Kategori arşivi: Eğitim Sosyolojisi

Eğitim Sosyolojisi

           

                                                     Prof.Dr. İsmail Ersevim

                                         E Ğ İ T İ M    S O S Y O L O J İ S İ

            (1993-94 Ders Yılında, Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde
                             Misafir Öğretim Görevlisi Olarak Verdiğim İki Ders)

                             Batı Dünyasında, özellikle Amerika’da, E ğ i t i m   S o s y o l o j i s i  bellibaşlı üç öge tarafından beslenerek gelişmeye başlamıştır:

(1) Ü c r e t s i z    E ğ i t i m i n  tüm ülkeyi kapsayacak şekilde halka sunulması;
(2) D e m o k r a t i k   S o s y a l   Y a p ı’nın temelinde, eğitimin değerinin en belli öge olarak benimsenmesi;
(3) Ülkenin  e ğ i t i m   d ü z e y i n i n  yükseltilmesi.

                             Peki, “Eğitim Sosyolojisi” nedir?
                             EĞİTİM SOSYOLOJİSİ, “Toplumbilim = Sosyoloji”nin eğitimini içeren özel bölümüdür. Eğitimin yaşamın her dalında, insanlığın en ilkel günlerindenberi büyüyegelmesine karşın, Sosyoloji gibi bilimsel yönden tetkikine son yıllarda başlanmıştır. Maamafih bu branşın gelişimi, Sosyolojinin gelişimi boyunca, onunla füzyon halinde oluşagelmişltir.

                              İlk kez, Sosyoloji Bilimi’nin gelişimine kısa bir göz atalım.
                              Sosyoloji bilimi, prensip itibariyle Auguste COMPTE, Herbert SPENCER gibi Avrupalı bilim adamlarının liderliğinde gelişti ve bu gelişim, Amerika’ya sıçradı. Orada da Franklin GIDDINGS, Albion SMALL, Charles ELSWOOD, E.A. ROSS ve W.I. THOMAS ile bilimsel dünyaya yerleşti. Zamanla Amerika, dünyada, yüksek eğitim’in lideri haline geldi. “High Technology“, örneğin bilgisayarlar, diper tamamlayıcı ve yardımcı (complementary and auxiliary) eğitim araç ve gereçleriyle, sosyoloji bilimi, toplumun sosyal bileşim ve fonksiyonun üzerinde ve ötesinde, bir “Olgusal Sosyal Bilimsel” (Science de Politics Positive) sentezi konumuna geldi.

                              
                                            19. Y ü z y ı l d a   S o s y o l o j i

                              Hemen hemen 1830’larda Auguste Compte‘un başlattığı ilk <bağımsız sosyolojik çalışma) ile başlayan ve I. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar süren  i l k   d ö n e m’de, sosyolojinin konusu, <dünyadaki sosyal değişimlerin kuramı> veya kuramları idi. Bu tip geniş popüler çalışmalar ve araştırmalar, 1933’den itibaren süregelen sosyal akım ve değişimlerle beraber yayımlanmaya devam etti. Konular: “Ekonomik Depresyon”, “faşizm”, “komünizm”, “II Dünya Savaşı”, “Soğuk Savaş”, “Atom Bombası Dönemi”nin başlaması.

                             Bu “erken devre”nin sosyologları, <Sosyal Statik> = “Dinginlik Bilimi” ile <Sosyal DinamikDeğişim> “Devinmeyen nesnelerin üzerindeki kuvvet dengesini konu alan bilim dalı” arasındaki farkı çok iyi biliyorlardı, fakat sosyal değişimi, toplumun en önemli problemi olarak görüyorlardı. Bu arada,       L i n e a r   e v o l u t i o n a r y  h y p o t h e s i s’i (Çizgisel Gelişimsel Varsayım) geliştirdiler ki, bu, “gelişim” konusunda yetersiz bir kuram idi. Sosyal yaşam değişimini, Orta Çağ zihniyetine yakın bir ilkellikle araştırmaya devam ederken, bu “industrial revolution“un <endüstriyel evrim> ortasında, çok önemli olan “sosyal yapı”yı <structure> incelemeyi ihmal ettiler.

                             Bu 19. y.y. sosyolog’larının entellektüel güçlükleri yalnızca, Eski Yunanlılar devrindenberi, sosyal bilimlerde “sosyal değişim kuramı”nı ilk kez seçmelerinden çok, kuramı  t e k   y ö n l ü  formüle etmeleriydi. Eski Yunanlılardanberi, Batı uygarlığının gelmiş geçmiş filozofları, ilk kez, “değişim ve onun kontrolünü major bir sosyal problem” olarak görüyorlardı. 

                             Böylece 19. y.y. sosyologları, N e w t o n i a n  kuralları izleyen, uani olayların belirli yasalarla ve belirli sıralarla oluşageldiklerine inanan bir felsefe izliyorlardı. Güdülen amaç, daha doğrusu ‘sabit beklenti’ şu idi: Sosyal olaylar ve gelişimde, her zaman ve her yerde geçerli bir ‘immanent‘ (her zaman bulunan, hazır ve nazır) bir neden bulunmalıydı. Bu “nedensellik” sanki uygarlığı bir arada tutacak evrensel bir öge, bir tutkal idi. E v r e n s e l   i d e a l   n e d e n s e l l i k, HEGEL’in “ruh serbestisi”sinden (freedom of the spirit), SUMNER’ın
“her ne işlerse…” (what worked out) prensibine kadar geniş bir spektrum’u kapsıyordu.

                              Bu itibarla da, 19. y.y. sosyologları, klasik tarihçilerden, prensiplerinden dolayı ayrılmış bulunuyorlardı. Yani onlar, Newton’u mekanik kuramlara esas olan prensipleri (principles) sosyoloji’ye uyguluyorlardı: Zaman’ın devamlılığı (sequence) içinde oluşan olaylar çok karmaşa idi, her olan şey son derece b i r e y s e l – özel (unique) idi ve bu oluşumları bir araya getirerek t o p l u m’un büyük kuramını ve onun değişimlerini açıklayabilme hulyasında idiler. Bu şekilde tüm sosyal bilimleri entegre edebilmeyi ve insanoğlunun tarihteki seyrini anlaşılabilecek bir şekilde döndürmeyi tasarlıyorlardı.

                              Böylece,  i l k   s o s y o l o g l a r, SOSYAL DEĞİŞİM’in ilk ‘postulat‘sı (kabulü zorunlu olan esas-koyut) olarak, insanoğlunun zaman süresi içinde ilerlediğini varsaydılar. Bazı güçlük ve zorluklara karşın, insanlık, dağ patikaları gibi çetrefilli yolunda, ileriye dönük ilerliyordu. Bu, linear evrim‘in (merdiven basamaklı) esası idi. HEGEL’in  i d e a l i z m’ini ya da  MARX’ın  m a t e r y a l i z m’ini, bazıları da ikisinin karmasını kullandılar. Büyüme ve gelişim (growth and development) sosyete ile bu kuramları sürekli savunan gruplar arasında yarı-organik bir iletişim halini aldı.

                              Problem şu idi ki, bu  e v o l u t i o n  kuramları, tarihsel gerçeklerle paralel koşmadı ve, 20. y.y.’ın ikinci onyılından itibaren, birçok filozof ve bilim adamları, “evolutionary” prensiplerden şüphe etmeye ve onları terketmeye başladılar. Sonuç: 1. Dünya Savaşı.

                               Böylece  ç a ğ d a ş   e y i l i m l e r , sosyoloji’de yer kazanmaya başladı. Eski kuramlar, hatalı olmalarına karşın, “felsefe” ve “alansal kuramlar = fields theories” olarak, zamanlarında değerli idiler. Endüstriyel revolüsyon zamanında, oluşmuş  s o s y a l   d e ğ i ş i m l e r, bu kuramlarla bir açıklama (izah) ve bir ‘uslamlama’ (justification) bulabildiler. Bugünün büyük sosyal kurumları da onlardan feyiz aldılar. Aynı şekilde, NEWTON’un fiziksel yasasının öğretilerinin:  k i t l e  ve  h a r e k e t, “kudret” (force) ve “çekişmeler”i (frictions), günlük çalışmanın mihenk taşını kurmaktan başka bir şey olmadığını anladılar. Ama ortada basit bir gerçek vardı, dünmyayı artık felsefeler, düşünce sistemleri, akıl, erdem vb  değil, “sanayisel gelişim” yönetiyordu.

                                İlk Sosyal Teori’lerin (kuram’lar) değişmeye başladığı 1920’li yıllarda, bu değişim iki nedenle oluştu: 1) Gerçekçil oluşumlar (facts), ve 2) Düşünsel baz (intellectual).
                                Factual (gerçekçil): 20. y.y.’ın o kesiminde oluşan, Tarihin en büyük savaşı: 1. Dünya Savaşı, Bolşevik başkaldırı ve ekonomik sıkıntılar, artık, insanoğlunun “ileriye adım atması” ile izah edilemiyordu. Sosyologlar, “evolutionary school“un (gelişimsel okul), tarihsel gerçeklerden pek uzaklarda kaldığını farketmişlerdi. O zamanlar yayımlanmış olan, Oswald SPENGLER‘in “Batının Batışı” (Decline of the West), insanoğlunun zaman zaman kaçınılmaz ‘gelişim’ ve ‘parçalanma’ periyot’larından (cycles) çok acı ve hüzünlü bir dille anlatınca, “devamlı gelişme’nin entellektüalite”si artık bitmişti. Spengler, toplumların da insanlar gibi olgunlaştığını ve bir gün sona erdiklerini açık, sade bir lisanla ve umutsuz bir haleti ruhiye içinde anlatmıştı.

                                
                  YENİ PEKİŞME (ENTEGRATION) ARAŞTIRMALARI

                   K ü l t ü r’ün, tarihsel olarak geçirdiği büyük faz’larda, ister fizik ister sosyal bilimlerde olsun, hemen daima  p e k i ş e n  bir  f e l s e f e  de oluşur. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Fizik bilimindeki NEWTON prensiplerinin
‘sosyal’ fonksiyonları ile, Sosyal bilimlerin yorumlanmalarında kullanılan “evrimsel” (evolutionary) fikirlerin aynı zamanda birbirlerine paralel koşuşmaları, bir rastlantı değildi.

                    F i z i k  bilimi, xx. y.y.’ın ortalarına doğru dev adımları ile ilerleyip, günlük hayatımızda  m i k r o k o z m i k  ve  m a k r o k o z m i k  dünyalarımızın yorum ve yaşam şekillerini değiştirecek bir kudrete büründüğü zaman, “Neutonianism”e çok daha yenilikler ekliyordu. Örneğin EINSTEIN’ın “Relativite” kuramları yeni ufuklar açıyordu. Fizikteki bu gelişime karşın,  S o s y o l o j i, bu atom devrinde (atomic age) henüz bir “sosyal formülasyon” kabullenmemişti. Doyurum verek, pekiştirici yeni bir formül aranırken, bir çok eyilimlere yönelindi.

                    Bu yeni ‘arama’nın temsilcisi olabilecek bir okulun ilk “hipotez-varsayım”lardan biri, toplumun “zaman” süreci içindeki “değişimleri” yerine, “toplumun şekillerinin ve süreçlerinin incelenmesi”, yani “social statics” gündeme geldi. Bu yeni görüşle, sosyoloji, “öncelikle, toplum veya daha geniş anlamdaki tüm varlıkla, kişilerin birbirleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalı” olarak yeniden tarif edildi. Bu tarif yalnızca psikolojik yönü değil, fiziksel ve ‘sosyal klas’ yönlerini de kapsadı.

                    Yeni ufuklara yönelmeler şu konulara yöneldi:

I.                 ÇEVRENİN İNCELENMESİ  –  EKOLOJİ  (Ecology)

                    Bir başlangıç olarak, eski ekol’ün tanınmış üstad’ları, yeni alanlara yönlenmeye başladılar. Bunlar arasında Albion SMALL ve onu izleyen G.J. GALPIN; köy olsun, şehir olsun, grubun yaşadığı “orijinal lokal yöre” -(Community)’nin analizi yoluyla birey’in daha geniş gruplarla olan ilişkisini etüd etmeye başladılar. Bu tür çalışma, daha evvellerden bahsedilmiş olan F. TÖNNI-
ES’in “bilinen çevre = gemeinschaft-familiar community” ile Emile DURKHEIM’
ın “mekanik sosyal organizasyon-mechanical social organization” kavramının daha genişletilmiş bir düşünüş sistemi olarak gelişmeye başladı.

                    D u r k h e i m, “mekanikal sosyal organizasyon” demekle, ‘herkese ortak bilinçlilik’ (bilinç kollektifliği : conscious collective) veya, zihnin, grup yönlerinin benzerliklerinden bahseden sosyal şekillerden söz ediyordu. C.H. COOLEY’ de, “birincil” (primary), yani birbirlerini yüz-yüze tanıyıp bilen grup’larla, “ikincil” ya da <anonim> (secondary, anonymous) grup’ları arasındaki farkların büyük önemine dikkat çekmişti.

                    Bu ilgiyi izleyerek, s o s y a l   ç a l ı ş m a l a r d a  modern ekolojik araştırmaların birçokları gelişmeye başladı. Örneğin 1920’lerde R.E. PARK ve E.A. BURGESS’in, ‘Chicago University Grubu’nun, şehrin, morfolojik ve ekolojik çalışması sayılabilir. Bu ekolojik ilgi, küçük grup üyelerinin birbirleriyle olan psikolojik ilişkilerine döndü; bundan da  s o s y o m e t r i (sociometry) doğdu. “Sosyometri”, sosyal ilişkilerin içsel yapılarının (inner structures) çok yakından incelenmesidir.  Bu inceleme, özellikle ‘kişisel gelişmeler’e ve ‘karakter’e yöneliktir. Daha sonraları bu tip çalışmalar, “küçük grup’ların sosyolojisi” adı altında yeniden önem kazandı.

II.                STATİK SOSYOLOJİ’NİN YÜCELİMİ

                     Geçen dersimizde, 20. y.y.’ın başından, özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra, “Statik Sosyoloji”nin doğuşunu ve yükselmesini görmüştük. bu Gelişim esnasında, gerek kişinin ‘grub’a ve gerekse ‘grupların birbirleriyle olan ilişkilerinde,  “psikolojik yönler” gitgide değer kazanmaya başladı. Birçok sosyologların arasında TARDE, ROSS, THOMAS ve ZNANIECKI, “psikolojik” yaklaşımı, “sosyal yapı” ile bütünleşmeye gayret gösterdiler. Vilfredo PARETO (İtalya ve İsviçre), 1915’de yayımladığı “Sosyal Bilimler Üzerine” adlı kitabında, Sosyoloji’nin tarihçesinden ve sosyal değişimlerden söz ettikten sonra, Sosyal Psikoloji’deki “içgüdü” ve “hisler” den bahsetti.

                      Amerika’da da, W.I. THOMAS; George MEAD ve John DEWEY’nin yorumlarını ve özellikle Alman Ekolü’nden esinlenen R.E. PARK, “BİÇİMSEL SOSYOLOJİ”yi (formal sociology), karşılıklı iletişim (social interaction) yönünden sundular ve öyle yorumladılar. “İletişim”in psikolojik tetkiki, “çatışma” (conflict), “boyun eyme” (subordination) ve “sosyalleşme”  (socialization) vb. ruhsal eyilimleri içerdi.

                       Alman kökenli Max WEBER (1864-1924) de, Amerikan Sosyolojisi’nin gelişimine katkıda bulundu. Süreçlere bağlı bir irade’den (kurwille) bağımsız, serbest (freiwille) bir irade taraflığının ötesinde, herhangi bir zaman süreci içinde oluşagelen  s o s y a l   i l e t i ş i m’lerin şekil ve süreçlerine özel bir özen gösterdi. Onun verileri, Talcot PARSONS’ın etkileri altında, Amerikan ve İngiliz sosyologlarının bayraktarlıklarını yaptığı “biçimsel-yapısal” ve “statik” sosyoloji gelişmeleriyle bütünleşti.

                        Maamafih, bu tür sosyoloji anlamı, yerlerine oturmuş toplumlar için geçerlidir ve gerçek yaşamdan bir az uzakta seyrederler.

                        1930’larda “Sosyometri”nin popüler olmasından evvel, 1920’lerde PARSONS’ın önderliğini yaptığı görüş, SOSYAL FAALİYET (Social action) idi. Bu, “davranan kişi’nin” (aktör), bir “durum”a (situation) yanıt veriş şekli idi. Bu davranışıyla, ‘kişi’, ‘sosyal kurum’un (institution) içinde bir yer alabiliyordu. Bu “kurumlaşma” (institutionalization), PARSONS tarafından, sosyal sistemin “pekişme mekanizması” olarak nitelenir. İlk kez, ‘aktör’, sosyal yapı içinde, “durum” (status) denen bir yere varır. O ‘durum’da, o kişiden bir “rol” (role) beklentisi vardır. Birçok ‘rol’lerin tekrar tekrar organizasyonları ile, “kurumlar” (institutions) oluşur. Bu süreç yolu ile de, diğer ek (subsidiary) sistemler, örneğin “SOSYAL SİSTEM”, “KİŞİLİK SİSTEMİ” ve “KÜLTÜREL SİSTEM” oluşurlar.

                         Tüm bunlar gözteriyor ki, güncel sosyoloji, COMTE ve HEGEL zamanlarında “düzen”i anlamak için “değişim”i etüd etme eyilimlerinin tam tersine, “sosyal yapı”yı esas almaktadırlar. “Değişim” deyince de, M a r k s i s t  düşünüş gibi fırtına yaratan gelişimler anlaşılmaktadır.

                          DEMOKRASİ, prensip itibariyle yeni bir “gelişim” değildir; çünkü, bilindiği gibi, Eski Yunanlılar zamanında da mevcut idi. Belki de, LAVOISIER‘nin dediği gibi, “Doğa’da hiçbir şey kaybolmaz, hiçbir şey de yeniden yaratılmaz.”. GOETHE de demişti: “Ben hiçbir şey yaratmıyorum; ancak, daha evvellerden mevcut olan parçaları yeniden bir araya koyuyorum.”

                                                                              *

                            Modern Sosyoloji’nin babası :    Emile DURKHEIM

                            Emile DURKHEIM, günlük yaşamı sosyolojik bir araştırmaya ciddi ve kudretli bir yöntemle uygulayan ilk sosyal bilim adamıdır. Alçak gönüllü bir alim olan Durkheim, kendi çalışmalarına ışık tutan 18. y.y. filozoflarından MONTESQUIEU’ye “yasa” ve “hükümet” konularında yardımcı olduğu için, ve, Henri de SAINT-SIMON ve AUGUST COMTE’a da “sosyal alandaki çalışmaları”ndan dolayı teşekkür etmiştir.

                            Durkheim, 1858 yılının Nisan’ında doğu Fransa’da doğdu. Musevi olup babası haham idi. O da oğlunun bir din lideri olmasını istiyordu. Emile, babasını 20 yaşından önce kaybedince, ailesinin sorumluluğunu üzerine aldı. O zamanların Almanya’sı ile sınır komşuluğu ve siyasal durumun ciddiliği onu son derece disiplinli bir kimse haline koydu. Büyük bir gayretle, sonraları Fransız Sosyalist Parti lideri olacak JAURES’i 1 yıl takiben, dünyaca tanınmış “ECOLE NORMALE”e girdi. Daha o zamanlarda felsefe ve sosyal reformlar ile ilgileniyordu. Okulda aynı zamanda metafizik ve politika ile derinden ilgilendi. 1882’de mezun oldu. 1882-87 arasında orta eğitim okullarında Felsefe öğretmen-liği yaptı. 87’de, bir yıl için Almanya’ya gitti, büyük filozof ve “Deneysel Psikolog”  (expérimental psychologist) WUNDT ile tanıştı ve onun etkisi altında kaldı. Almanca, İngilizce ve İtalyanca bilirdi. 1896’da “SOSYOLOJİ YILLIĞI’nı (L’année Sociologique)kurdu.

                            Emile Durkheim’ın eleştirilen yönlerinden biri, New Guinea Yerlileri ve Eskimo’lar hakkında, hiçbir gezi ve alan çalışması (field work) yapmadığı halde, onlar hakkında sosyal teori’ler ortaya koymasıdır. Alman ekolünün ve militer-askeri disiplinin etkisi altında kalıp, hoca olduğu SORBONNE’u “Almanlara teslim ettiği…” söylenir ki pek doğru değildir. 1. Dünya Savaşı onun için bir yıkım oldu, biricik oğlu Balkanlar’da askerliğini yaparken öldürüldü. Kederinden, Kasım 15’1926’da öldü. Ölmez eserleri arasında, “Sosyolojik Yöntem Kuralları” ve “İntihar” (Suicide) vardır.

                             Daha evvelce de söylediğimiz gibi, D u r k h e i m  ile birlikte, Sosyoloji’nin bir bilim olarak sınırları çizilmeye, alanı büyütülmeye ve yöntem’leri saptanmaya başlanmıştır.
                             Durkheim’a göre Sosyoloji, ‘sosyal olgu’ ve ‘kurumlar’ı inceleyen bir bilimdir; bunlar bir eşya gibi tetkik edilmeli, fonksiyonları incelenmelidir.

                             Onun prensiplerini şöylece sıralamak mümkündür:

(1) SOSYOLOJİ, kendine özgü bir alan ve yöntemi olan objektif bir bilimdir.
(2) Sosyoloji’nin esas konusunu oluşturan  s o s y a l   o l g u, norm şekillenmesine dayanan bir varlık olarak, ferdi-kişisel motivasyon’la izah edilemez. Esas olan “ferdi-kişisel” şuur değil, “t o p l u m s a l   ş u ur”dur.
(3) Bir  s o s y a l   o l a y, kendi gelişmesinin belirli bir safhasında, belirgin bir sosyal tip için ‘normal’dir. Eğer gelişim seyri farklı ise, bu ‘normal değil’dir. Toplum tipleri, sistematik bakımdan çok çeşitli sosyal farklılıkların tiplerini yapılandırabilir.
(4) S o s y a l   p a t o l o j i  kavramı, serbest bir değer yaratma olayından ziyade, “sistem uyuşmazlığı” olarak terif edilebilir.
(5) S o s y o l o j i k   k u r u m l a r, amprik yöntemler aracılığıyla istatistiki, tarihi ve demografik şekillerin, metod’lu olarak kontrol edilebilen form’ları içinde ele alınabilir.
(6) S o s y o l o j i, toplumsal yapının modern karmaşıklığını ve devamlı artan farklılaşmaların meydana getirdiği yeni ve özel şekillenmeleri spesifik (özel) olarak açıklamaktadır.

                       Durkheim’a göre, sosyoloji’de kullanılan metot’lar, uygulamalarla doğrulanabilirler, zira, sosyoloji  a m p r i k   b i r   b i l i m d i r. Eğer ele alınan toplumsal bir tip, kolektif hayatın koşulları içinde oluşan olaylarda genelleşebiliyorsa, onun doğrulanması söz konusudur.
                                                                  
                                                        MAX   WEBER

                       Sosyolojik düşünce alanına, sosyal felsefe, tarih, ekonomi, politika, hukuk ve din konularında yeni bir anlayış sergileyen büyük bir düşünürdür Weber. “Natüralizm”, “Materyalizm” ve “Marksizm”e en sert yanıtları o vermiştir.

                       Weber’e göre  i n s a n   h a y a t ı, tarih içersinde yaratılana değerlerin ördüğü bir sistem içersinde geçer. Onun üzerine geçmişin büyük bir ağırlığı vardır. Din, kültür ve çeşitli norm’lar, insanı şekillendiren ögelerdir.

                        Weber’e göre  s o s y o l o j i ‘n i n   g ö r e v i, sosyal işlevselliği iyi bir şekilde anlamak ve bunun aracılığıyla sosyal faaliyetin oluşum şekil ve etkilerinin gerçek nedenlerini belirlemek isteyen bir bilimdir.

                        Bu bakımdan sosyoloji; tarihin, kültürün ve diğer nedenlerin yoğurduğu sosyal faaliyetleri anlamak isteyen bir bilim olarak, sosyal işlevsellikler aracılığıyla, çeşitli davranış türlerini çözmek ister. Ona göre Sosyoloji’nin anahtarı,  s o s y a l   f a a l i y e t  kuramıdır. Sosyal faaliyetin oluş tarzı ve onun nedenleri, insani ilişkiler için çok önemlidir.

                        Max Weber, Sosyoloji’yi – Sosyal faaliyeti oluşturan yedi öge’yi şöyle sıralar:

                        1) Psikoljik duyma,
                        2) Hukuki davranış,
                        3) Toplumun hayatının özelliğini yansıtan davranış,
                        4) Toplumsallaşmanın özelliğini yansıtan davranış,
                        5) Anlaşma,
                        6) Kurumlaşma, ve
                        7) Bağımlılık.

                        Sosyoloji, “anlaşma”yı sağlayan bir bilimdir. “Anlayıcı Sosyoloji”, “kişi”yi ve “kişi’nin davranışını” temel birim ya da ‘atom-çekirdek’ olarak kabul eder. Weber’e göre
a n l a m a (Verstehen), dolaylıdır. Bu, kavramlar ya da ilişkiler yoluyla olur. Olgu’ları anladığımızı hissedebilmek için, onları, deneyle doğrulanan önermelerle açıklamamız gerekir.

                         T o p l u m s a l   d a v r a n ı ş l a r, insan gerçekliğinin, bilimlerin kavrayabileceği anlaşılır bir doku içerirler. Sosyolog bunu, metinlere ve belgelere göre yavaş yavaş oluşturur. Biz insanlar, ‘anlama’ yeteneğine sahip olduğumuzdan, genel “önerme”ler aracılığına başvurmadan da, benzemeyen olayları açıklayabiliriz. “İnsani gerçekliği” konu edinen bilimlerde, iki yönelim birbirinden ayırt edilmektedir. Bunlardan biri  t a r i h’e, ikincisi ise s o s y o l o j i’ye, yani sosyal kuramların kavramsal olarak yeniden kurulmasına ve bunların işleyişlerine yönelmiştir.

                         İ n s a n i   g e r ç e k l i k l e ilgili bilimler, KÜLTÜR bilimleridir. Bu bilimler, evrimleri boyunca insanların yarattığı sadece “sanat eserleri”ni değil, aynı zamanda “yasa”ları, “kavram”ları, “siyasi rejim”leri, “dini deneyim”leri, “bilimsel kavram”ları anlamaya ve açıklamaya çalışırlar. Yani, WEBERCİ “bilim”, insanların inandığı değerleri ve gerçekleştirdiği eserleri anlama ve açıklama çabasıdır.

                         Böylece, Weber’in sosyal bilim anlayışı her ne kadar d o ğ a  bilimlerine hakim olan “akılcı” eğilime sahipse de, onlardan tamamiyle farklı olan “tarih”in ve “toplum”un bilimini ortaya koymaktadır.

                         Özetle, WEBER’e göre,  S o s y o l o j i’nin belirgin üç özelliği vardır:
                         1) Anlayıcıdırlar,
                         2) Tarihseldirler, ve
                         3) ‘Kültür’ ile ilgilidirler.

                                                                    ———