Kategori arşivi: Çocuk Tiyatrosu

KOMPÜ KİD

                                        

 İ S M A İ L    E R S E V İM

 

 K O M P Ü – K İ D

 

 

 

                                                   -Üç Perdelik Çocuk Oyunu-

 

                     (Yedi yaşından büyük çocuklar ve tüm ebeveyinler için önerilir.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                          -Başta aslan yürekli, efsanevi Faruk Öztimur olmak

üzere,

                            tüm engelli çocuklarımıza ve gençlerimize armağandır.-

 

 

 

 

 

 

 

                                                                        -1-

 

 

 

 

 

KAHRAMANLAR

 

 

KOMPÜ-KİD                             :     13-14 yaşlarında, tekerlekli iskemlede

                                                          oturan özürlü bir erkek

çocuk,

ANNE                                         :     25-30 yaşlarında bir ev hanımı,

BABA                                         :     30-35 yaşlarında bir erkek,

KIZ KARDEŞ                             :    15-16 yaşlarında bir kız çocuğu,

ÖĞRETMEN                              :     20-25 yaşlarında, özel eğitimci (kadın veya

                                                          erkek olabilir.),

MÜDÜR                                      :     35-40 yaşlarında eğitimci, erkek,

POLİTİKACI                               :    45-50 yaşlarında erkek,

DOKTOR                                     :    40-50 yaşlarında erkek,

ÖZÜRLÜ ÇOCUKLAR              :     Koltuk değnekleriyle veya tekerlekli iskemlede

                                                           oturan beş,altı çocuk veya

ergen

 

 

Siyah KARINCA- Boz KARINCA- KEDİ- FARE-

KELEBEK Kardeşler- KAPLUMBAĞA Kardeşler

 

 

 

 

                                 1. Perde: Kompü-Kid’in evi, çalışma ve oturma

odaları,

                                  2. Perde: Engelli Çocuklar dersanesi,

                                  3. Perde: Kompü-Kid’in evi, çalışma ve oturma

odaları.

 

 

 

Olay Türkiye’nin herhangi bir şehrinde, 2000’lerde geçer.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                          -2-

 

 

 

                                                              BİRİNCİ 

PERDE

 

 

 

SAHNE: 1

Kompü-Kid, Anne

 

 

(Perde açıldığında, sahnenin sol yarısında tekerlekli iskemlesine oturmuş, bilgisayarı ile ciddi olarak çalışmakta olan Kompü-

Kid görülür. Kısmen açık bir bölme ile ayrılmış sağ yarı, ailenin oturma ve yemek odasıdır. Anne içeri girip çıkarak köşedeki kahvaltı masasını hazırlamakla meşguldür.)

 

Kompü-Kid

(Bilgisayarının ekranına bakarak kendi kendine konuşur.)  Ben galiba gereğinden fazla kalori alıyorum. Annem beni o kadar sever

ki, elinden gelse gece gündüz beslemek ister. Hımm.(Gözlerini kısarak ekranı okumaya çalışır.) Bir gram şeker 4.1 kalori, bir çay kaşığı 5 gram, eder 20.5…

 

Anne

(İçeri girip çıkarken, öteki odadan seslenir.) Hu-hu, Kompü-Kid, kahvaltıya hazır mısın?

 

Kompü-Kid

Birazdan anne…Aldığım ekstra kalorileri hesaplıyorum.

 

Anne

(Başını sallıyarak) Ekstra kalorileri hesaplıyormuş… Bizim oğlan da doktor kesildi bu günlerde… Zamane çocukları…(Elindeki

bir iki tabağı masanın üzerine bırakarak çıkar.)

 

 

 

SAHNE:2

Öncekiler,Biri büyük, siyah; diğeri küçük, boz iki karınca

 

 

Siyah Karınca

(Kompü-Kid’in bölümünden girerek yavaş yavaş ona yaklaşırlar.) Günaydın Kompü-Kid, sabah sabah rahatsız etmedik inşallah?

 

Kompü-Kid

(Sevgiyle) Oo, Günaydın Siyah Karınca kardeş… (Ötekine döçnerek) İyi günler Boz Karınca kardeş… Bilgisayarımla uğraşıyorum

işte… Çoktandır uğramıyorsunuz?

 

Boz Karınca

Evet, Kompü-Kid kardeş, bizler de meşguldük ama yine seni görmeye geldik.

 

 

 

 

 

 

 

-4-

 

 

Kompü-Kid

(Merakla) Hayrola, kötü bir haber mi var?

 

Siyah Karınca

(Utangaç) Söylemesi ayıptır ama, bizim karnımız aç…Etrafta da yiyecek hiçbir şey kalmamış.

 

Kompü-Kid

Bizim mutfağı taradınız mı?

 

Boz Karınca

Hiç taramaz olur muyuz, hem de nasıl!

 

Siyah Karınca

(Eliyle Boz Karınca’yı işaret ederek) Teyzemin kızı ve ben sabahtan beri saçımızı süpürge ettik ama boşuna. annen masaları iyi

temizlemiş Kompü-Kid, yerlerde tek bir kırıntı bile yok.

 

Boz Karınca

Annen reçel kavanozlarının ağızlarını da sımsıkı kapamış. (O anda Anne, elinde iki reçel kavanozuyla içeri girer, ağızlarını

açar, tekrar çıkar.)

 

Kompü-Kid

(Düşünceli) Hımm, bu çok önemli bir konu. Ailelerimizin ve küçük kardeşlerimizin aç kalmalarına hiçbirimizin gönlü razı olmaz.

Buna bir çare bulmalıyız. Bakalım benim oyuncak bize nasıl yardım edebilir?

(Kompü-Kid bilgisayarının tuşlarına dokunur.Karınca kardeşler başlarını merakla ekrana uzatarak okumaya çalışırlar.Kompü- Kid

dolgun bir sesle bulduklarını okur.) Siz karıncalar, kıyılmış yaprak tabakalarının üzerinde mantar yetiştirebilirsiniz, değil mi? Eğer mantar yetiştirirsek ve onlara pazarda bir müşteri bulursak, acaba

sizlere yeterli buğday satın alabilir miyiz?

 

Siyah Karınca

Bu doğru ama mantar yetiştirmek çok zaman alır, o zamana kadar da biz açlıktan ölürüz.

 

Boz Karınca

Doğru Kompü-Kid, bizler kırksekiz saatten fazla açlığa dayanamayız.

 

Kompü-Kid

(Düşünceli) Doğru, çok doğru, daha tez bir cevap bulmamız gerekiyor.(O anda Anne elinde bıçak, çatal, ekmek sepeti olduğu halde

diğer odaya girer, elindekileri masanın üzerine bırakır, yine çıkar.) Bakalım… (Tuşlara basıp ekrana bakar.) Sizin ballı karıncaların şekerini satsak?

 

 

 

 

 

 

 

 

-5-

 

 

 

Siyah Karınca

Zaten dünden beri ballı karınca kardeşlerimizin önceden depo ettikleri şekerlerin kusmuklarıyla geçiniyoruz. Bal yapan karınca

da kalmadı artık. Karıncalar da insanlar gibi üretici olmaktan çok tüketici olmayı yeğliyorlar. Bu çok kötü. (Utanarak başını eğer.)

 

Boz Karınca

Hem fazla şeker çocuklarımızın dişlerini çürütüyor, gerektiğinden fazla hareketli oluyorlar. Hiperaktif olunca da bizler onları

boş yere cezalandırıyoruz.

 

Kompü- Kid

Çok haklısınız Karınca Kardeşler, başka bir yol bulmalı. (Bilgisayarına dalmak üzereyken Anne odaya girer. Kompü-Kid’e

hitabederken Karınca Kardeşler ‘’donarlar’’.)

 

Anne

Sen kendi kendine ne konuşuyorsun yine tontonum? Kahvaltını getiriyorum: Ekmek, peynir, süt, bal… Başka?

 

Kompü-Kid

Yalnızca ekmek ve biraz da tahıl… Şey yani Cornflakes, mısır gevreği… Ne varsa… Süt istemem.

 

Anne

(Biraz telaşlı) Allah Allah, bu süt içmemek de nereden çıktı? (Yüzünü kırıştırarak) Ekmek ve tahıl… Bu kombinasyon da nereden

çıktı?

 

Kompü-Kid

(Tekrar bilgisayarına dönerek ve kendilerini gevşetmiş karıncalara hitap ederek) Ha, ne diyorduk? Evet, Kırmızı Karınca

kardeşlerden bir yardım istesek mi? Onlar besinlerin toprağın daha derinlerine saklarlarmış, belki yedekleri vardır, ne dersiniz?

 

Siyah Karınca

Doğru, saklarlar ama (Utanarak) Bilmem, söylemesi ayıp, bugünlerde onlarla aramız pek iyi değil, öyle değil mi Boz Karınca

Kardeş? (Ona döner.)

 

Boz Karınca

(Sıkılarak) Doğru; onlara bir gelin vermiştik, yoz çıktı. Birşey istemeye yüzümüz yok.

 

Anne

(Elinde ekmek ve tahılı içeren iki tabakla içeri girer, Kompü- Kid’in bilgisayarının yanındaki küçük masanın üstüne bırakır.) Al

bakalım Paşam, afiyet olsun…,(Çıkar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-6-

 

 

 

 

Kompü-Kid

Teşekkür ederim anne. (Karıncalara gülümsiyerek)  Demek gelin-kaynana sorunu karıncalarda da varmış. (Bilgisayarının ekranından

okuyarak) Faust’un ‘’Karıncalar Korosu’’ndan bir konser rica etsek? Ama bu da uzun zaman ister… Hımm.. O-o.(Gözlerini yoğunlaştırarak)  Belki bu son çare… sizler tükürüğünüzden, idrarınızdan, dışkınızdan

‘’Formik asit’’ çıkarırsınız değil mi?

 

Karınca Kardeşler

(Başların sallayarak) Evet…

 

Kompü-Kid

Formik asit romatizmaya çok iyi gelir.Şimdi çoluk çocuk tüm aile toplanın, ıkına sıkına formik asit üretin. Onları şişelere

koyar satarız. Eminim ki benim anneannem iki şişe satın alır. Bu daha az zaman alacak ve sizlere sürekli iş üretilmiş olacak.(Annesinin getirdiği yiyecekleri göstererek) Şimdilik bunlardan taşıyacağınız

kadarını alın, evde hep birlikte paylaşırsınız, hiç yoktan iyidir.

 

Karınca Kardeşler

 

            (Ceplerinden çıkardıkları mendillere yiyecekleri doldurarak büyük bir mutlulukla)

Çok teşekkür ederiz Kompü-Kid, sağ ol, var ol! Sen bizim liderimiz, en yakın dostumuzsun. Dediklerini hemen yapacağız. İyi

günler. (Yavaş yavaş çekilirler)

 

Kompü-Kid

 

            Sizler de var olun, sağ olun. Bu, dayanışma dünyası. Hepimiz birbirlerimize, karınca

kararınca yardım etmeliyiz. Sizlere de iyi günler.

 

 

 

SAHNE : 3

Kompü-Kid, Anne, Kız Kardeş

 

Kız Kardeş

            (Karınca Kardeşler sahnenin solundan çıkarken, Kızkardeş, ağzında bir nağme sağdan içeri

girer. Okul giysileri içindedir. Elinde bir tomar kitabı ve defteri yemek masasının üstüne koyar, masanın üstünde yiyecek birşeyler arar, bulamayınca dışarıya doğru seslenir)  Annnnneee.. Sütüm, tereyağım

nerede? Okula geç kalacağım. (Kompü-Kid’in bulunduğu bölüme kulak verir, onun orada olduğunu hissedince oturduğu iskemleden kalkar, aradaki bölümün kenarından başını uzatarak)  Günaydın benim Profesörüm!

Sabah sabah yine oyuncağının başına oturmuşsun. Kahvaltını ettin mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-7-

 

 

 

 

Kompü-Kid

            Hem evet, hem hayır.. Şey, sen boyuna ve kilona göre bir az fazla yiyorsun gibi geliyor

bana. İkinci dilim ekmeği ve tereyağı gerçekten bırakmalısın. (Bilgisayarın tuşlarına basar, ekrandan okur)  Yoksa; bir dilim ekmek, yetmiş gram, artı, on gram yağ, tümüyle iki yüz seksen kalori eder; artı,

doksan, eşittir üç yüz yetmiş. Yani, yalnızca kahvaltıda bir ekstra dilim yağlı ekmek ile bir ay içinde, gereksinimsiz on bir bin yüz kalori almış olursun ki, o da senin tombiş vücuduna üç buçuk kilogram

ekler. (Gülümseyerek) Bundan da, senin erkek arkadaşın herhalde pek hoşlanmaz.

 

Kız Kardeş

            (Yüzünü ekşiterek)  Haydi ordan, çok bilmiş. (Alaylı bir tavırla) Öğütlerine çok

teşekkürler ama, can boğazdan gelir. Beni beyenmeyen, gitsin, kaderine üç mum yaksın. (Eliyle burnunun üzerine bir ‘nanik’ işareti vererek odadaki kahvaltı masasına döner.)

 

Anne

            (Elinde bir tepsi, üstünde süt şişesi, peynir, ekmek, tereyağı ve boş bardaklarla içeri

girer. Onları masaya koymaya çalışırken, kendisine yardım etmeyen kızına yan yan bakarak) Günaydın küçük hanım.. Akşam çok halsizdin, hem de karnın ağrıyordu. Bu sabah, maşallah, eski İstanbul Tulumbacıları

gibi avazın çıktığı kadar bağırabiliyorsun. (Onun yiyeceklere adeta saldırdığını görünce)  Belki de gereğinden fazla yiyorsun, karnının ağrımasının nedeni o olsa gerek.

 

Kız Kardeş

            (Bir az sinirli)  Aman ann-neee, o Kompü-Kid senin de beynini yıkamış. Sizler benim

kilomla bozmuşsunuz. Yemeği seviyorum işte, napim? Sağlıklıyım ya siz ona bakın. Ya kupukuru, sıska biri olsaydım?

 

Anne

            (Daha sakin)  Haklısın kızım.. Ama, ben seni sevdiğimden söylüyorum.. Zamane gençleri..

(Başını sallayarak çıkar.)

 

Kız Kardeş

            (Annesinin ardından yüzünü ekşiterek ve onun son sözlerini yineleyerek)  Zamane

gençleri.. Hıh. (Bir yandan yerken diğer yandan da kitaplarının arasından bir ödev defteri çıkarır, sayfaları karıştırarak nihayet aradığınıu bulur ve birşeyleri ezberlemeye çalışırcasına gözlerini kapar,

ileri geri sallanarak arada bir birşeyler mırıldanır)

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-8-

 

 

 

SAHNE :  4

Evvelkiler, Kedi, Fare

 

 

Kompü-Kid

            (Arada bir başını tavana kaldırarak kendi kendine konuşur)  İnsanlar belki birgün,

uzaydaki astronotlar gibi, günde bir iki hapla yaşamayı başarıp, vakitlerini daha olumlu şeylere verebilecekler. (Gülerek)  Böylece annemin mutfak derdi bitecek!.. (Seyircilere hitaben)  Ama o zaman, tüm gün

ona yapacak ne kalırdı, bilmem? (Omuzlarını kaldırır.)

 

Kedi ve Fare

            (Tekir bir kedi ve küçük yapıda bir fare, elele sahnenin solundan girerek yavaş yavaş

Kompü-Kid’e yönelirler. Onun görüş alanına girince, ikisi birden)  Günaydın Kompü-Kid Kardeş..

 

Kompü-Kid

            (İçten bir gülümseme ile)  Oo, günaydın Kedi Kardeş, günaydın Fare Kardeş. Sabah sabah

böyle komşu ziyaretine mi geliyorsunuz? Sizin arkadaşlığınızı dünyanın tüm köpekleri imrensin ve örnek alsın.

 

Kedi

            (Mutlu bir gülümeme ile, bıyıklarını burarak)  Ne yaparsın Kompü-Kid, kedi denen

yaratık, gençken, benim gibi düşünmüyor. O zaman gözler parlak, tırnaklar keskin.. Dizi seyretmek için akşamları ‘Tom ve Cerri Diskoteği’ne gidildiğinde, diğer külhan kedilere o gün kaç tane fare yakaladım

diye hava atmayacaksın da ne yapacaksın? Şimdi o günler geçti. Tüm dünya değişti. Her kim olursak olalım, herkesin özgün ve mutlu yaşam hakkı var. Hayvan hakları bu. Dostlarınla mutlu geçinirsen, sen de

mutlu olursun. Bu; kediler için geçerlidir, fareler için de.. Hatta, isterlerse ve becerebilirlerse insanlar için de..

 

Fare

            Ben de bu sözlere tum kuyruğumu basarım. Bizler de bebekken, ninelerimizin, kedilerin

nasıl tuzağa düşürüldüklerini, fare zehrini kedilerinin sütü içine nasıl karıştırıldığını hep dinlerdik de, beşikte, korkudan dişlerimiz birbirine girerdi. Ondan sonra da kıkır kıkır gülerdik. Bunlar artık

hayvanlık dışı şeyler. Şimdi hepimiz aynı peynir peşindeyiz..

 

Kompü-Kid

            Ben de sizler için çok mutluyum. Dünyada dostluktan, dürüstlükten daha değerli hiçbir

şey yoktur. İnşallah sizler de çocuklarınıza iyi örnek olursunuz. Peki, sizler sabah sabah burada ne arıyorsunuz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-9-

 

 

 

Kedi

            (Bir az utangaç bir tavırla)  Valla Kompü-Kid, söylemesi ayıp, yani, biz açız. (Fareye

yan yan bakarak)  Yani aradaki dostluğu bozmak da istemiyoruz, ama doğal kaynaklarımız kurudu. İlk kez, annen, et pahalılaştı diye pek pirzola almaz oldu. Tavuk etinden gına geldi bize ama ondan da ne gezer.

Boyuna ‘lades’ oynayıp duruyoruz bir kuru kemikle. Balık desen öyle, çoktandır eve girmiyor. Zaten geçen kıştan boğazımda bir kılçık kalmıştı, yeri hala ağrıyor. Biliyorsun bizlerin sağlık sigortası yok.

Sarı Kart’ımızı da alamadık, Bakan Bey çoktan unuttu. Hep perhiz yapıyoruz. Ama bu gidişle yakında kuyruğumuzu titreteceğiz sanırım (Her ikisi de uyruğunu titretirler) .

 

Fare

            Peynirler de pahalılaştıktan sonra, baban da cimri oldu.. Kaşarı çoktan unuttuk. Ben

tulum peynirini sevmem ama, ablan ona bayılıyor. İşte böye; içim yare yare, dışım fare fare, yaşam savaşı veriyoruz.

 

            Anne  (Girer)

            (Elinde bir iki tabak, peynir ve süt dolu bardakla Kompü-Kid’in bölümüne girer. Kedi ve

Fare ‘donarlar’; anne, Kompü-Kid’e adeta yalvarırcasına sorar)  Evladım, hala süt istemiyor musun?

 

Kedi ve Fare

            (Birşey söylemeksizin “evet” anlamında başlarını sallarlar.)

 

Kompü-Kid

            (Sevinçli bir sesle)  Tabii anne, bayılırım, lütfen ver! Aa, ben birden çok acıkmış

hissettim. Bu peynirlerin tümünü yiyeceğim galiba, belki bir az daha da isterim.

 

Anne

            (Bir az şaşkın)  Aa, sen pek peynir sevmezdin, ne oldu böyle?

 

Kompü-Kid

            Birden acıkmış hissettim valla. Şey anne, biz ne zamandır pirzola yememiştik, aşkama

yapsana, n’olur?

 

Anne

            Bakalım, baban gelsin de, düşünürüz. (Elindekileri masaya bırakırken daha önceden

getirdiği tabakları bomboş görerek)  Aman ne iyi, iştahın yerinde maşallah, ekmekle tahılı silip süpürmüşsün. Aferin sana.. (Çıkar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-10-

 

 

 

Kedi ve Fare

(Birşey söylemeksizin kıkır kıkır kıkırdarlar)

 

Kompü-Kid

            (Kedi’ye ve Fare’ye hitaben)  Bu açlık böyle devam edemez. (Kedi’ye süt dolu bardağı

uzatarak)  Sen şu sütü hele bir iç bakalım da, kursağına birşeyler girmiş olsun. (Fare’ye bir gönderme yaparak)  Aranızdaki dostluk da bozulmasın. (Kedi teşekkür eder, sütü ağzına diker, sonundan bir az

bırakarak fare’ye verir)  Sokağın başındaki manav, sebzelere ek olarak balık da satmaya başlamış. Sen orayı bir kolaçan ediver. İşittiğin gibi, eğer annemden pirzola gelmezse babamdan balık isterim.. Ama

artık sizlere devamlı bir iş bulmamız gerek, yoksa dökme suyla değirmen dönmez. Şey, şehre bir sirk geliyormuş, dün okulda duydum. Seneskiden ne güzel Hula-Hu Çemberi çevirirdin. (Kedi belini, kalçasını

oynatmaya başlar) Üç yavru doğurdun, yaşlandın gittin. Belki orada sana bir iş buluruz.

 

            (Kompü-Kid bilgisayarınla oynar)  Siz kediler hiçbir sıkıntıya gelemezsiniz, hemen

nörotik olursunuz, tıpkı insanlar gibi. (Ekrandan okur)  Siz Aslangiller’densiniz, refleksleriniz çok gelişmiştir. Temizleme, yalama işlerinde de pek beceriklisiniz. Eğer  «Hayvanlararası Yardımlaşma Kulübü»

ne başvurursak, örneğin Ördek kardeşlerin gelişiminde, Kaz yavrularının kendilerinin temizliği öğrenimlerinde belki yardımcı olabilirisiniz. Sizler havanın barometrik değişimlerine, olası sel felaketlerine

de pek duyarlısınız. Belki Metereoloji’de sana bir asistanlık bulunabilir.

 

Kedi

            Çok sağ ol Kompü-Kid, çok sağ ol.

 

Kompü-Kid

            (Sanki duymamış gibi, fare’ye dönerek)  Sen de Fare Kardeş, herkes gittikten sonra

mutfağı şöyle bir dolaşıver. Ben bir iki un paketinin dibini bir az delerim, sizlere çöreklik un çıkar. Sana da sanki bugünlerde bir tembellik gelmiş gibi. Eskiden ablam flüt çalarken… (O anda oturma

odasında sessiz oturan abla harekete geçer. O andan itibaren Kompü-Kid ve beraberindeki iki hayvancık, havada ‘donar’lar.)

 

Kızkardeş

            (Yerinden kalkarak)  Aman, annemle babam nerede kaldılar?  (Etrafına bakınarak) 

Çoktandır flüt çalmadım ben. Nerede o acep? (Etrafı araştırırken, kenardaki bir kitaplığın alt gözünde yatan flüt’ü bularak, rastgele bir iki nağme çalmaya başlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-11-

 

 

 

Kompü-Kid

            (Hayvanlarla birlikte, birden anime olarak)  …sen de Binbir Gece Masalları’ndaki

rakkaseler gibi göbek atar dururdun. (Fare de kalçalarını sallamaya başlar; flüt durunca, o da durur.)  Yine, okulda duydum, orada “Fare’nin Fendi Kedi’yi Yendi” adlı bir piyes oynayacaklarmış, belki orada

sana boğaz tokluğuna da olsa bir rol buluruz. (Bir az surat asan kedi’ye) Sen alınma Kedi Kardeş, çocuklar kendilerine eğlence arıyorlar. (Fare’ye)  Siz yolları bulmakta çok ustasınız, belki, okul dönüşü

yollarını kaybeden karınca yavrularına trafik hizmeti verebilirsin. (Ekranla bir iki oynadıktan sonra)  Depremleri ve diğer Doğa felaketlerini de önceden haber verme yeteneğin var ama, ne burada öyle bir

merkez var, ne de ben seni Karadeniz’e, batacak bir gemiyle yollamaya kıyarım. Yuva yapabilme yeteneğinizden dolayı da, evden kaçmış ya da suça yönelmiş kuş yavrularının yuvalarına dönmelerini sağlamakta da

yararlanabiliriz. Ama, kentte hiç ağaç kalmadı. Doğa yitiriliyor. Çevre diye birşey kalmadı. Onu korumalıyız. “Kuşlara Yardım Derneği” bile kapılarını kapattı. Yazık!. (Tabakta kalan peynir parçalarını

Fare’ye uzatır)  Al bunları ailene götür, yasak savsın!

 

Fare

            (Sevinçle)  Çok teşekkür ederim Kompü-Kid. (Peyniri bir kağıt mendile sarar ve cebine

koyar.)  Bu, tüm aileyi iki gün idare eder. Ben gençken, sütten peynir yapmasını bilirdik, ama bugünün çocukları hemen her gün dondurma yemek istiyorlar. Zamane farecikleri ne olacak! Gel Kedi Kardeş, biz

çıkalım artık. Hadi Allahaısmarladık..

 

Kompü-Kid

            Peki, güle güle. Ben sizlere söz verdiğim şeyler için derhal işe başlayacağım. Sizler

de, «Hayvanlara İş Bulma Derneği» ne bir dilekçe ile başvurup iş isteyin. Beni, kefil olarak gösterebilirsiniz. Bahtınız açık olsun. Güle güle.. (Kedi ile Fare kolkola çıkarlar.)

 

 

 

SAHNE :  5

Kompü-Kid, Anne, Baba, Kız Kardeş

 

Baba

            (Elinde gazete, esneyerek sağdan girer. Kız kardeşin de oturduğu masadan bir iskemle

çekerken ona hitap eder)  Ooo, günaydın benim tombiş kızım. Nasılsın bakayım?

 

Kız Kardeş

            (Bir az alınmış)  Ben tombiş değilim, sağlıklı bir kızım!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-12-

 

 

 

Baba

            Peki, peki, benim sağlıklı kızım; kahvaltını ettin mi? Neler ezberliyorsun?

 

Kız Kardeş

            Türkçe öğretmeni ezberlemek için bir şiir vermişti, onu yineliyorum. Dün akşam çok

meşguldüm, bitiremedim.

 

Baba

            (Bir az alaylı)  Evet, çok meşguldün.. Telefonda..

 

Kız Kardeş

            (Bir az kızgın)  Evet, arkadaşlarımla.. Baba, eğer telefon parası size dokunuyorsa, ben

dışarda çalışmaya giderim ve kendi telefonumu kendim öderim.. Bu dava da biter..

 

Anne  (Girer)

            (Elinde yine bir tepsi; üstünde yumurta, sosis, zetyin vb. ile masaya doğru yürürken

kocasına)  İşte senin maman da burada. Ye de şu kızı rahat bırak. Gençler telefonda konuşur işte. Bizlerin evlenmeden önce her gece saatlerce konuştuğumuzu ne çabuk unuttun ?

 

Baba

            Evet ama, o zamanlar başkaydı. (Yiyeceklere saldırır)  Bizler daha büyüktük. (Birden

anımsayarak)  Ah, Kompü-Kid kalktı mı?

 

Anne

            Çoktan.. Yine makinasının başında. Bu gidişle oğlumuz bir Bilgisayar Mühendisi

olacak.

 

Baba

            (Yerinden kalkarak, bir de sigara tüttürerek)  Bir ‘günaydın’ diyeyim ona. (Kompü-Kid’in

çalışma odasının bölmesinden  içeri yarı sarkarak sıcak bir sesle)  Günaydın benim çalışkan oğlum.

 

Kompü-Kid

            Günaydın babacığım.

 

Baba

            Kahvaltı ettin mi?

 

Anne

            (Babanın arkasından ona yarı sarılarak)  Hem de nasıl. Ekmeğini, peynirini, tahılını,

sütünü hepsini bitirdi maşallah.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-13-

 

 

Kompü-Kid

            (Bir gülümsemeyle)  Baba, bu akşam bize balık getirsene, canım çekti. (Annesine)  Tabii

annem pirzola pişirmezse. Özledik!..

 

Anne

            ‘Özledik’ diyorsun, kaç kişiyle birlikte?

 

Kompü-Kid

            Şey, yani ben özledim. Bugünlerde iştahım öyle bir açıldı ki.. Baba, sen günde kaç paket

sigara içiyorsun?

 

Baba

            (Bir az tedirgin)  Bir, bir buçuk paket. Neden soruyorsun?

 

Kompü-Kid

            (Bilgisayarınla bir az oynayarak ve ekrandan okuyarak)  Babacığım, ya sen içtiğin

sigaranın sayısını yarım paketin altına indirirsin, ya da senin kanser olma riskin her yılda yüzde üç artar. Bu demek olur ki, on yıl içinde, yani ben yirmi üç yaşında ve Üniversitenin son sınıfında; ablam

da okulunu yeni bitirmiş ve ikinci çocuğuna anne olmak üzere iken, senin kanser olma riskin yüzde otuz artacaktır. Bu, tüm aile için hiç de iç açacak bir şey değil sanırım. Bu, gerçek, babacım!..

 

Baba

            (Bir az üzgün, fakat sigarasını hemen söndürerek)  Haklısın Kompü-Kid, çok haklısın.

Sigara içmek çok kötü bir alışkanlık. Çocukluğumuzda, daha doğrusu ilk gençliğimizde, sanki artık erkek olduğumuzu kanıtlamak için mi, kızlara adam gibi görünmek için mi, bir özenti mi bilmem, alıştık gitti.

Masraf ve hava kirliliği de caba. Sana söz veriyorum, onu bırakmak için elimden gelen çabayı sarfedeceğim.

 

Kompü-Kid

            Sağ ol baba. Hadi sen de kahvaltını bitir, gazeteni oku. Bizlerin de okul vakti

yaklaşıyor zaten.

 

Baba

            Peki yavrum. (Oğlunu kucaklar, diğer odaya geçtiğinde kızının da saçını okşar, onu da

yarı kucaklar.)

 

Anne

            (Gözleriyle kocasını bir süre takip ettikten sonra oğluna)  Ee, küçük profesör. Bu sabah

öğüt vermede herkesi sıradan geçirdin. Bana vereceğin bir öğüt de var mı? Hadi söyle.

 

Kompü-Kid

            (Bir az sıkılarak)  Şey, var ama, bir az sıkılıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

-14-

 

 

 

Anne

            (Cesaret verici bir sesle) Söyle, söyle. Çıkar baklayı dilinin

altından.

 

Kompü-Kid

            Peki, mademki izin veriyorsun. Bak, ben sizlerinbeni ve ablamı ne kadar sevdiğinizi

biliyorum. Ama ben küçükken Polio nedeniyle böyle sakat kalınca, “keşke onu doğurmasaydım!” diye hiç düşündün mü?

 

Anne

            (Kompü-Kid’i kucaklayarak)  Aa, o nasıl söz öyle?  Hiç öyle düşünülür mü yavrum? Bizler

seni her zaman sevdik ve seveceğiz. Sen ne konumda olursan ol, başımızın tacısın. Ha, senin doktorun dün telefon etti, seni bir kez daha muayene etmek istiyormuş. Yapılan miyografi’leri hatırlarsın, bacak

kasların gitgide kuvvetleniyorlarmış. Nöyle giderse, yakın bir zamanda, hiç olmazsa koltuk deyneği ile yürüme şansının arttığını söyledi. İnsasn yaşadıkça, ümit kuşu da içinde yaşar. (Bir an duraklayarak) 

Senin bu konuda hislerin ne?

 

Kompü-Kid

            (Ciddi)  Valla anne, benim kendime güvenim çok. Bu da, sizlerin bana karşı olan sevgi ve

güveninizden kaynaklanıyor. Ben, kısıtlılığımın sınırları içinde mutlu olmayı öğrendim. Ne yapabileceğimi, ne yapamayacağımı çok iyi biliyorum. Eğer bir gün yürüyebileceksem, tabii bu çok güzel bir şey

olacak. Ama olmazsa, büyük bir düşkırıklığına uğrayacağımı sanmıyorum. Sevgi her şeyin temeli.

 

Anne

            (Oğlunu bir kez daha kucaklar)  Benim aslan yürekli yavrum. Sen bize Allahın bir

hediyesisin. Senin temiz kalbin hepimizinkinden büyük. Senin saf ruhun, daima yükseklerde, semalarda, şahinlerin, kartalların erişemeyeceği kadar yukarlarda. (Kollarını birden serbest bırakarak)  Sen bana

hala esas sorunu sormadın, değil mi? Seni büyümüş de küçülmüş.

 

Kompü-Kid

            (Bir az çekingen)  Peki anne, sen sordun, al yanıtı. Şey, sen ve babam, niye daha fazla

çocuk sahibi olmak istemediniz? Özellikle ben böyle özürlü bir durumdayken.. Futbol, basketbol oynayan sağlıklı bir oğlan? Ha?

 

Anne

            Evladım, bunun senin özürlü olup olmamanla hiç bir ilgisi yok. Bizler, ikinizi de çok

seviyoruz ve sizlerle mutluyuz. Bugün, dünyanın problemleri, çevre kirliliği, ekonomik sorunlar, eğitimin pahalılığı ve nüfus patlaması, her aklı başında aileyi çocuk sayısını iyiden iyiye düşünmeye ve

sayıdan çok niteliğin ön plana alınması gerektiğini zorluyor. Yoksa, aşk ya da sevgi adı altında, ‘biz çocuk severiz’ diye, kediler gibi yılda iki kez çocuk yapmanın anlamı kalmadı artık. (Anne bunları

söylerken, Kedi, kapıdan başını uzatarak, annenin sözlerine itiraz edici jest ve mimiklerde bulunur)  ‘Korunma’yı da bilmeseler gerek, ‘Allah veriyor’ diye ışığı gören çıkıyor. Bizler gibi orta halli,

çalışan bir aile, ikiden fazla çocuğa nasıl bakabilir, giydirebilir ve gerekli eğitimi verebilir?

 

 

 

 

 

 

 

 

-15-

 

 

Kompü-Kid

            (Rahatlayarak)  Evet anne, ben de aşağı yukarı aynı şekilde düşünmüştüm, ama bir kez de

senden işiteyim dedim. (Sıkılgan bir tavırla)  Şey, sizler nasıl korunuyorsunuz?

 

Anne

            (İrkilerek)  O ne biçim soru öyle? Ben senin annenim. Bu konuyu seninle nasıl

konuşabilirim?

 

Kompü-Kid

            Evet anne ama, ben bilimsel açıdan konuşuyorum. Hadi ben sorayım bari: hap mı

kullanıyorsun?

 

Anne

            (Sıkılarak)  Evet küçük alim, hap!

 

Kompü-Kid

            Teşekkür ederim. (Bilgisayarınla oynayarak)  Biliyorsun ki haplar, hormon içerir ve

hormonların uzun zaman kullanımı ciddi rahatsızlıklar doğurabilir. Tıpkı babamın sigara içmesi gibi. Görüyorsun, senin sorunun, benim sorunum oluyor: benim sorunumun sizlerin sorunu olduğu gibi. Her yıl

göğüs muayenesi yapman lazım, eminim ki senin doktorun arada sırada kendini nasıl muayene edeceğini göstermiştir. Anormal kanamalarda hemen doktora koş, olur mu anne? Bana bu konuşma fırsatını verdiğin için

sana teşekkür ederim.

 

Anne

            (Oğlunu şefkatle kucaklar)  Beni bu kadar düşündüğüne candan teşekkür

ederim.

 

Baba

            (Öteki odada, Kompü-Kid annesi ile görüşürken, kızı ile arada sırada pantomimlerle

konuşan baba, nihayet gazetesini atar ve seslenir)  Hey, Kompü-Kid, eğer konuşmanızı bitirdiyseniz, okula gitmenin zamanı geldi. (Kızına hitaben)  Hadi kızım, sen de hazırlan!

 

            (Anne, öteki odadan Kompü-Kid’in tekerlekli sandalyasını oturma odasına doğru,

arkasından iterek getirir, onun okul çantasını dizlerini üstüne bırakır. Kız Kardeş de kitaplarını toparlar. Baba pardesüsünü giyer, şapkasını alır, hanımının yanaklarından öper. Hepsi evde kalan anneye “iyi

günler”, dileyerek sağdaki kapıdan çıkarlar. Bu arada, ev halkı tarafından görülmeyen Kedi, Fare ve Karınca Kardeşler de”güle güle” anlamında Kompü-Kid’in ardından el sallarlar.)

 

 

 

-Perde iner-

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-16-

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ  PERDE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-17-

 

 

 

SAHNE : I

Öğrenciler, Öğretmen

 

            (Fiziksel Özürlüler Okulu’nun bir sınıfı. Tekerlekli sandalyeler ya da koltuk

değnekleriyle beş, altı kız, erkek öğrenci, önlerindeki masaların üzerinde ‘kolaj’ yapmaktadırlar. Makaslarla çeşitli dergilerden ‘dekupaj’lar yapılmakta ve kartonlara yapıştırılmaktadır. Gerilerden bir

arabesk müzik işitilir, fakat bu, konuşma başlar başlamaz kesilir. Öğretmen, öğrenciler arasında dolaşmakta ve onların yaptıklarını denetlemektedir.)

 

1. Öğrenci

            (Sevinçle)  Öğretmenim, bakın ne yaptım. (Öğretmen yaklaşır.)  Doğa, çalılıklar, yeşil

alanlar, tepeler ve gökyüzü. Şimdi çalılıklar arasına koyacak kuşlar arıyorum.

 

Öğretmen

            Aferin sana, çok güzel yapmışsın. (Dergi yapraklarından iki resim bularak)  Bak, burada

bir kurbağa var, bir de timsah.

 

1.

Öğrenci                                                                                                            

            Yoook öğretmenim. Ben uçan bir hayvan istiyorum. Özgür biri.. Çünkü, bir gün ben de

uçmak istiyorum.

 

2. Öğrenci

            Ben de şu ‘Rock’ yıldızlarını bir araya koymaya çalışıyorum. Şu “New Kids”ler bir

harika.

 

Öğretmen

            Sen büyüyünce bir müzik aleti çalmak ister misin?

 

2. Öğrenci

            Tabii istiyorum.. Ben ya trombon çalacağım : (Eliyle boruyu üfleme işareti yaparak) 

Tu-tu-tu tu-tu, ya da davul : güm güm de güm güm.

 

Öğretmen

            (Kompü-Kid’e yaklaşarak)  Ya sen ne tür müzikle ilgilisin?

 

Kompü-Kid

            Ben, Doğa’nın ‘sessiz müziği’ni işlemek istiyorum, yani duyulmayanı. (Gülümseyerek)  Ne

müthiş olurdu değil mi, eğer karıncaların, kelebeklerin ve bitkilerin müziğini bir araya koyup seslendirebilsem!  İlerde belki de İşitme Özürlü kardeşlerimle birlikte çalışırım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-18-

 

 

 

Öğretmen

            Çok ilginç, çok ilginç.. (Elini onun omuzuna koyarak)  Sen bu tür çalışmalarına devam et

Kompü-Kid, inanıyorum ki bizler senin başarılarınla gerçekten öğüneceğiz. (Başka bir öğrencisine yaklaşarak)  Sen ne yapıyorsun?

 

3. Öğrenci

            Ben binaları, evleri, köprüleri yeniden düzenleyeceğim. Şehir çok karışık, inişli

çıkışlı. Şöyle büyük, geniş caddeli; tekerlekli sandalyalarımızın, bisikletlerimizin rahatça dolaşabileceği bir Kent kuruyorum. (Gülümseyerek ve gururdan kabararak)  Kendimi de o sağlıklı, yeşil kentin ilk

Belediye Başkanı ilan ediyorum. (Sınıftan gülmeler ve alkışlar)

 

Öğretmen

            ( O da alkışlayarak)  Aferin sana, neden olmayasın? Amerika’nın Boston şehrinde ben

öğretmenlik mastır’ımı yaparken, oranın Belediye Başkanı ile tanışmıştım. O da çocukluğundanberi tekerlekli sandalya üstündeydi ve çok başarılı bir halk adamıydı. Daima gülümserdi. Gene, Amerika’nın büyük

devlet adamlarından Başkan Ruzvelt’i sizlere hatırlatmak isterim, o da aynı konumdaydı. Hele sen bir büyü, mimar ya da mühendis ol, gerisi kendinden gelir. (Ellerini çarparak)  Peki çocuklar, bu kadar el

çalışması yeter. Sıra, dün size verdiğim ‘Serbest Ev Çalışması’na geldi. İlk kez kim okuyacak?

 

4. Öğrenci

            (Elini kaldırarak)  Ben öğretmenim. Dün akşam oturdum, bir şiir yazdım. Bakalım

beğenecek misiniz?

 

Öğretmen

            Güzel, hadi oku bakalım!

 

4. Öğrenci

            (Kağıtlarını karıştırarak arasından birini seçer ve okumaya başlar)

 

GÖKYÜZÜ

 

                                                      Gökyüzü, gökyüzü

                                                      Engin maviliğinle

                                                      Uçan kuşlarınla

                                                      Sen ne güzelsin.

 

                                                      Dağlar ovalara,

                                                       Ovalar dağlara diz

verir;

                                                      Güneş, ay ve yıldızlar

                                                      Göklere selam verir!

 

            (Bravo sesleri, alkışlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-19-

 

 

 

Öğretmen

            Aferin sana, çok güzel yazmışsın. Bunu, Kentin Çocuk Sarayı’ndaki Çocuk Sanatları

Sergisi’nde askıya koymalıyız. Başka? (Etrafına bakınır.)

 

2. Öğrenci

            Ben, öğretmenim. (Defterini açar, okur)  Ben çılgın bir caz müzisyeni olmak istiyorum,

Maykıl Jaksın gibi dans etmek istiyorum. Kalbimden gelen sesleri, parmaklarım ile tellere vermek istiyorum. “Teller bana ben tellere, dert yanarım ellere. Ver sazımı bana Tanrım!”

 

Öğretmen

            Aferin sana da, gerçekten aferin. (Kompü-Kid’e yaklaşarak)  Sen özel bir şey yaptın mı

Kompü-Kid?

 

Kompü-Kid

            (Bir az sıkılarak)  Siz bugün beni bağışlayın öğretmenim, dün akşam ve bu sabah birçok

özel misafirlerim vardı, bilgisayarımı devamlı kullanmak zorunda kaldım. Özel bir şey hazırlamaya vaktim olmadı.

 

Öğretmen

            Anlıyorum, tabii. Gelenler arkadaşların mıydı?

 

Kompü-Kid

            (Ciddiyetle)  Evet öğretmenim, benim dostlarım: Kedi, Fare ve Karınca Kardeşler. (Tüm

sınıf, bunu şaka olarak kabullenerek güler; sahnenin gerisinden bu hayvan kardeşler o anda Kompü-Kid’e el sallayarak geçit yaparlar, Kompü-Kid de onlara gülümseyerek ve elini sallayarak yanıt verir.)

 

Öğretmen

            (O da gülümeyerek)  Bu bizim Kompü-Kid’in meşhur espri’lerinden biri olsa gerek. Peki,

başka kim okuyacak?

 

3. Öğrenci

            Ben, öğretmenim. Öğretmenim, ben ‘Çevre’ için yazdım. Bakın: “Biz çocuklar, çevre’yi

korumalıyız.. Fidan dikmeliyiz, ağaç yetiştirmeliyiz. Biz çevre’ya nasıl bakarsak, o da bize öyle bakar. Sigara içmek sağlığa çok zararlıdır. Duman, ciğerlerimizi olduğu kadar havayı da kirletir. Yeşil

alanlara ev yapılmamalıdır. Temiz hava, temiz su, yaşamın en önemli gereksi- gereksinim-lelerin-dendir. Burada biter!.”

 

            (Alkışlar)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-20-

 

 

 

SAHNE : 2

Öncekiler, Okul Müdürü, Politikacı, Kedi

 

 

            (Alkışlar devam ederken, kapı vurulmaksızın açılır. Önde okul müdürü, ardından gelen

politikacı’ya ‘buyur’ ederek birlikte içeri girerler. Kedi de –kimseye görünmeden tabii- ardlarından süzülerek içeri girer, Kompü-Kid’in masasının yanına oturur, arada bir pati’sini arkadaşçasına onun

omuzuna koyar.)

 

Okul Müdürü

            (Boğazını temizleyerek, düğmelerini ilikleyerek, yapay bir saygınlıkla Politikacı’yı

sunar) :  Çocuklar, size İlçemizin en değerli ve hizmeti ödev bilen kişisini, yani Belediye Başkanı’nı takdim etmek isterim. Bizlere onur veren Başkan Bey, “Özürlüler Haftası” nedeniyle sizlerin

hatırlarınızı sormak ve bu konuda içten gelen duygularını belirtmek istediler. (Politikacı’ya)  Buyrun efendim!

 

Politikacı

            (Müdür Bey’e)  Teşekkür ederim Müdür Bey! (Öğretmene hiç yüz vermez.)  Sevgili çocuklar,

biliyorsunuz ki bu hafta Sakatlar.., şey Özürlüler Haftası.. Ve, içimden gelen bir sevgi ile sizleri ziyaret edip hatırınızı sormak istedim. (Teşekkür ya da alkış beklercesine etrafına bakınır,öğrencilerden

‘tıss’ bile çıkmaz.)  Bilirsiniz ki siz Özürlü Çocuklar, bizlerin acıyacağı değil, bil’akis saygı duyması gereken, bir gün kendilerinin de en az bizim kadar yeterli olabilecekleri en değerli

yatırımlarımızsınız. (Yine kısa bir ara verir, alkış bekler, yine hiç ses çıkmaz; çaresiz, devam eder.)  Biz, çocuk seven bir ulusuz. Bizim kültürümüzde aile terbiyemiz, çocukları başımızın tacı yapar. Bu

toplumda ‘insan’ denen varlık, kendinden küçüklere, özürlülere, Doğa’ya, hayvanlara, herkese saygı göstermelidir.

 

Kedi

            (Kompü-Kid’e yüksek sesle hitap eder, diğerleri ‘donar’ ve onu dinlerler)  Aa, hiç de

öyle değil, Kompü-Kid, tallahi de tillahi de değil. Geçen akşam, arkadaşlarla beraber azık ararken, tesadüfen Başkan Beyin evinin önündeki sokağa yığılmış çöp yığınlarını kandilliyorduk. (Elini ağzına

götürüp gülerekten)  Şey, affedersin, araştırıyorduk. Belki de bir iki kılçık bulmak ümidiyle pençelerimizi içeri daldırmıştık ki, Reis Bey’in hanımı bizleri pencereden gördü; elinde süpürge sopası,

ardımızdan bir koştu ki canlarımızı zor kurtardık. Hemen ardından da “Hayvanları, İnsanların Şerrinden Koruma Derneği”ne bir dilekçe ile şikayet ettik. Sonuç: sıfır, zira Reis Bey, o Derneğin de Başkanı. Ona

hiç güvenimiz yok!

 

Kompü-Kid

            (Bir şey söylemeksizin Kedi’nin gıdısını okşar. ‘Donmuş’ olan herkes ‘çözülür’ ve normal

yaşam devam eder.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-21-

 

 

 

 

Politikacı

            (Mağrur bir eda ile devam eder)  Ben ‘Başkan’ seçildiğimdenberi bu Kent’te sekiz yüz bin

metre kare yeşillik yaptım. Tasavvur edin, tam sekiz yüz bin metre kare yeşillik ve üç çocuk bahçesi. On bin ağaç diktirdik. İki oyun sahası düzenlenmek üzere. Tüm bunlar sizin için çocuklar, evet, hep

sizler için. Bizim sözümüz, özümüzdür. Soracak birşeyleriniz var mı?

 

1. Öğrenci

            (Parmağını kaldırarak)  Başkan Bey.. Annem geçen gün beni o parklardan birine götürmek

istedi. Ama, benim tekerlekli sandalyamla kaldırımı bile aşamadık. Bizler o parkları nasıl kullanacağız, açıklar mısınız?

 

Politikacı

            (Biraz bozulmuş)  Şey, düşünüyoruz yavrucuğum, düşünüyoruz. Bizler gece gündüz

çalışıyoruz. Sizler için kaldırımlardan geçitler yapıp yolları açacağız.

 

2. Öğrenci

            Başkan Bey, ben sinemayı çok severim, ama hayatımda hiç mi hiç gitmemiştim. Amcamın

arabası var, bizim yok. Her neyse, geçen Cumartesi attı bizi arabaya, ver elini Eğlence Sitesi. Amcam, arabasını sinemanın önünde park ederek anneme ve bana kolaylık sağlamak istedi ama, oradaki Polis Amca

bize ‘Belediye Yasağı’ var diye park etmeye izin vermedi. Zaten sinema salonu yirmi iki basamak yerin altındaymış, oraya nasıl ineceğiz?

 

Politikacı

            (Biraz daha bozulmuş)  Biz bunları hep biliyoruz ve düşünüyoruz. Yapacağız,

düzelteceğiz, size vad’ediyorum. söz.

 

3. Öğrenci

            Reis Bey; annem, babam hep bankalardan bahsederler: temiz, modern yerler diye. Para

biriktirmek, para yatırmak, döviz hesapları, müşteri temsilcisi, müdür yardımcısı ve benzeri. Siz ‘Tasarruf’ diyorsunuz galiba, bir az birikmiş paramı yatırmak için babamla birlikte bankaya gittik.

Kaldırımlar iğri büğrü. Neyse, bankanın kapısından içeri girebildik. İçi aman ne güzel yermiş?  Dedikleri kadar var. Her yer pırıl pırıl. Camlarla ayrılmış bölümler, bilgisayarlar, herşey. Başka çocuklar da

annelerinin ellerinden tutmuş, gelmişler. Aman ne güzel. Herkes para yatırıyor, alıyor. Babam birden duvardaki bir ilanı gösterdi: “Emekliler, S.S.K.’lılar ve Sakatlar’ın İşi İkinci Katta Yapılır”. İyi ama,

asansör de yok. Büyük bir düşkırıklığı ile geri döndük. Siz bu işe ne dersiniz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-22-

 

 

 

Politikacı

            (Bozulmuş, boğazını bir kez daha temizleyerek)  Evet, biliyorum evlat. Maalesef birçok

bankalar bu eksikliklerini gideremediler. Fakat biliyorsunuz ki onların çoğu özel kurumlar. Kamu kurumları için de ‘Merkez’ e yazmak gerekiyor, tabii bu da zaman alacak. Dikkate alacaz, önemle dikkate

alacaz!…

 

Kedi

            (Alaylı bir tavırla,kuyruğunu sallayarak, meşhur meseli türkü gibi söyler)

                                                           At martini Debre’li

Hasan

                                                           Dağlar inlesin!

 

4. Öğrenci

            Başkan Bey. Geçen hafta sonunda annem beni bir az hava almaya çıkarmıştı. Ben de bir az

gün gördüm diye mutlu idim. Malum biz ‘sakat’ız, evden okula, okuldan eve. Birden çişim geldi. (Gülüşmeler)  Dört bir yana baktık, ‘Mak Danılds’ dahil, tüm tuvaletler ya ikinci ya da üçüncü katta.

Merdivenler de dik mi dik. Zafer Meydanı’nda iki tuvalet var, ikisinde de on beş merdiven aşağıya inmek lazım. Bizler nasıl inelim? Eve dönünceye kadar altımı ıslatmak zorunda kaldım ki hiç de hoş birşey

değil sanırım. Siz oğlunuza öyle bir şeyin olmasını arzular mısınız?

 

Politikacı

            (Gerçekten üzgün)  Tabii, tabii; öyle şey olmamalı efendim. Sizlerin gerçek mülkü olan

bu topraklarda, rahat yaşamanız için elimizden geleni yapmak zorundayız. Sizlerin başka eğitim kaynaklarından ve spor tesislerinden yararlanmanız için temaslarda bulunacağız, gerekirse yeni yasalar

çıkaracağız.

 

Kompü-Kid

            (Yavaş ve olgun bir ses tonuyla)  Zaten geçmiş bir yasa var, Reis Bey, yenisini yapmak

için zahnete girmeye gerek yok ki! İlk kez var olanı uygulayalım da..

 

Politikacı

            (Bir az şaşırmış)  Sen hangi yasadan bahsediyorsun oğlum?

 

Kompü-Kid

            2916 sayılı “Özel Eğitime Muhtaç Çocuklar Kanunu”, Madde: 8, şöyle der: “Resmi ve Özel

İlk Öğretim ve Orta Öğretim Okulları, kendi çevrelerindeki özel eğitime muhtaç çocuklar için, Özel Eğitim hizmetleri sağlamakla yükümlüdürler.” (KEDİ sevinçle ellerini çırpar.) Çevremizde bir sürü özel okul

var; bahçelerinde yüzme havuzları, cimnastik salonları, herşey. Zengin çocuklarının okuduğu özel sınıflar, bilgisayarlar ve daha neler. Bizim burada vefakar bir öğretmenimizden gayrı (masayı işaretleyerek) 

hediye verilmiş, günü geçmiş birkaç dergi ve makastan başka birşeyimiz yok. Başkan Bey, madem yasa geçmiş ve sizler de yükümlüsünüz, niye uygulamıyorsunuz? Niye diğer okullar, gerek tesisler ve gerekse

eğitim malzemesi ve çeşitli öğretmenler yönünden bize yardım etmiyorlar? Arada bir onların minibüslerine binebilsek, yaz kamplarına gidebilsek, yabancı dil öğrenebilsek, ‘cüt baks’larında müzik

dinleyebilsek, o zaman bizlerin de bu ülkenin evlatları olduğumuzu daha gönül rahatlığıyla algılayabilirdik. (Alkışlar)

 

 

 

 

 

-23-

 

 

Politikacı

            (Şaşkın)  Ben, ben böyle bir yasanın varoluşundan haberdar değildim. Herhalde yeni

çıkmış olsa gerek. Çıkacağından haberim vardı ama, bana bildirmediler sanırım. Eğer yasa yeni geçmişse, uygulanmasına fırsat olmamıştır herhalde. Ben geçem hafta ilimizin Sayın Milli Eğitim Müdürü ile

görüştüm. Sizlerin alanında ona yardım edecek bir Müdür Muavini tayin edilmiş, eminim ki bir iki ayda bu işi kavrar. Vekil Beyin yardımlarıyla da birşeyler yaparız herhalde. Zaten, sağolsunlar sayın Bakan

Bey de bu konuda yardım için söz vermişler.

 

Kompü-Kid

            Başkan Bey; 2916 sayılı yasa, 15 Ekim 1983’de geçmiş, yani daha ben doğmadan bir yıl

evvel ve 18192 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmış. Ben büyüdüm koca çocuk oldum, o hala tıfıl kalmış. (Çocuklar, gülmelerle karışık alkışlarlar; öğretmen dudağını ısırır, KEDİ ayağa kalkıp danseder.)

 

Politikacı

            (Hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla)  Peki çocuğum, tüm bunları sen nasıl oluyor da

biliyorsun?

 

Tüm Öğrenciler, Öğretmen, Kedi

            (Hep bir ağızdan)  O Kompü-Kid’dir, herşeyi bilir.

 

Politikacı

            (Üzgün fakat içtenlikle)  Peki çocuklar, size söz veriyorum, bundan böyle sizin

probleminizi kendimin problemi yapacağım. Bizler ‘sakat’,’özürlü’ çocuklar der geçerdik, meğer içinizde ne cevherler varmış. Bir az daha sabırlı olun, sakın yılmayın. Ben, Şehir Meclisi Üyeleri ile hemen bir

toplantı yapmayı arzulardım ama şimdi ‘Yerel Seçim’ zamanı, herkes meşgul. Neyse, seçimlerden sonra olsun. Özel haftanızı tekrar kutlar, iyi ve mutlu günler dilerim! (Okul Müdürü ile birlikte, sert

adımlarla,arkasına bakmadan çıkar.)

 

 

SAHNE : 3

Öğretmen, Öğrenciler, Kedi

 

            (Misafirlerin ayrılışından sonra sınıfı bir sessizlik kaplar, ama mutlu bir sessizliktir

bu. Çocuklar ve öğretmen birbirlerine sevgi ve güvenle dolu bakarlar.)

 

Öğretmen

            (Gülümseyerek)  Evet çocuklar, sanırım yeterli derecede çalıştık ve dört dörtlük bir gün

geçirdik. Teneffüse çıkmadan önce gelin hep beraber Gençlik Marşı’mızı söyleyelim:

(Ellerini koro  şefi gibi kaldırır; tüm çocuklar ve KEDİ ile birlikte)

                                               Dağ başını duman almış,

                                               Gümüş dere durmaz akar.

                                               Güneş ufuktan şimdi doğar,

                                               Yürüyelim arkadaşlar.

                                               Sesimizi yer gök su dinlesin,

                                               Sert adımlarla her yer inlesin.

 

-Perde-

 

 

 

 

-24-

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ  PERDE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-25-

 

 

 

SAHNE : 1

 Kompü-Kid, Kaplumbağa ve Kelebek Kardeşler, Kedi ve Fare

 

 

            (Perde açılınca, ilk perdede olduğu gibi, sağ tarafta ailenin Oturma Odası görülür.

Kompü-Kid tekerlekli sandalyesinde oturmakta ve kucağındaki org’u çalmaktadır.Yalnız başınadır. O müzik yaparken, onun bilgisayarının bulunduğu Çalışma Odasında da Hayvan Kardeş Grupları, ikişer-üçer

dakikalık oyun ve dans resitalleri vermektedirler.)

 

Kaplumbağa Kardeşler

            (Üç küçük çocuk sarı-kahverenkli kaplumbağa giysileriyle göğüs ve sırtlarında küçük

yastık paketler, bellerinde kılıçlar, koşarak sahneye girerler; yan odada org çalan Kompü-Kid’in müziğine eşlik ederek dans ederler, karşılıklı kılıç oynarlar, izleyicileri selamlayarak sahneyi

terkederler.)

 

Kelebek Kardeşler

            (İki beyaz giysili, benekli kanatlı kızlar, Kompü-Kid’in müziği eşliğinde vals, dans ve

bale gösterilerinde bulunurlar. Sonunda onlar da izleyicileri selamlayarak sahneyi terkederler.)

 

Kedi ve Fare

            (Kedi ve Fare, dam ve kavalye gibi kolkola girerler. Karşılıklı reverans yaparak dans

ederler ve izleyicileri selamlayarak sahneyi terkederler.)

 

 

 

SAHNE :  2

Kompü-Kid, Kız Kardeş, sonra KEDİ

 

 

            (Kompü-Kid org’u ile müziğini bitirmek üzere iken, Kız Kardeş içeri girer, onun başına

dikilerek bir süre dinler.)

 

Kız Kardeş

            (Ellerini çırparak)  Bravo Kompü-Kid, bravo. (Bir az alaylı)  Seni böyle Oturma Odamızda

görmek ne şeref! Bilgisayarın dinleniyor herhalde.

 

Kompü-Kid

            Alay etme abla, evet, ben gerçekten çalışma odamda çok vakit geçiriyorum, belki de

aileden bir süre ayrı kalıyorum. (Kısa bir aradan sonra)  Belki de tüm dünyamı bilgisayarımla paylaşır görünüyorum ama, ben sizleri her an içimde hissediyorum. Orası sanki benim içinde top oynadığım, at

koşturduğum bir arena..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-26-

 

 

Kız Kardeş

            (Şefkatle) Biliyorum Kompü-Kid, biliyorum. Sen çok duyarlısın ve bizleri pek çok

seviyorsun. Senin o hayali hayvanlarla iletişimini, inan ki, kıskanmıyorum. Arzu ederdim ki seni bu odada bir az daha fazla görelim.

 

Kompü-Kid

            Abla.. (Kısa bir duraksamadan sonra)  Özürlü bir kardeşin oluşu nedeniyle, sen, hiç

bundan utanç duydun mu?

 

Kız Kardeş

            (Yaklaşır, kız kardeşinin boynuna sarılır)  Aa Kompü-Kid, o nasıl söz öyle? Sen benim

biricik kardeşimsin ve ben her zaman senin terbiyenden, zekandan, yüksek bilginden ötürü kıvanç duymuşumdur ve bunları her zaman, her yerde rahatlıkla yineliyebilmişimdir. (Ağlamaklı bir sesle)  Beni

üzüyorsun sen!

 

Kompü-Kid

            Ablacığım, ben senin benim için ne hissettiğini gayet iyi bilirim, hiç üzülme. Ben şunu

demek istedim: Eğer ben özürlü olmasaydım, elinden tutup sokakta beraber yürüyeceğin, ip atlayacağın, sek sek zıplayacağın bir erkek kardeşten daha çok hoşlanmaz mıydın?

 

Kız Kardeş

            (Tekrar kardeşinin boynuna sarılarak ve bir süre birlikte sallanarak)  Kuramsal olarak

bu öyle düşünülebilir ama gerçekte değil. Bizim ilişkilerimiz, hayatlarımızın başındanberi yakınlık ve sevgi dolu. Başka bir tür beraberlik yaşamadığımız gibi, orijinalinden de hiçbir şey kaybetmedik.

(Gülerek)  Hatırlar mısın, çok çoook küçükken bir kez plaja gitmiştik.. Birbirlerimizin bacakları üstüne kumlar atarak ne şatolar yapmıştık. Arada, denizden topladığımız çakıl taşlarını da “bir sana, bir

bana!” diye kırk haramiler gibi paylaşmıştık. Büyüyünce zengin olacaktık, ilk seyahatimiz Afrika’ya bir safari için olup, ilk işimiz aslanları beslemek olacaktı. Hatırlıyor musun?

 

Kompü-Kid

            (Gülümseyerek)  Hiç hatırlamaz olur muyum ablacığım? Bu gidişle pek zengin olacağa

benzemiyoruz ama, kim bilir, bir gün belki gideriz. Tabii şimdi zamandeğişti; gidersek herhalde klimalı develerle safari’ye katılırız. (Birlikte gülerler)

 

Kız Kardeş

            İşte böyle Küçük Bey, (Parmağıyla kardeşinin burnunun ucuna dokunarak)  bizim aramıza

hiçbir zaman karakedi giremez. (O anda KEDİ, kapıda gözükür; elindeki muzu soymakla meşguldür.Kompü-Kid’e bir dostluk mesajı gönderirken Kız Kardeş’e burnunla bir ‘nanik’ işareti yapar, omuzlarını silker

kaybolur.)  Bir az birşeyler yemek ister misin, yoksa akşam yemeği için iştihanı keser mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-27-

 

 

Kompü-Kid

            Yok abla, teşekkür ederim. Bugünlerde iştiham bir iniyor bir çıkıyor. Bugün okulda yoğun

bir gün geçirdik.

 

Kız Kardeş

            Ne oldu?

 

Kompü-Kid

            O politikacılardan biri gelip, Özürlüler Haftası nedeniyle bir nutuk atmak istedi.

Gerekli yanıtları verdik sanırım. Bilirsin, ben kimseyi kınamam, herkesin kendi karakter yapısına göre bir meslek seçimi vardır. İlgi göstermeyenlere söyleyecek bir şeyim yok; benim canımı sıkanlar, ödevleri

olduğu halde sanki ilgi gösteriyorlarmış gibi hava atanlar. Her neyse, hayat bu, alışmayı öğrenmeliyiz.

 

Kız Kardeş

            (Tekrar sevgiyle sarılarak)  Hatırlar mısın Kompü-Kid, babamız, bu tür yaratıklar için

büyük şair Orhan Veli’den şunu okurdu:

 

                                               “Çok çalıştık bu Vatan için,

                                                            (Beraberce)

                                                Kimimiz öldük,

                                                     Kimimiz nutuk söyledik!” (Gülerler)

 

Kompü-Kid

            Senin okulun nasıl gidiyor abla?

 

Kız Kardeş

            (Masanın kenarına yığılmış kitapları işaretleyerek)  Valla, pek fena değil.

İngilizce’den arkadaşlara yetişmek üzereyim ama şu modern matematik kolay yenir yutulur bir nesne değil. İdare ediyoruz işte.

 

 

SAHNE :  3

Evvelkiler. Anne, Kedi

 

Anne

            (Kapıdan telaşla girer, eli paket ve poşetlerle yüklüdür)  Oo, sizler erkencisiniz

bugün. (Kız Kardeş’e)  Kızım, sen bana yardım ediver. Şu paketleri murfağa koyuver, ben geliyorum. (Kız Kardeş paketleri alır çıkar. Anne ceketini portmantoya asar, oğluna yaklaşır.)  Oo, müzik çalışıyorsun

ha…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-28-

 

 

 

Kompü-Kid

            Bir az oynuyorum işte. Şey, asıl erkenci olan sensin. İşten erken mi çıktın? (Gülerek)

Yoksa patronun seni kovdu mu?

 

Anne

            (Gülümseyerek)  Nerede o günler!. Çalışmak güzel bir şey. Eve bir az katkıda

bulunabilmek de güzel, böylece baban bir az daha rahat nefes alabiliyor. Ama, her ikinizin küçüklük yıllarında ikinizi de bir bebek arabasına koyup mağrur bir anaç kedi gibi  (‘Kedi’ sözcüğü geçtiği zaman

KEDİ, pazılarını göstererek, mağrur bir eda ile, ayakparmakları üzerinde yürüyerek bir geçiş yapar)  dolaştığım günleri hasretle anımsıyorum desem yalan olmaz. Sizler üniversiteyi bitirinceye dek çalışmak

niyetindeyim. Gündüzleri zaten yoksunuz, yalnız başıma bütün gün evde ne yapacağım yoksa?  (Bir an dalgın düşündükten sonra)  Ha, söylemeyi unuttum, bu akşam erken saatlerde senin doktorun gelecek. Onun için

ben eve erken geldim. Babana da ofisten bir az vakitli gelmesini rica ettim. Ben mutfağa gidiyorum, birazdan dönerim. (Çıkar)

 

 

 

SAHNE :  4

Kompü-Kid (Gerekirse dublörü), Kaplumbağa ve Kelebek Kardeşler

Fare ve Kedi

 

Kompü-Kid

            (Anne çıktıktan sonra Kompü-Kid başını elleri arasına alır, derin düşüncelere dalar.

Başını hafiften kaldırarak kendi kendine konuşur.)  Doktor gelecek ha!  (Başını tekrar öne eğer ve hayallere dalar. O anda sahnenin o kısmındaki ışıklar yavaş yavaş sönerek loş bir hava yaratır. Gerilerden

Tschaikovski’nin “Kuğu Gölü”nden parçalar duyulmaya başlar. Eğer Kompü-Kid rolünü sağlıklı bir çocuk oynuyorsa, o, düşünmekte olduğu sandalyesinden kalkar, diğer odadaki masasının başına giderek Hayvan

Kardeşleri bekler. Eğer gerçekten özürlü bir çocuk o rolü oynuyorsa, o zama, bir dublörü öbür odada belirir.)

 

Kaplumbağa Kardeşler

            (Üç Kaplumbağa Kardeş koşarak, neş’e ile sol taraftan içeri girerler. Müziğe uyup

dansederken, masanın başındaki Kompü-Kid’i de dansa kaldırırlar. O da coşku ile onlara kjatılır. İki, üç dakikalık danstan sonra Kaplumbağa Kardeşler sahneyi terkederler, Kompü-Kid de masasına döner.)

 

Kelebek Kardeşler

            (Aynı müzik temposuyla Kelebek Kardeşler sahneye girerler. Kompü-Kid de onlarla birlikte

neş’e içinde danseder. İki, üç dakika sonra Kelebek Kardeşler sahneyi terkederler, Kompü-Kid de masasına döner.)

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-29-

 

 

 

Kedi, Fare

            (Kedi ve Fare de bu müzik festivaline diğerleri gibi katılırlar. Sanki maskeli bir

baloya gelir gibi, KEDİ, yüzünde bir fare maskesi;FARE, yüzünde bir kedi maskesi ile kolkola gelip dansederler. Kompü-Kid aynı coşku ile onlarla da danseder. Kedi ve Fare de iki üç dakikalık bir

performansdan sonra sahneyi terkederler. Kompü-Kid masasına döner, başını öne eğer ve düşüncelere dalar. Oranın da ışıkları yavaş yavaş söner. Eğer dublör ise, sahnenin diğer, sağ yarısının ışıkları

belirirken yavaşça ortadan kaybolur.)

 

 

SAHNE :  5

Kompü-Kid, Kız Kardeş

 

Kompü-Kid

            (Sahne ışıklarının yükseltilmesiyle, sanki bir uykudan uyanırmış gibi, Kompü-Kid yavaş

yavaş başını kaldırır, kendi kendine konuşur)  Hayır, bu olamaz!  (Bir an sonra, kendinden emin bir tavırla)  Olmasına da gerek yok!

 

Kız Kardeş

            (Neş’eli bir mırıltıyla gelir, elinde bir dergi vardır)  Bu, Mutlu Kardeş Dergisi,

Seniniçin getirdim. (Ona uzatır)  Al, istersen oku. (Kompü-Kid’in dalgınlığının farkına vararak)  Aa, kardeşim, az önce seni çok mutlu bırakmıştım. Ne oldu? Karadenizde gemilerinmi battı?

 

Kompü-Kid

            (Üzgün bir sesle)  Hiiiç.. Hiçbir şey.. Yalnızca, hayal ve gerçeğin duellosu ve zalim

gerçeğin zaferi.. Hepsi bu..

 

Kız Kardeş

            (O da üzgün bir eda ile)  Gerçekten ne olduğunu bilmiyorum ama, konunun ne olabileceğini

tahmin ediyorum. Duyarlılığını anlıyor ve çok kez olduğu gibi şimdi sana gıpta ediyorum. (Ellerini kardeşinin omuzlarına koyarak)  Konu bu akşam gelecek Doktor Bey’le ilgili mi, ha, ne dersin?

 

Kompü-Kid

            (Durgun)  Hı, hı..

 

Kız Kardeş

            (Bir az üzgün, fakat cesaretlendirici bir sesle)  Sen, Aslan Yürekli Riçırd’sın !..

(Asker durumuna geçerek ve hazırol selamına durarak)  Ve ben, senin baş şövalyen.. (Reverans yapar)  Emrine amade.. (Kollarını onun omuzuna koyarak ciddi, fakat samimi bir sesle)  Sen de biliyorsun ki gerçek

ne ise o olacaktır. Ve gerçek, ancak gerçek olduğu kadar gerçektir, ne eksik ne fazla..

 

 

 

 

 

 

 

 

-30-

 

 

 

SAHNE :   6

Öncekiler, Baba, Anne

 

Baba

            (Kapıdan içeri anneyle konuşarak girer)  Öyle yapacaktım ama, olmadı işte.. (Çocukları

selamlayarak)  Değerli varlıklarıma selamlar olsun. Ne o? Sanki çok ciddi konuları konuşuyor gibisiniz. Umarım enflasyonu tartışmıyorsunuz.

 

Kompü-Kid

            (Hüzünlü bir tavırla)  Ablam bana bir erdemlik dersi veriyordu.

 

Baba

            (Yaklaşır, her ikisini de kucaklar)  Sizler zaten benim erdemli çocuklarımsınız. Ne var

ne yok ?

 

Kız Kardeş

            Çok farklı birşey yok, günlük dedikodularımızı yapıyorduk.

 

Baba

            (Sofaya oturur, elini sanki sigara paketini çıkaracakmış gibi cebine kaydırır, fakat

gözleri Kompü-Kid’in gözleriyle karşılaşınca elini geri çeker.)  Aklımda, bana lades yapamazsın! (Beraberce gülümserler)  Çocuklar, yemeğimizi erken mi yiyelim, yoksa Doktor Bey gittikten sonra mı?

 

Anne

            (Sessizce olup bitenleri izlemektedir) Siz ne dersiniz çocuklar?

 

Kompü-Kid

            Valla benim pek iştahım yok. Herhalde bekliyebiliriz.

 

Kız Kardeş

            Benden de al o kadar. (Kardeşine)  Benimle domino oynar mısın, ne zamandır oynamadık?

 

Kompü-Kid

            (Sevinçle)  Tabii, ama sen hala beni yeneceğini umuyorsan, unut!

 

Kız Kardeş

            (İddialı)  Görürüz. (Yerinden kalkar, bir köşeden domino kutusunu çıkarır, kenardaki

sehpayı ve bir iskemle çekerek Kompü-Kid’in karşısına oturur. Karşılıklı şenliklerle oyuna koyulurlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-31-

 

 

Baba

            (Çantasından bazı evrak çıkarırken, anneye hitaben)  Senin günün nasıldı şekerim? Önemli

bir şey oldu mu?

 

Anne

            (Yanıtlamaya hazırlanırken sahnenin iç yönünden birtakım gürültüler duyulur, anne o yöne

seğirterek)  Şu ana kadar hiçbir şey yoktu ama, mutfakta birşeyler oluyor galiba. Bir bakayım!  (O koşarak çıkarken, sahnenin dibinden Karınca Kardeşler, Kedi ve Fare ellerinde mutfaktan çaldıkları ufak

tefekle, gülmeler ve mimiklerle sessiz bir geçit yaparlar. Anne tekrar girer.)  Valla anlamıyorum, bu evde birşeyler oluyor, inşallah inler cinler basmadı. Bazı yiyecekler ortadan kayboluyor, reçel

kavanozlarının ağzını sımsıkı kapatıyorum, hep gevşek buluyorum. Raflarda sicim gibi izler. Korkarım herşeylerin içine karıncalar girecek.

 

Kompü-Kid

            (Oyun oynarken, şaka yollu annesine laf atarak)  Zararı yok anne, romatizmaya iyi

gelir.

 

Anne

            (Bir az hayretle)  aa, o ne demek?  Şaka mı yapıyorsun, karıncalar ne işe yararlar ki?

 

Baba

            Biz insanlar günlük işlerimizle o denli meşgulüz ki, Doğa’nın diğer yaratıklarının

farkında bile değiliz. Ne bencillik!  Karıncalar, kelebekler, kaplumbağalar, kediler, fareler, ne bileyim ben, (Bu sözcükler geçerken, adı geçen hayvan kardeşler birer birer sahne dibinden, sanki takdim

ediliyorlarmış gibi, reverans yaparak geçit resmi yaparlar.)  hep yaratık olduklarına göre, bir emele hizmet etseler gerek gibime geliyor, tıpkı insanlar gibi.

 

Kompü-Kid

            (Elindeki son taşı koyarak)  Domino!  Abla, senin gözünün yaşına bakmayacağımı baştan

söyledim. (Babasına)  Babacım, valla bana haklısın gibi geliyor. Hayvancıkların da varoluşlarının bir nedeni olsa gerek. Arada bir herhalde onların da hatırlarını sormak, hislerini anlamak ve daha iyi bir

iletişim kurmak zorundayız.

 

Baba

            (Büyük bir ilgiyle)  Çok ilginç Kompü-Kid, çok ilginç. Ama maalesef Dr. Dulitıl gerçekte

mevcut değil. Keşke olsaydı da hayvanlarla konuşup, onlarla çok daha yakın bir iletişim içinde bulunabileydik! Ne yazık ki aya, yıldızlara, uzaya gidebilen, yetmiş iki ana dil ve yüzlerle lehçelerle

konuşabilen altı milyar insan, kendi etrafında dolaşan hayvancıklarla anlaşmak bile istemiyor, nasıl merhaba diyeceğini bilemiyor. (Bir an susar, sonra kağıtlarına bakar.)  Bilmem, belki de öyle bir iletişim

kurmamıza gerek yok. Allah öyle bilmiş öyle yaratmış. Biz insanlar çok kez kendi sorunlarımızı bile çözmekten aciziz..

 

(Kapı zili çalar)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-32-

 

 

Anne

            (Yerinden fırlayarak)  Herhalde Doktor Bey olsa gerek, bir bakayım. (Çıkar, diğerleri

heyecanla beklerken bir az toparlanırlar, anne yatım dakika sonra gelir.) Postacı imiş, geç sefere çıkmış. (Elindeki bir iki zarfı eşine uzatarak)  Al sana, iyi babalığının ödülü olarak bir sürü elektrik ve

telefon faturaları.. (Kompü-Kid’e)  Bir de Paşa oğluma. (Zarfın sol üst köşesini okumaya çalışarak)  ‘İlçe Özürlüler Yardımlaşma Derneği’inden. (Zarfı verir)  Bu hafta sonu sizin gösterileriniz,

yarışmalarınız olacaktı, değil mi ?

 

Kompü-Kid

            (Zarfı açar)  Evet anne, o toplantı için davetiye. Yazı yarışmasında kazananların

ödülleri verilecek, tekerlekli yumurta yarışmaları yapılacak. (Alaylı bir tonda)  Tabiiş arada nutuklar atılacak, en sonra bir çocuk piyesi ve müzik korosu. Hepsi bu.

 

Kız Kardeş

            Senin o piyeste hiç rolün yok mu Kompü-Kid?

 

Kompü-Kid

            (Alçak bir sesle)  Oynayabilirdim, ama ben kendimi çocuk piyesleri için çok ciddi

buluyorum. Hem sanmıyorum ki sahnede oynamaya özel bir yeteneğim olsun.

 

Anne

            Oo yavrum, sen istersen herşeyi yaparsın, yeter ki sen arzu et!  (Kapı çalınır, anne

yine atılır)  Bu kez geldi galiba. (Çıkar)

 

 

SAHNE :  7

Evvelkiler, Doktor, sonra Hayvanlar

 

Doktor

            (Elinde siyah meşin muayene çantası önde, arkada anne, konuşarak sahneye girerler. Güler

bir yüzle herkese hitap ederekten)  İyi akşamlar, iyi akşamlar Kompü-Kid.

 

Tüm Aile

            İyi akşamlar Doktor Bey. (Baba, Kızkardeş ayağa kalkarlar; Doktor onların ve

sandalyesinde oturan Kompü-Kid’in ellerini sıkar, Anne’nin sunduğu bir sandalyeye oturur. Diğerleri de otururlar. O anda Karınca, Kelebek ve Kaplumbağa Kardeşler, Kedi ve Fare de odaların kapılarından

merakla başlarını uzatarak olup bitenlere kulak misafiri olmaya çalışırlar.)

 

Doktor

            (Samimi ve canlı bir tavırla Kompü-Kid’in hatırını sorar)  Ee, benim kahraman oğlum,

nasılsın bakalım; okul nasıl gidiyor?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-33-

 

 

 

 

Kompü-Kid

            Teşekkür ederim efendim, herşey yolunda. Mutluyum, mutlu olmaya çalışıyorum. Okuyorum,

bilgisayarımla oynuyorum, müziğimi çalıyorum. Yeterli sayıda arkadaşlarım da var.  (Tüm Hayvan Kardeşler ‘Zafer’ işareti verirler.)

 

Doktor

            Güzel, çok güzel. (Kız Kardeşe dönerek)  Ee, sen ne yapıyorsun Küçük Prenses?

 

Kız Kardeş

            Teşekkür ederim Doktor Beyciğim.. Eh işte okulu idare ediyoruz. Şey, siz bir şey

soracağım. (Gözlerini etrafta gezdirerek)  Ben gerçekten ‘tombiş’ miyim? Burada herkes öyle diyor. Son günlerde alay konusu oldum yani. (Hüzünle başını öne eğer,ağlamaklı bir hal takınır.)

 

Doktor

            (Aileye göz kırparak)  Aa, kim demiş onu ? Sen sülün gibi cici bir kızsın. Senin boyun

uzayacak ve.. (elleriyle işaret ederek)  daha da inceleceksin..

 

Kız Kardeş

            (Sevinçle ellerini çırparak)  Hey, yaşasın Doktor Bey bana daha fazla yeme izni verdi!

(Hep beraber gülerler, sonra herkes ciddileşir.)

 

Doktor

            (Kompü-Kid’e hitaben)  Kompü-Kid, bildiğin gibi, son birkaç aydanberi ya ameliyat ya da

protez ile seni yürütebilecek bir hale getirmek için plan yapıyorduk. Annen de söylemiştir, elektro-miyografi’lerin çok umut verici göründükleri için, seni bir kez daha muayene edip kat’i karar ondan sonra

vermek istedim. B1 ve E vitaminlerini muntazaman alıyor musun?

 

Kompü-Kid

            Evet, düzenli olarak alıyorum efendim.

 

Doktor

            Güzel, çok güzel. Şimdi izin verirsen, bacaklarını muayene edeyim!

 

Kompü-Kid

            (Cesaretle)  Buyrun efendim, ben hazırım.

 

Baba

            Doktor Bey, onu soymak ya da sedire yatırmak gerekiyor mu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-34-

 

 

 

Doktor

            Yok efendim, lütfen yalnızca ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarın, yeter.  (Anne ileri

fırlar, denilenleri yaparken şefkatle oğlunun yüzüne bakar, eliyle yanaklarını okşar, geri çekilir. Doktor, çantasından önce tansiyon aletini çıkarır, ölçer)  Hım, yaşın için normal. Peki. (Nabzını sayar) 

84. Güzel. (Doktor, Kompü-Kid’in pantolonunu yukarı sıvar, elleriyle bacağı ileri geri sallar, baldır kaslarını sıkar. Ellerini tabanlarının altına koyarak Kompü-Kid’den tüm gücüyle aşağıya bastırmasını rica

eder. Ayakları kendi haline bıraktıktansonra gene çantadan çıkardığı refleks çekiciyle dizkapaklarına hafif hafif vurur. Bacağın ileri doğru küçük bir tepkisini görünce heyecanını kontrol edemez, haykırır) 

Çok güzel, çok güzel, beklediğim buydu zaten! (Ayak kaslarını bir kez daha inceledikten sonra, tabanlarının altını çizer. Orada da hafif bir tepki gördükten sonra)  Mükemmel, mükemmel. Herşey beklediğimden

daha iyi. Arzu ederseniz, hemen şimdi ayakta durabilmeyi, hatta bir iki adım atabilmeyi denemek isterim. (Kompü-Kid’e)  Hazır mısın aslanım?

 

Kompü-Kid

            (Cesaretle)  Ben dünden hazırım, Doktor Bey.

 

Doktor

            Güzel.. Şimdi.. Tüm kuvvetini kollarının ön kısmına vereceksin.. Tamam. Koltuğunu

sımsıkı ellerinle kavra. (Gösterir ve yardım eder)  Gövdeni yavaşça ileri verip, kollarından kuvvet alaraki yavaş yavaş kalkacaksın. Kendine güvenin olduğu an, bir ayağını ileri uzatıp, tüm ağırlığını ona

yükleyeceksin. Vücudun yarı kalkmışken, ağırlığı, yere basmak üzere olan diğer ayağa kaydıracaksın. Tabii ben her an sana yardıma hazırım. Tamam mı?

 

Kompü-Kid

            Evet efendim tamam. Başlıyorum.

            (Kompü-Kid, Doktor’un verdiği direktifleri yavaş yavaş yerine getirmeye çalışırken, aile

üyeleri onun etrafında bir halka olarak, içleri ümit dolu, hareketlerini merakla izlerler. Karınca Kardeşler Kompü-Kid’in ayaklarının dibinde ve hemen ardında, Kedi ve Fare yanında ve ardında, hemen

neredeyse dokunarak onun gayretine katkıda bulunmak istercesine gayret gösterirler. Kelebek Kardeşler dansetmekte, Kaplumbağa Kardeşler de her zamanki gibi, neş’eyle kılıç

oynamaktadırlar.

 

            Kompü-Kid, çok yavaş hareketlerle ve herkesin katkısı ile nihayet iki ayağı üzerine

dikilir. O ana kadar başı yerde ve ayaklarının hareketlerini izlemektedir. Bir az daha gayretle ilk adımını da atar ve sevinçle haykırır)  Yaşasın… Yürüyebiliyorum artık…

 

 

            (Anne, Baba, Kız Kardeş ve Doktor sevinçle Kompü-Kid’i kucaklarlar, ellerinden sıkı sıkı

tutarak bir iki adım daha atmasını sağlarlar. Hayvan Kardeşler de mutluluklarını  coşkunlukla belli ederler.)

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-35-

 

 

 

Doktor

            (Sahnenin önüne gelerek seyircilere hitap eder)

            Kompü-Kid, yalnız ailesinin değil, hepimizin çocuğu. O azmin, uğraşının, dostluğun ve

sevginin bir simgesi. Şimdi hep beraber, onun ve onun gibilerin sağlığını şarkı söyleyerek kutlayalım.

 

            (Kompü-Kid ve sahnedekiler –hayvanlar dahil-, el ele tutuşarak yarım daire oluştururlar.

Arzu edilirse, sahneye dinleyicilerden çocuklar da davet edilebilir. Seyircilerin de katılımlarıyla, herkes TRT’nin Çocuk Korosu’ndan çok söylenen, E.Zugmeir’ın şarkısını söylemeye başlar.)

 

                                               Dostluğun bir sevgisiyle

                                               Toplandık her an burda.

                                               Bu sevgi bağı kopmaz hiç

                                               Dağılacak bir gün Yurda.

 

                                               Bu güzel günü andıkça

                                               Çarpacak kalbim benim.

                                               Bu sevgiyle ebediyen

                                               Uzanır sana elim.

 

 

-Perde iner-

 

 

 

OYUNUN SONU

                       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-36-

 

 

 

 

 

 

(Arka Kapağa yazılacak yazı)

 

 

 

 

 

            Çocuğun hakları, kendi isteğiyle gelmediği bu dünyaya, daha doğmadan önce başlar.

Sağlıklı bir ortama doğmak, sağlıklı büyümek ve sağlıklı bir vatandaş olmak her çocuğun en doğal hakkıdır.

 

            Evet, insanlar ‘çocuk’ olarak doğarlar, fakat büyüdükten sonra, dünün çocukları

erginler, sanki kendileri hiç çocuk olmamışlar gibi davranırlar. Ve çocuklar “görülür ama işitilmezler.”

 

            Toplum, sosyalleştikçe, beklenilenin tersine, çözüşüyor ve insanoğlu yeni bir kimlik

arıyor. Biz yetişkinler çocuklarımızı, onların “çocuk olma” ve “çocukluğu çocuk gibi yaşama” ve benzer hakları yanında, bu karmaşa çağın getirdiği sorumluluk ve yükümlülüklere hazırlamak zorundayız.

Çocuklarımıza, çok bildiğimiz ve uyguladığımız ‘sevgi’nin yanında geleneklerimize pek uymayan ‘saygı’yı da göstermesini öğrenmeliyiz.

 

            Özürlü Çocuklar, işte kendisine yeni bir kimlik arayışında olan şaşkın insanoğlunun

kendi saygınlığını kazanması için ona gerçekçil bir şans veriyor. Materyalistik bir dünyanın esiri olan insan, eğer yaşamın efendisi olmak istiyorsa, özürlü çocuğunu da baştacı yapmak

zorundadır.

ÇOCUK TİYATROSU

ÇOCUKLAR  İÇİN  DÖRT  OYUN

 

Beatrice Mayor

(“Zevk Bahçesi” ve “Bir Sokakta Otuz Dakika” Oyunlarının Yazarı)

                                                                

Türkçesi:  İsmail Ersevim

İÇİNDEKİLER :

BİR  SOKAKTA     –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –      sa.:

ESKİ  EV    –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –      sa.:

 

BİR  DÜKKANDA      –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –     sa.:

MÜZİK  KUTUSU       –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –   –     sa.:

 

 

 

 

 

 

 

B İ R   S O K A K T A

 

 

-1-

 

 

 

 

KARAKTERLER :

Birinci Yaşlı Kadın, ELİZA   (9).

İkinci Yaşlı Kadın, ANNA   (8).

Yaşlı Bir Bey   (6).

Genç Bir Adam   (11).

Eskiler ve Kemik Satıcısı   (5).

Bir Dansçı, FİFİNELLA   (10).

Bir Aktör   (12).

Bir Kadın Sokak Şarkıcısı   (6).

 

 

 

Not :  Dansçı ve Genç Adam için kullanılan müzik Debussy’nin “Gollywog’un Kek Yürüyüşü” ya da Stravinsky’nin “Valse”i olabilir.

İki Yaşlı Kadın, Yaşlı Adam, Sokak Şarkıcısı ve Eskiler ve Kemik Satıcısı’nın danslarında ise yine Stravinsky’nin “Valse”i kullanılmalı. Bu vals, Stravinsky’nin “Üç Kolay Parça” koleksiyonunda

bulunabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-2-

 

 

 

 

 

BİR SOKAKTA

SAHNE :  Bir sokak.  Arkada, ortada, bir eve açılan bir kapı görülür.

 

( Sağdan iki yaşlı kadın girer. Herbirinin kolunda bir alışveriş sepeti vardır. Her ikisinin adımları sert, kısa ve çabuktur. Önden  giden ve daha çarpıcı bir şekilde giyinmiş olan ELİZA, sahnenin

ortasına gelince birden durur ve işaret parmağını kaldırır. Daha gösterişsiz giyinmiş ANNA, azimli fakat suskun bir tavırla, onun solunda dikilmektedir.)

 

 

ELİZA  (Sesi yüksek ton’da ve keskindir):  Anna!

 

ANNA  (Sesi alçak ton’da ve sözcükleri ağır ağır uzatarak):  Evet, Eliza?

 

ELİZA  (İşaret parmağı hala havadadır): Benim bir fantazim var. Hemen geri gidip o kırmızı ipek ayakkabıları satın almalıyım.

 

ANNA:  Çok güzel, Eliza. Eğer o kadar şık ve göze çarpıcı olmak istiyorsan…

 

ELİZA:  Ah onlar çok güzeldi…

 

ANNA:  Peki, öyle olsun. Sen geri dönüp ayakkabıları satın al, ben de sosisli sandviçleri alayım.

 

ELİZA  (Yavaş hareketlerle ve kesin bir tavırla):  Ve, burada buluşacağız.

(İkisi ayrılmak üzeredir, ELİZA sağa yönelmiştir ve ANNA da sola; ELİZA birden döner)

ANNA, şekerim, sana da bir çift ayakkabı almamı gerçekten istemez misin?

 

ANNA  (Her zamanki yavaş haliyle):  Hayır, teşekkür ederim, Eliza. Benim evde kahverengi terliklerim var. Onlar bana yeterli.

(O anda YAŞLI BEY soldan içeri girmektedir.)

 

ELİZA:  Peki öyleyse, unutma, burada buluşacağız. (İkisi ayrılmak üzere eylemde bulunur, ama yaşlı bey ikisinin arasına girmiş bulunmaktadır. Üzerinde siyah bir ceket ve ayağında damalı pantolon vardır.

Ağzına da bir sigar takılıdır. Yumuşak, yavaş ve derinden gelen bir sesle konuşur.)

 

YAŞLI ADAM (Şapkasını çıkararak):  Bayanlar, beni hoş görün. Bana “Büyük Pantomim Evi”ne giden yolu tarif edebilir misiniz?

 

 

 

 

 

 

-3-

 

 

 

ELİZA (Gülümseyerek ve gayet kibarca).  ‘Büyük Pantomim Evi’?  Bir düşüneyim. Evet, Beyefendi. İlk kez sağa döneceksiniz, sonra da soldan ikinci sokağa.

 

ANNA (Yavaşça):  Hayır, Eliza. Önce sola, sonra sağdan ikinci sokağa…

 

ELİZA:  Anna, önce sağa.

 

ANNA:  Sola.

 

ELİZA:  Sağa.

 

ANNA:  Peki öyle olsun, Eliza.

 

ELİZA:  Anna, sen hiçbir kez orada olmamıştın ama.

 

ANNA:  Eliza, sen de hakeza olmadın.

 

ELİZA (Yaşlı Bey’e gülümseyerek):  Herhalde her iki yolu da denemelisiniz efendim.

 

YAŞLI ADAM (Eğilerek):  Bayanlar, teşekkürler. (Gene şapkasını havaya kaldırır ve sağdan çıkar.)

 

ELİZA:  Anna!

 

ANNA:  Evet, Eliza?

 

ELİZA:  Neye bizler de “Büyük Pantomim Evi”ne gitmeyelim? Ama sen sosisleri satın aldıktan sonra, olur mu?

 

ANNA (Yavaşça): Peki, mademki o kadar taşkın olmak istiyorsun!

 

ELİZA (Ellerini birbirine coşkuyla çırparak): Ben böyle.. böyle mutlu hissediyorum. Bu yaz gününü dört dörtlük yaşamalıyım. (Dudaklarıyla bir müzik parçası mırıldanır, ayaklarıyla da step yapar

gibi hareketlerde bulunur.)

 

ANNA (Onun yaptığını eleştirircesine) Eliza, kendine gel. Lütfen, Eliza. Nerede olduğumuzu anımsa. Biz, apaçık bir sokağın ortasındayız. O kırmızı ipek ayakkabılar senin başını epeyce döndürmüşe

benzer.

 

ELİZA (İşaret parmağını gene havalandırarak): Anna, git. Sosisleri al. Ve, burada buluşalım…

 

 

 

 

 

-4-

 

 

 

(GENÇ BİR ADAM geriden, soldan girer. Pek kibardır. Çok gösterişli giyinmiştir. Elindeki bir kağıda birşeyler karalamaktadır. Gözlüklerini kaldırarak yaşlı hanımlara bakar. Sonra, kağıda yazmaya devam

ederek sağa doğru geçer gider.)

 

ELİZA: Anna!

 

ANNA: Evet, Eliza?

 

ELİZA (Sesini alçaltarak): Eğer sen şimdi benden ayrılırsan, bir kimselerin seninle konuşacağını sanıyor musun?

 

ANNA: Hayır, Eliza. Hiçbir kimse hiçbir zaman benimle konuşmaz.

 

ELİZA: Bizlerin “Büyük Pantomim Evi”nin yakınlarında olduğumuzu unutma. Aktörlerin sokakta yaşadıklarını işitmiştim. Şairler için de aynı şeyi söylüyorlar. O genç adamı görmedin mi? Bize öylesine bir baktı

ki…

 

ANNA: Evet, öyle olduğuna eminim. Sen bu şekilde davrandıktan sonra (Ayaklarını oynatır).

 

ELİZA (Gene işaret parmağını kaldırır): Anna, git. Sosisleri al. (ELİZA sağdan çıkar,

ANNA ise soldan sahneyi terkeder. GENÇ ADAM sağdan girer.)

 

GENÇ ADAM (Üzerine birşeyler karaladığı kağıttan okumaya çalışarak):

Gözleri, parlayan bir çift yıldız,

Yanağı ise bir gül goncası.

Elleri…            (Esinleme için birşeyler düşünür gibi yapar.)

Ah, elleri…

(Sağdan bir ESKİCİ VE KEMİK SATICISI) girer. Sırtında bir torba vardır ve o torbanın ağzından kemik uçları ve eski paçavralar sırıtır. Elinde de ucu kancalı bir çomak taşır.)

 

SATICI: (Yüksek ton’da ve derinden gelen bir sesle, sözcükler arasında uzun uzun durarak konuşur.) Paçavralar! Kemikler! Tavşan derileri! (Gerideki kapının üstüne vurur.)

 

AKTÖR’ÜN SESİ (Kaba, boğuk bir sesle): Kim o?

 

SATICI: Eski kilimler, elbiseler?

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Kim?

 

SATICI: Kemikler?

 

 

 

 

 

 

-5-

 

 

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Kim?

 

SATICI: Tavşan derileri?

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Seni daha önceden hiç tanımıyorum. Hadi, uzaklaş!

 

SATICI: (Sola doğru yoluna devam ederek): Eskiler alırım! Kemikler! Tavşan derileri!

 

GENÇ ADAM (Soldan girer ve öne doğru ilerler. Esinleme yolunda hala kendi kendine mırıldanarak): Elleri öylesine ki…

 

SATICI (Onun hemen ardından belirerek): Eski birşeyler?            

 

GENÇ ADAM (Onu kaydetmez bile. Yavaş yavaş yürümesine devam eder.): Elleri, öylesine..

 

SATICI (Onu izleyerek): Kemikler?

 

GENÇ ADAM (Bitkinlik telkin eden bir yüz ifadesiyle ve hala yürüyerek): Elleri, öyle…

 

SATICI: Tavşan derileri?

(GENÇ ADAM umutsuzlukla elleriyle başını kavrar, inleyerek sahnenin sağına doğru yollanır.)

 

SATICI (Yavaş yavaş sahnenin soluna yönelerek): Eskiler, eskiler alırım! Kemikler! Tavşan derileri! (Çıkar)

(Gerideki kapı açılır, bir DANSÇI dışarı fırlar. Sırtında koyu renkli bir aba, altında da bale elbisesi ve kırmızı ayakkabılar görünmektedir.)

 

DANSÇI (Dışarı koşar, ellerini birbirine çırpar): Bu akşam yeni dansımı sahneliyorum. Oh, ne kadar de heyecanlıyım. (Her iki yanına bakarak) Eğer bana kimsenin bakmadığından bir emin

olabilseydim!

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Fifinella!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-6-

 

 

DANSÇI: Evet, baba?

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Hazır mısın?

 

DANSÇI: Evet, baba. (Koşarak ve sola bakarak) Hiç kimse. (Koşarak ve sağa bakarak) Hiç kimse. (Birden pelerinini fırlatır, müzik çalmaya başlar o da dansa başlar. Dans ederken

GENÇ ADAM sağdan içeri girer. DANSÇI’ya büyük bir hayranlıkla ve ağzı açık olarak bakar.)

 

GENÇ ADAM (Dans sona erince iki elini şiddetle birbirine çırpar): Bravo Prenses! Bravo!

 

DANSÇI (Birden şaşalar. Ondan küçük adımlarla koşarak uzaklaşır, sonra dönerek): Beni seyretme cesaretini nereden buluyorsunuz?

 

GENÇ ADAM: Ne diyorsunuz, Prenses? Arkamı mı dönmemi yeğlerdiniz yani?

 

DANSÇI: Elbette, mutlak surette! Ve, beni neye “Prenses” diye çağırıyorsunuz?

 

GENÇ ADAM (Eğilerek): Siz ünlü “Yıldızlı Prenses” değil misiniz? Ben sizi geceler boyu kaç kez izledim. Ama, sizin bu denli mükemmel dansettiğinizi hiç görmemiştim.

 

DANSÇI (Kibirli bir tavırla): Ve ben, müsaadenizle, sizin kim olduğunuzu sorabilir miyim?

 

GENÇ ADAM (Omuzlarını silkerek):  Ben? Oo, hiç kimse. Genç bir adam. Bir şair, eğer diyebilirseniz. Fakat, Prenses’im, size olan hayranlığımı ifade etmeme izin veriniz lütfen.

(DANSÇI’ya yaklaşır, elini tutar ve öpmek ister.)

 

DANSÇI (Elini geri çekerek): Uzaklaşın benden!

 

GENÇ ADAM (Onun tekrar elini tutarak ve öpmeye çalışarak) Benim dugularımı ifade etmeme izin…

 

DANSÇI (Elini uzaklaştırarak): Benden uzaklaşın!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-7-

 

 

 

 

GENÇ ADAM: Peki, öyle olsun. (Arkasını döner, bir an duraklar.)

 

DANSÇI (Yavaşça): Geri gel!

 

GENÇ ADAM (Hemen kızın eline sarılarak): Hislerimi ifade etmeme izin…

 

DANSÇI (Elini tekrar uzaklaştırarak): Uzaklaş benden!

 

GENÇ ADAM (Tekrar arkasını dönerek ve kendi kendine mırıldanarak):

Gözleri, parlayan iki yıldız.

Yanakları, sanki bir gonca.

Ya elleri, hele elleri…

 

DANSÇI : Kimin elleri? (Bir duraklama. Sabırsızca ayağını yere vurarak): Kimin elleri?

 

GENÇ ADAM (Dönerek ve elini yakalayıp öperek): Sizin, sizin elleriniz Prenses.

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Fifinella!

 

DANSÇI (Sinirli bir tavırla): Bırakın gideyim.

 

GENÇ ADAM (İki elini de sımsıkı tutarak): Kal!

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Fifinella!

 

DANSÇI: Gitmem lazım.

 

GENÇ ADAM (Yalvarırcasına): Kal… Kal da hiç olmazsa benimle tek bir kez dans et…

 

DANSÇI: Burada mı?

 

GENÇ ADAM: Burada.

 

DANSÇI: Şimdi mi?

 

GENÇ ADAM: Şimdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-8-

 

 

 

DANSÇI (İki yanına da ürkek ürkek bakarak): Çabuk, öyleyse. (Müzik başlar, DANSÇI ve GENÇ ADAM birlikte dans ederler.)

 

AKTÖR’ÜN SESİ (Dans sona erdiğinde): Fifinella!

 

DANSÇI: Bırak beni gideyim.

 

GENÇ ADAM (Kızın danstan önce attığı pelerini onun etrafına dolayarak ve ellerinden tutarak bir köşeye çekercesine): Kal!

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Fifinella!

 

DANSÇI: Bırak beni gideyim.

 

GENÇ ADAM: Benimle gel! (Onu koluyla sarar, sahnenin sağ arka tarafından dışarıya sürüklercesine çıkarır.)

(Soldan, ileri doğru yürüyerek bir SOKAK ŞARKICISI girer.

 

SOKAK ŞARKICISI (Şarkı söyleyerek):

Ah sevgilim, gel bana, n’olur gel bana.

Seni bekliyorum. Aa, İlkbahar olmuş bile.

Kuku, kuku.

Ah sevgilim, gel bana, n’olur gel bana.

Seni bekliyorum. Aa, İlkbahar olmuş bile.

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Fifinella!

 

SOKAK ŞARKICISI (Hala şarkı söyleyerek): Kuku…

 

AKTÖR’ÜN SESİ: Fifinella, o sen misin?

SOKAK ŞARKICISI: Kuku… (Sağdan YAŞLI BEY girer.)

Gel, ey sevgilim gel bana.

 

YAŞLI BEY (Şapkasını çıkartarak): Affedersiniz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-9-

 

 

 

 

SOKAK ŞARKICISI (Şarkısını kimse için durdurmayarak):

Ben seni bekliyorum.

Aa, İlkbahar olmuş bile…

 

YAŞLI BEY: Affedersiniz, bana “Büyük Pantomim Evi”nin nerede olduğunu söyleyebilir misiniz?

 

SOKAK ŞARKICISI (Hala gözleriyle sanki boşluğa bakarak): Ku-ku.

 

YAŞLI BEY: Hayır, hayır. Büyük Pantomim Evi…

 

SOKAK ŞARKICISI (Unutkan bir adam tavrıyla başını kaşıyarak): Kuku.

 

YAŞLI BEY (Saygıyla eğilerek): Teşekkür ederim, bayan. (Soldan çıkar.)

 

SOKAK ŞARKICISI (Sağa doğru yönelerek, hala şarkı söyleyerek):

Ah, gel, sevgilim, gel bana! (Çıkar.)

(Arka kapı açılır. AKTÖR, kırmızı şeytan kılığında, kapıyı ardına kadar açık bırakarak sahneye doğru yürür. İri, korku yaratan bir tiptedir.)

 

AKTÖR (Bağırarak): Fifinella! Fifinella! Geç kalacağını zaten biliyordum. Nerede o? Ben ona, öylesine ev kıyafetiyle Pantomim Evi’ne gitme kaprisine izin vermemeliydim. (Duraklar, sağa,

sokağa doğru bakar.) Fifinella! Fifinella!

(Sağdan ANNA girer.)

 

ANNA (Elindeki paketçiğe bakarak): En sonunda sosisleri satın aldım. Bir şiling ve dört metelik.

(AKTÖR döner, ANNA onu görür. Korkudan bağırır ve elindeki paketi düşürür. Sosis’ler yerlerde yuvarlanır.)

 

AKTÖR (Saygıyla eğilir): Korkma, bayan. Lütfen, korkulacak bir şey yok!

 

ANNA (Zorla nefes alarak): Eliza! (ANNA, AKTÖR’ün açık bıraktığı kapıdan içeri koşarak girer, şiddetle çarparak kapar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-10-

 

 

 

 

 

AKTÖR (Dehşete kapılarak): Allah onu kahretsin! (Kapıyı yumruklayarak)  Kapıyı aç! Bayan, beni duyuyor musun? Kapıyı aç. Ama bu çok müthiş bir şey! Bayan, kapıyı aç! Ben Kırmızı Şeytan’ım, ama

gerçek Şeytan değil. Hayır, hayır, hayır. Ben, Pantomim Ev’den ‘Kırmızı Şeytan’ım! (Kapının üstündeki, mektup atılması için açılmış yarıktan içeriyi dikizlemeye çalışır. Bunun farkına varan

ANNA haykırır. Bir ‘düşme’ sesi işitilir.) Oh, hanım şimdi de bayıldı. (Öne doğru gelerek) Şimdi ben ne yapacağım? (Soldan çıkarken hala kızını aramaktadır): Fifinella, Fifinella.

Çocuğum, neredesin?

(Sağdan ELİZA girer.)

 

ELİZA (Kolundaki küçük sepetten kırmızı ayakkabıları çıkarır ve havalara yüceltir): Ne muhteşem, ne sevimli! Böylece onları bu akşam giyebileceğim.

(AKTÖR geri gelir.)

 

AKTÖR (Eğilerek): İyi günler, madam.

 

ELİZA (Ayakkabılar elinden düşer. Küçük küçük korku çığlıklarıyla): Oh! Oh! Oh! Oh.Oh. (Bayılmaya başlar.)

 

AKTÖR:  Madam, lütfen paniğe kapılmayın. Her şey yolunda olacak. Oh! Aman Allahım, bayılacak. (Ona doğru koşar, düşmemesi için belinden tutar.) Madam, kendinize gelin, lütfen.  Ben yalnızca ‘Kırmızı

Şeytan’ım. ‘Kırmızı Şeytan’. (AKTÖR, ELİZA’nın yere rahatça uzanmasına yardım eder. Bir dizi üstüne abanarak onu yavaş yavaş sarsar.) Uyanın Madam, uyanın. Ben ‘Kırmızı Şeytan’ım ve sadece

kızımı istiyorum. (Kulağına yüksek sesle, bağırırcasına) Ben Pantomim Evi’nden Kırmızı Şeytan. (Ayağa kalkar.) Ama bu çok kötü! Ne yapacağımı şaşırdım ben. Ne yapmalı? Ah, pelerinimi bir

ele geçirebilsem. (Kapı yarığından içeri bakmaya çalışır.) Ah! İçerdeki galiba kendine geliyor gibi. Ayağa kalkıyor. (Kapı yarığının üstündeki kapakçığı kapatır, kapıya yumrukla vurur. Hala

yanıt yoktur.) Kapıyı lütfen açar mısınız madam? (Tekrar yumruklar.) Kapıyı lütfen açar mısınız, Madam? (Tekrar, mektup aralığından içeriyi gözler. ANNA onun baktığını hisseder ve

bağırır. Gene, yere düşen bir ağırlığın sesi duyulur. Mektup aralığından içeriye haykırırcasına bağırır) Ben Kırmızı Şeytan’ım. Pantomim Evi’nden Kırmızı Şeytan. (Umutsuzluk içinde.) Oo, hala bir

kütük gibi yatıyor!  (Uzaklaşır.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-11-

            (Sağdan, SOKAK ŞARKICISI girer.)

 

SOKAK ŞARKICISI (Şarkı söyleyerek): Gel, ah sevgilim, gel, gel bana.

 

AKTÖR: Siz siyah pelerinli genç bir hanıma rastladınız mı?

 

SOKAK ŞARKICISI (Sanki hiç duymamış gibi): Ben, seni bekliyorum. Oo, İlkbahar gelmiş bile.

 

AKTÖR; Hayır, hayır, siyah bir pelerinin içinde.

 

SOKAK ŞARKICISI: Ku-ku.

 

AKTÖR: Onu gördün mü, görmedin mi, söyle?

 

SOKAK ŞARKICISI: Gel, oh, gel…

 

AKTÖR (Onu durdurarak): Hey hanım, bana bak. Kızımın nerede olduğunu biliyor musun?

 

SOKAK ŞARKICISI: Kuku.

 

AKTÖR: Biliyor musun, bilmiyor musun?

 

SOKAK ŞARKICISI (Uzaya bakarcasına, başını kaşıyarak): Ku-ku.

 

AKTÖR (Onu sarsarak): O nerede?

 

SOKAK ŞARKICISI (Yürüyerek): Oo, gel bana. Aşkım, gel bana.

 

AKTÖR: Kaçık karı! (O anda ELİZA kımıldamaya başlar.) A-ha! Kendine gelmeye başladı. Şimdi onu korkutmamaya çalışmalıyım. Ah, eğer bu iri cüssemi bir az küçültebilseydim…(Yere eğilir.)

 

ELİZA (Yarı oturmuş bir durumda, yarı bilinçli, SOKAK ŞARKICISI’na hitaben): Anna!

 

AKTÖR: Madam, şimdi hiçbir şeyden korkmayın ve sessizce oturun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-12-

ELİZA (Gayet yavaş): Anna, neredesin?

 

AKTÖR: Anna burada değil, ama sen paniğe kapılma.

 

ELİZA: Anna! (Etrafına bakınır, onu göremeyince) Oh! (Bağırır ve düşer bayılır.)

 

AKTÖR (Onu sarsarak): Uyan madam, uyan. Ben ‘Kırmızı Şeytan’ım. Pantomim Evi’nden Kırmızı Şeytan. (Ayağa kalkar.) Öyle görünüyor ki, ben burada sabaha kadar meşgul olacağım. (Kulaklarını

diker, sahnenin sağına bakar.) Merhabalar! Sen? Oo, sonunda Fifinella’m burada! Ve, yanında genç bir adam var. (Kızgınlık içinde) Ben… Ben… Ama önce birbirlerine ne söylediklerini işitmeliyim.

(Eve arkasını vererek dayanır, sağa yönelik bakar ve bekler.)

(Sağdan GENÇ ADAM ve DANSÇI girerler. Genç adamın eli, kızın belindedir.)

 

DANSÇI: Biliyor musun… (Bir az duraklar.)  Ben senden çok hoşlanmaya başladım.

 

GENÇ ADAM (Sıcak ve duygulu bir sesle): Prenses’im, ben sana aşık olmaya başladım.

 

AKTÖR (Koşarak ve DANSÇI’yı bileğinden kavrayarak): Fifinella!

 

GENÇ ADAM: Aa! Bu da kim? (AKTÖR’e elindeki baston ile vurur.) Kendine gel, kendine gel!

 

AKTÖR (Onunla boğuşarak): Dursana be, dur be! Dur! Dur!

 

DANSÇI (Onları birbirinden ayırmaya çalışarak): O benim babam! O benim babam!

(Bu kargaşalık sırasında ELİZA kendine gelir. Yarı dikilir ve korkuyla karışık çığlıklar atar. Arada, ANNA evin kapısını açarak dışarı çıkar. O da çığlığı basar. Sonuçta, önce ELİZA

sonra da ANNA gene düşer bayılırlar. Uğraşısı sonunda iki adamı birbirinden ayırmayı başararak) O benim babam diyorum sana, o benim babam!

 

GENÇ ADAM (Hayretle karışık): Senin baban mı? (Saygıyla eğilir.) Af buyurun beyefendi, Özür dilerim. Keşke önceden bileydim!

 

AKTÖR (Ona sıkılı yumruğunu göstererek): Genç serseri! Ama şimdi açıklamak için gerekli zaman yok, sonra görüşürüz. Pelerinimi bulmalıyım. (Eve girer.)

 

 

 

 

 

 

  

 

-13-

               (Sevgililer birbirleriyle kucaklaşırlar. ANNA gözlerini aralayarak onları bir süre izler.)

ANNA: Hım, gerçekten birbirlerini seviyorlar.

(AKTÖR evden dışarı çıkar. Sevgililer çarçabuk birbirlerinden ayrılırlar. ANNA gene bayılır.)

 

AKTÖR (GENÇ ADAM’a hitaben): Genç adam, seninle daha sonra bir iki söz edeceğim. (YAŞLI HANIMLAR’a) Hanımefendiler, benim en içten gelen özür dileklerimi lütfen kabul edin. Fifinella, gel!

(AKTÖR ve DANSÇI aceleyle sağdan dışarı çıkarlar. GENÇ ADAM onların ardından kolunu uzatır. DANSÇI, bir an için geri gelir.)

 

DANSÇI (Her iki elini öpülmek için uzatarak): Seninle bu akşam buluşalım. (Dışarı fırlar.)

 

GENÇ ADAM (Kendinden geçmiş bir şekilde) :

Gözleri, iki parlayan yıldız.

Yanağı, bir gonca gül.

Elleri… (ELİZA’nın yerde kalmış kırmızı ayakkaplarını görür): Aa, aman Tanrım, onun ayakkabıları. (O anda müzik çalmaya başlar. GENÇ ADAM ayakkabıları adeta kucaklar, ayakta, onlarla beraber, üzerlerine

öpücükler kondurarak dans etmeye başlar. Bir iki kez döndükten sonra sağdan çıkar.)

 

ELİZA (Yavaş yavaş kendine gelerek etrafına bakınır): Anna!

 

ANNA (O da şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktadır): Evet, Eliza?

 

ELİZA: Bizlere ne oldu hayatım?

 

ANNA: Valla bilmiyorum Eliza’cığım!

 

ELİZA: Ayağa kalkabilir misin?

 

ANNA: Ortalık emin mi?

 

ELİZA (İki tarafına da bakınarak): Hepsi gitmişe benzer. (Ayağa kalkmaya hazırlanırlar.) Dur! Sanki birileri geliyor. Bayıl Anna, bayıl! (İkisi de bayılmış gibi başlarını gömerler.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-14-

               (Arkadan, soldan ESKİLER ve KEMİK SATICISI girer):

SATICI (Etrafa seslenerek): Eskiler! Kemikler! Tavşan derileri! (Bir az ilerledikten sonra anide duraklar. Yerdeki YAŞLI HANIMLAR’ı görmüştür. İlk kez, ELİZA’nın

elbisesini çekiştirir, Eliza korkuyla karışık derin bir nefes alır.) Eskiler! (ANNA’nın da eteğini yoklar, onun boğazından sanki boğulur gibi bir ses gelir.). Kemikler! (Anna’nın

saç kıvrımlarından birinin ucundan çeker.) Tavşan derileri! (Sağa doğru yönelir.) Eskiler! Kemikler! Tavşan derileri! (Sağdan çıkar.)

 

ELİZA (Korkuyla yavaşça başını kaldırarak): Anna!

 

ANNA (O da korkuyla kımıldanarak): Evet, Eliza!

 

ELİZA: O kimdi?

 

ANNA (Saçına dokunarak): Allah rızası için bana sorma, Eliza.

 

ELİZA (İki tarafa da dikkatlice bakınarak): Etraf emin görünüyor şimdi. (Kalkarlar.)

Aman Anna, başımızdan bir macera geçmişe benzer!

 

ANNA: Tüm bunların başı, Eliza, hayallerin peşinden gitme. Eğer o kırmızı ipek ayakkabılara senin aklın takılmasaydı…

 

ELİZA: Ah, aman Allahım! Ayakkabılarım! (Telaşla) Nerde onlar?

 

ANNA: İşte, görüyorsun Eliza, kendi hasetin için cezalandırılmış oluyorsun. Evet haset! Bak benim sosis’lerim hala burada (Sosis’leri yerden toplar ve silkeler.). Ama epey tozlanmışlar.

 

ELİZA (Canı sıkılmış, etrafta ayakkabıları için dönüp durarak) Ayakkabılarım!

 

ANNA (Sosis’lerin tozunu alarak): Bir daha aklına öyle fantaziler geldiğinde beni dinle ve onlara ‘hayır!’ de.

 

ELİZA (Adeta inleyerek): Ayakkabılarım! Ayakkabılarım!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-15-

ANNA: Allahın takdiri, Eliza.

 

ELİZA: Adice bir hırsızlık, hepsi bu Anna.

 

ANNA: Peki öyle olsun, Eliza. Gerçekten şimdi bunu tartışmak istemiyorum.

(YAŞLI BEY soldan içeri girer. İki yaşlı hanımın arasına girer. Kibarca şapkasını havaya kaldırır.)

 

YAŞLI BEY: Affedersiniz, hanımlar. Büyük Pantomim Evi’ne nereden gidileceğini bana söyleyebilir misiniz lütfen?

 

ANNA: Biz size daha önceden söylemiştik.

 

YAŞLI BEY: Siz bana bir değil iki kez söylediniz, ama orayı hiçbir zaman bulamadım.

 

ELİZA (Birden canlanarak): Anna! Kırmızı ipek ayakkabılarımın kaybından ötürü duyduğum acıyı unutmak için, hemen Pantomim Evi’ne gitmeliyiz.

 

ANNA (Şok olmuş bir halde): Sevgili Eliza’cığım, bizler oranın yolunu bilmiyoruz.

(Uzaktan bir tür müzik duyulur.)

 

ELİZA (Gülümseyerek): Beni dinle! O yer, şu duyduğumuz orkestra’nın çalındığı yer olmalı.

 

ANNA: Saçmalama, Eliza. O duyduğumuz, dönen tekerleklerin uğultusu.

 

ELİZA: Anna, o, müzik.

 

ANNA: O, tekerleklerin gürültüsü, Eliza.

 

ELİZA (Sinirlenmiş bir halde): O ister müzik olsun, ister tekerleklerin gürültüsü..Ben…Ben.. Belki başımıza gelen olayların şoku mudur bilmem, ya da  bu yaz gününde havadan gelen bir şey.. Ben,

birden sanki dans etmeği hissediyorum.

 

ANNA (Yüksek sesle): Eliza! Kendine gel! Saçmalama!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-16-

               (Müzik sesi daha kuvvetli olarak duyulur. ELİZA dans etmeye başlar. ANNA kızgın, ona arkasını döner.)

 

YAŞLI BEY (Dans bittikten sonra, kibarca eğilir): Çok güzel, Madam, gerçekten çok zarif.

 

ELİZA (Yüzünde bir gülümseme ile): Ya siz Bayım, dans etmez misiniz?

 

YAŞLI BEY: Elli yıl önce dansa pek düşkündüm.

 

ELİZA: Gerçekten? Madem öyle, şimdi birlikte bir kaç adım atalım, olur mu?

 

YAŞLI BEY (Gene saygıyla eğilerek): Şeref verirsiniz, madam.

(Müzik çalar, ELİZA ve YAŞLI BEY dans ederler.)

 

ANNA: Oo, ben ne güne duruyorum? (O da dans etmeye başlar.)

(Dans esnasında, SOKAK ŞARKICISI soldan içeri girer. Sağdan da, ESKİLER ve KEMİK SATICISI sahneye katılır. İkisi de, birer köşede, ağızları açık, olup bitenleri

seyrederler.)

 

ELİZA (Dans bitince, sahnenin sağına doğru seğirtir ve YAŞLI BEY’e hitap eder): Pantomim Evi’ne gitmek için yürüyüşe başlayabilir miyiz?

 

ANNA: Ama Eliza, oraya nasıl gideceğimizi bilmiyoruz?

 

ELİZA: Önce buradaki eve soralım. (Sağdan dışarı çıkarlar, ANNA da onları izler.)

(SOKAK ŞARKICISI ve SATICI birbirlerine yaklaşırlar.)

 

SATICI: (Yavaş ve korkak bir sesle): Siz hiç dans ettiniz mi?

 

SOKAK ŞARKICISI (Mahçup bir halde): Yo… Siz ettiniz mi?

 

SATICI: Hayır. Deneyebilir miyiz?

 

SOKAK ŞARKICISI: Evet.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-17-

SATICI (Torbasını ve paçavralara taktığı ucu çengelli deyneğini sahneye bırakarak): Hadi başlayalım!

 

SOKAK ŞARKICISI ve SATICI (Beraberce, başlayış zamanlarını ayarlamak için, işaret parmaklarını kaldırarak): Bir İki. Üç. (Müzik çalar. İkisi de kaba, sert ve düzensiz hareketlerle

sahnede döner dururlar..)

 

SATICI (Dans bittiğinde, saygıyla eğilerek): Hanımcığım, siz daha evvelden dansetmişe benzersiniz. O kadar güzeldi ki…

 

SOKAK ŞARKICISI (Sırıtarak): Biz gene dansetmeliyiz, eder misiniz?

 

SATICI ve SOKAK ŞARKICISI (Gene evvelki gibi işaret parmaklarını ileriye çıkararak ve sayarak): Bir. İki. Üç. (Beraberce dansederler.)

 

SOKAK ŞARKICISI (Birden endişeyle.) Hay Allah, gelen var. (ELİZA, YAŞLI BEY ve ANNA sahnenin sağından girmek üzereyken, bizim dansçılar öte berilerini toparlayarak sahnenin solundan

sıvışırlar.)

 

ANNA: Eliza’cığım, sana yolu bilmediğimizi söyleyip duruyordum. Boş yere yorulup duruyoruz, bu iş burada bitmeli.

(GENÇ ADAM gerilerden, soldan sahneye girer. Kırmızı ipek ayakkabılar, cebinden göze görünür bir şekilde dışarı sarkmaktadır.)

 

YAŞLI BEY: Herhalde bu genç bey bize doğru yolu gösterecektir.

 

ELİZA: Aman Allahım! (ANNA’yı ve YAŞLI BEY’i onun ardından iterek ve ayak parmakları üzerinde, yumuşak adımlarla GENÇ ADAM’a yaklaşır.)

 

GENÇ ADAM (Sahneyi yavaş adımlarla arşınlayarak çaprazlamakta; bir kolunu kaldırmış, kendinden geçercesine name okumaktadır.)

Gözleri, iki parlayan yıldız.

Yanağı, bir gonca gül.

Elleri.. Ah, ben, elleri! Onun elleri!

Ayakları… Çenesi:.. Burnu…

(ELİZA yandan çarklı yanaşarak usulca ayakkabıları GENÇ ADAM’ın cebinden çeker alır. O ise, hiçbir şeyin farkında değildir. Şiirini bitirince dışarıya çıkar gider.)

 

 

 

 

 

 

 

 

-18-

ELİZA: Ah benim güzel ayakkabılarım. Ah sen, madrabaz genç adam. (ANNA ve YAŞLI BEY bu arada sahnenin soluna doğru yönlenmişlerdir.)

 

ANNA: Bugün öğleden sonra bir sürü aklı kaçıklarla karşılaştık gibime geliyor. (Uzaktan müzik nağmeleri duyulur.)

 

ELİZA: Dinle. İşte o aynı müzik. (YAŞLI BEY’in koluna girerek): Gelin Beyefendi, gidelim, yoksa geç kalacağız.

 

ANNA (Ellerini havaya fırlatarak): Eliza, Eliza, sen ne zaman öğreneceksin!

 

ELİZA (Dönerek): Anna, ben bugün öğrendim. (Gülümser.) Hayallerine, fantazi’lerine hiç bir zaman ‘hayır’ deme. Şimdi, eğer şu kırmızı ipek pabuçlar olmasaydı…

 

YAŞLI BEY (Diğer kolunu da ANNA’ya sunarak): Bana izin verin, madam.

 

ANNA (Gülümser, alışılagelmiş inançlarının tersine): Tabii, neye olmasın? Bakalım daha neler göreceğiz. (YAŞLI BEY’in koluna girer.)

 

YAŞLI BEY (Yavaş ve tatlı bir sesle): Ah, Madam. Bu dünya bazan güçlüklerle dolu gibi geliyor ama kaderimizde gelecek şeyin ne olabileceğini asla bilemiyoruz.

(Müzik başlar. Perde inerken ELİZA, ANNA ve YAŞLI BEY,  dans ederek sağdan dışarıya yönelirler.)

 

 

 

-19-

ESKİ  EV

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-20-

 

 

 

 

 

 

KARAKTERLER :

 

 

 

 

 

YAŞLI BİR KADIN, Maria   (8)

YAŞLI BİR ADAM, Timothy  (7)

BETSY (Kızları)   (10)

 

PUFF-BALL   (4)   )

PIXIE   (4)              )  Betsy’nin Çocukları

BUTTERFLY   (5) )

 

GOLIATH (Kocası)   (11)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-20-

ESKİ  EV

SAHNE:  Yazlık evde bir oda. Sola açılan bir kapı. Sağdaki kapı ise, içteki başka bir odaya açılmaktadır.

 

(BİR YAŞLI ADAM ve BİR YAŞLI KADIN üzerinde çay bardakları bulunan bir masanın iki tarafına karşılıklı oturmuşlardır. Yaşlı Adam sigara içmektedir. Yaşlı Kadın ise,

yün örmektedir. Her ikisi de son derecede yavaş konuşmaktadır. Sözleri kadar hareketleri de ileri derecede yavaş ve tutuktur.)

 

 

YAŞLI KADIN: Timothy. (Yanıt yok.) Timothy. (Gene yanıt yok. Hanım, derinden bir nefes alır.) Zavallı ihtiyar Timothy. Artık gittikçe sağırlaşıyor.

YAŞLI ADAM: (Bakar, elini kulağına götürür.) Ne diyordun?

 

YAŞLI KADIN: Bugün köye bir sirk geldiğini işittim.

 

YAŞLI ADAM: Bir ne?

 

YAŞLI KADIN: Sirk.

 

YAŞLI ADAM: İskelet mi dedin?

 

YAŞLI KADIN (Bağırarak): Bir ‘sirk’ dedim.

 

YAŞLI ADAM (Yavaşça): Oo, bir sirk. (Yüzünde garip bir gülümsemeyle derin bir nefes alarak): Oo, bana yazık, hem çok yazık oldu.

 

YAŞLI KADIN:  Evet, bu bize çok kötü bir şeyi anımsatıyor. (Bir duraklama) Buradan bir sirk geçeli tam on dört yıl oldu.

 

YAŞLI ADAM:  Ah bana çok yazık oldu, çok yazık!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-21-

YAŞLI KADIN:  On dört yıl, dile kolay. Bana sanki on dört günden daha kısa gibi geliyor. (Bir an için duraklama) Timothy. (Yanıt yok.) Timothy. (Çok yüksek sesle bağırarak): Timothy,

beni işitiyor musun?

 

YAŞLI ADAM:  Ne, ne söylüyorsun?

 

YAŞLI KADIN:  Betsy’miz geri gelecek. Bize söz vermişti, geri gelecek.

 

YAŞLI ADAM:  Ah, bana yazık oldu, çok yazık oldu.

 

YAŞLI KADIN:  Timothy, onun mektubu burada. (Titreyen ellerle masanın gözünü çeker, bir mektup çıkarır ve şöyle bir göz gezdirir.) Bir sabah, sirk’e katılacağım diye bu mektubu yazıp ayrılmıştı

ve üzülmememiz için de ayrıntılı olarak, döneceğini tekrar tekrar vadetmişti. Ama biliyorum gelecek, o geri gelecek.

 

YAŞLI ADAM: O daima neşeli, hafif meşrep bir kimseydi. Betsy öyleydi…

 

YAŞLI KADIN (Tekrar örgüsüne başlayarak):  Evet, bazan bizi terkettiğine hiç şüphem olmuyor. (Bir süre duraklar.) Burası çok rahat ve sessiz. Etrafta kimseleri rahatsız edecek hiçbir şey olmaz.

Zaman oluyor ki ben kendim buralardan uzaklara kaçmak istiyorum.

 

YAŞLI ADAM:  Ah, bana yazık oldu, çok yazık oldu.

 

YAŞLI KADIN:  Bizler artk yaşlanıyoruz, Timothy.

 

YAŞLI ADAM:  Ne dedin?

 

YAŞLI KADIN (Haykırırcasına):  Bizler artık yaşlanıyoruz dedim.

 

YAŞLI ADAM:  (Yavaşça) Ben o kadar soğuk olduğunu sanmıyorum. Ben kendimi çok sıcak hissediyorum. (Kadın ters ters bakar.)

 

YAŞLI KADIN (Çay bardağını kaşığıyla karıştırarak): Betsy’ye ne olduğunu düşünüp duruyorum. Ah, onu sürekli düşünüyorum. (Şekere ulaşmak içinden yerinden yarı doğrulur.) Timothy, çayını içsene.

(Yaşlı adam çay bardağını kavrar. Kadın bakar.) Timothy, dur bi dakka. Ne oldu şu anda?

 

 

 

-22-

YAŞLI ADAM (Çayını içtikten sonra yüz kasları acıyla gerilir):  Ah, eyvah, bir kaç çay yaprağı yuttum galiba.

 

YAŞLI KADIN (Yerine rahatça yerleşerek): Timothy, sen çay yapraklarını yutmadın. Yuttuğun şey senin çay bardağındaki örümcekti.

 

YAŞLI ADAM: Çay bardağımdaki ne?

 

YAŞLI KADIN: Bir örümcek.

 

YAŞLI ADAM (Yavaş bir sesle, çay bardağını yere bırakarak): Ben fincanımda hiç elma suyu hissetmedim. (Tekrar sigara içmeye başlar. Kapı nazikçe vurulur.)

 

YAŞLI KADIN: Dinle! (Sessizce beklerler.) Sanırım birileri kapıya vurdu.

 

YAŞLI ADAM: Sanırım duvardaki fare o gürültüyü yaptı.

(Başka bir darbe daha duyulur.)

 

YAŞLI KADIN:  Hayır, Timothy. Kapıda biri var galiba. (Yerinden kalkar, küçük, sert adımlarla soldaki kapıya yönelir. Kapıyı açar. Birileriyle yumuşak bir sesle konuşur, sonra

döner.) Allah Allah, Timothy; kendisinin Sirk’in Kraliçesi olduğunu söyleyen biri bizimle konuşmak istiyormuş.

 

YAŞLI ADAM (Yorgun bir sesle): Hayır, hayır. Ona yanıtımın ‘hayır’ olduğunu söyle.

 

YAŞLI KADIN (Heyecanlı): Ama Timothy, belki bizim Betsy’den bir haber getirmiştir.

 

YAŞLI ADAM:  Hayır, hayır, hayır. (Ayağa kalkar.) Her kim olursa olsun, ben hiçbir sirk’in kraliçesiyle konuşmak istemiyorum. (Bastonunu kavrar, sert, kısa ve yavaş adımlarla sağdaki kapıya

gider, sonra döner.) Şimdi Maria, hiç bir şekilde havai fişek gibi, düşünmeden, delişmen bir şey yapma artık. (Sözünü bitirince evden içeri girer.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-23-

YAŞLI KADIN (Ellerini havaya fırlatarak): Allah aşkına Timothy, ben delişmen ne yapabilirim ki? Ben artık yaşlı bir kadınım.

(Kapıya yönelir, onu açar. Sonra döner, sandalyesine oturur. Omuzunun üzerinden seslenerek): İçeriye girebilirsiniz.

(İçeriye BETSY girer. Omuzunda şık bir pelerin vardır. Sessizce bir süre bakışırlar.)

Peki, ne istiyorsunuz?

 

BETSY (Etrafına şöyle bir bakınır, yaklaşır ve başınıYaşlı Kadın’ın elleri arasına gömer.)

 

YAŞLI KADIN (Derinden bir öksürür): Evet, ne istiyorsunuz?

 

BETSY (Gözyaşlarıyla dolu bir sesle): Bir zamanlar benim bir evim vardı.

 

YAŞLI KADIN (Önlüğünün kenarını gözünün yanına kadar kaldırarak): Bir zamanlar benim de bir kızım vardı.

 

BETSY: Ve ben, evden kaçtım. On dört yıl sonra eve döndüğüm zaman, kimse beni tanımadı.

 

YAŞLI KADIN (Yerinden fırlar, uzaklaşır, tekrar Betsy’e yaklaşır, gözleriyle onu dikkatle süzmektedir.): Bana söyleyin, siz kimsiniz, ha? (O anda yüzüne yapışmış gibi duran

Betsy’nin ellerini yüzünden çeker, yürekten bir nefes alır.): Betsy!

 

BETSY: Anne! (Birbirlerine hasretle sarılırlar.)

 

YAŞLI KADIN: Ah benim kızım, benim sevgili kızım. Senin geriye geleceğini ben hep biliyordum. (Eşine bağırır.) Timothy, Timothy, çabuk buraya gel, Betsy burada!

 

BETSY (Annesinin ellerine sarılarak): Ah, anneciğim, geri gelmekten o kadar mutluyum ki!

 

YAŞLI KADIN: Pırlantam! Bana hayatın hakkında birşeyler söyle. Bu yıllar boyunca ne yapıyordun? Nerelerdeydin? Ah, benim sevgili kızım!

(Anne nihayet sandalyasına, Betsy de, onun yanına, masanın kenarına oturur.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-24-

BETSY:  Evet, anne. Gerçekten çok parlak bir yaşamım oldu. Dünyanın her tarafını dolaştım, ama hiçbir zaman seni, babamı ve bu eski evimizi unutmadım. Şimdi GOLIATH’ın ne söylediğini bilebilir misin?

 

YAŞLI KADIN: Bu GOLIATH da kim?

 

BETSY: Oo, söylemeyi unuttum. O benim kocam.

 

YAŞLI KADIN: Oh tatlım, demek evlendin. (Kocasına seslenerek) Timothy! (Betsy’yi sıkıca göğsüne bastırır) Hadi, bana Goliath hakkında birşeyler söyle.

 

BETSY: Goliath şimdi sirk’in başsorumlusu. O bir aslan terbiyecisi. Aynı zamanda bir hokkabaz da. Aa, o bir akrobat da.

 

YAŞLI KADIN: Bir ne?

 

BETSY: Bir akrobat.. Şey, yani o kendini iplerle bağlayabilir ve çözebilir. Kafasının üzerinde dururken ayakparmaklarını cebine koyabilir.. İşte o tür bir sürü işler.

 

YAŞLI KADIN: Ne tuhaf bir koca!

 

BETSY: Ah, anne, ben ona hayranım! Ve şimdi o diyor ki, bizler çadırlarımızı açar ve tüm yazı burada yeşil köyümüzde geçirebiliriz.

 

YAŞLI KADIN (Sevinçle ellerini birbirine çırparak). Aman ne hoş olur, ne hoş!

 

BETSY (Masadan kalkarak): Ama anne, burada uzun oturamam, çünkü sirk birkaç dakika içinde başlayacak. Ve benim de dans etmem lazım.

 

YAŞLI KADIN: Ah, senin dansını görmeye bayılırım. (O da yerinden kalkar.)

 

BETSY: Ya, öyle mi anne? Öyleyse göreceksin. (Birden üstündeki pelerini atar, altından beyaz gümüşi bale elbisesi görünür. Müzik çalar ve o da dansa başlar.)

 

YAŞLI KADIN (Dans sona erince, ellerini birbirine çırpar): Çok güzel! Çok güzel! (Kocasına seslenir): Timothy!

 

BETSY: Ama sen PUFF-BALL ve PIXIE’yi ve BUTTERFLY’ı da görmelisin. Onlar da mükemmel dansederler.

 

 

 

 

 

 

 

 

-25-

YAŞLI KADIN: Onlar sizin dans eden köpekleriniz mi?

 

BETSY (Gülerek): Yoo, köpek değil, onlar benim çocuklarım.

 

YAŞLI KADIN: Oh, aman Allahım, senin çocukların. (Gene kocasına seslenerek): Timothy! Çabuk gel buraya. Bizim torunlarımız olmuş. Oh, aman, baban neye gelmiyor acaba Allah aşkına?

 

BETSY: Bekle, anne! (Kapıya gider, gemici ıslığına benzer acayip bir ıslık çalar. İçeriye pullarla süslü sirk elbiseleriyle donanmış üç küçük çocuk: PIXIE, PUFF-BALL ve BUTTERFLY koşarak

girerler.

 

YAŞLI KADIN (Sevinçten çığlık atarak): Aman Allahım, şu güzel yavrucuklara bak. Bunların en büyüğü hangisi?

 

ÇOCUKLAR (Hep bir ağızdan): Bizler üçüz’üz.

 

YAŞLI KADIN (PUFF-BALL’a): Senin ismin ne?

 

PUFF-BALL: Ben Puff-Ball’um.

 

YAŞLI KADIN: Sen sirk’de ne yaparsın?

 

PUFF-BALL: Ben büyük davulu tokmaklarım. (Odada ileri geri yürür, davulu tokmaklarmış gibi el hareketlerinde bulunur.) Ta ra tum tum! Ta ra tum tum!

 

YAŞLI KADIN: Ve sen de ayak parmaklarını cebine koyarsın değil mi?

 

PUFF-BALL: Tabii yaparım. Ya siz?

 

YAŞLI KADIN: Hayır, hiç denemedim. (PIXIE’ye): Ya sen kimsin?

 

PIXIE: Ben Pixie’yim. Ben oynayıp zıplayan midilliyim. (Pixie odanın çevresinde dolanıp durur, sanki bir atın sırtındaymış gibi sesler çıkarır.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-26-

 

 

 

YAŞLI KADIN (BUTTERFLY’a): Ve, sen kimsin?

 

BUTTRFLY: Ben Butterfly’ım. Ben dansederim.

(Müzik başlar. Üç çocuk elele odanın ortasında şarkı söyleyerek dansederler.):

Biz üç küçük dansçıyız, etrafta dolanırız,

PUFF-BALL, PIXIE, ve BUTTERFLY, O,

Güleriz biz: “ha,ha!” ve gene güleriz “he,he!”

Dansederiz, dansederiz; bir iki, üç.

YAŞLI KADIN (Çocuklar dansederken hep ellerini çırpar): Çok güzel, çok güzel! (Birden dinlemesini keserek) Durun! Dedeniz geliyor! (Dansı durdururlar.)

 

BETSY: Oo, anneciğim, doğrusu ben bir az korkuyorum. Ben kaçtığım zaman, babam bana çok kızgın değil miydi?

 

YAŞLI KADIN: Son yıllarda baban çok sakin, çok kibar oldu. Ama doğru, biz onu kızdırmayalım. Çocuklar, çabuk buraya gelip saklanın. (Yaşlı Kadın masa örtüsünü kaldırır, çocuklar onun altına

saklanırlar. BETSY gerilerde ayakta durur. Yaşlı Adam girer.)

 

YAŞLI ADAM (İleriye doğru sert adımlarla ilerleyerek): Neydi o gürültü, hanım?

 

YAŞLI KADIN: Oo, gene duvardaki fare. (Ama, o kadar heyecanlıdır ki, yerinde duramaz. Küçük küçük adımlar atarak, hafiften şarkı söylemektedir.) “Bizler güleriz ‘ha,ha! ve biz gene güleriz

‘he,he!”

 

YAŞLI ADAM: Maria, sen bir az tuhafsın bugün. Sana ne oluyor?

 

YAŞLI KADIN: Hiç birşey! Hiç birşey! (Ona yaklaşarak) Timothy, kendi kendime düşünüyordum da, eğer torunlarımız olsaydı, bizim için hoş olmazmıydı, ha?

 

YAŞLI ADAM (Kederli bir edayla): Hayır, hayır, hayır. Onlar da evden kaçarlardı.

 

ÇOCUKLAR (Masanın altından, hep birlikte): Hayır, kaçmazdık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-27-

 

 

 

 

YAŞLI ADAM: O ses de nerden geldi? (Bir an için duraklar.) Maria, biz gerçekten bir kedi yavrusu edinmeliyiz.

 

BETSY (Yaşlı Adam’ın ardından gelerek ve ellerini onun omuzlarına koyarak): Baba, bana hala kızgın mısın?

 

YAŞLI ADAM (Dönerek, sevinç içinde): Betsy! (Kollarını kızının boynuna dolar.): Ah, bana yazıklar oldu, yazıklar oldu! Hadi beni bir kucakla!

(Baba kız kucaklaşırlar. Yaşlı Kadın masaya yaklaşarak Betsy’ninkine benzer bir ıslık çalar, çocuklar fırlarlar.)

 

BETSY: Baba bak, iste senin torunların!

(Çocuklar dansederek dönerlerken Yaşlı Adam da şarkı mırıldanmaya başlar.)

 

ÇOCUKLAR:

Biz üç küçük dansçıyız, etrafta dolanırız,

PUFF-BALL, PIXIE ve BUTTERFLY, O,

Güleriz biz, “ha,ha!”, gene güleriz “he,he!”

Dansederiz, dansederiz; bir, iki, üç.

 

YAŞLI ADAM: Vay canına, şu işe bak. Ben bile sağımı solumu şaşırdım. Nerdeyse kalkıp kendim de dans edeceğim!

 

YAŞLI KADIN: Hadi benim canım Timothy’ciğim, kırk yıldır bir kez dahi havaya sıçramadık. (Beraberce gülerler. O anda müzik başlar. Diğerleri kenara çekilir, iki yaşlı ebeveyn dans ederler. Birden

bir zil sesi duyulur ve kapıya ağır bir darbe vurulur.)

 

BETSY: Oo, bu sirk’in zili.

(Kapıya doğru koşar ve onu açar. GOLIATH, bir palyaço giysisiyle görülür.)

Anne, işte GOLIATH, benim kocam.

 

GOLIATH (Eğilerek): Sizlerle tanıştığıma çok memnun oldum Ma’m, Sör, sizlerle de.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-28-

 

 

 

 

YAŞLI KADIN: Aman bizler de ne mutlu olduk, tarif edemem. Bay Goliath, işittik ki siz ayaklarınızla çok hünerli şeyler yaparmışsınız.

 

GOLIATH (Ellerini Betsy’nin omuzlarına koyarak): Bak hele sen neler söylüyormuşsun gene! Ama, Madam, sirk’e gelin ve orada daha neler olduğunu görün.

 

YAŞLI KADIN (Ellerini çırparak): Evet, hadi, hep birlikte sirk’e gidelim.

(Sirk’in zili gene işitilir.)

 

ÇOCUKLAR (Birlikte bağırarak): Sirk’e! Sirk’e!

(Dışarıya koşarlar. BETSY ve GOLIATH da onları izler. YAŞLI KADIN kapının yanında dikilir, başına bağcıklı şapkasını koyar.)

 

YAŞLI ADAM (Sahnenin ortasında dikilerek): Oo, bana yazık oldu, çok yazık.

(YAŞLI KADIN ona arkadan yaklaşır, omuzuna dokunur.)

 

YAŞLI KADIN: Timothy, sirk’e gelmiyor musun?

 

YAŞLI ADAM (Sanki bir uykudan uyanır gibi): Gelmiyor muyum? Elbette geliyorum. Şu şapkamı bir alayım. (Sandalyasına gider, oradan şapkasını alır, dış kapıya doğru yürür.)

 

YAŞLI KADIN (Bone’sinin bağcıklarını ilmekleyerek): Oh, ne mutlu bir gün! Ne mutlu bir gün! Kendimi çok genç hissediyorum!

 

YAŞLI ADAM (Şapkasını başına koyarak): Gerçekten öyle görünüyorsun, Maria.

 

YAŞLI KADIN: Sözüme güven, valla sen de öyle görünüyorsun Timothy, sen de!

 

(Her ikisi birlikte gülerler. Yaşlı Kadın kocasının koluna girer.

Perde kapanırken, küçük, sert adımlarla, gülerek oynayarak dış kapıya doğru birlikte sekerek yürürler.)

 

 

 

-29-

BİR  DÜKKANDA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-30-

 

KARAKTERLER :

 

 

 

MADAM ROSE  (10)

GENÇ BİR HANIM  (5)

GENÇ HANIMIN NİŞANLISI   (4)

ÇIRAK, Tommi   (6)

BİR RAHİP, Rev. Roger Grumbleton   (7)

YAŞLI BİR HANIM   (6)

BİR HANIM AKTÖR, Cissie   (7)

BİR ALBAY, Reginald   (12)

ALBAYIN EŞİ   (13)

BİR KİMYACI   (8)

BİR KİRA TAHSİLDARI   (13)  -Rüyada oluşan bir karakter-

 

 

I. SAHNE     :    Madam Rose üzüntülüdür

II. SAHNE    :    Madam Rose rüya görmektedir

III. SAHNE   :    Madam Rose’a bir sürpriz var.

 

 

(Not.: Gerekirse, (İkinci Perde) oynanmayabilir. Aynı şekilde, (Genç Hanım) ve (Nişanlısı) da

programdan alınabilir.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-31-

BİR  DÜKKANDA

PERDE  I

Madame Rose Üzüntülüdür

(Perde açılınca MADAME ROSE’un şapkacı dükkanı görülmektedir. Sol duvarda, geride, sokağa doğru bir açıklık görülür. Sağ duvarda da dükkanın penceresine kadar uzanan bir açıklık ve bir iç

oda gözlemlenir. Sağda solda birçok aynalı küçük masalar ve önlerinde iskemleler görülür. Arka ortada daha büyükçe bir masa vardır.  Odanın etrafına da, üzerlerinde rengarenk şapkalar asılı şapka sehpaları

serpilmişlerdir.)

 

 

MADAME ROSE (Siyah ipek giysileri içinde ufak tefek bir hanımcık, gerilerde bir masa başında oturmakta ve bir şapka dikmektedir. Aynaya baktıktan sonra kuvvetli bir Fransız aksanıyla) : 

Eh, Mon Dieu!, Mon Dieu! Tanrım!  Bana neler oldu? (Tekrar dikişine dalar, bir süre sonra, ilerde sağındaki küçük bir masadan bir kordela parçası almak için yerinden kalkar. O anda kapı zili çalar,

soldan içeriye GENÇ HANIM ve NİŞANLISI girerler.)

 

GENÇ KADIN (Son derece yavaş bir sesle) :   İyi günler, efendim. Vitrinde üzerinde gelicikler bulunan bir şapka gördüm de.

 

MADAME ROSE (Çok istekli ve canlı bir davranışla) :   Evet Madmazel, size onu getireyim.

(Sağdan çıkar.)

 

GENÇ KADIN (Nişanlısına dönerek) :   Eminim sevgilim, şapkanın üstünde gelincikler pek yakışacak.

 

NİŞANLISI (Derinden gelen bir sesle) :   Oo, hayır sevgilim, güller daha iyi giderdi.

 

GENÇ KADIN :   Aa, öyle mi sevgilim? Öyleyse geri gidelim ve diğer şapkayı görelim.

(Dışarı çıkmak için yönelirler, tam o anda MADAME ROSE, elinde, genç hanımın tarif ettiği şapkayla içeri girmektedir.)

 

MADAME ROSE (Sıkıntılı) :    Madmazel?

 

GENÇ KADIN (Dönerek ve gülümseyerek) :   Bugün bir şey almayacağız, teşekkürler.

(Nişanlısı ile birlikte çıkarlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

-32-

MADAME ROSE (Bir hayret edası ile) :  Mon Dieu!  Mon Dieu!  Aman bu müşteriler! (Elindeki şapkayı masanın üstüne koyar, kurdelayı almak için sağdaki küçük masaya yönelir.

O anda ÇIRAK, elinde kocaman şapka dolu bir sepetle içeri girmektedir.)  Aa, Tommi, sen misin? Ne o, şapkayı geri mi getiriyorsun?

 

ÇIRAK (Gayet yavaş bir ton’la) :   Lütfen Madame Rose, bayan şapkayı satın almak istemiyor.

 

MADAME ROSE (Çabuk çabuk konuşarak) :   Şapkayı istemiyor mu? Ama ısmarlamıştı?

 

ÇIRAK :   Lütfen, Madame Rose, bayan şapkayı beğenmediğini söylüyor.

 

MADAME ROSE (Ellerini havaya fırlatarak) :   Eh, Par Example! Örneğin! Neyi beğenmemiş haspa? Rengini kendisi seçmişti. Biçimini de ha keza. Onu bitirmek için dün gece sabah üçe kadar durmadan

çalıştım. Sırtım ağrıyor, parmaklarım da öylesine tutulmuş ki. Tüm bunlardan sonra, o şapkayı bana geri gönderiyor. Mon Dieu! Mon Dieu! Tanrım, inanılmaz şey!. (Çırak ağlamaya başlar.)  Hayır, hayır

Tommi. Bu senin kabahatin değil ki!

(Çantasından bir parça bozuk para çıkararak) Al sana bir peni, git şekerleme al. Ve Tommi, sen eğer o hanımı bir kez daha görürsen ona… Hayır, hayır, ona ne olduğunu söylemek mümkün değil.

 

ÇIRAK :    Lütfen, Madame Rose, o nedir?

 

MADAME ROSE :    O bir canavar. O bir hipopotam. Hey Tommi, sana göre bana neler oluyor? Eğer bugün bir şapka satın almazlarsa, ben dışlanmış hissediyorum. Bugün buraya icra memuru gelecek, zira ben kiramı

ödeyemedim. Nasıl ödeyeyim? Hanımlar şapka satın almıyorlar, eğer alırlarsa parasını göndermiyorlar, ve eğer gönderirlerse, gene de kiramı ödeyecek kadar param olmuyor. Kiranın üstünde de, herkes gibi yemek

yemeliyim, giyinmeliyim. Eh, Mon Dieu! Tanrım! Gerçekten ümitsizim. (Çırak gene ağlamaya başlar.)

Hayır, hayır Tommi. Ağlama. Bu senin kabahatin değil ki. Hadi git evine şimdi. (ÇIRAK kapıya doğru gider, sonra birden döner.)

 

ÇIRAK (Geri gelerek) :   Oh, Madame Rose, kapı komşumuz KİMYAGER’in dükkanının kapısından geçiyordum ki..

                                                             

MADAME ROSE (Ellerini birbirine kenetleyerek) :   Ah, MISTIR SMITH’in dükkanından mı? (Mendilini çıkarır.) Hayır, Tommi. Bana MISTIR SMITH’den bahsetme. Beni üzüntümün özü orda. O olmasaydı, ben başka

kim için üzülürdüm? Diğerlerinin hepsi beni dışlarlardı. Ama MISTIR SMITH’i aynı gruba koyma. (Neredeyse ağlayarak) Ah, nazik, sevgili, melek MISTIR SMITH. ..Ama, Tommi, sen bana
ne diyecektin?

 

 

 

 

 

 

-33-

ÇIRAK :   MISTIR SMITH beni içeriye çağırdı ve dedi ki, senin hanımına söyle, onu ziyarete geleceğim.

 

MADAME ROSE (Heyecanlı) :  Ne? Ne dedin? Beni görmeye mi geliyor?

 

ÇIRAK :   Evet. Sizi bugün öğleden sonra görmeye gelecek. Size söyleyecek özel bir şeyi varmış.

 

MADAME ROSE (Gayet zayıf bir sesle) :   Ee, Tommi, ne acaba?

 

ÇIRAK : Bilmiyorum.

 

MADAME ROSE :   Bilmeyebilirsin ama, ne düşünüyorsun, ha? Bir tahmin et!

 

ÇIRAK (Bir az durakladıktan sonra) :   Bir hap hakkında olmalı sanırım.

 

MADAME ROSE :   Hayır, hayır, Tommi. Haplardan daha farklı bir şey olmalı. Tommi, sözcükleri nasıl söyledi? (Duraklar) O konuşurken özel hiç bir şey farkettin mi?

 

ÇIRAK :    Aa, evet, farkettim.

 

MADAME ROSE :   Evet Tommi, ne?

 

ÇIRAK :    O bana tartarik asit’li bir pastil verdi.

 

MADAME ROSE :   Oo, ne olabilir acaba? Mümkündür.. (TOMMI’nin kolundan tutarak) Tommi, bak sana söyleyeyim. Bizler beş yıldır yanyana komşuyuz; beş yıldır birbirimize deriz: “Günaydın!”, “İyi

akşamlar!”, “Aman ne güzel bir gün!”,”Ah, bu sabah çok soğuk!” Ve beş tüm yıl.. (Uzaklaşır.) Hayır, sen anlayamazsın bu şeyleri.

 

ÇIRAK :   Lütfen, Madame Rose, ne?

 

MADAME ROSE (Dikkatle ona anlatmak istercesine) :   Bak, ben ona aşığım. Beş yıl. Beş yıldanberi onu seviyorum ve ümitle bekliyorum. O beni seviyor mu? Bilmiyorum. O o kadar utangaç ki. Fakat, bak, o

bugün geliyor? Ama ben ne yapıyorum? Çabuk, hemen bir kek, süt ve reçel satın al. (Umutsuzca para çantasını karıştırarak) Aman Allahım, bir şiling bile kalmamış. Zut!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-34-

ÇIRAK (Bir az önce cebine koyduğu parayı geri çıkararak) :   Lütfen, Madame Rose, bir peni ister misiniz?

 

MADAME ROSE (Gülümseyerek) :   Hayır, Tommi. Çayı ve diğerlerini unut. (Sonra, birden telaşlanarak) Ağa eğer o gelmeden diğer yerlerden bir şeyler gelmezse.. Eh, Mon Dieu. Sen beş sene

bekle de, sonra birşey yapama.. Ne facia. (Dükkanın zili yeniden çalar. Madame Rose bir haykırışla geriye doğru atılır.)  Aman, geliyorlar! (Çırak gene gözyaşlarına boğulur.)

(Kapı açılır, içeriye orta yaşlı bir RAHİP girer. Girer girmez de Çırağa bakar.)

 

RAHİP (Yavaşça ve içtenlikle):  Oo, benim çocuğum!.. Ah, ne yazık, ne yazık!..

 

MADAME ROSE (Çabucak atılarak) :   Hayır, hayır, Tommi. Herşey yolunda, hadi git.

 

RAHİP (Çırağın arkasından bakarak) :   Küçük yavrucağı ben mi ürküttüm acaba?

 

MADAME ROSE (Büyük bir şevkle):   Hayır, hayır. Sizin için ne yapabilirim sayın bayım?

 

RAHİP (Şapkasını havaya kaldırarak) :  İyi günler, hanımefendi. Şey, ben… ben.. bir şapka satın almak istiyorum.

 

MADAME ROSE:   Maalesef efendim, ben erkekler için şapka satmıyorum.

 

RAHİP :   Ben bir bayan için şapka satın almak istiyorum.

 

MADAME ROSE :  O? Demek bir hediye almak istiyorsunuz.

 

RAHİP :   Evet.

 

MADAME ROSE :  Genç bir hanım? Yaşlı bir hanım?

 

RAHİP (Çok yavaş bir sesle) :   Annem için.

 

MADAME ROSE :   Beyefendi ne şekilde bir şapka arzu ederler? Şöyle sade bir şey?

 

RAHİP :  Oo, hayır. Gelecek hafta annemi şehire bir törene götüreceğim. Onun şöyle parlak, gösterişli bir şey giymesini arzularım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-35-

MADAME ROSE (Üzerinde güller bulunan kahverengi bir şapkaya dokunarak) :   Böyle bir şey mi, Mösyö?

 

RAHİP (Parmağıyla göstererek)  : Hayır, o değil; şu kırmızı olanı.

 

MADAME ROSE (Çok gösterişli, koyu kırmızı-fesrengi tüylü şapkayı işaret ederek) Bu mu, mösyö?

 

RAHİP :   Evet. Bunun fiyatı nedir?

 

MADAM ROSE (Tatlı bir gülümseme ile) :   Mösyö, bu bir Fransız modelidir. Fiyatı beş gine.

 

RAHİP (Şapkayı eline alır, evirir çevirir.) :   Beğendim bunu. Satın alacağım.

 

MADAME ROSE (Sevinçle) :   Ve bunun için şimdi ödeyeceksiniz?

 

RAHİP :  Tabii.

 

MADAME ROSE (Sevinçten uçarcasına) :   Sizi kucaklamak isterim!

 

RAHİP (Hayretle bakarak) :   Affedersiniz? Ne dediniz?

 

MADAME ROSE (Not defterini etrafta arayarak) :   Bu şapka size derhal teslim edilecek. Mösyö, adresiniz ne?

 

RAHİP (Yavaş bir tonla) :   Rahip R. Grumbleton.

(Madame Rose adresi yazmak üzeredir ki, dükkanın zili yeniden çalar. Bir YAŞLI KADIN içeriye girer.)

 

YAŞLI KADIN (Gülümseyerek ve parmağını sallayarak) :   Bak, bak, bak. RACIR, benim için ne satın aldığını mutlaka görmeliyim.

 

RAHİP (Canı sıkılmış bir halde) :  Anne, ben senden gelmemeni rica etmiştim!

 

YAŞLI KADIN (Yavaş ve tatlı bir sesle) :   Sevgilim, ben yalnızca bana ne aldığını görmek istedim. (Madame Rose’a) Hangi şapkayı seçti?

 

 

 

 

 

 

 

 

-36-

MADAME ROSE (Kırmızı şapkayı göstererek) :   Bey bunu beğendi.

 

YAŞLI KADIN (Şapkayı havaya fırlatarak) :   RACIR! Hayır! Hayır! Hayır!

 

RAHİP :   Eğer biz şehre o törene gidiyorsak, senin böyle gösterişli, parlak bir şeyler giymen gerekiyor. Koy bir başına, bak.

 

YAŞLI KADIN :   Sevgili oğlum, unutma, ben yetmiş sekiz yaşındayım. Böyle bir şapka kimbilir ne de pahalıdır.

 

MADAME ROSE :   Yalnızca beş gine, madam.

 

YAŞLI KADIN (Aldatılmış gibi haykırırcasına) :   Ah melek evlat. Çok pahalı. En çok otuz şiling eder.

 

RAHİP (Gururu kırılmış, düş kırıklığı içinde) :   Anne, ben sana gelme demiştim.

 

YAŞLI KADIN :    Düşüncene çok teşekkür ederim ama.. Fakat gerçekte, sevgilim.. (Rahibin kolundan tutar, onu dışarıya doğru çeker.) Eğer bana yalnızca bir sıcak su şişesi verirsen beni mutlu edersin.

 

RAHİP (Kat’i bir edayla) :   Hayır, anne!

 

YAŞLI KADIN :   Oo, şu Doktor Kuibl’in gayet güzel kokulu tuzları…

 

RAHİP :   Hayır, anne, şapkayı alacağız.

(Anne onu dinlemez, yürür gider, Rahip de onu izler.)

 

MADAME ROSE (Umutsuzca arkalarından koşarak) :  Madam! (Döner.)  Bugün hiç talihim yok benim. (Şapkayı iskemle üzerine bırakır.)  Ah, icra memurları gelecekler. Tabiidir ki haklarını

istiyecekler ve ben ne yapacağım? Sonra, Mıstır Smith’de gelecek.. (Dükkanın zili çalar. Ağlamaklı bir sesle geriye sıçrar): Eyvah, işte geldiler!

(İçeriye çok canlı, şen şakrak, parlak giysileriyle HANIM AKTÖR girer. Sürekli gülümsemektedir.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-37-

HANIM AKTÖR (Çabuk, yüksek perdeden ince bir sesle konuşmaktadır.) :   İyi günler. Camekanda, üzerinde kızıl renkli kirazlı ve pembe bandrollu ve tüylü bir şapka gördüm. Bakabilir miyim ona?

 

MADAME ROSE :  Evet, madam. Size getireyim onu.

 

HANIM AKTÖR :   Yeni elbisemin rengine tam uyacak gibi. Uzun zamandanberi böyle bir şapka arıyordum. Biliyor musunuz, ben daima sahnedeyim ve iyi giysilere sahip olmalıyım.

 

MADAME ROSE (İlgi göstererek) :  Oo, demek matmazel bir aktris.

 

HANIM AKTÖR :  Evet. (Gıdıklanmış gibi küçük küçük, neşe saçan bir sesle) :   He! he! he! he! SİSSİ GÜLÜMSER derler bana. O kadar eğleniyorum ki. Zaman zaman size uğrayıp bunlardan bahsetmek isterim.

Şimdi şapkayı bir deneyebilir miyim?

 

MADAME ROSE :   Evet, matmazel. (Sağdan kaybolur.)

(Hanım Aktör yerinden kalkarak farklı şapkalara bakar, ellerini değdirir. Sağ tarafta ayakta dururken dükkanın zili çalar ve Rahip içeriye girer.)

 

RAHİP :   Ben.. ben.. bir şapka satın almak.. (Aktris’in dükkan sahibi hanım olmadığını görünce toparlanır.) Affedersiniz. (Arkasını döner, düşüncelere dalar. Hanım Aktör ona bakmak ister, o

utangaçlıkla kaçar. Hanım aktör tekrar bakar, o yine arkasını döner.)

 

HANIM AKTÖR (Gülümseyerek) :   Affedersiniz. Siz bir rahipsiniz, değil mi?

 

RAHİP (Başını usulca çevirerek) :   Evet.

 

HANIM AKTÖR :   Siz Dimsbury’de mi oturuyorsunuz?

 

RAHİP (Bir az daha dönerek) :   Evet, bir zamanlar oturmuştum.

 

HANIM AKTÖR (Heyecanlanmış, ona parmağıyla hitap ederek) :   Bana söyleyin, siz bir zamanşar büyük, siyah bir sıpa ve bahçenizde sarısalkım yetiştirir miydiniz?

 

RAHİP (Onun yüzüne bakarak) :   Evet, durum öyleydi.

 

HANIM AKTÖR (Kollarını rahibin boynuna sararak) :   RACIR Amca! (Adamcağız geri çekilir.) Beni tanıyamadın mı? Ben SİSSİ’yim.

 

 

 

 

 

 

 

 

-38-

RAHİP :    Sissi? Ne? Küçük Sissi?  (Elini yerden bir ayak boyu kaldırarak) Hani şu boydanberi görmediğim Küçük Sissi ha?

 

HANIM AKTÖR :   Evet, evet, şimdi işte bu kadar büyüdüm! Herhalde bilmezsiniz, ben artık bir sahne artisti oldum.

 

RAHİP (Ciddi ve üzüntülü bir eda ile) :   Bunu duyduğuma çok üzüldüm, Sissi.

 

HANIM AKTÖR :   Oo, ama o kadar eğlenceli ki RACIR amca, bana  Sissi Gülümser diyorlar.

 

RAHİP :   Seni ne diye çağırıyorlar dedin?

 

HANIM AKTÖR :   Sissi Gülümser.

 

RAHİP :   Senin aile adın Grumbleton, Gülümser değil!

 

HANIM AKTÖR :   Amcacığım, benim her gece söylediğim şarkıyı dinlemek ister misin?

 

RAHİP :   Güzel bir şarkı olmasını arzu ederim, Sissi.

 

HANIM AKTÖR :   Oo, onu herkes çok seviyor. Bak, dinle!

(O anda MADAME ROSE elinde şapka, içeri girmiştir, geride ayakta dinler.) :

 

Pazartesi sabahları dışarı çıktığım anlar

Çok neşeli hissederim ben;

Danseder, hoplar, zıplar ve

Hurrah, hurrah, hurrah! derim ben.

 

Salı sabahı sokağa fırladığımda

Çok canlı hissederim ben;

Beni coşturmanız için bir sözcüğünüz bile yeter

Tüm varlığımla gülümserim ben.

 

Çarşamba sabahı sokağa gittiğimde

Ne hissederim, bilir misiniz?

Beyaz, leylak ve pembe renkli tüm tatlıları

Mideme indirmek. Siz de ister misiniz?

 

 

 

 

 

 

 

 

-39-

            Perşembe sabahları sokağa çıktığımda

Şimdi siz de bilebilirsiniz nasıl hissettiğimi,

Tüm sokak boyunca hoplayıp zıplayarak

Sapsarı, şık bir elbise zarif kılar benliğimi.

 

Cuma sabahı sokağa gittiğimde,

Ne hissedeyim, valla ne söyleyeyim?

Bir tren yakalayıp ona binmek

Mil’lerce uzağa neye gitmeyeyim?

 

Cumartesi sabahı sokağa çıktığımda,

Nasıl hissederim? Dur bakayım

Oo, evet, bir arkadaşla buluşmak ve arkadan

Bir cümbüş, bir eğlence; anasını satayım.

 

Pazar sabahları sokağa gittiğimde,

Uzaktan uzağa özlediğim kiliseye mi giderim?

Hayır, hata olur. Ben yalnızca dans eder,

Tüm gün şarkı söylersem, cehennemlik mi olurum?

 

( Son derece ciddi bir yüzle şarkıyı dinleyen RAHİB’e hitaben)

Evet amca, ne dersin ha?

 

RAHİP :   (Yavaş ve kederli bir sesle) :   Sissi, gerçekten üzgünüm.

(Dükkan kapısının zili çalar, içeri YAŞLI KADIN girer).

 

YAŞLI KADIN (Tatlı bir dille) :   Evet, RACIR, seni gene burada bulacağımı tahmin ettim.

 

HANIM AKTÖR (Heyecanla) :    Aa, büyükanne.

 

YAŞLI KADIN (Ellerini havaya fırlatarak) :   Oo, küçük Sissi, o sen misin? (Birbirleriyle kucaklaşırlar.)  Beraberce gidip bir çay içmeliyiz seninle.

 

HANIM AKTÖR (Rahibi kolundan çekerek) :   Haydi amca, haydi amca, hep beraber çay içmeye. (Üçü birlikte çıkarlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-40-

MADAME ROSE (Onları bir süre izler, sonra vazgeçer, döner; ümitsiz bir tavırla) :   Matmazel, madam, mösyö; e, ne oluyor burada Allah aşkına? Bugün tüm müşterilerimi

elimden alacak kötü bir talihe kurban mıyım yoksa? (Elindeki şapkayı masaya bırakarak uzaklaşır.) Adamlar gelecek ve beni götürecek. Ve, MISTIR SMİTH geldiğinde ise…

(Dükkanın zili çalar, çırak koşarak içeri girer.)

 

ÇIRAK (Coşkulu) :   Madame Rose, onu en sonunda yaptım.

 

MADAME ROSE :   Tommi’ciğim, ne yaptın?

 

ÇIRAK :   Ona söyledim.

 

MADAME ROSE :   Kime ne söyledin?

 

ÇIRAK :   O kadına!

 

MADAME ROSE :   O kadına ne söyledin?

 

ÇIRAK :   Ona bir hipopotam olduğunu söyledim.

 

MADAME ROSE (Üzüntülü bir şekilde) :   Tommi, şekerim, sen ne yaptın? Mon Dieu, mon Dieu. (Çırak ağlamaya başlar.) Hayır, hayır, Tommi, herşey yolunda, merak etme, hadi evine git. (Çırak

dışarı çıkar. O anda dükkanın zili yeniden çalar. İçeriye ALBAY ve EŞİ girer. Her ikisi de orta yaşlıdır. Hanım, çok şık giyinmiştir, kendini beğenmiş bir tavrı vardır. Çok kötü bir ruh durumu

içindedir.)

 

ALBAYIN EŞİ (Azametle yürüyerek) :   Gerçekten, RECİNIL, sen beş dakika içinde bir şapka satın alınabileceğini düşünüyorsun ha?

 

ALBAY (Ellerinde paketler dolusu yük, asık bir suratla) :    Benim yalnızca bildiğim otelimizden saat iki buçukta ayrıldığımız ve o andanberi on altı dükkan gezdiğimiz.

 

ALBAYIN EŞİ (Sert bir yanıtla) :   Saat üçtü.

 

ALBAY :  İkiydi.

 

ALBAYIN EŞİ :   Üçtü.

 

ALBAY :   Peki, öyle olsun.

 

 

 

 

 

 

 

-41-

MADAME ROSE (Gayet terbiyeli) :   Madam ne arzu ederler?

 

ALBAYIN EŞİ (Kocasına) :   Seninle gene hiç bir zaman, hiç bir şekilde alışverişe çıkmayacağım RECİNIL.

 

ALBAY (Kırmızı şapkanın üstüne oturduğunu farketmeyerek) :   Allaha şükür öyleyse.

(Ellerindeki paketleri iki yanına boşaltır, rahatlamış görünür.)

 

MADAME ROSE :    Madam ne arzu ederler?

 

ALBAYIN EŞİ :    Bir şapka satın almak isterim. Üzerinde pembe birşeyler olmalı. Çarşamba günü bir düğüne davetliyim de.

 

MADAME ROSE :   Evet, madam.

(Bir şapka getirir, Albayın eşi sağdaki masanın önünde oturmaktadır. Şapkasını çıkarır.)

 

ALBAY (Karısını düzelterek) :   Perşembe günü demek isitiyorsun.

 

ALBAYIN EŞİ :   Çarşamba!

 

ALBAY :   Davet edildiğimiz düğün Perşembe günü.

 

ALBAYIN EŞİ (Sinirlenerek) :   Gideceğimiz düğün Çarşamba günü.

 

ALBAY :   Peki, öyle olsun.

 

MADAME ROSE (Bir şapka getirerek) :   Bu madama çok yakışacak sanırım.

 

ALBAYIN EŞİ  (Başına koyarak, boy aynasının önünde de dikkatlice bakınarak) :   Evet, evet; bana yakışıyor. Mükemmel doğrusu.

 

MADAME ROSE (Sevincinden coşarak) :   Gerçekten mükemmel.

 

ALBAYIN EŞİ :   REGİNIL sevgilim, nasıl görünüyor?

 

ALBAY (Dürtülmüş gibi ona çabuk bir bakış verir.) :   Çok şirin, çok alımlı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-42-

ALBAYIN EŞİ :     Samimi olarak fikrin ne?

 

ALBAY (Sıkıntıyla tekrar bakarak) :     Çok sarı.

 

ALBAYIN EŞİ (Yerinden adeta sıçrayarak) :    RECİNIL!

 

MADAME ROSE :     Bekleyin, Madam, öteki odada tam size göre bir şapkam var. (Kenarda) Aman allahım, bu müşteriler. (İçerki odaya gider, Albayın Eşi oturur.)

 

ALBAYIN EŞİ (Bir az iğneleyici bir sesle) :    RECİNIL, bazan düşünüyorum da.. Neye benle evlendin?

 

ALBAY (Bir az ters.) :    Ben de aynı şeyi düşünüyorum.

 

ALBAYIN EŞİ (Bir az keskin.) :    Ne dedin?

 

ALBAY (Uzaklara bakarak.) :   Hiçbir şey.

(HANIM AKTÖR girer.)

 

HANIM AKTÖR (Geniş bir gülümseme ile) :    Buralarda kimse yok mu?

(ALBAYIN EŞİ onu süzmektedir. O, soldaki masaya oturur. Şapkasını çıkarır ve MADAME ROSE’un getirdiği şapkayı başına kor. ALBAYIN EŞİ’ne hitaben) Bu şık, güzel bir şapka değil mi?

(Kadın yanıtlamaz. O da, ALBAY’a döner) Bu şık, güzel bir şapka değil mi?

 

ALBAY ( Kibarlık olsun diye hafifçe eğilerek) :    Gerçekten zarif bir şapka.

 

HANIM AKTÖR :    Bana çok yakışıyor, değil mi?

 

ALBAY :   Büyüleyecek bir şekilde.

 

HANIM AKTÖR :   Biliyor musunuz? Ben sahne artistiyim?

 

ALBAY :   Gerçek mi? Çok ilginç.

 

HANIM AKTÖR :    Evet. (Kıkırdar.) He! he! he! he! Bana SİSSİ GÜLÜMSER derler.

(Şapkayı başına koyar, yerinden kalkar. Albay ve eşine bakarak) Sanırım siz karı ve kocasınız, değil mi? (İçerdeki odaya doğru yürümeye başlar, döner.) Tekrar görüşelim. Gerçekten çok

acelem var. (Çıkar.)

(ALBAY yerinden yarı kalkar, şapkasını kaldırarak aktris’i selamlar.)

 

 

 

 

 

 

-43-

ALBAYIN EŞİ (Kin dolu bir sesle) :    Çekilmez genç kadın!

 

ALBAY :   Oo, bana göre çok kibardı.

 

ALBAYIN EŞİ (Endişeli) :    Ne, ne dedin?

 

ALBAY (Uzaklara bakarak) :    Hiçbir şey!

(ALBAYIN EŞİ kendi şapkasıyla soldaki masaya doğru gider. Masadan, HANIM AKTÖR’ün seçtiği şapkayı alır, onu dener.)

 

ALBAYIN EŞİ :   Bu şapkayı satın almak istiyorum.

 

ALBAY (Yerinden kalkarak) :   Nihayet!

(İki yanına bıraktığı paketleri toplar. İç odadan o sırada MADAME ROSE ve HANIM AKTÖR birbirini izleyerek girerler.)

 

HANIM AKTÖR (Madame Rose’a hitaben.) :   Tabii. Derhal ödeyeceğim!

 

MADAME ROSE  (Çok mutlu) :   Oo, madmazel, size çok teşekkürler ederim.

 

ALBAYIN EŞİ (Başına kendi şapkasını koyarak ve diğer şapkayı Madame Rose’a göstererek.) :   Ben bu şapkayı satın almak istiyorum.

 

HANIM AKTÖR (Tatlı bir sesle) :    Affedersiniz madam, ben onu sizden evvel satın aldım (Eliyle şapkanın bir ucundan tutar.)

 

ALBAYIN EŞİ :   O benim. Bırak! (Beraberce şapkayı çekiştirip dururlar.)

 

HANIM AKTÖR ve ALBAYIN EŞİ (Beraberce) :   O benim, bırak! Sana bırak diyorum, o benim! (Şapka yırtılır ve üstündeki garnitür parçalara ayrılarak yere dökülür.)

 

ALBAY (Gülerek.) :   Ha! ha! ha! ha!

 

HANIM AKTÖR :   He! he! he! he! Siz şapkayı alabilirsiniz, benim acelem var! (Kapıya doğrulur, Albay’a hitaben) Allahaısmarladık.

 

ALBAY (Hafifçe eğilerek) :    Tanıştığımıza çok memnun oldum hanımefendi.

(HANIM AKTÖR çıkar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

-44-

MADAME ROSE (Umutsuz bir duyguyla, elinde başka bir şapkayla gelir.) :     Madam, işte burada başka bir tane.

 

ALBAYIN EŞİ (Şapkayı onun elinden alarak, yere fırlatarak ve üzerinde tepinerek, haykıraraktan) :      Bana hakaret ettiniz. Bana hakaret ettiniz.

 

MADAME ROSE (Yerdeki şapkayı alarak ve onu gene sunarak):     Madam….

 

ALBAYIN EŞİ (Şapkayı tekrar yere fırlatarak) :     REGİNIL! bana hakaret edildi.

(Dışarı çıkmak üzere döner. O anda içeriye GENÇ HANIM ve NİŞANLISI girerler.)

 

GENÇ KADIN :     Sevgilim, ben hala düşünüyorum ki.. gelincikler..

 

ALBAYIN EŞİ (Hala homurdanmaktadır.) :     Bana hakaret edildi. Bana hakaret edildi..(Çıkar.)

 

MADAME ROSE (O anda Albay’ın oturduğu iskemlede, tamamen ezilmiş kırmızı şapkayı farkederek, üzüntülü ve yüksek bir sesle adeta haykırarak) :     Mösyö! Beş gine.. (Şapkayı elinden

düşürür.)

 

ALBAY (Dışarı çıkarken) :     Otelden ayrıldığımızda saat ikiydi ve o zamandan beri on yedi dükkan dolaştık. (Çıkar.)

 

MADAME ROSE (Yerlere serilecek gibi sallanarak.) :     Oo, tüm bunlara dayanamam ben. Bittim artık. Gelirlerse gelsinler. Bit…tim   bee-ee-nn. (Kendini masanın ardında bir sandalyaya atar,

yüzünü kollarına gömer, bir süre yavaş seslerle hıçkırır, sonra uykuya dalar.)

(Bir ara- Dükkanın zili çalar. İçeri mahçup bir KİMYACI, sessiz adımlarla ilerleyerek girer. Başında şapkası ve elinde eldivenleri vardır. Zarif bir kağıda sarılı iki karanfil taşımaktadır.

Yavaş yavaş Madame Rose’u farkeder. Ayak parmakları ucunda yürüyerek çiçekleri masanın üzerine koyar. Bir eldivenini çıkararak Madame Rose’un nabzına bakar, sayar, rahatlamış gibi başını sallar. Yerdeki

şapkaları da birer birer toplar.)

(O anda dükkanın zili gene çalar ve ÇIRAK içeri girer. KİMYACI ona doğru seğirtir.)

 

KİMYACI (Yumuşak bir sesle) :     Şışşşt!

(ÇIRAK adım adım geriler. Kimyacı Madame Rose’a eliyle havadan bir öpücük yollar. Şapkasını çıkarır ve onu masanın üzerine, sola koyar. Kendine de bir iskemle alarak, dış kapıya yakın, oturur ve

öteki eldivenini de çıkarmaya başlar.)

 

-Perde Kapanır-

-45-

PERDE :   II

Madame Rose Düş Görmektedir

(Perde açılır. Müzik çalmaktadır. Işık pek donuktur. MADAME ROSE, birinci perdenin sonundaki aynı konumdadır. Masalar, aynalar ve şapka sehpaları gitmiştir. Şapkalar, fantasztik bir şekilde

duvarlara asılı dururlar. Sağda, solda büyük şapka kutuları düzenli olarak yığılmıştır.)

(Dükkanın zili çalar. MADAME ROSE ayağa kalkarak gelene hazırlanır.

 

(Bir sessizlik arasından sonra, RAHİP, ayağı yerde birşeylere takılarak, neredeyse düşecekmiş gibi içeri girer. Şapkasında kocaman kırmızı bir tüy vardır.

 

(MADAME ROSE, sinirli bir şekilde onu selamlar. Sessizce konuşurlar. Rahip, sağdaki şapka kutusunu işaretler. Madame Rose koşar ve onu açar. Kutudan ALBAYIN EŞİ fırlar. Madame Rose şimdi

sola koşar ve oradaki büyük kutuyu açar. Onun içinden de ALBAY çıkar. RAHİP bu arada kaybolur.

 

(ALBAYIN EŞİ, ALBAY’ı odanın etrafında iki kez kovalar. Sonra, birbirlerini izleyerek çıkarlar.

 

(MADAME ROSE solda duvar gibi duran perdeden bir şapka alır. HANIM AKTÖR o şapkanın altında belirir. O da dışarıya doğru koşar. Aktris ve Madame Rose sessizce bir tartışmaya dalarlar. Hanım Aktör,

sağ duvardaki bir şapkayı işaretler. Madame Rose ona doğru koşar ve çeker alır. Şapkanın altından bir HİPOPOTAMUS belirir. Hayvanın vücudu, ALBAY’IN EŞİ’ninkidir. Hanım Aktör şimdi

kaybolur.

 

(HIPPOPOTAMUS, MADAME ROSE’un ardından koşar. Sonunda onu yakalar ve el sıkışırlar. Ondan sonra hayvan, başında bir şapka prova eder. Müzik anide cırlak bir darbe sesiyle ortalığı inletir. Soldan,

uzun bir kolun ucunda: ‘KİRA!’ diye bir pankart belirir. Mademe Rose korkuyla yere çömelir. Hipopotamuz kaybolur.

 

çeriye KİRA  TAHSİLDARI girer. Çok uzun boyludur ve korkutucu, sert bir yüzü vardır. Çok hareketli, çevik jestlerle dolu bir dansla, odada döner durur.

 

(MADAME ROSE, sağda, geride, korkuyla titrer.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-46-

(KİRA TAHSİLDARI zaman zaman MADAME ROSE’u korkutucu tavırlarla izlemektedir.

 

(MADAME ROSE, sonunda, sahnenin ortasında, dizleri üzerine düşerek bayılır.

 

(KİRA TAHSİLDARI, kamburlaşmış kollarla, onunüzerine atılmak üzeredir ki, birden ışıklar söner.

 

(MADAME ROSE, müziğin üstüne çıkan bir sesle, ağlamaklı ve sıkıntılı, haykırır :

M ı s t ı r   S m i t h !

 

-PERDE KAPANIR-

-47-

SAHNE :  III

Madame Rose’a Bir Sürpriz Var

(Herşey Birinci Perde’nin sonundaki gibidir. MADAME ROSE hala uyumaktadır.)

(KİMYACI, hala onun uyanmasını beklemektedir.)

 

MADAME ROSE (Uykusunda mırıldanarak) :     Mıstır Smith…

(KİMYACI etrafına bakınır. Öksürür.)

(MADAME ROSE yavaş yavaş uykusundan uyanır. Önündeki karanfilleri görür. Gülümseyerek, bu sürpriz önünde, neşeli bir ses çıkarır):     Oooh! (Döner, Kimyacı’yı görür. Ayağa

kalkar.)

 

KİMYACI (O da ayağa kalkar, saygıyla eğilir) :     Madame Rose, burada bulunduğum için sizden özür dilemeliyim. Eee, sizi uyandırmak istemed-dim-dim, ama yalnız da bırakmak istemed-

dim-dim.

 

MADAME ROSE (Hala yarı uykulu) :     Ah, acaba uzun zamandanberi mi uyuyordum?

 

KİMYACI :     Yarım saat kadar.

 

MADAME ROSE (Elini kaşına götürerek) :      Aman, ne kötü bir rüya gördüm.

 

KİMYACI :  Bir çok müşterileriniz geldi. Herkesi emniyetle döndürdüğümden emin olabilirsiniz.

 

MADAME ROSE (Ciddi) :     Siz onları geri gönderdim mi dediniz?

 

KİMYACI :     Ama onlara hizmet verecek bir durumda değildiniz.

 

MADAME ROSE (Gerçekten kendine gelmeye çalışarak) :     Doğru. Hazır değildim. Ama, sizin burada olduğunuzdan son derece mutluyum. Size ne kadar sevinçli olduğumu tarif edemem. (Kapıya doğru

giderek.) Ama, korkarım ki…

 

KİMYACI (Sola doğru kayarak ve bir az dönerek) :      Madame Rose, sizi birşeyler mi sinirlendirdi? N’oldu?

MADAME ROSE :     Oh, hayır. Hiç birşey. Yalnızca… Sinirlerim… (Kapıya bakmaya devam eder.)

-48-

KİMYACI :     Madame Rose, bana, size bir az potasyum ruhu vermeme izin veir misiniz? (Cebinden küçük bir şişe çıkararak.)  Bir iki yudum alın, sinirlerinizi yatıştırır.

 

MADAME ROSE (Etkilenerek.) :     Oo, Mıstır Smith, siz gerçekten çok nazik bir insansınız. Yok, teşekkür ederim.(Kapıya doğru, Çırağa seslenerek) İçeriye kimseyi alma. (KİMYACI’ya) Hiç

birşey değil. Yalnızca.. İşte böyle orta yaşlı, satıcı, küçücük bir hanımın hayatçığı. Hiç şakası yok. Oturmaz mısınız efendim?

 

KİMYACI :    Teşekkür ederim.

(Arkada, masanın karşılıklı iki tarafına otururlar. Kimyacı, saçlarını eliyle arkaya doğru taramaktadır. Madame Rose ise, gülümsemeye devam etmektedir.)

 

KİMYACI :    Ben… Ben…(Önüne bakar.)

 

MADAME ROSE :     Siz bir şeyler demeye başlamıştınız. (Bir sessizlik arası.)

 

KİMYACI (Bir az öksürerek.) :     Bu gün öğleden sonra, hava bir az soğudu gibi. Öyle değil mi hanımefendi?

 

MADAME ROSE :    Yaa, size soğuk mu geliyor; bana tam tersi, sıcak geliyor.

 

KİMYACI :    Belki sizin bir az ateşiniz olabilir, Madame Rose.

 

MADAME ROSE :     Herhalde imkansız, sanırım.

 

KİMYACI :    Sizin elinizi yoklamama izin verir misiniz?

 

MADAME ROSE (Duygulanmış) :     Ah, siz çok kibarsınız.

(KİMYACI ayağa kalkar ve hanımın elini tutar.)

 

KİMYACI (Heyecanla) :     Madame Rose, gerçekten alarme oldum. Bir termometre getirmeme izin vermenizi ica ederim.

 

MADAME ROSE :     Oo, hayır, gereği yok, lütfen.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-49-

KİMYACI :    Hiç olmazsa bir iki damla potasyum ruhu vermeme izin verin. (Cebinden şişeyi tekrar çıkarır.)

 

MADAME ROSE :     Sizi temin ederim ki, hiç birşey değil. Geçecek. Oturmaz mısınız?

 

KİMYACI :    Teşekkür ederim. (İskemleye oturur. Bir ara.) Ben… Ben…

 

MADAME ROSE :     Siz bir şeyler diyordunuz?

(O anda GENÇ HANIM ve NİŞANLISI içeri girer.)

 

GENÇ HANIM :     Fakat, sevgilim, gelinciklerin çok daha parlak, gösterişli olacağına inanmıyor musun?

 

NİŞANLI :     Hayır, hayır sevgilim; güller.

 

MADAME ROSE (Onları dışarı sürerek):      Burada ne gelincikler ve ne de güller yok. Ben sizi temin ederim: ne gelincik, ne gül. Şapka da yok. Ah Allahım! Mon Dieu! Ah, bu müşteriler! (Tekrar

oturur.) Evet, Mıstır Smith, ne diyordunuz?

 

KİMYACI :     Size artık akşamları şarkı söylemediğinizi bildirmek istiyordum.

 

MADAME ROSE :     Oo, hayır; artık şarkı söylemiyorum. (Neredeyse gözleri yaşararak.) Çok problemlerim var. Ama, Mıstır Smith, ben de sizin kemanınızı son zamanlarda hiç mi hiç duymadım.

 

KİMYACI :     Benim de problemlerim oldu.

 

MADAME ROSE :     Sizin de mi? Üzgünüm.

 

KİMYACI (Yavaş bir sesle.) :     Çok zor günler geçirdiğimi söyleyebilirim.

 

MADAME ROSE :     Ya?

 

KİMYACI :     Evet.  (Susar.)

 

MADAME ROSE :     Hayat güçlüklerle dolu, değil mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-50-

KİMYACI :     Evet, öyle.

 

MADAME ROSE :      Sizi o harika çaldığımız kemdandan uzak tutacak kadar büyük bir üzüntü demek.

 

KİMYACI (Eğilerek) :      Madame Rose! Beni mahçup ediyorsunuz.

 

MADAME ROSE  (Duygu dolu) :     Birçok akşamlar, duvara yakın oturarak o mükemmel müziği duymak için kulağımı oraya verirdim.

 

KİMYACI (Mahçup mahçup gülümseyerek.) :     Ben de, birçok akşamlar, o güzel sesinizi duymak için duvara yakın oturduğumu itiraf etmeliyim.

 

MADAME ROSE :     Mıstır Smith, siz çok şeker bir insansınız. Ama eğer bilseydik, beraberce düet yapardık, öyle değil mi?

 

KİMYACI :     Bu gerçekten çok hoş olurdu.

 

MADAME ROSE (Sıcaklıkla) :     Bu gerçekten büyüleyici olurdu.

 

KİMYACI (Heyecanla) :     Birbirimizi ilaç’lar yüzünden uzak tuttuk.

 

MADAME ROSE (Kibarca bir itirafla) :     Ve şapkalar.

 

KİMYACI (Birden silkinerek.) :      Oo, fakat ben neler söylüyorum?  Rüyalar! Rüyalar! (Ayağa kalkar.)  Beni harap eden, rüyalarım oldu, rüyalarım.

 

MADAME ROSE :      Siz.. siz nasıl harap oldunuz, Mıstır Smith? Ne demek istiyorsunuz?

 

KİMYACI :     Yakın geçmişte, yeni bir ilaç keşfettiğimi düşünmüştüm. Ağrı kesecek bir ilaç. Aylarca onun üzerinde çalıştım. Tüm kazancımı onun üzerine sarfettim. Onu tam tüm dünyaya sunacaktım ki, bir de ne

göreyim? İlaç, ağrının yanında, insan hayatını da alıp götürmüyor mu?

 

MADAME ROSE :      Bu gerçekten maalesef öyle olmuş. Peki, pek çok ölen oldu mu?

 

KİMYACI :     Çok şanslıyım ki ölen yalnızca bir kedi oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

-51-

MADAME ROSE (Sempati ile) :     Vah yavru kedicik vay.

 

KİMYACI :     Ama ben buraya o trajediden bahsetmeye gelmedim, Madame Rose.

 

MADAME ROSE (Ayağa kalkarak) :     Evet, Mıstır Smith?

 

KİMYACI (Bir az sinirli bir eda ile, o da kalkar.) :     Siz.. Siz.. Karanfilleri sever misiniz?

 

MADAME ROSE :     Onlara hayranımdır.

 

KİMYACI :     Madem öyleyse..  Kabul etmek lutfunda…

 

MADAME ROSE (Karanfilleri göğsüne bastırarak) :     Mıstır Smith!

 

KİMYACI :     Fakat, Madame Rose, ben size o karanfiller hakkında konuşmak için gelmemiştim. (Tatlılıkla.) Madame Rose.

 

MADAME ROSE (Nefesi kesilecekmiş gibi) :     Evet, Mıstır Smith?

 

KİMYACI (Büyük bir gayretle) :     Kısaca söylemek istersem… Kısaca söylemek istersem…

(ÇIRAK içeriye koşarak girer.)

 

ÇIRAK (Heyecanla) :      Madame Rose, o hipopotamus kadın kapının önünden geçiyor!

 

MADAME ROSE (Yalnızca yarım dönerek ve çırağı savmaya çalışarak) :     Tommi, onu buralardan uzak tut!

(ÇIRAK koşarak dışarı çıkar.)

 

MADAME ROSE (Güç işitilebilir bir sesle.) :     Evet, Mıstır Smith?

 

KİMYACI :     Madame Rose, size ilk kez beni çok rahatsız eden bir gerçeği söylemeliyim. Ben başaramadım.

 

MADAME ROSE :     Başaramadınız?

 

KİMYACI :     Evet, başaramadım. İşimi yarın satıyorum. (Bir jest ile.)  Başaramadım!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-52-

MADAME ROSE :     Yani, siz kiranızı ödeyemiyorsunuz, öyle mi?

 

KİMYACI :     Heyhat! Doğru.

 

MADAME ROSE (Heyecanlı) :     Mıstır Smith, ne kadar mutlu olduğumu size söyleyemem. Yani, demek istiyorum ki, kalbim daima sizinle beraber. Sevgili Mıstır Smith, ben de kiramı ödeyemiyorum. Bugün

gelecekler, belki de beni dışarı atacaklar.

 

KİMYACI (Şaşırmış.) :   Siz de mi? Madame Rose, söyleyebileceğimden çok daha duygulandım bu haberinize.

 

MADAME ROSE :     Biz ikimiz de aynı durumdayız. Aynı buhar tenceresindeyiz diyebiliriz yani.

 

KİMYACI (Heyecandan zor nefes alarak.) :      Söyleyebileceğimden çok daha duygulandım. Çünkü.. ben..şimdi size..söyle..

 

MADAME ROSE :     Evet, Mıstır Smith?

 

KİMYACI :     Size sormak isterdim ki…

(ÇIRAK içeriye koşarak girer.)

 

ÇIRAK (Heyecanlı heyecanlı) :      Madame Rose, icra memurları geldi!

 

MADAME ROSE (Kimyacı’nın omuzlarının üzerinden) :     Hemen kapının sürgüsünü koy. Çek sürgüyü.

(ÇIRAK dışarıya koşar.)

 

KİMYACI (Zorla nefes alarak) :      Size söylemek isterdim ki…

 

MADAME ROSE (İki yana sallanarak.) :     Çabuk, çabuk söyle; yoksa bayılacağım!

 

KİMYACI (Onu kollarından tutarak, yüksek ve kudretli bir sesle.) :     Madame Rose, ben sizi seviyorum.

 

MADAME ROSE (Yüzünde belli bir mutlulukla kendini onun kollarına atar. Dışardan ‘Bang! bang! bang! sesleri duyulur. Çırak içeri koşarak girer.)

 

ÇIRAK (Çok heyecanlı ve sinirli.) :     Madame Rose?

 

KİMYACI (Hala Madame Rose’ u tutmaktadır. Çırağı azarlarcasına.) :     Hışş! O gürültü ne?

 

 

 

 

 

 

-53-

ÇIRAK :     Onlar geldi.

 

MADAME ROSE (KİMYACI’nın omuzundan bakıp yanıtlayarak.) :     Tommi, git onlara söyle. Beş dakika sonra gelsinler.

 

(ÇIRAK, gözyaşlarına boğularak koşar gider.

(MADAME ROSE ve KİMYACI, hala birbirlerine sarılmış, birşeyler mırıldanır ve gülümserler. Karanfiller hala elindedir. Onlar bu şekilde oyunun sonuna kadar kalırlar.)

(Dükkanın zili çalar.

            (İçeriye RAHİP girer. Koşarak çıkan çırakla nerdeyese çarpışacaktı.)

 

RAHİP (Yaklaşarak) :      Gerçekten.. ben..bir şapka.. (Çift’i görerek.) Aman Tanrım!

(Kapıdan içeriye YAŞLI KADIN ve onu izleyen KADIN AKTÖR de girerler.)

 

YAŞLI KADIN (Çift’e hayretle bakarak.) :      Allah günahlarını affetsin!

 

RAHİP (YAŞLI KADIN’a dönerek.) : Korkarım, bir trajedi.

 

KADIN AKTÖR (Onları sevinçle gözlemleyerek.) :     Aman ne tatlı bir komedi demek istiyorsunuz. He! he! he! he!

 

YAŞLI KADIN (Yavaş ve tatlı bir sesle.) :      Bir aşk hikayesi gibime geliyor.

 

RAHİP :     Her ne hal ise, sanırım biz geri çekilmeliyiz.

 

(Perde kapanırken, son üç müşteri birbirlerini izleyerek dükkanı terkederler.)

 

 

-54-

MÜZİK  KUTUSU

-55-

KARAKTERLER  :

 

 

PETER    (10),

CLARE    (9),

 

BABA, Henry                    )

ANNE, Annabel                 )      Büyükler tarafından oynanacaktır.

POLİS MEMURU             )

 

MICKETY MIDGE    (6), Cüce Peri.

 

——–

            Not.:   Yüksek sesle duyulabilecek büyük bir müzik kutusu bulmak gerçekten zordur. Bundan dolayı, piyanoyla küçük, çıngırtıyı andıran bir melodi gayet yumuşak olarak çalınmalıdır. Eğer

piyanonun içine tellerin üzerine bir gazete yayılırsa, piyano, müzik kutusuna  daha çok benzemiş olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-56-

MÜZİK  KUTUSU

 

 

SAHNE :     Şehir dışı eski bir evin oturma odası. Sol tarafa doğru bir kapı görülür. Sağda ise bir masa vardır. Solda önde bir koltuk; ortada-geride eski büyük bir sandık mevcuttur.

———

(Perde kalktığında oda karanlık içindedir. PETER içeri girer, sendeliyerek odayı iki kez sinirli bir şekilde dolaşır. Sonra arkasına doğru yüksek tonda fısıldar.)

 

PETER :     Klare, çabuk ol. Gelmiyor musun? (CLARE de içeri girer.) Ooh, ışığın düğmesi de nerede? Ah, buldum işte. (Işığı yakar.)

 

CLARE (Geceliği içinde, esneyerek ve gözlerini ovarak.) : Oh, Pitır, beni böyle nasıl gece yarısında uyandırırsın? Çok uykum vaaaar. (Esner.) Sonra da bana aptalca eskilerden kalma bir in cin

hikayesi söyleyeceksin gene.

 

PETER (O da pijamaları içindedir.) :     Ben sana yatağa gitmeden önce uyandıracağımı söylemiştim, sen de bana ‘Oh, ne güzel bir eğlence olur!’ demiştin. Unuttun mu?

 

CLARE :    Ama böyle hissedeceğimi bilmiyordum o zaman. (Esnemeğe devam eder, kendini koltuğa atar, gözlerini kapar ve yayılır.)

 

PETER :    Hem de, senin dediğin gibi öyle aptalca derlenmiş eski bir hikaye değil. Biliyorum, bana inanmayacaksın. Zaten sen hiç bana güvenmezsin. (Clare’nin yayıldığı koltuğun kenarındaki kolu

üzerine oturur.) Dinle. Dün bahçede toprağı kazarken, derinlere gittiğimde, ben bu eski ve kirli anahtarı buldum. (Cebinden bir anahtar çıkararak gösterir.) İçeri getirdim, annemize göstermeyi

düşünmüyordum ama, şu gördüğün sandığın yanından geçerken, ne duydum biliyor musun? (Yavaşça) Küçük bir tıkırtı: tep, tep, tep!

 

CLARE (Uykulu bir halde) :     Herhalde yolunu şaşırmış bir fare idi.

 

PETER (Duyguları incinmiş, ayağa kalkar.) :     Bir fare oraya nasıl girer? Anımsıyor musun, babamız bize hatırlayamadığı eski zamanlardanberi bu sandık hiç mi ama hiç açılmmıştı demişti. Sonra,

minnacık bir ses işittim: ‘Beni burdan çıkarın, beni burdan çıkarın!’

 

CLARE (Koltukta doğrulup oturarak) :  Oh, Pitır, aman ne masal. Sen gerçekten benim buna inanacağımı sanıyor musun?

 

 

 

 

 

 

 

 

-57-

PETER (Sitem ederek) :     Biliyorum, biliyorum, inanmayacaksın.

 

CLARE (Yarı uykulu bir sesle) :     Peki, devam et!

 

PETER :     Peki. Sonra, küçük ses şunları söyledi :     ‘Gecenin yarısında aşağıya gel ve beni çıkar. Sen bunu yaparsan, ben de sana hayat boyunca düşleyemeyeceğin bir hazine hediye edeceğim sana!’

(Başını arkaya silkerek.) Tabii, sen buna da inanmayacaksın.

 

CLARE (Yarı uykulu.) :     Ne dedin sen?

(Tam bu sırada, gerilerden, sandığın içinden hafif hafif sesler gelir: Tep, tep, tep! Çocuklar yelerinde kımıldarlar.)

 

BİR SES (Küçük tonda, tiz bir ses, sandığın içinden seslenir.) :    Beni dışarıya çıkarın, beni dışarıya çıkarın!

 

CLARE (PETER’e doğru koşar, ona sığınır.) :      Gel buradan gidelim, hoşlanmıyorum bundan.

 

PETER (Heyecanlı.) :     Ben sana demedim mi, ben sana demedim mi; demek ki doğruymuş.

 

CLARE (Korku içinde.) :     Peki, peki; ama ne yapacağız şimdi?

 

PETER :     Tabii onu dışarıya salacağız.

 

CLARE (Büyük bir korkuyla.) :     Hayır, hayır!

 

PETER :     Haydi Klare, kendine gel. Korkma, yanında ben varım. Sen bana yapış. (Beraberce sandığa yaklaşırlar, Clare Peter’in ardına saklanır.) Oo, çok heyecanlı değil mi? (Sandığa çok

yaklaştıklarında, eski vuruşlar tekrarlar.) Tep, tep, tep! (Çocuklar korkuyla bir az geriler.)

 

BİR SES (Sandığın içinden.) :     Beni dışarı çıkarın, beni dışarı çıkarın!

 

CLARE :     Oh, Pitır, ben çok korkuyorum!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-58-

PETER (Kendisi de korkmaktadır ama korkmuyormuş görünümünü vermektedir.) :     Korkacak bir şey yok, Klare. Gel şimdi, yaklaşalım. (Sinirli sinirli anahtarı sandığın kilit deliğine

koyar.)  Yapacağımız tek şey, anahtarı döndürmek. (Anahtarı döndürür, sandığın kapağını açar. Yeşiller giyinmiş küçücük bir cüce peri, MICKETY MIDGE, önce başını çıkarır,

gözlerini kırpıştırarak etrafına bakınır; sonra sandıktan fırlayarak, eller havada, odayı dört döner.)

 

MICKETY MIDGE (Küçük, incecik sesiyle, odanın etrafında dans ederken sevinç naraları atar.) :

Ah, beni çıkardılar. Beni çıkardılar.

Özgürüm, özgürüm artık. İstediğim gibi dolaşabilirim.

Hiçbir zaman geri dönmeyeceğim; hiçbir zaman,

Ah, beni çıkardılar. İstediğim gibi dolaşabilirim.

(Birden PETER ve CLARE’nin önünde durarak ve başını sallayarak.)

İyi akşamlar küçük bey ve küçük hanım.

 

PETER ve CLARE (Bir az sinirli.):     İyi akşamlar.

 

MICKETY MIDGE :     Biliyor musunuz ki, ben Miketi Mic, o sandık içinde üç yüz yıl hapis kalmıştım? (Kollarını açıp gerinerek.)  Oo, açık havada ayak üstünde durup temiz havayı ciğerlerinize

çekebilmek ne güzel şey! (Etrafı dolanmaya devam eder.)

 

PETER :    Peki, sen küçük, minnacık, garip mahluk; sen kimsin?

 

MICKETY MIDGE :     Benim ismim Miketi Mic. Ben bir ağaç perisiyim.

 

CLARE :     Nasıl oldu da sandığın içine girdin?

 

MICKETY MIDGE :     Şimdi beni dinleyin. Üç yüz yıl önce, buradan pek de uzak olmayan bir yerlerde, büyük bir ormanında bir ağacın içinde yaşıyordum. Bir gün merakımdan pencereden içeri hoplayıp ne olup

bitiyor diye şöyle bir dolanırken, ihtiyar bir kadıncağız odaya geldi.

 

PETER (CLARE’nin kulağına fısıldayarak.) :     O bizim büyük büyük büyük büyük büyükannemiz olsa gerek.

 

MICKETY MIDGE :     Beni görür görmez öylesine bir çığlık kopardı ki ben de en az onun kadar korktum ve şu sandığın içine sıçradım. Onun ne yaptığını biliyor musunuz?

 

 

 

 

 

 

 

 

-59-

PETER ve CLARE :     Ne?

 

MICKETY MIDGE (Yüz göz işaretleri yaparak) :      Kapağı çarparak kapadı, kilitledi, dışarıya fırladığı gibi bahçeye gidip anahtarı bahçeye gömdü.

 

CLARE :     Oh, ne berbat bir cadıymış o.  Ama bu yıllar boyunca sandıkta sen ne yaptın?

 

MICKETY MIDGE :     Aa, evet, göreceksiniz. (Sandığa gider ve küçük bir müzik kutusu getirir. Yüzüyle çocuklara işaret eder.) Yakın gelin bakalım. (Onlar yaklaşırlar.) Bir az daha yakın.

(Gene yaklaşırlar.)  Daha, daha yakın, çok yakın. (Her ikisi de, bir az sinirli, her iki yandan üzerine eğilirler.) Gördüğünüz gibi, bu küçük müzik kutusu da üç yüz yaşında. Onu bu hale

getirmek için ben üç yüz yıl verdim. Ve şimdi, size önceden de vadetttiğim gibi, beni dışarıya çıkardığınızdan ötürü, one size vereceğim. Eğer birileri sizin önünüze çıkarsa, yapacağınız tek şey, onlara

bunla dokunmak ve çalmaktır. Dokunduğunuz anda o kişiler dansa başlayacak ve siz çalmaya devam ettiğini sürece, oynamaya devam edecekler. Ancak siz durunca onlar da durabilirler. Anladınız mı?

 

PETER :     Tamamen değil.

 

MICKETY MIDGE :     Peki, gelin bir deneyelim.

(Cüce, müzik kutusuyla önce PETER’e , sonra da CLARE’ye dokunur ve çalmaya başlar. Her iki çocuk da hemen dansa başlarlar.)

 

CLARE :     Aman ne hoş şeymiş bu!

 

PETER :     Ben de kendimi havada dansediyor hissettim.

 

MICKETY PLAYING (Hala çalarak) :

Dans ederek, dans ederek

Sizler orada kalacaksınız .

Tüm gece,

Ve tüm gün,

Bizler sonsuza dek

Çalmayı seçtiğimiz sürece!

 

PETER (Nerdeyse nefesi kesilerek) :     Fakat ben korkunç derecede nefessiz kalıyorum. Bizleri yakında durduracaksın, değil mi Miketi Mic peri kardeş?

 

 

 

 

 

 

 

 

-60-

CLARE (Sık sık soluyarak) :     Lütfen çabuk dur!

 

MICKETY MIDGE (Çalmayı durdurur. Çocuklar da, aynı zamanda, danslarını durdururlar.) Çok güzel. Nasıl işlediğini gördünüz. Al kutuyu. (Kutuyu PETER’e verir.) Ve, ve ben, şimdi

hemen hoplayıp zıplayıp ormana gitmeliyim, bakalım eski evimi bulabilecek miyim!

 

PETER :     Ama buralarda orman yok galiba.

 

MICKETY MIDGE :     Orman yok mu?

 

CLARE :     Pitır, öyle ama, birçok ağaçlıklar var.

 

MICKETY MIDGE :     İçinde kendimi saklayabilecek bir ağaç bulsam yeter. Şimdi, ağaçlığa gidiyorum. (Kapıya doğru gider.) Oo, yeşil yeşil ağaçları yeniden görmek beni çok mutlu edecek.

Allahaısmarladık, Allahaısmarladık.

 

PETER ve CLARE :      Güle güle, güle güle, Miketi Mic.

(Cüce dışarı gider, her ikisi müzik kutusunu yakından inceler.)

 

CLARE (Sevinç içinde) :      Bu bize verilen çok güzel bir hediye değil mi?

 

PETER :     Acaba biz bununla eğlenebilecek miyiz?

 

CLARE (Hemen parmağını havaya kaldırarak.) :     Dinle.

(Yaklaşan adımlar duyulur.)

 

PETER :     Galiba birileri geliyor.

 

CLARE :     Ne yapacağız? Babamız değilse kolay ama.

 

PETER (Dinleyerek.) :     Babamın ayak sesleri. Gayet iyi tanırım.

 

CLARE (Aceleyle.) :     Eyvah! Gel çabuk saklanalım.

(Kapıdan en uzak bir noktada, sandıkla duvar arasına saklanırlar. BABA girer. Günlük giysisiyledir ve elinde kalın bir sopa vardır.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-61-

BABA (Kabaca.) :      Hadi bakalım, sizi gidi hırsızlar sizi. Saklandığınız yerden çıkın! Neredesiniz?  Saklanmakla kurtulamazsınız. Size diyorum, hemen çıkın! (Masanın altına bakarak.)

Nereye gitti bunlar? Mutlaka yakalamalıyım onları. Çıkardıkları gürültüye bakılırsa, bir alay gangıster olmalı. (Birden çocuklarını farkederek.) Pitır! Klare! Allahım, o gürültüleri siz mi

çıkarıyordunuz?

 

PETER (Ortaya çıkarak.) :     Evet, baba. Görüyorsunuz ki…

 

BABA (Çok kızgın.) :     Gece yarısında beni böyle aşağılara getireceksiniz Hırsız girdi diye beni üzeceksiniz. Derhal yataklarınıza gidin, marş!

 

CLARE (Sinirli, ama gülerek.) :     Elimizden gelmezdi baba, dansetmek zorundaydık.

 

BABA :     Ne zırvalıyorsun sen? Elinizden gelmezmiş.. Dans etmek zorundaymışlar. Mış mış da mış mış. (Onları odadan dışarı sürmeye çalışarak.) Eğer derhal yataklarınıza gitmezseniz…

 

PETER (Odada babasının sopasından kaçıp dört dönerken.) :      Oh, baba, siz bizleri cezalandırmamaya söz vermelisiniz, yoksa dansetmek zorunda kalacaksınız.

 

BABA :     Ceza verip vermeyeceğimi yarın görüşürüz. Şimdi beraberce çıkmalıyız!

 

PETER :     Öyleyse, günah benden gitti baba. Korkarım, şimdi dansetmek zorunda kalacaksın.

 

CLARE (Ellerini birbirine çırparak.) :      Evet, dans etmek zorunda kalacak!

(PETER müzik kutusuyla babasına dokunur.)

 

BABA (Dansetmeye başlayarak.) :      Aman Allahım, bu da ne? Gerçekten dans mı ediyorum ben? Ah, duruduramıyorum.

 

PETER ve CLARE (Gülerek ve zevkle havalara sıçrayarak.):

Dans ederek, dans ederek

Sizler orada kalacaksınız.

Tüm gece,

Ve tüm gün,

Bizler sonsuza dek

Çalmayı seçtiğimiz sürece.

 

 

 

 

 

 

 

 

-62-

            (ANNE girer. O da günlük giysilerini giymiştir.)

ANNE (Babayı danseder görünce.) :      Henry! Ah, sevgili Henri! Sen ne yapıyorsun?

 

BABA (Gerçekten var gücüyle dans ederek.) :     Bana ne yaptığımı sorma.

 

ANNE :      Fakat bu beni şoke etti. Sen bunu çocukların önünde yapıyorsun. (Elini kocasının kolunun üzerine koyarak!) Henri, sen aklını mı kaçırdın? Bilmiyormusun ki saat biri geçti?

 

BABA :     Elimden bir şey gelmez.

 

ANNE :     Elinden bir şey gelmez mi?

 

BABA :     Annabel’ciğim. Eğer elimden gelseydi bu hallere düşmeyeceğimi herhalde bilmen lazım gelirdi.

 

ANNE (Gitgide hayreti artarak.) :     Bu ne demek böyle, anlamıyorum?

 

BABA :     Aynı şekilde, ben de bu işten hiçbir şey anlamıyorum.

 

ANNE :     Çocuklar, beni işitiyor musunuz? Derhal yataklarınıza gidin. Eğer elinizdeki o oyuncağı yere koyup da yatağa gitmezsiniz, ben sizleri…

 

PETER (Gülerek.) :      Oh, anne, sen de bizleri cezalandırmamaya söz vermelisin, yoksa sen de dansetmek zorunda kalacaksın!

 

ANNE :     Cezalandırmayı yarın tartışırız. Hadi yatağa gidin!

 

PETER :     Öyleyse, benden günah gitti anne, sen de dansetmek zorunda kalacaksın.

 

CLARE (Ellerini birbirine çırparak.) :     Evet, o da dansetmek zorunda kalacak.

(PETER, ANNE’ye müzik kutusuyla dokunur.)

 

ANNE (Derhal havada zıplamaya başlayarak.) :     Oh! Oh! Bu çok kötü bir şey. Henri, beni durdur!

 

BABA (Ellerini onun omuzlarına koyarak.) : Fakat, sevgilim, durduramam. Sen de benim gibi, denizde batıp çıkan bir şişe mantarı gibi hoplayıp zıplamaya devam edeceksin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-63-

ANNE (Çılgınca dans ederek.) :      Hiç kimse beni durduramaz mı?

 

BABA :     Bana öyle geliyor ki, Annabel, mademki dansetmeğe mecburuz neye birlikte dansetmeyelim? (Beraberce vals yapmaya başlarlar.)

 

PETER ve CLARE (Son derece mutlu.) :

Dansederek, dansederek,

Sizler orada kalacaksınız.

Tüm gece,

Ve tüm gün,

Bizler sonsuza dek

Çalmayı seçtiğimiz sürece.

 

(Birden, dışarıdan bir ses işitilir: Güm güm de güm güm.)

 

BİR SES  (Pek derinlerden.) :     Hey! Bu gürültüleri yapan kim orada?

 

ANNE :     Aman Allahım, sanırım bu bir polis memuru. Aman Henri’ciğim, o adam şimdi ne düşünür?

 

BABA :     Aldırma be şekerim, boş ver. Ben onunla konuşacağım. (Sanki kapı kırılır gibi duvara ağır bir darbe vurulur ve bir polis memuru içeri girer.)

 

POLİS MEMURU :     İyi akşamlar, sör.

 

BABA (Asil bir jestle, dansını sürdürerek.) :      İyi akşamlar.

 

POLİS MEMURU :      Sör, sizi böyle rahatsız ettiğim için beni affetmelisiniz; fakat o kadar fazla gürültü duyduktan sonra, herhalde bir şeyler yanlış gidiyor diye düşündüm.

 

BABA (Babacan bir tavırla, sanki bir şey yokmuş gibi.) :      Oo, hayır, teşekkür ederim.

 

ANNE (Tatlı bir sesle.) :      Kocamın doğum günü nedeniyle, küçük bir dans partisi veriyoruz da.

 

POLİS MEMURU :      Demek ki, yalnızca aranızda eğleniyorsunuz. Güzel.

 

BABA :      Hımm. Hayır, tam eğleniyoruz sayılmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

-64-

POLİS MEMURU (ANNE’ye.) :     Sizler doğum günlerini hep bu şekilde mi kutlarsınız, medım?

 

ANNE :      Hımm, hem evet hem hayır. Her yıl değil.

(Çocuklar gülmekten katılmaktadır.)

 

POLİS MEMURU :      Okey, eğer izin verirseniz, tuhaf görünen bazı şeyler için not almak zorundayım.

(Cebinden bir not defteri çıkarır.)

 

PETER :      Lütfen bizi cezalandırmaya kalkmayın Polis Bey, yoksa siz de dansetmek zounda kalırsınız!

 

POLİS MEMURU :      Cezalandırmayı yarın konuşuruz, genç centilmen. (BABA’ya.) Şimdi efendim…

 

PETER :      Günah benden gitti. Eğer öyleyse, korkarım ki siz de dans etmek zorunda kalacaksınız. (Ve, müzik kutusu ile polis memuruna dokunur. O da derhal dans etmeye başlar.)

 

CLARE (Ellerini çırparak.) :      Evet, siz de dans etmek zorundasınız.

 

POLİS MEMURU :      Ah, aman Allahım! Bu ne? Bana da ne oldu? Namus elden gitti!

(O da ortada dönmeye başlar.)

 

PETER ve CLARE (Beraberce şarkı söylerler) :

Dansedelim, dansedelim,

Sizler orada kalacaksınız,

Tüm gece

Ve tüm gün,

Bizler sonsuza dek,

Çalmayı seçtiğimiz sürece.

 

ANNE (Eliyle işaret ederek.) :       Henri, bak. Çocukların elindeki oyuncak bizi böyle dansa zorluyor. Valla öyle, yediğim ekmek gibi eminim.

 

BABA (PETER’e kadar dans edip giderek.) :     Pitır, o oyuncağı bana ver.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-65-

PETER (Uzağa kaçarak.) :      Hayır, hayır, siz bizim müzik kutumuzu almamalısınız.

 

BABA (Onu izleyerek.) :      Onu derhal bana ver!

 

PETER ve CLARE (Beraberce bağırırlar.) :       Mickety Midge! Mickety Midge! Yardım! Yardım! Mickety Midge!

(İçeriye Mickety Midge girer, ANNA bir çığlık atar.)

 

POLİS MEMURU :      Gözlere şenlik. Bu bücür de kim?

 

MICKETY MIDGE (PETER’in kolunu tutan BABA’ya.) : Onu bırak. (PETER’e.) : Peter, durdur onu!

(PETER durur, o durunca da hepsi danslarını durdururlar. Cüce, büyüklere doğru giderek onlara hitap eder.) :

Her kim ki bu küçük çocukların müzik kutularını ellerinden almaya savaşacak, o kişi hiç durmadan üç yüz yıl dans etmeye mecbur kalacak. (Yavaşça.) Böylece, ben sizlere yalnızca bir ihtar veriyorum.

Hoşça kalın.

 

(Sonra, PETER ve CLARE’ye dönerek.) :  Sizlere bir çift sözüm var, candan kardeşlerim. Eğer bu andan itibaren siz o müzik kutusuyla birilerini durdurmaya çalışırsanız o kişiler

sonsuza dek ortadan silinecekler. (Yavaşça.) Böylece, ben sizlere yalnızca bir ihtar veriyorum. Şen ve esen kalın.

(Herkese.) :      Bu küçük peri’nin sözlerini sakın unutmayın. Şimdi, herkesin birbirine  i y i   g e c e l e r  deme zamanı geldi.

 

(Bir kaç adım ileri gelerek, seyircilere hitaben.) :

Nazik seyirciler, eminim ki sizler de yorgunsunuz,

Ve tüm bizler sizlere de  i y i   g e c e l e r  diyoruz.

 

 

(PERDE KAPANIR)