Bebekliğin ilk yılı. Fizyolojik gereksinimlerin en yüksek olduğu, psikoloji’nin daha ‘id’ düzeyinde, dürtülerle dolu bir evre. Anneye bağımlılık ve güvenin, anne tarafından mükemmele yakın bir şekilde sergilenmesi şart. Yoksa, ciddi akıl rahatsızlıklarından sigara-alkol-uyuşturucu bağımlılığına, körükörüne bağımlı (dependent) kişilik yapısına kadar ruhsal yapı bozuklukları oluşabilir.

2. A n a l   evre :  Bebekliğin 2-3’cü yılları; anneleri yıldıran “No, No” yılları. Tuvalet eğitiminin , kendi başına dünyayı tanımaya gayretlerin yoğunlaştığı bir devre. Eğer birinci dönem iyi atlatılmışsa, ve bu evrede anne tarafından sıkı sıkı bastırılmaz ya da kontrol edilmezse, çocuk dünyaya karşı o kadar sert “Savunma Mekanizmaları” düzenlemez, ve sonuçta da kazancı ve kaybı dengeli bir şekilde benimseyebilen, kendine ‘özgüveni’, büyük bir olasılıkla yüksek bir düzeyde, normal ya da normal üstü bir çocuktan bahsediyoruz demektir. “Kişilik” gelişimi ve “Karakter Formasyonu” daha doğumdan başlamakla beraber bu evre karakter gelişiminin ilk kalesi sayılır.

                                                                         -17-

3. F a l l i k  evre :  Çocuğun, cinsel organının varlığının farkına vardığı, başkalarıyla yarışma halinde bulunduğu, karşıt cinse ilgi gösterip anne ya da babasıyla yarışmaya girdiği, cinsel fantazi’lerinin hayata geçtiği: 5-7 yaşları. Buna, ‘Ödipal Faz ya da Karmaşa’ (Oedipal Phase or Complex) de denir. Bu, çocuğun gerçek motivasyonunun da bir göstergesi olabilir.

4.  L a t a n t  evre : Bu evre, Ödipal’ın sonu olan 7 yaşından, ergenlik öncesi 11,12 yaşlarına kadar uzar (Pre-puberty). ‘Latant’ (Latent- sessiz, uykuda) denmesinin nedeni, çocuğun sportif ve sosyal olaylarla meşgul olması, kendi cinsleriyle daha ziyade arkadaşlık etmesi (Bu nedenle ‘natural homoseksüel epizod’ da denir) ve karşıt cinse olan tepkisi bakımından ‘farksız’ (Indifferent) davranmasıdır.

5.  E r g e n l i k  evresi :  13-21 yaşları arası. ‘İlk’ (13-15), ‘Orta’ (15-18) ve ‘Son’-‘Geç’ (!8-21) olarak da ayrılabilir. Kişilik ve cinsel tercih-seçim, prensip itibariyle oturmuş ve gelecek kaygısı, sosyalleşme ön plana geçmiştir.

6.  ve 7. evre’ler,  E r g i n l i k –  O l g u n l u k (Maturity)ve  y a ş l ı l ı k  (Senescence) olarak nitelendirilmiştir.

                                                                      -18-

                        1920-1940’larda, büyük İngiliz Psikoanalisti  Melanie Klein, bebeğin anne ile olan ilişkisinin son derece hayati bir önem taşıdığını; deprese olmayan, dolayısıyla bebeğine “iyi meme verebilen”, sonuçta da “iyi anne = İyi dünya” izlenimi yaratan bir annenin ancak “özgüvenceli” bir çocuk yetiştirebileceğini, aksi takdirde: “Kötü meme – Kötü anne- Kötü Dünya” (Good breastGood Mother – Good World  vs.  Bad Breast – Bad Mother – Bad World) prensibinin geçerli olacağını savundu. Tüm bu işler hayatın birinci yılında tamamlanır. Bakımda esas, “devamlılık-sebatlılık”tır (consistency).

                        Özgüven konusuna çok büyük katkılarda bulunmuş diğer bir psikanalist de, beş yıl önce kaybettiğimiz Erik Erikson’dur. Freud ve Melanie Klein’ın hekim ve psikanalist olmalarına karşın, bu yazar, Sanatçı idi ama en çok saygı gösterilen, dünyaca daha çok kabul edilmiş psikanalitik kuramları sundu. Erikson hayatı sekiz gelişim evresine böldü, ve hayatın ilk altı ayını içeren ilk bölümüne “Trust vs. Mistrust”, yani (Temel Özgüvence, karşıtı, Kendine Güvensizlik” adını verdi. Tıpkı Melanie Klein’da olduğu gibi, bu faz’da, annenin sıcak, içtenlik dolu ve sürekli ilgi ve sevgisinin, çocuğun tüm hayatını etkileyecek bir şekilde sonuç doğurduğunu iddia etti.

                                                                      x    x   x

                                                                          -19-

                        Geçen derste, “Gereksinimler Piramidi”ni incelediğimiz Maslow, en üst düzey olan ‘Kendini gerçekleştirme’yi başarmış meşhur ve önemli kişilerle konuşarak onların  k i ş i l i k   ö z e l l i k l e r i n i  saptamıştır. “Özgüven” ve “Kendini Gerçekleştirme” arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından bu özellikleri gözden geçirelim:

                        1. Gerçeği doğru bir şekilde algılarlar. Bu bireyler, zihinsel güçleri sayesinde, yaptıkları değerlendirmelerde duygu ve heyecanlarının etkisinden sıyrılarak tarafsızlıklarını koruya- bilirler. Onlar, bilinmeyenden korkmazlar.

                        2.  Kendilerini, diğer insanları ve doğayı, olduğu gibi kabul ederler. Kendilerini gerçekleştiren insanlar, kendilerini tüm eksiklikleriyle olduğu gibi kabul ederler. Sevgi, güvenç, ait olma, şeref, özgüven gereksinimlerini de yetenekleri içinde doğal bir şekilde kabul eder ve karşılamaya çalışırlar.
 
                        3.  Davranışları kendiliğinden, sade ve doğaldır. Yapaylıktan uzaktırlar. İçten olmayan sevgi, takdir, saygı gösterilerine hiç raslanmaz. Küçük şeyleri büyütüp şikayet etmezler. Düşünce ve isteklerinin ne olduğunun çok iyi farkındadırlar.

                        4.  Hayata oriyantasyonları, kendi dışındaki problemler üzerine yoğunlaşmıştır. Dünyaya çok geniş bir açıdan bakarlar. Sade, gösterişsiz bir nevi filozofturlar.

                         5.  Yalnız kalmaya gereksinimleri vardır. Fiziksel dünyayla teması kesme, ayrılma, çekilme eğilimindedirler. Soğukkanlıdırlar, araya mesafe koyarlar. Aciz ve durmadan sızlanan bir adam durumuna katiyen düşmezler.  

                         6.  Güçlü bir iradeye sahip olup, çevreye, sıradan bir insandan çok daha az bağımlıdırlar. Hayatın güçlükleri karşısında bile kendilerine yeterli ve dengelidirler. 

                         7.  Her an hayatın kıymetini yeniden takdir ederler. Yaşamın özelliklerini her an yeniden görür, takdir eder, duygulanırlar. Doğaya hayrandırlar. Duygusal zenginliği algılamakta çok zengindirler. 

                         8.  Zirve Yaşantıları (Peak Experience) olagandır. Daha çok “öz”e yönelmişlerdir. Müzik, felsefe, yaşamı simgeleme gibi kavramlarla uğraşırlar. 

                         9. İnsanlarla, toplumla ortaklık duygusunu çok severler. Sevgi ile o kadar yüklüdürler ki, insanlarla paylaşım duygusunu çok yaşarlar.

                       10. Kişilerarası ilişkilerde çok içtendirler

                       11. Demokrat bir özyapıları vardır. Din, ırk, millet, eğitim, siyasal, güç farkı gözetmek- sizin huylarını beğendikleri bütün insanlara dostça davranırlar. İnsanlara öğretebilecekleri şeyler yanında, herkesten bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar. Her insana,  i n s a n  oldukları için saygı gösterirler. 

                       12.  A r a ç’la  a m a ç’ı, i y i’yle  k ö t ü’yü birbirinden ayırmaları farklıdır. Tutarlı, ahlaklı kişilerdir. Yaşamdan, yaptıklarından zevk alırlar.

                        13.  Felsefi bir espri anlayışları vardır. Saldırgan değildirler. Mizah ve nüktelerinde felsefe vardır. Başkalarını küçük düşüren, inciten esprilere gülmezler.

                         14. Yaratıcıdırlar.  Hangi işi yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları işte yaratıcı düşüncelerin izleri vardır.    

                          15.  İçinde yaşadıkları kültürü aşmışlardır. İçinde yaşadıkları kültürde uyumlu gözükmelerine karşın, kültürün tüm kalıplarını ve norm’larını benimsemezler. Kültürün, onları yoğurup biçimlendirmesine izin vermezler.   

                                                                        x    x 

                          Herkes, Maslow piramidinin en üst noktasında yer alan “kendini gerçekleştirme” aşamasına ulaşamayabilir. Önemli olan, insanın ‘ne  olması’ gerekiyorsa ona ulaşabilmesi,  k e n d i   p o t a n s i y e l i n i   g e r ç e k l e ş t i r e b i l m e s i d i r.

                          Erich Fromm (1941), R ö n e s a n s  ile özgürlüğünü kazanan kişinin, kendisini psikolojik olarak soyutlanmış hissetmesine dikkat çekmiştir. Ekonomik gelişme ile orantılı olarak kişiler arasındaki yarışma-rekabet artmış, birey kendisini yalnız, güvensiz ve endişeli hissetmeye başlamıştır.

                          Gerçekten de, teknoloji’nin devasa adımlarına ve yıldızlar dünyasına, planetlere gerçekçil olarak varılabilmesine karşın, insanoğlu direkt insani iletişim yerine telefon, e-mail, ‘chat’, araba, tren, vb. yollarla kendilerini birbirlerinden gitgide soyutlamakta ve yalıtmaktadırlar. Kişisel insani faktörler, etkinliklerini gitgide kaybetmekte ve yerini yapay vasıtalara ve teknik üstünlüğüne terketmektedir. Bir düğmeye basmakla, uzaktan kumandalı ‘laser’ ya da güdümkü mermi ya da hidrojen atom bombalarının bir anda insanlığı mahvedebilme gerçeğinin de Democles’in kılıcı gibi başımızın üstünde asılı olması ve sürekli olarak ölümcüllüğümüzü hatırlatması da caba. Yaşam artık bir ‘sıkıntı’ ögesine dönüşmüştür.

                                                                      -20-

                                            GENÇLİKTE  BİREYSELLEŞME

                          Batı uygarlıklarında çocuğun ya da gencin benliğinin kendine özgü bir şekil kazanarak sağlıklı bir toplumsal etkileşim için bireyselleşmesi gerekli görülmektedir.

                          Böylece, psikolojik gelişimin kurallarına göre, ‘sağlıklı’ olarak yetişen bireylerden oluşan bir kültür, bağımsızlığı gerçekleştirememiş bireylerden oluşan bir kültür ile karşılaştırıldığında, bağımsız ve özerk bireylerin oluşturduğu bir kültür, toplumsal bir gelişim yönünden de daha çok amacına ulaşabildiği saptanmıştır. Ancak, batı ülkelerinde çok boyutlu bir gelişim gayretlerinde, olumlu sonuçlar yanında bir “yalnızlık”, bir “tedirginlik” de ortaya çıkmıştır. Toplumsal yaşamda bir doyumsuzluk, bir mutsuzluk var. Belki bunun sonucu, özellikle genç kesimde, alkol, madde bağımlılığı, intihar girişiminin artması gibi patolojik belirtiler, özünde saldırganlık bulunan suçlu davranışlar yüksek oranda görülmeye başlanmıştır.

                          Acaba teknoloji bundan sorumlu mu? Yani, onun getirdiği yalıtım, insanları bireysel- leştirme gayretinin verdiği “yalnızlık” duygusu içinde, kendisini çözüm bekleyen bir ‘can sıkıntısına’ mı kaptırmaktadır, ya da bir boşluğa düşürmektedir? Bence evet.

                          B i r e y s e l l e ş m e y e    g i r i ş i m  ne zaman başlar?

                          Erik Erikson’a göre bu, üç ile altı yaşları arasında, yani “oyun” çağında başlar. Bu çağda  g ü v e n  ve  ö z e r k l i k  dönemleri tamamlanmış olan çocuklarda , g i r i ş i m  duygusunun temelleri atılmaktadır. Korku yaratıcı, baskıcı, engelleyici bir ailenin ürünü olan kendine güvensiz çocuk, cezalandırılabileceği endişesi ile, sadece kendisine verilenle yetinir, yeni bir işe girişmekten, başkaları ile yarışmaktan, kendini geliştirmekten korkar.

                        G e n c i n, çevre koşullarının çok iyi olduğu durumlarda bile girişimci olmaması, genellikle, ‘girişim’ duygusunun temellerinin normal ve sağlıklı bir şekilde atılmamış olduğunu gösterir. Buna karşılık, ç o c u k l a r d a k i  girişim döneminde, sadece çalıştığı için takdir gördüğüne inanmış bir çocuk, g e n ç l i k  döneminde büyük bir olasılıkla, bu özelliği sürdürecektir.

                                                                     -21-

                        Ö z g ü v e n’in gelişmemesinde en önemli ölçülerden biri, g e n ç l i k yıllarında da, aile tarafından uzatmalı çocuk döneminin devam ettirilmesidir. Duygusal bağımlılık ile duygusal bağlılık, aile tarafından, çoğu kez birbirlerine karıştırılır.

                        D u y g u s a l   b a ğ l ı l ı k t a  genç, bundan büyük bir destek görür. Bundan dolayı kendini daha güçlü hisseder. D u y g u s a l   b a ğ ı m l ı l ı k t a  ise, bağımlı olduğu bireyler olmaksızın kendi başına kararlar alabilmesi, yaşamını kendi seçimleri ile istediği düzeye getirebilmesi olası değildir.

                      
                                                                      -22-

                                  K İ Ş İ L İ Ğ İ N   G E L İ Ş İ M İ N D E   ‘E G O’

                         Daha önceki derslerimizde “kişilik”in hayatta başarılı olmasının en merkez odak noktası olan “özgüven”in, psikoanalitik kuramlara göre, çocuğun hayatının ilk yıllarında temellerinin atıldığını, “oyun” devresinde sosyal olarak ilk kez sergilendiğini görmüştük. Bugün, ‘özgüven’in  e g o  p s i k o l o j i s i açısından yapılanmasını gözden geçireceğiz.

                         FREUD’a göre, insanoğlu, genellikle ‘altbilinç’inin hükümran olduğu, biyolojik kuvvetler tarafından örgütlenen ve desteklenen bir takım “dürtü”ler (impulse) ve “güdü”lerle (drive) yüklü ‘i d’ ile doğar. Anne memesine saldırış, onun yaşamı için elzem olan açlık ve susuzluk (biyolojik) gereksinimlerini yerine getirme “içgüdüsü”dür (instinct). Açlığı gidermenin ötesinde, anne memesi, bebeğin dış dünyadaki ‘temel güven’inin en sarsılmaz kaynağıdır ve zamanla, anne, özdeşilmek için ‘içe alınır’ (internalization, incorporation), hatta yenip yutulmak istenir. O anlarda bebeğin hayatı, ergin bir psikotiğin günlük yaşamından farklı değildir: daha iyice tanıyamadığı ve ayırdedemediği bir takım sesler işitir, arzuladığı memeyi hayal edebilir ve kokular duyumlayabilir.

                         Çocuğun dış dünyada ilk eriştiği menzil, kendi varlığının anne vücudunun varlığından onun ‘dışında’ ve ‘özgür’ hissetmesidir ki bu hayatının ilk üç buçuk ile altı ayları arasına düşer. Bu ‘farklılaşma’ (differentiation) oluşmazsa, bebek kendi ‘kimliği’ni (identity) hiç bir zaman elde edemez ve ‘küçük çocukluk psikozu’ olarak kalır.

                         Ancak bu ‘ayrışım’dan sonradır ki, çocuğun ‘ben’liğinin özü olan ‘e g o’ gelişmeye başlar. Ego, ‘id’in değişen, dış dünya ile sağlıklı bir köprü kurduran, varlığın temeli olan “gerçeklik prensibi”ne (reality principle) saygı besleten, ‘id’ zamanında hüküm süren kaotik, arzu dolu, primitif “ilkel-birincil düşünce”den anlamlı, sağlıklı ilişkiler kurduran “ikincil düşünme” sistemine geçiren olgunlaşmış, değişmiş kısmıdır. Mamafih ‘id’den kaynak alan ilkel dürtüler (agresyon-şiddet, seks, açlık ve susuzluk) hayat boyunca devam ederler, devam etmeliler de, yoksa hayatın bekası mümkün olamazdı. Ama bu devamlılık “bilinç”in denetimi ve yönetimi altındadır. E g o, ‘benlik’ kavramına gitgide yaklaşır; aklı selimin, topluma uyum sağlamanın, sağlıklı kararlar verebilmenin, iyi ilişkiler kurabilmenin, adil bir muhakeme mercii yaratabilmenin, zaman zaman oluşagelecek dış tehlikelere karşı ‘sinyal anksiyetesi’ dediğimiz sıkıntıyı yaratarak “savunma mekanizmaları”nı harekete geçirebilmenin, kısacası, duyu, düşünce ve hareketlerin o kişiye bir zarar gelmeyecek şekilde genel idare ve koordinasyonunun temsilcisi olur.

                                                                    -23-

                                EGO’NUN  SAVUNMA  MEKANİZMALARI

                        “Savunma Mekanizmaları” ilk kez FREUD tarafından 1894’de, ‘Savunma Psikonevrozları’ konusunda, arzu edilmeyen ve kişiye devamlı sıkıntı yaratabilecek duyu ve düşüncelerin “bastırılmaları” (repression) dolayısıyla bahsedilmiştir. Sigmund Freud bunları zaman zaman bol miktarda ve fakat dağınık olarak kullanmış, ancak 1936’da, çocuk analisti olan kızı Anna FREUD bu savunmaları çok sistematik bir şekilde, zengin örnekleriyle birlikte dünyaya sunmuştur.

                          Ego’nun tümüyle bilinçsel bir varlık olduğunu söylemiştik. Ama birçok analistler ‘ego’yu ‘bilinçaltı okyanus’un üstünde yüzen bir adaya benzetirler. Bu okyanusun içinde yüzen ego parçasının da ‘bilinçaltı’ bir yapıya sahip olduğu iddia edilir. Bu itibarla, tüm savunma mekanizmaları bilinçaltında düzenlenirler ve başlıca görevleri kişiyi geçmişteki, halihazırdaki ve gelecekteki tehlikelere karşı korumaktır. En önemli ‘Savunma Mekanizmaları’ şunlardır:

REPRESSION :  Çocukluktanberi süregelen zararlı fikirlerin ‘bastırılmaları’dır. Ama ilerki yaşlarda bu mekanizmanın çıkardığı fatura, “nöroz”dur. Freud, “Nöroz, bastırılmış materyalin kişinin yaşam düzeyine dönmesidir! “Neurose is the return of the repressed!” derdi.

REGRESSION : Kişinin, hayatın baskılarına dayanamayarak, daha sorumsuz ve kolay koşullarda yaşayabileceği bir gelişim düzeyine “gerilemesi”dir. Şizofreni gibi psikozlarda görülür.

PROJECTION : Kişinin, tahammül edemeyeceği duyguları kendi dışına “yansıtması”dır. Şüpheci ve paranoid kişilerin ana savunmasıdır.

DENIAL : İnkar, yadsıma. “Ben yapmadım” cinsinden en primitif savunma.

SUPPRESSION : Duyguları “bilinçli” olarak bastırma. Örnekler: “Uslamlama” (RATIONALIZATION, JUSTIFICATION) da aynı klas’da, yüksek düzeyde savunmalardır.

SUBLIMATION : Dürtü hedefinin “yücelmesi”, örneğin çok agresif ve tahripkar bir çocuğun zamanla bir hekim-cerrah, ya da yazar, yönetmen olabilmesi.

IDENTIFICATION WITH THE AGGRESSOR :  Örneğin erkek çocuğun, hem korktuğu ve hem de “özdeşmek zorunda olduğu” babasıyla, ya da efsanevi film kahramanlarıyla, çizgi filmlerinin kahramanlarıyla özdeşmesi.

                                                                      -24-

                        R u h s a l   a y g ı t’ın üçüncü katmanı  süperego ismini taşır. Bu, gelişmekte olan kişinin kendi varlığının anlamını, yaşanılmış ve öğrenilmiş “değer yargıları”nın sırası geldiğinde mahkemeye çağrılıp (kişinin kendi vicdanı) hesap sorulmasıdır: Yanlış mı yaptım doğru mu? Söylemeye lüzum yok ki, bu öge,  s u ç l u l u k   h i s l e r i n i n  yaratıldığı ve depolandığı bir mercidir. Tabiidir ki bu, çocuğun beşinci, altıncı yıllarından başlayarak onuncu, on birinci yıllarında kat’iyet kazanan bir yetisidir. Bu düzeye varabilmesi için çocukta “soyut düşünce”nin oluşumu, toplumdaki ‘yanlış’ ve ‘doğru’ değer yargılarının “enternalize edilmeleri-içe alınmaları” faz’larına erişilmiş olması gerekiyor. Ek olarak da çocuğun zihinsel fonksiyonlarının ve zeka düzeyinin hiç olmazsa ‘averaj’ düzeyinde olması gerektiğini bilmeliyiz.

                        Pişmanlık ve suçluluk hislerinin taşınmadığı bir kişilikte, “toplum karşıtı” (anti-sosyal) eğilimlerin var olduğu genellikle kabul edilir. Eğer altı-yedi yaşlarında bir çocuk altını ıslatıyorsa, ateş ve yangınla oynuyorsa, kedi-köpek gibi evcil hayvanlarla arı, kelebek, kertenkele gibi masum hayvancıklara eziyet etmekten, onların kuyruklarını kesmek ya da teneke takmaktan hoşlanıyorsa, terapi görsün ya da görmesin, ona geleceğin “anti-sosyal kişiliği” olarak bakmakta bir hata olmaz.

                         New York Eyaletinin ‘Harlem’ gibi semtlerinde, hemen herkesin hemen her yaşta bir suç işleme alışkanlığında bulunması (örneğin hırsızlık yapma, çalma, uyuşturucu madde kullanımı) dolayısıyla, o toplum artık “anti-sosyal” olarak adlandırılmaz, zira suçluluk bir yaşam tarzı haline gelmiştir. O takdirde “a-social=asosyal” terimi kullanılır. Bu arada da, dünya klasmanında, herhangi bir kişiye herhangi patolojik (psikolojik yönden anormal) bir tanı koymak için, örneğin “Pasif-Dependan Kişilik”, “Histerik Kişilik”, “Psikopatik Kişilik”, “Pasif-Agresif Kişilik”, “Şizoid Kişilik” vb., o kişide, kişilik yapıtaşlarının aşağı yukarı son şeklini alarak yerleşmeleri, dolayısıyla da on sekiz yaşını geçmiş olması gerektiğini de hatırlatmak isteriz.

                                                                     x     x

                                                                      -25-

                                   ERGENLİKTE  KİŞİLİĞİN  GELİŞİMİ

                         K i ş i l i k, başka bir deyişle, ‘bireyin sosyal ve psikolojik tepkilerinin tümüne’ verilen bir isimdir. Kişilik, ‘bir kimsenin kendine göre belirli bir özelliği olması’ durumudur, ya da, onu ‘başkalarından farklı kılan bütün ayırıcı özelliklerine sahip olma’ durumudur. Aynı şekilde, kişilik, ‘o bireyin sosyal, ahlaki, zihinsel ve fiziksel özelliklerinin dinamik bir bütünleşmesidir’ diye de tarif edilebilir.

                         ‘Karakter’, ‘huy’, ‘benlik’, ‘kimlik’ gibi terimler de eşdeğer anlamda kullanılmakla beraber, “kişilik” sözcüğü çok daha kapsamlıdır. Örneğin ‘karakter’ daha çok ahlaki yönü, ‘huy-mizaç’ ise daha çok duygusal ve davranış yönlerini açıklayan kavramlardır. ‘Benlik’, bireyin kendisi ile ilgili algılamalarından ve değerlendirmelerinden oluşur. ‘Kimlik’ ise zaman zaman ‘benlik’ ve ‘kişilik’ yerine kullanılmaktadır. Üstüne üstlük, kişilik, birey büyüdükçe ve geliştikçe değişime de uğrar.

                         Küçük çocuk, büyürken bir takım değişiklik düzeylerinden geçer ama, bu değişimlerin anlamını farkedecek ve yorumunu yapacak bir içgörüye sahip değildir. Ancak ergenlik çağlarında ‘kimlik’ gelişir, daha doğrusu kimliğini tüm boyutlarla kavramaya başlar ve “ben kimim?”, “hangi hareket ve karar doğru?”, “nasıl davranmalıydım?” sorularına yanıt arar. Ergenler, çevrelerindeki insanların ‘benzer’ görüşlerinin bir bileşimini yapmaya çalışırlar. Eğer ergen’in dünya görüşü ve değerleri diğer önemli kişilerden belirgin bir şekilde farklılaşıyorsa, o zaman ergen bir “rol ve kimlik karmaşası” (identity crisis) ile karşı karşıyadır demektir. Bu fırtınalı dönem, çeşitli şekillerde geçiştirilip çözülebilir. Bazı gençler bu ‘deneyim ve arayış’ dönemlerini geçirdikten sonra kendilerine bir hedef tayin edebilir ve ona doğru ilerlerler. Bazı ergenler de kimlik karmaşasını hiç yaşamaz, anne-babaların değer yargılarını oldukları gibi kabul ederler. Bu tür gençlerin kimlikleri daha erken belirlenir.

                         “Kimlik Karmaşası” terimini ilk kez kullanan Erik Erikson’dur. Ona göre, bireyin hayatında kişilik gelişiminde “ergenlik” dönemi çok önemlidir. Yine hatırlatalım ki kişilik, doğum anından itibaren gelişmeye başlar, Ödipal çağın sonu onun niteliğini belli eder, ama ergenlik devri, bir kişiliğin ilk kez dış dünyaya sergilendiği ve test edildiği devredir. Daha önceki hatalar ve uyumsuzluklar çocukluğa atfedilebilir ama artık kazın ayağı böyle değildir. Bu zamanda kişiliğe eklenen yeni öge c i n s e l l i k katmanıdır. Genç, özellikle kendi cinsel kimliğine yönelik kuşkular taşıyorsa, bu onda bir karmaşaya neden olabilir.

                                                                    -26-

                         Prof.Dr. Adnan Kulaksızoğlu’nun MUSSEN’den kaydettiğine göre, genellikle, bir  k i ş i l i ğ i n   g e l i ş i m i n d e   e t k e n   o l a n  ö g e’ l e r  şunlardır:

1. GENETİK ve BİYOLOJİK Faktörler

                         Birçok kişisel özelliğin, örneğin saldırganlık, sinirlilik, sosyal olma vb. “çevre”den çok “genetik faktörler”e bağlı olduğu, psikanalistler dahil, birçok bilim adamları tarafından artık kabullenilmektedir.

                         T e k  y u m u r t a   i k i z l e r i’nde yapılan araştırmalar, birçok ruhsal bozuklukların özellikle şizofreni’nin, normal ya da iki ayrı yumurta ikizlerinin o/o 15 olasılık şansına karşın, tek yumurta ikizlerinin birinde oranın o/o 86 civarında olduğunu belirtmiştir. BEDEN YAPISI, FİZİKSEL GÖRÜNÜŞ, YÜZ’ün yapısı, BOY ve AĞIRLIK büyük oranda genetik olarak belirlenir. “Fiziksel” bakımdan, görünüş dahil, kuvvetli-üstün olma, çocuğun kişiliği üzerinde çok olumlu bir rol oynar. Ama, okul başarısı düşük olan çocuk ve ergenlerin olumlu bir ‘benlik’ kavramı geliştirmeleri çok güçtür.

                         Özet: G e n e t i k  etkenler, fiziksel özellikleri belirler,
                                    F i z i k s e l   özellikler de, kişinin özelliklerini etkiler. 

                         “Bilişsel Gelişme”nin, büyük ölçüde, doğumla getirilen ‘zihinsel kapasite’ye bağlı olduğu bilinmektedir. Herkes, sosyal düşünce aşamasına  ulaşamaz. Bu, hemen her olayı “sorgulayan ve kuralın arkasında yatan mantıki nedeni anlamaya çalışmayan” bir grup gençler, “Kural Yönelimli” diye adlandırılır.

2.   KÜLTÜREL  Etkenlerin Kişilik Gelişimi Üzerine Etkileri

                         Hepimizin davranışının çoğunda, yaşanan çevredeki  k ü l t ü r’ün yansıması vardır. YEMEK YEME Biçimi, TEMİZLİK ALIŞKANLIĞI, GİYİM Tarzı, DİL’İ KULLANMA ve KONUŞMA Biçimi, KONUŞMA ve ZAMANI KULLANMA stilimiz, DİNİ İNANÇLAR ve KALIPLANMIŞ YARGILAR hep kültürümüzün ürünü, hatta kültürün ta kendisidir.

                         K ü l t ü r  denen şey de somut, katı bir öge değildir. Kültürü yapan insanlar olduğuna göre, her toplumda farklı insan grupları (sub-groups) mevcuttur. Bunların büyük bir kısmı, hala geleneksel bir biçimde yaşarlar ve dolayısıyla da, ‘özgün’ bir gençlik dönemi için, toplumun diğer bölümündekilere paralel bir şekilde, hazır olmayabilirler.

                                                                      -27,28-

3.  Kişilik  Gelişiminde  SOSYAL  SINIFLARA  Bağlı  Etkenler

                         Sosyal bilimlerdeki araştırıcılar, toplumdaki bireyleri ekonomik düzeyleri, mesleki ve eğitim durumlarına bağlı olarak gruplara  s o s y a l   s ı n ı f l a r a  ayırmak eğilimindedirler. Toplumumuz da böyle sosyal bir tabakalaştırmadan masun değildir.

                         Sınıflandırma, çeşitli ‘numara’ gruplarına göre yapılır. “İki” sınıflı ayırımda, sosyo-ekonomik düzeyler  a l t  ve  o r t a  diye ayrılırlar. A l t  düzeyi işçiler, diğer bir deyimle “mavi yakalılar – blue collared” oluşturur. Bunların çoğu ilkokul mezunu olup vasıfsız işçilerdir.  O r t a  düzey, “beyaz yakalı – white collared” ya da “önlüklü” diye anılıp, orta ya da yüksek meslekde çalışanlardan oluşmuştur.

                         Toplumu “Beş” farklı sosyal sınıf olarak düşündüğümüzde, ayrım:
1) Y ü k s e k, 2) O r t a n ı n  ü s t ü, 3) O r t a, 4) O r t a n ı n  a l t ı  ve 5) D a r  gelirli olarak yapılır. Mamafih, sosyal araştırıcılar toplumu -daha gerçekçil ve pratik olarak- :
1) A l t ,  2)  o r t a , ve  3) ü s t olarak da “Üç” sınıfa ayırırlar.

                        Her düzeydeki ailelerin, çocuklarına ait beklentileri ve tutumları farklı olabilir ve gerçekten farklıdırlar da. Anne-baba beklentileri de çocuğun ‘kişilik’ özelliklerini biçimlendirirler. Kiminde para ve prestij, kiminde yalnızca yüksek okul mezuniyetin adı, kiminde de niteliği ne olursa olsun baba işinde istihdam ön plandadır. Ülkemizde yapılan araştırmalar, ‘alt’ sosyo-ekonomik düzeyde olan ailelerin beklentilerinin çok daha düşük düzeyde bir eğitim beklentisi içinde olduklarını saptamıştır. Bunun nedeni herhalde bir an evvel hayata atılıp eve ekmek parası getirebilme gereksiniminden gelmektedir. Anadolunun birçok ücra köşelerinde zeka, para, ya da arzu olsa dahi, o civarda bir yüksek okulun mevcut olamamaması, yüksek okullara girişin gerek yapılış şekli ve gerekse içeriğinin zor bir yarışma haline konulması, çocukların cinslerinin kız ya da erkek olmaları gerekçeleriyle herkese eşit haklar tanıma prensibini ihlal etmektedir.

                           Aynı şekilde toplum, “ikilemli mesajlar” vermeye devam etmektedir; örneğin :  ö z ü r l ü l e r  (E n g e l l i l e r) . Bir taraftan oların da herkes gibi yaşamaya hakkı savunulmakla beraber, Meclisten geçmiş yasalara karşın, bu vatandaşlarımızda eğitim ve özellikle istihdam-iş sahibi olma ileri derecede ihmal edilmektedir. İnsan hakları, politikacıların eline kalmış bir oyuncak haline getirilmiştir.

                                                                   -29-

4.  Kişilik  Gelişiminde  PSİKOLOJİK  Faktörler
 
                       CROW ve CROW’a göre (1956), her ergen, hayatını şu sıralanmış istek ve arzular doğrultusunda yönlendirmek ister:

a) Büyüme, gelişme ve kudretli olma,
b) İlerleme, olgunlaşma ve değişme,
c) Bireysel bağımsızlık kazanma,
d) Başarı ve güven kazanma,
e) Beğenilme ve takdir edilme,
f) Olumlu sosyal ilişkiler kurma, ve
g) Mutlu olma istekleri.
 
                        Kişilik gelişiminde, bireyin kendini algılama ve değerlendirmesine ilişkin geliştirdiği görüşler, b e n l i k   k a v r a m ı’nı oluşturur. Benlik kavramı, Carl ROGERS’in geliştirdiği F e n o m e n o l o j i k (Varlıkçı-egzistansiyalistik) B e n l i k  K a v r a m ı’nda önemli bir yer tutar.Bu kavrama göre, her birey, kendisinini merkez olduğu bir evrende yaşar. Herkesin kendine özgü, ‘gerçek’ olan olguları vardır.

                        Bireylerin birbirlerinden farklı tepkiler göstermeleri, çevrelerini farklı olarak algılamaları ve farklı yorumlamaları, ‘farklı’ kişilik ve benlik sahibi olmalarındandır.

                        B e n l i k  kavramı üç grupta incelenebilir:

                        1) ‘Kendi’ algıladığı benlik,
                        2) ‘Başkalarının’ algıladığı benlik, ve
                        3) İ d e a l   b e n l i k.  

                        İDEAL BENLİK, ergen’in ne olmak istediği ve ne olmaktan çekindiğidir. Ergenlerin, kendilerini anlama ve tanıma konusu zihinlerini çok meşgul eder ve dolayısıyla, çocuklardan daha çok ‘benlik bilinci’ne sahiptirler.
İnsanoğlu, benlik kavramına uygun ve tutarlı bir biçimde davranma eğilimindedir. Bireylerin ‘benlik’ kavramları, ‘öğrenmeler ve çevreyle ilişkiler kurma’ yolu ile oluşur, olgunlaşma ve yeni öğrenmeler sonucu değişip gelişebilir. E r g e n’in kendisi hakkındaki izlenimlerinin, ‘benlik’ kavramının yanında, ilerde nasıl bir insan olmak istediğine dair bir öngörüsü vardır. Bunun yanında, ergin’in bir “benmerkezciliği” vardır. Onlar, ‘soyut düşünme’ fazında bulunduklarından, diğer insanların düşüncelerini de kolayca kavramlaştırabilirler, dolayısıyla da bazan başkalarının düşüncelerindeki ‘yönlendirmeler’ ile kendi düşüncelerindeki yöneldiği konuları birbirinden ayıramaz. Arada bir başkalarının kendine baktığını, kendisinin başkalarının gözünde bir ilgi odağı olduğunu düşünecek kadar paranoid dahi olabilirler.Hatta, kendilerine ‘hayali’ seyirciler yaratarak onlar tarafından izlenmekten utanırlar da. Doğanın bir “hilkat-yaratılış garibesi”dir ki, genç-ergen, daha ilerdeki hayat dönemlerinde ulaştığında, önceki dönemleri anımsamaz bile, Zira her şey, ‘olması gerektiği gibi’ bir büyüme ve gelişim planına göre gerçekleşmektedir.

                                                                  -30-

                          ÖZGÜVEN EĞİTİMİNDE ANNE BABANIN ROLÜ

                          Çocuklarımızın çağdaş yaşamda kendilerine güvenli bir şekilde yetişebilmeleri için, onun “iyi çocuk, uslu çocuk” rolünün ötesinde, anne-babaların görevlerini şu beklentilere göre yapmaları beklenir:

 . Çocukların kendilerini iyi ifade etmelerine yardımcı olmak, onları yüreklendirmek,
 . Kendilerini önemsemek,
 . Gerektiğinde şikayet edebilmek,
 . Değişmeye hakları olduğunu bilmek,
 . Onlara örnek olmak,
 . Onların gereksinimi olan desteği vermek,
 . Yapıcı eleştiriler yapmak,
 . Görüş alanlarını genişletmelerine yardımcı olmak
 . Hayata hazırlamak,
 . Bağımsızlaşmalarına yardımcı olmak,
 . Kötümserlik aşılamamak,
 . Sorunları çözme yollarını öğretmek,
 . Duygularını kontrol etmelerine yardımcı olmak,
 . Karar vermelerine yardımcı olmak.
 

                          Okulda başarı göstermek için çaba harcayan ve yeterli bir bilgi donanımını ile okulunu bitiren genç birey, okul başarısı oranında hayat başarısı gösterememektedir. Bunun nedeni, b a ş a r ı y ı  çok yönlü bir kavram olarak görmemek, özgüven gelişiminin sadece okul başarısına değil, “kişilik gelişimi” ve “hayata hazır yetiştirilmeye” bağlı olduğunu anlayamamaktır. Bir çocuğu hayata hazır bir hale getirmek demek, onun ‘hangi’ konuda, ‘kimlerden’ yardım ve destek alabileceğini, toplumda insan ilişkileri ile ilgili kuralları, fiziksel ve psikolojik sağlığın önemini bilerek bu konularda dikkatli ve bilgili olmayı, kendini savunabilmeyi, yasal haklarını ve sınırlılığını öğretmek demektir.

                          Bizim toplumumuzda anne baba, kendi kendine yetebilmeyi öğrenmiş ve bireyselleş-miş çocuklarının bir gün “yuvadan” ayrılacaklarına ve kendi kanatlarıyla uçacaklarına kendilerini hazırlamalıdırlar. Çocuğun kendine güvenli bir şekilde bağımsızlaşması için, anne babanın ölçüsüz bir sevgi ile çocuklarının gelişimlerini engellememeleri gerekir.

                                                                  -31-

 -Benim oğlum, anne babasını asla terketmez,
 -Benim kızım, mesleki gelişim ya da fazla para kazanmak için asla yabancı bir memlekete gitmez,
 -Benim çocuğum iyi terbiye almıştır. Bu güne kadar ona verdiğim sevgiyi ve eğitimi için harcadığım çabayı, bizi terkederek mi ödüllendirecek? Biz böyle bir cezayı hak etmiyoruz.

                          Benzeri ifadeleri çok duymuşuzdur. Böyle eğitim alan bir çocuk, kendi sırası geldiğinde, bağımsız davranabilir mi? “Şimdi evden ayrılırsam, kendilerini yeterli derecede sevmediğimi düşünecekler. Biz seni hiç bıraktık mı bu güne kadar? diyorlar. Doğru, beni hiç yalnız bırakmadılar bu güne kadar. Onları bırakmama hiç hazır değiller. Anne babamı üzemem. Buradaki olanaklarla yetinmeye çalışırım.”

                          Aile içi küçük ayrılıklar, çocuk yetişkinlik yaşamına gelinceye kadar bir çok kez yaşanır: Kamplar, tatiller, yaz okulu ve geziler gibi. Yuva, bunların ilki olabilir. O zaman, ailenin tavrı şu olmalı:
 -Yuvada bir çok arkadaşın olacak. Çok güzel oyunlar öğreneceksin. Öğretmenin çok güzel şeyler öğretecek. Oradaki arkadaşlarını eve de çağırırız.
 -Yatılı okula gittiğinde, derslerini, o düzen içinde ne kadar kolay yapacaksın. Eve geldiğin zaman da sana sevdiğin yemekleri hazırlayacağız.

                          Profesör İlkay Kasatura, kendine güven duymamak şikayeti ile “güven eğitimi”ne gelen bir gencin hikayesini şöyle anlatıyor:

                          “Askeri lisedeyken halk müziği korosuna girmeye karar vermiştim. Koro çalışması, tüm sınıfların katıldığı ortak çalışmalar olarak yürürdü. Yani alt sınıflarla üst sınıflar aynı ortamda buluşurlardı. Yakın çevremdeki insanlarla ilişkiye geçmekte oldukça zorluk çektiğim için, böylesi bir çalışma ortamında kendi sınıfımdan olan birkaç arkadaşımın dışında insanlar arasında boğulduğumu hissederdim. Kendi sınıfımdan olan arkadaşlar benim için güven kaynağıydı, onların gölgelerinden ayrılmaz, nereye gitseler ben de peşlerinden giderdim. Güvensiz bir davranış… Elli kişinin arasında kendini yalnızlığa itmek ve kendini sürekli diğer bir insana bağlı hissetmek…Daha da ileri giderek kişiliksiz bir davranış olduğunu düşünüyorum. Korodaki diğer insanların gözlemlediğim davranışları son derece rahat, sakin, kendinden emin, yapmacıksız… Yani, olması gerektiği gibi.. Onlar bu kadar rahat oldukları için ben onlara özenirdim. Onlar kadar rahat olmak isterdim, kendim olmak isterdim ama bunun için bir çaba sarfetmezdim, sadece hırslanırdım.. Nihayet bir gün, kendi sınıfımdan olan o arkadaşlardan bir tanesi benden de bıkmış olacak ki:
 -Ne peşimde dolaşıyorsun; beni bir az rahat bıraksana, diye patladı sonunda. Bu benim için bir şoktu. Titredim, terledim, son derece sinirlendim. Beklemediğim, duymak istemediğim bir tepkiydi bu…”

                                                                  -32-

                         ANNE BABA BENLİK SAYGISININ GELİŞMESİ İÇİN NASIL BİR EĞİTİM UYGULAMALIDIR?

                         Bunun dersini vermek kolay, sonradan otopsi yapar gibi, ama bu, zaten ailenin yaşam felsefesinin, dünya görüşünün, kendilerinin ve çocuklarının varoluşlarını anlamlaştırma gayret ve felsefesinin içindedir. Deneyimsiz genç bir anne, hemen daima, komşularına ya da doktora bebeğine daha uygun bir mama ya da vitamin verme hususunda kuşkusuzca soru sorabilir, ama mesele “güven” e gelince, kimse bu şeffaf, sınırları iyi çizilmemiş öge’nin, özellikle o yaşlarda varlığının bile farkında bile değildir. Herkesin sorduğu soru şu: Çocuklarınızı sever misiniz? Yanıt genellikle şudur: Hem de nasıl, onlar için canımı bile veririm. Bu çoğu kez doğru, ailelerimiz çocuklarını o kadar “severler ki” , bu demektir ki onlar için hemen her şey yaparlar; eğitimi için en pahalı okullara gönderirler, sınıfta kalma şansı varsa geçmesi için hocalar, rüşvetler daha neler? Peki onları  h a y a t  o k u l u n d a n   k i m  m e z u n  edecek?

                    Yine de, birtakım önerileri sunmak zorundayız:

1. Hiçbir koşula bağlanmamış SEVGİ, listenin başında gelir. Bu, çocukların her yaptıklara şeye gözü kapalı imza atmanız gerekiyor demek değildir. Eğer kendinizi seviyorsanız, kendinize özgüveniniz varsa, hatanızla sevabınızla çocuğunuz da sizi sever.

2. PROBLEM ÇÖZEBİLME YETENEĞİ’ni onlara iletebilmek.
Sanki bir matematik problemi gibi, güncel psiko-sosyal problemler de çözümlenmelidir. Bunun için gereken koşullar şunlardır:
      a) Sorun’un tanımlanması,
      b) Olası çözüm şekilleri. Bunda, kendiniz kadar çocuklarınızın düşüncelerine yer verin ve saygı gösterin,
      c) Çözümleri değerlendirmek: ‘Deneme ve varsa, hataları değerlendirme”  (Trial and error, prensibi),
      d) En iyi çözümün hangisi olduğunda, mümkünse birlikte karar vermek,
      e) Kararın nasıl uygulanacağını adım adım saptamak, kişilere sorumluluk vermek,
      f) “Geri itilim” (Feed-back) mekanizması kullanmak: Belirli bir süre sonra bir araya gelip sonucu değerlendirmek, gerekirse yeni kararlar almak.

                                                                     -33-

3) GÜVEN DUYGUSU ifade edilmelidir,
4) BAŞARILAR ÖVÜLMELİDİR
5) SUÇLULUK DUYGUSU AŞILAMAKTAN KAÇINILMALIDIR.
 
                    Anne baba. çocukları çalışmaya teşvik etmek için bazan çok yanlış bir şekilde anlamsız ifadeler kullanırlar:
 -Sen çalışmıyorsun ama, annenle benim çalışmaktan sırtımızın kamburlaştığını görüyorsun herhalde,
 -Parayı sokaktan mı topluyoruz?
 -Bana başağrısı veriyorsun, ya da, seni görünce yüreğim fena fena çarpıyor.

                   Ailelerinin bekledikleri karneyi eve getiremeyip de intihar eden çocukların sayısı her yıl korkunç derecede artmaktadır.

 6) DAVRANIŞLAR TAKDİR EDİLMELİDİR :
     Çocuğunuzda, mükemmel olmasa da beğenilebilecek davranışları izleyin ve söylemekten çekinmeyin:
     . Çok esprilisin,
     . Ne güzel, başkalarına yardım etmekten hoşlanıyorsun,
     . Arkadaşlarınla çok iyi bir iletişim kurabiliyorsun, bravo sana,
     . Çok çalışkansın, hepsinden önemli: sorumlu bir öğrencisin,
     . Senin masanı düzenleme şekline bayılıyorum, vb.

 7) MÜKEMMELLİYETÇİLİKTEN UZAK DURMA:
     “İyi, dokuz almışın ama, sen on’luk bir öğrencisin, o kadar çalışmana yazık değil mi?”

8) ANNE BABANIN ÖNCE KENDİLERİNİ TANIMALARI GEREK;

9) OLUMSUZ DÜŞÜNCELERİ ENGELLEMEK:
 
      Pek çok genç, en küçük bir yanlışlık yapmakla, kendilerini aşağılamayı adet edinmiştir: “Ne kadar aptalım!”, “Ne kadar sakarım!”, “Ne kadar çirkinim!”, “Ne kadar beceriksizim!” gibi. Gençler bu ifadeleri kullanırken evebeynler: “Hiç de sersem değilsin, hiç de çirkin değilsin ama zaman zaman kendine iyi bakmadığın oluyor; Hiç de beceriksiz değilsin, cesaretin kolay kırılıp bırakıp gidiveriyorsun, tekrar dene!” demeliler. Özgüvenin gelişmesi, kendini sevmek, kendisi hakkında olumsuz düşünmekten vazgeçmekle mümkündür.

                                                                  -34-

                                  KENDİNE SAYGI NASIL ÖLÇÜLEBİLİR ?

                           Kendine saygı, üç yöntem ile ölçülebilir:
 
1) SORU Tekniği’nin kullanılması (Rosenberg, 1965):

                           Yanıtlayıcılara, bazı soruların sorulur ve bu belirtilen durumlar ile aynı ve karşı fikirde olup olmadıkları belirlenir. Soru çeşitlerinden örnekler:

a) Bazı zamanlar kendimi yararsız hissederim,
b) Genellikle kendimle yetinirim,
c) Birçok iyi özelliğe sahibim,
d) Kendime karşı daha çok saygıya sahip olmayı isterim.

                          Her yanıt, bir yanda yeteneklerin, güç ya da manevi yönden kontrolleri açığa vururken, öte yandan sosyal değerleri ya da beklentileri ortaya çıkarır.
 
 2) Daha dolaylı olarak, kişilere tam olarak KENDİLERİNİ TANIMLAMALARINI KABUL EDİP ETMEYECEKLERİNİ Sorma Yöntemi (Ryckman, Cantrell, 1982):
a) Kendimden oldukça eminim,
b) Kendim hakkında çok az bilgim var,
c) Hoşlanmaya, beğenmeye hazırım,
d) Kolay teslim olurum.

                          Bu yöntemle yanıtlayıcılar, tanımlamalardan olumlu olanları (1. ve 3.şık’lar) ya da olumsuz olanları (2. ve 4. şık’lar) seçerek kendilerini değerlendirirler. Tabiatıyla, kişiler ne kadar olumlu şık’ları seçerse ve olumsuzları reddederse, o kişinin “iç saygısı” o kadar yüksek olur.

 3) İÇ SAYGININ GERÇEK KİŞİLİK TANIMLAMASI ile İDEAL KİMLİK TANIMLAMALARI arasındaki uygunluğa bağlılığın ölçülmesi:
 
                          Bu fikir doğrultusunda yanıtlayıcılar, iki ‘ayrı’ fakat ‘birbirine paralel’ “Kendini Tanımlamayı” gerçekleştirmektedirler. Bildiğimiz üzere bunlardan ilki, “gerçekteki kişiliklerini tanımlamaları”, diğeri ise “arzu ettikleri kişiliklerini tanımlamaları”dır.  İ ç   s a y g ı  değerleri, işte bu kişilik tanımlamaları arasındaki farktan elde edilmektedir. Küçük değerdeki gerçek-arzu edilen kimlik tanımlamaları yüksek; büyük değerdeki gerçek-arzu edilen kimlik tanımlamaları ise düşük iç saygıyı belirlemektedir.

                                                              ———–

                                                                    -35-
   

                                                         İ L E T İ Ş İ M

                   İletişim, bugünün psiko-sosyal yaşamında, biyolojik gereksinimlerimizden başlayıp her tür yaşam koşullarını gerçekleştirmekte: yemek içmek, konuşmak, cinsel arzu, gezme eğlenme, iş vb. cömertçe ve çoğu kez bilmeyerek kullandığımız bir ögedir.

                   İ l e t i ş i m’i kısaca, “bilgi üretme, aktarma ve bir anlam verme süreci” olarak tanımlayabiliriz. Bu yalnızca insanlar arasında değil, hayvanlar arasında da, örneğin kendilerini koruma, yiyecek bulma, üreme gayesiyle birleşme gibi türlü nedenlerden olarak biyolojik olarak mevcuttur. Görüyoruz ki, iletişimin oluşabilmesi için iki sistem var olmalıdır. Bu sistemler iki insan, bir insan bir hayvan, iki hayvan, iki makine, bir insan bir makina (örneğin bilgisayar) olabilir. Bu açıklamalardan sonra, şimdi ‘iletişim’i, nitelikleri ne olursa olsun, “i k i   s i s t e m   a r a s ı n d a k i   b i l g i   a l ı ş v e r i ş i  olarak da tanımlayabiliriz.

                  “Geri-Tepi” (Feed-Back; Sibernetik) bilimine göre, “iletişim”, ‘duyusal’ bir uyarıyla ‘motorik’ bir yanıt veren sinir sistemi refleksi’nin mükemmel bir örneği olduğu gibi, iki sistem arasındaki karşılıklı bilgi alışverişidir. T e k  y ö n l ü  bilgi akışına ise: “Enformasyon” adını veriyoruz: topluluğa verilen canlı ya da medya mesajları, bir iş toplantısında şirket müdürünün tek taraflı mesajlar ya da bildiriler göndermesi gibi. Birçok enformasyon’lar izlenildiklerinde iletişime dönüşebilirler.

                                                  İ l e t i ş i m   T ü r l e r i

 1.  K i ş i – i ç i (intrapersonal) iletişim ve bunun çatışması,
2 . K i ş i l e r a r a s ı (interpersonal) iletişim ve bunun çatışması,
3.  Ö r g ü t – i ç i  iletişim ve çatışma,
4.  K i t l e  iletişimi ve çatışma (Chaffee & Berger, 1987; Roloff, 1987).
 
 
                                                                -36-

1.   Kişi-İçi İletişim ve Çatışma

                     Bir insanın kendi benliği içinde düşünmesini, duyularının farkında olmasını, gereksinimlerini bilmesi ve onlar için birşeyler yapmayı düşünmesini, kararlar uygulamasını, altbilinçden gelen mesajları rüya olarak algılayabilmesini, içeriği ne olura olsun kendi varlığından günlük dünya problemlerine varıncaya kadar kendi kendine sorular sorabilmesini ve yanıtlar üretmesini, yorum yapabilmesini  i ç – i l e t i ş i m  olarak nitelendirebiliriz.

                     K i ş i – i ç i   ç a t ı ş m a l a r ı  ise iki grupta inceleyebiliriz:

1) Psikanaliz kuramının bize öğrettiği üzere, bilinçten, acı ve duyarlılık, suçluluk vb. hisler uyandırabileceği kaygısıyla, “bilinçötesi”ne bastırılmış anı ya da duyguların sonuçlandırdıkları davranış biçimleri, örneğin ‘kaçma’ ya da ‘yanaşma’;
2) Kişilerin zihinlerindeki  b i l i ş s e l (cognitive) , genellikle birbirleriyle çelişen, zıtlaşan kavramlarla ilgili olarak, bilinç düzeyindeki çatışmalar.   

                     Bizler daha ziyade bilinç düzeyinde tanımlanabilen, “bilişsel” çelişki konusunda, uluslararası ün kazanmış Festinger’in (1957) görüşlerinden bahsedeceğiz. Ona göre, sahip olduğu bilgiye/tutuma aykırı bir davranışta bulunan kişi, bilişsel çelişkiye düşer, yani rahatsız olur. Bu çelişkiden kurtulabilmek için, şu üç yoldan birine yönelir:

1) Davranışını değiştirir,
2) Tutumunu değiştirir,
3) Psikolojik savunma mekanizmalarından birini, örneğin mantığını kullanarak, çelişkinin yarattığı rahatsızlıktan kurtulmaya çalışacaktır.

                     Örneğin, sigaranın kanserle ilintisini bilen biri, sigara içmeye devamını şöylece ‘uslamlayacak’tır (rationalization): “Sigara, stresimi azaltıyor!”, “atın ölümü arpadan olsun”, ya da “acı patlıcanı kırağı çalmaz!”. Bu tür esprileri yapanlar, kendi esprilerine herkesten fazla gülerler, zira rahatlamaya herkesden fazla kendilerinin gereksinimi vardır.

                     Bilişsel çelişki yaşayan insanların davranışları, çoğunlukla laboratuvarda, fakat zaman zaman da gerçek ortamda incelenir. 1986 yılındaki “Çernobil” Nükleer kazasından sonra, ülkemizde, radyasyonlu olduğu ileri sürülen çayları içenlerin ( ya da zamanımızdaki ‘deli dana’  korkusuyla dana eti yemeyenlerin, hatta kedi maması almayanların) düştükleri bilişsel çelişki yüzünden, “acı patlıcanı kırağı çalmaz!” türünde savunma mekanizmalarına başvurdukları gözlenmiştir (Bilgin ve Leblebici, 1990). Bu konudaki başka bir araştırma da, radyasyonlu çay içmeye devam eden yüksek kaygılı kişilerin, kaygısı daha az olanlara oranla daha fazla savunma mekanizmaları kullandıkları saptanmıştır (Dökmen ve Dökmen, 1990). Olası, kişiler, söz konusu savunma mekanizmalarını, çay içerken yaşadıkları iç çatışmayla başedebilmek için kullanıyorlar.

                                                                  -37-

2.   Kişilerarası İletişim

                    Karşılıklı iletişimde bulunan fertler, ‘bilgi’ ya da ‘sembol’ üreterek, bunları birbirlerine aktararak ve yorumlayarak iletişimi oluşturur ve sürdürürler. McKeachie ve Doyle (1966), “Bir göndericiden bir alıcıya mesaj iletilmesi olayına  i l e t i ş i m adı verilir” demişti. Bu tanımlamaya göre, örneğin bir insanın bir ağacı görmesi bile bir iletişim sayılabiliyordu. Eğer hem gönderici hem de alıcı birer organizma, örneğin insan iseler, bu iletişim şekline: s o s y a l   i l e t i ş i m  (social communication) adı verilir. Bu tür iletişimde, ‘gönderici’ ve ‘alıcı’ arasında zaman ve mekan birliği bulunması şart değildir. Gönderici ve alıcı arasında zaman ve mekan birliği olması halinde de, bu iletişimin şekli  s o s y a l   e t k i l e ş i m’e (social interaction) döner. Bu, aşağı yukarı “kişilerarası iletişim”e eşdeğerdir.

                    Tubbs ve Moss (1974), bir iletişimin “kişilerarası etkileşim” olabilmesi için, üç koşulun varolması gerektiğini savunmuşlardır:

a) Kişilerarası iletişime katılanlar, belli bir yakınlık içinde olmalıdırlar,
b) Aralarında tek yönlü değil, karşılıklı mesaj alışverişi olmalıdır,
c) Sözkonusu mesajlar, sözlü (verbal) ya da sözsüz (non-verbal) olmalıdır.
Örneğin yazışmalar, kişilerarası etkileşim sayılamaz.

                    Bu tanımlama halen geçerli olmakla beraber, son zamanların teknolojisi, yukarda bahsedilen üç koşulun (a) şıkkını geçersiz kılmaktadır: Örneğin bir televizyon açık oturum ya da haber verme servisinde, “canlı yayın” yapıldığında, aradaki mesafenin hemen hiç önemi yoktur.

                    Kişilerarası iletişimin öylecesine ‘tescil’ edilmesi için, kişilerle iletişim kuranların, “kendi adlarına” iletişim kurmaları koşulu aranır. Yani kişilerin birtakım ‘rollere bürünerek’ ya da ‘sosyal ve kültürel kalıplara girerek’ sürdürdükleri iletişimler, kişilerarası iletişim tanımının dışında bırakılır. Buna göre, bir nüfus sayım memuru ile sayımını kaydettiren vatandaş arasında, ya da “geç!” işareti veren bir trafik polisi ile sürücü arasında, ‘kişilerarası iletişim’ değil, bir “sosyal iletişim” vardır. Mamafih bazan bunları ayırmak zorlaşır. Sosyal bir iletişim, rahatlıkla psikolojik içerikli bir (kişilerarası) iletişime dönebilir. Örneğin aynı sayım memuru bir vatandaşın yaşını sorduğunda vatandaş bu sorduğundan rahatsız olursa, onun rahatsız olduğunu farkeden memur -elinde ya da farkında olmaksızın- gülümserse, bu iki kişi arasındaki iletişim artık kişilerarası iletişime dönmüş olur. Keza hata yapan bir sürücü ona yaklaşan polis memuruna “kusura bakma abi!” dediğinde, resmi olması gereken bir iletişim, kişilerarası-psikolojik iletişime kaymağa başlar.

                                                                 -38-

                     K i ş i l e r a r a s ı   i l e t i ş i m’in kendi içinde nasıl sınıflanacağı yolunda, yerli ve yabancı kaynaklarda çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlar bir şema altında toplanabilir:

                                                    Kişilerarası İletişim

                  Sözlü                                                                         Sözsüz
  
          (Dil)   &   (Dil ötesi)                                           (Yüz)    &    (Bedensel)

                                                                                     (Mekan)    &     (Araçlar)

                                                                                     (Beden temas kullanımı)

          ——————–                                         ————————-            

          . Niyet edilmiş                                                                     . Niyet edilmiş
          . Niyet edilmemiş                                                                . Niyet edilmemiş

                       Şimdi bu ‘kavramları’ teker teker inceleyelim:

                       Sözlü İletişimde Dil ve Dil-Ötesi:

                       İnsanların karşılıklı konuşmalarını, hatta mektuplaşmalarını “dille iletişim” olarak kabul ederiz. Bu tür iletişimde kişiler, ürettikleri bilgileri birbirlerine ileterek anlamlandırırlar.

                       “Dil-ötesi iletişim”, sesin niteliği ile ilgilidir: ses tonu, ses hızı, şiddeti, hangi sözcük- lerin vurgulandığı, duraklamalar ve benzeri özellikler, dil-ötesi iletişim sayılır.

D i l l e  iletişimde kişilerin ne söyledikleri,
D i l – ö t e s i  iletişimde ise nasıl söyledikleri önemlidir.

                         Araştırmalar, insanların günlük yaşamda, birbirlerine ‘ne’ söylediklerinden çok ‘nasıl’ söylediklerine dikkat ettiklerini göstermektedir (Mehrabian, 1968). Karşımızdakinin sözlerinin kapsamı kadar -hatta bir az daha fazla- ses tonundaki canlılık da bizi ilgilendirir. Yüksek sesle hal ve hatırımızı soran birisi, daha sonra sesini kısarak “akşama bize buyur!” derse, bu davranıştan, “gelmeni pek istemiyorum!” anlamını çıkarırız. Bu tür alçak sesle ya da çabucak söylenivermiş davetlere “yarım ağızla yapıldı!” deriz. Bu suretle, bir davetin ‘yürekten’ mi yoksa ‘yarım ağızla’ mı yapıldığını anlamaya çalışırken, başvurduğumuz önemli ölçüt, ‘dil-ötesi’ ögeler oluyor demektir.

                                                                  -39-

                       İsteyerek, farkında olarak yaptığımız konuşmalara , “niyet edilmiş dil davranışı” adı verilir. Konuşurken dilimizin sürçmesi ise, “niyet edilmemiş dil davranışları”na bir örnektir. Bazı sözcüklerin üzerine basa basa konuşmamız, ya da karşımızdakini korkutmak için bağırmamız, “niyet edilmiş” dil-ötesi davranışlardır. Konuşurken, farkında olmadan ses tonumuz alçalıp yükseliyorsa, ya da sesimiz titriyorsa, bu durumda “niyet edilmemiş” dil-ötesi davranışlar söz konusudur.
                       Sözsüz   iletişimde, “konuşma” ya da “yazı” olmaksızın, insanlar birbirlerine birtakım mesajlar iletirler. Bu iletişim şeklinde insanların “ne söyledikleri” değil, “ne yaptıkları” ön plana çıkar.  S ö z s ü z    i l e t i ş i m i  kendi içinde dört gruba ayırıyoruz:

1)  Yüz ve Beden :  Sözlü iletişimde vokal sistemimiz (ses telleri, dil, dişler) görev yapmaktaydı; s ö z s ü z  iletişimde de ‘yüz’ümüzü ve ‘beden’imizi “gönderici” olarak kullanırız.
 
                    Yüz ve beden ifadeleri de “niyet edilerek” ya da “niyet edilmeden” yapılır.
                     a)  N i y e t   e d i l e n   i f a d e l e r  yoluyla insanlar birbirlerine birtakım anlamlar belirtirler. Başı “evet-hayır” anlamında sallamak, kaşları kaldırarak “hayır”, dudakları büzerek “belki” demek, ya da omuzları kaldırarak “umursamazlık” belirtmek, niyet edilen ifadelere örnektir. Bu tür ifadeler, sözlü dil olmamakla beraber, sözlü anlatımda kullanılan ifadelerle eş anlam taşıyan ifadelerdir. Bu yüzden de ‘niyet edilen ifadeler’, diller gibi, kültürlerden kültürlere farklılık gösterebilir. Örneğin bizim ülkemizde başı önden arkaya kaldırmak “hayır” anlamını taşır; batı ülkelerinde ise “hayır” demek isteyenler başlarını iki yana sallarlar.

                     b)  N i y e t   e d i l m e m i ş  yüz ve beden ifadelerine ise: “duygusal ifade” adı verilmekte, çeşitli kaynaklarda “yüz ifadeleri” (facial expressions) denildiğinde, d u y g u s a l   y ü z   i f a d e l e r i  kastedilmektedir. İnsanların yüzlerinde aniden korku ya da hayret ifadesi belirmesi, duygusal yüz ifadelerine örnektir. Bu tür ifadeler, niyet etmeden yapıldıkları için, sözlü anlatımdan farklıdır.

                    Yapılan incelemeler, niyet edilmemiş yüz ve beden ifadelerinin, yani  d u y g u s a l  ifadelerin, kişilerarası iletişimde önemli yeri olduğunu göstermektedir. Örneğin Mehrabian (1968), iletişimde “sözlü” kapsamın o/o 67, dil-ötesi ögelerin o/o 38; duygusal yüz ifadelerinin ise o/o 55 oranında paya sahip olduğunu belirtmektedir.

                                                                    -40-

 2)  Bedensel Temas :   Bu da sözsüz iletişim yollarından biridir. Farklı bedensel temaslar kurarak karşımızdakine çeşitli mesajlar vermeye çalışırız. Örneğin birisinin  e l i n i   ö p ü p  başımıza koyduğumuzda, onun bizden büyük/üstün olduğunu kabul ettiğimizi gösteririz. E l   s ı k ı ş t ı ğ ı m ı z d a, karşımızdakini -en azından bir ölçüde- eşit kabul ettiğimizi göstermiş oluruz. Karşımızdakinin dostluğunun bizim için özel bir durum olduğunu göstermek istediğimizde, elini avuçlarımızın arasına alarak sıkarız. Bir başka dostluk gösterme şekli, karşımızdakinin  k o l u n a,  o m u z u n a   d o k u n m a k, yakasındaki görünmeyen  t o z l a r ı   s i l k e l e m e k t i r.

                     Bedensel temasın anlamı da, kültürden kültüre değişebilir. Örneğin ülkemizde iki erkeğin -özellikle gurbete çalışmaya giden genç erkeklerin- el ele, kol kola dolaşmaları bir dostluk ifadesi kabul edilip yadırganmazken, aynı davranış, bazı ülkelerde, cinsel içerikli bir gösteri olarak yorumlanabilir.

                    Sözlü iletişim sırasında ortaya çıkan çatışmalar gibi, bedensel temastan kaynaklanan birtakım çatışmalar da gözlenebilir. Örneğin kültürümüzde gelenekselleşmiş, yukarda söz konusu ettiğimiz  e l   ö p m e şekli, büyüğün elinin dudağa götürülmesidir. El öpen kişiler, büyüklerin ellerini dudaklarına götürmek yerine çenelerine değdirirlerse, bu durum bazı büyüklerin canını sıkabilir. Özellikle bir yeni gelin, kayınvalidesinin elini usulüne göre öpmek yerine, yalnızca çenesine değdirirse, bu davranışı çevredekiler tarafından “samimiyetsizlik” olarak yorumlanabilir.
  
3.  Mekan Kullanılımı :    İnsanlar, kendi çevrelerinde oluşturdukları boş mekanlar yoluyla da iletişimde bulunurlar. Başka insanlara olan uzaklığımızı ayarlayarak, onlara uzak ya da yakın durarak, birtakım mesajlar iletiriz. Sevdiğimiz insanlara yakın durmayı tercih ederken./daha az sevdiklerimizle aramızda biraz daha fazla mesafe bulunmasına dikkat eder./ hiç tanımadığımız insanlara ise daha da uzak dururuz. Örneğin bir dostunuzla aranızda ortalama 30 cm uzaklık bırakarak konuşuyorsanız, bu uzaklık, o kişiyle olan dostluk düzeyinizin bir göstergesidir. Söz konusu 30 cm, dostunuzla aranızda adı resmen konmamış bir tür sınırdır. Konuşurken dostunuzun daha yakın ya da uzak durması sizi rahatsız edebilir. Eğer bu kişiyle aranız açılırsa, konuşmak zorunda kaldığınızda 30 cm’den daha uzak durmaya başlarsınız. Konuşma dilimizdeki “araları açıldı” sözü bu durumu ne güzel ifade etmektedir. “Araları açıldı” sözünü her halde, hem “ilişkileri bozuldu”, hem de mekan içinde “birbirlerinden uzak durmaya başladılar” anlamında kullanıyoruz.
 
 
                                                                   -41-

                     Sokakta tanımadığımız birisi, 5 cm kadar yanımıza yaklaşıp bize bir adres sormak isterse, pek çoğumuz en az bir adım uzaklaşmak isteriz. Bu davranışımızla o kişiye, “seni tanımıyorum, bu kadar fazla yaklaşma!” mesajını vermiş oluruz. Eğer adres soran o kişi, bir gün komşumuz olup dostlarımız arasına katılırsa, ilk günlere oranla ona daha yakın durmaya başlarız. Bu davranışımızla, farkında olmaksızın o kişiye verdiğimiz mesaj “sen artık benim yakınımsın!” şeklindedir. Konuşma dilimizde akrabalarımıza, dostlarımıza “yakınlarım” dediğimizde, onların hem  d u y g u s a l  hem de  f i z i k s e l  anlamda bize yakın olduklarını belirtmiş oluruz. Mekan kulanarak yakınlığımızı belirtmenin son noktası, her halde bedensel temastır. Yakınlarımızın ellerini, kollarını tutarak ya da boyunlarına sarılarak (öperek!) aramızdaki mesafeyi sıfıra indirmiş oluruz.

                      K i ş i s e l   m e k a n ı n  nasıl kullanılacağı konusunda, kişiler arasında birtakım farklılıklar bulunabileceği gibi, kültürler arasında da bazı farklılıklar vardır (GÜRKAYNAK ve LE COMPTE, 1977; 1977; BAYAZIT ve diğ., 1977). Genelde günümüzdeki  B a t ı  kültüründe kişisel mekanlar daha büyük, D o ğ u  ve A k d e n i z  kültürlerinde ise kişisel mekanlar daha küçüktür. Yani Doğulu-Akdenizli insanlar -bu arada bizim insanlarımız- batılılara oranla birbirlerine yakın durmayı, daha fazla bedensel temasta bulunmayı tercih etmektedirler. Bu alışkanlıkta olanlar ise, kalabalıktan, batılılara oranla daha az rahatsızlık duyuyor olabilirler. Değişen yaşam şartları içinde, insanlarımızın, mekan kullanımına ve kalabalığa ilişkin tavırların incelenmesinde yarar vardır.

                      M e k a n l a r ı n   k u l l a n ı ş   ş e k l i, dostluğun bir göstergesi olabileceği gibi, statü’nün de göstergesi olmaktadır. Genelde, önde olmak, sağda oturmak, yüksek statü anlamına gelir (DUCK, 1986). Krallar, sultanlar, yüksek rütbeli yöneticiler, din adamları, bilginler ve zenginler önde yürürler; yargıçlar, profesörler yüksek kürsülerde otururlar.

                     Önde yürümek yüksek statünün işaretidir. Fakat önde yürüyenlerle arkada yürüyenler arasında, statü farkından doğan bir kopukluk ortaya çıkabilir. Çünkü en azından, öndeki kişi ile arkasındakiler, yüzyüze iletişimde bulunmamaktadırlar. Statünün yarattığı bu sorun, bence bir Nasreddin Hoca fıkrasında çok güzel bir şekilde irdelenmektedir. Nasreddin Hoca, eşeği ile cemaatın önünde gittiğinde, onlarla yüzyüze olamadığı, onlara sırtını döndüğü için sıkıntı duymaktadır. Cemaatın arkasından yürümesi ise Hoca’nın statüsü ile bağdaşmaz. Hoca bu sorunu, cemaatın önünde giden eşeğine ters binerek çözümler; artık hem öndedir, hem de cemaaatle yüz yüzedir. Bulduğu bu çözüm yoluyla Hoca, yüksek statülü kişilerle halk arasındaki kopukluğa, pek zarif bir şekilde parmak basmıştır. Hocanın mekan kullanımında bir yenilik yaparak, statü farkından doğan iletişim kopukluğunu gidermeye çalışması, sanırım dünyada bir benzeri olmayan ilginç bir folklor ögesidir. 

                                                                   -42-

4.  A r a ç l a r :   Kişilerarası iletişimde mesaj iletmek için başvurduğumuz yollardan birisi de, birtakımn  a r a ç l a r   k u l l a n m a k t ı r. “Rozet”ler ya da “takı”lar takılarak, “kokular sürerek”, belirli “kıyafetler”e bürünerek, çevremize çeşitli mesajlar iletebiliriz (DUNCAN, 1969). İlkel topluluklardaki insanların av, savaş ve benzeri etkinlikler öncesinde yüzlerine sürdükleri boyalar (Yüzlerine taktıkları maskeler!), ressamlara poz veren kralların ellerinde tuttukları iktidar sembolleri, ordulara ait alemler, bayraklar, sancaklar, tuğlar, flamalar birer iletişim aracıdır. Bu tür araçlar çeşitli anlamlar iletir ve kişilerarası iletişimde insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını önemli ölçüde belirler. Örneğin büründüğü siyah elbiseleriyle bize “matemde olduğu” mesajı veren bir kişinin yanında kahkaha atmamaya özen gösteririz. Çeşitli toplumlarda askerlerin rütbelerini gösteren özel elbiseler ve işaretler, aralarındaki iletişimin, örneğin selamlaşmanın nasıl gerçekleşeceğini belirler.

                     Sözsüz iletişim yollarından bir tanesini kullanabileceğimiz gibi, bu yollardan birkaçını birlikte de kullanabiliriz. Örneğin birtakım araçlar kullanarak  k i ş i s e l   m e k a n ı m ı z ı n  sınırlarını çevremize ilan edebiliriz. Bir pastahanede yanımızdaki koltuğa ceketimizi koyduğumuzda, bu davranışımız çevreye, o koltuğun sahibi bulunduğu mesajını verir.

                    A r a ç  v e   m e k a n   k u l l a n ı m ı  yoluyla statü belirtmek de mümkündür. Genelde, insanların statüleri yükseldikçe masaları da büyür (DAVITZ, 1964; DUCK, 1986). Alt kademelerdeki memurlar, mümkün olan en ufak masaları kullanırken, şefler biraz daha büyük, genel müdürler ve müsteşarlar ise en büyük masaları kullanırlar. Bu durumda masanın büyüklüğü, sahibinin güç düzeyini gösterdiği gibi, o kişiye ne kadar yaklaşabileceğimizi de belirler. Masanın eni 80 cm olan bir küçük memura en çok 80 cm kadar yaklaşabilirsiniz; fakat masasının eni 150 cm olan bir genel müdüre o kadar fazla yaklaşamazsınız. Büyük adamlara fazla yaklaşılmaz, çünkü büyük adamların unvanları gibi, kişisel mekanları da büyüktür. Büyük adamlar kişisel mekanlarını, bazan masalarla bazan de  p r o t o k o l  kurallarıyla korumaya çalışırlar.Kralların, padişahların huzurlarına çıkanlar, yaklaşmaları emredilmemişse, oldukça uzakta durmak zorundaydılar.  M e s a f e l i   d u r m a, görünürde güçlü kişiye saygı anlamı taşır; fakat bu kural yoluyla, güçlü kişilerin tehlikelerden korunması da amaçlanmış olabilir. Günümüzde, “itimat” mektuplarını sunan büyükelçilerin, devlet başkanlarından oldukça uzak durmaları bu geleneğin bir devamı olsa gerek.

                                                                 -43-

                    A r a ç  ve  m e k a n  kullanımıyla ‘güç gösterme’ yollarından biri de,  m i m a r i   d ü z e n l e m e l e r  yapmaktır. Kanımca, bu alandaki ilginç örneklerden birisi İstanbul’daki Topkapı ve Dolmabahçe saraylarında gözlenebilir. Şöyle ki, Dolmabahçe Sarayı’nda “elçi kabul salonu” sarayın iç taraflarındadır.Elçilerin o muhteşem salona ulaşabilmeleri için, o muhteşem sarayın büyük bir bölümünden geçmeleri gerekiyordu. Elçilerin bu şekilde dolaştırılmalarının sebebi, padişahla görüşme öncesinde onları etkileme isteği olabilir. Eğer böyleyse, imparatorluk, eski gücünü kaybettiği yıllarda, sarayını bir araç gibi kullanarak güçlü olduğu izlenimini yaratmaya çalışmış demektir. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri, ekonomik vb. yönlerden güçlü olduğu eski dönemlerde, Topkapı Sarayı’nın elçi kabul odası (Arz Odası) taştan yapılmış basit bir odaydı. O dönemlerde Avrupalı elçilere, önlerine muhteşem bir saray konularak değil, ‘ilgisizmiş’ gibi davranılarak güç gösterisinde bulunulurdu. Örneğin, bazı elçiler padişahın huzuruna kabul edilmeden önce ortalama altı ay İstanbul’da bekletilirdi; ya da, huzura çıkan elçinin on dakikalık konuşmasını tercüman üç cümleyle sadrazama özetlerdi, sadrazam ise özetini çıkararak mesajı padişaha tek cümle ile iletirdi. Gerek bu iletişim tarzında, gerekse elçilere Dolmabahçe Sarayı’nın gezdirilmesinde,  s ö z s ü z   i l e t i ş i m  yoluyla “güç gösterimi” söz konusuydu.

                     Dolmabahçe Sarayı’nın elçi kabulünde bu sözsüz iletişim aracı olarak kullanılması gibi, bizler de günlük yaşamamızda, birtakım araçlar kullanarak gücümüzü çevremizdekilere göstermeye çalışırız. Kendimizi gerçekten güçlü hissetmediğimiz zamanlar, bu araçlara olan ihtiyacımız artar, örneğin meslek belirten rozetler takmak, yeni elbise ya da gösterişli araba kullanmak gibi. 
 Sözsüz İletişimin İşlevi :

                     HARRISON’a göre (1973),  sözsüz iletişimin işlevlerini iki gruba ayırabiliriz:
       1) Sözsüz iletişim yoluyla  a n l a m l a r  iletmek,
       2) Sözlü iletişimi  d e s t e k l e m e k , onun akıcılığına katkıda bulunmak.

                    Konuşan kişi yüzünü ve bedenini kullanarak sözlü anlatımı destekler. Dinleyen ise, sergilediği yüz ve beden ifadeleri ile konuşana “geribildirim” (feed-back) verir. Bu sırada, konuşan kişi karşısındakinin söylediklerini anlayıp anlamadığını ya da sıkılıp sıkılmadığını onun davranışlarına bakarak tahmin etmeye çalışır.

                    Sözsüz iletişim türlerinden  i k i  tanesi, “kişilerarası iletişim”i başlatmada önemli rol oynar; 1) G ö z   k o n t a ğ ı (göz göze gelme), 2) V ü c u t l a   y ö n e l m e : hitap edilen kişiye doğru yönelme (DUCK, 1986). 
 
                                                                 -44-

                    Sözlü ve Sözsüz İletişimin Zaman İçindeki Değişimi :

                    Gerek sözlü, gerekse sözsüz iletişim biçimlerinde, z a m a n  içinde değişiklikler ortaya çıkar. Konuşulan diller, selamlaşma şekilleri, sözsüz iletişimde kullanılan araçlar, örneğin rozetler, takılar zamanla değişir. Bu değişikliklerin temelinde,  y a ş a m  b i ç i m i n d e   d e ğ i ş i k l i k l e r  yer alır. Bizlerin çocukluğunda, hatta 50’lere, 60’lara kadar, gençlerin, büyüklerin yanında sigara ve kahve içmeleri, sokak lisanını kullanmaları ayıp sayılırdı. Yemekten sonra bir sigarayla birlikte bir Türk Kahvesi içmek, babalara, dedelere, ninelere özge birşeydi. Ama şimdi “Neskafe çıktı ve mertlik bozuldu”. Selamlaşma da ha keza, eski yıllardan kalma, müslümanca “Selamü aleyküm” ve karşıtı “Aleyküm selam” yavaş yavaş Amerikanvari “Hi!”a dönüştü, ya da el-kol işaretine. Eski kovboy fdilmlerinde kovboy’ların, elleriyle şapkalarını hafifçe oynatarak “Mam” demeleri tarih oldu.

                     Bugün d i l i m i z  ve  k ı y a f e t i m i z, eskiye oranla sadeleşmiştir. Kot pantolon üstüne bir “ti-şört” giyen gençler, yolda karşılaşınca basitçe “selam” diyebiliyorlar, el  kollarıyla, eski Osmanlılarda olduğu gibi “okkalı bir temenna” çakmalarına gerek yok.

                     Avrupa’da da Orta Çağlardanberi farklı sadeleşme izlemekteyiz. 17. Yüzyılda, saray çevrelerinde kıyafette ve dilde, aşırı ölçüde doğallıktan uzaklaşma vardı. Kadın ve erkek giysilerinde danteller, peruk’lar ve süsler arttı, günlük dilde edebi sanatlar yoğun şekilde kullanılır oldu (Osmanlılarda da Arap ve Pers etkilerinin olduğu gibi).  O devirlerde örneğin “ayaklarım” demek kabalık sayılıyordu, bunun yerine “sevgili acı çekenlerim” demek bir kibarlık işaretiydi. Yine kibarlar, “bir bardak su” yerine “bir iç banyo”, “yanaklar” yerine de “iffetin taçları” diyorlardı. Moliere’in KİBARLIK BUDALASI’nda hicvettiği bu kibarlık budalılığının Fransa’daki adı “La Préciosité”, İtalya’daki ismi “Marinisme”, İspanya’daki adı ise “Gongorisme” idi (OFLAZOĞLU, 1978). Zamanla bu moda kayboldu ve Avrupa çok daha sade kıyafet ve dil kullanmaya başlandı.

                     İlkel topluluktan uygar topluma giden yolda, toplumu biçimlendiren  ü ç  ö g e’den söz edilir; birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen, bu yüzden de birlikte değişen bu üç öge, 1) G e ç i m  biçimi, 2) Y a ş a m  biçimi, ve 3) D ü ş ü n  biçimidir (ŞENEL, 1991).
 
                     Bir toplumdaki “geçim biçimi” ile, diğer bir söyleyişle “üretim biçimi” ile “yaşama” ve “düşünme” biçimleri arasında karşılıklı etkileşim varsa, o toplumdaki “üretim biçimi” de sözlü ve sözsüz iletişim tarzını etkileyebilir demektir. Örneğin insanlar, üretim biçimlerine, yaptıkları işlere uygun kıyafetler giymeye ve konuşmaya yönelebilirler. 

                                                                * * *                    

                    Sizlere, şu ana kadar verilen derslerin anlaşılıp anlaşılmadıklarını test etmek için bir seri sorular hazırladım; doğrusundan emin olmadıklarınızı tekst’te geriye gidip bakarsınız:

                      
                                              İ M T İ H A N    S O R U L A R I

 I.  İş ve Örgütsel Psikoloji’nin tarihsel gelişiminde, aşağıda yazılı beş evreyi, onları niteleyen özetlerle eşleştirin:

 1)  1. Dünya Savaşı Öncesi                    a) ‘Binet’ Zeka; ‘Army Alpha ve ‘Beta’
                                                                        test’leri;     

 2)  1. Dünya Savaşı süresince                b) Ünivesitelerde lisansüstü programlar;
                                                                         Sosyal ve bilişsel yeteneklerin
                                                                         önemsenmesi
3)  1. ve 2. Dünya Savaşları Arası          c) Reklam, iş yerlerinin dizaynı, etkileme,
                                                                         telkin
                                                                         (Scott-Münsterber-Cattell-Taylor)

4)  2. Dünya Savaşı süresi                       d) Mühendislik Psikolojisi, Liderlik
                                                                         eğitimi 

 5)  1945-2000 dönemi                           e) Psikoloji Araştırma Laboratuvarlarında
                                                                         iç çatışma; (KurtLewin)-Liderlik

                                                        

                                                                                                                         
II.  Aşağıda yazılı şıklardan hangisi İş Psikolojisi’nin konusuna girmez :

1) İş arayanın kimsenin kendi kişilik yapısı, davranışı, iletişim yöntemleri;
2) İşyerinin yapı ve örgüt nitelikleri, iş verenlerin kişilik yapı ve beklentileri;
3) İşyerinde çalışan insanların işe yaklaşım ve karşılıklı etkileşimi;
4) İşyerini uluslararası bir düzeye getirmek,
5) İş hayatında sık sık oluşan ‘Stres’ ve ‘Tükenmişlik’.
III. Aşağıdaki deyimlerden hangisi “Olumlu bir Yaklaşım” kapsamına girmez :

1) Ön yargılı olmamak,
2) Daima kontrollü ve olayların üstünde olmak,
3) Her ne kadar küçük olsa da yaratıcı düşünceye sahip olmak ve planlamak,
4) İyimser olmak, iyi iletişim kurabilmek için çaba göstermek,
5) İş hayatında olagelen çatışma hallerinde, örgütteki temsilcilerin kendi aralarında yapacakları toplantılarda alacakları kararlara saygı göstermek.

IV.  Aşağıda belirtilmiş sözlerden hangisi “Dikkatli Dinleme”’ye girmez? 

1) Dikkatli dinleme ile “dinleme yeteneği”artar,
2) Kişinin kendisine karşı olan ‘saygınlığı’çoğalır;
3) İlgi ve sözcük düzeyi genişler, daha verimli olunur,
4) İş potansiyeli artar,
5) “Konuşma”, “Dinleme”den daha aktif ve enerji isteyen bir süreçtir.
 

V.   İş dünyasında, bir örgüt yönetiminin başarılı olması için, ‘yöneten’lerin ‘yönetilen’lerle yaptıkları periyodik ‘meeting’lerde, herkesindikkat etmesi gereken esaslar, aşağıdakilerden hangisini içermez :

1) Rolleri dağıtmak,
2) Herbir arkadaşın atanan rolünü, gereksinimi ve içeriği yönlerinden açıkça incelemek,
3) Kişilerin takındıkları rollerinin, elde edilen başarıdaki payını tanımak ve tanıtmak,
4) Genellikle herkesi övmekle beraber, kıskançlık ve anlamsız yarışmaları önlemek amacıyla en iyi performans göstereni açıkça ilan etmemek,
5) “Ben yok, biz varız!” motto’suna sadık kalmak.
VI.  Aşağıdaki kademelerden hangisi “Maslow Piramidi”nin basamaklarından değildir :

1) Biyolojik-Fizyolojik gereksinim,
            2) Güven (Trust),
            3) Sevgi (Love),
            4) Çocuğun her tür gereksinimlerini Yüksek Eğitine dek koşulsuz uygulamak,
            5) İtibar, Kudret (Power),
            6) Kendini Gerçekleştirme (Self-realization).
VII.  Aşağıdaki karşılıklı sütunlarda belirtilmiş olan “evre”leri ve “nitelikleri”ni eşleştirin :

 1) ORAL Evre                   a) “Hayır!, hayır”  Karakter Oluşumunun ilk tohumları,

 2) ANAL Evre                   b) Karşıt cinse karşı tepkisizlik; sessizlik-uyku devri,
                                                  Kendi cinsiyle oynama, natürel homoseksüalite.
      
 3) FALLİK Evre                c) Ödipal Karmaşa; kardeşlerarası yarışma,

 4) LATANT Evre              d) Bağımlılık; Alkol-Uyuşturucu alışkanlığı; Şizofreni

                                                                                                         

VIII. Aşağıda yazılı, Ego’nun “Savunma Mekanizmaları”nı uygun niteliklerle eşleştirin :
 

1) DENIAL (Yadsıma):               a)  “Aa, ben psikoloğumu çok severim…”               

2) REPRESYON:                          b) ‘Yücelme’, olumsuz bir güdüyü olumluya

                                                             çevirme
   
 3)   PROJECTION:                      c) Çocukluktanberi süregelen iç çatışmaların 
                                                                
                                                              bastırılması, “Nöroz: bastırılan materyalin 
                                                              ‘geridönüşü’

4)  IDENTIFICATION:               d)  En ilkel savunma,“Ben yapmadım!”-Psikoz

5)  SUBLIMATION:                     e)  Dışa yansıtma: “Sen yaptın!.”

 6)  REACTION FORMATION:  f)  “Onun gibi olmak”, örneğin Tarkan vb. 

IX-X:  Orta büyüklükte (18-20 kişi) bir örgütün bilgisayarlı muhasebe sisteminin başına getiriliyorsunuz; örgüt üç-dört yıllık ve bu, sizin ilk işiniz. Davranış, iletişim ve performans açılarından, daha işin başındayken, yapmanız gereken şeyleri, düşünce ve planlarınızı özetleyin.

                                                                   *        *

                                                                     -45-

3.   Ö r g ü t – İ ç i   İ l e t i ş i m  ve  Ç a t ı ş m a :

                    Örgüt’ü (Organizasyon), şöylece tanımlayabiliriz: Ö r g ü t, iş ve işlev bölümü yaparak, bir otorite hiyerarşisi içinde, ortak bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelmiş insanların işlevlerinin koordinasyonudur (Schein, 1978). Böylece bu tanım, bir örgütte görev alan kişilerin, önceden tanımlanmış birtakım rollere girerek, hiyerarşik bir düzen içinde bu rollerin gereğini yerine getirmeye çalıştıkları anlamına gelmektedir. Örgütlerin işleyişleri sırasında, örgüt üyeleri arasında birçok çatışmalar oluşabilir. Örgütlerin nitelikleriyle ilgili olarak “örgüt-içi” çatışmaların pek çok türü olabilirse de, en çok raslanan çatışmalar şunlardır:

1) R o l  çatışmaları, ve
2) A s t – ü s t  ilişkilerinden doğan çatışmalar.

                      “Rol çatışmaları” ve “ast-üst” ilişkilerinden doğan çatışmalar, çoğunlukla birlikte ortaya çıkar. Örgütlerle ilgili yayınlarda, rol çatışmaları ve ast-üst ilişkilerinden doğan çatışmalar, birer gözlenen çatışma türü olarak tanımlanmaktadır. Esasında, roller ve ast-üst konumları, birer sonuç değil, çatışma nedenidirler. Roller ve ast-üst konumları, örgüt üyelerinin çeşitli kişilik özellikleriyle birlikte, birtakım kişi-içi ya da kişilerarası çatışmalara yol açabilir. Örneğin üyelerin belli rolleri algılama biçimleri, onların kendi içlerinde ya da birbirleriyle çatışmaya düşüp düşmeyeceklerini belirleyebilir. Diyelim ki bir memurun kafasında, “müdür dediğin şöyle koltuğuna kurulup, emirler yağdırır!” şeklinde bir kalıp yargı bulunsun; bu memur, söz konusu yargısını destekleyecek kadar müdürlerden azar işitmiş olsun. Şimdi bu memur, günün birinde müdür olunca, büyük bir olasılıkla, kendi tanımladığı müdür rolüne uygun davranacak, emrindekileri azarlamaya başlayacaktır. Müdürlük rolünü, “emretme ve azarlama” olarak tanımlayan bazı memurlar bu durumu doğal karşılayabilirler. Fakat müdürün görevinin “araştırmak, koordine etmek” olduğunu düşünen memurlar ise, gürültücü yeni müdürle çatışmaya girebilirler. Üretken olmak yerine, sekreterlerin imla yanlışlarını düzelterek veya koridorlarda astlarına bağırarak günlerini geçiren amirler, gerek örgütün gelişmesini, gerekse üyelerin işlerinden doyum sağlamalarını, istemeden engellemiş olurlar.

                      Örgüt üyelerinin birtakım işleri, kendi rolleri içinde algılayıp algılamamaları ya da sahip oldukları rolleri kendilerine uygun bulup bulmadıkları da yine örgüt-içi çatışmalar konusunda belirleyici olabilir. Örgüt üyelerinin başvurdukları sözlü ve sözsüz iletişim yolları, ya da örgütteki rollerin belirgin şekilde tanımlanmış olması da, örgütte çıkabilecek çatışmaların niteliğini belirleyebilir.     

                                                                  -46-
 

 4.   K i t l e   İ l e t i ş i m i   v e   Ç a t ı ş m a :

                     Birtakım bilgilerin/sembollerin, birtakım hedefler tarafından üretilmesi, geniş insan topluluklarına iletilmesi ve bu insanlar tarafından yorumlanması sürecine :  k i t l e   i l e t i ş i m i  adı verilir. Kitle iletişiminde, “kaynak” ile “hedef” arasındaki kanallara ise :  k i t l e   i l e t i ş i m   a r a ç l a r ı  adı verilir. İlgili kaynaklarda “kitle iletişim araçları” denildiğinde genellikle: radyo, televizyon, gazete, dergi ve benzeri yayınlar kastedilmektedir. Tanımın biraz daha geniş tutulması ve basılı her türlü yayının, ‘kitle iletişim aracı’ sayılması yerinde olabilir. El ilanları’nı kitle iletişim aracı sayabileceğimiz gibi, romanlar’ı, çizgi romanlar’ı, tiyatro’ları; hikaye, masal kitapları’nı ve benzerlerini de kitle iletişim aracı olarak kabul edebiliriz.

                     ROLOFF (1987), kitle iletişim araçları ile çatışmaları beş grupta toplamıştır:

                     1. Kitle İletişim Araçları Kapsamında Çatışma:

                     Kitle iletişim araçları, varlıklarını sürdürebilmek için ilginç şeylerden sözetmek zorundadırlar. İnsanlara  i l g i n ç  gelen haberler ise, çoğunlukla çatışma içerir. Ülkeler, ya da kişiler arasındaki çatışmaların gazetelerde çokça yer tutması bu yüzdendir. “Mahkemede Saç Saça Dövüştüler”, ya da “Travesti-Polis Çatışması” şeklindeki haberleri gazetelerde çok görmüşsünüzdür. Bu tür haberler, dövüşenlere ilginç gelmese de, her halde okuyuculara ilginç geliyor ki yayınlıyor. İki sıradan vatandaş, arazi anlaşmazlığı yüzünden başvurdukları mahkemede uzlaşırsa, bu olayı bir haber olarak gazetede göremezsiniz; çünkü çatışma içermez, bu yüzden de ‘ilginç’ değildir.

                     Bazı kitle iletişim araçlarında, “tek taraflı çatışmalara” easlayabiliriz. Örneğin gazete yazarlarının ya da TV yorumcularının politikacıları eleştirmeleri gibi. T i y a t r o  eserlerinde kişilerarası iletişim çatışmaları, özel bir öneme sahiptir. EGRI’ye (1982) göre, yeterli düzeyde çatışma içermeyen bir tiyatro eseri, teknik açıdan zayıftır; hatta çatışmasız bir metni, tiyatro eseri saymak bile mümkün değildir.
                                                                 -47-

                     2. Kitle İletişim Araçları Arasında Çatışma :

                     Zaman zaman iki ayrı gazetede ya da dergide yazı yazan fikir adamlarının birbirleriyle polemiğe -kalemle duelloya- giriştikleri görülür. Tanzimattan bu yana, özellikle Cumhuriyet döneminde ülkemizde yaşanmış bazı ünlü polemikler olmuştur. Bunların konusu çoğunlukla sanat ve politika idi. Son yıllarda ise bazı gazeteler arasında “Ansiklopedi Savaşı” olarak adlandırabileceğimiz çatışma ortaya çıktı. Okuyucularına kupon karşılığında ansiklopedi hediye eden gazeteler, “hangi ansiklopedinin daha iyi olduğu” konusunda, sütunlarında uzun süre tartıştılar.

                     Yazılı basın kanalları arasında iletişim ve çatışma olabileceği gibi, sözlü basın organları arasında da iletişim ve çatışma mümkündür. Gazeteler TV programlarını iletebilir, eleştirebilir. Son yıllarda ülkemizde sayıları hızla artan TV kanalları arasında da örtük ya da açık olmak üzere, birtakım yarışmaların, çatışmaların yaşandığını gözlemekteyiz. Bir kanalda çok izlenen bir programın yayınlandığı saate diğer kanalların ilginç programlar koyarak rekabete girişmelerini, örtük bir çatışma olarak kabul edebiliriz.  Kanallar arasındaki bu çatışma, ilginç gelişmelere yol açabilir. Bu çatışmaların en kestirme ve “demokratik çözümü”,eve ikinci bir televizyon almaktır. Hangi televizyonun alınması konusunda, zaten kitle iletişim araçlarında yeterince reklam yapılmaktadır. Böylece, kitle iletişim araçları arasındaki ve aile üyeleri arasındaki çatışmalar, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasına ve ekonomik hareketliliğe katkıda bulunmuş olur.

                     3.  Kişi-İçi Çatışmalar ve Kitle İletişimi :

                     Kitle iletişim araçları, kişilerin iç çatışmaları üzerinde etkilidir. Bu etki iki şekilde olabilir; kitle iletişim araçları, bazen iç çatışmalara yol açabilir, bazen de çatışmaları azaltabilir. Örneğin bir kişi beğendiği bir politikacı ile basında yer alan olumsuz eleştiriler karşısında bilişsel çelişkiye düşebilir. İnsanlar, bu tür çelişkilerden kurtulabilmek için, “seçici algılama”ya yönelebilirler,  s a v u n m a   m e k a n i z m a l a r ı  kullanabilirler. Bütün bunları yaparken de, aynı basın organlarında çıkan diğer haber ve yorumlardan yararlanmaları mümkündür. Örneğin beğendiği politikacıyı eleştiren bir yazı okuyan kişi, daha sonra o politikacının lehinde yayımlanan yazılara dikkat edebilir ve böylece, ona ilişkin eski tutumunu güçlendirmeye çalışabilir. 

                                                                 -48-

                              4.  Kişilerarası İletişim ve Kitle İletişimi :
 
                       Kitle iletişim araçları, kişilerarası iletişim çatışmaları etkileme gücüne sahiptir. Bu etkileme, başlıca iki şekilde ortaya çıkar: (a) Kitle iletişim araçlarının varlığı, birtakım  k i ş i l e r a r a s ı   ç a t ı ş m a l a r a  yol açabilir; (b) Kitle iletişim araçlarının verdiği mesajlar,  k i ş i l e r a r a s ı   i l i ş k i l e r i ,  ç a t ı ş m a l a r ı  etkileyebilir.

                       Kitle iletişim araçları, sosyal yaşantıyı önemli ölçüde etkilemektedir. Evlerimize radyolar, gazeteler, televizyonlar girdikçe, tek tek bireyler olarak yeni şeyler öğrendik, geliştik; fakat bunun yanı sıra, kişilerarası ilişki örüntülerimizde de değişiklikler ortaya çıktı. Örneğin bol sohbetli gece oturmalarının yerini ailece -ya da ayrı ayrı- televizyon seyretmeler aldı. Ülkemizde televizyonun henüz çok yaygınlaşmadığı 1970’li yılların başlarında, televizyonları olmayanlar, televizyonlu komşularına gruplar halinde gitmeye başlamışlardı. “Tele-misafir” kavramı bu yüzden ortaya çıkmıştır. 1970’lerdeki bu olayın bir benzeri, yaklaşık yüz yıl önce de yaşanmıştı. Okuma yazma bilenlerin az olduğu o yıllarda, özellikle İstanbul’da, insanlar geceleri bir komşuda toplanır, okuma bilen birisinin okuduğu romanı dinlerlermiş. Ahmet Mithat Efendi’nin, Hüseyin Rahmi’nin romanları, bu okuma gecelerinde pek rağbette imiş. Ahmet Mithat Efendi için, “Efendi’nin okuyanı az, dinleyeni çoktu” derlermiş. Herhalde, benzer şekilde, yüzyıllar boyunca Anadolu’da, kahramanlık menkıbeleri ya da Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatname’si, okuyanı az, dinleyeni çok kitaplardan olmuştur.

                        Topluca kitap okuma ile topluca televizyon seyretme arasında bir benzerlik varsa da, önemli bir farklılık bulunmaktadır. İnsanlar, okunan bir kitabı ya da anlatılan bir masalı dinlediklerinde, bilgi edinmenin yanı sıra, yoğun bir şekilde, kişilerarası iletişimde de bulunurlar. Televizyon seyredenler arasında da iletişim olabilir, ama televizyon başındaki iletişim, masal dinleyen bir çocukla ninesi arasındaki iletişim kadar yoğun olmayacaktır.

                        Zaman zaman televizyonun karı-koca kavgalarını azalttığını ileri sürenler bulunduğunu biliyoruz. İddiaya göre, eşler, televizyon seyretmekten kavga etmeye vakit bulamıyorlarmış. Belki televizyonun böyle bir faydası da vardır, bilemem, ama televizyonun eşleri uzlaştırdığını değil de, çatışmalarını ertelediğini düşünmek daha yerinde olur sanırım. Çünkü eğer ilişkide bir sorun varsa, bu sorundan söz etmemek, ilerde daha önemli çatışmalara yol açabilir.
Tartışmaların ertelenmesi durumuna, “p a s i f   ç a t ı ş m a” adını veririz.    

                                                                   -49-

                        Televizyonda “hangi” kanalın izleneceği konusunda anababalarla çocuklar ya da kardeşler arasında birtakım çatışmalar ortaya çıkabilir. Özellikle günümüzde anababalar çocuklarının çok televizyon seyretmelerinden, yaşlarına uygun olmayan filmleri izlemelerinden şikayetçidirler. Yalnız bilmek gerekir ki, bu sorun günümüze özgü değildir. Radyonun yaygınlaşmaya başladığı bu yüzyılın ilk yarısında da, anababalar benzeri kaygıları yaşamışlardı. Woody Allen’ın “Radyo Günleri” adlı filminde, çok radyo dinleyen erkek çocuğun annesi ve babası, radyonun, çocuklarının gelişmesini engellemesinden ve terbiyesini bozmasından endişe etmektedirler.

                        Kitle iletişim araçları, izleyenlere, “bilgi iletme”nin yanı sıra, birtakım “davranış modelleri” de sunar. Televizyon programlarındaki, çizgi romanlardaki ya da masallardaki  k a h r a m a n l a r, davranışlarıyla izleyenlere model oluştururabilirler. Bu kahramanları kendilerine örnek alan izleyiciler, onların davranışlarını taklit etmeye, onlar gibi davranmaya yönelebilirler. Bu durumda izleyicilerin modelden öğrenmeleri söz konusudur.

                        İnsanlar, başka insanları kendilerine model aldıklarına göre, kitle iletişim araçlarında sunulan modellerin  n i t e l i ğ i  önem kazanmaktadır. Kitle iletişim araçlarını izleyenler, işbirliği, yardımseverlik gibi olumlu birtakım sosyal davranışları taklit edebilecekleri gibi, saldırganlık ve benzeri birtakım istenmeyen davranışları da taklide yönelebilirler. Özellikle çocukların, televizyonlarda, filmlerde sergilenen saldırganlıkları taklit ettikleri yolunda araştırma bulguları vardır (BANDURA, ROSS ve ROSS, 1963). (Geçmiş yıllarda ve son zamanlarda ya “Superman” olarak pencereden atlayıp ya da yakın zamanların “Pegomon”ların saldırganlıklarını taklit eden çocuk yaralanmalarının sayısı ileri derecede kabarıktır). Fakat bu tür araştırmalara bakarak, televizyonun ya da kedili-fareli çizgi filmlerin zararlı olduğunu peşinen kabul etmek doğru olmaz.

                        Eğer bir yetişkin, çizgi filmi izleyen bir çocukla, bu filmdeki olaylar üzerinde kısaca tartışırsa, hem çocuğun filmde izlediği saldırganlığı taklit etme olasılığı azalabilir, hem de zihinsel yönden gelişme şansı artabilir. Bu yüzden anababalar, çocuklarının yaşlarına uygun filmler seyretmelerini sağlamanın yanı sıra, bu filmlerin verdiği mesajlar üzerinde konuşmalıdırlar.

                        İzleyicilerin, özellikle çocukların ve gençlerin televizyondan saldırganlık öğrendikleri konusunda yaygın bir kanı vardır. Yapılan araştırmalara ve incelemelere göre, toplumlarda saldırganlığın artışında televizyonun payı olsa da, bu konuda tek suçlu olarak televizyonu görmek doğru değildir (FREEDMAN ve ark., 1978; DÖNMEZ, 1988).

                                                                   -50-

                        Televizyon gibi diğer bütün kitle iletişim araçları da, izleyenlere sundukları davranış modelleri bakımından incelenebilir. Her kültürün kendine has masal karakterleri olmakla beraber, bu karakterlerde birçok “genel ortak” davranış modelleri mevcuttur, örneğin Türk Halk Masalları ve Grimm Kardeşlerin masal kahramanları gibi.

                         5. Kitle İletişim Araçlarında Örgüt-İçi Çatışmalar :

                        Kitle iletişimini yürüten kurumlar, içinde insanların görev yaptığı örgütlerdir. Herhangi bir örgüt için geçerli olan çatışmalar, bu örgütlerde de yaşanabilir. Kitle iletişimini yürüten bir örgütte, ‘ast’larla ‘üst’ler arasında statü farklarından doğan ya da rollerden kaynaklanan birtakım çatışmalar yaşanabilir.

                        Her örgütte çatışma yaşanabilir; fakat kitle iletişimiyle ilgili örgütlerdeki çatışmalar diğerlerinden farklı olarak kamuoyuna büyük ölçüde yansır.  Çünkü kitle iletişimini sürdüren kurumlar, işlevleri gereği kendi içlerindeki çatışmaları da haber olarak yayınlarlar. 1992 yılında ülkemizdeki bir gazetenin yazar/yönetim kadrosu, gazetelerin sütunlarına günlerce yansıyan bir çatışma içine girdiler, aralarında sahiplerinden birinin de olduğu birçok çalışan, gazeteden istifa etmişti.
                      
                       Prof.Dr. Üstün Dökmen bu beş ana ögeye bir altıncısını ekliyor:

                                         6. Kitle İletişimi ve Toplum :

                       Kitle iletişim araçlarıyla toplum arasında karşılıklı etkileşim vardır. Kitle iletişim araçları, haberleriyle, yorumlarıyla toplumu yönlendirme gücüne sahiptir. Toplumdaki insanlar da sahip oldukları ilgileriyle, sergiledikleri tercihleriyle kitle iletişim araçlarını bir ölçüde olsa da yönlendirebilirler; gazeteler, televizyonlar, daha fazla izlenmek amacıyla toplumun gereksinimlerine yanıt vermeye çalışırlar.

                       K i t l e   i l e t i ş i m   a r a ç l a r ı n ı n   i ş l e v l e r i :

1) Kamuoyuna bilgi/haber iletmek;
2) Toplumdaki birtakım çatışmalarda (örneğin politik) taraf olmak,
3) Toplumdaki çatışmalar karşısında, uzlaştırıcı, yatıştırıcı yönde tavır almak.

                       Kitle iletişim araçlarının bu işlevleri, kişilerin bilişsel, duygusal gelişimlerine katkıda bulunabileceği gibi, kamuoyunda birtakım yeni tutumların oluşmasına ya da mevcut tutumların değişmesine de önemli katkıda bulunabilir.

                                                                     *     *

                                                                                                                                                              
                                                                      -51-

                                                                 S  T R E  S

                     S t r e s, bugüne bugün, refah ve başarı düzeyi her ne olursa olsun, her ferdin ve örgütün isteyerek ya da istemeyerek karşı karşıya kaldığı “bir numaralı halk düşmanı”dır. Globalleşen, gürültü ve istekleri artan, gelir ve refah düzeyinin artık insanların alın terleriyle ve dürüst olarak çalışmaları sonucu ile paralel olarak büyümeyen bir dünya içinde yaşıyoruz. Daha elli yıl önce rüyalayamayacağımız fantaziler olageldi: Aya ve diğer gezegenlere gittik, boşlukta yürüdük, karlı ya da yağmurlu havada internetle eve yiyecek ısmarlayabiliyoruz. Zerafetini, inceliğini, ruhsal uygunluğunu kale bile almaksızın, sırf kolaylığın ve teknik ilerlemenin şımarıklılığını yaşayarak “chat” ile evlenme bile teklif edebiliyoruz. Sokakta birbirimize çarptığımızda özür dileyene “bu da hangi planet’ten geldi?” hesabı ters ters bakıyoruz; otobüslere binerken, bankada sıra beklerken, kırmızı ışıkta yolu geçerken, birine yol sorarken birbirimizin gırtlağına sarılmaya hazırız; sabah gazetelere şöyle bir göz gezdirdiğimizde ya da televizyonda meclis toplantılarına veya panellere kendimizi vermek istediğimizde saygısızlık, küstahlık, insan olmayan muhterem varlıklara bile yakışmayacak hareketlerle bizleri varlığımızdan utandıracak durumlara sahne oluyoruz; yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet kol geziyor; bu sahteliğe insanoğlu daha ne kadar dayanır? Kalp-sinir hastalıkları, psikosomatik rahatsızlıklar, yüksek tansiyon, her yıl yükselen boşanma oranı, uyuşturucu kullanımı, sarhoşluk ve trafik kazaları, intiharlar hep neye yükseklerde uçuyor? Tüm bunların nedenleri ayrı ayrı faktörler omakla beraber, hepsinin ortak noktası :  s t r e s .

                    Daha ilerde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, stres sırasında verilen tepki, canlının canlılığını sürdürmek, onu korumak amacını taşır. İnsan gerçek bir tehlike karşısındaysa, salgılanan “adrenalin” ve diğer hormonlarla başlatılan faaliyet ve depolardan harekete geçirilerek kana verilen yağ ve şeker, hayatı korumak için yapılan mücadele sırasında amaca uygun olarak kullanılır. Bedende yaratılmış alarm durumuna göre, insan koşar, mücadele eder, varlığını veya elindekini savunur ve böylece beden içinde bu amaç için hazırlanmış olan maddeleri kullanır ve tüketir. Anglo-Amerikan kaynakları, stres karşısında bir canlının verdiği tepkiyi, kısaca “fight or flight” (Kavga ya da Kaçış) olarak nitelendirirler.
 
                                                                    -52-

                      Akademik olarak, stres’i meydana getiren olayları “stres vericiler”  (stressor), bu olaylara insanın fizyolojik ve psikolojik düzeyde verdiği tepkileri de “stres” (stress) terimi ile ifade etmeyi tercih etmekteyiz. Bu nedenle, ilk kez, stres vericilere karşı canlının fizyolojik tepkilerden söz etmemiz gerekiyor.

                       Bir tehlike ile yüz yüze gelen canlı, başa çıkamayacağına inandığı tehlike ile  s a v a ş ı r  ve böylelikle yeni duruma bir  u y u m   s a ğ l a r. Organizmanın tehdit karşısında olduğu stres durumunda insanlarda hem bedensel ve hem de psikolojik düzeyde bir dizi olay meydana gelir. “Bedensel” değişikliklerin hemen hemen aynı basamaklardan geçmelerine karşılık, “psikolojik” düzeyde olaylar, kişilik ve çevre gibi bireysel koşullara bağlı birçok değişiklik gösterir. Bu değişiklikler tek ya da her iki düzeyde beraberce sergilenebilir.

                        Stres karşısında, bir insanın kendi hayatını korumasına yönelik ‘bedensel-fizyolojik’ tepkiler şunlardır:

. Mücadele için gerekli hammadde olarak, depolanmış yağ ve şeker kana karışır;
. Solunum sayısı artar, sonuçta daha fazla oksijen taşınır,
. Beyne ve kaslara daha fazla oksijen taşıma gayesiyle, kanda alyuvarlar çoğalır,
. Kalp atışı ve kan basıncı yükselir, daha çok miktardaki kan gerekli yerlere sevkedilir,
. Kan pıhtılaşması, olası bir kanamayı korumak için, ivedileşir,
. Kuvvet gerektiren tepkilere hazırlık olsun diye, kas gerilimi artar,
. İç organlardaki kan, kaslara ve beyne geçer, sindirim ve-mesane adaleleri gevşer,
. Algı’yı güçlendirme amacıyla, daha fazla ışık alsın diye, gözbebekleri büyür.
. Dış dünyadan daha iyi haberdar olmak için, tüm duyumlar artar,
. H i p o f i z  bezi uyarılır (Ayrıntılar için aşağıya bakın!)
                       Bu fizyolojik değişikliklerin oluşum sırası şudur:

1) Stres, beynin “hipofiz” bezini etkiler,
2) Hipofiz’den “ACTH- Corticotrope Hormone), diğer ismiyle ‘stres hormonu’ çıkar,
3) ACTH, “Böbreküstü- Adrenal bezler’i etkiler,
4) Böbreküstü’nde iki tip hormon vardır:
a) ADRENALİN :  Karaciğer ve kaslarda depolanmış ekstra şekeri serbest bıraktırır, bunların yakılması sonucu, kanda “serbest yağ asitleri” ve “şeker” yükselir,
 b) KORTİZON (Cortisone) : Kaslarda, protein sentezlerini oluşturmak ve şeker yapmak için “aminoasitler” salınır. Bunun sonucu da kanda yine “şeker” yükselir.

                                                                    -53-

                                         GENEL  UYUM  BELİRTİLERİ

                       Daha önceden de belirttiğimiz gibi,  s t r e s , organizmanın fiziksel ve ruhsal sınırlarının zorlanması, tehdit edilmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Organizma’nın ‘tehdit ‘edilmesi’ ve ‘denge’nin (homeostasis) bozulması, yukarıda anlatılan ve canlıyı korumaya yönelmiş “alarm tepkisi”nin yaşanmasına neden olur. Bozulan dengenin yeniden kurulması için, yeni duruma “uyum sağlanması” gerekir. Bu nedenle, ‘stres tepkisi’, “Genel Uyum Belirtisi” olarak da anılır. Genel Stres Belirtisi’nin üç kademesi vardır:

                        A)  A l a r m  T e p k i s i :  Bu dönem, insanın ya da hayvanın dış uyaranı “stres” olarak algıladığı durumdur. Organizma bu dönemde ‘şok’a ve ‘kontrşok’a girer. Şok döneminde vücut ısısı ve kan basıncı düşer, kalp duracakmış gibi olur, eli ayağı çözülür. Bunun hemen ardından kontrşok dönemi gelir. Organizma bu durumla başaçıkabilmek için aktif fizyolojik girişimlerde bulunur ve yukarda ayrıntılarını verdiğimiz “otonom faaliyet” ortaya çıkar. Amaç, ‘savaşarak’ ya da ‘kaçarak’ organizmayı korumaktır. 

                        B)  D i r e n ç   D ö n e m i :  Vücudun direnci, normalin üzerine çıkar. Yüz yüze olduğu bu stres verici duruma karşı direncini yükseltmiştir. Bu durumdan kaçmak veya ona uyum sağlamak zorunda olduğundan başka, stres vericilere direnci düşer. Örneğin vücut, aldığı bir toksine karşı direnç döneminde ise, soğuk algınlığına direnci düşüktür. AIDS’li insanların genellikle basit bir soğuk algınlığından kurtulamayarak öldükleri sıkça rastlanan bir olay olarak bilinir. Eğer ‘direnç dönemi’ başarı ile aşılırsa, beden, normal koşullarına döner; başarısız olursa, beden kuvvetten düşer, çöker.

                        C)  T ü k e n m e   D ö n e m i :   Stres verici olay çok ciddi ise ve uzun sürerse, organizma, “tükenme” basamağına gelir. Bazan bu dönemde yeniden ‘alarm’ dönemi basamakları ortaya çıkar. Her canlının uyum yeteneği ile enerjisi bir diğerinden farklı ve sınırlıdır. Uyku ve dinlenme vücudu onarabilir, ama devamedegelen ve başaçıkılamayan stresler karşısında denge bozulur, uyum enerji ve yeteneği yitirilir. Bunların ardından ‘tükenme’ ve ‘bitkinlik’ nöbetleri görülür, artık geri dönüşü olmayan izler organizmaya kazınır ve bir seri hastalıklara kapı aralanmış olur.

                                                                   -54-

                        SELYE (1953 ve 1972), ‘yıkım’ı, “adaptasyon hastalığı” olarak tanımlamıştır. Sonunda, bedensel tükenme ve ölüm ortaya çıkar. Eğer beden savunması stres’lere karşı koyabiliyorsa, genel uyum belirtisi iyi çalışıyor demektir. Selye’ye göre y a ş l a n m a, sabit adaptasyon enerjisi’nin zamanla aşınmasıdır. Bu açıdan psiko-somatik sonuçların ortaya çıkmasında üç önemli faktör vardır:

1) S t r e s’i n  ş i d d e t i,
2) K r o n i k l e ş m e s i, ve
3) G e n e l   u y u m   b e l i r t i s i’nin hangi aşamada olduğudur.

                       Selye, stres’in fizyolojik etkilerini vurgulayarak, bu konudaki çalışmalara önemli katkılarda bulunmuştur. Ama konu, laboratuvar hayvanlarından insana doğru kaydırılınca, sonuçlar insanın bireysel özelliklerine bağlı olarak farklılıklar doğurmaktadır. Çünkü bir insanın çok stres verici bulduğu yaşantı, diğer insan için hiç de rahatsız edici olmayabilir.

                       A l a r m  r e a k s i y o n u  olarak adlandırılan dönem, organizmanın dış uyaranı stres olarak algıladığı durumdur. Bu zaman, daha önce de belirtildiği gibi, otonomik tepkiler ortaya çıkar. Amaç, savaşarak ya da kaçarak organizmanın iç dengesini (Homeostasis) yeniden kurmaktır.  

                       Stres verici koşullara karşın, uyuma elverişli bir durum ortaya çıkarsa, “direnç” oluşur. Bu durumda, organizmanın alarm tepkisi sırasındaki belirtileri ortadan kalkar. D i r e n ç  döneminde vücudun direnci normalin üzerindedir. Organizma dengeye kavuşunca uyum enerjisi biter, ardından tükenme ve bitkinlik dönemi başlar. Bu dönemde de alarm döneminin özellikleri görülür. Ancak bunlar (ülser’deki hücre yıkımı gibi), geriye dönüşü olmayan izlerdir.
                                                                     –    –    –

                                                                       -55-

                                        PSİKO-SOSYAL HASTALIK MODELİ

                        H. SELYE’nin kurduğu prensipler üzerine, psiko-sosyal kökenli hastalıkların oluşum mekanizmaları ve gelişimleri şöyle özetlenebilir:

 1. Psiko-sosyal uyaranlar:  Bunların ortak noktası, belirli koşullar altında, belirli kişilerde hastalığa neden olabileceğinden şüphelenilen ve organizmayı yüksek beyin faaliyeti aracılığıyla etkileyen, kaynağını psiko-sosyal ilişkilerden alan uyaranlar kastedilmektedir.

2. Psiko-biyolojik program:  Bunların organizmalardaki belirleyicileri, “genetik” faktörler ile geçmiş yıllardaki “çevresel” etkilerdir. Bu program, örneğin bir problemi çözmek ya da herhangi bir durumda çevreye uyum sağlamak konusunda kişinin, belirli br kalıba uygun olarak (ikna etmek,bağırmak, silaha sarılmak gibi) tepki verme eğilimidir.

  3. Mekanizmalar:  Organizmada, psiko-sosyal bir uyaranın neden olduğu ‘bedensel’ tepkilerdir. Bu bedensel tepkiler, bazı koşulların yoğunluğu, sıklığı ve sürekliliği altında “hastalık ön belirtileri”nde ve doğrudan doğruya hastalığın kendisine öncülük eden çeşitli değişkenlerin varlığında ortaya çıkar.  Stres, bu mekanizmaya bir örnektir. Selye’ye göre, stres ile organizmada üç temel özellik uyandırır:
           a) Organizmada, değişmez bir tepki zinciri uyandırır,
           b) Filogenetik (Canlının türünün tarihi gelişimi boyunca) en eski uyum kalıbıdır,
           c) Esas olarak, organizmayı bedensel bir faaliyete hazırlar (fight or flight prensibi).

                        Psiko-sosyal değişiklikler ve modern hayatın diğer koşulları tarafından harekete geçirilen bu temel tepkiler, ses gibi fizik ya da psikolojik bir sıkıntı veya fonksiyon bozukluğunu, hatta yapısal bir bozukluğu ortaya çıkarabilir. Özet olarak,  s t r e s , belirli koşullarda hastalığa öncülük ettiğinden şüphe edilen bir mekanizmadır.

4. Hastalığın Ön Belirtileri:  O anda bir ‘yetersizlik’ ortaya çıkartmamış, ancak devam ettiği takdirde problem çıkartacak olan ruhsal ya da bedensel sistemlerdeki fonksiyon bozukluklarıdır.

5. Hastalık hali:  Ruhsal ya da bedensel fonksiyon bozukluğunun sonucu yetersizliktir.

 6. Etkileşen değişkenler:  Kişiden ya da dıştan gelen ruhsal veya bedensel faktörlerdir.
 
                        Bunlar mekanizma, hastalık ön beliritisi ya da hastalık düzeyindeki neden-sonuç faktörünün hareketini değiştirir. “Değiştirme” sözcüğü ile, hastalığa uzanabilen süreci harekete geçireceği veya önleyeceği kastedilmektedir.

                                                                -56-

                            Psiko-sosyal uyaran, çevredeki değişkenleri, psiko-biyolojik program ise bireysel değişkenleri tanımlar. Her ikisi de çok sayıda değişkeni içerir. Bu iki değişkenin kesişmesi, bir başka ifadeyle o birey için o durumun ‘stres verici’ olması, mekanizmanın işlemesine ve diğer etkileşen değişkenlerin devreye girmesine neden olur. Olayın bütününe bakıldığında en karmaşık değişkenlerin, bireye bağlı değişkenler olduğu görülür.

                           Bedensel açıdan, organizmada belli bir uyarana karşı “özelleşmemiş” (non-specific) bir tepki zinciri faaliyete geçerken, psikolojik olarak olayın stres olarak bir nitelik kazanması “özel” (specific) faktörlere bağlıdır. Tıp alanında ‘özelleşmemiş’ tepkinin organizmada yarattığı çeşitli değişiklikler ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Ancak bu arada olayın  s t r e s  verici olarak değerlendirilmesine karar veren psikolojik sistemler ihmal edilmiştir. Lazarus ve Manson bu konuda çalışmalar yaparak, olayın bireye bağlı ve özelleşmiş bir tepki olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu özelleşmeyi bireye özgü nitelikler ve zihinsel koşullar sağlamaktadır. Aynı ‘çevre’ faktörleri bütün insanlar tarafından aynı biçimde yorumlanmaktadır. Bazı insanlar için stres verici durumlar diğerleri için bir anlam taşımaz.

                                                     STRESİN SONUÇLARI

                            Strese karşı verilen tepkiler, uzun bir zaman dilimi içinde “kronik hastalıklar”ın gelişmesine zemin hazırlar. Stres’in sıklığı ve yoğunluğu, ‘zaman’ı kısaltabilir. Bu hastalıklar başağrısı, yüksek tansiyon, kalp rahatsızlıkları gibi “bedensel” hastalıklar olabileceği gibi, “psikolojik” ya da “zihinsel” hastalıklar da olabilir. İnsanlar; edinmiş oldukları davranış kalıplarına ve zihinsel özelliklerine göre, ‘stres’ karşısında psikolojik tepki olarak geri çekilme, kabullenme, karşı koyma veya korku, endişe, depresyon gibi duygusal problemler geliştirebilirler. Öte yandan; dikkatin azalması, zihni bir konu üzerinde yoğunlaştırma güçlüğü, çeşitli konular arasında ilişki kuramama, aşırı unutkanlık, obsesif (takıntılı) düşünceler, zihinsel düzeydeki probkemlerden ancak bazılarıdır.

                            Görüldüğü gibi stres’ler, çeşitli düzeylerde ortaya çıkmasına zemin hazırladıkları problemlerle, kişinin verimliliğini düşürür, hayattan aldığı hazzı azaltır ve yakın çevre ile olan duygusal ilişkilerini zedeler. Bunlar, şöylece gruplandırılabilirler:

1) Önemli ya da önemsiz, daha önceden kolaylıkla verilebilen kararları vermekte güçlük,
2) Değersizlik, yetersizlik, güvensizlik ve terkedilmiş duyguları,
3) Alışılmış davranış biçimlerinde önemli değişiklik,
4) En iyi olanı değil, garanti olanı seçmek,
5) Uygun olmayan durumlarda ortaya çıkan öfke, düşmanlık ve kızgınlık dalgaları,
6) Sigara ve içki içme eğiliminin artması,

                                                                  -57-

7)   Kişisel hata ve başarısızlıkları sürekli düşünmek,
8)   Aşırı hayal kurmak, sık sk düşünceye dalıp gitmek,
9)   Duygusal ve cinsel hayatta düşüncesiz davranışlar,
10) Birlikte olunan kişilere karşı duyulan aşırı güven (ya da güvensizlik),
11) Alışılmıştan daha titiz ya da işin gerektirdiğinden daha fazla çalışmak,
12) Konuşma ve yazışmada belirsizlik ve kopukluk,
13) Nisbeten önemsiz konularda aşırı endişelenme veya tam tersine gerçek problemler karşısında ilgisizlik ve kayıtsızlık,
14) Sağlığa aşırı ilgi,
15) Uyku bozukluğu (zor uyuma veya gece boyunca sık sık uyanma),
16) Ölüm ya da intihar fikirlerinin sık sık yinelenmesi.

                            Öte yandan, bireyin stres’e açık olmasında rol oynayan iki faktör vardır:
 1) Stres’le karşılaşmanın  s ı k l ı ğ ı  ve karşılaşılan stres’in süre ve niteliği,
 2) Stres’le başaçıkabilme konusundaki  k i ş i s e l   d o n a n ı m .

                                       STRES’TEN KORUNMA YOLLARI

                            Psikolojik anlamda  s t r e s,  kişiye özgü ve bireysel olan bütünlüğü zorlayıcı ve bozucu etken(ler)dir. İnsan, stres karşısında psikolojik ve sosyal bütünlüğünü korumak amacındadır. Bu korumayı hem bilinçötesi mekanizmalar ve hem de bilinçli çabaları ile yapar.

                            Kişiliği koruyan mekanizmalardan en önemlileri “E g o’nun Savunma Mekanizmaları” olarak adlandırılan (Anna Freud, 1936) ve bilinçdışı çalışan savunmalardır. Bunlardan başlıcaları BASTIRMA (represyon), KARŞI TEPKİ GELİŞTİRME (reaksiyon formasyon), YANSITMA (projeksiyon), İNKAR-YADSIMA (dinayl), YER DEĞİŞTİRME (deplasman) ve GERİLEME’ dir (regresyon). Bunları daha önce özetlemiştik.

                            Kişiliği koruyan diğer mekanizmalar “bilinç” ve “çaba” gerektiren gayretleri içerir. Stres karşısında bilinçli sistemlerin harekete geçmesiyle daha çok bilgi edinme, anlama, algı alanını genişletme ve değerlendirme, farklı koşullar deneme, yeni çözümler arama, yapıcı düşünceye yönelebilme gibi karmaşık zihinsel süreçler etkinlik gösterir.

                                                                    -58-

                                                      İŞ STRESİ ÖLÇEĞİ

                             Aşağıda iş hayatıyla ilgili bazı durumlar sıralanmıştır. Bu durumlarla ilgili olarak düşüncelerinizi, verilmiş olan sayıları kullanarak belirtiniz:

(1) Hiçbir zaman, (2) Ender olarak, (3) Bazan, (4) Sık sık, (5) Hemen hemen her zaman.
 
1. Sorumluluklarınızı yerine getirmek için yeterli yetkinizin olmadığını hisseder misiniz?
2. İşinizin amacı ve taşıdığınız sorumluluklarınız hakkında tereddüde düşer misiniz?        
3. İşinizde gelişme ve ilerleme konusunda, size varolan imkanlardan şüphelenir misiniz? 
4. Normal bir iş gününüz size kaldıramayacağınız kadar ağır gelir mi?  
5. Çevrenizdekilerin birbirleriyle çatışan taleplerini karşılayamayacağınızı düşünürmüsünüz?                                                                                                                            …..
6. İşinizin gerektirdiği eğitime tam olarak sahip olduğunuza inanır mısınız?                       
7. Amirlerinizin iş başarınız konusundaki değerlendirmelerini bilir
misiniz?                      
8. İşinizi yapmak için gerekli olan bilgileri elde etmekte güçlük çeker
misiniz?                  
9. Tanıdıklarınızın hayatlarını etkileyecek kararlar konusunda endişe eder misiniz?           
10.İşte, çevrenizdekiler tarafından hoşlanılmadığınızı ve kabul edilmediğinizi hissedermisiniz?                                                                                                                              …..
11.Amirinizin sizi etkileyen karar ve davranışlarını yönlendiremediğinizi hisseder misiniz? 
12.Birlikte çalıştığınız kimselerin sizden tam olarak ne bekledikleri konusunda tereddüde düşer misiniz?
13.Yapmak zorunda olduğunuz işin miktarının, işinizin niteliğini olumsuz yönde etkilediğini düşünür müsünüz?
14.Daha iyisinin nasıl yapılacağını bildiğiniz halde, işinizi bunun dışında yapmak zorundakalırmısınız?                                                                                                                                                              …..
15.İşinizin aile hayatınıza engel olduğunu hisseder misiniz?                        

          Puanlarınızı toplayın ve 15’e bölün. Sonuç, sizin “iş stresi puanı”nızdır.

                                                            STRES PUANI

3,5 – 4,0  A  =  Sağlığı ve verimliliği ciddi olarak tehdit eden ağır risk düzeyi
3,2 – 3,4  F   =  Sorumluluk düzeyi yüksek, zamanını zorlayan, dinlenmeye ve aile ilişkilerine imkan tanımayan sağlık ve verimlilik için tehdit düzeyi
2,6 – 3,1  E   =  Uyarıcılığı yüksek, sorumlu, ancak kişiye çekici gelen iş stresi.
                        Kendini zorlayarak verimi artırırken, sağlık tehdit edilebilir.  İhtar.
 2,0 – 2,5  D   = Sağlık ve verimlilik açısından en elverişli stres düzeyi.
 1,4 – 1,9  C   = Hafif bir iş. Başarı güdüsü yüksek biri için sıkıcı, mücadeleci olmayan biri için uygun bir iş stresi düzeyi.
 1,0 – 1,3  B   = Kapasitesini kullandırmayan, yeterli uyarım sağlayamayan, dolayısıyla can sıkıntısından ve önemsizlik duygusundan kaynaklanan stres düzeyi
                                                                     –  –  –                       

                                                                      -59-

                                           Stres Yaratan Olaylar ve Durumlar

E v l i l i k

                       Evlilik, geçmiş birikimleri, içlerinden yetiştikleri aileler, eğitim ve öğrenimleri, kültürleri birbirinden farklı olan iki kişinin hayatlarının geri kalan bölümünü birlikte geçirmeye karar vermesidir.

                       İnsanların kalplerinin kırılmasının onları ölüme sürüklediği yolundaki eski inanç, bugün bilimsel olarak bir ölçüde doğrulanmaktadır. Eşini kaybetmiş 55 ve daha yukarı yaşta kimseler arasında yapılan bir araştırmada, 6 ay içinde meydana gelen ölümlerin, böyle bir problemi olmayan aynı yaş dilimi içindeki insanlara kıyasla o/o 40 daha fazla olduğu bulunmuştur. Bu ölümlerin en başta gelen sebebi de, tahmin edilebileceği gibi, kalple ilgili rahatsızlıklardır. Aynı konuda Avusturyalı Bartrop’un bir araştırmasında, eşlerini kaybetmiş erkek ve kadınlarda, 8 hafta sonra bedenin bağışıklık yanıtının son derece azalmış olduğu, bu kimselerin hormon sistemlerinin yanında genel olarak kolayca enfeksiyon ve benzeri hastalıklara tutulabilecekleri ortaya konmuştur.

                       Evlilikte iki yetişkin insanın, birbirlerinin ruhsal ve fiziksel gereksinimlerini karşılamaları ve ekonomik bir denge kurmaları beklenir. Bu kişiler aynı zamanda birbirlerinin aile çevrelerini paylaşacak, çocuk yetiştirecek, birtakım dostlar edinecek, günlük yaşam ve çalışmanın getireceği türlü zorluklara birlikte göğüs gerecek, ve bunlar gibi sınırları önceden pek de belirli olmayan konularda uzlaşmak zorunda kalacaklardır. Bu uzlakşmalar olmazsa, sonuçta ortaya birtakım ç a t ı ş m a l a r  çıkacaktır. Aile içindeki çatışmaların, hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasını hızlandırdığı bugün kesin olarak bilinmektedir.

                       Aile hayatı içinde gündelik hayatın getireceği stres ve uyum güçlüklerini en aza indirmek konusunda, hiç olmazsa başlangıçta şanslı görülebilecek bir evlilik için, bu evliliği paylaşacak eşlerin, önemli ölçüde “benzer” ölçüde benzer toplum koşullarından gelmeleri (Örneğin her ikisinin de önceden hiç evlenmemiş, ya da boşanmış; birbirlerine yakın eğitim görmüş, eğer bu konuda bir fark var ise, prensip olarak erkeğin daha çok eğitim görmüş; ekonomik geçmişte ‘benzer’ kesimlerden gelmiş ve aradaki yaş farkının da ‘makul’ (3-8) bir düzeyde kalmış olması) hararetle yeğlenir. 

                                                                -60-

                     AİLE  İÇİ  İLİŞKİLERDE  ÇATIŞMA  NEDENLERİ

a)  S a ğ l ı k : Halk arasındaki yaygın inanca göre, evli çiftler yıllar sonra birbirlerine benzemeye başlarlar. Eşler uzun yıllar boyu evi, çocukları, cinselliği, ekonomik koşulları ve aynı yaşantıları paylaşarak birbirleriyle kaynaşırlar, iç ve dış ritmlerini bütünleştirirler. Bu açıdan bakıldığı zaman, eşlerin birbirlerinde potansiyel olarak var olan hastalıkla ilgili yatkınlıkları, ilişkilerindeki gerginlik ve aralarındaki çatışma biçimiyle artırabileceklerini düşünmek şaşırtıcı olmaz.

                        Aile ilişkileri hastalığı başlatmak ve şiddetini etkilemek konusunda nasıl belirleyici olabiliyorsa, aynı şekilde, aile içi ilişkiler hastalığın tedavisini etkilemek konusunda da önemli bir rol oynar. Aile fertlerinin birinin hastalanması aşamasında en önemli faktör, ailenin hastalıklı bireyini yaşatmaya yönelik ilişki, tutum ve yaşama biçimini benimsemesidir. Bu durum, hem ailenin bütünlüğü açısından, hem de ‘hasta’ açısından “hayati” önem taşır. Bazı aileler bir hastalığın ortaya çıktığı durumlarda, kendiliklerinden hastayı yaşatacak tutum ve tavır içine girerler. Ancak az sayıdaki bu tür ailenin dışında kalan büyük çoğunluk, içlerinden birini hasta etmiş davranış biçimlerini sürdürmeye devam eder. İşte bu nedenle, özellikle ruh hastalıklarında, hastalığın tedavisinde hasta olan ‘kişi’yi tedavi etmek yerine, ‘aile ünitesi’nin tümüyle ele alınmasında büyük yarar vardır.

b)  G ü n l ü k   i l i ş k i l e r d e k i    g e r g i n l i k l e r :  Bunlar aile bireylerinin birbirleriyle olan  ilişki biçiminden kaynaklanır. Eğer aile fertlerinin birirlerine yargılayıcı, denetleyici, üstünlük belirten tavırları bir yaşam tarzı haline dönmüşse, bu tavırlar, yöneldiği kişileri problemin özünden kopartıp kendilerini savunmaya zorlar. Yargılamaya, denetlemeye ve üstünlük belirtmeye yönelik tavırlar, “kötü”, “yanlış”, “ayıp” biçimindeki yaklaşımlar, aile ilişkisi içinde bu tavrın yöneldiği kişilerin daha yetersiz olduğu varsayımına dayanacağı için, aile bireyleri arasında hem sürekli bir gerginliğin doğmasına, hem de daha önemlisi, gelecek günlerde benzer sürtüşme tohumlarının atılmasına neden olur. Toplumumuzda gözlediğimiz ilginç sosyal bulgulardan biri, aile bireylerinin birbirlerinin davranış ve hayatlarını sınırlamak konusunda önüne geçilmez istekleridir. En göze batan yaklaşımlardan biri, “Bakalım bunun altından ne çıkacak?” izlenimini veren yaklaşımdır. Aynı şekilde, “Bu konuda bir tek doğru vardır, o da benim söylediğimdir” diye formüle edilebilecek olan ‘kesin’ üsluplu tavırlar da, aile geleneği içindeki otoriter ve kestirme yaklaşımın uzantısıdır.   

                        Değişen zamanların getirdiği en önemli çatışma, Türk toplumunda çekirdek aile yapısında yaşanan “rol kavramındaki değişme”dir. Geleneksel aile yapısının en önemli özelliği olan erkeğin mutlak üstünlüğü, gitgide artan bir oranla eşitliğe, hatta bazı ailelerde ibrenin kadın tarafına kaydığını göstermektedir. Erkekler eşlerine artık mutfakta, çocuk bakımında, beslenme ve yetişme, hastalık ve okul ödevlerinde eskisine oranla daha fazla yardım girişiminde bulunmakta, ama çoğu kez birçok çatışmalara yol açmaktadır.
                                                                     -61-

c)  E v l i   f e r t l e r i n   k i ş i l i k l e r i  :   Eşlerin kişilik özellikleri, evlilikte bir denge kurulmasında en önemli rolü oynar. Bir beraberlik içinde uyumu ve dengeyi en çok zorlaştıracak olan kişilik özelliği: “katılık”tır. Bunun tam tersi olan özellik ise “esneklik”tir. Olaylara ve ilişkilere sadece ve sadece kendi açısından bakan, günlük hayatın akışı içinde, kendi kafasında planladığından başka bir şeye kesinlikle tahammülü olmayan kimseler, bir beraberliği kısa zamanda “yaşanmaz” hale getirirler.

                        Halk arasında yaygın bir söz olan “Evlilik uzlaşmadır”, maalesef çok da sağlıklı olmayan bir ifadedir. Eğer bir karı-kocanın herhangi bir tutum ya da zevk konusunda iki ayrı uçta olduğu düşünülüyor ve bir orta noktada buluşulacağına inanılıyorsa, bu yanlıştır. Çünkü başlangıçta eşler böyle bir “iyi niyet” gösterisinde bulunsalar bile, bir süre sonra, yapmak veya uymak istemedikleri bir durumu sürdürmenin yaratacağı  s t r e s  ile, karşılarındaki insana başka alanlarda tahammülsüzlük göstereceklerdir. Kendisinin fedakarlık yapmakta olduğunu düşünen kişi, bunun bedeli olarak karşı taraftan da fedakarlık bekleyecektir. Bunu bulamazsa huzursuz olacak, bulursa karşı tarafı zorlamış olacaktır.

d)  C i n s e l l i k :  Duygusal olgunun ölçütlerinden bir tanesi, tatmin edici bir cinsel ilişki içinde bulunmaktır. Cinsellik, ruh ve beden sağlığı bakımından, ‘mutlak bir gereklilik’ olmamakla beraber, çok önemli bir tamamlayıcıdır. Cinselliği hiç tanımayan bir kimsenin, bunun yokluğuna katlanması, tanıyan birine kıyasla daha kolaydır. Diğer taraftan, cinsellik konusunda beklentisi ve özlemi olanların, bu konuda özlem ve beklentisi olmayanlardan daha gergin olmaları kaçınılmazdır. Hiç şüphe yoktur ki, cinsel uyum, ruhsal ve fiziksel açıdan rahatlık sağlar, bu da hayatın bütün cephelerine yansıyan bir rahatlığın, dolayısıyla da evlilik hayatında genel bir uyumun oluşumuna neden olur.

e)  Ç o c u k :   Türk toplumunda halk arasındaki yaygın bir inanç, yolunda gitmeyen bir evliliği, doğacak bir çocuğun kurtaracağıdır. Böylece evin dışında ilşkileri, ya da kumar ve içki alışkanlıkları olan erkeğin eve bağlanacağı varsayılmaktadır. Halbuki eğer eşler kendi aralarında sağlıklı bir “iletişim zemini” oluşturamamışlarsa, aileye eklenecek bir çocuk, anlaşmazlıkları daha da derinleştirecektir. Yani, aileye katılacak bir çocuk, ‘bir uğur ya da çözüm’ yerine, önceden kestirilmesi imkansız uyum problemlerini de birlikte getirecektir. Çok büyük ve önemli hastalıklar bir yana bırakılırsa, çocuk, tüm özellikleri, beceri ve becerisizlikleri, ruh ve beden sağlığı ile ailesinin ürünüdür. Bu nedenle, sağlık ve davranış problemleri olan çocuğa, eşler arasındaki bir “kısa devre”, bir “masum kurban” gözüyle bakıldığı bilinir. Bu tür birçok ailede, onları dağılmaktan koruyan ve sahte bir dengenin sürmesini sağlayan kişi, “hastalıklı çocuk”tur. Bu nedenle birçokları, bilerek ya da bilmeyerek, çocuğun iyileşmesini köstekleyebilirler.

                                                                  -62-

f)  B o ş a n m a :   Boşanma, karşılıklı anlaşılarak varılan ortak bir karar olsa dahi, insan hayatında birçok değişikliği de beraberinde getiren çok öenmli bir s t r e s  kaynağıdır. Bir evliliğin sona erdirilmesi taraflar için önceden bütün yönleri kestirilmesi imkansız birçok problemi de beraberinde getirir. Bu problemlerin boyutu ve şiddeti, evlilik süresinin uzunluğu ve çocukların sayısı ile doğru orantılı olarak artar.

                         “En iyi boşanma yaşı” diye birşey yoktur. Boşanmada, kşlerden daha çok çocuklar zarar görür; ama, çocuk psikiyatr’larının hemen hepsi, kavga-gürültü-şiddet içinde büyümektense, ailenin sorumlu kişisinin tek ebeveyn olarak bir çocuğu korumasına alarak kendi stil’inde yetiştirmesini daha yeğ bulurlar. Ayrıldıktan sonra çocukların geleceği üzerine etken olan en önemli faktör, çocuğun, orijinal ailesi ile olan bağlantı-ilişkilerinin, ziyaret koşullarının, çocuğun ‘ebeveyn’ imajını zedelemeyecek şekilde düzenlemiş olmasıdır.

g)  S ı n a v   s t r e s’i :   “Sınav”dan korkmakla “Sınav korkusu” arasında nitelik farkı vardır. Sınavdan korkan bir öğrenci yaklaşan sınava göre programını ayarlayarak çalışır ve zaman geçtikçe de korkusu azalır. Hiç şüphesiz, öğrenci sınavdan hemen önce bir heyecan duyar, ancak bu heyecan onu başarıya götürecek, canlı ve diri tutacak ölçüde olan olumlu ve gerekli bir duygudur.  S ı n a v   k o r k u s u, daha ziyade “fobik” bir karakter taşır ve bunu duyan bir öğrenci, tıpkı ‘uçak korkusu’ gibi, sınav yaklaştıkça daha ziyade korkar ve stres’e girer. Tehdit edici faktörlerin varlığı da, kaygılı bir çocuğun başarısını daha da imkansız kılar.

h)  Ailevi  s o s y o – e k o n o m i k  çökmeler : Babanın (ya da ekmek kazanan ferdin) hastalığı, ölümü, sakatlanması; trafik kazaları, fertlerin ait oldukları sosyal klas yaşamının daha aşağılara indirgenmesine, dolayısıyle de bir “yaşam stres”inin gelişmesine neden olabilir.

i)  D o ğ a l   a f e t l e r  :  Deprem; sel, çığ afetleri, ailenin tüm fertlerinde, onarılmaları çok güç yakın ve uzun vadeli sorunlar yaratır.

j) Ender olarak, hayatta beklenmeyen-layık olmadan çıkagelen  k a z a n ç l a r :  para, piyango, loto, miras vb., zihin gelişimi ve eğitimi yeterli olmayanlarda, onları ısrafa, sefahata hatta intihara sürükleyecek kadar derin, olumsuz etkilerde bulunabilirler.

k)  İ ş : Günümüzün modern, teknik yaşamında, iş, belirli-göze çarpan bir patolojisi olsun ya da olmasın, stres’in en başta gelen kaynağıdır.

                                                             ____________

                                                                       -63-

                                   STRES  VE  KORONER  KALP  HASTALIĞI

                      İnsan; ister bedensel (elektrik şoku gibi), ister psikolojik (kişiliğine yönelmiş bir suçlama gibi) bir tehdit ya da tehlike karşısında kalsın, buna kalp-damar sistemiyle yanıt verir. Bu arada bedenin tüm temposu değişir: Nabız hızlanır, kan basıncı yükselir, eller serinler, kan beden yüzeyinden içeri çekilir vb.

                      “Kalp krizi”, bazı uzmanlara göre oldukça yeni, bazı uzmanlara göre ise yeni olmayan fakat önemi ve sıklığı son elli yılda anlaşılmış bir hastalıktır. İnsana ait birçok hastalık, modern tıbbın kurucusu sayılan Hippokrat’ın kitabında, o gün bilinen ayrıntıları ile yer alırken (örneğin, histerik bayılmalar, safra’nın birikiminin oluşturduğu melankoli vb.), koroner hastalıklara onun kitabında rastlamak mümkün değildir. Hatta 1920 yıllarında bile bu hastalık ABD’de oldukça ender rastlanan bir hastalıktı. Ancak o tarihlerden itibaren aynı ülkede kalp hastalıklarında ulusal gelir ve refah artışına paralel, geometrik bir artış gözlenmiştir. Örneğin, kalp-damar hastalıklarına tutulma oranı ABD’de 1940-50 yılları arasında 35-64 yaşları arasında (beyaz) erkeklerde o/o23 olarak bulunmuştur. 1975 yılı için “Ulusal Kalp Ciğer ve Kan Enstitüsü” bir yıl önceden 1,3 milyon Amerikalının koroner kalp hastalığına tutulacağını ve bunun 675 bininin öleceği, 175 bin kişinin 65 yaşının altında hastalardan oluşacağı, bunların pek çoğunun da “erken ölüm”e (premature death) kurban gideceği hakkında bir tahminde bulunmuş ve tahmin aşağı yukarı doğu çıkmıştı. Türkiye’de de her üç ölümden birinin nedeni kalp hastalığıdır. Sağlık ve hijyen koşullarının, beslenme tıbbının ve koruyucu hekimliğin muazzam adımlar atmasına karşın artan kalp ölümleri, ancak ve ancak  b i r   u y g a r l ı k   h a s t a l ı ğ ı   o l a n   s t r e s   i l e   ç o k   y a k ı n d a n   i l i n t i l i d i r.
                                                   Koroner Kalp Hastalığı

                      “Corona” Latince’de ‘taç’ anlamına gelmektedir. Astronomi’de de, güneşin çevresindeki ışık halesine, botanik’te bitkilerin çevresindeki ‘taç yaprakları’na “crown=taç” denilir. Aynı sözcük Almanca’da ‘Die Crone’ olarak geçer. K o r o n e r  damarlar, kalbi taç gibi saran, inc damar şebekesidir. Dolayısıyla da, koroner kalp hastalığı, bu kılcal damarlarda oluşan arızal sonu ortaya çıkan klinik’tir. Bu, iki şekilde (form) gözükür:

a) Angina pectoris : Bu, koroner damarların bir ya da birkaç tanesindeki daralmadan dolayı, kalp kasına yeterli miktarda oksijen gelmemesi sonucu meydana gelen ve başlıca arazı göğüste ağrı olan bir hastalıktır. Bu çoğu kez aşırı bedensel aktiviy ve stres ile ortaya çıkar; istirahat, damar genişleticiler ve kan basıncını düşürecek ilaçlarla giderilebilir.

                                                                     -64-

b) Akut miyokard infarktüsü :  Halk arasında çoğunlukla ‘kalp krizi’ denen hastalık şekli budur. Bu, Koroner damarların tıkanması (thrombosis) sonucu ortaya çıkar. Maalesef bu tıkanma esnasında, beslenemeyen kalp kasları tahrip olur. Aynı zamanda, kalp damarlarının sertleşmesi (atherosclerosis) sonucu geçidi yer yer daraltan plak’lar (aterom) oluşur ve pıhtı (thrombus), bu plak’lar üzerinde gelişir ve damarı anide tıkayabilir ya da kanama meydana gelerek bir kan gölü yaratır, sonuç yine tıkanmadır. Doku yıkımı yine kaçınılmaz oluyor.

                      Koroner damar hastalığı (aterosekleroz), damar çevresinin daralmasiyle sinsi sinsi gelişen bir hastalıktır. Başlangıcı çocuklık yıllarına dek geri gidebilir. Damar çeperinin daralmasını sağlayan madde, büyük ölçüde, bir yağ-steroid türü olan ‘lipid’lerdir. Bu ‘lipid’ler, daha sonraları, ‘koroner damar hastalığı’na yol açan ‘plak’ları teşkil ederler.
                 Koroner Kalp Hastalıklarında Geleneksel Risk Faktörleri

                      A.B.D.’de, Framingham Enstitüsü’nün yıllarboyu araştırma ve data toplama sonucu yayımladığı risk faktörleri şöylece sıralanabilir:

1) Yaşlanma,
2) Cinsiyet (erkek olma),
3) Kan sıvısında yüksek kolesterol (250-275 mgr/1oo cc.)
4) Yüksek tansiyon (160/95 mm Hg ve yukarısı)
5) Fazla miktarda sigara içmek (En aşağı 20 adet/gün),
6) Şeker hastalığı (Diabetes),
7) Sol ventrikül hipertrofisi (sol kalp karıncığının büyümesi) ile ilgili EKG bulgusu,
8) Serum “lipoprotein” ve “trigliserid”lerde artış,
9) Günlük beslenmede tereyağ, katı-hayvansal yağlar, kolestrolü yüksek besi kullanmak (deniz mahsulleri,yumurta, kızartmalar, midye, mayonez vb.),
10) G e n e t i k  eğilim (Örneğin, kalp hastası olmaksızın, ailevi yüksek kolesterol),
11) Salgı bezleri hastalıkları, örneğin Tiroid hiper fonksiyonu (Hyperthyroidism),
12) Şişmanlık,
13) Gerekli vücut hareketleri ve spor yapmamak.

                      Amerikan Kalp Topluluğu (American Heart Association) bu listenin ilk yedisini en ileri derecede risk saymakla beraber, diğer faktörlerin de ikincil (seconder) olarak zemin hazırladıklarını unutmamak gerekir.

                                                                   -65-
                                            Beslenme  ve  Kalp  Hastalığı

                      Aşağı yukarı 40 yıl kadar önce, ABD’nin Minnesota eyaletindeki, içlerinde beslenme uzmanlarının çoğunlukta olduğu bir araştırmacı grubu, ulusal felaket halini almış kalp hastalıklarına,  yüksek  k o l e s t e r o l  içeren bir beslenme tarzının yol açtığına kesin gözle bakıyorlardı. Araştırmalarını; Japonya’da yaşıyan ve son derece düşük bir yağlı beslenme sistemine sahip olan Japonlar’la, Hawaii’de yaşayan ve Japonya’dakinden daha yüksek bir yağ içeren Japonlar’la, ve ABD’de yaşayan ve yüksek yağlı Amerikan beslenme sistemini benimsemiş olan Japonlar’la kalp hastalıkları açısından kıyaslanıyordu. Sonuçlar, Japonya’da son derece düşük olan kalp hastalıkları, Amerikan ölçülerine ulaşınca son derece yüksek bir düzeye çıkıyordu.

                       Son yıllarda Harvard Gıda-Beslenme Kurumu, İrlanda’dan Boston’a göç etmiş ve İrlanda’da bir kardeşi bulunan 579 İrlandalı’yı incelemiştir. İrlanda, doymuş yağ, özellikle tereyağ tüketimi dünyada en yüksek olan yerlerden biridir. Amerikada yaşıyan göçmenler, İrlanda’daki kardeşlerinden daha az doymuş yağ yedikleri ve kalp hastalıkları açısından daha güvenli olmaları gerektiği halde, yıllar süren izleme sonucu, İrlanda’daki kardeşlerinden çok daha fazla kalp hastalığı geliştirdikleri saptanmıştır.

                       Yüksek kolesterol içeren  F i n  çiftçileri arasında  kalp hastalıklarının da yüksek oranda görünmelerine karşılık, yüksek kolesterollü beslenme içinde olan Afrikalı  M a s a i  yerlileri arasında ise hiç kalp hastalığı görülmemiştir.

               Davranış  Biçimi  İle  Kalp  Hastalığı  Arasındaki  İlişki

                       Daha 1897’lerde, William Osler, “modern hayatın gerginlik ve endişelerinin, damar dejenerasyonunu sadece çok görünür hale getirmekle kalmayıp, aynı zamanda da  daha erken yaşta ortaya çıkmasına neden olduğunu yazmıştı.

                       Friedman ve Rosenman  1958’de, Ocak ile Nisan ayları arasında çok yoğun vestres’li çalışan muhasebeciler üzerinde yaptıkları araştırmada, aynı muhasebecilerde, bu kritik aylar zarfında kanlarında çok yüksek kolesterol bulunduğunu saptamışlardı. Bu araştırmanın ortaya çıkardığı diğer ilginç bulgular arasında; herkesin stres’den aynı düzeyde etkilenmediği ve serbest yağ asitlerinde tesbit edilen tesbit edilen fırlayışın, alınan gıda, kilo, ve yapılan fizik egzersisten bağımsız olarak gerçekleştiği de vardır. Bunlar üzerine aynı araştırıcılar, “hangi tip insan”ın, yani “kişilik özelliklerinin” ana faktör olabileceği üzerinde çalışmalarını derinleştirmiş ve ortaya meşhur  “A Tipi Davranış Biçimi” çıkmıştır.

                                                                  -66-

                                           “A  Tipi  Davranış Biçimi
                       A Tipi Davranış Biçimi içinde olan kimseler, yoğun dürtüleri olan, saldırgan, ihtiraslı, rekabetçi, yapılması gereken birçok işin baskısını üzerlerinde hisseden ve zamana karşı yarışan insanlardır. A tipi davranış biçiminin özelliklerine sahip kimseler kendilerini hiç bitmeyen bir mücadele içinde hissederler ve bu mücadele sonucunda mümkün olan en kısa zamanda çevrelerinden çoğunlukla sınırları çok iyi belirlenmemiş, en fazla sayıda şeyi elde etmek isterler. Bu, hiç şüphesiz, çağdaş Batı dünyasının yaşam biçimine tıpatıp uymaktadır.

                       Büyük bir olasılıkla, hiçbir psiko-sosyal faktör, koroner hastalıklarına yatkın, “A Tipi Davranış Biçimi” ölçüsünde ilgi görmemiş ve doğrulanmamıştır. Bu nedenle, “A tipi davranış biçimi”nin temel özelliklerine bir az daha derinlemesine bakalım.

a. H a r e k e t l i l i k.  Böyle bir kişinin, ‘kesin’ bir konuşma biçimi vardır. Patlayıcı bir tonla, sık ve kuvvetli jest’lerle konuşurlar. Cümleler arasında kuvvetli nefes aralıkları bulunur (Tükenişin ölümcül işareti!)
b. D ü r t ü  v e  i h t i r a s .  Kendileri ve başkaları için yüksek bir beklenti (ideal-amaç) taşıyıp, bunların gerçekleşmemesi durumunda kuvvetli bir rahatsızlık duyarlar.
c. R e k a b e t,  s a l d ı r g a n l ı k  ve  d ü ş m a n l ı k  duyguları:
Bu tür kimse, kendisi ve başkalarıyla sürekli bir ‘yarış’ halindedir. Kontrol etme gayretlerine karşın, alt yapıdaki öfke ve düşmanlık kolaylıkla sızar.
  4.   Z a m a n   b a s k ı s ı : Böyle bir kişi, ‘zaman’ın amansız zorlayıcılığı altında sonsuz bir mücadele halindedir. Birey, sürekli olarak daralan bir zamanda her an daha fazlasına ulaşma gayreti içindedir.
  5.   T e k   a ç ı l ı   k i ş i l i k :  Böyle bir kimse çoğunlukla “benmerkezci”dir;
büyük çoğunlukla, hayatın diğer cephelerini ve ailelerini ihmal edecek ölçüde kendilerini işlerine vermişlerdir.
  
                           A  Tipi Davranış Biçiminin Hayata Yansıması

                        Bu kimseler bir arkadaşlarını ziyarete ya da diş hekimine gittikleri zaman bile telefonla iş görüşmesi yaparlar. Doktora çok seyrek olarak giderler. Bu kimselerin bir ruh sağlığı uzmanına görünmeleri neredeyse görülmüş şey değildir. Yeni araştırmaların ortaya koyduğu gibi, bir kalp krizi sırasında bile, yarım istemeyi reddettikleri ve geciktirdikleri için ölenlerin sayısı inanılmayacak kadar yüksektir,
                                                                    -67-
                        A tipi biçimine sahip kimseleri doktora götüren en önemli hastalık  p e p t i k  ü l s e r’ dir. Doktora gittikleri vakit de gösterdikleri en önemli özellikleri, “sabırsızlık”tır. Bu kimselerle geçinmek zordur, zira ‘ideal ve beklenti düzeyleri yüksektir.’ Ancak, çevrelerindeki insanlara karşı, kendilerine karşı olduklarından daha acımasız değildirler. Ama, onlarla pek vakit kaybetmek istemedikleri için, sevimsiz görünebilirler. Sevilmek yerine kendilerine saygı gösterilmesini yeğlerler.

                         Bu kimseler, himayelerindeki kimseleri işten atmaktan hoşlanmazlar; ancak, birini işten çıkarmaları gerekiyorsa, bu, büyük bir çoğunlukla, işyeri çapında bir krize döndürülerek gerçekleştirilir. A tipi davranış biçimine sahip biri, eğer kendisi işten çıkartılmışsa, bu hiçbir zaman başarısızlık nedeniyle olmayıp, iş arkadaşları veya amirleriyle olan çatışma sonucudur.

                         Bu kimselerin çoğu sigara içer ama pipo kullanmazlar. Restoran’da beklemekten nefret ederler; yemeklerinin tadına bakmadan hemen tuzlar, büyük bir aceleyle yerler. Kendilerine, sağlıklarına ve tatile pek az zaman ayırırlar. Fizik egzersizleri için zamanları pek azdır.Yaptıkları zaman da. varsa başkalarıyla, yoksa kendilerinin bir önceki dereceleriyle yarışırlar. Takım uyumunda ya da kazanma-kaybetmeyi gerektiren sporlarda geçinilmesi güç insanlardır. Mümkünse tatil ve işi birleştirir, tatilden hiçbir zaman geç dönmezler. Hatta büyük çoğunlukla, önceden planlanan tatil bitmeden işlerinin başına dönerler.

                         Bu kişilerin en belirgin özelliklerinden biri, kafalarında hep sayıların olmasıdır. Üst düzeydeki yöneticilik pozisyonları için yapılan mücadelelerde, çok kere (B)’lere yenilirler. Çünlü içinde bulundukları şiddetli rekabet duygusu ve ihtiras, görüş alanlarını daraltır, zekalarından gerektiği ölçüde yararlanmalarını engeller. Günler içinde alınması gereken bir karar, hızla birkaç dakika içinde alınabilir. Genellikle, karşısındakilerinin sözünü bitirmesini sabırsızlıkla beklerler. Bu bekleyiş sırasında sözü onların yerine tamamladıkları veya onların sözünü keserek, araya o sırada akıllarına geleni soktukları çok olur. Hiç olmazsa bu bekleyiş sırasında kafa sallayarak ‘ıhı-ıhı’ diyerek konuşana aktif katkıda bulunurlar.

                         A tipi davranış biçimi içindeki kimselerin, B tipi davranış benimsemiş olanlara saygıları oldukça azdır. Onları ‘yavaş’lıklarından ve ‘sorumsuz’luklarından ötürü çekilmez buldukları çok olur. Ancak, akıllı B’ler A’ları yanlarında çalıştırmayı tercih ederler. Satıcılığı gerektiren işleri en iyi başaranlar A’lardır. Büyük işletmelerin başında da çoğunlukla B’ler oturururlar.
                                                                    *      *

                                                         -Devam edecek-