Kategori arşivi: Genel

Çocuk Psikolojisi

Ç o c u k    P s i k i y a t r i s i :                        -1-

 

 

ÇOCUKLARDA KENDİNE GÜVEN

 

 

 

İnsanları algı açısından birbirlerinden farklı kılan şey, kendi duygusal ve düşünsel çevrelerine göre anlamaları ve yorum yapmalarıdır. İnsanın davranış biçimine, g e r e k s i n i m l e r  ve  m o t i v a s

y o n l a r ı  yön verir. Psikolog  Maslow’a göre (1954),  i n s a n, örgütlenmiş bir bütündür ve ancak bütünü ile motive olur.  Dikkatimizi sadece o andaki görünürdeki dürtü üzerine yoğunlaştırırsak,

bütünü gözden kaçırmış oluruz.

 

Maslow, insanın, algılarına yön veren gereksinimlerinin ne şekilde doyumluluk bulduğunu ve bu doyumluluktan sonra onun varabileceği noktaları, yapabileceği aşamaları gösteren bir “G e r e k s i n i m   p i r

a m i d i” ile insan gereksinimlerinin bir sıralamasını yapmıştır. Bu sıralamada en alt sırayı, bedenin yaşamı için elzem olan  “biyolojik gereksinimler” alır. Bu taban gereksinimlerin doyurulmasından

sonradır ki daha üst düzeyde bulunan “psikolojik” gereksinimler doyum için sıraya girebilirler.

 

*

 

 

*                     *

 

*           ‘Kendini        *

Gerçekleştirme’

(Self-realization)

 

*                ‘İtibar-Kudret’          *

Gereksinimi

(Power)

*            ‘Sevgi’ Gereksinimi (Love)      *

 

*                ‘Güven’ (Trust) Gereksinimi          *

*             ‘Fizyolojik, Biyolojik’ Gereksinimler            *

———————————————————————-

 

Gereksinim piramidi’nde görülen gereksinimleri, zamanında yeteri kadar doyuma ulaştırmış kişinin kendine güveni vardır. Bu öge, onun çevreyle olan ilişkilerinde de güvenli bir ortam yaratmasına neden

olur. Özgüven, insanı çalışmaya ve başarılı olmaya daha hızlı motive eden bir etkendir.

 

-2-

 

 

İnsanoğlu, doğumdan yetişkinlik yıllarına kadar ve yetişkin yaşamı boyunca, kendisine özgüveni olup olmaması açısından, 3 ayrı  d a v r a n ı ş   b i ç i m i  sergiler:

 

1.       Bazıları, yalnız kendini düşünür ve kendi çıkarları uğruna, başkalarını, agresif bir şekilde arka plana itebilirler,

2.       Bazıları ise, başkalarının hak ve çıkarlarına, kendi  hak ve çıkarlarından daha fazla önem verirler ve dolayısıyla da, başkalarının, kendi haklarını çiğnemesine fırsat verirler,

3.       Üçüncü ve ‘özgüveni’ yansıtan davranış biçimi ise, insanların, önce kendi hak ve gereksinimlerini düşünmekle beraber, başkalarının hak ve duygularını da hesaba katarak, onlara saygı gösterip

gerektiğinde ‘adil’ (fair) şans vermeleridir.

 

K e n d i n e   g ü v e n,  “kişilik” gelişiminin en önemli yapıtaşlarından biridir. “Kişilik”, yaşam boyunca gelişmesine devam eder. Doğal olarak, “kişiliğin” nasıl geliştiği, ta 1900’lerdenberi,

başta FREUD olmak üzere, önce psikanalist’lerin, sonra da “nesne ilişkileri” teorisyenlerinin ana tartışma kalelerinden biri olmuştur.

 

F r e u d, çocuğun hemen doğumundan sonra, özellikle yaşamının ilk on iki ayı boyunca -ki bunu ORAL=Ağıza ait, bağımlılık devresi adını vermiştir- annesinin hemen hemen bir kopyası olup, bebeğin, ilerki

kişiliğinin, en önemlisi annenin onun hakkında ne hissettiği ve ona nasıl baktığı ile orantılı olduğunu ileri sürmüştü. Aşırı bağlılık, kişlik ve kendi-güvence yetersizlikleri, alkolizm ve hatta

şizofreni’nin nedeni oluyordu. Onun öğrencisi Karl ABRAHAM ve daha sistematik ve derin çalışmalarıyla, onun da öğrencisi Melanie KLEIN, “Nesne-Object” kuramlarının banisi oldu. Çocuğun

kendine olan öz güveni, annesine yakından bağlı olduğu gibi (İyi anne-iyi meme-iyi dünya; Kötü anne- kötü meme- kötü dünya kuramı), etrafındaki diğer nesneler ile olan ilişikilerin niteliğine bağlıydı.

 

Özgüven konusuna çok büyük katkılarda bulunmuş diğer bir psikanalist de, on yıl önce kaybettiğimiz Erik ERIKSON’dur. Freud ve Melanie Klein’ın hekim ve psikanalist olmalarına karşın, bu yazar, sanat

tarihçisi idi ama en çok saygı gösterilen, dünyaca daha çok kabul edilmiş psikanalitik kuramları sundu. Erikson hayatı sekiz gelişim evresine böldü, ve hayatın ilk altı ayını içeren ilk bölümüne “Trust

vs. Mistrust”, yani (Temel Özgüvence, karşıtı, Kendine Güvensizlik) adını verdi. Tıpkı Melanie Klein’da olduğu gibi, bu faz’da, annenin sıcak, içtenlik dolu ve sürekli ilgi ve sevgisinin, çocuğun tüm

hayatını etkileyecek bir şekilde sonuç doğurduğunu iddia etti.

 

Psikanaliz sanki güzel sanatların bir koludur; sır ve karmaşa görünen vakalar, saatlerce, hatta yıllarca bir nakış ibi incelenebilir ve insan ruhunun labirentlerine inebilirsiniz. Fakat bugünün pratik

hayatı, sekiz, dokuz yaşında problem göstermeye başlayan bir çocuğu size tanı ya da terapi için getirdiklerinde, artık “acaba 6 aylıkken sütten kesildi de böyle mi oldu?” düşüncesine, olası gerçek de olsa,

pek cevaz vermiyor; iş, “Peki, öyle olmuş ya da olmamış, şimdi durumu nasıl tamir edeceksiniz?” gerçeğine gelince, ister istemez, çocuğun, ailesinden başlayarak, içinde bulunduğu iç ve dış çevreleri ve

çocuğun bunlarla olan etkileşim ve problem çözebilme yeteneğine dönüyorsunuz ki eldeki iskambil kağıtları farklı. Onun için psikanaliz ölmemiştir ama, pratikte, daha ele alınır, göze görülür yöntemlere

başvurmak zorundasınız. Bu nedenlerle, Prof.Dr. Adnan Kulaksız’ın (Ergenlik Psikolojisi) ve “Hayatı sevmek, kendinizi sevmekle başlar!” erdemli sözcüklerin sahibi Prof.Dr İlkay Kasatura’nın “Kişilik ve

Özgüven” adlı kitaplarından (Evrim Yayınları, İstanbul 1998) çok yararlandım. Teşekkürlerimi sunarım.

 

 

 

 

 

 

 

-3-

 

 

Yukarda “Gereksinimler Piramidi”ni incelediğimiz Maslow, en üst düzey olan ‘Kendini gerçekleştirme’yi başarmış meşhur ve önemli kişilerle konuşarak

onların  k i ş i l i k   ö z e l l i k l e r i n i  saptamıştır. “Özgüven” ve “Kendini Gerçekleştirme” arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından bu özellikleri gözden geçirelim:

 

1.          G e r ç e ğ i   d o ğ r u   b i r   ş e k i l d e  a l g ı l a r l a r. Bu bireyler, zihinsel güçleri sayesinde, yaptıkları değerlendirmelerde duygu ve heyecanlarının etkisinden sıyrılarak

tarafsızlıklarını koruya- bilirler. Onlar, bilinmeyenden korkmazlar.

 

2.             Kendilerini, d i ğ e r   i n s a n l a r ı   v e   d o ğ a y ı,  o l d u ğ u  g i b i   k a b u l  e d e r l e r. Kendilerini gerçek- leştiren insanlar, kendilerini tüm eksiklikleriyle olduğu

gibi kabul ederler. Sevgi, güvenç, ait olma, şeref, özgüven gereksinimlerini de yetenekleri içinde doğal bir şekilde kabul eder ve karşılamaya çalışırlar.

 

3.         D a v r a n ı ş l a r ı   k e n d i l i ğ i n d e n,  s a d e   v e  d o ğ a l d ı r. Yapaylıktan uzaktırlar. İçten olmayan sevgi, takdir, saygı gösterilerine hiç raslanmaz. Küçük şeyleri büyütüp

şikayet etmezler. Düşünce ve isteklerinin ne olduğunun çok iyi farkındadırlar.

 

4.         H a y a t a  o r i y a n t a s y o n l a r ı,  k e n d i   d ı ş ı n d a k i   p r o b l e m l e r  ü z e r i n e y o ğ u n l a ş m ı ş t ı r. Dünyaya çok geniş bir açıdan bakarlar. Sade,

gösterişsiz bir nevi filozofturlar.

 

5.         Y a l n ı z   k a l m a y a   g e r e k s i n i m l e r i  vardır. Fiziksel dünyayla teması kesme, ayrılma, çekilme eğilimindedirler. Soğukkanlıdırlar, araya mesafe koyarlar. Aciz ve durmadan

sızlanan bir adam durumuna katiyen düşmezler.

 

6.         G ü ç l ü   b i r   i r a d e y e   s a h i p  olup, çevreye, sıradan bir insandan çok daha az bağımlıdırlar. Hayatın güçlükleri karşısında bile kendilerine yeterli ve dengelidirler.

 

7.         Her an  h a y a t ı n  k ı y m e t i n i   y e n i d e n   t a k d i r   e d e r l e r. Yaşamın özelliklerini her an yeniden görür, takdir eder, duygulanırlar. Doğaya hayrandırlar. D u y g u s a

l   z e n g i n l i ğ i algılamakta çok zengindirler.

 

8.         Z i r v e   y a ş a n t ı l a r ı (Peak experience) olagandır. Daha çok  “ö z”e  y ö n e l m i ş l e r d i r. Müzik, felsefe, yaşamı simgeleme gibi kavramlarla uğraşırlar.

 

9.         İ n s a n l a r l a,  t o p l u m l a   o r t a k l ı k   d u y g u s u n u   ç o k   s e v e r l e r . Sevgi ile o kadar yüklüdürler ki, insanlarla paylaşım duygusunu çok yaşarlar.

 

10.            Kişilerarası ilişkilerde  ç o k   i ç t e n d i r l e r.

 

11.        D e m o k r a t   b i r  ö z y a p ı l a r ı  vardır. Din, ırk, millet, eğitim, siyasal, güç farkı gözetmek- sizin huylarını beğendikleri bütün insanlara dostça davranırlar. İnsanlara

öğretebilecekleri şeyler yanında, herkesten bir şeyler öğrenebileceklerine inanırlar. Her insana,  i n s a n  oldukları için saygı gösterirler.

 

12.        A r a ç’ l a   a m a ç’ı,  i y i’ y l e   k ö t ü’ y ü    b i r b i r i n d e n   a y ı r m a l a r ı  farklıdır. Tutarlı, ahlaklı k işilerdir. Yaşamdan, yaptıklarından zevk alırlar.

 

 

 

-4-

 

 

 

13.      F e l s e f i   b i r   e s p r i   a n l a y ı ş l a r ı   v a r d ı r. Saldırgan değildirler. Mizah ve nüktelerinde felsefe vardır. Başkalarını küçük düşüren, inciten esprilere gülmezler.

 

14.        Y a r a t ı c ı d ı r l a r.  Hangi işi yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları işte yaratıcı düşüncelerin izleri vardır.

 

15.        İ ç i n d e   y a ş a d ı k l a r ı   k ü l t ü r ü   a ş m ı ş l a r d ı r. İçinde yaşadıkları kültürde uyumlu gözükmelerine karşın, kültürün tüm kalıplarını ve norm’larını benimsemezler.

Kültürün, onları yoğurup biçimlendirmesine izin vermezler.

 

x    x

            Herkes, Maslow piramidinin en üst noktasında yer alan “kendini gerçekleştirme” aşamasına ulaşamayabilir. Önemli olan, insanın ‘ne  olması’ gerekiyorsa ona ulaşabilmesi,

k e n d i   p o t a n s i y e l i n i   g e r ç e k l e ş t i r e b i l m e s i d i r.

 

 

            Erich FROMM (1941), R ö n e s a n s  ile özgürlüğünü kazanan kişinin, kendi- sini psikolojik olarak soyutlanmış hissetmesine dikkat çekmiştir. Ekonomik gelişme ile oran-

tılı olarak kişiler arasındaki yarışma-rekabet artmış, birey kendisini yalnız, güvensiz ve endişeli hissetmeye başlamıştır.

 

Gerçekten de, teknoloji’nin devasa adımlarına ve yıldızlar dünyasına, planetlere gerçekçil olarak varılabilmesine karşın, insanoğlu direkt insani iletişim yerine telefon, e-mail, ‘chat’, araba, tren, vb.

yollarla kendilerini birbirlerinden gitgide soyutlamakta ve yalıtmaktadırlar. Kişisel insani faktörler, etkinliklerini gitgide kaybetmekte ve yerini yapay vasıtalara ve teknik üstünlüğüne terketmektedir. Bir

düğmeye basmakla, uzaktan kumandalı ‘laser’ ya da güdümkü mermi ya da hidrojen atom bombalarının bir anda insanlığı mahvedebilme gerçeğinin de Democles’in kılıcı gibi başımızın üstünde asılı olması ve

sürekli olarak ölümcüllüğümüzü hatırlatması da caba. Yaşam artık bir ‘sıkıntı’ ögesine dönüşmüştür.

 

 

GENÇLİKTE  BİREYSELLEŞME

            Batı uygarlıklarında çocuğun ya da gencin benliğinin kendine özgü bir şekil kazanarak sağlıklı bir toplumsal etkileşim için bireyselleşmesi gerekli görülmektedir.

 

Böylece, psikolojik gelişimin kurallarına göre, ‘sağlıklı’ olarak yetişen bireylerden oluşan bir kültür, bağımsızlığı gerçekleştirememiş bireylerden oluşan bir kültür ile kar-

şılaştırıldığında, bağımsız ve özerk bireylerin oluşturduğu bir kültür, toplumsal bir gelişim

yönünden de daha çok amacına ulaşabildiği saptanmıştır. Ancak, batı ülkelerinde çok boyutlu bir gelişim gayretlerinde, olumlu sonuçlar yanında bir “yalnızlık”, bir “tedirginlik” de ortaya çıkmıştır.

Toplumsal yaşamda bir doyumsuzluk, bir mutsuzluk var. Belki bunun sonucu, özellikle genç kesimde, alkol, madde bağımlılığı, intihar girişiminin artması gibi patolojik belirtiler, özünde saldırganlık bulunan

suçlu davranışlar yüksek oranda görülmeye başlanmıştır.

 

 

 

 

-5-

 

ERGENLİKTE  KİŞİLİĞİN  GELİŞMESİ

K i ş i l i k, başka bir deyişle, ‘bireyin sosyal ve psikolojik tepkilerinin tümüne’ verilen bir isimdir. Kişilik, ‘bir kimsenin kendine göre belirli bir özelliği olması’ durumudur, ya da, onu ‘başkalarından

farklı kılan bütün ayırıcı özelliklerine sahip olma’ durumudur. Aynı şekilde, kişilik, ‘o bireyin sosyal, ahlaki, zihinsel ve fiziksel özelliklerinin dinamik bir bütünleşmesidir’ diye de tarif edilebilir.

 

‘Karakter’, ‘huy’, ‘benlik’, ‘kimlik’ gibi terimler de eşdeğer anlamda kullanılmakla beraber, “kişilik” sözcüğü çok daha kapsamlıdır. Örneğin ‘karakter’ daha çok ahlaki yönü, ‘huy-mizaç’ ise daha çok

duygusal ve davranış yönlerini açıklayan kavramlardır. ‘Benlik’, bireyin kendisi ile ilgili algılamalarından ve değerlendirmelerinden oluşur. ‘Kimlik’ ise zaman zaman ‘benlik’ ve ‘kişilik’ yerine

kullanılmaktadır. Üstüne üstlük, kişilik, birey büyüdükçe ve geliştikçe değişime de uğrar.

 

Küçük çocuk, büyürken bir takım değişiklik düzeylerinden geçer ama, bu değişimlerin anlamını farkedecek ve yorumunu yapacak bir içgörüye sahip değildir. Ancak ergenlik çağlarında ‘kimlik’ gelişir, daha

doğrusu kimliğini tüm boyutlarla kavramaya başlar ve “ben kimim?”, “hangi hareket ve karar doğru?”, “nasıl davranmalıydım?” sorularına yanıt arar. Ergenler, çevrelerindeki insanların ‘benzer’ görüşlerinin

bir bileşimini yapmaya çalışırlar. Eğer ergen’in dünya görüşü ve değerleri diğer önemli kişilerden belirgin bir şekilde farklılaşıyorsa, o zaman ergen bir “rol ve kimlik karmaşası” (identity crisis)

ile karşı karşıyadır demektir. Bu fırtınalı dönem, çeşitli şekillerde geçiştirilip çözülebilir. Bazı gençler bu ‘deneyim ve arayış’ dönemlerini geçirdikten sonra kendilerine bir hedef tayin edebilir ve ona

doğru ilerlerler. Bazı ergenler de kimlik karmaşasını hiç yaşamaz, anne-babaların değer yargılarını oldukları gibi kabul ederler. Bu tür gençlerin kimlikleri daha erken belirlenir.

“Kimlik Karmaşası” terimini ilk kez kullanan Erik Erikson’dur. Ona göre, bireyin hayatında kişilik gelişiminde “ergenlik” dönemi çok önemlidir. Yine hatırlatalım ki kişilik, doğum anından itibaren

gelişmeye başlar, Ödipal çağın sonu onun niteliğini belli eder, ama ergenlik devri, bir kişiliğin ilk kez dış dünyaya sergilendiği ve test edildiği devredir. Daha önceki hatalar ve uyumsuzluklar çocukluğa

atfedilebilir ama artık kazın ayağı böyle değildir. Bu zamanda kişiliğe eklenen yeni öge c i n s e l l i k katmanıdır. Genç, özellikle kendi cinsel kimliğine yönelik kuşkular taşıyorsa, bu onda bir karmaşaya

neden olabilir.

 

Prof.Dr. Adnan Kulaksızoğlu’nun MUSSEN’den kaydettiğine göre (Ergenlik Psikolojisi, Remzi Kitabevi, 3. Basım, İstanbul 2000), “insan” denen biyo-psiko-sosyolojik varlığın kişiliğinin gelişiminde etken

olan faktörler şunlardır:

 

1. GENETİK ve BİYOLOJİK Faktörler

            Birçok kişisel özelliğin, örneğin saldırganlık, sinirlilik, sosyal olma vb. “çevre”den çok “genetik faktörler”e bağlı olduğu, psikanalistler dahil, birçok bilim adamları tarafından artık

kabullenilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-6-

 

 

T e k  y u m u r t a   i k i z l e r i’nde yapılan araştırmalar, birçok ruhsal bozuklukların özellikle şizofreni’nin, normal ya da iki ayrı yumurta ikizlerinin o/o 15 olasılık şansına karşın, tek

yumurta ikizlerinin birinde oranın o/o 86 civarında olduğunu belirtmiştir. BEDEN YAPISI, FİZİKSEL GÖRÜNÜŞ, YÜZ’ün yapısı, BOY ve AĞIRLIK büyük oranda genetik olarak belirlenir. “Fiziksel” bakımdan, görünüş

dahil, kuvvetli-üstün olma, çocuğun kişiliği üzerinde çok olumlu bir rol oynar.

Bilinen bir gerçektir ki, okul başarısı düşük olan çocuk ve ergenlerin olumlu bir ‘benlik’ kavramı geliştirmeleri çok güçtür.

 

Özet: Genetik etkenler, fiziksel özellikleri belirler,

Fiziksel özellikler de, kişinin özelliklerini etkiler.

“Bilişsel Gelişme”nin, büyük ölçüde, doğumla getirilen ‘zihinsel kapasite’ye bağlı olduğu bilinmektedir. Herkes, sosyal düşünce aşamasına  ulaşamaz. Bu, hemen her olayı “sorgulayan ve kuralın arkasında yatan

mantıki nedeni anlamaya çalışmayan” bir grup gençler, “Kural Yönelimli” diye adlandırılır.

 

2.   KÜLTÜREL  Etkenlerin Kişilik Gelişimi Üzerine Etkileri

Hepimizin davranışının çoğunda, yaşanan çevredeki  k ü l t ü r’ün yansıması vardır. YEMEK YEME Biçimi, TEMİZLİK ALIŞKANLIĞI, GİYİM Tarzı, DİL’İ KULLANMA ve KONUŞMA Biçimi, KONUŞMA ve ZAMANI KULLANMA

stilimiz, DİNİ İNANÇLAR ve KALIPLANMIŞ YARGILAR hep kültürümüzün ürünü, hatta kültürün ta kendisidir.

Kültür denen şey de somut, katı bir öge değildir. Kültürü yapan insanlar olduğuna göre, her toplumda farklı insan grupları (sub-groups) mevcuttur. Bunların büyük bir kısmı, hala geleneksel bir biçimde

yaşarlar ve dolayısıyla da, ‘özgün’ bir gençlik dönemi için, toplumun diğer bölümündekilere paralel bir şekilde, hazır olmayabilirler.

 

 

3.  Kişilik  Gelişiminde  SOSYAL  SINIFLARA  Bağlı  Etkenler

 

Sosyal bilimlerdeki araştırıcılar, toplumdaki bireyleri ekonomik düzeyleri, mesleki ve eğitim durumlarına bağlı olarak gruplara  s o s y a l   s ı n ı f l a r a  ayırmak eğilimindedirler. Toplumumuz da böyle

sosyal bir tabakalaştırmadan masun değildir.

 

Sınıflandırma, çeşitli ‘numara’ gruplarına göre yapılır. İKİ sınıflı ayırımda, sosyo-ekonomik düzeyler  a l t  ve  o r t a  diye ayrılırlar. A l t  düzeyi işçiler, diğer bir deyimle “mavi yakalılar – blue

collared” oluşturur. Bunların çoğu ilkokul mezunu olup vasıfsız işçilerdir.  O r t a  düzey, “beyaz yakalı – white collared” ya da “önlüklü” diye anılıp, orta ya da yüksek meslekde çalışanlardan

oluşmuştur.

 

Toplumu beş farklı sosyal sınıf olarak düşündüğümüzde, ayrım:

1)      Y ü k s e k,  2) O r t a n ı n  ü s t ü,  3) O r t a,  4) O r t a n ı n  a l t ı  ve  5) D a r  gelirli olarak yapılır. Mamafih, sosyal araştırıcılar toplumu -daha gerçekçil ve pratik olarak- :

1)       A l t ,  2)  o r t a , ve  3)  ü s t olarak da üç sınıfa ayırırlar.

 

 

 

 

 

 

 

-7-

 

 

 

Her düzeydeki ailelerin, çocuklarına ait beklentileri ve tutumları farklı olabilir ve gerçekten farklıdırlar da. Anne-baba beklentileri de çocuğun ‘kişilik’ özelliklerini biçimlendirirler. Kiminde para ve

prestij, kiminde yalnızca yüksek okul mezuniyetin adı, kiminde de niteliği ne olursa olsun baba işinde istihdam ön plandadır. Ülkemizde yapılan araştırmalar, ‘alt’ sosyo-ekonomik düzeyde olan ailelerin

beklentilerinin çok daha düşük düzeyde bir eğitim beklentisi içinde olduklarını saptamıştır. Bunun nedeni herhalde bir an evvel hayata atılıp eve ekmek parası getirebilme gereksiniminden gelmektedir.

Anadolunun birçok ücra köşelerinde zeka, para, ya da arzu olsa dahi, o civarda bir yüksek okulun mevcut olamamaması, yüksek okullara girişin gerek yapılış şekli ve gerekse içeriğinin zor bir yarışma haline

konulması, çocukların cinslerinin kız ya da erkek olmaları gerekçeleriyle herkese eşit haklar tanıma prensibini ihlal etmektedir.

 

Aynı şekilde toplum, “ikilemli mesajlar” vermeye devam etmektedir; örneğin :  ö z ü r l ü l e r . Bir taraftan oların da herkes gibi yaşamaya hakkı savunulmakla beraber, Meclisten geçmiş yasalara karşın, bu

vatandaşlarımızda eğitim ve özellikle istihdam-iş sahibi olma ileri derecede ihmal edilmektedir. İnsan hakları, politikacıların eline kalmış bir oyuncak haline getirilmiştir.

 

 

4.  Kişilik  Gelişiminde  PSİKOLOJİK  Faktörler

CROW ve CROW’a göre (1956), her ergen, hayatını şu sıralanmış istek ve arzular doğrultusunda yönlendirmek ister:

a)      Büyüme, gelişme ve kudretli olma,

b)      İlerleme, olgunlaşma ve değişme,

c)      Bireysel bağımsızlık kazanma,

d)      Başarı ve güven kazanma,

e)      Beğenilme ve takdir edilme,

f)       Olumlu sosyal ilişkiler kurma, ve

g)      Mutlu olma istekleri.

Kişilik gelişiminde, bireyin kendini algılama ve değerlendirmesine ilişkin geliştirdiği görüşler, b e n l i k   k a v r a m ı’nı oluşturur. Benlik kavramı, Carl ROGERS’in geliştirdiği F e n o m

e n o l o j i k (Varlıkçı-egzistansiyalistik) B e n l i k  K a v r a m ı’nda önemli bir yer tutar.Bu kavrama göre, her birey, kendisinini merkez olduğu bir evrende

yaşar. Herkesin kendine özgü, ‘gerçek’ olan olguları vardır.

 

Bireylerin birbirlerinden farklı tepkiler göstermeleri, çevrelerini farklı olarak algılamaları ve farklı yorumlamaları, ‘farklı’ kişilik ve benlik sahibi olmalarındandır.

 

B e n l i k  kavramı üç grupta incelenebilir:

1)      ‘Kendi’ algıladığı benlik,

2)      ‘Başkalarının’ algıladığı benlik, ve

3)      İ d e a l   b e n l i k.

 

İDEAL BENLİK, ergen’in ne olmak istediği ve ne olmaktan çekindiğidir. Ergenlerin, kendilerini anlama ve tanıma konusu zihinlerini çok meşgul eder ve dolayısıyla, çocuklardan daha çok ‘benlik bilinci’ne

sahiptirler.

 

 

 

 

 

-8-

 

 

İnsanoğlu, benlik kavramına uygun ve tutarlı bir biçimde davranma eğilimindedir. Bireylerin ‘benlik’ kavramları, ‘öğrenmeler ve çevreyle ilişkiler kurma’ yolu ile oluşur, olgunlaşma ve yeni öğrenmeler sonucu

değişip gelişebilir. E r g e n’in kendisi hakkındaki izlenimlerinin, ‘benlik’ kavramının yanında, ilerde nasıl bir insan olmak istediğine dair bir öngörüsü vardır. Bunun yanında, ergin’in bir

“benmerkezciliği” vardır. Onlar, ‘soyut düşünme’ fazında bulunduklarından, diğer insanların düşüncelerini de kolayca kavramlaştırabilirler, dolayısıyla da bazan başkalarının düşüncelerindeki ‘yönlendirmeler’

ile kendi düşüncelerindeki yöneldiği konuları birbirinden ayıramaz. Arada bir başkalarının kendine baktığını, kendisinin başkalarının gözünde bir ilgi odağı olduğunu düşünecek kadar paranoid dahi

olabilirler.Hatta, kendilerine ‘hayali’ seyirciler yaratarak onlar tarafından izlenmekten utanırlar da. Doğanın bir “hilkat-yaratılış garibesi”dir ki, genç-ergen, daha ilerdeki hayat dönemlerinde

ulaştığında, önceki dönemleri anımsamaz bile, Zira her şey, ‘olması gerektiği gibi’ bir büyüme ve gelişim planına göre gerçekleşmektedir.

 

ÖZGÜVEN EĞİTİMİNDE ANNE BABANIN ROLÜ

 

Çocuklarımızın çağdaş yaşamda kendilerine güvenli bir şekilde yetişebilmeleri için, onun “iyi çocuk, uslu çocuk” rolünün ötesinde, anne-babaların görevlerini şu beklentilere göre yapmaları beklenir:

 

. Çocukların kendilerini iyi ifade etmelerine yardımcı olmak, onları yüreklendirmek,

. Kendilerini önemsemek,

. Gerektiğinde şikayet edebilmek,

. Değişmeye hakları olduğunu bilmek,

. Onlara örnek olmak,

. Onların gereksinimi olan desteği vermek,

. Yapıcı eleştiriler yapmak,

. Görüş alanlarını genişletmelerine yardımcı olmak

. Hayata hazırlamak,

. Bağımsızlaşmalarına yardımcı olmak,

. Kötümserlik aşılamamak,

. Sorunları çözme yollarını öğretmek,

. Duygularını kontrol etmelerine yardımcı olmak,

. Karar vermelerine yardımcı olmak.

 

 

Okulda başarı göstermek için çaba harcayan ve yeterli bir bilgi donanımını ile okulunu bitiren genç birey, okul başarısı oranında hayat başarısı gösterememektedir. Bunun nedeni, b a ş a r ı y ı  çok yönlü

bir kavram olarak görmemek, özgüven gelişiminin sadece okul başarısına değil, “kişilik gelişimi” ve “hayata hazır yetiştirilmeye” bağlı olduğunu anlayamamaktır. Bir çocuğu hayata hazır bir hale getirmek

demek, onun ‘hangi’ konuda, ‘kimlerden’ yardım ve destek alabileceğini, toplumda insan ilişkileri ile ilgili kuralları, fiziksel ve psikolojik sağlığın önemini bilerek bu konularda dikkatli ve bilgili

olmayı, kendini savunabilmeyi, yasal haklarını ve sınırlılığını öğretmek demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-9-

 

 

 

Bizim toplumumuzda anne baba, kendi kendine yetebilmeyi öğrenmiş ve bireyselleş-miş çocuklarının bir gün “yuvadan” ayrılacaklarına ve kendi kanatlarıyla uçacaklarına kendi-

lerini hazırlamalıdırlar. Çocuğun kendine güvenli bir şekilde bağımsızlaşması için, anne baba-

nın ölçüsüz bir sevgi ile çocuklarının gelişimlerini engellememeleri gerekir.

 

Aile içi küçük ayrılıklar, çocuk yetişkinlik yaşamına gelinceye kadar bir çok kez yaşanır: Kamplar, tatiller, yaz okulu ve geziler gibi. Yuva, bunların ilki olabilir. O zaman,

ailenin tavrı şu olmalı:

-Yuvada bir çok arkadaşın olacak. Çok güzel oyunlar öğreneceksin. Öğretmenin çok güzel şeyler öğretecek. Oradaki arkadaşlarını eve de çağırırız.

-Yatılı okula gittiğinde, derslerini, o düzen içinde ne kadar kolay yapacaksın. Eve geldiğin zaman da sana sevdiğin yemekleri hazırlayacağız.

 

 

ANNE BABA BENLİK SAYGISININ GELİŞMESİ İÇİN NASIL BİR EĞİTİM UYGULAMALIDIR?

 

Bunun dersini vermek kolay, sonradan otopsi yapar gibi, ama bu, zaten ailenin yaşam felsefesinin, dünya görüşünün, kendilerinin ve çocuklarının varoluşlarını anlamlaştırma gayret ve felsefesinin içindedir.

Deneyimsiz genç bir anne, hemen daima, komşularına ya da doktora bebeğine daha uygun bir mama ya da vitamin verme hususunda kuşkusuzca soru sorabilir, ama mesele “güven” e gelince, kimse bu şeffaf, sınırları

iyi çizilmemiş öge’nin, özellikle o yaşlarda varlığının bile farkında bile değildir. Herkesin sorduğu soru şu: Çocuklarınızı sever misiniz? Yanıt genellikle şudur: Hem de nasıl, onlar için canımı bile

veririm. Bu çoğu kez doğru, ailelerimiz çocuklarını o kadar “severler ki” , bu demektir ki onlar için hemen her şey yaparlar; eğitimi için en pahalı okullara gönderirler, sınıfta kalma şansı varsa geçmesi

için hocalar, rüşvetler daha neler? Peki onları h a y a t  o k u l u n d a n   k i m  m e z u n  edecek?

 

Yine de, birtakım önerileri sunmak zorundayız:

 

  1. Hiçbir koşula      bağlanmamış SEVGİ, listenin başında gelir. Bu, çocukların her yaptıklara      şeye gözü kapalı imza atmanız gerekiyor demek değildir. Eğer kendinizi      seviyorsanız,

    kendinize özgüveniniz varsa, hatanızla sevabınızla çocuğunuz      da sizi sever.

 

  1. PROBLEM ÇÖZEBİLME      YETENEĞİ’ni onlara iletebilmek.

Sanki bir matematik problemi gibi, güncel psiko-sosyal problemler de çözümlenmelidir. Bunun için gereken koşullar şunlardır:

a)      Sorun’un tanımlanması,

b)      Olası çözüm şekilleri. Bunda, kendiniz kadar çocuklarınızın düşüncelerine yer verin ve saygı gösterin,

c)      Çözümleri değerlendirmek: ‘Deneme ve varsa, hataları değerlendirme” (Trial and error, prensibi),

d)      En iyi çözümün hangisi olduğunda, mümkünse birlikte karar vermek,

e)      Kararın nasıl uygulanacağını adım adım saptamak, kişilere sorumluluk vermek,

f)       “Geri itilim” (Feed-back) mekanizması kullanmak: Belirli bir süre sonra bir araya gelip sonucu değerlendirmek, gerekirse yeni kararlar almak.

 

 

 

 

 

-10-

 

 

 

3) GÜVEN DUYGUSU ifade edilmelidir,

 

4) BAŞARILAR ÖVÜLMELİDİR

 

5) SUÇLULUK DUYGUSU AŞILAMAKTAN KAÇINILMALIDIR

 

Anne baba. çocukları çalışmaya teşvik etmek için bazan çok yanlış bir şekilde anlamsız ifadeler kullanırlar:

-Sen çalışmıyorsun ama, annenle benim çalışmaktan sırtımızın kamburlaştığını görüyorsun herhalde,

-Parayı sokaktan mı topluyoruz?

-Bana başağrısı veriyorsun, ya da, seni görünce yüreğim fena fena çarpıyor.

Ailelerinin bekledikleri karneyi eve getiremeyip de intihar eden çocukların sayısı her yıl korkunç derecede artmaktadır.

 

6) DAVRANIŞLAR TAKDİR EDİLMELİDİR :

 

Çocuğunuzda, mükemmel olmasa da beğenilebilecek davranışları izleyin ve söylemekten çekinmeyin:

. Çok esprilisin,

. Ne güzel, başkalarına yardım etmekten hoşlanıyorsun,

. Arkadaşlarınla çok iyi bir iletişim kurabiliyorsun, bravo sana,

. Çok çalışkansın, hepsinden önemli: sorumlu bir öğrencisin,

. Senin masanı düzenleme şekline bayılıyorum, vb.

 

1)      MÜKEMMELLİYETÇİLİKTEN UZAK DURMA:

 

“İyi, dokuz almışın ama, sen on’luk bir öğrencisin, o kadar çalışmana yazık değil mi?”

 

2)      ANNE BABANIN ÖNCE KENDİLERİNİ TANIMALARI GEREK;

 

3)      OLUMSUZ DÜŞÜNCELERİ ENGELLEMEK:

 

Pek çok genç, en küçük bir yanlışlık yapmakla, kendilerini aşağılamayı adet edinmiştir: “Ne kadar aptalım!”, “Ne kadar sakarım!”, “Ne kadar çirkinim!”, “Ne kadar beceriksizim!” gibi. Gençler bu ifadeleri

kullanırken evebeynler: “Hiç de sersem değilsin, hiç de çirkin değilsin ama zaman zaman kendine iyi bakmadığın oluyor; Hiç de beceriksiz değilsin, cesaretin kolay kırılıp bırakıp

gidiveriyorsun, tekrar dene!” demeliler. Özgüvenin gelişmesi, kendini sevmek, kendisi hakkında

olumsuz düşünmekten vazgeçmekle mümkündür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-11-

.

Size son bir öğütler listesi daha sunayım:

 

 

 

     TÜM BİR KENDİNE GÜVEN GELİŞİMİ İÇİN GEREKLİ REÇETELER

 

1.       Kendinizin, size özgü bir kişiliği olduğunu ve bu dünyada bu rolü oynamak üzere özel bir yere sahip ve yerine getireceğiniz bir seri amaç dizisi güttüğünüze yürekten inanmanız gerekir.

2.       Farkındalığınızın sınırlarını genişletin ve sizi, çok daha geniş alanlara yayılmanızı engelleyen artık sabit fikir haline gelmiş yanlış ‘ben zaten hep yanlış yaparım” gibi düşüncelerinizi terkedin.

 

3.       Sınırsız potansiyelinizi geliştirme yolunda, bir amaç seçin, onu uygulamak için bir plan hazırlayın ve bu planı, benzeri önerileri önceden reddeden ya da başarınızı önlemek için bir seri özürler

sunan (gerçekte altbilinçten beslenen) bilincinize sunun.

 

4.       Tüm problemlerinizi, Doğa’nın size verdiği evrensel zeka ve kudret çerçevesi içinde inceleyip hayatınızı,. istediğiniz doğrultuya yöneltin.

5.       Her ne denli basit ya da zaten biliyorum kategorilerine girebilecek dahi olsa, günlük işlevselliğiniz süresince, bir an için gözünüzü kapatıp o soyut düşünceleri somuta çevirin; iş sırasını bir

haritada yol güzergahınızı işaretler gibi tek tek belirleyin ve o haritayı gözünüzde canlandırın.

 

6.       Günlük düşüncelerinizde, olası başarısızlığınızın nedenlerini makul bir şekilde analiz etmeye çalışır ve hatta bu konuda güvenilebilir kişilerden fikir sorabileceğinizin ötesinde, başarılı olduğunuz

durumların nedenlerini göz önüne getirerek sağlıklı bir kıyaslama yapmaktan hiç çekinmeyin.

 

7.       ‘Zaman’ın sizi kontrol etmesi yerine, ‘siz’ zamanı kontrol etme konusunda üstat olun.

 

8.       Bağımlılık, suçluluk hissi, korku ve üzüntü gibi gelişmeyi baltalayan ve mutsuzluk yaratan öğeleri önce kendiniz, kuvvetli bir irade ve sağduyu ile sevgi, hayal edebilme, merak, nükteli ve şakacı

olabilme, başkalarıyla iyi ilişkiler kurma yeteneğinizi geliştirme ile değiştirebileceğiniz konusunda bir prensip kararı alın ve bunu derhal uygulamaya başlayın.

 

9.       Bu gayretler sonucu, tüm çabalarınıza karşın aradığınız sulh ve sükunu, kendinizle olması gereken barışıklığı elde edemezseniz, uzman bir psikolog ya da psikiyatr’la terapi seanslarına başlayın.

Mümkünse, “Meditasyon” sanatının bir öğrencisi olun. Bu, hayatınız boyunca yapabileceğiniz en verimli bir yatırım olacaktır.

 

10.   Ve, son olarak, kendinizin “seçebilme yetisi” olan ve seçtikten sonra, belirli uygulamalarla “arzu ettiğiniz hemen her şeyi başarabilme” konusunda gereken azim ve kudrete, başarılı her diğer insan

gibi, daha doğuştan sahip olduğunuz inancınızı hatırlamanızı yeğlerim.

 

Prof.Dr. İsmail Ersevim

 

 

 

 

 

YILAN (Mitoloji’de, Sanat ve Edebiyat’ta)

                                                               Y I L A N

                   

                  Yılan, çok ilginç ve karmaşa bir hayvan olup, mitoloji’de ve bugün yaşayan hayvanların efsane dolu, kendisi bir ‘mit’ olmuş, “sembolik” yaratıklardan biridir. Bu itibarla, önce “s e m b o l i z m” hakkında birşeyler söyledikten sonra, insanlığın tarihi bouyunca yılan’ın “sembol”lerini, onun evrensel gezisini ve çok özellikle sanat eserleri-yapıt’lar üzerindeki etkilerini örneklerle yazmaya çalışacağım.

                     Sembolizm‘in tarihsel boyutu, o sembolü yaratan tüm imajların özel tarihsel durumundan nedenlenmelerinden dolayı, onlar ancak onların kültürel içeriğiyle daha iyi anlaşılabilirler. Örneğin  Ç i n  D r a g o n’u, hükümdar, hakan ile eşdeğerdir; törenlerde imparatorun sağına dragon, soluna da kızı otururdu. Halbuki Batı Mitolojisinde Dragon, hero (kahraman) ile birlikte çarpışan bir yaratıktır. Dragon’lar, kişilerin rüyalarında da görülebilir. Mamafih böyle içsel bir imajı o anda tarihsel, geleneksel imajlarla yorumlamamak gerekir. Gaye, tarihten, kültürden gelen anlamları kendimize çevirerek daha karanlık gibi görünen kişisel sembolizm’i anlamak ve çözmektir. Carl G. JUNG  buna “genişletme” (amplification) dedi. Onun hastalarından biri korkunç, ürkütücü bir rüyanın sembolizminden bahsettiği zaman, Jung’un ilk sorduğu şey, onun  k i ş i s e l   i l i ş k i l e r i  idi. Rüyalar, sembolizm için mükemmel bir örnek olmakla beraber, onların ‘kişisel’ özelliği nedeniyle burada incelemeyeceğiz. Rüyaların analizini özellikle Freudian, Jungian vb. okumak isterseniz, benim 2000’de yayınlanmış “FREUD ve Psikanalizin Temel İlkeleri” adlı kitabıma (Asos-Özgür Yayınları) başvurmanızı rica edeceğim.

                       Biz burada insanoğlunun tarihi boyunca yarattığı sembolizm’lerin en önemlilerinden birini : Y ı l a n’ inceleyeceğiz. Fakat iyi bir tarih, antropoloji, sanat, kültür altyapısı; ek olarak da psikoloji -özellikle Jung ve onun ‘Kolektif Bilinçdışı’ <collective unconscious>- bilgi ve anlayışı olmadan, sembolleri tam anlamlarıyla anlamaya, benimsemeye ve sevmeye imkan yoktur. 

                                                                 *      * 

                                                                  
                   H e b r e w  ve  H ı r i s t i y a n  inanışlarında yılan, kötülük ve şeytanlığa eşit olarak kabul edilir.

                   G e n e s i s’te  (3:1) yılan şöyle tarif edilir: “Tanrının herhangi bir alanda yarattığı en narin hayvan!” Metnin içeriğinde olmamasına karşın,  Y e n i   A h i t’i yazanlar, yılanı şeytan ile özdeştirirler. Rakamlar Kitabı’ (Book of Numbers) na göre (21: 5-9), Hz.Musa çöle bir tunç yılan dikerek, musevilerin yılan vebasından telef olmamalarını önledi. Öyle ki, tunç yılana bakanların tümü, öldürücü yılanın ısırığından kurtuluverdiler.

                    Hz.Musa’nın yaptığı  şey, Eski Sümer ritüel’inde, hayat veren tanrı Nin-gis-Zida’ya benzer. Böyle pirinçten yapılı bir yılan, Hezekiah’ın (İ.Ö. 717-686) kırallığı esnasında ululanmış, fakat aynı zamanda, onun tarafından ‘kendine insens yakıldığı’ iddiası üzerine ortadan kaldırılmıştır. 

                    Hz. İ s a, Tunç Yılan’dan şöyle bahsediyor. “…Ve, Musa, uçsuz bucaksız çölde, yılanı toprak yüzünden yukarıya kaldırdığı gibi, İnsanoğlu da aynı şeyi yapmalıdır: yani ona inanan mahvolmamalı, aksine, sonsuz bir hayata sahip olmalıdır..” (John 3: 1-15)

                    Holy Bible, “Exodus”, 4. bölümde, “Musa’nın misyonunun kanıtlanması” başlığı altında şöyle yazıyor:
                    “..Musa, “Fakat!” diye itiraz etti, “..eğer onlar bana inanmazlarsa ve ne de, benim yalvarmalarıma, ricalarıma kulak asmazlarsa?  Örneğin onlar bana ‘Allah sana görünmedi!’ diyebilirler.”
                    “Tanrı, bundan sonra ona sordu: Elindeki ne?”
                    “-Bir deynek!” diye yanıtladı Musa.
                    “-Onu yere at!” diye Allah emretti ona. Ve Musa onu yere attığında, deynek bir yılana değişti. Musa ondan uzaklaştı. Tanrı ona dedi:
                    “-Şimdi elini uzat ve onu kuyruğundan tut!”
                    Ve Musa elini uzattı, yılanı kuyruğundan tuttu ve o gene bir deyneğe dönüştü. Tanrı devam etti:
                    “-Bu, onların önünde de oluşacak ve onların babalarının Allahı , Isaac’ın Allahı, Jacob’un Allahı sana göründü!”

                    Prof.Dr. Yaşar Öztürk’ün “Kur’anı Kerim Meali”nin Türkçe çevirisinde, aynı sahnelerden şöyle bahsediliyor:

                    A r a f   S u r e s i,  (Ayet: 106) : ‘Firavun dedi: Bir mucize getirdinse, doğru sözlülerden isen onu ortaya çıkar!’  (Ayet: 107) :  ‘Bunun üzerine Musa, asasını yere attı; birden korkunç bir ejderha oluverdi.’
                    Ş u a r a  S u r e s i,  (Ayet: 32) :  ‘O da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa korkunç bir ejderha oluverdi.’
                    N e m l   S u r e s i,   (Ayet: 9) :  ‘Ey Musa! Kuşkun olmasın kli, ben Allahım!’ (Ayet: 10) :  ‘Asanı bırak!’ Bunun üzerine Musa, asayı çevik bir yılan gibi titreyip kıvrılır görünce gerisin geri kaçtı ve arkasına bakmadı. ‘Korkma ey Musa’, benim. Benim huzurumda, elçi olarak gönderilenler korkmaz!’
                      Taberi,  Milletler ve Hükümdarlar Tarihi (M.E.B., Şark-İslam Klasikleri, No.37, Çev.: Zakir Kadiri Ugan – Ahmet Temir , Cilt: 2, sa.:569-578)’nde, Hz. M u s a’yı şöyle hikaye ediyor:

                      M u s a, ateşe yaklaştığı zaman, “Bütün alemlerin Rabbisi benim!” diye bir nida duydu. Sonra ona, “Ey Musa, elindeki nedir?” diye soruldu.
Musa: “Bu benim asamdır, ona dayanır, onunla koyunlarıma ağaçtan yaprak dökerim ve başka işler için de kullanırım, (mesela) dağarcığımı ve tulumumu bunun üzerinde taşırım!” dedi. Tanrı: “Ey Musa, onu elinden bırak!” deyince (asasını) yere attı. Asa yere düşer düşmez onun iki çatalı yılanın ağzı, sivri ucu da arkasında kuyruk şeklini aldı. Yılanın ağzı, dişleri titriyordu. Tanrı onun ne şekle girmesini arzu etmişse, yılan, o şekli almış bulunuyordu. Musa, böyle korkunç bir hal karşısında yılan’ın hareketini takip edemeyerek arkasını döndü. Rabbisi ona: “Ey Musa, ilerle, korkma, biz onu eski haline iade edeceğiz; elini yılanın ağzına sok!” dedi. Musa, yünden bir cübbe giymişti, yılandan korktuğu için, elini yün cübbenin yeniyle sardı. Musa’ya, “Elini yeninle sarmayı bırak!” diye nida geldi. Bu emir üzerine elini yeninden çıkararak yılan’ın kemikleri arasına sokunca, (o) tekrar elinde eskisi gibi asa şekline girdi, elini de tekrar dayağın iki çengeli arasında buldu, sivri tarafı ucu oldu. Dayak (asa), tamamiyle eski şekline girmişti. Bundan sonra Musa’ya, “Elini koltuğunun altına sok, kusursuz, yani buruşukluk izi göstermeden parlak ve beyaz olarak çıksın!” denildi. Musa doğan burunlu, kıvırcık saçlı ve uzun boylu idi. Elini yakasının içine soktu, çıkardığı vakit, kar gibi bembeyaz olmuştu. Tekrar yakasının içine soktuğunda eli eski renk ve şeklini aldı. Bundan sonra Musa’ya, “İşte bu iki şey, yani asa ile el, Firavun ile onun kavmine, senin, Tanrı Peygamberi olduğunu ispat için verilmiş iki delildir!” denildi.

                        (Musa, kendine Alemlerin Rabbisi tarafından verilen Peygamberliği –ve onun da beraberinde getirdiği ‘mucizeler gösterebilme yetisi’ni Firavun’a söylediği ve İsraililer’in Mısır’dan özgür çıkışları için izin istediği zaman, Firavun buna inanmamıştı.)
                         F i r a v u n  M u s a’ya, “İddianın doğruluğunu ispat edecek delille geldiğinde ve sözün doğru ne, bunu bize göster!” dedi. Musa, “Ben sana apaçık delil ve harikalar getirmişsem, iman eder misin?” diye sorduğunda, Firavun, “Sözün doğru ise, bu delil ve mucizeni göster!” dedi. Bunun üzerine Musa, asa’sını yere bırakınca, (o) derhal bir  y ı l a n  şekline girdi. (Bu olay için) ayette su’ban tabiri kullanılmaktadır ki, ‘iri ve uzun erkek yılan’ manasına gelir. Yılan, ağzını açmış olduğu halde, alt çene kemiğini yere, üst çenesini de Firavun sarayının ta tepesine koydu. Bundan sonra kapmak maksadıyla Firavun’un üzerine yürüdü. Firavun korku ile yerinden sıçradı ve altına kaçırdı. Firavun, “Yılanı tut, sana iman edeceğim ve İsrail oğullarını da seninle birlikte göndereceğim!” dedi. Musa, Firavun’un bu vadi üzerine onu yakaladı, yılan eskisi gibi asa oldu. Bundan sonra elini koltuğunun altından çıkardı ve bembeyaz olarak gösterdi.

                         Musa’ya hala inanmayan ve ondan intikam almak isteyen Firavun; Sabur, Aber, Huthut ve Musaffa adlı başkanları da dahil, toplam on beş bin sihirbazla Musa’ya meydan okudu ve musabaka için büyük meydanda toplandılar.  
 
                         Sihirbazlar Musa’ya, “ (İlk kez) Sen mi asa’nı yere atacaksın, biz mi ip ve asa’larınızı yere bırakacağız?” diye sordular. Musa, “İlk önce siz atınız!” dedi. Onlar ip ve asa’larını yere attıklarında, büyülerinin tesiriyle (onları) Musa’ya koşuyor gibi göründüler. Büyülerinin ilk tesiriyle, Musa’nın, Firavun’un ve ve bundan sonra bütün halkın gözlerini kamaştırıp aldılar. Onların yere attıkları dayak ve ip’ler,  y ı l a n  şekline girerek vadiyi doldurmuş bulunuyor ve birbiri üzerine binmiş bir halde, dağlar gibi gözüküyordu.  Bunun üzerine Musa, kendi nefsinde bir korku duydu (ve kendi kendine): “Tanrı adına and içerek, ellerindeki dayakların yılan şeklini almış olduğunu söyleyebilirim, benim asam da ancak yılan şekline girer!” dedi veya kalbinde, korku ifade eden buna benzer şeyler söyledi. Yüce Tanrı Musa’ya, “Korkma, senin üstün geleceğin şüphesizdir, sağ elindeki asa’yı yere at!” diye emretti. O da attı. Asa derhal ejderha bir yılan’a dönerek, Firavun’un ve halkın gözüne yılan olarak gözüken ip ve asa’ları bir bir toplayıp yutmaya başladı. Bir az sonra koskoca vadide hiç bir şey kalmamıştı. Musa bundan sonra yılan’ı eline alır almaz o eski asa şeklini aldı. Bunun üzerine tüm sihirbazlar yere kapanarak Musa’ya biat ettiler.

                         Bundan sonra, Arap, Fars ve Müslümanlık tarihini incelemeye ve ayrıntılarını bize vermeye çalışan Taberi, ilerki ciltlerinde bize  y ı l a n  konusunda şunları sunuyor: (Cilt:3, sa.: 1006) “…Abdül’Uzza  bin İmri ül Kays, Haris bin Mariye-el-Gassani’ye at’lar hediye etmiş ve kendisi de ziyaret (etmek) üzere, onun katına gelmişti. Hükümdar hem at’ları ve hem Haris’i beğendi, onun sözleri de hoşuna gitti. Bundan önce Hükümdar bir oğlunu Kelb Kabilesi’nden Abdi Vüdd oğullarına mensup Ben Hamim bin Avf’lardan olan bir süt anası’nın terbiyesine vermiş, fakat orada  y ı l a n  sokmuştu. Hükümdar, bu işin kasten yapıldığı fikrine kapılmıştı. “ 

                         (Cilt:4, sa.: 78-79)  “…Kıpti’lerden bir marangoz Mekke’de yaşıyordu. Marangoz Kabe’yi onarmak için gereken bazı hazırlıkları tamamladı, Kabe’ye bir şekil verdi. Bir  y ı l a n, Kabe içindeki kuıyudan çıkarak Kabe’nin duvarı üzerine binerdi. Kabe’ye armağan edilen ve sadaka olarak sunulane her şey, her nesne, bu kuyunun içinde saklanırdı. Onlaar bu yılan’dan korkarlardı. Çünkü bu yılan, kendisine yaklaşan herkese saldırmaya ve dişleri ile ısırmaya hazırlanıyor, ağzını açıyordu.

                         Y ı l a n  bir gün, itiyad ettiği gibi Kabe’nin duvarı üzerine çıkmıştı. Bu sırada Tanrı ona bir k u ş  musallat etti. Bu kuş, yılan’ı kaptığı gibi alıp götürdü. Bunun üzerine Kureyş, “Tanrı’nın, Kabe’nin binasından razı olduğu ümit olunur, yanımızda uygun bir usta da var, gereken ahşabı da hazırlamışız, Tanrı bizi yılan’dan da kurtardı!” diye konuştuktan sonra, Kabe’yi yeni baştan yapmaya karar verdiler.”

                         Maverdi, “Maddi ve Manevi Yüce Hedefler”de (Sa.: 291) yazıyor:
 
                       “Hazret-i Ali: “Dünya  y ı l a n’a benzer; dokununca yumuşaktır, ama zehri öldürücüdür. Dünyadan hoşuna giden şeylerden yüz çevir. Çünkü sana yakınlık ve sohbeti az olacaktır. Dünya için gamlanma, çünkü ayrılığı pek yakındır. Ona ne kadar yakınlık gösterirsen, o kadar çekin. Çünkü dünyaya sahip olanlar ne zaman mesrur <sevinçli> olsalar derhal arkalarından gam baş gösterir. Ne zaman rahat ve sükunet görseler, hemen kendilerini bir vahşet takip eder.” buyurdular.

                       Ahmet Eflaki, “Ariflerin Menkıbeleri”nde, y ı l a n’a çeşitli bölümlerde şu yeri veriyor (Cilt I, sa.: 516-518) :  ..Yine bir gün Cend ve Hucend’den gelmiş olan birkaç ilim talibi, Mevlana’dan, “Bu suret aleminde bu fare ne işe yarar?” diye sordular. Mevlana hazretleri, “Dünyada hiç bir şey hikmetsiz var olmamıştır; çünkü eğer ‘fare’ olmasaydı, ‘y ı l a n’ dünyayı ve insanları harap ederdi. Yılanın yumurtasını fare yok eder. Yoksa dünya yılanlarla dolardı.”

                       Bundan sonra Mevlana buyurdular ki: bir gün Mustafa hazretleri   K u b a  Mescidinin mihrabında oturmuştu. Ulu Eshap da onun sohbetinde hazırdılar. Birdenbire bir  y ı l a n, kaçarak kapıdan içeri girdi ve peygamberin eteği altında saklanıp “Ey Tanrı’nın elçisi! Düşmandan kaçıyorum. Her iki dünyada da sığınacak yer sensin. Beni koru!” dedi. Yılan’ın arkasından bir kirpi içeri girdi ve “Ey Tanrı’nın elçisi! Avımı bana bırak, çünkü yavrularım beni bekliyorlar” dedi. Peygamber kirpiye bir ciğer vermelerini emretti. Onu memnun edip yolcu ettiler. Sonra Peygamner, “Ey yılan, şimdi dışarı çıkıp git, çünkü düşmanın geri dönüp gitti” buyurdu. Yılan, “Ben de kendi hünerimi gösterip gideyim” dedi ve kemer gibi, Peygamber’in beline dolanıp onu merhametsizce sokmak istedi. Peygamber, yılan soksun diye, mübarek serçe parmağını ona gösterdi. Yılan, Peygamber’in parmağını sokmak için etekten başını çıkardığı vakit, “Her ümmetin tacı bir filozoftur. Benim ümmetimin filozofu da Ebu-Hureyre’dir” hadisini sinesinde taşıyan ve inayet tacını da başına koyan Ebu-Hureyre torbasını açtı, torbanın içinden siyah bir kedi sıçradı, yılanı, pençesi altında parça parça edip Peygamber’in tarafına doğru gitti. Hemen o anda Peygamber “K e d i y i   s e v m e k   i m a n d a n d ı r . Kedi de olsa seviniz” buyurdu ve mübarek elini onun sırtına sürdü. İşte Peygamber’in elini sürmesi sayesinde onu ne kadar yüksek damlardan atsalar mutlaka ayaklarının üzerine düşer, sırtı yere gelmez. O gün Peygamber, Ebu-Hureyre’ye sonsuz dualarda bulundu. Ebu-Hureyre’nin evinde yirmi otuz kedi beslediğini söylerler ve kime bir kedi lazım olduysa şükrane olarak kediyi verir, bir kedi yavrusunu alırdı.

                        Yine nakledilmiştir ki: Peygamber hazretleri merhametsiz yılan’ın sokması için serçe parmağını uzattığı vakit, zavallı serçe parmak Tanrı Hazretleri’ne “Yarabbi, Peygamber beni miskin uzuvlarının hepsinden daha zayıf gördü ve uzattı. Ey zayıfların yardımcısı, feryadıma yetiş!” diye yalvardı. Derhal Cebrail-i Emin, Peygamber Hazretleri’ne taşlı bir yüzük getirdi ve o zayof parmağı kuvvetlendirip yüzük sahibi ve Peygamber’in sonuncusunun arkadaşı yaptı. Bunun için, kıyamete kadar  y ü z ü k   y e r i’nin diğer parmakların değil, “serçe” parmağının olması adet oldu.

                        (Cilt: I, sa.: 559-60) :   ..Yine arkadaşlarının kendisiyle öğündüğü Çelebi Husameddin rivayet etti ki: Bir gün Mevlana hazretleri, makamında sohbet arkadaşlarına bilgiler saçıyordu. Buyurdu ki: İnsan oğlunun vücudunda üç bin y ı l a n vardır. Her bin yılan bir lokma ekmekle dirilir. Eğer üç lokmadan bir lokma eksik yesen, nefsinde bin yılan ölür. Eğer iki lokma ekmek yersen, iki bin yılan ölür. Hulasa eğer bir lokma fazla yesen, nefsin bin yılanı dirilir. Eğer az yesen ölür. İnşallah Tanrı az yemek, az söylemek ve az uyumak hususunda bize ve bizim dostlarımıza uygulama verir.”

                        (Cilt: I, sa.: 5612-62)  K a r a   Y ı l a n.  Mevlana, yine bir gün “Sizin rızkınız ve sizin için vadedilen şey göklerdedir” (K.L1,22) ayeti hakkında manalar saçıyordu. Bu arada bir hikaye anlattı: Bir derviş, semavi rızk’ı  aramıştı. Bir gün, bir yerde küçük bir küp buldu. Fakat almadı, kendi kendine “Ben rızkımı gökten beklerim!” dedi. Geceleyin evine geldiği vakit, çocukları açlıktan ağlıyor ve babalarına ağızlarına geleni söylüyorlardı. Derviş, “Tanrı bana bir rızık verdi, fakat ben onu almamakta ısrar ettim” dedi. Bu sırada bir hırsız evin penceresinden dervişin bu sözlerini dinliyordu. Küçük küpün bulunduğu yeri öğrenip, Hamza gibi oraya gitti. Küçük küpün içinde bir  k a r a   y ı l a n’ın uyuduğunu gördü. Buna canı sıkıldı. Kendi kendine, “Derviş, bunu her halde çocukları başından savmak için mahsustan öyle söyledi” dedi. Birçok hilelerle o küpün ağzını hamurla kapatarak alıp götürdü, dervişin penceresinden içeri attı.  Derviş testiyi açınca altınla dolu olduğunu gördü. Tanrıya hamdetti ve “Sizin rızkınız ve size vadolunan şeyler göktedir” ayetinin doğru olduğunu ve kat’iyen yalan olmadığını ikrar etti.”

                         (Cilt:I, sa.: 623-24)  …Mevlana hazretleri şu hikayeyi anlatmıştı.                   
                         “Bir akrep kaplumbağadan kendini ırmağın öte tarafına geçirmesini rica eder, o da kabullenir ve onu sırtına alır; ama yolun ortasında akrep iğnesini kaplumbağanın sırtına şöyle bir dokundurur.
                          Kaplumbağa “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Akrep “Hünerimi gösteriyorum. Sen banaiyilik edip yarama merhem koydun. Ben de sana iğnemi sokuyorum. Benim göstereceğim şefkat de ancak budur!” dedi. Bunun üzerine kaplumbağa hemen suya daldı ve bu uğursuz akrep,  C e h e n n e m  Y ı l a n ı’nın yanına gitti..

                         (Cilt:II, sa.: 123-25)  …Sultan Alaeddin Keykubad’ın oğlu Rum Sultanı İzzettin Keykavus, saltanatının başlangıcında Mevlana Celaleddini Rumi’nin velayetinin büyüklüğünden habersizdi. Nihayet Sultan’ın kalbinde de, Mevlana’ya karşı tam bir irade ve sevgi uyandı.

                           Sultan o gün tesadüfen Konya sahrasındaki Filubat köşkünde has adamları iler birlikte işrete dalmıştı. Bir aralık Sultan kalktı. Orada bulunan gölü temaşaya koyuldu. Birdenbire bir  y ı l a n  yavrusu gördü. Hemen yakalayıp yenine soktu, haznedar’dan altın bir hokka istedi. Gizlice, o yılan yavrusunu hokkanın içine koyduktan sonra ağzını mühürleyip kesesine koydu. İşret meclisine döndükten ve aradan bir müddet geçtikten sonra hokkayı çıkarıp emirlerine ve vezirlerine gösterip: “Bu hokka’yı bana, İstanbul Tekfur’u, birçok hediyelerle birlikte gönderiyor ve o, ‘Eğer sizin dininiz hak ise, bilginleriniz bu hokka’da ne olduğunu söylerler; ben de haraç vermeyi üzerime alırım’ diyor,”dedi. <Devletin ve milletin ileri gelenleri, bu mühürlü hokka’nın sırrı karşısında şaşırırlar. Herkes, göze görünen ve görünmeyen sırların yegane çözücüsü olarak yalnızca Mevlana’nın bu işi yapabileceğine inanarak onun ziyaretine giderler.>

                           İslam Sultanı bu altın hokka’yı o din sultanının önüne koyduğu zaman, Şeyh Selahadin, Mevlana’nın yanında murakabe halinde oturuyordu. Mevlana: “Şeyhimiz bu hokka’nın sırrını açıklasın!” diye emir buyurdu. Şeyh Selahattin baş koyduktan sonra: “Ey İslam Sultanı! Bu biçare hayvanı niçin bu hokka’ya hapsettin? Bu  y ı l a n  y a v r u s u’nu niçin yanına aldın? Tanrı erlerini sınamak, insanlıktan uzaktır. Hele senin ziyaretinle şereflendirdiğin bu Tanrı eri, bu gök hokka’larının bütün sırlarını ve yer aleminin bütün zerrelerini ve bütün yaratılmış gizliliklerini tam manasıyla bilir ve Tanrı’nın sır hazinelerine tam manasıyla vakıftır!” der. İzzettin Keykavus derhal Mevlana’nın huzurunda baş koyar..”

                                                                     *    * 

                           E s k i   M ı s ı r  Mitolojisi’nde, canavar yılan Apophis; Horus, Anem, Ra ve Osiris gibi tanrıların düşmanı idi. Apophis her sabah, güneş tanrısı Amun-Ra’nın doğmasını engellemeye çalışırdı. Fakat Amun-Ra’nın akıllı rahipleri, her sabah güneşin doğmasını sağlayan sihirli bir seremoni icat etmişlerdi. Balmumundan bir yılan yapıp, üzerine Apophis’in ismini yazmışlardı; törenlerde onu ateşler içine atarlardı. Sihir çalıştı ve güneş, Mısır toprakları üzerine hergün doğdu.

                           Ama aynı Mısırlılar, yılanı, deri değiştirmesi nedeniyle, bir  y e n i d e n   d o ğ u ş  sembolü olarak tanıdılar. Eski bir Mısır hiyeroğlifi, ölülerin dirilmesi için, şu mısraları ölünün ağzına koyuyor :

                         “Ben yıllar yılı boyunca yaşıyan yılan Sata’yım,
                          Her gün ölür, ve yeniden doğarım ben.
                          Ben kendimi ebediyen yinelerim,
                          Ve her gün daha gençleşirim!”

                          E s k i   Y u n a n l ı l a r da yılanı, “yeniden doğuş” ve “şifa” sembolü olarak gördüler. İlk hekim ve hekimlerin tanrısı Asklepius, tıp rozetlerinde de ebedileştirildiği gibi, birbirlerine sarılmış iki yılanın bir sopaya, küçük kanatlarla veya kanatlı bir miğfere tesbit edilerek teşhir edilir. Ben, eski Latin kitapların birinde, hastalarından birine şifa vermesi için yılan zehiri takdim eden bir Eskülap gravürünü hatırlarım.

                          A z t e k  Mitolojisi’nde ‘yeşil-tüylü yılan’ Quetzalcoatl, hem korku ve hem de sevgi sembolüdür.

                          P e r s  Mitolojisi’nde yılanın hastalık ve ölüm getirdiğine inanılır. Kötü ruhun temsilcisi Ahirman, bir zamanlar yılana transfer edilmişti. Yılan-Ahirman insanların içine girerek onlarda şehvet, iftira, shatekarlık ve intikam hissi yaratırdı.

                          Dünya Mitolojisi’nde de birçok tanrıçalar yılan ile özdeşleştirilir. Örneğin  S u m e r  tanrıçası Inanna (Cennetin kraliçesi), pek sık olarak, elinde yılan tutarak tersim edilmiştir. M i n o s’lu  Anne Tanrıça, ‘erkeklerin master’ı olarak tanınırdı ve üzeri yılanlarla dizayn edilmişti. H i n d u  Mitolojisi’nde evren-öncesi sularda çöreklenmiş yılanın üzerinde uyuya kalan Vişnu’yu da biliyoruz.                                                        

                        A v u s t u r a l y a’da,  F o r e s t   R i v e r  yöresinin  şamanlarının ‘başlangıç’ seremonileri, adayın hem ölüm ve hem de yeniden doğuş ve göğe yücelişini içerir. Master, bir ‘iskelet’ pozisyonu takınır ve aday şamanı küçük bir torbanın içine koyar. Sihiriyle zaten onu küçük bir çocuk yapısına indirgemiştir. Sonra, “Rainbow-Serpent” (*) ın üstüne, bir ata biner gibi, bir ayağı bir tarafta ve diğeri öbür yanda biner; kollarıyla kendini yukarı çekerek, sanki bir halata tırmanır gibi göklere tırmanır. Böylece Sema’ya çıktıktan sonra, Master, adayın vücuduna küçük  r a i n b o w – s e r p e n t s  , küçük tatlı su balıkları brimures ve mitik olarak Rainbow-Serpent’ın ismini taşıyan quartz  (billurlaşmış silis, kuvars) kristallerini koyar. Bu operasyondan sonra, hala Rainbow-Serpent’ın sırtında, aşağıya iner. Yer’de, Master gene sihirli bazı nesneleri onun vücuduna göbeğinden koyarak sonunda sihirli bir taşın dokunmasıyla onu uyandırır. O anda aday, normal ölçülerine döner. Ertesi gün gene Rainbow-Serpent ile göğe çıkarak egzersizini tekrarlar. (Şaman ve Yılan ilişkileri konusunda daha ayrıntılı bilgileri, Web-Site’mizin “Şamanizm” bölümünde bulabilirsiniz. (İ.E.)

————

(*)  Rainbow-Serpent : B u r y a t’lara göre, ‘initiation’larda kullanılan renkli kurdelaya ‘gök kuşağı = Rainbow, denilir; bu, şaman’ın gökyüzüne olan seyahatini sembolize eder. Bunun Haiti’deki versiyon’unu bir az ilerde inceleyeceğiz.      
————-           

                                                                         *

                                                          Elmaslar ve Yılan

                     Avrupa Folklöründe çok geçen bir motif de şudur.

                     Gökten düşen meteor’lar (veya diğer cisimler), sihirli-dini bir erdem ile, üzerlerine düştükleri cisimleri de tılsımlarlar; göğe kaldırabilirler veya hamile bırakabilirler o kişiler ‘Clairvoyant’ (geleceği bilen) olabilirler. Boas, bir Amerikan mit’ini şöyle kaydediyor: “Ağaca tırmanan bir genç, gökten düşen ‘kaya kristalleri’ ile kaplandı ve uçmaya başladı.”

                     U r a n i a n  Sembolizminde (U r a n i a : Yıldızlar İlmi Mabudesi, Afrodit) ; Lucifer (Karanlıklar ve kötülükler kraliçesi) ve düţkün, kötü melekler, alınlarındaki kutsal taşları ve elmas kırıntılarını, y ı l a n’ların çenesine veya başına düşürürler.

                                            Deniz Yılanları (Sea-Serpents)

                     N i a n  (Endonezya Adaları)’ da  dukun, tedavi edici ve ‘Medicine Man’ rolü oynayan şaman, bir ‘tedavi’ seans’ında özel bir elbise giyer, saçlarını süsler, omuzlarına bir parça kumaş atar. Buradaki inanç, hastalığın, ruhun tanrılar, şeytanlar veya diğer ruhlar tarafından çalınması nedeniyledir. Seans, o çalınmış ruhu aramaktan ibarettir.

                     Genellikle ruh’un,  d e n i z – y ı l a n l a r ı  (sea-serpents) tarafından uzaklara götürüldüğüne inanılır. Onu geri getirmek için, şaman, üç tanrıya: Ninwa, Falahi ve Upi, başvurur. Şaman, onlarla temas kuruncaya dek ıslık çalmaya devam eder.

                     N i a s s a n  şamanı (dukun), ‘emme’yi de kullanır ve seyircilere, hastalığı yaratan kırmızı veya beyaz taşları gösterir.
                     (Kişisel Not. Bugünün modern şamanistik çıraklık seremonilerinde, özellikle Meksika Şamanizminde, Master Şaman, kendi kutsal, gizemli kudretini adaya aşılamak için, onun vücudunun belirli yerlerini, belirli aralıklarla emer.)

                                                                      *

                   Şimdi, “yılan’ın temel motif alındığı  s a n a t   e s e r l e r i n d e n , dünya şaheserleri arasına girmiş yapıtlardan bazı özetler vereceğiz. Bu konuda, dünyada belki biricikliğini koruyan, “Archetypical Symbols“, Ed.by: Beverly MOON, Shambala Publ., Boston, Mass.1997, her sanatseverin ‘Bible’ı olması gereken bir kitap. Sembolizm, renklerle, tarih boyunca epik yapmış resim, heykel ve benzeri yapıtlarla bir müze halinde gözlerinize seriliyor.

                       JUNG’un psikolojik prensiplerini esas alarak, dünyanın en mutena sanat eserlerini muhteşem bir şekilde sergileyen kitaplardan biri, Beverly MOON’un editörlüğünü yaptığı, Boston, Mass.’de “Shambala” Yayınevi tarafından 1997’de basılmış “Archetypical Symbols” (Arketipik Semboller) adlı eserinde birbirinden güzel, kuşe kağıda basılmış 12 dünya şaheseri vardır. Bunlardan IV. eser, “Zeus Meilichios” adında bir yılana aittir. (Pire’yi üç kez ziyaret ettim, gezi koordinatörleri maalesef bu eserin yerini bilemediler. Yazık!) 

Resim: IV                             Zeus Meilichios          -Yılan-

                    Yer: Pire, Yunanistan, ‘Liman Alanı Mabedi’, Artisti bilinmeyen mermer yapıt. Circa: İ.Ö. 400-375 ; İkinci Dünya savaşında tümüyle tahrip edilmiş. Kabartma eser, devasa büyük bir yılanın önünde iki adam ve bir kadının ayakta dua eder durumda göstermektedir. Eser, zaman zaman yılan görünümüne giren tanrı Zeus Meilichios adına inşa edilmiş. <Bu farklı ‘Zeus’!>

                    Kültürel İçerik : Kitabesi de yazılmış kabartma eser, ithaf edildiği üzere tanrı Zeus Meilichios adına yapılmış. ‘Meilichios’ Eski Yunancada “kolaylıkla yatıştırılabilen adam” anlamına gelir. Mamafih, tam bunun tersi bir yorum da biliniyordu: “Kana susamış adam!”.

                    Meilichios eski Atina tanrılarından biri olup, sonunda göklerin hakimi, ‘En Büyük Zeus’ tarafından yutulmuştur. Meilichios’un kendisi de, buna benzer bir hikayeyle, lokal birçok ufak tanrıları ve şeytanları yutmuştu. (Not. Zeus’un da kendi babası Kronos tarafından yutulduğunu hatırlatalım) Mamafih bu Zeus, Indo-European Gök Tanrısı Zeus’tan gerek görünüş ve gerekse fonksiyon itibariyle çok farklıydı.

                    Z e u s, Atina’ya takdim edilmeden çok evvel M e i l i c h i o s, y ı l a n  şeklinde tanılıp, o civarlarda kendisine öylece tapılmasını sağlamıştı. Bu tanrı, hem ‘bereket, üreme’ ve hem de ‘ölüm’ ile özdeşilmiştir.

                    Meilichios’a tapmanın karakteristiklerinden biri, ayinlerin gece ve mabetlerin dışında yapılmış olması idi. Bu yerler özellikle ‘müshil’ tedavisi ile ‘dinlenme’ olarak seçilmiş yerlere yakın olurdu. Kayda şayan nokta şudur ki, Atina’nın en klasik devrinde, Meilichios’un şerefine yılda bir kez Diasia festivali yapılırdı. Bu festivalde, ateşte yanmış domuz eti takdim edilirdi. (Esasında domuz, zırai verimlilik tanrıçası olan Demeter tarafından kutsal ilan edilip, men’edilmişti.) ‘Holocaust’ da denen bu kesim törenlerinde, gariptir, halka etin iyi tarafları verilir, Meilichios ise kalıntıları yerdi. Bu gibi ateşte yanmış kurbanları yedirmenin gayesi, kızgın tanrıları sakinleştirmekti.

                    İsminin ikinci anlamıyla eşdeğer olarak, Zeus Meilichios, Atina’da kan dökümünden hoşlanırdı. Argos’ta, kanlı bıçaklı bir kavgaya katıldıktan sonra, bir Atinalı, ‘arınma’ (purification) için, bazan “diğer Zeus” diye anılan Meilichios’a kendini feda etmişti.

                    Bu tanrının, tanrı H a d e s için başka bir isim verilmiş olma olasılığı vardır. (Pluto yalnız ölümle değil, verimlilik, zenginlik, üretkenlik ve varlık sembolü ile de özleşirdi) Ama Meilichios’un çifte özelliği, bir yandan tohumlarının verimliliği için dua eden, diğer yandan da ölüme neden olan olaylara karıştığı için kötü hisseden ve ölülerle barışma arıyan çiftçiler için ideal bir tanrıyı temsil ediyordu.

                     Arketipal İçeriği : A n a l i t i k   P s i k o l o j i  açısından, analist Carl L. Iandelli, yılanın bir ‘geçit’ (transition) devrinde ortaya çıkan ve ‘değişim’i (transformation) takviye eden bir kudreti temsil ettiğine inanır. Bu, kişinin, hem regresif ve hem de progresif gelişiminde görülebilir. Zira her değişim, bu iki klinik düzeyde görülür. Y ı l a n  gibi  e g o  da, ‘deri’nin ötesine büyür, daha iyi ve daha geniş bir yaşam mod’u bulması için, ‘eski’yi ardında terketmesi gerekir.

                     Iandelli yazıyor: “…Özel koşullarda, bizim hastalarımızda yılan sembolünün gözükmesi, ego ile bilinçaltı arasında bir çatışmanın habercisi değil, fakat özel bir ‘geçici’ (transitional) faz’ın, ego’nun bir gelişimsel düzeyden diğerine geçişinin simgesidir. Bu zemin üzerinde, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yılan, bir g e ç i ş  s e m b o l ü olarak tehlike, alarm, uçuş, kavga, başarısızlık, başarı, değişim hallerinde rüyalarda belirebilir. Nedeni de, regresif çözüşme ve progresif bütünleşmede mevcut libidinal sürecin varlığını ortaya koymaktır.”

                      Yukarıda bahsettiğim  ARKETİPAL SEMBOLLER kitabında, “yılan”içeren diğer şaheserler şunlardır:

Resim: V       “Dr. JUNG’un Kendisinin Çektiği Bir Fotoğraf”: “Kem Göze Karşı Koruma” ismini taşıyor. Sınırları açıkça çizilmiş, ortada gözbebeği; solucan şeklinde iki ince yılan, gözün üç misli büyüklüğünde, kulak biçiminde iki yandan da kıvrılmış, kirpiklere nerdeyse dokunacaklar, sanki gözü koruyan muhafızlar.   <Nazar değmesin!> Altındaki yazı: “Bir evin döşemesinden. Bir Roma mozaik motifinden alınma; Moknine, Tunus.”

Resim: VI     “Jung’un Hastalarından Orta Yaşlı Bir Kadın Çizmiş”. Aynı ‘göz’, sanki havuz ya da okyanus suları üzerinde yüzüyor. Yalnızca kuyrukları kıvrık, ince uzun iki yılan, gözün, gözkapaklarının birbirlerine değidiği noktadan aşağıya, suya uzanmış. ‘ürkek’ bir gözbebeği, yusyuvarlak, sadece bakıyor. Resmin altındaki açıklama: “Aktif İmajinasyon’unu kullanarak ‘Spiritüel Gelişim’ yolunda. Göz: Yeni bir ‘içgörü’nün doğumu; Kişilik yapımı. Su, Okyanus: Bilinçaltı.”

Resim: VII    “Altın Küre”. Kristal bir küre, içinde hayal meyal belirlenmiş bir cenin, sanki uzayda,, dört ayrı köşeden yıldızlarla döşenmiş havai yollardan bu küreye ulaşıyor (Dört ‘high-way’in sanki bir meydana açılımı gibi.) Birbirinin zıt yönlerinden gelen iki ince uzun, siyah yılan, sanki bu küre’nin koruyucusu gibi çevrelemişler. Açıklama yazısı : “Bu bir ‘bilinçlenme’ = ‘conscious realization‘ sahnesi. Altın küre: Altın top, altın germ-sperm Hiranyagarbha. Yılanların sağa rotasyonu, ‘bilinbçaltı’ndan ‘bilinçliliğe kaymayı’ simgeliyor. Yıldızlar: Kozmik yapı. Dört ışık kuşağı: Kutsal vücut (heavenly body)”.

Resim: VIII  “Cennetin Tahayyülü”. Ağaç kabuklarını andıran birbirlerine değecek şekilde bir zeminde, sanki porselen bir tabak. Ortada bir daire, içinde püsküllü bir güneş simgesi. Ortaya çevre arasında birtakım ağaç, ince dal motifleri serpilmiş. Sağda da, üç büklümlü siyah bir yılan, sanki tüm sistemin gözlemcisi ya da koruyucusu. Resmin altındaki açıklama yazıları: “Cennet’in Tahayyülü”. ‘Yılan’ ve ‘Ağaç’ motifleri Cennet’i simgelemektedir. Merkezde Güneş; ‘daire, ‘dört köşelenmekte’dir. ‘NAASSEN’ inancına göre, Cennet’in dört nehirle temsili.

Resim: IX   “Shiva-Bundi” : Yaratılıştan Önceki Uhrevi Kudret. (Ortada soluk renkli bir dünya yuvarlağı. UZay’da, onu bir kez tümüyle çeviren, kare kare siyah beneklerle bezenmiş ve dili ve yanağı dünya’ya dokunan, zarif bir yılan.)
Yılan, ‘dünya uzantıları’nı yaratmaya gebe. Bu evrede Hindistan, (yukarı bakın!) “Hiranyagarbha” = ‘altın tohum’, ‘altın yumurta’ diye çağırılıyor.

Resim :   XI     “Uhrevi Varlık” ve “Bilinçlilik” adını taşıyor. Orta yaşlı bir kadın hastanın gördüğü rüyanın tasviri. Pembe-kahverengi karışımı bir küre, ortasında, içi mavi, simetrik kanal ve tomurcuklanmalar ile bezenmiş, kırmızı çevreli başka bir küre. Yine ince uzun, zarif, siyah bir yılan, iki yuvarlığın arasına ve tepesine çöreklenmiş, ağzıyla ortadaki ‘meyve’yi eşeliyor gibi. Resmin altındaki açıklama: “Y ı l a n, bu ‘bilinçliliği’ simgeliyor. Dört tipik renk: kırmızı, yeşil, sarı ve mavi sergilenmiş.”

Resim: XII     Tabak gibi yuvarlak, pembe-kırmızılı bir daire. İsim: “Rahim” Dış çevrenin hemen içinde sarı-açık kahverengi küçük daireler, tırnaklar halinde ikinci bir daire oluşturuyor. Dört mavi ‘yün’ yumağı, ortadaki küçük bir daireyi çevreliyorlar. Yılan bu kez, dairenin dışında, vücudun alt kısmı kıvrılmış, ama dikine, mağrur bir şekilde yapıyı dıştan inceliyor gibi. Resmin altındaki açıklama:
“Rahim” = Lotus-flower (padma). Çin Alkemi’sinde “Golden Flower“, DANTE’nin ‘Paradiso’su. Şizoid yapılı bir hastanın kaotik düşünce sistemi ve yeniden yaratılma arzusu.”

                                                                 *        *

                       FREUD rüyalarda görülen yılan’ı hemen hemen her kez bir fallik sembol olarak kabul eder, Rüyayı gören bir kadın ise bir ‘penis arzusu’ (penis envy)ndan, eğer bir erkek ise olası ‘iğdişlik kompleksi’ (castration complex or anxiety) nden ıstırap çekmektedir.

                       Freud, ‘su’ ile ‘ateş’ arasındaki ilintiden bahsederken, mitolojik şu materyali veriyor:
                     “Lernaen Suyılanı”nın ‘yılanbaşı gibi süzülen sayısız başları vardı. Onlardan biri de “Ölümsüz Su Dragonu” (immortal water-dragon) idi. Zamanın kahramanı Heracles (ki Prometheus’u didikleyen akbabayı da öldürmüştü) de su yılanının başlarını kese kese bitiremedi, ama Su Dragonu’nu ancak ateş ile yakarak hakkından gelebilmişti.

                       Y ı l a n l ı   S ü t u n  (Yahut, B u r m a l ı  Sütun) da, ‘yılan’ mimarisinin şaheserlerinden biri olup bugün hala Sultanahmette 5,5 m. dimdik ayakta durmaktadır.

                       Yılanlı Sütun, İmparator Constantinus (İsa’dan sonra 324-337) tarafından, orijinal olarak Delfi’deki Apollon Mabedi önünde bulunurken, İstanbula getirilmiş, Hipodrom’un ortasına konmuştur. Yunan Mitolojisine göre kuvvet, kudret ve güzellik tanrısı olan Apollon, kötülükleri simgeleyen  P i t o n  ismindeki yılanı boğarak öldürtmüş. Otuz bir Yunan kolonisi, memleketlerini istila eden  P e r s’lere karşı kazandıkları Salamis (İ.Ö. 480) ve Platen (İ.Ö. 479) zaferlerinden sonra, ellerine geçirdikleri savaş  ganimetlerini eriterek, büyük bir ‘tütsü sehpası’  ile altından bir kazan yapmışlar, sonra bunu, Delphi’deki  A p o l l o n  M a b e d i’ne sunmuşlardı.

                       Bu anıt, birbirlerine sarılmış, 8 m. yüksekliğinde, 29 boğumlu  ü ç  y ı l a n’ın taşıdığı, üç ayaklı altın bir kazandan meydana gelmiştir. (Bugünkü ‘başsız’ yüksekliği, sadece 5,5 metredir) Burada, yılanların başları birbirlerinden ayrılarak üç ayrı yöne baktırılmışlardır. Ayrıca, yılan gövdelerinin üzerine, savaşa katılmış 31 Yunan site’sinin isimleri yazılmıştır. Bu anıt İstanbula getirilirken, taşıdıkları üç ayaklı altın kazan kaybolmuştur. Hünername’deki minyatürlerden, 16. yüzyıla kadar bu anıtın tamam olduğu görülmektedir. Bunu izleyen zaman süreci içersinde, y ı l a n  b a ş l a r ı  k a y b o l m u ş t u r. Ancak 19. yüzyıl sonlarındaki bir araştırmada bunlara ait bir üstçene parçası bulunmuş olup, bugün İstanbul Arkeoloji müzelerindedir.
 
                       Evliya Çelebi, bu yılanların İstanbulu yılan, çıyan ve akreplerden koruduğunu yazmıştır. Bir söylentiye göre, bir yeniçeri bu yılanların başlarını koparmış ve o zamandanberi de İstanbulda bu tür hayvanlar çoğalmıştır. Yine başka bir söylentiye göre de, Osmanlı döneminde y ı l a n  b a ş l a r ı  ok ve mızrak oyunlarında hedef olarak kullanılmış, tarihindenberi ilk rejim uygulaması da yine bu anıtın önünde olmuştur. İstanbulda, Latin istilasına karşı varlığını koruyabilmiş ender eserlerden biridir. (Kaynak: Erdem Yücel, İstanbul Ansiklopedisi)

                      Başka bir ‘heykel’ ve ‘yılan’ eseri de, Mithrias’dan bahsedildiğinde de açıklandığı üzere, onun ismine nazire olarak dikilen heykelde ve kabartma eserlerde gördüğümüz yılandır. Bu heykelde, Frikya başlığı giyen bir adam, devasa bir boğayı (O da Mithrias’tır) öldürüyor. Bir köpek onun akan kanlarını yalamakta ve bir  y ı l a n, oralarda çörekleme yatmış; ve bir akrep, boğa’nın erbezlerini ayırmakla meşgul. Heykelin iki yüzünde de var olan başka bir genç adam, bir yüzde elindeki meşaleyi havada, diğerinde ise aşağıya yansıtmış olarak görünüyor.

                     Catherine B. Avery’nin editörlüğünü yaptığı (kitabın sonundaki dört resim-tablo’nun alındığı) “The New Century Classical Handbook”, insanlık tarihinde oluşagelmiş çeşitli kültürlerin mitolojilerinden alınma sanat yapıtlarındaki  y ı l a n  sembolizmini mükemmel bir şekilde, ayrıntılarıyla veriyor. Biz de, heykel, resim ya da kabartma olarak sergilenen bu çok zengin materyali, özet olarak ve ‘kültürel mitoloji’lerinde klasifiye ederek sunuyoruz.

                                        Y U N A N    M İ T O L O J İ S İ

1. Athena’nın Doğuşu (The Birth of Athena) : “Athena as snake or as bird
(Seramik üzerine siyah boya. Vazo’nun boyutları: 20.1 cm x 28.1 cm.  Circa İ.Ö. 560-550, Atina’da bulunmuş, şimdi Londra’da, “British Museum”da.)

                   Hurafeye göre, Hephaistos, ilahi demirci, Zeus’un alnını çekiciyle yararak Athena’yı yarattı. Böylece Athena, ‘harp’ ve ‘erdem’ tanrıçası olarak doğdu. Athena, Zeus’un en favori çocuğu olduğu gibi, daha önceki ‘tanrılar jenerasyonu’na (Titan’lar) bir zafer sembolü olmuştur. Athena aynı zamanda, şehir hayatında çocukların eğitimine, yün örücülerinin eğitim ve geliştirilmelerine, san’atın ilerlemesine de yardımcı olmuştur.

                  Bir ‘tanrı’nın bir ‘tanrıça’ya doğum verişi konusundaki mit, bir dini sistemden diğerine geçişi temsil eder. Krişna’nın hikayesinde de olduğu gibi, Zeus da, tanrıların babası rolünü üstlenmiş oluyor. Aynı zamanda, patriark bir sistemden, matriark-tanrıçalara tapınılan bir geçidin de yolunu hazırlamış oluyor.

                 A t h e n a, diğer Paleolithic ve Neolithic tanrıçalar gibi, ilk temsilciliğinde bir  k u ş (baykuş, ya da dalgıç kuşu) veya  y ı l a n  olarak sergilenmişti. Bu da, Indo-European öncesi anne tanrıçalarının ‘yaratılış’ının ‘yeniden yaratılış’ ile uyum sağladığını simgeler.

2.  Zeus Melichios’ta ayrıntılarıyla söylendiği gibi (Resim:4), Eski Avrupa’da, yeryüzündeki kudreti ve hayatı idame ettiren, yüzeydeki  d e ğ i ş i m (transformation)’un simgesidir.

                      Neolithic (zirai) kültürde, yılanın esrarengiz dinamizmi, olağanüstü hayatiyeti ve periyodik olarak yenilenmesi, çok duygusal yanıtlar uyandırmıştı. O günkü ‘kült’lerin sanat eserlerinde, özellikle vazo’larında, birbirine zıt olarak konmuş yılan başları, spiral vücutları ile, “dünyayı döndürdüğü’ne inanılmıştı. Vazo’lara resmedilen ve güneşe, ya da yıldızlara hatta tüm evrene uzanan yılan başları devrin sembolüydü. Yılan’ın ve Spiral’in var olduğu her yerde yeni bir hayat vardır. Bir çok yerlerde de yılan, hamile bir kadının göbeğinin üstünde büyüyen bir bitki gibi, ya da kıvrılıp çöreklenmiş olarak görülür. Toprakaltı yaşayışı ise, eski uygarlıklarda, ‘ölü’lerin ve ‘ölü ced’lerin sembolü sayılmıştır. Sür’ati ve zehri ile de y ı l a n, ölümün temsilcisidir.

3.         Medusa and Pegasus (Yılan, “Medusa’nın Saçı” olarak)
            (‘Terra-cotta’ polikrom kabartma eser. Yüksekliği 56 cm. Circa İ.Ö.620. Syracuse-Sicilya’da Athena Temple’ında bulunmuş.)

                        Eski Grek mitolojisi’ne göre, okyanusların diğer yanında yaşıyan, Ceto ve Rhorcys’lerin kızları Gorgons’lardan Sthenno ve Euryale ölümsüz idiler, Medusa ise ölümlü. Medusa esasında çok güzel bir kadın olup, deniz ilahı Poseidon’la Athena’ya ait bir kilisede aşk yaparken yakalandığından dolayı böyle çirkin, ölümlü bir kadına dönüştürülmüştü. Üç kızkardeşler geceleri çalışırlardı. Bu dişilerin bakışları altında erkekler hemen taşa dönerlerdi. Özellikle Medusa’nın saçı, birbirlerine dolanmış yılanlardan yapılıydı. Yerlerinden fırlamış, yuvarlak göz küreleri, dışa sarkmış patlak dişleri, tüylü kanatlarından ürkmemenin, taş kesilmemenin mümkünü yoktu.

                         Perseus’un (Zeus’ailesinin proteje’lerinden biri. Poseidon’un 5 nesil sonrası torunu Danae’nin Zeus ile birleşmesinden doğmuş. Andromeda ile birleşmesinden iki nesil sonra da,  yani torunu Alcmene ile Zeus’un birleşmesinden  Hercules yetişecektir) kıralı, gelini için bir hediye isteyince, Perseus ona Medusa’nın başını vad’etti ve vad’ettiği gibi onun başını kestikten sonra, Medusa, Pegasus adlı kanatlı bir ata dönüştü.

                         Aynı figür, İ.Ö. 6. asırda yapılmış siyah bir vazo’da, Perseus’u Athena ve Hermes’in arasında, Medusa’yı kolundaki bir cüzdan içinde taşır halde görülmektedir.
                               O R T A    A V R U P A     M İ T O L O J İ S İ

1. Havva’nın İhtirası  (The Temptation of Eve) –Havva’nın Kabaran Yılan’a Poz’u-   <The Prostrating Posture of Eve Related to Snake>

 Artist: Gislebertus , Circa İ.Ö. 1125-1135. Kalker kabartma. Yükseklik: 72 cm.
 Auton-Burgandy, Fransa, St.Lazare Kilisesinin duvarından.

                       Hz. Havva, bu kabartma eserde, çıplak olarak yerde sürünmekte, eliyle de -sanki görmek istemezcesine- y ı l a n v a r i   b i r   d a l’dan bir meyva koparmaktadır. İnsanlara Tanrı tarafından yasak edilmiş olan ‘meyva’ya, “Bilgi Ağacı”na Şeytan’ın pençesi ile itilmesi ile erişmektedir.
 

2. Adem’in Yaratılışı ve Cennetten Kovuluş  (The Creation of Adam and the Fall)
                La Vera Cruz Kilise’si, Maderulo, İspanya. Boydan boya duvar boyası.

                       Solda, Tanrı tarafından yeni yaratılan ‘hayat’, “Hayat Ağacı”nın önünde ‘nabız alma’ olarak tersim edilmiştir. Sağda, Adem ve Havva, y ı l a n  tarafından baştan çıkarılarak “Bilgi Ağacı”nın (tree of knowledge) meyvasını yerler ve mahrem yerlerini örterler. Adem, başlarına geleceği hissederek boğazını tutmaktadır. İki yarım halinde resmedilmiş eseri bir hurma ağacı (palm tree) ayırmaktadır. (Bilindiği gibi hurma, cennete özel, yemesine izin verilen meyvadır.)

                                          N O R D İ K     M İ T O L O J İ

Thor, ‘Dünya Yılanı’nı Yakalıyor   (Thor, Catching Midgardssnake)

                       İskandinavya’da, Viking Periyodu Mitoloji’sinde, Circa  İ.Ö. 10 ya da 11 y.y. Yükseklik: 1.96 m. Altuna-Upland, İsveç’de bulunmuş bir heykel. Üzerinde işlenen tema: Yüce Tanrı THOR, elindeki çekiciyle, Dünya Yılanı’nı (Midgardssnake) bir hat boyunca çekmektedir.

                      Thor ile Yılan’ın savaşı hakkında hiç olmazsa üç tür mitolojik hikaye vardır:

1) Ragnarok (kedi) kılığına girmiş ‘yılan’la Thor güreşe tutuşur; sonunda, her iki kudret de birbirlerini mahvederler,
2) Thor’un balık avı seyahatı. Yukarda bahsedilen taş heykelde bahsedildiği gibi, Thor, bir öküzün başı ile yılanı yakalar,
3) İskandinavya’nın hıristiyanlığa dönüşümü esnasında yazılan bir tür şiirlerde
(Poetic Edda) bahsolunanan ölüm-kalım savaşları. Ama, sonuçlar belli değildir.

                                   K A P A D O K Y A     M İ T O L O J İ S İ

Aziz George ve Dragon  (St.George and The Dragon)

                    Panel boyama, boyutları 58.7 x 48.2 yard. Circa İ.Ö. 14 ya da 15. y.y. Leningrad Milli Müze.
                    St.George bir tunik ve rob giymiş olup, beyaz bir atın üstünde at koşturmakta. Başında ışıklı bir hale var. Sağ elindeki bir mızrakla da yerdeki bir  d r a g o n’u öldürmekte. Bindiği atın ön ayakları da, yılankavi bir kuyruğu ve kanatlı ayakları olan dragon’u ezmekte.

                   Aziz George, Kapadokya’da doğmuş ve yaşamıştı. Yaşamı ve eserleri, ilk kez 13.y.y. da İtalyan Yazarı Jacobus de Voragine tarafından dünyaya tanımlandı.
 
                   Aynı tema, Antik Yunan’da Perseus tarafından, Andromeda’yı tehdit eden bir Dağ canavarını ve Eski Mısır’da, Tanrı Horus tarafından, at üzerinde bir timsahı öldürmesiyle temsil edilmişti.

                       Hıristiyanlıkta  d r a g o n, prensip olarak, Kilise’nin düşmanlarını, paganizm’i ve pagan’ları öldürmek için bir sembol olarak kullanılmıştır.
 

                             M E Z O P O T A M Y A     M İ T O L O J İ S İ

Yılan Tanrısı ve Çocuk  (Snake Goddess and Child)

                       Mezopotamya motifi. Ur-İran’da bulunmuş, halen Bağdat’da, “Irak” Müzesinde. Pre-Historik period’dan kalma, 14 cm. yüksekliğinde terra-cotta heykel.

                       Bu heykel, ölümsüzlüğün ve yeniden doğumun ve bunlarla ilintili olarak ‘ay’ ın sembolizmini belirmek için yapılmıştır. Kaçırılmasın diye (?) ayakları kırılmış olarak bulunan bu motif’ler, her iki cinsten insan mezarlarına konurdu. Genellikle çıplak, reptil ya da yılan yüzlü emziren anneler şeklinde tezyin edilmişlerdir.

                                         M I S I R     M İ T O L O J İ S İ

Ankh Ayna Klıfının Muhafızı Olarak Bir Çift Kobra Yılanı
(A Pair of Cobras, as Protector on ankh mirror case)

                         Mısır’da, Kahire Müzesi’nde teşhir edilen, Firavun TUTANKHEMAN’ın (İ.Ö. 1347-1337) ahşap üzerine altın liflerle işli, iç kenarı gümüşle bezenmiş, Ankh Aynası’nın kılıfı.

                         A n k h, Eski Mısırlı’larda bir kıraliyet emblemi olarak kullanılan, üzerinde genellikle yılanlardan yapılı ilmeğin bulunduğu haçlı bir kutu idi. Bu aynalı kutuda, nesillerin ya da bunu taşıyanların hayati kudretleri korunurdu.

                                           Ç İ N    M İ T O L O J İ S İ
                            
1.   Maitreya ve Huzurundakiler   (MAİTREYA and Attendants)
                         Çin tarihinde, Kuzey Chi Periyodunda yapılmış, Circa İ.Ö. 551,  beyaz mermer heykel. Boyutları: yükseklik 58.7 cm., eni 33.7 cm. San Francisco ‘Asian Art’ Müzesinde.

                         Çin Mitolojisi’nde  M a i t r e y a, geleceğin   B u d a’sıdır. Heykelde, Maitreya sol ayak üzerinde oturmuştur ve sağ ayağı da yatay olarak uzanmıştır. O, hintli bir prens (bodhisattva) gibi giyinmiştir. Etrafında d r a g o n’larla çevrili iki büyük ağaç ile korunmuştur. Ayağının dibinde de aslanların beklediği bir tütsü kabı (incense burner) ve gardiyanlar bulunur.

2.   Sakyamuni (BUDA)’nin İlk Banyo’su ve İlk Adım’ları                 
      (First Bath and First Steps of SAKYAMUNI)

      <34 x 19 cm. boyunda, ipek üzerine altın ve mürekkeple bezenmiş tezyin. 9 büyük Çin Dragon’unun temin ettiği su ile Buddha, beş kadın tarafından, altın bir kasede ilk banyosunualmaktadır. Altta da, çocuk, ilk adımlarını atmaktadır. Circa  İ.Ö.  8. ya da  9. y.y.>

                         Ç o c u ğ u n, insanlık tarihinde birçok sembolizm’i vardır. C.C. Jung, “Çocuk Arketip”ini, insanoğlunun, ıstırap çekeceiği yeni bir hayat’ın-devir’in göstergesi olarak yorumlar. “Çocuk, insanoğlunun, yani ‘Yaşayan Doğa’nın derinliklerinden, bilinçaltı rahminden doğar. O, bilincimizin -pek az bildiği- hayati kudretlerin bir personifikasyonu’dur. O, Doğa’nın derinliklerini kucaklar; ve o, kendini her varlığın ‘gerçekleştirme’ye yönelik en kudretli bir dürtüsüyle temsil eder (Self-realization). Bu ‘kendi-gerçekleşme’ye itilim, Doğa’nın ve ‘göze görünmez kudretin’ başlangıçta pek öenmli değil ve göze batmaz gibi görünmesine karşın, en doğaol yasasıdır.”

HİNT MİTOLOJİSİ’nde  y ı l a n – d r a g o n, ‘Bereket Tanrısı’ nagas ile yakından ilişkidedir.
ESKİ ÇİN’de çocuklar, odundan yapılı küvetlerde banyo edilirlerdi. Yukarki resimde banyo küveti, altından yapılıydı, zira çocuk Buda idi. Çin Mitoloji’sinde ‘dokuz’, e v r e n’in dokuz katlı olduğuna referans verir. Dolayısıyla “9 dragon”, evren’in tüm natürel yapı ve hareketlerini temsil eder.

                                           H İ N T    M İ T O L O J İ S İ

1.    Ardhanarisvara – Yarısı kadın olan Tanrı.
        Kireçten yapılı heykel. Sanatkarı bilinmiyor. Circa İ.Ö. 9. y.y. Rajasthan-Hindistan’da bulunmuş, şimdi Rajsthan’da Jaipur Rajası’nın kolleksiyonunda. Boyutları bilinmiyor.

                        Bu heykelde, dört-kollu, yarı kadın, üç büklümlü bir poz veren TANRIÇA’nın, sol tarafta, belirli bir göğsü vardır, bu onun ‘kadın’ kısmıdır: Sakti. Sağda ise ŞİVA, bir lotus ve etrafına  y ı l a n  dolanmış trident: Neptün’ün sembolü üç dişli mızrak taşır.

                       Tüm bu görünüm, yılankavi bir akıcılık içinde, evrensel enerji’nin ‘nefes’ hareketi’ni:  p r a n a ,  sergiler.
                       Bhagavata Purana, bu heykeli, her iki cinsiyetin bütünleştiği: P a r a b r a h m a n  olarak kaydediyor. Yani, bu heykel, T a n r ı   S i v a’nın :             a n d r o g y n o u s  şeklidir. Kadınlık ve erkeklik füzyon’laşmıştır. Heykelin Sakti parçası, SİVA’nın karısı Parvati’nin personifiye olmuş transfigürasyonudur.  

                       Bir rivayete göre, Tanrı S i v a, bir ara dilenci gibi yaşadı ve birgün o kadar çok afyon (haşiş) kullanmıştı ki, kollarını kıpırdatacak hali yoktu. Parvati onun yanına gitti, kollarını onun vücudu etrafında sımsıkı sararak onu anime etmek istedi. Bundan etkilenen Siva, heyecanlanarak onu gövdesine o kadar sıkı bastırdı ki, iki vücut birbiriyle füzion’a girdi.

                       Scanda Purana ise başka bir rivayeti kaydeder: Parvati, Siva’nın başka bir kadına olan ilgisinden etkilenerek onu terkeder; ona hala aşık olan Siva karısının peşinden gider, onu sımsıkı kollarının arasına alarak der: “Bak sen bir ‘adak’sın, ben ise bir ‘ateş’; Ben bir ‘güneş’im, sen ise bir ‘ay’, bizler birbirimizden ayrılamayız. Yine birlikte füzyona girerler.

2.   Chinnomasta’nın Kemeri ve Nedimeleri
       (Belt of Chinnamasta and Attendants)

       <Kağıt üzerine polikrom boya ile yapılmış minyatür. Circa İ.Ö. 1800. Uzunluk 20 cm., genişlik 15 cm. Kangra, Pencap – Hindistan’da bulunmuş, halen, özel koleksiyon, USA.>

                         Tantrik öğretilerde, Chinnomasta, “meditasyon” ile anımsanan bir erdem tanrıçasıdır.
                         Bu minyatürde Tanrıça, portakal cild rengi ve nedimelerininkine benzer, boyundan aşağı vücut boyunca uzanan kafatası takılarıyla, taçlı başını dekapite etmiş ve nedimelerinden birine sunmaktadır. İki yanında, mavi cilt renginde nedimeleri ona refakat etmekte olup, biri kendine atılan kafayı yakalarken, her ikisi de tanrıçanın boynundan fışkıran kanı içerler. Her üçünün
bellerinde birer y ı l a n sarılıdır. Chinnomasta’nın ayakları altında, tanrı Krsna
(Krishna) ile ölümlü eşi Radha’nın ‘orijinal çiftleşme’yi simgeleyen, birbiriyle dolanmış resmi yatar.

                          Bu resim, Hint Mitoloji’sinde birçok inançların simgesidir; ‘kendini feda etme’ – self-sacrifice, konsantrasyon ve ‘kendi içini görebilme’ – visualization, re-enkarnasyon yetisi -ki bellerindeki yılan’dan bu kudreti almaktadırlar. K a n, bilindiği üzere, kutsal bir sıvıdır. Ritüel ve seremoniler esnasında onu sağa sola sıçratmak, kaybetmek günah sayılır. Kan vermek yoluyla yapılan ‘kurban’ olayları, esasında, tanrılara, evren’de yaratılışın bekaı için gereken destek katkısından başka bir şey değildir.
 
    
3.     Tanrılar ve Şeytanlar Beraberce Süt Okyanusunu Çalkıyorlar
        (Gods and Demons Churning the Milk Ocean)

         <Kağıt üzerine polikrom boya. Circa  İ.Ö. 18. ya da 19. y.y. Ebat: 18 x 25 cm. Kangra-Pencap Tepeleri, Hindistan; Halen Victoria & Albert Museum, Londra.>

                          Resimdeki figür’ler, ‘dünya mihveri’ (axis mundi) etrafında gruplaşmışlardır. Mihver, ona sarılan uzun bir  y ı l a n  ile taraflara ulaşmıştır. Solda; başlarında taçlarıyla tanrılar, sağda ise şeytan ruhları toplanmışlardır. Süt Okyanusundan da bir tür ahali ve hayvanlar çıkmaktadır. Y ı l a n, böylelikle, iyilerle kötüler arasında bir arabuluculuk yapmaktadır.
 
                          ‘Süt Okyanusu’nun Çalkanması”, Hint Mitolojisi’nin iki büyük epiğinden biri olan M a h a b h a r a t a’ (İ.Ö. 4. ve İ.S. 4. y.y.larda) da önemli bir yer alır.
                          Bu efsaneye göre, Tanrılar, kudretli ve ölümsüz kalabilmeleri için, onlara bu kudreti temin edecek ‘uhrevi sıvı’ (ambrosia) (Ab-ı Hayat?)ya sahip olmak isterler. Bu ancak Süt Okyanusu’nun çalkanmasıyla temin edilebilir. Dağların kıralı Mandara ileişbirliği yapıldı önce; dağlar, başaşağı, devasa kaplumbağaların sırtlarına bağlandılar. Bu iş için ip olarak da, yılanların kıralı Vasuki’yi kullandılar. Şeytanların da yardımıyla, Okyanus çalkanmaya başladı.

                          Ama bundan sonra bir sürü problem ortaya çıktı: Ateşler ve patlamalar tüm tepeleri sardı. Dağdaki bitkiler sarardı, soldu; ağaçların içindeki usareler Okyanusa aktı. Bu özsular ve tuzlu su sütle karışınca ‘ritüel yağları’, şarap ve zehir oluştu. Zehir, tüm evreni tehdit etmeye başladı. Bereket versin S i v a, hemen tılsımlı bir şarkıya dönüşerek tüm zehirleri boğazına emdi. O zamandanberi de kendisi ‘Mavi-Boğazlı-Biri’ diye bilinir.

                          Ama olaylar oluşmaya devam etti: Okyanus’un dibinden Güneş ve Ay, güneş’in ‘Beyaz At’ı, büyük fil Arivato hep yüceldiler. Tüm dünyaya meyva veren Kutsal Ağaç ve Kutsal İneğin de ortaya çıkmasından sonra, en sonunda, Okyanusun dibinden Hekim Tanrı Dhanuantari yüceldi. Elinde ‘ölümsüz sıvı’ – ambrosia’yı taşıyan beyaz bir kase vardı. O noktada, hangi tarafın ‘ölümsüz sıvı’yı alabileceği yolunda bir savaş başladı. Savaşı, sonunda  t a n r ı l a r  kazandı ve onlar kutsal içkiyi kendilerine sakladılar. Ancak bu hakimiyetten sonra, e v r e n, yaratılışına devam edebildi.

4.     Tanrıça Camunda  (The Goddess C a m u n d a)

        <Beyaz taştan yapılı heykel. Artisti bilinmiyor. Circa İ.Ö. 10. y.y. Yükseklik: 87 cm. Hinglajgarh-Modhiza Pradesh, Hindistan; şimdi Indare, Hindistan, ‘Central Museum’da.>

                             ŞİVA’nın karısı, ölüm ve tahrip tanrıçası. Hintlilerin en müthiş ve acımasız tanrıçası DEVİ’nin ‘doymak bilmeyen yönünü temsil eder Camunda. Ölüleri yiyerek yaşar. Heykelde tanrıça, ağzı açık, gözler vahşetle dışarıya pırtlamış, orijininde dört kollu, herbirinde topuz, mızrak, iskelet gibi kudret sembolleri, belinde de bir y ı l a n, göbeğinde bir akrep çöreklenmiş. Giysisi panter derisi. Hemen daima, öldürdüğü insanların yanma merasimlerinde dans eder, ya da zafer dolu bir edayla dikilirdi. Hindistanın daha ziyade Bengal yöresinde tanımlanmakla beraber, daha sonraları Nepal ve Tibet’e de yayıldı.

                             Camunda, Ambika (Devi’nin diğer ismi)’nın alnından doğmuş olup, bir şeytan ordusunu mahvedecek bir kudrete sahipti. Hatta onların şefleri Canda ve Munda’nın kafalarını uçurmuştu. Eski Grek Mitolojisinde bu tanrıçaya paralel Athena da Zeus’un alnından yaratılmıştı ve o da bir ‘Harp Tanrıçası’ idi ama çok daha ‘erkeksi ve insancıl, yapıcı’.

5.    Birbirlerine Sarılı Bir Çift Yılan   (A Pair of Intertwined Serpents)

       <Guaş kağıt üzerine polikrom boyama minyatür. Boyutlar: 15 x 10 cm. Circa  İ.Ö. 8.y.y. Pencap, Hindistan’da bulunmuş; şimdi New Delhi’de Ajit Mookerjee’nin koleksiyonunda.>   

                      Minyatürde iki uzun, ince, siyah ve açık gri renkli  y ı l a n, parlak kırmızı bir semin üzerinde birbirlerine iki kez sarılmışlardır (Şifacı Eskülap gibi). Resmin ortasında vücutlar, mükemmel bir daire teşkil ederler. İkinci bir daire, tepede, başları neredeyse birbirlerine dokunacakmış gibi oluşmuştur. İki yılan,   u h r e v i (devine) enerji’nin tamamlayıcı şekillerini temsil ederler. Bu ‘tamamlayıcılık’, diğer ‘kutsal ikilikler’de, örneğin güneş ve ay, erkek ve kadın, hatta sıcak ve soğuk da da gözlemlenir.

                      Hurafeye göre, yılan çifti, K u n d a l i n i’nin, yani “kozmik enerji – sakti”  nin sembolizmini ifade etmektedir. Bunun aynı zamanda ‘meditasyon’ ile ilgisini daha yukarılarda görmüştük. Bu itibarla bu resim bir  y a n t r a, yani kutsal bir diagram’dır. “Yantra”lar, “Mantra” (tılsımlı sesler) larla birlikte ‘meditasyon’un olduğu kadar ‘mandala’nın da temelini teşkil ederler.

                                        İ R A N     M İ T O L O J İ S İ

 Gor-Bahram V’in Dragon’u Öldürüşü (Gor-Bahram’s Killing The Dragon)

          <Artist bilinmiyor. Kağıda mürekkep, renkler ve altınla nakşedilmiş. Circa  İ.Ö. 1370-1374. Boyutlar: 12,5 x 17,5 cm. Yer: Şiraz, İran. Halen İSTANBUL Topkapı Saray Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.”

                         Tus’lu FİRDEVSİ (11. y.y.) tarafından yazılmış olan S h a h – n a m a h (Şehname) de bu efsanenin ismi geçmektedir.
                         Firdevsi’ye göre, Eski İran’ın daimi yarışta bulunduğu bir T u r a n (?Türkistan) ülkesi vardı ve orada büyük bir y ı l a n – dragon yaşıyordu. O yılanın -kadın gibi- yere değen göğüsleri ve uzun saçları, dört ayağı ve yeşil bir sakalı vardı.

                         Resimde B a h r a m, bir avcı gibi giyinmiştir ve simsiyah kuzguni bir atın üstündedir. Düşmanı dragon, onun en az iki katı büyüklüğündedir. Bahram yayını gerer ve iki okla canavarı göğsünden ve başından vurarak haklar.

                         Bu efsane’deki  İ r a n  ve  T u r a n, kanımıza göre, evren’de mevcut ebedi ve ezeli kozmik ikilem’in bir sembolüdür: iyilik ve kötülük, karanlık ve aydınlık.

                         İran Mitoloji’sinde diğer ‘dragon’ öldürmekten bahseden kahramanlık menkıbeleri şunlardır:

1. 17.y.y. İran şiirinde (Cochran Collection of Metropolitan Art, N.Y.), Kahraman Kıral GOSHTAP,
2. Rustam, HERACLES gibi göstermek zorunda olduğu yedi kahramanlıktan birinde, zaman zaman görünmez de olabilen bir dragon’u,
3. Goshtap’ın oğlu Esfandiyar, yedi işlem’inin ikincisinde devasa bir dragon’u öldürmüşlerdi.

                         Tarihsel ve sanatsal önemine binaen, FİRDEVSİ’nin Şehname’sinden, Cilt:2, sa:118-123, Zal Oğlu Rüstem’in ejderha-yılan ile savaşından şu özeti sunuyoruz.

 . Rüstem böyle uyurken, çölün içinden öyle bir ejderha çıkageldi ki, bir fil bile onun pençesinden kendini kendini kurtaramaz.
 . Bunun  yatağı da oradaydı ve devler bile onun korkusundan oradan geçemezlerdi.
 . Ejderha gelip de orada, yeryüzünü ele geçirmek isteyen o kahramanın uyumakta ve bir atın da dolaşmakta olduğunu görünce,
 . Şaşırıp kaldı. Kendi kendine: “Acaba”, dedi, “burada böyle hiç korkmadan dinlenmeye cesaret eden bu adam kimdir?
 . Buradan devler, filler ve erkek aslanlar bile geçemez!
 . Buraya gelen, benim gibi erkek bir ejderhanın hep kötülük işleyen pençesinden kurtulamaz!” diyerek
 . Parlak tüylü Rahş’a (Rüstem’in atı) doğru seyirtince, Rahş hemen koşarak, o taç peşinde koşan Rüstem’in yanına geldi. (Rahş, efendisini birkaç kez uyandırır ama Rüstem etrafta kimseyi göremeyince atını kendini bir daha uyandırmaması için azarlar; fakat azgın ejderha, ateş gibi soluklarıyla öyle acı acı bağırır ki, nihayet Rüstem uyanır ve ejderha’yı farkeder.)
 . Rüstem, ejderhayı görür görmez, hemen keskin kılıcını belinden çekerek,
 . Bir bahar bulutu gibi kükredi ve yeryüzünü savaş ateşleriyle doldurdu.
 . Ejderha’ya seslenerek: “Bana önce adını söyle! Çünkü, artık nasıl olsa bu dünyayı dilediğin gibi göremeyeceksin!”
 . Adın belli olmadan canının o kapkaranlık teninden çıkması doğru değil!…” deyince,
 . O erkek ejderha da Rüstem’e hakaretle: “Benim pençemden hiç kimse kurtulamaz!
 . Bu çöl, baştan başa benim hükmüm altındadır ve onun göklerdeki hava da yalnız benim içindir!
 . Bu çölün üzerinden kartallar bile geçemez! Bu göklerin yıldızları, rüyalarında bile yeryüzünü göremezler!” diye karşılık verdi ve
 . Rüstem’e: “Ya senin adın ne imiş? Seni doğuran, senin ölümüne ağlayacak!” diye sorunca,
 . Rüstem: “Ben, Direm’lerin, Sam’ların ve Destan’ların soyundanım!
 . Ben, tek başıma bile, kin ve düşmanlık peşinde koşan bir ordu sayılırım! Bineğim de, şu cesur Rahş’tır…
 . Şimdi seni nasıl yeneceğimi göreceksin… Kafan, toz toprak içinde yuvarlanacak!” dedi.
 . Bunun üzerine ejderha hemen onun üzerine atıldı. Fakat, gel gelelim, bir daha yakasını kurtaramadı.
 . Rahş, ejderhanın taçlar bağışlayan Rüstem’e böyle hiddetle saldırdığını görünce,
 . Kulaklarını dikti ve koşup, dişleriyle, ejderhanın omuzlarını kopardı…
 . Bir aslan gibi, onun derisini öyle parçaladı ki cesur Rüstem bile bu işe şaştı ve
 . Kılıcını çektiği gibi, ejderhanın başını gövdesinden ayırdı ve vücudundan ırmak gibi kanlar akıttı..”

                            Yukarda bahsedilen T u r a n  ülkesinin, İran’ın komşusu Türk-Müslüman devletlerden biri olduğu muhakkak. Bu, yine Firdevsi’nin Şehname’sinin 3. cildinde, sa.: 238-245, şehzade Keyhüsrev’in tutsak tutulduğu Tutan’a, kahraman Giv’in gidiş macerası şöyle anlatılır:

               Cesur Giv’in Keyhüsrev’i aramak için Turan’a Gitmesi:

…Sonunda, cihan pehlivanı’nın kutlu talihi sayesinde, sevinçli bir yürek ve aydın bir canla döner, gelirim.” der Giv.
 ……………
 ……………
 . TURAN padişahı, insanlar arasında ve kendi kendine yükselmek isteyerek,
 . Genç bir şehzedeyi öldürttü ama, aslında kendisine kötü kötü günler hazırlamış oldu.
 . Tanrı, yine onun tohumundan bir çocuk yetiştirdi, yeni ve yemişli bir ağaç üretti.
 . İşte bu çocuk, Turan Padişahına layık olduğu cezayı verecek, onun beynini sökecek, sarayını yıkıp havaya savuracaktır.
 . Giv, bir başına savaşmaya gitti. O nazlı vücudunu Tanrıya emanet ettiği için, yanında kimseyi götürmedi.
 . Giv, yollarda rastgeldiklerinden, Türk diliyle Keyhüsrev’den haber sorardı.
 . “Bilmiyorum!” diyen Türk’ün hemen kafasını gövdesinden ayırıp
 . Kemend ile bağladıktan sonra, uzağa götürüp üzerini toprakla örterdi.
 
                   (Yedi yıl dolaştıktan sonra G i v  sonunda  K e y h ü s r e v’i bulur ve ona biat eder!)

                          M E K S İ K A  –  A Z T E K    M İ T O L O J İ S İ

 Akıcı Tanrıça Coaticue  –  (Flowing Goddess  C o a t i c u e)

         <Andesit (And Dağlarında mevcut, renkli bir trakit) taşından yapılı, 2.59 boyunda heykel. Circa  İ.Ö. 15. y.y.  Main Plaza, Tenochtitlan, Mexico City’de bulunmuş; halen ‘Museum Nacional de Antropologia, Mexico City’de.

                           Sözcük anlamıyla C o a t i c u e, “yılan etek” demektir. Aztek Mitolojisi’nin göstergesi sayılabilecek bu heykelde, vücudun üst kısmını saran bulüz, incinmiş insan eli ve kalplerinden; eteği ise, önde ve arkada, birbirlerine sarılmış yılanlardan; eller, çıngıraklı yılanlardan ve baş ise, birbirlerini yüzleyen iki devasa  ç ı n g ı r a k   y ı l a n ı’ndan oluşmuştur.

                          “Coaticue”, belinden sarkan yılan’la ‘insanoğlunun varlığını’, yılanların sarmaştığı baş ise, hayatın ritmini ve sonunda ölümle bütünleşeceğini simgeler. Genellikle ‘Coaticue’, bir ‘hayat’ tanrıçası olmaktan ziyade, ‘kozmik’ bir süreci betimlemektedir. ‘Coatlicue’, Aztek’ler tarafından tapılan beş ay tanrıçasından biriydi; başka bir inanışa göre de, t e k  y e r  t a n r ı ç a s ı  idi. Beş yönü vardı, dördü, dünyanın bilinen dört yönü: Kuzey, güney, doğu, batı; ve bir de ortası. ‘Coaticue’nün varlığı başlangıçlarda pek bilinmiyordu, ama bir gün ‘Güneş’ onu keşfedip kendine eş aldıktan sonra, talihi parladı.

                           Justino Fernandez, heykelin sembolizmini şöyle yorumlar: Birbirlerine sarılı yılanlardan yapılı eteğinin iki yanı, “Yaratıcı Tanrı”dan çıkar; belden başlayan eteği, “İnsan Soyu”nu temsil eder. Vücudunu dekore eden kafatasları, insan hayatının gelişimini ve ölümle sonlanışını simgeler. Bir ‘gerdanlık’ teşkil etmek için ellerin ve kalplerin birbirleriyle kenetlenmesi; tanrıların, evrensel düzeni dengede tutmaları için insanlardan böyle bir özveride, kurbanda (sacrifice) bulunmalarının göstergesidir.
                                            R U S    M İ T O L O J İ S İ

                           Y ı l a n, soğuk ülkelerde pek yaşamadığı için, ESKİMO ve RUS-SİBİRYA Mitolojilerinde yılan’a pek rastlamıyoruz. Mamafih, tam Kuzey Kutbu’nda, -ilelebet-   çöreklenmiş bir yılanın kıvrılıp kangal gibi uyuduğuna inanan  e s k i m o’lar vardır. Size, tüm dünya literatüründe bulabildiğim tek    R u s  Y ı l a n  mitolojisi’nden Yılan-TSARVENA’yı takdim etmek istiyorum. Bu hurafe’nin iki özelliği var:

1    Yılan-Dragon ilişkileri direk olarak ele alınmış,
2)  Daha kudretli bir hayvan olan ejderha-dragon, yılan-kızın kucağında sakin yatmakta ve masal dinlemektedir.

                          Önce  y ı l a n , d r a g o n  ilintilerini çalışalım. Yılan’dan yeterli derecede bahsettik sanırım. Dragon’lar, yılan karakteristikleriyle bezenmiş mitolojik yaratıklardır. Cüsse itibariyle daha büyük olup, lizard ya da timsah vücutlu, kuş kanatlı, aslan ayaklı, çok dilli ağızlı, havada uçabilen ve ateş püskürebilen, belirli olarak yılandan daha teçhizatlı bir hayvandır. Onlar, kozmik ya da pre-kozmik dünyada mevcut olan ‘aktif prensipler’i korumakla görevlendirilmişlerdir.

                          O r t a  D o ğ u,  H i n t – A v r u p a kültürlerinde, dragon’lar, hayatın hem biyolojik ve hem desosyal düzeylerde muhafazasına karşı gelen kudreti temsil eder.

                         D o ğ u (Japonya, Çin ) kültürlerinde, dragon’lar, ‘kudret’ ve ‘yardım’ın sembolüdürler. Tabiatıyla, yılan gibi, d ü a l – ikilemli (yaratıcı ve yıkıcı) karakterlerini daima korurlar.

                         D r a g o n   ö l d ü r e n   k a h r a m a n (dragon-slayer), bunu ya büyü ya da kudret yoluyla yapar. Tipik olarak bir d r a g o n, ‘hayatı engelleyen’ bir nesnedir. Hint-Avrupa kültüründe, böyle bir kahraman, bunu ya kişisel ya da sosyal bir gayeyle yapar. Bu kültürün iki klasik “dragon-öldüren kahramanı”ndan Indra, su’lardan yeşermekte olan hayatı engelleyen dragon’u öldürür; Thor ise, tüm yaşamı zehirli gazlarla ortadan kaldırmayı tehdit eden dragon’u ortadan kaldırır.

                         San’at Tarihinde de  d r a g o n’lu bir çok eser vardır. Yerimizin darlığı nedeniyle –ve yine yılanla yakın ilişkisinden dolayı-, bir tek eserden bahsedeceğiz burada. Bu da:

MUSHHUSH – Yılan-Dragon  –  (MUSHHUSH – Serpent-Dragon)’dur.

     <Yaklaşık 1 m. yüksekliğinde, enamel-polikrom tuğlalarla inşa edilmiş. İ.Ö., Nabuhadnezar II zamanında yapıldığı sanılıyor. Ishtar Gate-Babyl’ de bulunmuş, şimdi Doğu Berlin , Vorderasiatisches  Museum’da.”

                          Başı: Boynuzlu bir yılan, vücudu pul’larla kaplı; ön ayaklar aslan, arka ayaklar kuş ayaklı. Kuyruk: yılankavi, akrep bükümlü.
                         Ödevi: Sümerliler’in merkezi şehri Marduk’u korumak.
 Şimdi tarihte tek, Y ı l a n – T s a r e v n a  Mitolojisi’ni özetleyelim.
 <Kütüphanemdeki bir Rus Öykü Kitabından başka hiçbi,r yerde görmedim!>

                          Bir Kazak bir gece karanlık bir ormandan geçerken yolunu kaybetti. Bir gün geçti, ikinci gün ve gece geçti ve en sonunda, üçüncü günün akşamı, ağaçların arasında sivrilen, saman yığınlı bir açıklığa kavuştu. Yorgun bacaklarını dinlendirmek için saman yığınının yanına çöktü ve cebinden çıkardığı siyah piposunu ateşledi.

                          Böylece bir saat kadar piposunu tüttürdükten sonra, yeterlice dinlenmiş olduğundan, yoluna devam arzusuyla atına bindi, ama binerken de sanki siyah piposundan çıkmış bir kıvılcımın, ardında alev gibi bir aydınlığı oluşturduğunu ya farketti ya farketmedi. Ancak on adım yol almıştı ki, birden, ormanın karanlığı içinde büyük bir ışık hüzmesinin parıldadığını hissetti ve arkasına dönünce bir de ne görsün? Tüm samanlar alev alev yanıyor ve bu alevlerin tepesinde, tüm çevresi alev dalgalarıyla bezenmiş bakire bir genç kız dikilmiş duruyor.

                          Ve genç kız, beyaz kollarını ileri doğru uzattı ve haykırdı:
                         “İyi Kazak, beni bu acı ölümden no’lur kurtar!”
                           Ve Kazak ona yanıt verdi: 
                         “Ben seni nasıl kurtarabilirim? Alevler öylesine canlı ki, eğer ben sana yaklaşacak olsam, onlar beni yalayıp yutarlar!”
                         “Senin yalnızca yapacağın şey, mızrağını alevlere sokmak olacak!” diye cevap verdi genç kız, “Ondan sonra ben kendimi kurtarabilirim!”

                           Kazak, bu rica üzerine, hemen mızrağıyla alevleri deldi; deldi ama, ateşin şiddetinden de başı yana devrildi. Dahası, o anda, çevresi alevlerle yanıp tutuşan genç kız  a n i d e   b i r   y ı l a n a   d ö n ü ş ü v e r d i  ve Kazak’a erişerek, onun vücudunun etrafında, kuyruğunu keskin dişleri arasına alarak, iki kez dolanıverdi.

                           Zavallı Kazak korkudan bembeyaz kesilmişti. Bir an, yılan’ın boğazına sarılmak istedi ama, kendini çok kdretsiz hissetti. Y ı l a n, yumuşak bir insan sesiyle ona fısıldadı: “Genç adam, senin benden korkmana gerek yok, ben sana zarar vermem; ama ben, senin boynunda yedi yıl ve yedi gün dolanmış kalacağım. Bu zaman zarfında sen, dünyanın dört yanına seyahat ederek bir bakır saray arayacaksın. Onu bulmak için tüm rüzgârların estikleri yönlerden, kış ve güz fırtınalarının koparıp attıklarından, yaz ve ilkbahar meltemlerinden yararlanacaksın. Ancak o sarayı bulduktan sonra, beraberce oturup keyfimize bakabiliriz!”

                            Böylece Kazak, söz konusu Bakır Saray’ı bulmak için yola çıktı, dünyanın dört bir yanına giderken de, rüzgârlardan yol sordu. Nihayet, yedi yılın sonunda, zirvesinde ‘kırmızı bakırdan yapılı bir saray’ın ışıldadığı yüksek bir dağa erişti. Sarayın etrafı beyaz duvarlarla sınırlandırılmıştı.
 Kazak, atını yüksek dağa sürüp de o duvarlara erişince, duvarlar kendiliğinden açıldı; süvari, Saray’ın avlusuna girdikten sonra da kendi kendine kapandı. Ve, yine hayret, y ı l a n, Kazak’ın boğazından sıyrılarak toprağa değdiği anda, yedi yıl önce olduğu gibi, bakire genç kıza dönüşüverdi.

                            Ve genç kız, yorgun atı ahıra gönderdi ve genç süvariyi de, tüm duvarları aynalarla ve mermer yapılı döşemesinin halı ve zengin, sırmalı, ipekli kumaşlarla bezendiği yüce bir odaya aldı.

                            Ve genç kız konuşmaya başladı:
                           “Ben, yüce bir Çar’ın kızıyım, ama  bir dragon’un büyüsü altındayım. İyi Kazak, senbana yedi yıl mükemmel bir hizmet verdin, şimdi, yedi gün daha, bu aynalarla kaplı duvarlar arasında yaşamalısın. Burada, yeterli yiyecek ve içecek erzak bulacaksın, fakat, eğer beni seversen, kapının eşiğinden dışarı çıkmayacaksın ve ne de gördüklerinin nedenlerini hiç sormayacaksın. Lütfen benim buyruğuma itaat et. Ve büyü, yedi gün içinde ortadan kalkınca, ben sana tamamen döneceğim!” Ve yere çarparak genç kız gene yılan’a döndü ve uzaklaştı gitti.

                             Kazak, şaşkınlık içinde, bu etrafı aynalarla, halılarla ve ipekli kumaşlarla dolu yere şöyle bir göz gezdirdi. Her şey güzeldi ama, yiyecek ve içecekten bir emare yoktu. “Açıkça görülüyor ki, yedi günün yarısı bile geçmeden ben burada açlıktan öleceğim!” diye düşündü. Fakat o böyle yüksek sesle düşündüğü anda, biryerlerden, içi, gözlerinin inanamayacağı, hayalinin tasavvur edemeyeceği zenginlikte çeşit çeşit yiyecek ve içecekle dolu, bakırdan yapılı bir fıçı yuvarlandı geldi, yanında da bir masa açıldı. Kazak, yiyip de karnını tıka basa doyurduğu halde, tabakların hâlâ yiyeceklerle ve içki maşrapalarının da hâlâ ağızlarına kadar içkiyle dolu olduğunu hayretle gözlemledi. Sonunda Kazak, pes etti ve haykırdı: “Oh, artık yiyemeyecek hale geldim!” O bunu söylediği anda yiyecek dolu ve fıçı, sola doğru yuvarlandı ve her şey gözden kayboldu.

                             Kahramanımız Kazak, altı gün bu odada kalarak yedi, içti ve yedinci gün şöyle düşündü: “Bugün ben buradan gelinimle birlikte ayrılmalı ve özerk olarak, tüm dünyayı gezmeliyiz. Öyleyse bize her zaman lazım olabilecek bu elimizdeki bakır fıçı’yı almamda ne mahzur var? Yarına ne kaldı ki?” Ve bakır küp gene geldiğinde, Kazak, yemeğini yedikten sonra  elini onun üzerine koydu. Fakat bakır küp elinin altından kaydı, o da onun ardından koştu. Fıçı, yuvarlanarak kapının eşiğini geçti, Kazak onu izleyerek dışarı çıkıp ona el koydu. O anda kulakları, duyduğu çok korkunç bir kükreme ile doldu. Koskoca dağ titredi, saray yerle bir oldu ve Kazak, yanında tıslayan fedakar atı ve elinde sihirli bakır fıçı, gök altında kendini yapayalnız kalmış buldu.

                             Ve, ta tepelerde de büyük bir ejderha – d r a g o n’un başı ve onun dikenli, korkunç kanatları arasında esir alınmış  y ı l a n – Tsarevna görüntüye geldi. Kazak şimdi, genç kızın ona söylediklerini anımsayarak ve yaptığı hata için gözyaşı dökerek, onu dünyanın tüm Çarlık’larında arayıp bulmaya ve dragon’un pençesinden kurtarmaya and içti.

                             Ve atına atlayarak, genç Kazak yola koyuldu. Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti, bir gün, sakalı süt kadar ak, yaşlı bir adama rastladı. İhtiyar ona dedi: “Kazak, uzun yıllar yaşa. Bana yiyecek, içecek bir şeyler verebilir misin?”

                             Ve Kazak, bakır kübünü sağa yuvarladı, onun yanında da bir masa açılarak üzerinde üç kızarmış sığır eti ve üç büyük tekne bira gözüktü. Yaşlı adam sığır etini yedi, birayı içti, ağzındaki köpükleri sıvazlayarak: ““aşka bir sığır etinin gelip gelmeyeceğini bilmiyorum, fakat Tanrı’’ın dediği olacak. Ekmek ve tuz için sana teşekkürler olsun Kazak. Sen nerelere gidiyorsun böyle?””diye sordu.

                            “Ben Yılan-Tsarevna’yı arıyorum. Sen, büyüğüm, onun nerede saklandığını biliyor musun?
                            “Neden bilmeyeyim Kazak, gayet iyi biliyorum!
                            “Peki, sen onu bana söyler misin?
                            “Ben sana onu neye söyleyeyim; zira, sen ister bil ister bilme, onu hiçbir zaman bulamazsın!
                            “Ne olursa olsun, sen bana söyle. Ben de sana, buna karşılık olarak, sihirli küp’ümü vereyim; üstelik, sabah, akşam her vakit seni dualarımda anayım.
                            “Peki öyleyse!” dedi yaşlı adam, “Bu, güzel bir küp’e benzer. Herhalde onu güzel güzel kullanacağım. Genç kıza gelince; sen önce “kemik ayaklı Baba Yaga”yı bul. O, gelinini kaçıran dragon’un kızkardeşidir. Unutma, her gece, ay gökte yükselince, o, havan’ıyla, ormanda, erkek kardeşinin mağarasını ziyarete gider. Eminim ki onun hakkından geleceksin, ama şu benim çok kudretli kılıcım, gerektiğinde çok hizmette bulunabilir, al, sana hediyem olsun!. Senin ona benden çok ihtiyacın olabilir. Dünyada hiçbir varlık onun kudretine dayanamaz!

                              Bunları söyler söylemez, yaşlı adam haykırdı: “Haydi kılıç, kes ormanı!”.
                              Ve kılıç, derhal kınından fırlayıp tek bir darbe ile yüce ağaçları yere devirdi, yalçın kayaları dümdüz etti. Bir anda, göz görebildiğine düz bir alan oluştu.
                              Ve yaşlı adam yine haykırdı: “Kılıç, kınına dön!” Kılıç, bu emre itaat etti.
                              Ve Kazak kılıcı aldı ve yaşlı master’a sihirli küp’ünü verdi. Sonra, “Kemik ayaklı Baba Yaga”yı aramak için yola koyuldu.

                               Ve o yol aldığında, bir dağ kadar yüksek, kahve renkli dişi bir  a y ı  yoluna çıktı. Kahraman Kazak kudretli mızrağıyla onu ta kalbinden delip geçebilirdi ama, ayı, bir insan sesi ile ona yakındı:
                             “İyi Kazak, benim canımı bağışla. Ben sana daha sonraları yardım edeceğim!”
                               Ve Kazak yanıt verdi: “Neye olmasın?” ve yoluna devam etti.

                               Ve o yol aldığında, önüne, açıldığında ‘mavi okyanus’ kadar geniş kanatlı bir  ç a y l a k  gördü. Onun kalbini de bir mızrak darbesiyle delip geçebilirdi. Çaylak da, bir insan sesiyle ona yakındı:  “İyi Kazak, benim canımı bağışla. Ben sana daha sonraları yadım edeceğim!”
                               Ve Kazak yanıt verdi: “Neye olmasın?” ve yoluna devam etti.

                               Ve kahraman Kazak yoluna devam ederek, önünde suların toplandığı küçük bir pınar’a geldi. Su’da, hiç kimsenin görmediği büyük bir kuyruğu olan bir  b a l ı k  gördü. Mızrağıyla balığın da kalbini bir hamlede delebilirdi. Fakat balık, bir insan sesiyle ona yalvardı:
                             “İyi Kazak, benim canımı bağışla. Ben sana daha sonraları yardım edeceğim!”
                               Ve Kazak yanıt verdi: “Neye olmasın?” ve yoluna devam etti.

                               Gece oldu ve ay, Cennet’in engin derinliklerinden yüceldi. O anda, Kazak’ın ayağının altındaki toprak yarıldı ve dünya yerinden sıçrayarak, onun eline kondu. Cehennem’den de, bir havan üstüne oturmuş, elinde süpürgesi, kemikli bacaklarıyla Baba Yaga, Dragon’un inine doğru yol almaya başladı.  Ve Kazak, iyi yürekli atının kulağına fısıldadı:
                             “Gel hayatım, onu izleyelim. Onun ‘gülle’si rüzgârdan daha hızlı gidebilir, ama Kazak’ın sen askeri, onu çok rahat geçebilir!”

                               Ve at, Baba Yaga’nın ardından öyle hışımla koştu ki, Baba Yaga denen eli süpürgeli cadı, telaşa kapılarak, gökte yapması gerektiği işleri iyi beceremedi.
 
                               Ve sonunda, hepsi, mavi okyanus’a vardılar ve kumlu kıyıda durakladılar. Orada, Baba Yaga, Okyanus’un uysal dalgaları üzerinden havan’ıyla yüzüp geçerken, alaycı bir sesle Kazak’a seslendi: “Haydi, atını Okyanusun içine daldırsana Kazak. O belki kızışmış bacaklarını ancak öyle serinletebilir!”

                               O anda denizden, o sonsuz uzun kuyruklu  b a l ı k  yükseldi ve Kazak’a seslendi: “Sana nasıl hizmet edebilirim?”
                               Ve Kazak onu yanıtladı: “Şimdi ben bu okyanusu aşacağım. Havan’ıyla yol alan bu ‘kemik bacaklı’nın izini kaybetmek istemiyorum!”
                               Ve balık, o muhteşem kuyruğuyla denize öyle bir vurdu ki, hiçbir Çar’ın bile hiç görmedği, suyu boydan boya kaplayan bir köprü oluştu. Bu öyle bir köprü idi ki, kirişleri gümüşten, giriş ve çıkış kapıları altından ve zemini de pırıl pırıl pırıldayan kristal’den yapılı idi. Ve, atın ökçeleri bu pırıldayan kristal’leri dört nala geçtikten sonra, bu harikulade köprü gözden kayboldu.
                               Ve Kazak dedi, “Sana teşekkürler olsun, balık!”
                               Ve balık yanıt verdi: “Benim sana borcumdu bu, Kazak” ve uzaklara yüzdü gitti.

                               Ve gene Baba Yaga’nın izinden giderek, yalçın, yüzü kıraç, yüce bir dağa geldiler. Oraya vasıl olunca Baba Yaga, havan’ıyla yüce dağın tepesine ulaşarak cadı cadı seslendi: 
                             “Haydi göreyim senin atın bu yüce dağa tırmansin bakayım, Kazak. Eminim ki onun yalçın zirvesine çarpıp helak olacak!”
                               Ve anında, kanatları büyük mavi deniz kadar geniş, yüce  ç a y l a k  gökyüzünde belirdi ve dedi:
                              “Sana nasıl hizmet edebilirim?”
                                Ve Kazak onu yanıtladı: 
                              “Şimdi ben bu dağı aşacağım. O, derisi sanki meşinden yapılı kocakarının izini kaybetmek istemiyorum!”
                                Ve çaylak, Kazak ve atını, sırtında, dağın tepesine dek taşıdı.
                                Ve Kazak, “Sana teşekkür ederim, çaylak!” dedi.
                                Ve çaylak, “Bu benim sana borcumdu, Kazak” dedi ve uzaklara uçtu gitti.

                                Böylece kahraman Kazak, gene Baba Yaga’nın peşine düştü. Sonunda, öyle yoğun bir ormana geldiler ki, bir arı bile ağaçların dalları arasından geçemezdi. Ve Baba Yaga, yine o alaycı tavrıyla Kazak’a bağırdı: “Haydi bakalım Kazak, atın bu ormanı geçsin de göreyim. Sonunda, belki de kendi gölgesinin altında istirahat edecek!”

                                Ve Kazak bağırdı: “Kılıç, ormanı kes!”  Ve yüce kılıç, kınından fırladığı gibi bir darbede koca ormanı kesti, yerle bir etti. Fakat Kazak işini tüm bitiremedi, zira, yıkılan ağaçlar üstüste dizildiğinde, tepeleri neredeyse gökyüzüne değiyordu.

                                Ve ormandan, dağlar kadar yüce, kahve renkli bir  a y ı  çıktı geldi ve dedi: “Sana nasıl hizmet edebilirim?”
                                Ve Kazak yanıtladı: “Ben atımla ormanı geçeceğim. O, havan’ında seyahat eden, kömür gözlü cadı’nın izini kaybetmek istemiyorum!”
 Ve kahve renkli ayı, işi üzerine alarak, ağaçlara öyle bir yüklendi ki, ormanın kenraından Kazak ve atına bir yol açıldı. Bu, gerçekten yapılması çok zor bir işti ama, kahve renkli ayı bunu durup dinlenmeden yaptı. Sonunda da, ormandan akıp geçen kaynak’tan suyunu içerek yoluna devam etti. 
                                Ve ormanı geçen Kazak dedi: “Sana teşekkürler olsun, ayı!”
                                Ve ayı yanıtladı: “Bu benim sana borcumdu, Kazak. Şimdi sana bir öğüt vereyim. Sen şu andan itibaren d r a g o n’un ülkesinin sınırına basıyorsun. Genellikle o, içeriye her gireni tılsımına alıp, derin bir uykuya sokar. Eğer sen, gözlerini kapamadan onunla konuşmaya devam edersen ve hatta onu çileden çıkarırsan, yolculuğunun sonuna gelmiş olacak ve sevgili yılan-Tsarevna’na kavuşmuş olacaksın!” Ve ayı, uzaklara koştu gitti.

                                Ve Kazak, dragon’un ülkesine ayak bastı. Ayak bastı ama, o anda, ayaklarının birden çok ağırlaştığını ve sevgili atının başının, göğsünün üstüne sanki cansızmış gibi düştüğünü hissetti. Ayı’nın öğüdünü hatırlayarak gözlerini alabildiğine açtı ve diri diri tuttu; ejderha’nın tılsımına kurban gitmemek için, belinden çıkardığı enfiye kutusundan bir tutam bir tür toz alarak atının burun deliklerine serpiştirdi. Küheylan öylesine canlandı ve şahlandı ki, deme gitsin.

                                Ve Kazak, gülerek, yüksek sesle haykırdı: “Dostum, şimdi eyku değil, savaş zamanı. Bu canavarın büyüsü, ancak korkak kelebekleri etkileyebilir, asla bir Rus Kazağı!”
                                Ve Kazak, bir süre sonra, dragon’un aşınmış kayalar ve yıllanmış ağaç kütükleriyle kaplı mağarasının önüne geldi. Kuvvetli bir mızrak dabesiyle girişi zorladı ama, başaramadı. Bunun üzerine haykırdı: “Kılıç, kapıdaki şu mania’yı kes!” Ve o kudretli kılıç, kınndan fırlayarak girişteki kayalıkları ve ağaç kütüklerini bir darbede yere serdi ve Kazak içeri girdi.

                                Kazak kapıdan içeri girdiğinde karşılaştığı manzara şu idi: Yılan-Tsarevna, başında altın bir taç ve mücevherlerle bezenmiş sarafan’ıyla bir taşın üzerine oturmuş; Dragon’un şeytan başı da onun kucağına uzanmış, kızın anlattığı kahramanlık menkıbelerini dinliyor. Fakat, ejderha, Kazak’ın içeriye girdiğini hisseder hissetmez, başını kaldırdı ve bağırdı:
                              “Ne tür bir deli buraya beni kızdırmaya ve ölümünü, aç çenelerimin arasında bulmaya girer?”
                              “Aceleci bir deli değil, fakat, senin yürekten yanıldığın bir Rus Kazak, dragon!” diye yanıt verdi Kazak.
                              “O, Rus Kazak’ı ha? Şimdi ben bir pençemi senin üzerine koyacağım ve diğeriyle de, bir damla kanın kalana dek, ezip seni tuzla buz edeceğim!”
                              “Çar’lar ve onların oğulları senin önünde titreyebilir, prens’ler ve general’ler senin önünde boyun eyebilirler. Fakat bir Kazak, engin bir ormanda hür ve bağımsız koşuşan bir sığır gibi, senin karşına korkusuz dikilir!”

                                Bu sözler üzerine  d r a g o n, genç kızın dizlerinden başını kaldırdı ve ağzından alevler fışkırarak ve düşmanının üzerine sıçradı. Ama o anda Kazak haykırdı: “Bu canavarı kes biç, temizle kılıç!” Ve k ı l ı ç, kınından fırladığı gibi, dragon’u bir darbeyle cansız yere serdi.

                                Kazak sevinçle hemen ‘gelin’ini kolları arasına almak istedi ama o, birden metamorfoze olarak yerini çöreklenmiş bir  y ı l a n’a bıraktı.
 Ve Kazak haykırdı: “Ben senin için engin okyanusları, sarp dağları, vahşi ormanları aştım da geldim. Sonunda seni, yıllardır tutsaklayan dragon’dan da kurtardım. Sana erişmem için daha ne yapmam gerekiyor?  Sana, affedilmeyecek ne günah işledim?”
                                Ve  y ı l a n  yanıt verdi: “Ben Hayat Suyu’nu taşıyan kaynak’ta banyo yapıncaya kadar, üzerimdeki büyü kaybolmayacak!”
                              “Ben o Hayat Suyu’nu içeren kaynağı nereden bulayım?”
                              “Sen onu Kemik Ayaklı Baba Yaga’ya sor!”

                                Kazak, arkasına döndüğü gibi, bir köşeye sinmiş Baba Yaga’yı gördü. Onun yakasından tuttuğu gibi öne çekti ve bağırdı:
                              “Eğer yaşamak istiyorsan, bana bu Hayat Suyu kaynağının
nerede olduğunu göstereceksin!”
                                Ve o, yanıtladı: “Master, yapacağım!” ve hep beraber yola koyuldular. Y ı l a n da, kuyruğunu keskin beyaz dişleri arasına alarak Kazak’ın boğazına kangallandı. Kazak da, atına atladığı gibi Baba Yaga’yı izlemeye başladı.

                                Masal için ister yavaş ister hızlı gidiyor diyelim, ama bu yolculuk çok yavaş geçti. Uzun bir süre sonra kafile güneşli bir arazide, bir kayanağın başına geldi. Baba Yaga haykırdı: “İşte ‘Hayat Kaynağı burada!” Ve sonra hemen uçup gitmeye hazırlandı ama, Kazak, havan’ı yakaladı ve kocakarıyla birlikte kontrolü altına aldı.

                                Ve Kazak, kuru bir ağaç dalını kaynağa daldırdı. Ve daldırdığı anda da kuru dal bir çırpıda yanıp kül oldu. Bunun üzerine Kazak, Baba Yaga’ya haykırdı:
                               “Sen şimdi öleceksin!”
                                 Ve o yanıtladı: “Hayır, master, eğer ben ölürsem, gerçek kaynağı nasıl bulursun?”

                                 Ve bir kez daha yola koyulup bir başka, güneşli bir alana geldiler. Cadı haykırdı: “İşte burada Hayat Kaynağı!” Ve gene kaçmak istedi ama, Kazak çabucak onu etkisiz hale getirdi.
                                 Ve Kazak gene kuru bir dalı kaynağa daldırdı, dal parçası anında toz’a dönüştü. Bunun üzerine o, Baba Yaga’ya dedi:
                               “Sen şimdi gerçekten çok feci bir ölümü hak’ettin!”
                                 Ve o titreyerek yanıt verdi: “Sen beni özgür bırak, Master, ve ben seni Hayat Suyu’nu taşıyan kaynağa götüreceğim!”

                                 Ve Kazak onu serbest bıraktı. Cadı, grubu, bu kez iki kayalık arasında su sızan, karanlık bir ormana götürdü ve haykırdı: “İşte Hayat Suyu kaynağı bu!”

                                 Ve Kazak, kaynağın içine kuru bir dal saldı. Anide, dal, çiçek açtı ve altın meyva verdi. Bundan sonra Baba Yaga, kemikli ayaklarıyla, duman olup kayboldu.

                                 Ve böylece  K a z a k,  y ı l a n’ı  H a y a t   S u y u  içinde yıkadı; tüm pullar kızın vücudundan döküldü, aklandı, paklandı ve yılan, harikulade güzel bir kız’a döndü. O da elini, Kazak’ınkinin üstüne koyarak, “Senin de günahın sona erdi Kazak, artık sen benimle evlenebilirsin!”

                                 Ve böylece, hep birlikte genç kızın  Ç a r  babasının sarayına döndüler ve orada, sevgi ve hayranlıkla karşılandılar. Çar, kızına bir ‘kıraliyet sarayı’ bağışladı ve birçok hizmetkârlar verdi. Onlar da, hayatlarının geri kalan kısımlarını mutluluk içinde ve dolu dolu yaşadılar. Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım tahtlarına!

                                                                   *  *  *

             Eski Avrupanın dinlerini, çeşitli kültürleri ve etüd eden Marija Gimbutas, erken Batı San’at kültüründe, y ı l a n  motifinin sık sık görüldüğünden bahseder. Yılan, ve ondan esinlenilmiş  s p i r a l, Eski Avrupa San’atında hakim öğelerden biridir. Yukarıda zikredilen Yılan tanrısı Meilichios, eski, pre-Indo-European kültüre aittir.

            GIMBUTAS, dünyaca ünlü “The Goddesses and Gods of Old Europe”  (Eski Avrupa’nın Tanrıçaları ve Tanrıları) adlı eserinde şöyle yazıyor: “Y ı l a n, yer üzerinde hayatı ve hayatın değişimini destekleyen kudret’i temsil eder. Yılan, ‘yaratılış’ın ardındaki gerçek kuvvetti. Yılanın esrarengiz dinamizm’i, onun olağanüüstü hayatiyeti ve periyodik olarak kendini yenilemesi, Neolithic Devrin tarımcıları arasında kudretli bir duygusal tepki yaratmıştı. Zamanla yılan, tüm Evren’i, kudretiyle oynatabileceği mitolojik bir kahraman haline getirilmiştir.

             “Birçok kült’lerin vazolarının boyunlarına işlenmiş, karşılıklı yerleştirilmiş yılan başları, spiralleşen vücutlarıyla tüm dünyayı yönetecek kadar kuvvet ifade ederler. Her yerde  s p i r a l  ya da  y ı l a n, yeni bir hayatın varoloşunu haber verir. Vazolar, kocaman bir yılanın tüm evren’e veya güneş’e, ay’a, yıldızlar’a sarıldığını resmederler.

              “Başka bir yerde de  y ı l a n, büyüyen bir bitkinin altında, ya da gebe bir kadının karnı üzerinde çöreklenmiş yatar. Yılan, kendi kendini yaratan bir enerji simgesi olması dolayısıyla,  ö l ü m s ü z l ü ğ ü  ve  p e n i s’i de temsil ederdi.
        
              “Yılanın üç niteliği, onun sembolik anlamını destekler: yılan,  y e r  üzerinde, d e l i k l e r d e  ve  k a y a l a r  a l t ı n d a  yaşar. Sür’atli bir hayvandır ve bazan zehirlidir. Büyümesi için deri değiştirir.

               “Yılanın d ü n y a  ile olan ilişkisi, onu, Eski kavimlerin mitolojisinde bir  y e r a l t ı   v a r l ı ğ ı  olarak tanımlar. Zaman zaman o, toprağa gömülmüş  ö l ü’nün temsilcisidir.

               “Bazı kültürlerde  e v   y ı l a n ı, geçmiş cet’lerin temsilcileri olarak tanımlandığından, ev halkı tarafından beslenir.Yılan da, buna karşılık, ev halkının hayatlarını korur, onlara sağlık ve zenginlik getirir. Bunlar, yeraltı dünyasının hediyeleridirler. Sür’ati ve zehiriyle yılan, tehlikeli bir hasımdır ve ö l ü m  kudretini temsil eder. Aynı şekilde o, bir  k o r u y u c u  b i r
r u h  olarak da işlev görür.

               “Son olarak da,  d e r i  d e ğ i ş t i r e b i l m e  yeteneğinden dolayı da, ‘yeniden kuvvet kazanan kudret’lerin de sembolüdür. Bu kapasitesiyle, yılan, şifa verici kült’lerde, ‘ölümsüzlük’ sembolüyle sahneye çıkar.”
                                                       
                Hekim olarak söyleyebiliriz ki, Y ı l a n, ayaksız bir sürüngendir. Göğüs kafes kemikleri olmaması nedeniyle, avını tümüyle yutabilir.
 
                Şimdi yine Gumbatas ile birlikte,  y ı l a n’ın, Neolithic Devir’den Eski Grek Kültürü’nü ve diğer bellibaşlı uygarlıkları içeren insan topluluklarında, nasıl bir  s a n’ a t    m o t i f’i olarak algılandığını ve temsil edildiğini daha yakından, ayrıntılarıyla inceleyelim.

               Y ı l a n ve ondan türemiş  s p i r a l  şekil, Eski Avrupanın, Minos Medeniyetinin yapıtları Avrupa’yı istila etmeden evvel, en önde gelen art motifi idi.
               İsadan Önce 5000. yıllarda, Neolithic ve Chalcolithic (Taş ve tunç aletlerin eşzamanlı kullanıldığı tarih öncesi devri) yıllarda, özellikle Doğu Balkanlar’da – Cucuteni’lerde, tüm süsleme kompozisyonlarında, yılankavi yapılmış geniş vazolar ön planda geliyordu. Adeta ‘senfoni’ler şeklinde, grafit ya da vazo, lambalar üzerine, seremonilerde kullanılan sunak (Altar)’larda, panel ve ev duvarlarında el – resim sanatı olarak kullanılmıştı.

               O zamanın Avrupa kültürlerinde de y ı l a n, kemik, odun ya da kil’den yapılı olarak, süs eşyası olarak kullanıldı. Peridionica (Pristina, Yugoslavya)’da, ilk Vinca yerleşiminde zigzaglı ve kangal gibi kıvrılmış yılanlı bir vazo bulunmuştu. Keza Bulgaristan’da, Kukova Mogila semtinde, yılan zarı ile kaplanmış, delikli, ritüel’lerde kullanılan kutsal bir tabak da ele geçirilmiştir. ‘Dıştan zigzaklı’ yapıtlar, ‘içten spiralli’ olanlardan farklı olup, ışık saçan güneşi simgelerler. Yine Vinca’larda, üzerleri ‘nokta’larla veya ‘tarağa’ benzer dizayn’larla bezenmiş vazolar bulunmuştu. Onların Vrsac’taki Potporanj yerleşim yerinde, kemikten yapılı, üçgen başlıklı ve gözleri oyuk, kıvrımlı yılan motifleri ele geçirilmiştir.

                Orta Avrupa’daki Neolitik Vazo Yapma Kültüründe, özellikle Karpatlar’da Bükk grubunda, natüralistik portereler, hatta geometrik şekillerle bezenmiş seramik, önemli bir yer tutar. Zelezovce’de Dvory ve Zitavov mezarlıklarında bulunmuş –yine, ritüel’lerde kullanılan- kutsal tabakların iç yüzleri, yılan kabartmaları ile bezenmiştir.

                C u c u t e n i (Tirgu-Frumoş yakınlarında, İaşi-Moldavya, ‘bakır’ medeniyetinin ilk izlerinin bulunduğu Kuzeydoğu Romanya havalisi) periyodu’nun sonlarına doğru da, “yılan kangalları”, devletin resmi mühürlerinde bir sembol olarak kullanıldığı gibi, armut şeklindeki vazolarda; siyah, kahverengi ya da portakal renginde resmedilmişlerdi.

                                                                       x

                Y ı l a n’ın esrar dolu ‘dinamizm’i ve onun ‘kendini yineleme’ yeteneği, Neolitik devir ziraat kültüründe çok heyecan uyandıran bir item olup, kudreti ve tüm kozmoz’da hareket edebilme yetileriyle mitoloji’ye maledildiği gibi, kudreti birtakım sembollere ev içine taşınmıştır. Birçok kült’lerin güncel yaşamlarında, -her zaman göz önünde görülüp anılabilsin diye- o günlerin mutad el sanatı ürünü vazo’ların boyunlarında, “dünyayı döndüren” bir kudret olarak, birbirlerine zıt yönlerde sarılmış yılan şekilleri görülür. Bu birbirine sarılmış iki yılan arasında da bir gerilim farkedilir, zira ‘bir yılan, tek başına bu dünyayı döndüremez!’ inancı vardı.

                Neolitik ve Kalkolitik  zamanlarda, yavaş yavaş, yılan vücudunun  ş e m a t i z a s y o n u  belirdi: baş ve vücutlar, kuyruklarından ayrı yorumlanmaya ve temsil edilmeye başlandı. Kuyruk, daha ziyade bir üçgen biçiminde olup, ‘disk’ler ve ‘oval’ler arasındaki mesafeyi doldurmak için kullanıldı. Bu motif’lerde kozmojenik prensip göz önünde tutulmuştu: Disk ve yılan kompozisyonları daha ziyade vazo’ların ortasını bant’lar halinde işgal ederdi. Üst bölümünde daha ziyade yağmur bulutları, kutsal köpek ve karacalar resmedilirdi.

                Dünyanın kuşağı, bu vazo’larda, bitki motif’leriyle nitelendirilmişlerdir. Bazı vazo’ların yukarı kısımlarındaki y ı l a n  kangalları, diyagonal çizgiler taşır, bunların yağmur alanlarını işaret ettiğine inanılır. Bazı dizayn’larda, yılan, kozmik yumurta’yı kuşatır, geçer.

                Cucuteni ve Balkan Kavimleri’nin seramik boya şekilleri, Doğa’nın dinamizminin sembolik bir zafer işaretidir. Bunlarda, grafik organizasyon, hayatın (ve yılanın) yaşam sikl’ini ve hayat kudretini belirtecek şekilde dizayn edilmiştir. Yılan, ölümsüzlüğe götüren bir araçtır. Bazı vazo’larda yılanlar, güneş ve ay’ı, hata tüm evreni kucaklar. Başkalarında, büyüyen bir bitkinin ya da hamile bir annenin göbeği üstündedir yılan. Yılanın kangalvari yapısı, kadın vücudunun yuvarlak kesimlerine, dizlerine oturtulmuştur. Aynı şekilde, bir yılanı, bir boğa’nın sağrı ya da omuzuna oturturlar. Hiç şüphesiz yılan, boğa’nın fallus’unu temsil eder. Yılan, yukarda da söylendiği gibi, spontan-kendiliğinden gelişen “hayat enerjisi”nin uyarıcısı ve gardiyanıdır da.

                Neolitik Devir’den kalma, Makedonya’da, Porodin yöresinde, birçok seramik yılanlar keşfedilmişlerdir. Bunlar başlangıçta ritüelistik seremoniler’de kullanılan su konteynır’larına ve aynı amaçla kullanılan diğer araç-gereçlere resmedilmişlerdi. Suriye’de de, Ramad’da, İ.Ö. 6.bin yıllarına ait, bir köyde, yılan -ya da fallik sembol-, ‘uzanmış başlar’ olarak bulunmuştur.

                ‘Fallus’, ‘boynuzlar’, ‘yılan’, ‘su kuşu’ (water bird) ve ‘su’, mitoloji ve kült’lerde birbirlerine yakın anlamlarda ve çoğu kez, eşdeğer olarak kullanılmışlardır. Hayatın sırrı, okyanuslar, engin denizler, göl ve nehirlerdeki su’yun içinde saklıdır. ‘Tanrılar’, ‘su’dan yaratılmışlardır, örneğin Dionysus, Kuş Tanrısı Athena ve Aphrodite hep su’dan geldiler. Cucuteni vazolarının resimlerinde ve Tisza sunaklarında, “mitik suların” rahminde doğmuş, ‘kuş pençeli’ ya da ‘boynuzlu’ tanrıçaların resimlerine rastlanmıştır. ‘Evrensel Yılan’, ‘Evrensel Yumurta’yı, sanki sürekli bir su akıntısını andıracak şekilde sarmalar. Antik Grek şair ve filozoflarına göre, su, hayat yaratır, nemlilik haliyle de gelişim ve beslenmeyi temin eden en esaslı bir öğe olarak kabul edilir. Evren’in genesis’inin, “su’ya benzer bir eleman’dan geldiği..”inancı, ta Neolitik-Kalkolitik zamanlara kadar gider.

                       M i t i k   s u   y ı l a n ı  ve  s u   k u ş u, “su”dan nedenlenen bir enerjiyi taşıyan araçlardır.

                       Y ı l a n  mitolojisi literatüründe çok önemli bir yer tutan, filmi de yapılmış, Harvard araştırıcısı Wade Davis’in kaleme aldığı, “The Serpent and the Rainbow” (Yılan ve Gökkuşağı) adlı eserden, bir bölümü de özetlemek isteriz. Şunu not etmek gerekir ki, Orta ve Kuzey Asya şamanlarında, yukarıda da not edildiği gibi, şamanistik seremonilerde kullanılan renkli kurdela, gökkuşağı’nın sembolü olarak alınıyor ve öyle zikrediliyordu. Halbuki, modern literatürde, ‘Rainbow’ (gökkuşağı), kendi varlığı içinde, realistik bir öge olarak ele alınmaktadır.  “The Kingdom of this World” (Bu Dünyanın Saltanatı) adlı eserin yazarı A.Carpentier şöyle diyor: “..O, sonsuz başlangıcı ve hiçbir kez sonu olmayan bir varlık olan y ı l a n’ın enkarnasyon’u ile var olan Kral Da’yı biliyordu. ‘King Da’, Su dünyasının patrones’i ve ondan öyle oluşan herşeyin sahibesi  R a i n b o w = Gökkuşağı ile evlenip onu kraliçe yaptı.”

                         Tekrar “The Serpent and the Rainbow” a dönelim.
                         Wade Davis, Haiti’ye oradaki kavimlerin Voodoo’larını ve seremonilerde kullanılan bitkilerdeki kimyasal maddelerin farmakolojilerini çalışmak için gitmişti. Davis bu arada, ‘voodoo’ sözcüğünün Dahomey ve Tago’nun Fon lisanından geldiğini, ve basitçe ‘tam’ ve ‘ruh’ anlamlarına geldiğini yazıyor. Maalesef  Hollywood yazar ve filmcileri, voodoo’yu gerçek anlamından uzak, gizem ve siyah büyü anlamlarında kullanmaktadırlar.

                         Eserin, 177. sayfasından itibaren şu pasajları alıyorum:

                        “.. Başlangıçta, yalnız ve yalnız  B ü y ü k   Y ı l a n  vardı. Onun, yeraltında yedi bin kangalı vardı, yoksa dipsiz bucaksız Büyük Denizin içine düşerdi. Zamanla, yılan, oynamaya başladı ve kıvrak hareketleriyle vücudunu oynatarak Evreni çevreleyen bir spiral halinde yücelmeye başladı. Yüce Göklerde bu spiral, yıldızları ve tüm göksel yapıtları serbest bıraktı; Yeryüzünde ise, y a r a t ı l ı ş’a neden oldu. Sonra, dökme meyillerden inerek nehirleri oluşturdu. Bunlar, hayatın tüm varlığını akıtan kan damarları gibi kanallaştı. Sonra, dağlatıcı bir ateş ile metalleri işledi; sonra, tekrar gökyüzüne tırmanarak, yıldırımları yarattı ve ‘kutsal taşlar’ oluştu.  Sonra o, güneş ışıklarının yolu boyunca uzandı ve onun yapısını paylaştı.”

                          Davis, yerel kavim mensubu ve şaman adayları ile, suların gökkuşağılaştığı taze su kaynaklarına gitti ve oradaki izlenimini şöyle sergiliyor, “ Sisli, puslu bir havada kaynağa gittik. Su zerreleri, Gökkuşağı ile renklenerek dökülürken, yerliler Ayide Wedo! Diye haykırıyorlardı: Merhaba Kraliçe ‘Rainbow’. Bu arada da, vücut ve ruhlarını, Büyük, Semavi y ı l a n, Kral Dambullah’a da teşhir ediyorlardı; umutları, yayılan ve vücutlarına zerreleri dokunan sulardan, ruhsal erdeme kavuşmaktı..”

                          Davis devam ediyor.
                         “…Çok tabakalı derisi ile  y ı l a n, sonsuz hayatın yayını korudu ve onun tepesine (zenith) suları göndererek nehirleri doldurdu. Su, Dünya’ya çarpınca Gökkuşağı yükseldi ve y ı l a n  onu eş olarak kabul ederek onunla evlendi. Onların aşkı, yılankavi bir şekilde (Helix) ökyüzü ve Cennetleri bir ark gibi kuşattı. Onların birleşmesi, kanı hareket ettiren r u h’u yarattı. Kadınlar, bu tanrısal maddeyi göğüsleri boyunca filtreden geçirerek s ü t  imal ettiler; erkekler ise, onları testis’lerinden geçirerek s p e r m yaptılar.

                           Y ı l a n  ve Gökkuşağı kadınları her ay bu ‘şükran’ı (takdis) hatırlatmayı ve erkeklere de ‘karın şişmeye yönelik akımı ve yeni hayat oluşumu’nu öğretmeyi görev bildiler.

                           Son bir hediye olarak da, d i n s e l   a y i n l e r d e, ‘kan’ı hep birlikte paylaşmaya davetiye çıkardılar ki, insanlar da, ruhun bir parçası olabilsinler ve  y ı l a n ı n   e r d e m i n i   p a y l a ş a b i l s i n l e r .

                           Düşünürler ve sanat severler, konusu gelince, “Yılansız Kleopatra olmaz!” derler. Bunu yorumunu kişilerin kendi hayat yaşantılarına bırakırken, Shakespeare’in epik yapan “The Tragedy of Anthony and Cleopatra”  (Anthony ve Cleopatra Trajedisi) sından,  y ı l a n  ile ilgili son pasajları özet olarak veriyoruz.

                           Konu malum; Anthony, Octavius’a yenildikten sonra, Cleoptra’nın da öldüğüne inanarak  kılıcıyla kendini öldürmek ister, başaramaz, arkadaşlarına ‘işi bitirmeleri için’ yalvarır durur, fakat o arada biri ona Cleopatra’nın hala yaşadığını iletir; o da Mısıra dönerek, sevgilisinin kollarında, birbirlerine ‘ebedi beraberlik’ yemini verirken yaşamını yitirir. Cleopatra’ya, Roma’ya ‘eskisi gibi bir İmparatoriçe olarak yaşamak’ sözü verilmesine karşın, Kraliçe, emin ellerden, Roma’ya döndüğünde esirler tarafından çimdikleneceğini ve yüzüne tükürüleceğini duymuş ve son kararını vermiştir: Octavius onu almaya geldiğinde, onun yalnızca ölüsüyle karşılaşacaktır. Ölüm silahını da seçmiştir: çok zehirli, küçük bir  y ı l a n, asp. Muhafızı, ona yılanı içeren sepeti getirecek soytarıyı Kraliçenin huzuruna çıkarır (Perde 5) .

 MUHAFIZ:     İşte söylediğim adam (Soytarıyı içeri alır ve takdim eder).
 Kleopatra:    Peki, onu bırak ve çık  (Muhafız çıkar. Soytarıya) Sonra, sen    diyorsun ki Nil’in en şık yılanını getirdin. O, acı vermeksizin öldürür, değil mi?
 SOYTARI:      Gerçekten öyle; fakat onun ısırığı ölümsüz (Sheakespare’nin muzipliği; yılanın hem ‘ölümsüz’ ve hem de ‘ölümlü’ olacağına kinaye ile, Soytarı’ya mahsus yanlış söyletiyor; esasında ‘ölümlü’ olmalıydı) olduğundan, size dokunmamanız gerektiğini söyleyen ben olmak istemem. Onun ısırığından çok zor ya da hiç kurtulunamaz.
 Kleopatra:    Ondan ölmeyen hiç kimseyi tanıyor musun?
 SOYTARI:       Evet, birçok kadın ve erkek. Bir tanesini daha dün işitmiştim. Pek de dürüst bir kadındı ama, nasıl olduysa, bir kez yalan söylemişti. Kadın olduğundan, söylememeliydi. (Kleopatra’nın, Anthony’ye Octavius’la Akdenizde çarpışırken, gerek gemilerini Mısır’a geri çekmesine ve gerekse kendisinin öldüğü rivayeti çıkarmasına kinaye) Gerçeği söylemek icap ederse, onun ısırığından nasıl öldüğünü, ağrı duyup duymadığını bilmiyorum.
 Kleopatra:    Onu hemen getir bana.. Allahaısmarladık.
 SOYTARI:       Sizin, yılanın tüm zevklerini tatmanızı arzu ederim.
 Kleopatra:    Allahaısmarladık.
 SOYTARI:       Şu yılana da bakın. Fakat bu yılanın size ne yapabileceğini görebiliyor musunuz, düşünebiliyor musunuz?
 Kleopatra:    Ay, ay, Allahaısmarladık.
 SOYTARI:       Yılanın içinde iyilik yoktur, ona güvenmemeli.
 Kleopatra:    Sen merak etme, ona gereken önem verilecektir.
 SOYTARI:       Peki, ona birşey vermeyin. Ben sizden rica ediyorum, o beslenmeye değmez.
 Kleopatra:    O beni yiyecek mi?
 SOYTARI:       Beni ahmak sanabilirsiniz, fakat biliyorum ki, şeytan bir kadın yemez. Biliyorum ki, bir kadın, ancak bir tanrı için bir yiyecektir. (Yılan’ın kudreti için cinas!)
 Kleopatra:    Yılanı ver ve git. Elveda.
 SOYTARI:       Peki, alın. Sizin, yılanın tüm zevklerini tatmanızı arzu ederim.

                            Kleopatra bundan sonra uzun bir tirada girer, Anthony ile nasıl tanıştıklarından onunla Cennette nasıl buluşacağına kadar tüm hislerini dökerek, a s p’ı göğsüne yerleştirirken, şu son cümlelerini sergiler:
                          “Bir balsam yağı kadar tatlı ,
                            hava kadar yumuşak ve nazik,
                            bu bebeği, göğsümde bir bebek gibi meme emen
                            şu bebeği görüyor musunuz?
                            Sulh ve barış!”  (Ölür)                    

                                                                            
                           Shakespeare’den asırlar evvel Mevlana Celaleddini Rumi,   M e s n e v i’sinde (Cilt: 3, sa.: 79-84, Milli Eğitim Bakanlığı, Şark-İslam Klasikleri, Veled İzbudak çevirisi), ejderha bir yılandan şöyle bahseder:

                          “Yılancının donmuş bir ejderhayı ölü sanarak
                            iple bağlayıp Bağdat’a getirmesi

                            Eski vakaları bilip söyliyenden bir hikaye dinle de, üstü örtülü sırdan bir koku al.
                            Bir yılancı, afsunlarla yılan tutmak üzere dağlara yüz tuttu.
                            Arayan ister yavaş gitsin, ister hızlı, nihayet aradığını bulur.
                            Doğrusu savaşlar, barışa sebebolur. Yılancı da kim için yılan aradı.
                            İnsan, geçim için, rahatlık için yılan arar, gamdan kurtulmak için gam yeyip durur.
                            O da o karda, kışta dağları dönüp dolaşmakta, iri bir yılan arayıp durmaktaydı.
                            Derken bir dağda iri bir ölmüş yılan gördü. Şekli bile gönlünü dehşetle dolduruyordu.
                            Yılancı, o şiddetli kış mevsiminde yıkan ararken o koskoca ölü ejderhayı gördü.
                            Yılancı, halkı hayretlere düşürmek için yılan tutar. İşte halkın bilgisizliği!
                            İnsan bir dağa benzer, dağ nasıl aldanır, nasıl olur da bir yılana hayran olur?
                            Yoksul ademoğlu kendini tanımadı, bilmedi, fazilet makamından gelip bu noksan alemine düşüverdi.
                            İnsan, kendisini ucuz sattı. Atlastı, kendini bir hırkaya yamadı gitti!
                            Yüz binlerce yılan ve dağ, ona hayranken o, niçin hayretlere düştü, yılan sevdasına kapıldı?
                            Yılancı, o ejderhayı tutup, halkı dehşete düşürmek için Bağdada geldi.
                            Birkaç para elde etmek için o çadır direği gibi ejderhayı çekip sürükledi.
                          “Ölü bir ejderha getirdim. Avlamak için ne ne zahmetler çektin” diyordu.
                            O, ejderhayı ölü sanıyordu. Fakat iyi dikkat etmemişti. Ejderha diriydi.
                            Kıştan, soğuktan donmuştu. Diriydi ama ölü gibi görünüyordu.

                            Musa’nın elinde asa, yılan oldu ya..bütün alemi de buna kıyas et.
                            Senin bir avuç topraktan ibaret olan varlığını nasıl bir cisim haline getirir? Bütün toprakları da bilgi ve anlayış sahibi bilmek gerek.
                            Bunların hepsi de bu aleme göre ölü, fakat hakikat aleminde diridir. Burasa susup duruyorlar amd orada söylemekteler.
                            Onları hakikat aleminden bize yolladılar mı işte asa, bize ejderha kesilir.

                            Ay, Ahmed’in işaretini, emrini anlar, fermanına uyar; ateş, İbrahim’e ağustos gülü olur..
                            Toprak, Karun’u yılan gibi sömürür, yutar; Hannane direği akla, fikre sahibolur.

                            Bu sözün sonu gelmez..Yılancı, o yılanı yüzlerce zahmetle çeke çeke,
                            Bağdat’a kadar geldi. O maceracı adam, çarşıda bir hemgamedir koparmak için,
                            Yılanı Şat kıyısına koydu. Bağdat şehrinde bir gürültüdür koptu,

                          “Bir yılancı ejderha getirmiş, acayip, görülmemiş mefret bir şey. Nasıl da avlamış?” diye,
                            Yüz binlerce ahmak adam toplandı, ahmaklıklarından onlar da yılancı gibi yılana avlandılar.
                            Onlar, yılanı görmek için bekleşiyorlardı. O da etraftaki halk tamamiyle toplansın diye bekliyordu.
                            Halk, iyice toplansın da elime geçecek para çok olsun diyordu.
 Yüz binlerce herzevekil toplandı, halka oldular. Bir ayak, bin ayak üstüne geldi!
 Kalabalıktan erkeğin kadından haberi yoktu. Halkla ileri gelenler birbirlerine girmiş, adeta kıyametten bir alamet olmuştu.
                            Yılancı, yılanın üstündeki kilimi kımıldattıkça halk, parmaklarının ucuna basıp boyunlarını uzatıyordu.
                            Ejderha, zemheriden donmuştu. Yüzlerce kilimin, kebenin altındaydı.
                            Yılancı, ihtiyatı elinden bırakmamış, onu kalın iplerle bağlamıştı.
 Fakat halkın toplanmasını beklerken epeyce bir zaman geçmiş, Irak güneşi, yılanın üstüne vurmuştu.
                            Güneş onu epeyce ısıtınca azasından soğuk ahlat sıyrılıp gitmişti. 
 O müddet zarfında ölü bir halde bulunan ejderha dirildi, kımıldamağa başladı.
                            Ölü yılanın kımıldadığını görünce, halkın hayreti birken yüzbin oldu.
                             Şaşkınlıklarından naralar atarak hep birden kaçışmağa koyuldular.
                             Ejderha, halkın gürültüsünden çatır çatır bağlarını koparmağa     başladı. İplerin her biri bir yana düştü.
                             İplerini koparıp kilimin altından sıyrıldı. Bir de ne görsünler, aslan gibi kükreyen, çirkin, mefret bir ejderha!
                             Kaçarken halk birbirini çiğnedi, birçok kişiler ayak altında kalıp öldüler, ölülerden yüzlerce yığın oldu.
                             Yılancı, ben meğerse dağdan, ovadan ne getirmişim diye korkusundan yerinde katılıp kaldı.
 
                             O kör koyun kurdu uyandırdı. Cahil, Azrail’in ayağına kendi ayağıyla gitti!
                             Ejderha o ahmağı bir lokma ediverdi. Haccac’a kan dökmekten kolay ne var,
                             Sonra da bir direğe sarılıp kendisini sıktı, karnında herifin kemiklerini çatır çatır kırdı.

                             Senin nefsin de bir ejderhadır. O nerden öldü ki? Dertten, eline fırsat düşmediğinden dondu, yoksa!”

                                                                       *      *

                             Jacob & Wilhelm GRIMM  kardeşlerin  “M a s a l l a r  II”  (Cumhuriyet Yayınları, 1999) kitabında, bir  A k   Y ı l a n’dan bahsedilmektedir. Masalın yalnızca ilk kısmında bahsi geçen yılan, yenildiği takdirde, insanoğluna, tüm hayvanların dillerini anlama yetisini vermektedir.

                             AK YILAN
                             Bundan uzun zaman önce, bilginliği bütün ülkeye ün salmış bir kral yaşıyormuş. Bilmediği hiçbir şey olmazmış. Sanki hava, en saklı şeylerin  haberini bile ona getirirmiş. Fakat onun acaip bir huyu varmış: Her öğle vakti sofradan her şey kaldırılıp da ortalıkta kimseler kalmayınca, güvendiği bir uşak bir kase daha getirirmiş. Fakat bu kase kapalı olurmuş; uşak bile içinde ne bulunduğunu bilmediği gibi, başka kimse de bilmezmiş.Çünkü kral yapayalnız kalmadıkça kapağı açıp bundan yemezmiş.Bu durum uzun zaman sürmüş.

                              Günün birinde; kaseyi yine alıp götüren uşağı öyle bir merak sarmış ki, adam buna karşı duramamış; kaseyi odasına götürmüş.Kapıyı dikkatle kilitleyince kapağı kaldırmış, içinde bir ak yılan bulunduğunu görmüş.Bu görünüm karşısında onun tadına bakmak isteğinden kendini alamamış. Küçük bir parça kesmiş, ağzına sokmuş. Daha dili dokunur dokunmaz penceresinin önünde incecik sesli bir vıcırtı duymuş. Gidip  kulak vermiş. Bunların birbirleriyle konuşan, kırlarda, ormanlarda gördükleri türlü şeyleri anlatan serçeler olduğunu anlamış. Yılandan yemesi ona hayvanların dilinden anlama yeteneğini vermişmiş.

                              Olacak bu ya, tam da o gün kraliçe en güzel yüzüğünü yitirmiş; her yere girip çıkan güvenilir uşağın bunu çaldığından  şüpheleniyormuş. Kral onu huzuruna getirtmiş, ağır sözlerle gözdağı vermiş. Bunu yapanı sabaha kadar bulamazsa bu işi ondan bilerek mahkemeye verecekmiş. Uşak suçsuz olduğunu ne yaptı, ne ettiyse anlatamamış, daha iyi bir yargıyla odadan çıkarılmamış. Korku, can sıkıntısı içinde aşağıya, avluya inmiş; bu yıkımdan nasıl kurtulabileceğini düşünüp taşınmış. O sırada ördekler akar bir suyun başında yan yana, rahat rahat oturup dinleniyorlarmış. Gagalarıyla üstlerini temizleyip düzlüyorlar, teklifsizce konuşuyorlarmış. Uşak olduğu yerde durmuş, onları dinlemiş. Bu sabah nerelerde sallana sallana dolaştıklarını, ne gibi güzel yemler bulduklarını anlatıyorlarmış. Bu sırada biri üzgün üzgün demiş ki:
                              -Karnımda ağır bir şey var. Kraliçenin peceresi altında duran bir yüzüğü aceleyle yutmuştum. Bunun üzerine uşak hemen ördeği boynundan yakalamış, mutfağa götürmüş, ahçıya:
                              -Şunu kes bakalım, iyice semirmiş bu! demiş. Ahçı:
                              -Peki, demiş. Ördeği eliyle tartarak:
                              Semirmek için hiç üşenmemiş. Epey zamandır da beni kızartsalar diye bekliyormuş! demiş. Ördeği boynundan kesmiş. İçi boşaltılınca kraliçenin yüzüğü karnında bulunmuş. Artık uşak suçsuz olduğunu krala kolayca kanıtlayabilmiş. Kral haksızlığını onarmak istediğinden kendisinden bir armağan dilemesine izin vermiş; sarayında dilediği en yüksek onurlu konuma getireceğine söz vermiş.

                              Uşak bunların hepsini geri çevirmiş; yalnızca bir atla yol parası istemiş. Çünkü dünyayı görmek, bir süre gezip dolaşmak istiyormuş. İsteği yerine getirilince yola çıkmış.

                              Günün birinde bir gölün kıyısına varmış. Burada kamıştan sepetin içinde tutulmuş, suya atılmaya çalışan üç balık görmüş. Her ne kadar balıkların dilsiz oldukları söylenirse de uşak onların böyle kötü durumda ölmek zorunda kaldıklarını yana yakıla anlattıklarını duymuş. İyi yürekli olduğu için attan inmiş; üç tutsağı yine suya salmış. Hayvanlar sevinçle çırpınıyor, başalarını dışarı çıkarıp:
                              -Seni unutmayacağız. Bizi sen kurtardın, bunun karşılığını sana ödeyeceğiz! diye ona sesleniyorlarmış.

                              Uşak atıyla yol almayı sürdürmüş; az bir süre sonra kum içinde ayaklarına doğru bir ses duyar gibi olmuş. Kulak kabartmış; bir karınca beyinin durumundan yakındığını işitmiş:
                            “Ah şu beceriksiz hayvanlı insanlar bizden uzakta olsalardı! İşte budala at ağır nallarıyla acımadan adamlarımı çiğneyip ezdi!” diyormuş. Uşak bir yan yola sapmış, karınca beyi ona bağırıyormuş:
                              -Seni unutmayacağız. Bunun karşılığını sana ödeyeceğiz!

                              Yol onu bir ormana götürmüş, orada yuvalarının yanında durup yavrularını dışarı atan bir baba kargayla bir ana karga görmüş:
                              -Defolun ordan, sizi ipten kazıktan kurtulmuşlar sizi! Artık sizi doyuramayız. Koskoca şeyler oldunuz. Kendi kendinizi besleyebilirsiniz! diye bağırıyorlarmış. Zavallı yavrular yerde serili yatıyorlar, kanatlarını çırparak uçuşuyorlar:
                              -Biz zavallı çocuklar kendi kendimizi besleyeceğiz ha! Oysa daha uçamıyoruz bile! Açlıktan ölmekten başka ne kalıyor bize diye bağrışıyorlarmış. Bunun üzerine, iyi yürekli delikanlı attan inmiş, atı kılıcıyla öldürmüş, onu yavru kargalara yem olara bırakmış. Yavrular hoplaya hoplaya gelmişler, karınlarını doyurmuşlar:
                              -Seni unutmayacağız. bunun karşılığını sana ödeyeceğiz! diye bağırmışlar.

                              Artık uşak yaya gitmek zorunda kalmış. Uzun yol gittikten sonra büyük bir kente gelmiş. Caddelerde büyük gürültü, kalabalık varmış. Biri atla gelmiş. Kral kızınınbir koca aradığını, fakat onu almak isteyenin güç bir ödevi başarması gerektiğini, eğer bu işi başaramazsa yaşamına mal olacağını ilan etmiş. Şimdiye kadar birçokları bunu denemiş, fakat boş yere bu uğurda canlarını vermişlermiş. Delikanlı kral kızını görünce güzelliği karşısında gözleri o kadar kamaşmış ki, bütün tehlikeleri unutmuş, kralın huzuruna çıkmış, kızıyla evlenmek istediğini bildirmiş.
          
                              Derhal dışarıya deniz kıyısına götürülmüş, gözlerinin önünde suya altın bir yüzük atılmış. sonra kral bu yüzüğü denizin dibinden çıkarmasını buyurmuş:
                              -Eğer bunsuz yukarı dönüp gelirsen dalgalar içinde ölünceye kadar boyuna aşağıya atılacaksın! diye eklemiş.

                              Herkes bu yakışıklı delikanlıya acımış. Sonra kendisini deniz kenarında yalnız bırakmışlar. Oğlan kıyıda durup ne yapacağını düşünmüş. O sırada birdenbire üç balığın yüze yüze oraya doğru geldiklerinin görmüş. Bunlar, yaşamlarını kurtardığı balıklardan başkası değilmiş.

                              Ortancasının ağzında bir istiridye varmış. Balık bunu kumsala, delikanlının ayakları dibine bırakmış. Oğlan bunu yerden alıp da açtığında altın yüzük içinde duruyormuş. Büyük bir sevinçle bunu krala götürmüş; kendisine söz verilen ödülün verilmesini beklemiş. Fakat kendini beğenmiş kral kızı, oğlanın kendine denk biri olmadığını öğrenince onu küçümsemiş, bir ödev daha başarmasını istemiş. Aşağıya, bahçeye inmiş, çimenler arasına kendi eliyle on çuval darı serpmiş:
                              -Yarın gün doğmadan önce bunları toplamış olmalı! Hem de bir tane bile eksik olmayacak! demiş.

                               Oğlan bahçeye oturmuş,bu ödevin yapılmasının nasıl mümkün olacağını düşünüp taşınmış ama aklına bir şey gelmemiş. Orada üzgün üzgün oturmuş. Ortalık ağarırken ölüme götürülmesini beklemiş. Fakat güneşin ilk ışıkları bahçeye düştüğü sırada oğlan on çuvalın da tümüyle dolu olarak yan yana durduklarını görmüş, içlerinde bir tane bile eksik yokmuş. Karınca beyi binlerce karıncasıyla birlikte geceleyin gelmiş. İyilik bilen hayvanlar darıları büyük bir çabayla toplayıp çuvallara doldurmuşlarmış. Kral kızı kendisi aşağıya, bahçeye inmiş; delikanlının, kendisine verilen ödevi başarmış olduğunu şaşkınlıkla görmüş. Fakat gururunu bir türlü yenememiş:
                               -Mademki iki ödevi de başardı. Öyleyse yaşam ağacından bana bir elma getirmeden önce kocam olmayacaktır! demiş.

                               Delikanlı yaşam ağacının nerede olduğunu bilmiyormuş. Yola çıkmış, ayakları kendini taşıdığı sürece yürümeye karar vermiş. Fakat ağacı bulacağından hiç umutlu değilmiş. Üç krallık toprağı geçip de akşamleyin bir ormana varınca bir ağacın altına oturmuş, uyumak istemiş. O sırada dallar arasında bir hışırtı duymuş: Altından bir elma eline düşmüş. O anda üç karga uçarak yanına inmişler:
                               -Bizler, açlıktan ölmekten kurtardığın karga yavrularıyız demişler, büyüyüp de senin altın elmayı aradığını duyunca denizler üzerinden uça uça yaşam ağacının bulunduğu yere, dünyanın ucuna gittik, elmayı alıp getirdik.

                               Delikanlı son derece sevinerek ülkenin yolunu tutmuş. Güzel kral kızına altın elmayı götürmüş. kızın başka bir diyeceği kalmamış. Yaşam elmasını bölüşmüşler, birlikte yemişler. O zaman kızın yüreği oğlanın sevgisiyle dolmuş. Sürekli bir mutluluk içinde çok uzun yıllar yaşamışlar.

                               <İyilik yap da, istersen denize at, halik bilmezse balik bilir!” meseline en güzel örnek.>

                                                                        * 

                         Y ı l a n  Edebiyatında  Şahmeran’ı anımsamadan geçemeyiz.
 

                         Şahmeran veya “Camasb“, Arap, İran ve Türk edebiyatlarında gerek manzum ve gerekse düzyazı olarak ele alınmıştır.
                         Masalın kaynağı ‘Binbir Gece Masalları’ndan alınmış olup, ilk kez “Camasbname” adıyla 1429’da Abdi tarafından yazılıp II.Murad’a sunulan mesnevide işlenmiştir. Hikaye şu.

                         Hekim Danyal’ın oğlu Camasb, kendine ihanet eden arkadaşları tarafından bir kuyuya bırakılır. Kuyuda bulduğu bir deliği genişleterek geçtiği yerde, bir tahtta uyuyakalır. Uyandığında, etrafının  y ı l a n l a r l a,  ejderhalarla çevrilmiş olduğunu görür. Yılanların padişahı olan insan başlı  Şahmeran’la dost olur. Ona, bulunduğu yeri kimseye söylemeyeceğine dair söz verir ve onun yardımıyla yeraltı dünyasından kurtularak ülkesine döner. Ama ülkesinin hasta hükümdarına iyileşmesi için Şahmeran’ın etini yemesi önerildiğinden, verdiği sözden dönmek zorunda bırakılır. Şahmeran’ın etini yiyerek sağlığına kavuşan hükümdar, Camasb’ı önce istediği kızla evlendirir, arkasından da kendisine vezir yapar.

                                                                      *

                         Türk-Osmanlı Kültürünün yazısal bakımdan zenginliğine karşın, resimsel yönden göreceli fakirliği hepimizin malumu. Uzun ve yorucu bir araştırmadan sonra, y ı l a n  içeren bir tek litografi (*) eseri bulduk: Dr. Gül Derman’ın “Resimli Taş Baskısı Halk Hikayeleri” adlı çok değerli eserinde, sa.:155, resim 152 (7,5 cm. x  11,2 cm.) şu kısa açıklama var.

                                                  Kuş ve Solucan (? Yılan)

                        “Dağlık bir arazide, düz bir kaya parçasının üzerine konmuş olan kuş’un gagasında bir s o l u c a n ( ?  küçük y ı l a n) görülür. Kuşun kanatları hafifçe havaya kalkıktır. Etrafı, mavi dağlarla çevrilidir. Gökyüzü karalanmıştır. Solda, dağların arasında iki tane ağaç resmi görülür.”

                                                                    *

                         “Antik ve Dekor Dergisi”nin 38. sayısında (1997) , İ z n i k  Testileri’nin en sanatsal anlarını yaşadığı 16.-17. yüzyıllardan kalma bir motif olarak, klasik yapıda, rengarenk bir testinin göbeğine sarılmış bir yılan, onun gövdesini baştanbaşa sarar ve kulbu olarak hizmet görür, yılanın başı da testinin ağzı konumundadır. Çok ilginç, fakat hiçbir açıklama eklenmemiş.
——– 
Litografi : Litografi, ‘Taş Baskı’ 1976’da Alois Senefelder tarafından keşfedilmiştir. Buna, ‘kimyasal baskı’ da denir; zira, tam uygulama kimyaya ve su ile yağın birleşmemesine dayanmaktadır. Litograf, düz bir düzeyden alınan baskıdır. Yağa duyarlı olan özel taşların üzerine yağlı bir madde ile imaj çizilir. Yüzey, sadece çizilen yerlerin mürekkebi alabilmesi için özel olarak hazırlanır ve baskı yapılır.
                           Senefelder’in 1809’da kurmuş olduğu ve atelyelerde geliştirdiği taş baskıcılığı, Türkiye’ye 1831’de girmiştir. Bu nedenle, yukarda bahsedilen litografın yapım tarihinin 1866 ile 1950 aralarında yapılma olasılığı vardır. 

                           Tarihsel hazinelerle yüklü  K a p a d o k y a’da, “Ihlara Vadisi”nde mevcut Y ı l a n l ı  K i l i s e hakkında da bazı yapısal ve tarihsel bilgi vermek isteriz.

                           Bu kilise; bir kaya kitlesinin dışardan içeriye doğru oyulmasıyla elde edilen, tavanı düz olarak dizayn edilen, ‘tek nefli’ gruba dahildir. Ana yapı kuzey-güney yönünde inşa edilmiş olup, ana aks’a uzunlamasına dikdörtgen yapıt. Bu tür kiliselerde genellikle ‘mezar şapel’i bulunmamakla beraber, Yılanlı Kilisede bu mevcuttur. Merkez, haç kollarının kesiştiği yerde inşa edilmiş okup, yegane kubbe oradadır. Yan eklerde de (apsis), din adamlarının oturmalarına ayrılmış yerler mevcuttur.

                           Kapadokya’nın bu yöresinde -birbirleriyle ilintili- beş meşhur kilise vardır, hepsi de Bizans yapısıdır ve inşa edilme felsefelerinin esası Haz.İsa’nın hayatını tersim etmektir. Bu beş kilise şunlardır: Perenli Seki Kilisesi, Yılanlı Kilise, Eğritaş Kilisesi, Ağaçaltı Kilisesi ve Kokar Kilisesi. Bunlardan ilk üçü, Yılanlı Kilise dahil, Hazreti İsa’nın hayatının son safhalarını, yani “Son Yargı” konusunu işlerler. Gaye, genç rahiplere, “..o gün için hazırlıklı olmalarıdır..”

                           Bu nedenle, tavanlarda ve duvarlarda gerekli kabartmalar (yılan dahil) vardır. Ayrıca, bir çok azizler, Eski Ahit peygamberleri güncel giysileriyle ve ayakları çıplak olarak resmedilmişlerdir. Ayakları çıplak olmayan peygamberler: Davud, Süleyman, Ezakiel (Zekeriya) ve Danyal olup, “Kral” giysileri içindedirler. Şehitler, genellikle ‘asker’ giysileriyle ifade edilmişlerdir.

                           Yılanlı Kilisedeki bazı duvar motiflerinin, özellikle ‘Doğulu Giysiler’ içinde resmedilmiş Azizlere ait olanların, Süveyş’teki Şahin Efendi, Kırk Şehitler Kilise motiflerine paralel ve ilintili oldukları söylenir. Gerçeği bilmiyoruz.

                           Yılanlı Kilisedeki en önemli duvar motiflerinden biri Aziz Onuphorios’a aittir. Bu, 4. yüzyılda yaşamış bir keşiş olup, öyküye göre, Mısır’da çölde altmış yıl tek başına yaşamıştır. Yaşamını ve yaptıklarını müridi Paphnoutios’ a anlatmış, o da çölde kendi başına dolaşan, uzun, beyaz sakallı bu azizin anısını bu kiliseye işlemiştir.

(“Kapadokya”, Şahenk Vakfı Yayınları, 1998, İstanbul’dan yararlanılmıştır)

                                                                     *

                        Kitabımızım ‘yılan hikayesi’ gibi uzayan bu bölümünde, Ö z o p(Aisopos)a da layık olduğu yeri veremeden geçemedik. Onun klasik kitabındaki  y ı l a n   ö y k ü l e r i :

                              Çiftçiyle Oğlunu Öldüren Yılanın Öyküsü

                         Yılanın biri sürüne sürüne bir çiftçinin oğlunun yanına kadar gitmiş, çocukcağızı öldürmüş. Çiftçinin yüreği yanmış: “Alırım ben öcümü!” demiş, baltasını yakaladığı gibi yılanın yuvasının başına gitmiş, “Hele çıksın, ezerim kafasını!” demiş. Yılan başını çıkarır çıkarmaz çiftçi baltasını indirmiş, ama hayvan atik, çekilivermiş; yuvanın üstündeki kaya yarılmış. Çiftçi korkmuş: “Şu yılanla dost olayım da bari bana başka bir kötülük etmesin!” demiş. Yılan razı olmamış: “Ben bu yarık kayayı, sen oğlunun mezarını görürsün de, biz birbirimizle dostluk edebilir miyiz hiç?” demiş.
                         <Bu masal da gösteriyor: Büyük kinler barışma kabul etmez.>

N o t:                <Halk arasında sözsel olarak bilinen bu hikayesnin sonu bir az farklıdır. Çiftçi baltasını kayaya indirdiğinde balta yılanın kuyruğuna isabet etmiş ve ucundan kesmiş. Yılan, son sözlerinde de şöyle demiş: “..Ben bu kesik kuyruğu, sen oğlunun mezarını görürsün de..” Bu versiyon’un daha gerçek olduğuna ve “kuyruk acısı” deyiminin de bu masaldan nedenlendiğine inanılır.>

                                             Çiftçiyle,  Donmuş Yılan

                            Çiftçinin biri kışın dolaşırken yerde bir yılan görmüş. Hayvan donmuş, hiç kımıldamıyor. Adamcağız acımış, yerden kaldırıp koynuna koymuş. Yılan ısınıp kendine gelince yılanlığı da uyanmış. Huylu huyundan vazgeçer mi? Gördüğü iyiliği hiç düşünmemiş, adamcağızı sokuvermiş. Zavallı çiftçi ölürken: “Layığımdır benim, kötüye acınır mı?” demiş.
   <Ne kadar iyilik etseniz, kötüyü yola getiremezsiniz, bu masal onu gösteriyor.>

                                                        Engerekle Tilki

                            Engereğin biri ırmağın üzerine bir yığın dikene çöreklenmiş, gidiyormuş. Oradan bir tilki geçmiş, görünce. “İyi doğrusu”, demiş. “böyle kaptana böyle gemi yaraşır!”
                           <Bu masal, fesat çıkarmak isteyen kötü adamı anlatır. Kanımızca, ‘yılan’ ‘şeytan’ ile özdeştirildiğinden, “Şeytan azapta gerek!” deyimi bu masaldan çıkmış olsa gerek.>
            
                                                          Engerekle Eğe

                            Engereğin biri bir demirci dükkanına girmiş, oradaki araçların hepsinden bir sadaka istemiş. Herbirinden dilendikten sonra eğe’ye gitmiş, ondan da dilenmiş. Eğe: “Şuna da bak!” demiş, “benden bir şey koparacağını sanıyor. Ayol, sen bilmez misin? Benim adetim vermek değil, başkalarından almaktır!”
                          <Pintilerden bir iyilik beklemek budalalık değil de nedir?>

Not :                    Mercatante’nin “World Mythology and Legend”ında bu fıkra, bir az farklı anlatılmaktadır. “Bir yılan, dönüp dolaşarak bir silah yapıcısının (armorer) dükkanına girer. Yerde sürünüp ilerlerken, cildi bir eğeye takılır. Canı yanınca zehirli dişlerini çıkararak eğeyi zehirlemeye, ezmeye çalışır ama başaramaz. 
                    <Kıssadan hisse: Duyarsız bir şeye hücum etmenin anlamı yoktur!>

                                                     Engerekle Su Yılanı

                            Engereğin biri her gün gelir, bir pınardan su içermiş. O pınarda yuva yapan bir su yılanı kızmış:  “Çayırın sana yetmiyor da bir de beni mi rahatsız edeceksin?” demiş. Kavga gittikçe ateşlenmiş, en sonunda dövüşmeye karar vermişler. “Kim yenerse, su da toprak da onun olacak!” demişler. Gün kesmişler, ikisi de başlamış hazırlanmaya. Kurbağalar su yılanını hiç sevmedikleri için engereğe gitmişler: “Sen hiç korkma, biz de senden yanayız, yardım ederiz!” demişler. Günü gelmiş, iki yılan birbirine saldırmış; kurbağalar ellerinden başka bir şey gelmediği için, bağrışıp dururlarmış. Engerek sonunda kazanmış, ama kurbağalara da çıkışmış: “Hani bana yardım edecektiniz? Ben düşmanımla boğuşurken siz ötüp durdunuz, bu mu sizin dostluğunuz?” demiş. Kurbağalar: “Ne yapalım?”, demişler, “biz kolla değil, sesle yardım ederiz!”
                          <Ama bir kişiye kol yardımı gerekken, dil yardımından ne çıkar, orasını da siz düşünün.>

                                                         Zeus ile Yılan

                          Zeus evleniyormuş; bunu duyan bütün hayvanlar, karınca kararınca, birer armağan götürmek istemişler. Yılan ağzına bir gül almış, sürüne sürüne tanrının yanına kadar çıkmış. Zeus onu görünce: “Yooo!” demiş, “öteki hayvanların armağanını alırım, ama senin ağzından gelecek armağan benden uzak olsun!”
                <Kötülerden çekinmeli, bir incelik gösterdiler mi ona da kapılmamalı!>

                                                            Çaylakla Yılan

                          Çaylağın biri yılanı kaptığı gibi havalara kaldırmış. Yılan da dönmüş, onu sokmuş. İkisi de yükseklerden yere düşmüşler, çaylak ölmüş. Yılan: “Sen deli miydin de sana dokunmayana kötülük etmeye kalktın? Cezanı gördün işte!” demiş.
                         “Bir insan tamaha kapılıp da kendinden küçükleri ezeyim dememeli, bir de bakar ki kendisinden yavuzuna düşer; o zaman eskiden ettiği kötülüklerin hepsinin birden cezasını çeker.>
                                        
                                                              Kargayla Yılan

                          Karganın birinin karnı acıkmış, güneşte çöreklenmiş bir yılan görmüş, ona saldırmış. Yakalayınca havaya kaldırmış, ama yılan da dönüp onu sokuvermiş. Karga öleceğini anlayınca: “Güzel av avlamış doğrusu! Ben karnımı doyursun diyordum, o benim canımı aldı!” demiş.
                         <Kimi insan vardır, bir yerde gizli altın buldum diye sevinir, o yüzden başına gelecek belayı düşünmez. Bu masal işte öylelerine anlatılmalı.>

                                                 Yılanın Kuyruğuyla Gövdesi

                           Bir gün yılanın kuyruğu: “Asıl işi ben görüyorum, önce ben yürüyüp sizi de ben yürütüyorum!” demiş. Gövdenin öndeki parçaları: “Bizi nasıl sen yönetirsin? Senin ne gözün var, ne burnun!” demişler. Ama kandıramamışlar. Ne söyledilerse işe yaramamış, kuyruğu bir türlü akıllandıramamışlar. Bütün gövdeye kuyruk buyurmuş. Ama kuyruğun buyurmasının sonu ne olur? Körü körüne çeke çeke götürmüş, gövdeyi taşlık bir çukura düşürmüş. Yılanın her yanı yara bere içinde kalmış. Bu kez kuyruk başa dönmüş, yalvarıp yakarmış: “Ben ettim, sen etme! Kurtar beni bu durumdan! Sana karşı çıkmakla ne büyük suç işlemişim, şimdi anlıyorum!” demiş.
                          <Bu masal, başlarındakini dinlemek istemeyen kötü huylu, inatçı insanlar için söylenmiş.>

                                            Yılan, Gelincik, Fareler

                           Bir evde bir yılanla bir gelincik kavgaya tutuşmuşlar. Evin fareleri: “Biz artık kurtulduk! Yılanla gelincik birbirini yiyecek, bizi rahat bırakacaklar!” deyip deliklerinden çıkmışlar. Yılanla gelincik fareleri görünce hemen kavgalarını bırakmış, onların üzerine atılmışlar.
                          <Devlet işlerinde de böyledir: Baştakilerin kavga etmelerine sevinip karışanlar, iki yandan da kötülük görürler.>

                                                       Yılanla Yengeç

                            Bir yılanla bir yengeç bir yerde oturuyorlarmış. Yengeç yılanla iyi geçinmek istiyor, bir kötülük yapmıyormuş; ama yılanın iyisi olur mu? İçinden hep: “Şunu acaba nasıl soksam?” diye düşünürmüş.
                            Yengeç işi anlamış: “ Bırak şu huyunu, sen de doğru ol!” diye öğüt vermişse de dinletememiş. Bakmış ki olacak gibi değil, işin sonu kendine dokunacak, yılanın uyumasını beklemiş, sonra boğazına atılmış, öldürüvermiş. Onun öyle upuzun, dümdüz yattığını görünce de, “Bundan sonra istediğin kadar doğru ol, para etmez ki! Öldün bir kez. Beni dinleyip de önceden doğruluğa özenseydin, canını kurtarırdın!” demiş.
                           <Bazı insanlar da vardır; sağlıklarında dostlarına bile kötülük eder, ancak ölümlerinden herkese iyilik gelir; bu masal onlara anlatılmalı.”
                                                                   
                                             Yılanın Zeus’a Yakınması

                            Yılanın birini insanlar çiğner durularmış, dayanamamış, ulu Zeus’un katına varıp yakınmış. Zeus: “Başına ilk basana vursaydın, ikincisi sana sokulmazdı!” demiş.
                           <Kendilerine ilk saldıranlara karşı koyanlar, ötekileri de yıldırırlar, bu masal onu gösteriyor.>

                                                  Yaban Arısıyla Yılan

                            Bir gün bir yaban arısı bir yılanın başına konar, boynuna iğnesini batırarak rahatsız eder. Yılan, canının acısından deliye döner, bir türlü arıyı yakalayıp öcünü almak da elinden gelmez. En sonunda dayanamaz, gider başını bir arabanın altına sokar, hem arıyı öldürür hem kendini.
                           <Bazı kimseler düşmanları ölsün diye kendilerini de feda etmeye hazırdırlar, bu masal onu gösteriyor.>

                           Nobel ödüllü Paulo Coelho, “Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım” adlı eserinde (Can Yayınları, 16. basım, 1998, İst., Aykut Derman, çev., sa:97), Pilar, rahip arkadaşı ile İspanya’dan Pirene’lerin hemen ötesinde bir Fransız kasabasını ziyaretlerinde, şöyle bir yılan heykeliyle karşılaşıyor:
                           “..Saatlerce yürüdük, aç karnına; karlı yolu çiğnedik; sonra, adını hiç anımsamadığım, içinde havuzlu bir çeşme, çeşmenin üstünde de birbirine sarılmış bir yılanla bir güvercinin tek bir hayvan gibi göründüğü bir heykel bulunan bir kasabada sabah kahvaltısı yaptık.
                            Bu görüntü onu gülümsetti:
                            -Bu bir simge. Aynı figür içinde birleşmiş erkekle dişi.
                            -Dün bana söylediğini  (Tanrının ‘kadın=Meryem Ana’ yüzü konusu!) bugüne kadar hiç düşünmemiştim. Oysa mantıklıydı.
                             -“Tanrı onu hem erkek hem dişi yarattı,” dedi; Yaratılış’tan bir cümle söyleyerek. “Onun imgesi ve benzerliği buydu çünkü: erkek ve kadın!”

                                                                     *
 
                             Dilimizde mevcut,  y ı l a n  içeren  a t a s ö z l e r i n i  de sıralamak istiyoruz:
             
              . Bir yılan hikayesine döndü, bitmez Allah bitmez!
              . Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!          
              . Sinsi sinsi geldi de, yılan gibi soktu!
              . Su içerken yılan bile dokunmaz.
              . Yılan gibi bin deri değiştirir o adam!
              . Denize düşen yılana sarılır.
              . Yılanın başını küçükken ezmeli!
              . Uzun yıllar koynumda bir yılan beslediğimi nereden bileyim?
              . Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır.
              . Dilini yılan soksun senin, emi!
              . Aman, uyuyan yılanın kuyruğuna basma!
              . Fıkarayı, at üstünde yılan sokar! (Rumeli Atasözü)

                           Türk folkloründen bir anektod:  Y ı l a n’la   K ı r l a n g ı ç  birbirlerine düşman olmuşlar. Bir gün kırlangiç, atladığı gibi yılanın dilini ısırmış ve kaçmış, yılan da onun peşinden gidip kuyruğunu ısırdığı gibi ortadan ikiye bölmüş. O gün bu gün, yılan’ın diliyle kırlangıç’ın kuyruğu ikiye ayrık, çatallıdırlar.

                            A l t a y   Ş a m a n ı’nın kostümü bölümünde de belirttiğimiz üzere, “..Şamanın kaftanı keçi ya da geyik derisinden yapılmıştır. Önüne, iki gözü ve açık çenesiyle, y ı l a n’ları temsil eden kurdelalar ve kumaş parçaları dikilmiştir. Bazan, üç yılanın kuyruğu bir başa bağlanır. Derler ki, varlıklı bir şaman, kostümünde, 1,070 yılana sahip olmalıdır..”
                          Keza, ‘Mitoloji’ bölümünde de yazdığımız gibi, “…Demeter, fertil toprağın ve tarımın büyük tanrıçası, Zeus’tan olan kızı Persephone’le Girit’ten Sicilya’ya geldi ve Kyane Şelalesi yanında keşfettiği bir mağaraya kızını, iki  y ı l a n’ın himayesinde korumaya aldı. Gündüzleri bu iki yılan, Persephone’un çek-çeğini koştururlardı. Genç kız orada, üzerinde ‘evren’in resmi bulunan bir yün kazak örüyordu. Demeter Zeus’a kızının mağarada olduğunu bildirdi. Zeus bu kez bir  y ı l a n  kılığına girerek onunla ilişkide bulundu ve bu birleşmeden Dionysus, bu mağarada doğdu..”

                          Yine, ‘Kıyamet’ hakkında, Telengit hurafesinde de belirttiğimiz gibi, “..Ay ve güneş, aydınlık vermez, ışıksız olur. Ağaçlar kökünden kopar, baba çocuğundan ayrılır, dul kalır; yerde kongül denilen zehirli bir ot biter, kökünden sarı çekirge çıkar; hayvanlara çarparsa hayvanların, insanlara çarparsa insanların kanlarını sömürür. İşte o zaman Tanrı Şal-Yime haykırır: “Bu yana bak, Mangdı-Şire, yardım et! Kongül otunu mahvedemedim. zira onun kökünde K o n a r   y ı l a n  var!..”

                        Hariri’nin “Makamat”ında, Haris İbni Hemmam der (sa.:177) 
                      “..İhtiyar, bir  y ı l a n  gibi dilini oynatıyor, avına salacak bir doğan gibi atılmaya hazırlanıyordu.. Nihayet söze başladı..”

                        Pushkin,Erzurum Yolculuğu ve Byelkin’in Öyküleri” adlı eserinde, yılandan şöyle söz eder. (sa.:68)
                      “Erzurum’la İstanbul arasında, tıpkı Kazan’la Moskova arasında olduğu gibi, bir çelişme var. Yeniçeri Eminoğlu (esasında kendisinin müstear ismi!)’nun yazdığı bir taşlama şöyle yazıyor (1829, Erzurum) :
                      “Gavurlar övüyor şimdi İstanbul’u
                        Ama yarın, demir ökçeleriyle
                        Uyuyan bir  y ı l a n  gibi ezecekler onu
                        Ve çıkıp gidecekler bırakıp öylece
                        İstanbul bırakmasın hala uykuyu!.”

                        Son on yıllarda yıldızı parlayan ve çok büyük bir gelecek vad’eden genç tiyatro yazarlarından Murathan Mungan, 1999 Tiyatro Festivali’nde de başarıyla sahlenenen “Geyikler Lanetler” adlı eserinde, y ı l a n’a şu referansları yapıyor:

                       (CUDANA, BAKIR’a) : “..Babasızlığın asi etti seni. Öksüzlüğün, y ı l a n  kuyusuna çevirdi kalbini.” (sa.:24,25)

                      Aşiret Bey’ine bir çocuk yapamayan CUDANA’ya KUREYŞA şı öğüdü verir (sa.: 92,93) :
                     “KUREYŞA: Bir falcı gelmiş karşı dağın yamacına; en uzak oba’lardan bile duyulmuş namı, esrarı.  İnsan başlı bir yılan’mış, lakin konuşurmuş, söyleşirmiş gidenle.
                     “CUDANA: Yalnız mı gideyim insan başlı yılanın falına, yoksa sen de gelmek ister misin Kureyşa Ana? (CUDANA, “İnsan Başlı Yılan” Mağarasına yalnız gider) (sa.: 100-106)

                                  İNSAN BAŞLI YILAN’IN MAĞARASI

                       İnsan Başlı Yılan tahtında oturmaktadır. Başında renkli, parlak taşlarla süslenmiş sorgucu vardır; gövdesi tahtından aşağıya uzanır, kıvrılıp çöreklenerek geniş bir alanı kaplar, pırıl pırıldır pulları, göz alır. Arada bir dalgalanır, seğirir. Ürkütücü bir güzelliği vardır.

İNSAN BAŞLI YILAN- gülümser- Korkma, yaklaş, şöyle otur, gözlerini göreyim
CUDANA, tahtın yanı başındaki yere oturur.
İNSAN BAŞLI YILAN- Gözlerini göremediğim insanların yazgılarını da göremem.
CUDANA, yüzünün tülünü açar. Oysa yazgımı dilemeye geldim buraya senden. Saklısız dururum karşında.
İNSAN BAŞLI YILAN- Şu masanın üstünde iki gümüş tas var. Biri dolu, biri boş. Doluyu boşa, boşu doluya boşalt. Birbirine karışsın zamanları. Sonra eğil suya bak, Yüzün kalsın suda..”
(CUDANA ‘gerçeği’ bilmek ister, ümitsiz bir tavırla, bir evlat edinmek için elinden gelen her tür fedakarlığı yapacağını vad’eder.İNSAN BAŞLI YILAN ona sorar) Gerçeğe ne adıyorsun CUDANA?
CUDANA- Benden ne isterse. Neyimi isterse. Oğulsuzluktan evlat edindim geceleri. Ne zamandır günlerim maya tutmuyor, gözlerim uçurumlar gibi şehla. Bir zamanlar nisan yağmurlarıyla taradığım saçlarım şimdi çözülmez oldu, dolaştı birbirine.

(İNSAN BAŞLI YILAN  CUDANA’ya hiç rüya görüp görmediğini sorar, yanıt ‘hayır’dır. CUDANA, bir ‘giz’e kilitlendiğine inanmaktadır.)
İNSAN BAŞLI YILAN- Giz insanın elinin altındadır, gözbağı gerçekolanın düş uzağındadır. Kalk şimdi şu mor perdeyi çek, arkasından çıkanı getir ortaya.
CUDANA  kalkar, mor perdeyi çeker, perdenin arkasındaki geyik postunu alır ortaya getirir.
İNSAN BAŞLI YILAN- Şu tastan su içeceksin ve şu geyik postuna bürünüp uyuyacak ve sonra bir düş göreceksin……Uykunun yumuşak beşiğinde öğreneceksin yazgının ve yüreğin gerçeğini..

İNSAN BAŞLI YILAN (fal bakan bir kahin edasıyla, CUDANA’nın gözleri kapalı iken gördüklerini yorumlar ve sonunda fetvasını verir)- Ormanın derininde bir geyiktin sen CUDANA. Geyikten indirildin kadına. Büyüyle, efsunla, sevdayla kadın suretindesin. Lakin, geyikliğin yaşar gözlerinde, Çünkü geyikliğinden yalnızca gözlerinkaldı geriye. Mustafa’yı (kocası) sevdalandıran gözlerin, onlar bedeninde durduğu müddetçe, insan soyu çoğalmaz bedeninden. İşte buna sebep dağılmıyor kasıklarının karanlığı. İşte buna sebep kilitlisin. Oğul sahibi olman için gözlerinden vazgeçmen gerektir. Ancak böyle döl tutabilirsin, ancak böyle oğul verebilirsin Mustafa Beye. İki gözünden iki oğul, bir değil iki oğul vereceksin, aşiretin geleceğine..

(Ve, İNSAN BAŞLI YILAN, CUDANA’yı gözlerine mil çekilmek üzere EFSUNCULAR’a gönderir. Onlar da bu CUDİ DAĞI’NIN KIZI’na, bu operasyonu yaparlar.)
Aynı eserden, sa: 120, “İkinci Lanet’den:

CUDANA- …Tuz ve kül
     Çan ve Tılsım
     kelimelerin uçurumunda       
     sis ve y ı l a n…

KASIM (CUDANA’nın oğlu), kardeşi Nasır’ı öldü bilerek, evlenmeyi tasarladığı baldızı SÜVEYDA’ya şu tirad’ı okumaktadır (sa.: 150):

KASIM-     …sonra dizlerin
      düş kadar yumuşak yastığı ağrılı başımın
      anamınkiler bir sunak taşı kadar
       sert, soğuk ve acımasızdı.
      Kalbimin koyununda bir  y ı l a n  uyuyor.
 
SİDAR (KASIM’ın oğlu)’ın sünnet düğününde, perde açıldığında, dev bir  k ı r m ı z ı   y ı l a n  resmedilmiştir (sa.:162).

ANLATICI-   “Ve CUDANA, İNSAN BAŞLI YILAN’ın mağarasının ağzına bir tas bal ve bir tas süt bıraktı. Ve kendi gözleriyle gördüğü düşünü hem yanına aldı, hem orada bıraktı.”

                                                                   x      x

                          Şimdi size bugün dünyadaki tek ‘Şamanizm’ yayın organı olan “Shaman’s Drum”ın 1992 yılının 22 sayılı Sonbahar yayınından, Güney  C o l u m b i a’da, Putumayo nehri boyunca yaşıyan, Tukano grubundan Siona (kabile ve din) şamanı’nın trans’a girişini ve y ı l a n’la olan yolculuğunu özetleyeceğim. Yazar: Prof. E.Jean Matteson, Langdon, Brezilya. Bunu yazmamızın gayeleri şunlar :
1) İnsanoğlu nerede yaşarsa ve kültürü ne olursa olsun, üniversal patern’ler ve schema’lar sergiler; kültürü öğrenmenin en kolay ve bilimsel yolu da Şamanizm’i etütten gelir.
2) Daha evvel Orta Asya ve Antik Yunan Kültürlerinden alınmış ‘yılan’ hikayeleri dinledik. Bakalım Güney Amerika kültürü ne diyor? Müşterek evrensel boyutlar, paraleller ve ilintiler nelerdir?
3) Biz T.A.L. de, Modern Tiyatro anlayışı ile, a k t ö r’ün, Şaman’ın temsil ettiği kültür değerlerini temsil ettiğine, sahneye hazırlanırken de, Şaman’ın ‘initiation’ına ve daha sonra da ‘semavi gezisine’ hazırlığına ve “trans”ına benzer bir hazırlık devresi geçirdiğine inanmıştık.  Hatta, aktör, trans halinde bir şamandır diyebiliriz.

                         S i o n a’lı şaman, trans’a girmeden önce, halüsinojenik bir içki olan Y a g é’yi kullanır. Bu, ‘Banisteripsis sp.’ in şarabından yapılır. Şaman çömezleri, bunun sayesinde doğa-üstü kuvvetlerle temasa geçmeyi başarır ve ancak ondan sonradır ki sıradan, gerçek hayattaki olaylara etken olabilir.

                         S i o n a  dinine mensup olanlar, şaman ile buluşurlar. Halk dilinde ‘Yagé’nin adı “’iko”dur. Bu sözcük, aynı zamanda, hastalıklarla savaşmakta kullanılan çok sayıdaki bitkilere ve böceklere verilen isimdir de. Bu grup bitkilerin çoğu, ‘non-halüsinojenik’tir.

                         Şamanlar, halkın isteği üzerine, o anların gereksinimi neyse, örneğin avlanma, hava koşulları, nehrin durumu, hasat vb konular için çağrılırlar. Yagé’nin kendisi hastalığı tedavi etmez, ama şamanların, ‘gerçeğin’ her iki yüzünde, zayıflıklarla ve hastalıklarla uğraşabilme kudretlerini arttırır. Şaman, belirli bir ‘bilgi’ düzeyine gelince, Tanrının Evi’ne yolculuğa çıkar. Orada ona bir kitap gösterilir, o kitapta tüm hastalıkları iyileştiren ilaçların formülleri ve tedavi şekilleri yazılıdır. Yagé’nin şamana yaptığı bir diğer iyilik de, onun verdiği bilgilerle şaman’ın gövdesinde d a u denilen bir maddenin üremesine neden olduğudur. İşte bu d a u’dır ki onun şifa verme görüş ve stil’inin temellerini kurar.

                         D a u, aynı zamanda, shir ve büyü materyaline de verilen isimdir. Keza, ‘hastalık’ anlamına da gelir. ‘Dau’, inançlara göre, ‘varlık’ ve ‘yaşam’ın ve ‘ölüm’ün dinamizmlerini taşır.

                         Şaman, bir hastalığı iyileştirme sürecinde, kullandığı ‘herb’ ve ‘iko’nun ötesinde, ş a r k ı  söyler. Bu şarkılar, bitki ve diğer maddelerin etkenliğini arttırır. Siona’nın yaşlıları; kabilenin tüm erkeklerinin, ailelerinin reisleri olmaları ve maiyetindekileri korumak zorunlulukları nedeniyle, onların her tür korkuları yenmek, ilacın verebileceği görüntülerden korkmamak, diğer afetlere de erkekçe göğüs gerebilmeleri için, şamanlara çömezlik etmelerini arzu ederler. Kadınlar Yagé’ye erkeklerden daha fazla dayanıklıdırlar ama, ilacın kadınlarda sterilite etmesi korkusuyla (?) kullanmalarına izin verilmez.

                          ŞAMANİZM bölümünde etraflıca anlatıldığı üzere, Ş a m a n l ı ğ ı   Ö ğ r e n m e  –  b i l m e (Acknowledgment), üç kademede olur ve erkekler, ya bu kademeleri teker teker geçerler, ya da gidebildikleri yere kadar gidip orada kalırlar.
1) “Yalnızca bir adam!”. Bu, ilaca karşın, bir kimsenin ‘sıradan’ bir düzeyde kalmasıdır.
2) “Terkedilmiş biri!”. Bu düzeyde ‘şaman’ adayı, kendi vücudundan ‘dışarı’ çıkmayı başarabilir, ‘vizyon’lar görebilir ve ‘şarkı’ söyleyebilir.
3) “Görebilen-Master Şaman”, aynı zamanda “Jaguar” da denebilir.

                          Masonluk’ta da ‘Master’ oluncaya dek böyle üç kademenin mevcut olduğunu düşünürsek, arada hiçbir ilinti görmemekle beraber, bunu yalnızca tesadüfe mi, yoksa ‘üçlerin azizliğine’ mi bırakmak gerektiğini bilmiyorum.

                         Adaylar, bu evrimleri geçerlerken, kültüre bağlı, birtakım ‘görsel’ yaşantı faz’larından geçerler.

                         Yagé yaşantısı, geleneksel olarak herhangi bir kişinin, herhangi bir halüsinojenik bir ilaç aldıktan sonra yaşadığı ‘serbest çağrışım’ (free association) – halüsinojenetik yaşantıları değildirler. Bunlar, daha ziyade, yaşanılan vizyon – görüntüleri, gerçek hayatta olagelen ‘görüntüler’ ve olayları kontrol etmek gayesiyle, kendi kültürlerine uygun  s e m b o l l e r  ve  y a ş a n t ı l a r  düzenine koymaktır. Beklenen görüntüler, zaten şamanlarca pek iyi bilinirler. Bunlar, çoktan o yörenin geleneksel sözsel (oral) literatürü’ne geçmişlerdir.

                         Böyle bir kişi, vizyon’ları yaşarken, kendine bir şaman refakat eder ve birlikte, belirli şarkıları söylerler. Bu şarkıların içerdiği motif’ler, törene katılan yaşlıların boyanmış yüzlerinde ve giysilerinde önceden belirlenmişlerdir. Motif’ler Siona’lalılarca bilinirler zaten, örneğin renkli bitkiler, kuşlar, böcekler ve orman hayvanları. Bu vizyon’lar kolayca gelmezler, çıraklarının aylarca denemesi gerekir. Genellikle bir genç, daha cinsel ilişkilere başlamadan evvel, yani ergenlikle yirmi yaşları arasında, bir şamana müracaat ederek çıraklık eğitimine başlar. Genç, aynı yaşlarda üç veya dört refakatla ormana girer. Bu kimselerin kadınlarla olası cinsel temaslarını önlemek için, kabilelerine dönmelerine izin verilmez. Döndüklerinde, yalnızca anne onlara yiyecek verir; aday kendi kendini temizler, bir alay pürgatif – barsak temizleme ilaçları alır (Hayrettir ki Eski Mısırlılarda, İbranilerde ve Arap Tıbbi kültüründe de aynı şeyler yapılırdı!), böylece vücudunu temizler (purification). Bu, aşağı yukarı bir ay devam eder.Yagé, emetik olarak bu gayede de kullanılınır. İnanca göre, vücut hafifleyince, sema’daki seyahati de daha kolaylaşmış olur.

                          Bir  ş a m a n,  y a m a ğ ı n  hazır olduğunu hissedince, ona Jagé vermeye başlar. İlk iki gece “iki ev” (burası ve öteki dünya)’den konuşulur ve aday, yalnızca ‘sarhoş gibi’ hisssettiğinden bahseder. L i o n a’lılar, bu durumun, ilk atalarının zamanından evvel, yıldızların, özellikle Ülker burcundaki yıldızların (Pleiades) halkının, dünyaya, ‘İlk İnsan’ kılığında gelerek kendi yörelerinde Yagé içtiklerine, bilhassa en küçük kardeşlerinin içkiyi içtikten sonra hasta olduğuna, kakasını kapıp üstüne başına ve yüzüne sürdüğüne ve en sonunda da bayıldığına inanırlar. Gökteki  a y  da buna benzer bir yaşantı geçirdikten sonra büyükbabası  g ü n e ş’ten bu anıları öğrendi. Tüm bunlardan sonra, aynı yaşantının hemen herkesin başına gelebileceği doğal bir inanç halinde yerleşti.

                          Üçüncü geceden itibaren, adayın akli dengesini bozması ve vizyon’ları yaşaması beklenir. Bu devrenin karakteristiği  k o r k u’dur. Bu, adayın, öyle zorlu bir yolculuğa çıkmadan önce yeterli kudrete sahip olup olmadığının bir denenmesidir. Yagé’yi içebilecek insan kudretli olmalıdır. Birçokları bu test’i geçemezler. İçenlerde de oluşan şey, devamlı olarak,  ö l ü m  ve  y o k   o l m a  korkularıdır.

                          Görüntülerin bundan böyle gelişim sırası da şöyle oluşur.
 Bir geçit’te, büyük bir  a t e ş  yanmaktadır. Bu ateş, yavaş yavaş büyümekte ve aday’ı yutmaya doğru gitmektedir. Bu arada köy halkı ayağa kalkmış, ağlaşarak, bağırarak onun öleceğinden bahsetmektedirler. Alev şimdi bir  ö ğ ü t m e   m a k i n a s ı’na dönüşmüş, herkesi ve herşeyi öğütmekte ve işin kötüsü, hala aday’a doğru ilerlemektedir. Aday, kendini o makinenin içinde hissetmekte ve titremektedir. O arada  y ı l a n l a r  da görünerek, onun vücuduna sarılırlar. Aday, bazan bu korkulara dayanamayarak aklını kaybeder. Şaman, onun başında şarkı söyleyerek, içtiği tütünün dumanını ona savurarak ve içine çekmesini mümkün kılarak, onu korumaya yardım eder.

                          Eğer  a d a y, korkulu hayalleri (visions) görmeye devam ederse, gözüne ilk görünenlerden biri, uzun boylu, beyazlara bürünmüş, memeleri açıkça sarkık bir kadındır. Bu, Jaguar Anne’dir. Şamanlar dahil, her yaratığın annesidir bu Jaguar Anne. Bu, Yagé Anne diye de çağrılır. “Anne”, aday’ı kolları arasına alır, o anda aday küçük bir bebeğe dönüşür. (Yorum: Mistik ölümle, aday, tüm şamanların spiritüel annesi olan Jaguar Mother tarafından, “yalnızca bir adam” mertebesine çıkması için bir çocuğa transforme edilişi) Anne bebeğe, üzerinde renkli dizayn’lar olan uzun bir giysi verir ve emmesi için memesini sunar. Bebek memeyi emer ama yine de ölümle cebelleşmektedir. Anne, bebeği eliyle iter ve ağlamaya başlar, bebeğe onun öleceğini söyler. “Niye Yagé içtin? Onun için öleceksin! Bak işte bu senin tabutun. Bak herşey bu senin ölümün için hazırlandı; bu yeni giysin chambira, boncuklar, daha neler neler. Sen aileni hiç bir kez görmeyeceksin artık!”

                          O anda yüzlerce küçük  y ı l a n  oluşur. S i o n a  halkının inancına göre bu yılanlar, Yagé şarabının yapraklarıdırlar. Bir az daha sonra tüm bu yılanlar, Yagé’nin ‘sahibi’ olarak tek bir  İ ç i c i   D e y n e k   Y ı l a n (Drinking Stick Snake)’ a dönerler (Prometheus’un Cennetten ateşi bir baston içinde yeryüzüne getirişi ? tümü büyük bir fallik sembol ?) Şaman da, Yogé’nin sahibi sayıldığından, yılan, şamanın bir değişimi (transformation) olarak yorumlanır.

                          Başlangıçta, bu yaşantılar pek korkulu olabilirler, zira o yılan, şahsın tüm vücuduna sarıp sarmalanabilir. Ama, bundan sonra  y ı l a n, aday’ın bedeninden sıyrılarak d i m d i k  o l u r ve onu diğer dünyalara götürür. Bu düzeyde  a d a y, artık ikinci kademeye geçmiş olur.

                          Bu ikinci, yani “Terkedilmiş biri” düzeyinde, şamanlık yolunda ilerlerken, artık ‘başına kötü birşeyler gelmemesi gerektiği’ni öğrenmeye hazırdır. Bunun için de, bir şamanla birlikte, yalıtılmış bir şekilde, bir ormanda üç ya da dört ay kalması gerekir. Bu arada da, Yogé’yi devamlı olarak içer. Üç veya dört akşam ardarda, şamanın ona göstermeyi arzu ettiği diyarlar ve ruhları ‘görmeye hazır oluncaya dek’ içerler. İçmeye bir ara verdikten sonra, iki ya da üç gece sonra, ruhların yaşadığı evleri ziyarete başlarlar. Adayın ümidi, bunları başarıyla geçtikten sonra, ‘Tanrının Evi’ne varmaktır.

                          Aday’ın üçüncü mertebeye varması için, “diğer yan”a giderken geçirdiği macera şu evrelerden geçer.
                          Yagé  y ı l a n ı aday’ın vücudundan bir kez ayrıldıktan sonra, bir motor gücüyle, yavaş yavaş ileri doğru hareket etmeye başlar. Aday, diğer ülkelere rahatça gidebilmesi için, y ı l a n ı n   s ı r t ı n a   o t u r u r. Yılan onu ilk kez, nehrin içine alır. Bu arada Yogé Halkı da ona refakat eder ve geçtiği her yöreyi ona açıklar. Bu arada Anaconda, yani nehir halkının ve ruhların evini de ziyaret ederler. Nehrin sonunda yılan, aday’ı, Dünyanın sonuna, yani Birinci Cennet’i, İkinci Cennet’e bağlayan su tübüne getirir. Aday, ‘bilgi’sini artırdıkça, yavaş yavaş bu tüpten Cennet’e girer.

                           Bir şaman adayı, ‘Su Tübü’ne geldiğinde, Metal Melek Halkı ona tübün içine girmesi için, ‘barsaklarını çıkarması’ gerektiğini söylediklerini anımsatır. Ona ne yanıt vereceğini söylediklerinde onun cevabı şu olur: “Yarı düşünceli, barsaklarımın gölde yüzdüklerini gördüm ve sonra yukarı gittim!”

                          “Cennet”e gelince aday, ‘Mayıs Ağacı’nın etrafında danseden, şarkı söyleyen G ü n e ş  H a l k ı n ı  görür. ‘Yolcu’ya, Güneşin büyük aynasını temizlemesi sorulabilir. Kendine de bir parça pamukla süt gibi bir sıvı verilir. Ancak bu sayede Kış’ın üstesinden gelinecek ve Yaz ayları (Ağustos) oluşacaktır.

                           ‘Görüntülü’ gecelerde şaman, aday’ı, Cennetin diğer alanları’na da götürür. Bunlar arasında, “Yıldırım Varlık” ve “Zelzele Zapir” ve “Hayvanlar Evi” ziyaret edilirler. Bu arada, şaman tarafından, çeşitli hastalıklara neden olan ruhlar, tedavileri öğrenilmek için uğranılırlar. En sonunda, Jaguar Evi’ne gelindiği zaman Jaguar Kadın yeniden belirir. Orada, mükemmelce boyanmış, ‘insan kadınlar’a benzeyen kadınlar vardır. Bu kadınlar ‘Master Şaman’ı ”koca” diye çağırırlar, ona yiyecek ve içecek verirler ve hamaklarda dinlenilir.

                             Bu denli “başlangıç eğitimi” alan ve “yalıtım”da kalan ş a m a n  a d a y ı, evine döner, ama bir yıl ya da daha uzun bir süre cinsel temasta bulunmaz. Aday; seremonilerde şamana yardımda bulunduğu gibi, çalışmasına da devam edebilir. Aynı şekilde, diğer kabilelerin şamanlarını da ziyaret eder ve ‘bilgi’sini, hocasının ‘ötesi’ne kadar götürebilir. Bu ‘kalfalık’ süresi de bir ila iki yıl sürebilir.”

                                                           —————–

Kişisel Özgeçmiş (Özet)

-K i ş i s e l    Ö z g e ç m i ş i-

Prof. Dr. İSMAİL ERSEVİM
Ergin ve Çocuk Psikiyatrı, Analist

e-mail: info@ismailersevim.com.tr
www.ismailersevim.com.tr
Correspondence Address:  P.O. Box 52, Kadıkoy, Istanbul 34711
H A Y A T I    (Özet)

Dr. İsmail Ersevim 11 Ekim 1929’da İstanbulda doğdu. Tophane 37. İlkokul, Manisa Orta Okulu, Denizli Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Ruh ve Sinir Hastalıkları uzmanı oldu (1955). Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde askerlik görevini yaptıktan sonra (1957), Kanada ve Amerika Birleşik Devletlerine giderek orada Ergin Psikiyatrisi (tekrar), Araştırma Asistanlığı; Harvard’da Çocuk Psikiyatrisi Fellow’luğu yaptı (1963-65). O yıllarda Dr. Mesnick’e iki yıl analizan’lık yaptı ve Boston Analitik Enstitü’den iki yıllık bir ‘eğitim’ (trainig) tamamladı (1968-70). Rhode Island Eyaleti’nde iken, yazılı sınavlardan geçerek ilk M.D. (Medical doctor) ünvanını aldı (1967); aynı eyalette Mental Hijyen Direktörü-Klinik Psikiyatri Şef’liği (Komisyoner’in sorumluluklarına eşdeğer); Salve Regina ve Rhode Island Üniversite’lerinde Psikoloji Profesörlüğü; Harvard ve Boston Üniversiteleri’nde (Assoc. Prof.) öğretim üyeliği; Harvard-Cambridge Hospital’ın “Narkotik Program-Methadone Maintenance Program direktörlüklerinde hizmet etti. Çeşitli Kliniklerde direktörlük görevlerinin ötesinde, Amherst Üniversitesi (Mass.)’nde Parapsikolojik ve Yale (Conn.) Üniversitesi’nde Şamanistik çalışmalara, Boston’da, Egzistansiyalistik seminerlere katıldı. Cambridge’de, “Maharishi International Center” de 1977’de öğrendiği “Transandantal Meditasyon”u hala da uygulamaktadır. Son dört yılı New Hampshire Eyaletinde, gerek serbest ve gerekse Devlet hizmetinde çalıştı; Akıl Hastanesinde yıllar yılı yaşlanmış “Otistik Çocuklar”ı, yasa gereği, profesyonel bir tim’in başında olarak, hastaneden taburcu ettirdi ve onları özel evler, aileler ve rehabilitasyon merkezlerine yerleştirerek, modern bir çalışmanın önderi oldu. Böylece, 33 yıllık bir gurbetten sonra, 1990 yılı sonlarında İstanbul’a, devamlı olarak ikamet için döndü.

Dr. İsmail Ersevim, dünya çapında bir seri ödüllere layık görülmüştür: Man of the Year, Man of the International Year (1990); Lifetime Achievement Academy (Hayatboyu Başarı-Oskar); Hall of Fame (Hem İngiltere ve hem de USA; Dünya Vatandaşlığı Madalya ve beratı; 2000 Outstanding Scientists of the 20th Cent.;
Founding memb. of the World Peace and Diplomacy Forum (Engl.); Hon.Direct.Gen. of the Intern. Biographical Ctr. (Engl.); The Intelligence Bank of Albert Einstein Institute; Dünya Meşhurları Ansiklopedisi; The Platinum Record sayılabilir. İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Türk Musikisi bölümünden 1952’de mezun (kanun) olduğu gibi, Amerika’da, “New York School of Music” (Piyano,1961) den de diplomalıdır. Amerika ve İngiltere’de basılmış dört İngilizce eserinin (şiir, piyes, küçük hikaye ve roman) ötesinde, 1989’da, American Poetry Association’ı tarafından, ‘Anneme’ şiiri için “Amerika’nın İkinci Şairi” (Silver Poet)i olarak ilan edilmiştir.

Dr. İsmail Ersevim, Türkiye’de de gayet faal olmuştur: Amerikan Hastanesi Çocuk Psikiyatri Kliniği (İlk); İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Kliniklerinde lektürer; Profesör düzeyinde Adli Tıp Enstitüsü’nde, Marmara (Spor Akademisi), Newport (Psych.), Kadir Has (İş Psikolojisi) Üniversitesinde yıllarca ders vermiştir.
Eminönü-Fatih Engelliler Derneği; Çocuk Vakfı (Kadın ve Çocuk Hakları Bl. Başkanı), İstanbul-Türkiye Sokak Çocukları Vakfı’nda gönüllü olarak çalışmış, “İlk Adım Evi”ni kurmuş, danışmanlık ve eğitmenlik yapmıştır. Mevcut 20 kadar eserinin bir kısmı telif (Freud ve Psikanalizin Temel Bilgileri; Hiperaktif Çocuklar ve Ritalin; İndigo Çocuklar; Aile Tedavisi vb), bir kısmı ise çeviri; en önemlisi Stanley I. Greenspan’dan üç meşhur eser: “Meydan Okuyan Çocuk; Temel Gereksinimli Çocuklar -Otistik spektrumu-; Bebeklerde ve Çocuklarda Sağlıklı Ruhsal Gelişim); Yükek Zekalı Çocukların Eğitimi; Boşanma ve Bunun Çocuklar Üzerine Etkileri”, “Sistemde 50 yıl”; edebiyat alanında bir öykü topluluğu: “Bir Doğumun Hikayesi” ve bir otobiyoğrafi: “İsmayil”. Dr. Ersevim, tüm bunların ötesinde, 1991-1994 ve 1999-2002 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatrolarında, T.A.L.’e (Tiyatro Araştırma Laboratuvarı”nda, kapatılıncaya kadar, danışman ve dramatürk yardımcısı olarak -çoğu zaman fahri- olarak çalışmıştır. Halen emekli olup (Temmuz 2007), hayat boyunca okuyamadığı kitapları yakalamaya çalışmaktadır. Bu alanda da, yıllardır sürekli olarak hazırladığı 5300 sahifelik bir “Ansiklopedik Sözlük ve Lügat”ın basımı için bir sponsor aramakla meşguldür.

BASILMIŞ ESERLERİ :
. EŞREF PEYGAMBER, -Öyküler-, Doktorun Basımevi, İstanbul 1954
. MOONCHILD (Eng.), -Selected Women’s Poetry-, Ed., Suha Publ., The Saint Bani Press, New Hampshire, U.S.A. 1976
. PROPHET ESHREF (Eng.), -Short stories-, Exposition Press, Smithtown, N.Y., USA 1984
. I, SHAMAN & The WHEEL-WRIGHT (Eng.), -Two plays-, The Pentland Press, Cambridge,  England 1992
. FREUD ve Psikanalizin Temel İlkeleri, Nobel Kitabevi, İstanbul 1977; Assos Yayınları, 3. Basım  İstanbul 2005
. MEYDAN OKUYAN ÇOCUK, Stanley I. Greenspan’dan çeviri; Özgür Yayınları, İstanbul 1998,  3. Basım 2005
. BOŞANMA VE ÇOCUK ÜZERİNE ETKİLERİ, Yvette Walczak-Sheila Burns’den çeviri,  Özgür Yayınları, İstanbul 1999
. SİSTEMDE 50 YIL, Jimmy Laing’den çeviri, Assos Yayınları, İstanbul 1999
. BİR DOĞUMUN HİKAYESİ, -Öyküler-, Özgür Yayınları, İstanbul 2000
. ÜSTÜN ZEKALI VE YETENEKLİ ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ, Norma E. Cutts-Nicholas Moseley’den çeviri, Özgür Yayınları, İstanbul 2003, 2. Basım 2005
. HİPERAKTİF ÇOCUKLAR VE RİTALİN, Özgür Yayınları, İstanbul 2003, 2. Basım 2006
. ÖZEL GEREKSİNİMLİ ÇOCUKLAR (Otistik Spektrum), Stanley I. Greenspan’dan çeviri,  Özgür Yayınları, İstanbul 2004
. YARATICILIK ve Diğer Söyleşiler, Assos Yayınları, İstanbul 2004
. A.C. 2084 – NEW ATLANTIS (Eng.), -Utopic novel-, Melrose Press, Cambridge, England 2006
. BEBEKLERDE VE ÇOCUKLARDA SAĞLIKLI RUHSAL GELİŞİM, Stanley I. Greenspan’dan  çeviri, Özgür Yayınları, İstanbul 2006
. İSMAYİL: -İstanbul Üçlemesi, No.1, -roman-, Assos Yayınları, İstanbul 2007
. İNDİGO ÇOCUKLAR: Mit ya da gerçek?, Özgür Yayınları, İstanbul 2007
. AİLE TEDAVİSİ, Özgür Yayınları, İstanbul 2008
Yazar’ın hayatboyu kazandığı  u l u s l a r a r a s ı   ö d ü l l e r :

. 1974 & 75 :  Who’s Who in the East, USA.
. 1974 & 92  International Directory of Biography, Intern.Biogr.Assoc.,
. International Who’s Who In Medicine, IBA, World Premiere, England 1985 Vol.1,  England
. 1986  Life Patron (LIBA), Intern. Biogr.Centre, England,
. World Biographical Hall of Fame, Ame.Biogr.Inst,  No.Carolina,USA.. 1986
. Commemorative Medal of Honor (Bronze), Ame.Biogr.Inst., No. Carolina. 1987
. Life Fellow (FABI), Ame.Biogr.Inst., No.Carolina, USA  1989
. The World Declaration of Excellence, Ame.Biogr.Inst., No.Carolina 1989
. 5000 Personalities of the World, Ame.Biogr.Inst., No.Carolina, USA 1990
. Man of the Year, Ame.Biogr.Inst., No.Carolina 1991.
. International Man of the Year, Int. Biogr.Centre, England 1992
. Commemorative Medal of Honor (Gold), Ame.Biogr.Inst., No.Carolina 1992
. Life-Time Achievement Academy (Gold-First Oscar in Medicine), England 1992.
. International Order of Merit, Int.Biogr.Centre, UK  (Dünya vatandaşlığı madalyası) 1996
. Platinum Record for Exceptional Performance, Ame.Biogr.Inst., No.Carolina 1998
. Marquis Who’s Who In The World, USA. 1998
. Albert Einstein Intelligence Data Bank of America, 1999
. World Biographical Hall of Fame, Int. Biogr.Centre, England, 2000
. 2000 Outstanding Scientists of the 20th Century  2000
. The Europe 500 (Baron’s Who’s Who) 2003
. The Founding Member of the World Peace and Diplomacy Forum, International Biographical Centre, Cambridge, England 2006
. Honorary Director General, International Biographical Centre, Cambridge, England 2007
. Who is Who in the World (Hübner’s),  Germany & Turkey 2007
. AMBASSADOR of the International Order of Merit, Int. Biogr. Centre,  Cambridge, England 2008